Etiket: öyk!

  • punk is not that

    punk
    is not that
    sanırım
    34 yaşındaydı cenk. müzisyendi. baterist. elinden başka bir iş de gelmezdi.
    gelsin istemiyordu da aynı zamanda. 34 yaşına kadar her türlü boka batmış ama
    elinden geldiğince müzikten geçimini sürdürmeye çalışmıştı. tek sorunu bir
    duruşu olmasıydı. yavşaklık yapmıyordu. daha çok para için müziğini satmıyor,
    bazı mekanlara inadı yüzünden çıkmayı red ediyor, sevmediği müzisyenlerin
    cover’ını çalmıyordu. bir derdi vardı çünkü, anlatmak istediği bir şey, bir his
    sadece, ve bir hisse aramıyordu kendinde, anlamdan öte, sanatsal bir takım
    işlerle açığa çıkan o hissi ve bunu aksettirmeyi seviyordu. hissi,
    hissettiğini, karşı tarafa verebilirse kendini iyi hissediyordu. sahnede,
    dinleyicilerle kurduğu göz temasına bayılıyordu mesela. kazandığı paradan daha
    çok mutlu ediyordu bu onu. çeşitli yollara saptı çoğumuz gibi, uyuşturucu,
    uyarıcılar, sedatifler, genel adı ile ve tıp jargonu ile söylersek
    psikotropların her yoluna bulaşmıştı gençlik yıllarında. her şeyden kendini
    müzik yapmak için soyutlamış, sadece para bulunca alkol almaya başlamıştı
    otuzundan sonra. çeşitli gruplar da çalışmış genellikle gruptan kovulmuş ya da
    kafalar uyuşmayınca “sikerim böyle aşkın ızdırabını” tavrı ile gruptan
    ayrılmıştı. dostça ayrıldığı da pek söylenemez. ikiyüzlülüklere, dolambaçlılığa
    ağzına geleni söylerdi, hayatı boyunca da bunu yapmıştı. kimsenin arkasından
    konuşmaz kimsenin arkasından konuşulmasına da izin vermez arkasından
    konuşulanları da iplemezdi. ne dedikodulara kulak kabartır ne dedikodu yapardı.
    böyle bir adamdı işte, düz, sabit, çoğunluğun deyimi ile kalın kafalı, yani
    çakal değil. ne kurnazlıklar bilirdi oysa, hayatta kalmak için yemediği nane
    kalmamıştı, torbacılığa kadar, bu yüzden hapse bile girmiş salınıverilmişti.
    dediğim
    gibi, bir duruşu ve derdi olan ender müzisyenlerden biriydi işte. 27 yaşına
    kadar verdi mücadelesini. ya intihar edicek ya başı sokakta belaya giricekti
    sivri dili nedeni ile, vurulacaktı biri tarafından, ya da yok yere hapse
    girecekti. en kötü ihtimalle pes edecekti ki o da öyle yaptı. bıraktı müziği.
    iş aramaya başladı. sokak müziğinden de kazanamıyordu çünkü, sevgilisi ile
    çıktıkları zaman, ki sevgilisinin de, çiğdem adı, iyi bir vokali vardı, pek
    para kazanmazlardı. herkes hayranlıkla izler, pek az kişi üç beş lira atardı.
    onu da zabıtaya kaptırdıkları çok oldu. ki gelen para ya ota ya alkole giderdi.
    yol parasını ayıramaz eve kadar yürürlerdi. karataştaydı evleri, düşük kiralı
    basık rutubetli. hatun mutluydu ama. o da takı yapıyor ve işportaya çıkıyordu.
    onun da başı zabıtalarla beladaydı. cenk kaç kez karakoldan toplamıştı
    çiğdem’i. zabıtalara ağzını geleni söylerdi çiğdem. kavga büyür devreye polis
    girer, polisi de iplemezlerdi. dediğim gibi 27 yaşına kadar verdi mücadelesini.
    çiğdemin ki daha uzun sürdü. bir iş aramaya koyuldu cenk. her türlü işe
    başvurdu. müziği tamamen sildi hafızasından. hatta evindeki baterisini satıp
    kirayı ödedi. o kadar dibe batmıştı ekonomik olarak. kimseye borcu yoktu ama.
    ne bankaya ne de şahısa. ölücek olsa borç para almazdı.

    aradı. her türlü iş. üniversite terk. makine mühendisliği. fabrikalara
    başvurdu. tecrübesi yoktu. sakalını saçını kesmediği için ya da, işlerden hep
    red yedi. en son hamallık buldu. eşya taşıma işi. evden eve nakliyat.
    beceremiyordu. daha doğrusu hızlı olamıyor, hızlılık derken aynı anda üç dört
    koliyi sırtlanıp yüklenmekten bahsediyorum, hızlı olamıyor ve çuvallıyordu.
    kırdığı eşyalar sonrası bir ay içinde işten atıldı. maaşı da alamadı üstelik.
    orda da karakolluk oldu. amirlerle kanka olmuştu artık. birilerinin şikayeti
    üzerine karakola düşer, amir biraz tutar salardı. onlarda yılmıştı cenk ve
    çiğdemden.
    sonra
    evden yapabileceği, bir internet sitesine burç yazma işine girdi. freelance.
    günlük burç yorumu, iyi pazarladı kendini iş görüşmesinde, ve işi sevmişti, ve
    sevgilisi de anlardı burçlardan, geceleri burç yorumu yazmaya başladılar, çok
    didaktik ve bazen çok karanlık yazdıklarını söyledi patron, ve uzun. aslan
    burcuna günlük otuz cümle yorum yapıyorlardı mesela, eğleniyordu bunu
    yaparlarken de, cigarayı ve alkolü bırakıp, burç uydurmaya işine dalmışlardı.
    işten atıldılar. sonra bir fabrika. montaj hattı. yine hızlı olamadığı ve
    üstelik işçilerin kafasını karıştırdığı için işten atıldı. bi çok işe girdi
    çıktı, sorun genellikle hızlı olamayışıydı. “hız çağınınızı ve seri seri seri
    üretimlerinizi çoğaltarak sikiim” dedi çoğu insan kaynakları müdürüne ve çıktı
    işlerden. parasını aldı alamadı.
    üç
    yıldır görmüyordum kendisini. geçen karşılaştık. ne telefonu vardı ben de ne de
    evini biliyordum. en son istanbula gitme kararı almışlar diye duymuştum.
    lafladık biraz. köye yerleşmişler. hatun köylülere ve civar insanlara takı
    yapıp karşılğında yumurta süt peynir almaya başlamış, bir de az biraz para
    tabii, kemik bulmak sorun değil ama, tarçın incik boncuk için çalmıyorsanız
    para gerekir. iyi bilirim, ben de yaptım çünkü daha önce.. her neyse, cenk ise
    müzik yapıyor bir de bahçeye bakıyor. köyde terk edilmiş bir eve yerleşmişler.
    sahipleri ölmüş evin. arayıp soran çıkmamış. onlar da gezerlerken, otostopla,
    bir ara denk gelmişler işte. köylülerle sohbet muhabbet derken kalmışlar orada.
    “daha iyi aga” dedi bana, “sikmişim şehri, sikmişim mücadeleyi, mal bu
    insanlar, uğraşmaya değmez. pes etmedim, hala müzik yapıyorum, internetim yok
    ama, onu çözeyim bir de kayıt cihazları, vericem internete aga, genç dimağları
    zehirlemek lazım.. gerçi bizimkisi zehir değil şeker ama, iktidara göre zehir
    zıkkım insanlarız biz, ölmemiz için elinden geleni yapıyor sistem, sikeyim
    sistemi, sorun sistem değil insanlar abi, en küçük çarkından en büyüğüne, iki
    yüzlü bencil ve asalaklar. olsun ama. iz bırakmak lazım. ses yayılmalı. his
    dolaşıma girmeli”
    aynen
    bunları dedi bana. sonra kendi yaptıkları şaraptan içip müzik dinledik benim
    alıp taksite bağlanıp beş gün sonrasında  atıldığım fabrikadan kalma iphone’dumdan. iş
    için aldım. iş için. anlıyor musunuz? beyaz yaka olup haftasonları partilerde
    dans etmek yerine işçi olmuştum ben ve telefona basıcaktım parayı. iş için
    kullanıcaktım onu. anlıyor musun umut? iş için. başka iş için. zehri yayma işi.
    karanlığımızı ve öfkemizi yayma işi. ve sonunda, üç kişi de zehirlenirse,
    tepekilerin algısına göre zehirlenmek, üç kişi üç kişidir. savaşa devam. cenk
    mi? cenk iyi, size selamı var.. ziyaretine gitmeyin ama olur mu, o sizi
    çağırmadan. davet etmezse geleyim diye atlamayın hemen.. cenk ve çiğdem’i rahat
    bırakın artık. ve onun gibi nice canı sıkılan ve canı sıkıldığı için müzik
    yapan, canını sıkan nesneyi eylemi olayı durumu; ritme, hisse, yazıya, resime, heykele, takıya,
    tsörte, çantaya aktaran insanları rahat bırakın. aptal saptal röportaj soruları
    sormayın mesela. olur mu canikom? ben kaçtım. sigara almam lazım.. tütüncü
    kapatmadan. dengesiz bir tütüncüm var, keyfe keder açar dükkanı, canı sıkılınca
    kapar. tütünü sağlam ama. görüş açısı da.. bakış açısından ziyade görüş açısı
    önemlidir çünkü bu hayatta. ve anlamdan önce his. ve bilgiden önce fikir. bye
    bye baby.

    11 mart 2018
  • yayıncılık ve yazarlık üzerine

    “arada nokta kullansan nasıl olur” diye girdi söze. 3 kitabı
    olan bir yazardı kendisi. ilk iki kitabı tükenmiş, üçüncüsü yeni çıkmıştı.
    adını söylemeyeceğim çünkü unuttum. bilsem söylerdim. bilen bilir, gerçek
    karakterlerden ve gerçek isimlerden hiç kaçınmadım. ama hayaletlerimi daha çok
    seviyorum. ne diyordum. “arada nokta kullansan nasıl olur” diye girdi söze.
    eski sevgilim göndermişti yazdıklarımı ona. adamı tanımıyordum. hiç kitabını
    okumamıştım. eski sevgilimin arkadaşıydı. o kadar da söyledim gönderme diye.
    belki yayınlanmana yardımcı olur demişti. istemiyordum yayınlanmak falan. o
    dönemden bu yana bu bakış açım pek değişmedi. aslında isteyebilirdim ama ben
    seçmeliydim onu da. yani neresi olduğunu. hangi yayınevi. bu önemli olmalıydı
    bir yazar için. bazen fanzine yazılar gelirdi. e-postaya. adam tüm dergi ve
    fanzinlere aynı anda göndermişti. adres satırında bir dolu dergi fanzin ismi
    ile beraber gelmişti yazı. iyi olsa bile basmazdım bu tip şeyleri. sevmiyordum
    yayınlanma derdine fena kafayı takmış insanları. seçici olmak gerekiyordu. ben
    de denemiştim bunu. ilk olarak parantez’i istemiştim. siklenmedim. sonra,
    kaan’ı sevmesem de, şenol’un hatrına altı kırkbeşi denedim. siklenmedim.
    denemek istemiyorum artık. birileri teklif etsin istiyorum. ki o zaman bile
    seçici olacağım. farz-ı misal doğan yayınları gelse, sekiz kitabıma,
    ödeyemeyecekleri bir mebla isterim. kabul ederlerse, gelen parayla bir
    dokuzuncu kitabımı bandrolsüz basarım. yöntem bu. yerse. yemiyor ama. ki ben de
    bu durumu siklemiyorum. kendim basıyorum zaten. ne gerek var. ne diyordum?
    “arada nokta kullansan nasıl olur” diye başladı söze.
    buluştuk bir barda. eski sevgilim buluşturdu bizi. kendisi işteydi. buluştuk.
    yazdıklarımı öncesinde e-postayla göndermişti sevgilim. her neyse, o yıllarda
    güvenmiyordum yazdıklarıma, ne diyeceğimi bilememiştim, pek eleştiri almamıştım
    o güne dek, şimdiyse eleştirinin biri bin para. daha çok bok atmalar şeklinde
    gerçi onlar da. her neyse her neyse. bi türlü anlatamadım tanrısını satayım.
    tekrarlıyorum.
    “arada nokta kullansan nasıl olur” diye girdi söze, bilen
    bilir, hiç noktasız yazardım eskiden, pek az nokta bol virgülle bölerdim
    heceleyerek betimlediğim karabasanlarımı. 12 yıl önceydi söz konusu hikaye ve
    ben “bilmiyorum” dedim, “yazıyorum işte.”
    “zihin halim adlı şey iyi bir öykü bak” dedi, “ama diğerleri
    bir şey anlatmıyor sanki. yayınlamazlar.”
    “yayınlanmak gibi bir amacım yok” dedim, “ben kendim
    basıyorum zaten.”
    “e ne diye gönderdin bana yazdıklarını?”
    “yasemin’in fikri. o attı.”
    “anlamadım” dedi, sert bir şekilde.
    “abi ben seni tanımıyorum, hiç okumamışım, yanlış anlama,
    bir önyargım da yok, buluşmak istemişsin, buluştuk, ama olay bundan ibaret.”
    “okudun ve biliyorsun, o yüzden gönderdin sanıyordum.”
    “dediğim gibi ben göndermedim.”
     o sırada biralar geldi.
    imdadıma yetişti garson kardeş resmen. sıkı bir yudum alıp rahatladım.
    “nesi kötü geldi sana yazdıklarımın” dedim
    “kişisel meselelerden bahsediyorsun” dedi, “başına
    gelenlerden.” haklıydı. fazlasıyla kişiseldi tarzım. ama olması gerekenin bu
    olduğuna inanıyordum. hiç tanımadığım aysu’dan ve onun hayatından neden
    bahsedeyim ki size? ki kendimden bahsetmiyorum. hayaletlerimden bahsediyorum
    çoğu zaman. öyle değil mi şöbi?
    “olabilir” dedim, “benim de tarzım bu.”
    “tarzın oturmamış henüz.” dedi. bak bu konuda haksızdı işte.
    ama üstelemedim. şimdi olsa, muhabbeti uzatmam bile, cevap bile vermem yani,
    anlıyor musunuz? evet evet küstağım. söz konusu yazarlıksa benden küstahını
    bulamazsınız. bi bukowski bi ben. bakın gene küstahlaştım kendimi buk ile eş
    değer görerek. böyle diyorum, çünkü bugün anti-girdap timinden böyle bir
    eleştiri alıcam. onlardan önce davranıp onları susturayım bare kendi kendime
    batırarak oku.
    “olabilir abi” dedim, “deniyorum işte.”
    “virginia woolf’tan çok etkilenmişsin belli.”
    “hiç okumadım.”
    “inanmıyorum. bariz etkilenmişsin.”
    “okumadım ama.”
    “tuhaf”
    tuhaf geleceğini biliyorum ama, hala okumadım. az okurum.
    çok yazarım. genellikle fanzin ve teorik şeyler okuduklarım. ve şiir sevmem.
    edebiyata pek bulaşmam. yüzde doksanı boktur çünkü. kesin ve net. çok azın
    içinde de tanrım ambjörnsendir. ben müzikle ilgiliyim daha çok. müzikteki ritmi
    yazıya aksettirmek gibi bir derdim var. akıcı olmak yönünde. akış. buz üstünde
    kayıyormuşçasına hızlı akmalı cümleler. ki yazarken bunu yapıyorum. tek
    oturuşta yazarım. üzerinde hiç düşünmeden ve duraksamadan. fondip. okunurken de
    böyle olsun isterim. bunu becerebiliyor muyum bilmiyorum gerçi, okuyanlara
    sormak lazım. ne dersin izmarit?
    yanında denyomatriks arkadaşımız son kitabını getirmişti,
    yeni çıktığı için henüz almamış olduğumu düşünüyordu sanırsam. imzaladı bir de
    üstüne, kendi kendine. ben benden imza istenmediği sürece hiçbir şeyi
    imzalamam. imza günü de biraz para kazanalım kafaları çekelim hesabı. açığım bu
    konuda. okuyucuları da siklemiyorum. ne düşünecekleri üzerine düşünerek eğip
    bükmüyorum harfleri. hiç kimse okumasa da olur. yıllarca kimse okumadı zaten.
    ben yine de devam ettim, büyük bir ısrarla yazmaya. çünkü kendime yazıyorum.
    kendime yazılıyorum. yazarken keyif alıyorum çünkü. çünkü bu durum, kendi
    psikolojim için en iyi terapi. sonrası hiç. ama yayınlamayı ve bu sayede bir
    iletişim kanalı oluşturup kafa dengi insanlarla tanışmayı seviyorum. fanzin
    çıkarmaktaki tek amacım kendi tarzımda bir merhaba diyebilmek insanlara. gerisi
    onlara kalıyor. selamı alıp almamak yani. alıp karşılık verip vermemek. verilirse
    de, kendimce bazen devam ediyorum sohbete, bazen kısa kesiyorum. bu sayede
    edindim dostlarımı. fanzin fanzinin dostu değildir. fanzin sayesinde kazanılan
    dostluklar vardır. nokta.
    ilk biralar bitmişti. kitabını imzaladı. hala okumadım. bi
    ara deneyip sıkıldım. hiç kişisel değildi. ikinci biralar geldi. ve bana büyük
    edebiyatından dem vurmaya başladı. aha sikildik şimdi dedim. konuştukça
    konuştu. nasıl yazdığını kimleri okuduğunu falan söyledi. anlattıkça
    anlatıyordu. susmak bilmiyordu adam. ben hiç konuşmadan dinliyordum. sevgilimin
    hatrı olmasa diyeceğim ama hatır gönül işlerine inanmam. o zamanlar daha
    yumuşaktım insanlara karşı. anlamaya çalışıyordum. anlamak istemiyorum artık.
    alacağımı aldım bu dünyadan yana. verme tarafındayım. dünya barışına bir katkım
    olsun diye yazıyorum ben diyecek oldum sustum. geyik yaptığımı anlamazdı
    muhtemelen, ciddiye alırdı ve muhabbet uzadıkça uzardı. o konuştukça ben biraya
    yumuldum. dördüncü biradan sonra sarhoş oldu kahramanımız. o dönemlerde ben de
    çabuk sarhoş oluyordum. hala çabuk sarhoş olurum. sadece, sarhoş olduktan sonra
    da içtiğim bira sıra sayısı arttı hepsi bu. ikimizde sarhoş olmuştuk ve ben
    fazlasıyla sıkılmıştım. kalkamıyordum. dostoyevski ve kafka’dan bahsetmeye
    başladı bana. birer kitabını okumuştum her ikisinde de sadece. hala öyle.
    sevmediğimden değil canım. o kadar da küstahlaşmam. ki bu komik olur. iki koca
    tanrı’dan söz ediyoruz burada. tek kitapları yetmişti tanrı olduklarını
    anlamama. edebiyat’ın tanrıları olduğuna inanırım. bazıları sahte gerçi. kendilerini
    öyle sanıyorlar. her neyse. ne diyordum. ben de ona  crispin sartwell’den bahsetmek istiyordum ama
    yapamazdım. muhabbet uzardı.
    her neyse dostlar, yakın arkadaşlarım ve saygı değer
    anti-girdap timi, muhabbetin sona bağlanacağı yoktu. “abi benim kalkmam lazım”
    dedim,
    “daha erken ama” dedi. erken buluşmuştuk.
    “çok sarhoş oldum, gidip yatacağım” diye bi yalan söyledim.
    “hay hay” dedi, “tekrar görüşelim. kitabımı okuyunca bi geri
    dönüş yaparsın.”
    “olur” dedim. okumadım. yapmadım. bi daha görüşmedim. o ara
    sevgilimden ayrıldık zaten. ve isabet oldu bu. sonrasında bu tip adamlar
    sürekli karşıma çıkmaya başladı. sürekli ama. büyük yazarlıklarından dem vuran
    ama tek kitapları olan, onu da arkadaş ilişkisi sonucu basabilmiş olan,
    edebiyata tapan, övülmekten zevk duyan, kitap fuarlarından çıkamayan, ve
    yazmayı çok ciddiye alan. ben uzağım hepsinden. o yüzden yerimde sayıyorum. “o
    yüzden onlar orada / ve bizde burdayız.”
    kapatalım artık bu bahsi. başka konulara geçmek isterdim ama
    işim var. fanzin tarayacağım. tararım fanzininizi. de hade eyvallah.

    26 mayıs 2017
  • her şey kedidendi…

    her şey kedidendi…
    o gün, uzun bir aradan sonra ilk defa işporta tezgahı
    açıcaktım. bu kez sadece fanzinlerden oluşacaktı tezgah. birkaç da kendi
    kitabım. uyanınca ilk işim arşivdeki fanzinlerin en sevdiklerimden birkaç kopya
    basmak oldu, yazıcıda kalan mürekkeple. eski tip bir yazıcım vardı ve toneri
    çok ucuza doluyor, tek dolumda 2000 sayfa kadar bir şey basıyordu. üç dört
    saatimi aldı fanzinleri basmak. ardından evden çıktım.
    akşamüstü dört gibi tezgahtaydım. siyah bezimi, eski evimin
    perdesi olan bezimi serdim ve tek tek sıraladım üzerine fanzinleri. tam bu
    sırada çıkıp geldi vak vak. adının vak vak olduğunu söylemişti. kafası bir kediyi
    andırıyordu ve insan bedenine sahipti. onu ilk gördüğümde apalladım aslında. “kolay
    gelsin ihtiyar, oturabilir miyim” demişti arkamdan, ben eğilmiş, fanzinleri
    istiflerken. işportadayken, tanımadığım insanların eğlenceme salça olmasından
    hazzetmiyordum, özellikle çok konuşuyorlarsa. günümün içine ediyorlardı resmen.
    içimden “sıçtık” dedim. arkamı döndüğümle apallamam bir oldu. insan bedenli bir
    kediyi çağrıştırıyordu. “tabii oturabilirsin” dedim. ilacımı bırakalı altı ay
    olmuştu. halüsinasyonların baş göstermesi kaçınılmazdı. ama bu kadar gerçeğini
    ilk kez görüyordum.
    “adın ne” diye sordu,
    “girdap” dedim, “ya senin?”
    “vak vak demen yeterli. sigara?” çıkarıp paketini uzattı.
    hiç değilse sigara içiyordu. bir ayrım gözetmiyorum ama sigara içen insanlarla
    daha iyi anlaştığım bir gerçek. aldım sigarasından. kendiminkini yaktıktan
    sonra çakmağı ona uzattım. “seni daha önce de gördüm buralarda” dedi, “geçmiş
    yıllarda.”
    “evet daha önceleri de açıyordum tezgah” dedim.
    “parasız kalınca mı yapıyorsun bu işi.” diye sordu.
    “parayla ilgisi yok” dedim, “terapi gibi düşünebiliriz.”
    “anlıyorum” dedi, “beleşe ver öyleyse”
    çattık diye düşündüm, genelde halüsinasyonlarımla iyi anlaşırdım,
    sonuçta kendi kendine konuşmak gibi bir şeydi bu. “beleşe veremem” dedim, “maalesef
    artık sadece parayla satın aldıkları şeylere değer veriyor insanlar. iki, üç
    lira bir şey zaten fiyatları.”
    “ucuzmuş.”
    “öyle.”
    “şarap içer misin?”
    “birazdan bira alıcam kendime” dedim. fazla yakınlık kurmak
    istemiyordum.
    “sen bilirsin” dedi, şişesinden bir litrelik bir şişe
    çıkardı. şişenin gerçek olmadığını bilmesem ben de içerdim elbette. ama, işte,
    bu, yanı başımdaki, kedi kafalı herif, günümün ve belki de kalan günlerimin
    içine edileceğinin habercisiydi. ilaçları bırakmakla iyi mi etmiştim,
    bilmiyorum. ama onlarla da yaşanmıyordu. bir çıkmaza saplanmıştım, ya ilaçlarla
    ve ölü bir bedenle devam edicek ya da onları bırakıp biraz tuhaf varlıklarla ve
    paranoyalarla birlikte yaşamaya başlayacaktım.
    “ben bira almaya gidiyorum” dedim vak vak’a. iki yanımda da
    başka işportacılar vardı ve beni daha öncede kendi kendime konuşurken görmüş
    olmalılardı. ama yoldan geçen insanlara durumu açıklayamazdım. hiç olmazsa
    önümdeki birayla durumu dengelerdim. “sarhoş işte, kendi kendine konuşuyor”
    der, geçip giderlerdi.
    “tamam” dedi, “paran varsa bana da alır mısın?”
    “yok” dedim, kesin ve hızlıca söylendi bu. ki gerçekten
    yoktu, tezgahtan para gelirse getirecektim alkolün devamını.  
    “tamam” dedi. “sonra ben sana ısmarlarım. şarabım bitince
    yani.”
    işimiz vardı bu vak vakla. gidip biramı aldım, geldim,
    tezgahın başına oturdum. ilk yudumdan sonra, bir sigara sardım kendime. o da
    kendine yaktı bir tane, kendi paketinden. “şu kitaplar ne?” dedi, benim
    kitaplarımı göstererek. “benim” dedim.
    “sen mi yazdın” dedi
    “evet”
    “hiç yazar tipi yok sende”
    “değilim zaten”
    “ama kitabın var. kitabın varsa, yazarsın demektir.”
    “öyleyimdir o zaman. boş verelim.”
    “onlar kaç para”
    “onlar on beş” dedim.
    “çokmuş” dedi.
    “maliyetini düşersek kalanla bi şişe bira içeceğim işte. çok
    mu şey istiyorum. kitabımı okuyacak kişiden bir bira sadece.”
    “öyle düşününce haklısın.” dedi.
    bu sırada tezgaha bir kadın yaklaştı. 20’li yaşlarında.
    fanzinler ne kadar, diye sordu. kalınlığına göre bir iki üç lira, dedim. ikinci
    kitabıma göz kestirdi. elini alıp sayfalarını çevirdi. rastgele okuyup,
    okudukça kahkahalarla gülmeye başladı. oysa ben, berbat acı çektiğim dönemlerde
    yazmıştım onu. her gün, intihar etmekle hayatta kalmak arasına kurduğum
    salıncakta salladığım dönemlerde. okudukça kahkahalarla gülüyordu. “bu ne
    kadar?” diye sordu ardından.
    “on beş” dedim.
    “tamam, dönüşte alıcam” dedi ve gitti.
    kadın gittikten sonra vak vak’a dönüp, “dönmeyecek” dedim. “almayacak.”
    “neden öyle düşünüyorsun” dedi, “dönücem dedi ya. hem
    kahkahalarla gülerek okudu bak.”
    “belki alaya aldığı için gülüyordur.” dedim.
    “sanmam” dedi, “dönücek, görüceksin.”
    “ufacık bir şey için bile umut etmeyi bırakalı yıllar oldu”
    dedim. “dönüp dönmeyeceği üzerine düşünecek değilim. dönerse bi bira daha
    içerim demektir. hepsi bu.”
    “yeni bir okuyucu kazanacak olmakla ilgilenmiyor musun?”
    dedi vak vak.
    “hayır” dedim, “yeteri kadar var. belki bir elin
    parmaklarını geçmez ama, yeterli.”
    “ben kitap okumam. okuyacak olsam alırdım” dedi. “hiçbir şey
    okumam.”
    “en iyisini yapıyorsun” dedim, “ben de okumuyorum. okumayı
    bırakalı yıllar oldu. çok fazla çöp var piyasada, arada iyi şeylere de denk
    gelmek güçleşiyor böylece. bazen fanzinlerde ya da ufak dergilerde karşıma
    çıkıyor iyi yazarlar, onlar da bir süre sonra yazmaya devam etmekten
    vazgeçiyorlar. pes ediyorlardır belki de kim bilir.”
    “sen iyi yazıyor musun?” diye sordu bana vak vak, ama bunu
    bilinçli olarak, benim ukala ukala konuşmam sonrası söylediğini hissediyordum.
    “bilmiyorum” dedim, “kimileri iyi diyor, kimileri boktan. ne
    önemi var. ben keyif alıyorum ya işte. yeterli.”
    bu sırada önümdeki biramdan bana sormadan bir yudum aldı. bu
    yakınlık hoşuma gitmiyordu. dediğim gibi, genelde halüsinasyonlarımla iyi
    anlaşırım, ama bu kedi kafada beni iten bir şey vardı. sırf onu görmemek için
    ilaçlarıma geri dönebilirdim. hatta yanımda olsaydı şimdiden içmiştim bile bir
    tane. bu sırada, ilk biram, tuborg gold, bitmeye yakınlaşmışken, 16-17
    yaşlarında bir genç geldi tezgaha. “merhaba girdap abi, internetten gördüm,
    fanzin alıcam ben” dedi. evden çıkmadan önce, internetten duyuru geçmiştim,
    bugün tezgah açacağıma dair. bazen işe yarardı. bugün o günlerden biriydi. ayağa
    kalktım, ve “bak seç” dedim.
    “on liraya ne kadar olur” dedi
    “istediğin kadar olur” dedim. hepsinden birer tane alsam
    olur mu deseydi, evet diyecektim. ama o sadece altı tane seçti. “istediğin
    kadar alabilirsin” diye yineledim sözümü.”
    “diğerleri var” dedi,
    “nerden buldun” dedim, doksanlarda çıkan birkaç iyi fanzindi
    söz konusu olan.
    “geçen sene senden almıştım” dedi. pot kırmıştım..
    “tamam öyleyse” dedim.
    “kolay gelsin” diyerek yoluna devam etti, bende gittiği
    yönde, peşinden, bakkala yollandım. biramı alıp geri döndüm.
    vak vak ayaktaydı. “dört tane fanzin sattım” dedi. “parası
    yokmuş. sen bedava olur demiştin değil mi?”
    fanzinleri inceledim. gerçekten de dört tanesi eksikti.
    ilginç olansa, vak vak’ı benim dışımda kimsenin göremeyecek olması gerçeğiydi.
    nasıl satmış olabilirdi ki. ya da o dört tanesi nereye gitmişti. az önceki
    çocuk on tane almıştı muhtemelen. beynim bana oyun oynasın diye eksik
    saymıştım. bir sigara sardım, o da kendine bir sigara çıkarıp yaktı. o gün
    kayda değer başka bir şey olmadı. başka satış yapamadım, böylece başka bira da
    alamadım. vak vak da ısmarlamadı. bir halüsinasyon olduğunu düşünürsek
    ısmarlaması komik olurdu. akşam ilacımı içtim ki, tekrar vak vak’la
    karşılaşmayayım. gerçi bu ilaçlar ilk seferde etkili olmazdı. olmadı da zaten.
    ertesi gün cumaydı. oysa bir gün önce, nerdeyse hiç iş
    yapmayınca, bu soğuk aralık ayında, bir daha tezgah açmıcam demiştim. akşamüstü
    ise, kendimi evden çıkarken buldum. işportacanın tövbesi hafta sonunu görene
    kadarmış, diye bir söz vardır.
    tam bezimi sermiş, fanzinleri çantadan çıkartıyordum ki vak
    vak yine geldi. “selam adamım, bugün de burdasın ha?” oysa dün ona, yarın açmayacağım
    demiştim.
    “evet” dedim. “beni mi bekliyordun sen”
    “şansımı deneyeyim dedim”
    vak vak’tan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum. hiç değilse
    benimle eve kadar gelmemişti dün. bu da olabilirdi. ve tezgahı henüz yeni
    açıyordum ki, biriyle konuştuğunu gördüm vak vak’ın. konuştuğu da başka bir
    halüsinasyondu muhtemelen. boku yedik diye düşündüm. “bir lira iki lira üç lira”
    dedi herife vak vak, “çok güzel şeyler var abi. ben okudum. sen de oku. pişman
    olmazsın”.
    konuştuğu herif kırklı yaşlarda, top sakallı, kel kafalı bir
    elemandı. “bir bakalım” dedi. fanzinleri inceliyordu. üzerimde hiç para yoktu.
    gerçekliği test etmek için bir şans doğdu. eğer fanzin alırsa, o parayla bira
    alamazdım. çünkü para gerçek olamazdı. vak vak gerçek biri ile konuşuyor
    olamazdı. yine de bir şüphe belirdi içimde. ne yazık ki, adam inceledi
    inceledi, sonra uğrarım deyip gitti. sonra uğrarım diyenlere güvenmezdim.
    geçiştirmek için söylenmiş bir sözdü bu. yıllar içinde işporta aça aça,
    öğrenmiştim kimin gerçekten alıcı, kimin bakıcı olduğunu. ona göre
    davranıyordum insanlara. bir şeyler alıcak biri olduğunu hissedersem
    karşımdakinin, ayağa kalkar, laf satar, bir şeyler anlatırdım. hiçbir şey
    almayacağına inandığım biriyse karşımdaki, yerimden bile kalkmazdım ki
    çoğunlukla da haklı çıkardım bu konuda. bu sırada yoldan vak vak’a benzeyen,
    aynı kedi kafalı biri geçti. “bak” dedim vak vaka, “arkadaşın geçiyor.”
    “arkadaşım mı? hani nerde? sen nerden tanıyorsun arkadaşımı?”
    “bak” dedim, “kafası aynı senin gibi.”
    “nasıl, kimin?”
    “şu geçen, yürüyor bak”
    “yüzünü görmedim” dedi.
    “kafası aynı senin ki gibiydi” dedim, “sahi kafana noldu
    senin?”
    “nolmuş kafama?”
    “kedi kafası var ya sende.”
    “yoo değil” dedi. “benimle dalga geçme.”
    “dalga geçmiyorum” dedim. “hem sen gerçek değilsin.”
    “ne demek bu” dedi, “nasıl gerçek değilim?”
    “kedi kafan var”
    “hayır yok”
    “tamam peki öyle olsun” dedim. “fazla zorlamayacağım”
    “ne istiyorsun benden” dedi, “neden dalga geçiyorsun kafamla”
    “unut gitsin” dedim.
    bir süre sessizce oturduk. beş sigara süresi kadar boşluk. o
    da benim gibi peş peşe yakıyordu sigarayı. bir süre sonra yoldan bir kedi kafa
    daha geçti. ses çıkarmadım. ilacımı yanıma almıştım bu kez. bir tane yuttum.
    susuz.
    bir saat kadar sonra, ilk satışımı yaptım. beş fanzin on
    kağıt. aslında gelen paranın bir kısmını ayırmam gerekiyordu ki tekrar fanzin
    çoğaltabileyim. sonrakinden ayırayım dedim. gidip bir şişe bira aldım. geri
    döndüğümde, vak vak yine biriyle konuşuyordu. ben yanlarına gelene kadar,
    konuşmaları bitti, adam iki fanzini eline almış, vak vak’a bozuk paraları
    uzatıyordu ki, vak vak beni işaret etti, “tezgahın sahibi o” diyerek. “kolay
    gelsin” dedi, “aldım ben bunları. bütün bozuklukları veriyorum. fazla vardır
    orada. üstü kalsın.”
    “teşekkür ederim” dedim. dönüp fanzinleri saydım. iki tane
    eksilmişti. cebimdeki bozuklukları baktım. yedi lira vardı. biram bitince, bu
    bozukluklarla bir bira daha alıcaktım. tabii gerçekse paralar. kaybolmazlarsa.
    sonuçta satışı yapan vak vaktı. bu sırada tezgaha biri daha yanaştı. kedi
    kafası vardı onda da. “iyice hapı yutmuşuz desene” dedim kendi kendime.
    “noldu” dedi vak vak.
    “hiç” dedim, “giderek çoğalıyorsunuz.”
    “gene saçmalamaya başladın sen. kaçıncı biran bu.”
    “ilk”
    “başka içme o zaman.”
    kedi kafalı adam, hiç ses çıkarmadan fanzinleri inceliyordu.
    kitaba takıldı sonra gözü. ilk kitabıma. ilk sayfasını açıp okumaya başladı. birkaç
    dakika sonra, vak vak’a dönüp, “ne kadar bu?” dedi,
    “on beş” dedi vak vak. “arkadaş yazmış. çok iyi kitaptır.
    ben okudum. sevdim.”
    okumamıştı. hatta hiçbir şey okumadığını söylemişti bana. kedi
    kafalı adama yalan söylüyordu. bir iyilik için söylenmiş olsa da yalan yalandı.
    ve işportamda yalan işitmek istemiyordum. “alıyorum ben bunu o halde” dedi,
    kedi kafalı. yirmi lira uzattı. cebimdeki bozukluklardan beş lira geri verdim.
    şimdi de halüsinasyondan yirmi liram vardı. bakalım bu parayla bira alabilecek
    miydim. üstelik kitap da kedi kafayla birlikte gitmişti.
    biram bitince, kedi kafa, ben bakkala gidiyorum sana da bira
    alayım, dedi. yok ben alırım, dedim. sana da ısmarlayayım..
    işe yaramıştı. bakkal yalandan olma yirmiliğim karşılığı iki
    bira vermişti. üstüne de para üstü. irkilmiştim bu sırada. kedi kafa gerçekti.
    kedi kafalar gerçekti. peki kafaları neden böyleydi. tek ben mi onları bu
    şekilde görüyordum. yoksa birisi bana bir şaka mı hazırlamıştı. biraları ve
    para üstünü alıp tezgaha geri döndüm.
    “hadi yırttın” dedim vak vak’a, “gerçekmişsin.”
    “çok içme bence” dedi, “sana yaramıyor. gerçeğim elbette.”
    “ama kafan kedi kafası şeklinde görünüyor bana adamım”
    “sen uyuşturucu falan mı kullanıyorsun” dedi, “ne kedi
    kafası.”
    “valla billa, kafan aynı bir kedinin kafasına benziyor.
    benzemekle kalmıyor tıpatıp kedi kafası.”
    “sana benle dalga geçmemen gerektiğini söylemiştim değil mi?”
    dedi vak vak, “arkadaş olabileceğimizi sanıyordum.”
    “dalga geçmiyorum moruk” dedim, “gerçek bu.”
    “pazartesi hemen bi psikiyatriste git bence” dedi, “normal
    değil bu, tabii benimle taşak geçmiyorsan.”
    “geçmiyorum” dedim, “gidicem.”
    o gün başka satış yapamadım. ama bir çok kedi kafalı insan
    gördüm.
    günlerden cumartesi olmuştu ve evden çıkıp çıkmamak
    konusunda tereddüt yaşıyordum. ama evde olsam bu düşüncelerle daha çok kafayı
    yemem olasıydı. hafta sonu olmasa doğrudan gidip doktoruma gözükürdüm. ilacın
    dozajını arttırmıştım. akşamüstü gidip tezgahı açtım ve vak vak yanımda bitti. “hey
    adamım bugün ne var ne yok, hala kedi kafalı mıyım?”
    “evet öylesin, üstelik otobüste de de bir çok kedi kafa
    vardı.”
    “durum vahim desene.”
    “öyle.”
    o gün işler iyi gitti. nerdeyse fanzinlerin tamamını erittim
    ve çoğunu da biraya verdim. vak vak’a da ısmarladım bir iki tane. o da bana
    ısmarladı. hatta, “tütün içme, ben de para var” deyip, iki paket sigara aldı. chesterfield
    mavi. her neyse, saat ona geliyordu. tezgahı toplamaya hazırlanıyordum, “bara
    gidelim mi?” dedi, “biralar benden.”
    “olmaz” dedim, “yeterince içtim, eve gitmeliyim.”
    “bir iki bira içeriz. ben de kalırsın. biralar da benden.”
    aslında sevmemiştim vak vak’ı. beni iten bir şey vardı ve bu
    emin olun kedi kafalı oluşu değildi. severim kedileri. ama muhabbeti
    sarmamıştı. fazla yakınlık kurmaya çabalıyordu ve ben bundan hoşlanmıyordum.
    fazla yakınlık kurmazdım insanlarla, çok fazla da konuşmazdım. neden bilmiyorum
    ama vak vak’ın teklifini kabul ettim. tezgahı toplayıp dinazor’a gittik. neyse ki
    gördüğüm kafalar kedi kafasıydı. başka bir hayvan kafası olsaydı daha
    katlanılmaz olurdu, kesin.
    barda bir çok kedi kafalı insan vardı. bir kısmı da
    normaldi. iki ellilik söyledi vak vak. ve canının çok sıkıldığından, pek
    arkadaşı olmadığından yakındı. babası ölünce kendisine sağlam bir miras
    kalmıştı. dört ev, büyükçe bir arazi, kaç dönüm olduğunu söylemedi, ben de
    sormadım. o da hepsini satıp parayı bankaya atmıştı. para bitene kadar takılıp
    sonra intihar etmeyi planlıyordu. emindi kendinden. sözcükler o kadar
    inandırıcı bir şekilde çıkıyordu ki ağzından, palavra sıktığını
    düşünemiyordunuz. onu yolundan çevirmeye çalışacak değildim. ya da kendimin
    bile inanmadığı, hayatın kutsallığı üzerine gevelemeyecektim ona. bu samimi
    olmazdı. onikiye doğru bardan çıktık. hala çantamda birkaç satmadığım fanzin
    vardı.
    “gel biraz dolaşalım” dedi vak vak, “kitaplarını çıkar,
    satarız belki.”
    “yok olmaz” dedim “insanları rahatsız etmeyelim. ben
    kaldırımda sessizce beklemeyi tercih ediyorum.”
    “olur mu” dedi, “daha çok kişiye ulaşmak istemez misin.”
    “isterim elbette” dedim, “ama bunun için çaba sarf etmeyi
    bırakalı yıllar oldu. sadece yazar yayınlarım ben. beni de okuyun, diye
    yırtınmam. beklerim. gerçekten okuyacak kişiler, yıllar sonra da olsa
    keşfedecektir. su akar yolunu bulur.”
    “tamam öyleyse eve” dedi.
    “eve” dedim.
    alsancak’ın arka sokaklarından birindeydi vak vak’ın evi.
    birinci kat. temizdi. bekar bir adama göre oldukça da derli topluydu. sadece
    salonun ortasında bir ip vardı. intihar etmek için hazırlanmış. düğümlenmiş bir
    ip. dekor olmadığı aşikardı. yapıcaktı bunu. bitirecekti kendi işini. sadece
    parasının bitmesini bekliyordu. neden beklediğini bilmiyorum. neden
    ertelediğini. ama yapacağından emindim. öyle bir izlenim vermişti bana. şimdi
    salonun ortasındaki ipi de görünce resim tamamlanmıştı.
    ertesi sabah uyandığımda, öğlene doğru uyanmıştım. değişen
    bir şey olmamıştı. hala aynı kedi kafaydı vak vak. ama bu kez sesi de miyavlama
    şeklinde çıkıyordu.
    “ne dediğini anlamıyorum moruk.”
    “miyav miyav.”
    “sadece miyavlama şeklinde geliyor sesin.
    “miyav miyav.”
    “dostum duyamıyorum sadece miyavlama.”
    sonra kağıda yazdı. evden çıkana kadar kağıda yazarak
    anlaştı benimle. gidip tezgahımızı açtık. fanzinler ve kitaplar azalmıştı,
    üstelik yerine yenisini koyacak parayı da biraya kaptırmıştım. “muhtemelen
    bugün son günüm” dedim vak vak’a. vak telefonun notlar kısmına, neden öyle
    düşünüyorsun, diye yazdı. “fanzinler bitiyor” dedim, “param yok.”
    tekrar telefonuna, “bende var” diye yazdı, “veririm sana,
    çoğaltırsın”
    “yok olmaz” dedim, “üstelik bu halde.”
    “olsun” diye yazdı, “veririm ben sana..”
     o gün de akşama kadar
    içip, bu kez çoğunu vak vak ısmarlamıştı, muhabbet ettik, ve gelen kedi
    kafalarla o anlaştı, -çünkü diğer kedi kafalarında sadece miyavlamasını duyuyor
    ve ne dediklerini anlamıyordum- insan kafalarla ben. akşamı ettik ve tekrar
    onda tezgahı kapatıp dinazora gittik. yine o telefona yazdı, ben konuştum. ve
    etrafımda gördüğüm kedi kafaların sayısı giderek artıyordu.
    ertesi gün uyandığımda kendi kafamda bir tuhaflık hissettim.
    kedi bıyıklarım dikkatimi çekti ilk önce. ardından kulaklarım. koşarak aynaya
    baktım. benim de bir kedi kafam vardı artık. vak vak benden önce uyanmıştı. ve
    bir şeyler söyledi, daha doğrusu miyavladı. ben de miyavladım. normal
    konuşamıyordum. konuşmak isteyince sadece miyavlama çıkıyordu ağzımdan. şimdi
    iyice sıçtık, diye düşündüm. psikiyatriste gitmekten vazgeçtim. bu şekilde
    kesin tımarhaneye kapatılırdım ve oraya tekrar girmek istemiyordum. ilacı boş
    verdim ve vak vak’ın evine taşındım. onunla sürekli yazarak anlaştık. çünkü
    ikimizde konuşmak istediğimizde sadece miyavlamalar duyuluyordu. tabii bu bana
    öyle geliyordu. onda bir sorun yoktu. diğer insanlarla rahatlıkla iletişim
    kurabiliyordu vak vak. diğer insanlar da birbiriyle. sorun bendeydi ve vak vak
    dışında herhangi birine anlatılamayacak kadar büyük bir sorundu. vak vak’ınsa
    hiç arkadaşı yoktu, kimse onu sevmiyordu, nedenini bilmiyorum, ve vak vak’ın
    parası bitene kadar onunla beraber yaşadık. sürekli işporta tezgahı açıp, her
    gün kafayı çekerek. zamanla işaret dilini de öğrendik. insanlar benim sağır
    dilsiz olduğumu düşündü. ama tek duyabildiğim şey, sadece miyavlamalardı.
    üstelik artık tek bir insan kafalı insan göremiyordum. herkes kedi kafaya
    dönüşmüştü. ve bugün, vak vak’ın son parasıyla son kez alkol aldık. bu süreç
    içinde odaya bir idam ipi daha eklendi. benim için. vak vak’la beraber intihar
    edicektik. ikna etmişti beni. zaten ben de yaşayamaya pek meyilli değildim.
    kimseye anlatamazdım derdimi. beni iyileştirmeye, tedavi etmeye çalışırlardı ve
    dediğim gibi, tekrar akıl hastanesine kapatılmak istemiyordum. bu öyküyü size
    bırakıyorum. inanırsınız inanmazsınız bu size kalmış. birazdan vak vak’la
    beraber sandalyelere çıkıcaz. hoşçakalın… ya da miyav miyav.
    15 aralık 2016.

  • deliliğe yolculuk

    deliliğe yolculuk
    ali
    son derece zeki ama aylak bir adamdı. liseyi kopyalar ve öğretmenlerinin
    yardımı ile güç bela bitirmiş, üniversite sınavının olduğu gün uyuyakalmıştı.
    babası bir saat başında durmuş, uyandırmaya çalışmış, o bana mısın dememiş,
    hatta sadece “girmicem sınava rahat bırak beni” serzenişleri ile bilmem kaçıncı
    rüyasına devam etmişti.
    40
    yaşına kadar da hiç çalışmamıştı herhangi bir yerde. babası ona iş buluyor, o
    sabah ya kalkmıyor ya da kalksa bile iş görüşmesi yerine kahveye gidiyor, o
    günkü iddia bültenine çalışıyor, babasının verdiği yol parasıyla bir kupon
    yapıp eve dönüyordu. babası yılmıştı artık ali’den. son demlerinde o’nunla
    uğraşmayı bırakmıştı.
    bi
    gün aniden öldü babası. kalp krizinden bir anda gitti öbür tarafa. ali’yi
    istemsizce, ya annem de ölürse, korkusu sardı. o zaman beş parasız naparım,
    diye düşündü. elbette tek düşündüğü bu değildi ama düşüncelerinin arasına
    parasız kalıcak olması da giriyordu. söz konusu olan sadece annesinin ona ender
    olarak verdiği beş-on liralar değil, ev kirası ve faturalardı da aynı zamanda.
    ve korktuğu gibi de oldu. babasının ölümünden beş ay sonra, bir sabah
    uyandığında, annesini hala uyurken buldu. oysa annesi sabah ezanıyla uyanır,
    bir daha da yatsıya kadar uyumazdı. birkaç kez seslendi annesine, tık yoktu.
    kalbini dinledi, atmıyordu. göğsünü izledi, nefes de almıyordu. öylece kaldı
    bir beş dakika. hiçbir şey yapmadan. dondu. sonra ağlamaya başladı. yaklaşık
    bir saat sessizce, feryat figan etmeden ağladı. sonra, kendi derdine düştü.
    üzülmesine üzülmüştü elbette, içi yanmıştı, ama şimdi bir sorunla daha karşı
    karşıyaydı, çalışması gerekecekti, buna mecburdu, 40 yaşına kadar hiçbir
    şekilde çalışmamış ve hayatı boyunca çalışmayı düşünmemiş olan ali’yi her gün
    işe gitmek zorunda kalma telaşı sardı. ölmüş olan annesinin yanı başında, bu
    düşüncelere kapıldığını fark edince utandı kendinden ve biraz daha ağladı.
    ağlaması
    geçince dehşet verici bir plan geldi aklına. annesinin öldüğünü kimseye haber
    vermeyecek, böylece babasından kalma annesinin çektiği maaş kesilmeyecekti. pek
    akrabaları yoktu zaten. olanlar da şehir dışındaydı, arayıp sormazlardı
    annesini. tek çocuktu. kardeşleri de yoktu. kimseye haber vermemek en iyisiydi.
    ama ceseti nasıl saklayacaktı. düşündü. küçük parçalara ayırmayı düşündü
    annesinin cesetini. ufacık parçalara bölüp azar azar köpeklere veririm diye
    düşündü. epeyce bir süre kurdu bunu kafasında. en ince detayına kadar planladı.
    sonuçlarını ölçüp biçti. annesi zaten ölmüştü ama buna rağmen kesip biçeceği
    beden annesine aitti. bundan dolayı değil de, hapse düşme korkusundan vazgeçti
    bu plandan. yakalanma endişesi olmasa yapıcaktı. o derece istemiyordu bir işe
    girip çalışmayı. politik bir tavır falan da takındığı yoktu bu konuda.
    politikayla ilgilenmezdi. tek ilgilendiği iddaa ve alkoldü. arada bir annesinin
    ona verdiği beş lirayla, ancak o kadar verebiliyordu kadın, ufak ve rütübetli
    bir evde kıt kanaat geçiniyorlardı zaten, annesinin verdiği beş lirayla bire
    beş veren bir iddaa kuponu yapar, tutarsa akşamına gelen elli lirayla sokakta
    kafayı çekip eve gelirdi. zaten iddaa ile ilgilenmesinin tek nedeni de alkoldü.
    alkolü aklını biraz rahatlattığı için seviyordu.
    hiç
    arkadaşı yoktu. mahallede kimseye selam vermez, mahalle sınırlarından da bir
    milim dışarı çıkmazdı. ufak bir hayatı vardı ali’nin. iddaa bayii, tekel bayii,
    tütüncü, ev. ev dediysek, onun da tek odasına tıkılıp kalır, saatlerce hiçbir
    şey yapmadan uzanıp duvarları izlerdi. boş boş izlemiyordu duvarları, düşünüyordu,
    neden bu dünyaya geldiğini, bir tanrının olup olmadığını, varsa ne bok yemeye
    hayatı icat ettiğini, gerçekte etrafında dönen dünyanın var olup olmadığını, başka
    bir ailede doğmuş olsa aynı insan olup olmayacağını. temel felsefi sorulara
    kafa patladırdı kısaca. ama bugüne kadar değil felsefi bir kitap, ders kitabını
    bile okumuşluğu yoktu. ahlak, vicdan, din gibi konular üzerine de çok
    düşünmüştü, bunların toplumun uydurduğu bir baskı unsuru olduğuna kanaat
    getirmiş olucak ki, annesinin ölümünün ardından, onu kesip ufak parçalara
    bölmesine engel olan tek şey hapse girme riski olmuştu. hapse girmek
    istemiyordu. orada aynı hücrede onlarca insanla kalmak onu öldürebilirdi.
    aşağı
    yukarı dört saat geçtikten sonra telaşla camiye koştu. öğlen ezanı okunuyordu.
    imamı camide yakalardı. hemen imama ezan bitimi yetişip durumu haber verdi. bu
    durumda başka ne yapması gerektiğini de bilmiyordu ama sela okunması en acil
    işmiş gibi göründü gözüne. imam ona başka nereye başvurması gerektiğini, defin
    işleminin nasıl olabileceğini anlattı. sela okunurken duymamak için acil evden
    biraz para alıp -belki lazım olur diye- yıllar sonra belki de ilk kez kendini
    tıktığı dar çemberden dışarı çıktı.. belediyeye gitti. ölüm kağıdı ve birkaç başka
    işlemi halledip geri eve döndü. cenaze arabasını beklemeye başladı. komşular
    haberdar olup eve doluşmaya başlamıştı. bir an önce bitmesini istiyordu bu
    faslın. insanları sevmiyor, teselli babında söylediklerine kulak asmıyor ve
    ağlamıyordu. ağlaması geçeli ve duruma alışalı epey olmuştu. en sonunda yıkama
    işlemi için evden çıkardılar annesinin bedenini. ikindiye kalkıcaktı cenaze. bu
    kadar erken olacağını tahmin etmiyordu. ikindi okundu. namaz kılındı. ve
    annesini gömüp evine gelebildi nihayet. komşu kadınlar evde bi yasin okuyalım
    dediyse de tersledi hepsini ve kovdu evden.
    şimdi
    ne yapacaktı. duyduğuna göre, her şey artık bilgisayara bağlı olduğu için, ölüm
    bildirildiği anda maaş kesilecekti. akrabalarından medet ummak istemiyordu.
    zaten şehir içinde bir akrabası yoktu. evdeki kalan son parayla uzun süre
    geçinemezdi. buna rağmen paranın bir kısmı ile, bir buçuk litrelik bir köpek
    öldüren aldı. hızlıca içti onu. kesmemişti ama. bitince bi bir buçuk litre
    daha, tütünü kalmadığı ve sigara sarmak istemediği için de bir paket chesterfield.
    o bir buçuk litreliği de çar çabuk içti. sigarayı da içmiyor, yiyordu adeta.
    sızıp kaldı en sonunda bir köşede.
    ertesi
    gün sabahın köründe uyandı ve ilk işi bir gazete almak oldu. gazete ve sigara. iş
    ilanlarına bakıcaktı. yoktu başka çaresi. hayatı boyunca tek bir iş görüşmesi
    bile yapmamıştı. babasının bulduğu yerlere de gitmemişti hiç. yıllardır
    yaşadığı mahalleden bile adımını dışarı atmamıştı, ta ki dün sabaha kadar. yumurta
    kapıya dayanmıştı ama bir kere. yıllardır bunu hesap ediyordu aslında
    kafasında, ama anne babasının bu kadar ani bu kadar yakın zamanda öleceğini
    aklına getirmiyordu. 58 yaşındaydı babası öldüğünde, annesi de 55. ikisi de
    kalp krizinden. yıllardır inanmadığı tanrı, eğer varsa, ona kötü bi sürpriz hazırlamış
    olmalıydı. yukarıdan ilgiliyle seyredip kahkahalar atıyor olmalıydı. “iyi eğlendiriyor
    muyum seni çakal, muradına erebildin mi” dedi kafasını yukarıya kaldırıp.
    ardından tekrar önüne döndü. birçok ilanı işaretledi. işaretlediği ilanlardan
    bir kaçını aradı. kimisini, telefona çıkan kişinin ses tonunu güvenilir bulmadığından
    eledi, kimini de yaşadığı eve uzak diye. otobüse binmeyeli bi on yıl olmuştu. uzak
    bir iş yerini çekemezdi hiç. en sonunda birinde karar kıldı. hastanede temizlik
    görevlisi olacaktı. tecrübe ve yaş aramıyorlardı. büyük olasılıkla asgari ücret
    vereceklerdi. bir kez daha aynı yeri arayıp, görüşmeyi telefonda yapıp
    yapamayacaklarını sordu. en azından şartları öğrenseydi bare. boşuna gitmiş
    olmak istemiyordu. en sonunda, telefondaki kızın, “mutlaka yüz yüze görüşmeniz
    lazım” serzenişinden sonra, “bir saat sonra gelsem olur mu” dedi. taşeron bir
    firmaydı çalışacağı yer. taşeron firma eve biraz uzaktı ama neyse ki hastane
    yarım saat mesafedeydi.
    ancak
    iki saat sonra çıkabildi evden. o günkü iddaa bültenine çalışması gerekiyordu
    maçlar başlamadan. ince eleyip sık dokudu. birkaç maçı gözünü kestirip kuponu
    hazırladı ve ardından evden çıktı. önce iddaa bayiine ardından otobüs durağına.
    otobüse bindi. ardından bir otobüse daha. ve vardı varacağı yere, bir iş
    merkezinin dördüncü katı. içeri girdi, kapıdaki güvenliğe durumu anlattı.
    asansöre bindi. ve tam bu sırada aklına geldi, tıraş olmadığı. doğru ya. tıraş
    da olunmalıydı sanırsa. öyle işitmişti yıllarca babasından, “akşamdan tıraş ol,
    sabah sana bi iş görüşmesi ayarladım”. bazen de annesi bir gazete alır, oğlu
    adına ilanları arar, “ben oğlum için aramıştım” dedikten sonra, doğal olarak
    oğulu istedikleri ve ali telefona çıkmadığı, odasından bile çıkmadığı için,
    sonuç alamazdı. “neyse tıraşı da iş başlayınca oluruz artık” derim diye içinden
    söylenip, girdi firmanın kapısından. girişteki kıza da güvenliğe kurduğu
    cümlelerin aynını kurdu, kız “biraz bekleyin lütfen” dedi. bir koltuğa oturup
    yarım saat boyunca öylece hareketsiz duvarları izledi ali. tuhaf görünmek
    istemiyordu ama iş görüşmelerinde insanlar nasıl görünür bilmiyordu. yarım saat
    sonra, “daha bekleyecek miyim?” diye sordu. “bilmiyorum, müdürümüzün işi bitsin
    çağıracak” dedi. “hay sokayım müdürüne” dedi içinden ali. oysa bu yaşa kadar
    bir kadınla da beraber olmuşluğu yoktu. sevgilisi bile olmamıştı hiç. ilgi de
    duymamıştı buna. çocukluk aşkı bile olmamıştı ali’nin. kendisinde bir sorun
    olduğunu düşünmüyordu ama. sorun insanlardaydı, onda değil, emindi kendinden,
    bir psikolağa da götürmeye çalışmıştı ailesi onu, daha ilk okulda da bir
    kereliğine zorla götürmüşlerdi hatta, okula gitmek istemiyor diye. doktor ilaç
    yazmış o da ilaçları içer gibi yapıp çöpe atmıştı. bir daha da değil psikolog bir
    hastanenin kapısından bile içeri adımını atmamıştı. işe alınırsa, on yıllar
    sonra ilk kez bir hastanenin içine girmiş olacaktı anlayacağınız. neden sonra
    çağrıldı ali müdür tarafından. açık bir şekilde dürüstçe meramını anlattı ali,
    bu yaşa kadar hiç çalışmadığını, ama anne babasının kısa aralıklarla öldüğünü
    ve artık bir işe ihtiyacı olduğunu, eğer işe alınırsa uzun yıllar çalışabileceğini..
    vs vs. hiç iyi yapmamıştı böylesi bir girizgahla. yoluncak tavuk olarak
    göründüğüne şüphe yoktu. “tamam şartlarımızı kabul ederseniz” diye girdi söze
    şef, asgari ücret dedi, yol parası ve ekstra mesaiye ödeme yapmıyoruz dedi.
    yapıyorlardı aslında. ama ali madem acil işe ihtiyacı olan biriydi, bazı
    haklardan da mahrum olsa bir şey olmazdı. “tamam” dedi ali, “işe ne zaman
    başlayabilirim, kabul ediyorum”
    “hemen”
    dedi müdür, “yarın başlayabilirsiniz. az sonra sekreter sizi birim şefimize
    yönlendiricek, ondan giysilerinizi alıcaksınız. bir de doldurulması gereken birkaç
    evrak. yarın da iş başı yapmadan önce bir sağlık kontrolünden geçersiniz olur
    biter”.
    “anlaştık”
    dedi ali.
    içinde
    kötü bir his vardı. başarabilecek miydi acaba. sabahın altısında uyanabilecek miydi
    mesela. kesin işe girersem daha çok içmeye başlarım diye düşünüyordu.
    parasızlıktan içemiyordu dilediği kadar daha önce ama bundan da şikayetçi
    değildi. yemekle de arası pek yoktu. ne bulursa yer, her gün aynı yemek bile
    çıksa şikayet etmezdi. herhalde yemek giderim olmaz artık diye düşündü, bi
    sabah kahvaltısı. işyerinde yediğimle akşamı yaparım. akşamları da yemeye
    vereceğim parayla bi bir buçukluk iş görür.
    eve
    gelirken kalan parasıyla, bi bir buçuk daha aldı ali. bir de sigara. kalan
    parayı idareli kullanmalıydı aslında, ilk maaşına kadar elindekiyle idare
    etmesi gerekiyordu. kala kala dört yüz elli yedi lira kalmıştı annesinin
    çantasında.
    nasıl
    olduysa o kadar şarabı içmesine rağmen, alarma uyanıverdi ali. yataktan kazıdı
    resmen kendini. ilk kez bir iş için, hatta okul zamanlarından beri ilk kez
    herhangi bir şey için, uykusunu almadan bir alarma uyanıyordu. uzun süre
    düşündü işe gidip gitmemeyi. ama başka çaresinin olmayışı zorluyordu onu.
    kalktı. giyindi. iki lokma bir şey atıştırdı ve “hay aksi” dedi, “gene tıraş
    olmayı unuttuk iyi mi. şimdi olsam işe geç kalırım. ilk günden geç kalmayalım
    yarın oluruz.”
    neyse
    ki iş görüşmesi yaptığı yere göre daha yakındı hastane. tek otobüsle yarım
    saat. sabahın köründe işe giden insanların yüzüne bakıyor ve yıllarca
    gerizekalı ve idiotça olarak gördüğü bu seçimi şimdi o da uyguluyordu. işe
    gitmek. daha önce de dediğim gibi, bunu politik bir söyleme de giydirmiyordu. o
    aylaklık peşindeydi hepsi bu. saatlerce yemek yemek dışında hiçbir şey yapmadan
    duvarları izlese, sıkılmazdı. “hayatın şifresini çözecek sanki pezevenk düşüne
    düşüne” derdi babası ona. bir şifresi varsa hayatın, bunu çözmeyi çok isterdi
    aslında. ama olduğuna dair bir umudu da yoktu. bir anlamı yoktu yaşamanın.
    olsaydı onca yıl içinde, çıkardı karşısına mutlaka. çözerdi yani. kitaplardan
    yardım almayı düşünmedi hiç bu konuda, hayatın sırrını çözmeye de çalışmıyordu
    çünkü. inanmıyordu bir sırrı olduğuna hayatın, “tanrı” diyordu, “eğer varsa,
    yalnızlıktan çok sıkılmış olmalı ki, eğlencelik bir şey yarattı kendine,
    insanlar eğlencelik bir filmi nasıl izliyorsa, aynı edayla o da bizi izliyor
    işte. başkaca da bir anlamı yok bu ebegümecinin. yok eğer tanrı gerçekten
    yoksa, o zaman daha kötü. biz kendi kendimize bir sürü anlamlar duygular
    üretmişiz demektir binlerce yıllık evrim sonucunda. gül gibi hayvanlıktan
    sıyrılıp insan adında kodlanmış bir varlığa dönüşmüşüz. bir sürü görevler,
    ahlaklar, kurallar, duygular, roller.. hepsi de sonunda ölüp gitmek için. iki
    hiçliğin arasını –doğumdan önce ve doğumdan sonra- tıka basa doldurmuşuz. hava alıcak
    yer yok.”
    bu
    düşünceler içerisinde otobüsten indi ali. hastanenin yolunu tuttu. durağa iki
    dakika uzaklıktaydı hastane. kapıdaki güvenliğe durumu anlattı, şef dedikleri
    adamın dokuzda geleceğini, o gelene kadar beklemesi gerektiğini öğrendi. tıraş
    olsam mı acaba bu arada diye düşünüp siktir etti. dolaşmaya başladı hastanede.
    gördüğü temizlik görevlilerin naptığını dikkatlice süzdü. kolay bir iş gibi
    görünüyordu gözüne. yapabilirdi. yapmak da zorundaydı aynı zamanda. binbir
    küfürler ediyordu bu esnada tanrıya ve evrime. bir kedi ya da köpek olsa
    bunların hiçbiri olmayacaktı. bir daha dünyaya gelirsem maymun olucam, dedi
    içinden. aslında bir ejderha olmak istiyordu o. bu dünyada hiç yaşamamış sadece
    masallarda olan bir varlık. öylesi daha kolay olurdu. insan zekası, evrimin
    kanserli hücresiydi ona göre. teknoloji de bu kanserin en gelişmiş versiyonu.
    ama bunların hiçbirini politik bir kimliğe bürünerek söylemiyordu. hiç kitap
    okumamıştı hayatında ve ne devrimden yanaydı ne de iktidardan. ona göre
    çözümsüz bir meseleydi bu. insan denen varlık işin içinde olduğu sürece tüm
    çıkış yolları tıkalıydı. insanı ortadan kaldırabilirsek eğer ve tüm insanlar
    bir hayvana dönüşebilirse ya da hayvansal içgüdülerle yaşayabilirse, anca o
    zaman, o da belki, bi çözüme kavuşulmuş olurdu. bilgi boktu. bilgelik de öyle.
    ve artık daha çok bilgi uğruna, bugüne kadar hiç test etmediği sadece adını ve
    tarifini duyduğu internet diye bir şey icat edilmişti. artık bilgi durmadan
    yayılıyor ama kimsenin aklında kalmıyordu. hız artıkça, zekaya gereksinim
    kalmamıştı. böylesi daha iyi olmuştu belki de. zamanla insan evrimi zekayı
    yiyip bitirir en başa, olduğu şekle, içgüdüleri ile hareket eden bir hayvana
    dönerdi belki.  bu düşünceler
    içerisindeyken, şef geldi. güvenlik bahsetmişti şefin dokuzda odasında
    olacağından. kapıyı çaldı.
    içeri
    girer girmez “hoş geldiniz ali bey, ama neden tıraş olmadınız” dedi şef.
    “şey,
    sabah geç kalktım da, yetişemedim. yarın böyle gelmem.”
    “akşamdan
    olsaydınız”
    “unutmuşum.”
    “bu
    şekilde olursa sorun yaşarız bilginiz olsun. bir saniye sizi bekleticem” deyip
    telefonla bir yeri aradı. telefondakine “yanına yeni personeli gönderiyorum,
    işi tarif et, iki gün beraber takılın” dedi. ali’ye döndü. ikinci kattaki 205
    nolu odaya git, orada sercan var, işi şana anlatıcak, görüşürüz, yarın tıraş
    olup gelip lütfen”.
    “anladım”.
    sinirden
    kendini sıkıyor, bir dolu küfürler ediyordu ali. o gün sercan’la beraber
    çalıştılar. tuvaletleri temizledi. koridorlara paspas çekti. falan filan. sercan
    sürekli ali’yi işi düzgün yapması gerektiği konusunda uyarıyordu. baştan savma
    yapmıyordu aslında ali işi, sadece çok sıkılmıştı. bir an önce gün bitsin
    istiyordu. en sonunda paydos edip eve varınca rahat bir nefes aldı. bir de
    tabii ki gelirken yine, bir buçukluk şarabını almayı ihmal etmedi. bu kez
    sigara yerine tütün aldı ama. böyle gitmezdi. parayı kısa zamanda bitirirse,
    maaş gününe kadar tek kuruş borç alabileceği kimse de yoktu. ertesi gün için de
    bir paket sigara sardı, şarabı yudumlarken. müzik de dinlemiyordu hiç. müziği
    de sevmezdi ali. müzik, resim, sinema, edebiyat. sanatın her türlüsüne
    tiksintiyle bakıyordu. hayvanlar sanat yapıyor muydu hiç. bu da insan oğlunun
    diğer uğraşları gibi içi kof bir şeydi ona göre. yemek yapmak bile içi boş bir
    meşgaleydi. doğada ne bulduysak yiyorduk bir zamanlar. ne zaman avladığımız
    hayvanları pişirmeye başladıysak orada süreç başladı diye düşünüyordu.. ateşin
    icadı, tanrının icadından daha tehlikeli bir şeydi ona göre. şarap bitince o da
    uzandı. gene tıraş olmayı unutmuştu.
    ertesi
    gün sabah gene jiletle kazınırcasına yataktan çıktı. otobüse bindi. hastanede
    sercan’la buluştu. “bugün de benle takıl, yarın tek çalışırsın artık” dedi
    sercan. “görev bölgeni belirler şefimiz. bana laf düşmez ama sakallı gelme abi,
    işten atmaya sebep arıyorlar zaten. yine de sen bilirsin.”
    “unutuyorum
    ya, olurum akşam.”
    “dediğim
    gibi bana laf düşmez de…”
    tam
    bu esnada şefle karşılaştılar. arada bir geziyordu şef zaten ortalıkta. işleri
    denetliyordu. ona da bunun için maaş veriyor olmalıydılar. onun üstündekiler de
    onu denetliyordu. silsile patrona kadar böylece devam ediyordu. şef yine tıraş
    olmadığı için ali’yi azarladı.
    ertesi
    gün yine tıraş olmadı ali. bu kez unuttuğundan değil de üşendiğinden. şişenin
    yarısındayken aklına gelmişti. yarın işten gelir gelmez olurum, diye düşündü.
    tek çalışmaya başlamıştı artık. ama işinde de kurnazlığa kaçıyordu. kimi
    yerlere tek paspas çekiyor, kimi yerleri temiz göründüğü için hiç ellemiyordu
    bile. en çok camlarda faso veriyordu. camdı ona göre işte. leke de yoktu. her gün
    her gün silmeye ne hacet. bir hafta içinde işten çıkardılar ali’yi. bu süre
    boyunca da tıraş olmayı sürekli erteledi unuttu. zaten ailesi sağken de pek tıraş
    olmazdı. çalıştığı dönemde de sakalları da en fazla üç haftalıktı, pek uzun
    sayılmazdı, ne alakası vardı sakalla işin…
    işten
    atılınca, o da şaraba ara verdi. yine iş araması gerekecekti. buldu da. ama
    bulduğu her işte en fazla bir hafta dayanabildi. tıraş olduğu halde üstelik.
    işe özen gösterse de bu kez de hiç konuşmadığı için şefin gözüne giremiyor,
    şeflerin bazı sorularına alakasız veya ters cevaplar verdiği için, işten
    çıkarılıyordu.
    en
    sonunda kalan para da bitti ve dilencilik yapmaya karar verdi ali. sapasağlam
    adamdı. ona para verirler miydi acaba. başka çare gelmiyordu aklına. en eski ve
    en kirli giysilerini giyip çıktı sokağa. işlek bir caddede bağdaş kurup açtı
    mendilini, bekledi başlamaya. pek para atan yoktu. ilk gün beş lira toplayabildi.
    ikinci gün bir kartona “ölmemi istemiyorsanız üç beş kuruş. bu cinayete ortak
    olmamak için üç beş kuruş” yazdı. orijinal bir dilenci olmuştu. ama yine de beş
    liradan fazla toplayamadı. üstüne bir de zabıta ile köşe kapmaca oynamak
    zorunda kalmıştı. hatta zabıtanın teki, dilenceksen bile bu yazı ile olmaz
    dedi. bir hafta sonra işin içine polis girdi. kartona yazdığı yazıdan
    vazgeçmiyordu çünkü ali.
    en
    sonunda da akıl hastanesine attılar aliyi. ilk başlarda iğne vuruyorlardı.
    iğneden kaçış yoktu. hastabakıcılar zorla tutar, hemşire iğneyi vuruverirdi. ama
    hapa geçildiğinde, rahatladı biraz. hapları içmeyecekti sonuçta. ve
    psikiyatristin sorularına, son derece aklı başında bir insan gibi cevap
    veriyordu. bu kez de ilaç dozajını artırmakta çözümü görüyordu doktor. elektroşok
    bile verdiler iki kez. şok hoşuna gitmişti alinin. şok sonrası gün bomboş bir
    zihinle pek bir şey hatırlamadan dolaşıyordu. ama sonra yine, o kaçınılmaz
    düşünceler peydahlanıyordu zihninde. hiç olmazsa burada çalışmak zorunda
    değildi. yine de askeriyeden farkı yoktu. askerliğini anlatmadık ali’nin, onu
    da üç firarla ve onlarca sopayla bitirmişti.
    en
    sonunda kafaya koydu intiharı. kararı kesin ve netti. bu toplumda ona yer
    yoktu. o da bu topluma yer vermiyordu kendi düşüncelerinde. mantıklı tek bir
    izah bulamıyordu zihninde, onlar gibi yaşamak için. ama akıl hastanesinde nasıl
    intihar edilsin. kafaya koymuştu ama bir kere. yapıcaktı. kaçarı yoktu. umarım
    tanrı yoktur ve hiçliğe kucak açarım ya da dünyaya tekrar geliceksem de bir hayvan
    olayım diye kurdu hayalini. onlarca gün, doktorun her ilaç saatinde suyla
    beraber verdiği hapı dil altında saklayıp, bahçeye çıkınca cebine, akşam olunca
    da yastığının arasına sakladı. iki hafta sonra yeterince olmuştur herhalde diye
    düşündü ve hepsini toparlayıp bir gece vakti, tuvalete gidip, tuvaletteki
    musluktan kana kana su içerek yuttu. gidip yatağına uzandı.
    olmamıştı
    ama. becerememişti. haplar onu öldürmemiş, sadece delirtmişti. olsun. bu da
    kafiydi psikoza girmeden önceki ali’nin düşlerine göre. en azından akıldan
    kurtulmuştu. hala manisa’da yatar kendisi. ben tanıştım. ama sakın ziyaretine
    falan gitmeyin. yeteri kadar rahatsız ettik ali’yi. rahat bırakalım artık.. gördüğü
    halüsinasyonlarla mutlu o.
    10
    aralık 2016.

  • karınca duası

    karınca duası
    bir halısı bile olmayan, bomboş bir evde, oturmuş
    bekliyorum. bankanın tekinden çekmeyi başardığım yüksek meblağlı bir kredi
    sonucu almıştım bu arsayı, 2 ayda bitti inşaat.. ardından da, on dört yıldır
    çalıştığım işimden istifa ettim ve eve geldiğimde yaptığım ilk şey camları
    tuzla buz etmek oldu. sonra kapılara giriştim. banyo ve tuvalet ardından.
    sonra, tavan. ve tabii ki zemin. evin her yerini kırıp geçmek istiyordum ve beş
    kuruş param yoktu ve yaşım otuz altıydı. ardından, sağ bıraktığım tek odanın
    ahşap olan parkelerine baktım, çömelip. bir karınca, yürüyor, yürüyor,
    yürüyordu. izledim onu. diğer odaya geçti. oradan mutfağa. duvara tırmandı.
    pencereden çıkıp, ön balkona indi. oradan bahçeye. sonra sokağa. peşinden
    gittim onun ve bu sırada birkaç araba ve birkaç insan tarafından ezilmesin diye
    verdim mücadelemi. ne için yaşamıştım bunca zaman? öldürdüğüm onca insanın
    ardından, bir karıncaya, evine ya da her nereye gidiyorsa, oraya kadar refakat
    etmem, günahlarıma karşılık gelen bir iyilik sayılır mıydı? ama hayır.. sonra..
    sonrasında, düşününce, karıncanın gidecek bir yerinin olmadığını fark ettim. evimde,
    arkadaşları ile beraber yaşıyorlardı diye düşündüm. ben o arsayı satın alıp, keyfime
    uygun bir şekilde tasarlattığım sırada, onları yurtlarından çıkarmıştım. istifa
    ederek, öldürmeyi ve dahası, başka bir takım insanları yerinden ve yurdundan
    etmeyi ret ettiğim gün, eve gelip, hayatımdaki hiçbir şeyi değiştiremediğimi
    fark ettim. ve O’nun gözleri çok güzeldi.
    o kadar çok ölü göz görmüştüm ki, ve o kadar çok feryat, acı
    dolu haykırışlar, tahammül edemeyecek duruma gelmiştim artık. bir köye gidiyor
    ve orayı yerle bir ediyorduk. evlerini yakıyor, köyün kadınlarından istifade
    ediyor, ardından karakola dönüp, maskelerimizi çıkarıyor ve haberleri
    izliyorduk. “terör örgütü, bir köye daha saldırdı.” dünyadaki tüm devletler,
    kapsamlı ve son derece mekanize birer terör örgütüydü. bunu zaman içerisinde
    fark ettim ve şimdi sizden af dilenecek de değilim. günah çıkarmıyorum. aksine,
    son derece konformist bir şekilde yaşamaya devam etmeme de ramak kalmıştı. kapı
    çaldı sonra, kargo şirketi. karıncayı avcuma alıp, eve gelmiştim. onu bir
    etipuf kutusuna hapsetmiş, yanına da birkaç ekmek kırıntısı atmıştım ki, kapı
    çaldı. bir ay önce siparişini verdiğim, özel yapım eşyalarım gelmişti. teslim
    aldığıma dair belgeyi imzalayıp, taşıma şirketinin çalışanları ile beraber
    eşyaları bahçeye indirdim. eskiden olsa, elimi bile sürmezdim, bırakırdım
    taşısınlar. insan bazen, parayla satın aldığı hizmetler sonucu, kendisini, dar
    bir çevrenin tanrısı ilan edebiliyor. O’nu unutabilir miyim acaba?
    ardından, yakınlardaki bir benzin istasyona gidip, benzin
    aldım. klişe ha? ne dersiniz. ne fark eder. bir konuda karar verirken, daha
    önce ne kadar çok kişinin aynı şeyi tekrar ettiğini ve ne gibi sonuçlar elde
    ettiklerini pek düşünmezsiniz, bunu ancak devletlerin ya da son derece
    kurumsallaşmış şirketlerin, vicdanları kurum bağlamış olan üst düzey
    çalışanları yapar. karar mekanizmaları, sadece kâr-zarar-kayıp-kazanç
    ilişkisine odaklanmıştır. ve O’nu öldürdüğümde henüz on dört yaşındaydı.
    sonra gece oldu işte. beklersin ve güneş batar. beklersin ve
    güneş doğmak bilmez. gece yarısı, benzini, bahçedeki tüm eşyalarıma ve evin her
    köşesine boca ettim. ve güneş doğana kadar bekledim ki, yangın yan evlere
    sıçrarsa, birkaç kişinin daha, üstelik yanarak ölmesine sebebiyet vermeyeyim. ilk
    kez birini öldürdüğümde, yaşım yirmi beşti. yolun yarısını çoktan aşmış, sona
    yaklaştığımı hissetmiştim, birinin son duasını bile etmesine izin vermediğimde.
    ama gerçekten, o küçük kız, gözlerime baktığında, bunun son cinayetim olduğunu
    biliyordum. gerçekten bu hale gelmemek için yapmam gereken şey ise, ilk
    intikalimizde, timimdeki herkesi öldürmek, ardından da, onların terörist değil
    kendi askeriniz olduğunu, ifşa etmekti. imkansız artı imkansız olan şey yani. ve
    O öldüğünde ise, elinde ne bir taş, ne de bana zarar verebileceği bir eşya
    vardı.
    doksanlarda, terör adını verdiğimiz şey, daha etikti oysa. şimdi
    şartlar eşitlendi. her iki tarafta, aynı derecede kirliliğe erişince, özgürlük
    adına verildiği söylenen mücadele, iktidar kavgasına dönüştü. ve iktidar, kanın
    en saf haline enjekte edilen panzehirsiz bir virüstür, mülkiyet aşkının
    ışıklarını yakan bir tutkudur ve otoritesiz hiçbir şekilde uzun ömürlü olmaz.
    bunları yeni yeni anlıyor değilim. kendimi satmaktan vazgeçtiğim için, artık
    böyle düşünüyorum. yani doğru olduğunu bildiğimiz şeyleri, bazen düşünmek
    istemeyiz öyle değil mi, çıkarlarımızla örtüşmedikleri için olmalı bu. ve
    inanın bana, o kız gibi binlercesi, dünyanın çeşitli yerlerinde, öldü ve
    ölecek, her an, her saniye, duymuyor ve görmüyor olmanız, bu durumu
    engellemiyor. güneş doğmak üzere. birazdan bu yazdıklarımı, telefonum
    sayesinde, internette paylaşıp, ardından bahçemi yanan bir meşaleye
    dönüştürücem. sonrası, sabah paramparça ettiğim evime girmek olucak. yan
    babylon yan. bir sigara yakıcam. ve boom. çünkü akşamüstü bir tüp aldım ve
    karıncamı bulduğum odada beni bekliyor O. umarım öbür taraf diye bir yer vardır
    ve orada O’nunla karşılaşırım.

    6.temmuz.14
  • istifa

    uyandı. 35 yıldır uyuyormuşçasına bir duygu ile beraber. gözünü açtığında, hayatı boyunca zaman zaman kendine sorduğu, başkalarının da kendi kendine ya da başkalarına sorabileceği bir soru ile gerilmişti zihni: “nereye kadar?”

    soru, her ne kadar tümleçleri, özneleri, yüklemleri eksik bir yapıda yankılanmış olsa da, ve kapsadığı durum geniş bir zamana yayılsa da, ve ‘ne’ sorusuna karşılık verilebilecek bir çok cevap olsa da, bu cevapların sonucunda genellikle “boş ver” sesi işitilirdi, “siktir et”, ya da “böyle gelmiş böyle gider” vurdumduymazlığı

    hayatındaki bir şeylerin değişmesi gerekiyordu mutlaka, ve zaman zaman değiştirmeye de çalışmıştı, ve yine deneyebilirdi bunu ama, bu kez değişmesi gereken şey, tek başına gerçekleştirebileceği ve kişisel yaşantısındaki reform ya da devrim ile sınırlı kalarak çözülebilecek bir problem değildi. o, artık çalışmak istemiyordu, hepsi bu. ve “nereye kadar” derken, sorguladığı süreç, her sabah aynı saatte uyanıp, aynı yerden bindiği servisle gittiği aynı yerde yaptığı aynı şeyleri, daha ne kadar süre yapmaya devam edebileceğiydi. dahası herkesin, çok büyük bir çoğunluğun değil tamamen ‘herkesin’, aynı anda ve aynı reaksiyonla karşı çıkması durumunda dahi, yaşadığımız hayat şeklinin yerine geçecek olan alternatifte bir fikir birliğine varılamayacağı gerçeği, değişimin belirsiz bir vakte ertelenmesine, hatta olası en ufak değişiklik senaryolarına dahi, yerimizi kaybedebileceğimiz ya da daha doğru bir deyişle alışkanlarımızın
    bozulacağı endişesi ile karşı çıkmamıza ve sahip olduğumuz imkanlar dahilinde, elde edebileceğimiz yaşantının en iyisine ulaşma yarışına dahil olmamıza neden oluyordu, ve üstelik bu, ‘her ne pahasına olursa olsun’culuk ile sabitlenmiş bir fedakârlık güdüsü ile yapılıyordu. öyle ki, ileri de iyi bir işe sahip olma olasılığı yüzünden, en iyi zamanlarımızda, birkaç yıllığına yaşadığımız şehirden bile fedakarlık yapıp gidebiliyorduk


    ve o, artık sıkılmıştı. gerçekten. işe gitmek istemiyor ama yerine koyabileceği alternatif bir yaşantıyı var edemiyordu. hayır, banka soymaktan bahsetmiyoruz ki soyamazdı da zaten ama, mesele tam olarak para değildi. mesele, işe gitmemenin olanağı ile elde edilebilecek bol boş zaman lüksünde yapabileceklerini; zamanını, yaşamını sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçları edinebilmek uğruna satmak zorunda olmasıyla yapamıyor oluşu da değildi. ya da kazandığı az buçuk para ile, ucu ucuna yeten yaşantısı, aynı çalışma saatleri içinde, daha hafif işler yaparak on-on beş kat kazanmaya evirilse, mesele yine çözülmüş olmazdı. çünkü sorun, tek başına ve yalın olarak: çalışmak zorunda bırakılmaktı. hayır, çalışmak zorunda kalmak değil, bırakılmak!

    yılmıştı, hemen hemen her şeyden, uyanmak ve uyumak da buna dâhildi. yatakta kaldığı sürece canı sıkılıyor, ama yataktan çıkmak için de bir neden göremiyordu. o sabah özellikle, özellikle o sabah,yataktan çıkmasını gerektirecek hiçbir mantıklı bahane üretemiyordu kendine. son zamanlarda, uyandığında kendi kendine ‘hadi oğlum’larla verdiği telkinler (evet burada okuyucu, karakterimizin bir erkek olduğunu anlıyor, yazar ise eleştirmenlerin işini kolaylaştırmak için okuyucuyu ilgilendirmeyen ek açıklamalarda bulunuyor), iş yerindeykense kendi kendini eğlendirmeye yönelik zihin oyunları, giderek tek bir kelimeye sabitlenmişti: “siktir et”.

    artık ne iş yerinde, ne evde, ne de arkadaş toplantılarında hiç konuşmuyor, düşünmüyor, dinlemiyor ve sadece, içinden bu kelimeyi tekrar edip duruyordu: “siktir et”

    ve artık bu kelime de, kendi içinde anlamını yitirmişti, çünkü hem siktir edebileceği hiçbir şey kalmamış hem de siktir ettiğini söylediği her şey olduğu gibi yerli yerinde durmaya devam etmişti. ve bu ifadede bir çelişki yoktu

    ve o, yılmıştı. gerçekten. hayır, yataktan çıkmayacaktı. o gün değil, bundan sonra hiçbir zaman, hayatının sonuna dek, hiçbir şart ve koşulda, o, o yataktan çıkmayacaktı.  çok çalışmıştı, yaşamak için çok çalışmıştı. artık insanlar çalışmalıydı, onun yaşaması için. bugüne kadar sayısı belirsiz çeşitlilikteki işlerde kısa süreli olarak kalmış, ama sonuçta, insanlığın tümüne birden, çok fazla hizmet etmişti, apartmanlara tuğla koymuş, lokantalarda bulaşıkları yıkamış, fabrikalarda hangi amaçla nerede ve nasıl kullanıldığını bile bilmediği parçalar üretmiş, dahası başkalarının ürettiği ürünleri de satın alarak, bu aptal döngüye yardımcı olmuştu. durdu. gerçekten kafası bu noktada durdu ve duvardaki saatle göz göze geldi: yedi sıfır beş. ya acilen evden çıkıp, üstelik koşmak zorunda kalarak servise yetişecek, ya da orada öylece kendisi dahil hiç kimseye bir faydasının dokunmadığını söyleyecekleri şekilde bekleyecekti

    bizi, diye düşündü, yani insan neslini, hayvanlardan ayıran, tek fark, yaşamsal olduğunu söylediğimiz ihtiyaçlarımızı kendi kendimize üretmek zorunda oluşumuz ve bunu da üstün zekâmızı sembolize ederek kutsayışımız. ve bunun, doğadaki evrimle falan bir alakası yok, biz kendi fizyolojik evrimimizi, geri zekalılığımız sayesinde, tersine gerçekleştirdik. tersine evrim. dünya üzerinde, kendi yiyeceğini tarım yaparak elde eden başka bir canlı var mı merak ediyorum

    “siktir et” dedi hemen ardından, artık anlamsızlaşan bu kelimeyi her tekrar edişi, kendi kendisine düşünüyor olduğu zamanlara denk düşüyordu ve o artık düşünmek de istemiyordu. gerçekten  o gün, tüm gün boyunca yatakta kaldı. tuvalete dahi gitmedi anlayacağınız, sidiğini de tutmadı ama. öylece yattı ve işedi. nefes aldı nefes verdi. üzeri açılınca örtmedi bile üstelik. kapı çaldı, açmadı. telefona göz ucuyla bile bakmadı, titreşince. arada bir göz göze geldiği tek şey olan saati de, öğlenin birini gösterdiği sırada, çakmağı ile hedefleyerek raftan düşürdü. sigara da içmedi böylece. ki o gün, bırakma kararı almadığı halde, hiç içmemişti de

    ama ertesi gün, bilgece bir edayla, çıktı yataktan. hareketlerinde kendinden emin ve vakur bir hava vardı. bir günde aydınlanmış gibiydi.  ağır adımlarla ama servisi kaçırmayacak bir hızda giyindi üstelik. kapıyı kapatmadı arkasından ve yolda yürürken ısrarla insanların gözlerinin içine bakıyordu çünkü yalınayaktı. kış aylarından birinde, hadi söyleyelim, aralığın 31’inde, yarım gün çalışacakları haftalar öncesinden belirlenmiş olan günde, servis durağına giden yolu yürüyordu, yalınayak ve cep telefonsuz ve sigarasız ve cüzdansız. servisi gördü, dört yol ağzından aşağı doğru iniyordu servis, ve o, servisin enlemesine geçtiği yolun başına yaklaşmıştı. gördüler onu, yavaşladılar, normalde koşması gereken işçi selim, daha da ağırlaştırdı adımlarını ve onu bekleyen servisin yanından geçip gitti öylece, selam bile vermeden üstelik. arkasından seslendiler ama dönüp bakmadı bile. az ilerideki nüfus memurluğunun binasına girmek istedi. kapıda tuttular onu, yalınayak selim’i, iki dilim ekmek otuz gram peynir, beş tane de zeytin ile kahvaltı yapmış olan güvenlik tuttu

    “hemşerim nereye?”
    “istifa dilekçesi vermeye” dedi, hiç istifini bozmadan selim ve yürümeye devam ederken kolundan tuttu onu güvenlik

    “ne istifası yahu?”
    “vatandaşlıktan istifa ettiğimi bildireceğim, artık vatandaşlık görevimi yerine getirmekten vazgeçtim ben.”

    gülmüyordu bunu söylerken, üzgün ya da sitemkâr bir hali de yoktu. kimliğimi kaybettim dermiş gibi konuşuyordu adeta, sakince ve olağan bir durumu naklediyormuş gibi

    orada bitti kişisel devrimi selim’in. aklının yerinde olduğuna ve kararından vazgeçmeyeceğine dair öne sürdüğü ve mantıki geçerliliğini kendince ispatladığı tüm argümanlara rağmen, çıkarıldığı mahkemelerde de, sokulduğu psikoloji testlerinde de, sonrasında verdiği röportajlarda da, yarı deli yarı kahraman olarak yaftalanıp, akıl hastanesine kapatılmaktan kurtulamadı. ve iyileşmesi yönünde uygulanan tüm tedavileri, şu yanıt ile karşıladı: doğa, insan adlı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır

    6.mart.2013


    girdo / from !Y6 distro of zemt galaxy'Zz
  • sigara içmeyenler genç yaşta ölür

    uyandı. bir
    sigara yaktı. sonra bir sigara daha. ve yataktan çıkmadan üst üste kaç sigara
    içtiğini saymadı. çok olmalı. son kez elini uzattığında pakete, bir tane daha,
    sonra kalkacağım, düşüncesi ile, eli boş sehpanın üzerinde gezindi. kafasını
    çevirince hatırladı, birkaç dakika önce son sigarayı içip, paketi de buruşturup
    duvara fırlattığını. kötü bir gece geçirmiş değildi, hayır kötü bir rüya da
    görmemişti. sadece, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, birçok şey hatta, ve
    neyin yolunda gittiğinden çok, yolun neresi olduğunu düşündü. bazen, bazı şeyler,
    yolunda gitmese de giderdi yine de bir şekilde, ilerleme kaydederdi yani,
    yolunda olmasa bile, hedeften uzaklaşmış olsa bile, bir hedefi olmasa bile, devinimi
    olurdu, en azından
    duruyordu her
    şey. her geçen gün, bir öncekinden farksız bir renkte geçiyordu. geçmediğini
    düşünüyordu. günün aslında geçmediğini, döndüğünü, sabah akşam gece sabah akşam
    gece, her şey aynı, her şey hâlâ aynı 
    telefon çaldı.
    annesi. konuşabilecek kadar konturu yoktu annesinin, ama yine de uzun uzun
    çaldırıp duruyordu saatlerdir, günlerdir hatta, günlerdir her sabah aynı
    saatte. uyandırmak için. uyandırabilmek için. kalktı, çalan telefona bakma
    nezaketini göstermeden, üzerindeki battaniyeleri telefonun bulunduğu sehpanın
    üzerine atarak. ereksiyon halindeydi. oysa bir aydır, elini bile işemek dışında
    götürmemişti sikine. evliydi aslında, her ne kadar karısı, son üç aydır
    annesinin evinde olsa da, kimliğinin medeni hal kısmı hâlâ evli olarak gösteriyordu
    onu. parmakta yüzük yok. satmıştı yüzüğü. ama çocuk var. onu satamamıştı.
    satmak istemişti ama, en azından düşünmüştü bunu, daha beş aylıkken çocuk,
    zengin bir aileye, para değil de, huzur karşılığı satmak, ona iyi bakacaksınız
    değil mi sözleri ile. yapmamıştı, yapamamıştı ve iyi de bakamamıştı çocuğa.
    kadına da bakamamıştı. bir işi yok, işi olmadığı gibi, günün birinde bir iş
    bulacağına dair umutları da yok. kırk yaşında. ve hayatının sonuna kadar iş
    bulamayacağına dair inancı tam. umutsuzluk bazen, sağanak yağmurdaki tek bir
    ışık demeti ile gücünü yitirir, ama o ışık demetinin görüneceğine dair umudunu
    kaybettiğinde, herkesin yüzyılın güneş tutulmasını net bir şekilde izleyebileceği
    günü bile perdeler örtülü bir şekilde boş odada orospu ilham perileri ile
    sevişerek geçirirsin, ve içine boşalır alayı birden, üç kelimelik cümleler ve
    yarım kalmış öykülerle terk ederek seni
    tuvalete girdi.
    eşofmanını ve baksırını indirdi. çömeldi. alaturkaydı tuvalet. alafranga olan
    hiçbir şeyi sevmiyor, sevmediği gibi alışamıyordu da. çömeldi. işi bittiğinde
    elini tuvalet kağıdına atınca, onun da tükendiğini gördü. ha siktir dedi
    dışından, içinden ya da. kendi sözcüklerini duyamayacak kadar düşüncelere
    gömülmüştü. aksi gibi suyu da kesmişlerdi dün. ha siktir dedi bir kez daha, haklılar
    dedi, tanrı bile verdiği havanın karşılığında isteklerde bulunduğuna göre,
    toplumun ya da devletin, ya da hayatımızı basitleştirdiği söylenen modern yaşam tarzının
    da sunduğu imkanlar karşılığında bedel istemesi normal olmalı dedi. dedi ama
    bunu, sesli düşünüyordu. düşünmüyor da, kendi kendine konuşuyordu. sürekli
    olarak kendi kendine konuşuyordu son bir aydır, çünkü boş eve, boş odaya, onu
    ısırabilecek bir yakarca bile girmiyordu, değil ki karısı gelsin, çocuğunu da
    alıp. elini ve kıçını bulduğu bir bez parçası ile sildi. bez parçasını, içinde
    sadece sigara paketleri olan çöp kutusuna attı. odaya döndü tekrar. telefon hâlâ
    çalıyordu, ısrarla, uzun uzun. meşgule alıp geri çağrı attı. anca bunu yapabiliyorlardı
    annesi ile haberleşmek için. uyan, uyandım. dırılılı dırılılı.. uyandın mı
    gerçekten. uyandım ya işte. dırılılı dırılılı
    evi yakındı
    ailesinin. evden çıktı. ailesinin evine kadar yürürken, öğrencilere baktı,
    ilkokul öğrencilerine. oğlu bu sene okula başlayacaktı. başlayabilecek miydi
    gerçekten? bilmiyordu. başlardı herhalde. gelecekle ilgili olası ya da olması
    gereken ya da olması istenen her şey, para adlı bir duvarla örülü gibi geliyordu
    ona. ve para onda yoktu. bir sürü kağıt parçası vardı gerçi evinde, kardeşinin
    yazdığı saçmalıklar, üzeri karalanmış bir sürü kağıt parçası. ama onları
    bakkala verip, iki ekmek üç yumurta alamazdı. bir şiire iki kilo şeker yazmıyordu
    fiyat etiketlerinde. ve üç yıldır bir iş bulamamıştı. iş seçtiği yoktu halbuki,
    ekmek bulamazlarsa pasta yesinler tarzı bir durumdan öteydi işsizlik hali. bir
    iş bulmuş olsa her isteneni sorgusuz sualsiz yapabilecek bir hale gelmişti,
    yeter ki işten çıkarmasınlar. canımı alabilirsin, ruhumu da hatta, yeterki işten çıkarma.
    eve geldi,
    ailesinin evine. üç kez kredi çekmişti babası onun için, iki kez de ablası, iki
    kez de kardeşi, ve onların da artık ekmek almaya parası kalmamıştı. üstüne bir
    de sigara. sigara önemliydi, hatta dünyadaki her şeyden daha önemli. bunu
    anlayamazdı o kafalarını hiç acımadan kesebileceğim
    -ve bu ifademden dolayı yargılanmam esnasında bir sigara molası isteyerek
    durumu renklendirmek istediğim- denyomatik hükümet yetkilileri. gene zam
    gelmişti sigaraya ve gene zam geleceği söyleniyordu. eve geldi
    kapıyı açmadı
    kimse. saat onbirdi ve kapıyı kimse açmadı. sabah sekizden beri çaldırıyordu
    telefonu annesi. üç saat. bir üst katın ziline bastı, yaklaşık beş dakika
    sonra, çünkü telefon hâlâ çalmaktaydı. üst kattaki hatun balkondan kafasını
    sarkıtıp, durumu anlattı. ambulans gelmişti. babasını hastaneye kaldırmışlardı.
    falan filan. hikayenin geri kalanını dinlememek için, tamam anladımlarla kesmeye çalıştı faslı ve şimdi siz de tamam anladımlarla kesebilirsiniz,
    okumayı, hep aynı terane, değişik bir şey yok, biraz polisiye, ya da bir aşk öyküsü,
    işin içine biraz da cinsellik de kat adamım, ve klasik cümle yapısı kullan, bu ne
    böyle
    kapıyı açmadı
    kimse. ve üst kattaki hatun durumu izah etti. elini cebine atmadı. hangi
    hastane olduğunu biliyor olsa da, oraya kadar yürümek, iki saatini alacaktı.
    yürüyecekti yürümesine, beş saat da sürse, hatta ömrünün geri kalanını o
    hastaneye yürüyerek harcayacak olsa bile, yürüyecekti. ama önce bir sigara
    içmesi gerekiyordu. sadece bir sigara.. basit yani. ve yoldan geçen ve elinde
    sigara olan, yaklaşık on kişiye sordu. yok. yok. yok çünkü sigaraya zam geldi
    abi, ve daha da geleceği söyleniyor. yok. ve babası sigara yüzünden hastanede
    yatıyor olsa bile, yani doktorlar öyle söylemiş olsa bile, adı gibi emindi
    babasının sigara içmeden o yaşa kadar gelemeyeceğine. ve eskiden, herkes
    herkese, sigara alıp verebiliyorken, şimdi, bir vapurda bile, bu keyiften bizi
    mahrum etmişlerdi. çünkü onlar, ve onların adamları, misvaklı ağızları ile
    güzel kokan dini bütün bir müslüman halktan çok, ekmek alacak parasının dahi olmadığı insanları
    görerek haline şükredip, isyan barındırmadan ölümüne dek çalışan kölelerin,
    düşünü kuruyordu. ve köleler, uzun yaşamalı ve sağlıklı olmalıydı. ve bir
    cümlenin “ve” ile başlayamayacağını söyleyen dallama, bir sonraki öyküm senin ile
    başlayabilir.. ve dahası, yürüdü işte adam, tanıyorum adamı, götümden
    uydurmadım. üç sokak ötemde oturuyor. ve bir işi var şu an, günde on dört saat
    çalıştığı. çocuk okula başlayacak bu arada, burs kazandı benden. hiç olmazsa sigarama
    zam yapan lavukların emirleri karşılığı sağladıkları yardımlardan
    faydalanmayacak. bitti. bi sigara yakalım

    18.ocak.2013
  • tuhaf

    tuhaf
    evdeydi.
    tek başına. sıkılıyordu. her şeyden. içten içe. fena halde. adı can olsun. ya
    da ali. bir önemi yok. john bile diyebiliriz. ya da ivan. ya da helaine.
    natsuko. sandra. mario. kız ya da erkek. rus ya da alman. zengin ya da fakir.
    güzel ya da değil. milyarlarcası içinden bir tanesi, evdeydi, ve tek başınaydı,
    ve sıkılıyordu, buraya kadar tamam mı? devam ediyorum. anlamadığınız bir yer
    olursa sorun.
    yalnızlıktan
    ya da kalabalıktan ya da kalabalıktaki yalnızlıktan ya da yalnızlığın bu kadar
    kalabalık oluşundan, diye düşünüyordu, başlangıçta, chatroulet adlı sitede
    karşılaştığı onlarca insanın, gecenin bir yarısında ya da sabahın köründe, ya
    da günün ortasında, aynı aptal ekran karşısında başka bir yüzü arayış çabasını.
    o da arıyordu başka bir yüz. bir karşı cinsinin yüzünü. sesini. dokunuşunu.
    sarılışını belki, ve hatta olaylar karşısındaki bakış açısını. ama genellikle
    gördüğü yüzler, ya da resimler, sesler, kelimeler, bir sanal seksin arzusunu
    çağrıştırıyordu daha çok. istemiyordu bunu. sanal olmayanını bile istemiyordu
    işin aslı. geneleve gitsene demişlerdi ona, biraz olsun içini açtığı bazı
    arkadaşları. istemiyordu genelev falan. aradığı şeyin, bir et parçasından öte olduğunu
    söylemeye çalışıyorken kesiyordu faslı yarıda, anlamayacaklardı. anlamazlardı.
    anlatamıyor oluşundan değil, kendisinin de anlamıyor oluşundan kendisini.
    psikologlar da fos çıkmıştı. düşünüyordu. önerilen ya da bulunan herhangi bir
    çıkış yolu, her zaman için bir varış noktasına ulaşmazdı. ama denediği hiçbir
    yol, onu kendinden ya da kendisini çevresinden kurtaramamıştı. ve en sonunda,
    chatroulet adı verilen bir sisteme bağımlı olmuştu resmen, onlarca sik görse
    de, dönüyor dolaşıyor, konuşabileceği birine denk gelmeye çabalıyordu.
    yakışıklı olmadığını düşünmeye başlamıştı. ama aksini söylerdi insanlar.
    tuhaftı sadece. işte. biraz tuhaf. hiç sevgilisi olmamıştı, yaşının otuzu
    geçmesine rağmen. hiç kimseyle sevişmemişti de. öpüşmemişti bile hatta. bir işi
    vardı, gidip geliyordu. birkaç arkadaşı vardı, arada görüşüyordu. ve, başta da
    dediğim gibi, giderek, daha çok sıkılmaya başlamıştı, yaşanan her şeyden.
    sadece kendisinin yaşadığı, kendi hayatında olup bitenlerden değil, genel
    olarak dünyanın her yerindeki her şeyden..
    sonrasında.
    kamerasını kapattı ve öyle denemeye başladı şansını. siyah, simsiyah bir boşluk
    koyarak resim yerine. cinsiyet hanesindeki male kısmını değiştirmedi ama. ve
    “dur kardeş” dedi biri, erkekti konuşan, belliydi, kimse konuşmazdı onla,
    geçerlerdi hemen, ama biri dur kardeş demişti, durdu. öyle ki, sigarasını bile
    kül tablasına bıraktı aniden. “efendim”.
    “ses
    geliyor mu?”
    “hayır”
    “ya
    bu mikrofonun ayarlarını yapamadım bir türlü, şimdi?”
    “hayır”
    “şimdi?”
    “klavye
    sesleri geliyor ama konuş bi”
    “müzik
    geliyor mu müzik?”
    “hayır”
    “şimdi?”
    “hayır”
    “of
    ya, şimdi?”
    “komple
    gitti şimdi”
    tanımadığı
    bir herifin, donanım problemini çözmesine yardımcı olmuştu. işe yarar
    hissetmiyordu ama kendini hâlâ. normal olan bir şeyi yapmıştı o, olması
    gerekeni ya da, ve insanlar gün içinde, zaten olması gereken, doğal eylemlerin,
    bazı incelik ve zarifliklerin karşılığında, teşekkür ediyorlardı. anlam
    veremiyordu o, teşekkürlere, sağollara, olması gereken buydu zaten ona göre,
    olağanüstü bir şey yapmamıştı, “ben teşekkür ederim” derdi karşılığında, ya da
    “sen de sağol”. “ben naptım ki” derdi karşı taraf. “ben de bir deveye hendek
    atlatmış sayılmam” der geçerdi. tevazu değildi bu. ya da kibar olma kaygısı. ve
    hemen hemen her şey, hatta tüm insanlık tarihi, ona göre, fazlasıyla olağandışıydı,
    olağanüstü değil, dışı. savaşlar, paranın icadı, hatta köpekleri evcilleştirmek
    bile. fazlasıyla tuhaftı. ona göre her şey, ve herkese göre o. tuhaf. tuhaf
    sözcüğüne bakmıştı, sözlükten, acayip yazıyordu karşılığında, acayibin anlamına
    baktı, “sağduyuya, göreneğe, olağana aykırı, garip, tuhaf, yadırganan,
    yabansı”. düşündü üzerinde, ve bir siktir çekti kendi kendine, sağduyumu?
    işyerinde, dün gece chatroulet sitesinde tanımadığı bir insanın, üstelik bir
    erkeğin, mikrofon sorununu çözmesine yardımcı olduğu ve karşılığında sadece bir
    teşekkür kazandığını anlatsa, anlatabilse sadece, yani deney amaçlı anlatsa,
    kendini sorgulamasına yol açan başka eylemlerini anlattığı gibi, “salak mısın
    oğlum sen” derlerdi, “sana ne el alemden”. herkesin acelesi vardı. ışık hızını
    geçmiştik ve bunun farkına varmamıştık henüz. televizyonda kanallar arasında,
    internette sekmeler arasında, gazetede sayfalar arasında, hatta kent içinde
    ordan oraya, ışık hızında dolaşıyorduk, yüzleri görmeden ve hikayeleri bilmeden
    kat ediyorduk senelik saniyeleri.. seneler ne çabuk geçiyor dememiz de bu
    yüzdendi.. gerçek anlamda hiçbir şeyi tam olarak okumuyor, izlemiyor ve
    dinlemiyorduk. çünkü aslında biz de bir şeyler yapıyorduk, bir blogumuz vardı,
    ya da bir müzik grubumuz ya da yeni aldığımız ayakkabımız, ve görmek yerine
    göstermek üzerine biçimlendirilmişti algı dünyamız. gözlerimiz fotoğraf makinesi
    ile, dokunma duyumuz da paylaş butonu ile takas ettirilmişti. ve teşekkür etti
    o da, o gece, mikrofonun testini yapmasına yardımcı olduğu adama, ve başka
    birine geçti. dolaştı dolaştı dolaştı. tüm dünyayı geziyormuş gibi hissediyordu
    bu esnada, chatroulette sayesinde, fransa, japonya, iran, rusya, bangladeş,
    brezilya. değişik evlerin odalarına konuk oluyor, ama asla çok uzun
    kalamıyordu.
    bir
    başka gün. selam dedi biri, onun türkiye’den olduğunu görünce olmalı. ama
    amerika yazıyordu adamın hanesinde. ve fotoğrafta ise, 50 yaşlarında bir
    kadının, yarı çıplak fotoğrafı duruyordu. selam dedi o da. ve sordu hemen, “m /
    f”. erkekti selam veren, biliyordu bunu, adı gibi emindi, ama sormuştu gene. ve
    “f” dedi karşı taraf. sordu can, ya da ali, ya da ivan. sordu. fotoğraftaki
    kim.
    “annem”
    dedi karşı taraf. “napıyorsun?”
    “hiç”
    dedi “konuşçak birini arıyorum. sen?”
    “burdaki
    herkes konuşçak birini arıyor zaten” dedi herif, ya da 50 yaşlarındaki kadın.
    “ben
    öyle düşünmüyorum” dedi
    “nasıl
    düşünüyorsun?”
    “buradaki
    çoğunluğun derdi başka, senin resmin var mı?”
    değişti
    görüntü. sonra gene değişti. sonra tekrar. o günde bulamadı, aradığını. ne
    arıyordu? bunu sordu gene. ne arıyorum ben burada diye sordu. otobüslerde ne
    arıyorum. barlarda. durdu tekrar. internetten başka bir siteye girdi. bir porno
    sitesiydi bu. sitenin pornstars sekmesine tıklayıp yüzlere baktı. 2344 tane
    yüz. baktı hepsine tek tek. sadece yüzlere. resimlere tıklayıp, bedenlere
    yönelme ihtiyacı hissetmeden. insan yüzleri. kadın olan insanların yüzleri.
    pornstarların yüzleri. zaman zaman yapıyordu bunu. yüzlere bakıyor ve
    düşünüyordu. porno da izliyordu sık sık. ama o zamanlarda da, sadece hatunların
    yüzlerine bakıyor, ve sahnedeki diğer kısımları ileri sarıyordu. yüzler. saç.
    burun. dudak. gözler. gözlerin arkasında olası bir anlam. ya da anlamsızlık.
    acı belki. ya da zevk. herhangi olası bir şey. ve porno olmayan bir filmde ki
    oyuncuların yüzlerine bakarak başlamıştı bu işe de. ama tatmin etmemişti onu bu
    filmler, porno daha gerçekti. en azından, konular absürt bile olsa, bir sevişme
    sahnesi, daha realist geliyordu ona, bir dramatik senaryoya göre. ve bir kez
    bile elini aletine atıp sıvazlamamıştı, yıllardır üstelik. rüyalar dışında,
    boşalmamıştı bile. ergenlik dönemlerinden sonra. belki çok sonra da olabilir.
    ama yıllardır olduğunu biliyordu. unutmuştu çünkü en son ne zaman mastürbasyon
    yaptığını. en son ne zaman ağladığını. en son ne zaman güldüğünü. çok fazla
    ağlıyordu bir zamanlar. yastığa sarılır ve ağlardı. yastığa sarılır ve uyurdu
    sonra. yirmili yaşların başında belki. sonra kesmişti ağlamayı. hâlâ yastığa
    sarılarak uyuyor olsa da, ağlamayı kesmişti ve yastık da artık sarınılan bir
    hayali bedenden, yastık olma hüviyetine dönmüştü tekrar, zihinsel imgeleminde.
    uyudu.
    uyandı
    ve işe gitti ve iş yerinde bir çok sıkıcı gevezeliğe kulak misafiri olup,
    arkadaşlarının alaylarına katlandıktan sonra, onu anladığını düşündüğü birkaç
    insandan biriyle buluştu. aradı, abi görüşelim mi dedi, görüştüler. anlattı son
    zamanlarda akşamları evde n’aptığını.
    “senin
    sıkı bir düzüşe ihtiyacın var” dedi arkadaşı, “bir kez bir delikten içeri
    girip, ardından çıkacağın harikalar diyarında, tüm bu saplantılarından
    kurtulacaksın. seni anlıyorum ama düşünüş tarzın doğal değil” dedi.
    “anlamıyorsun”
    dedi ona
    “anlamayan
    sensin. otuz iki yaşındasın. seni tanıdım tanıyalı aynı terane. bir kez de
    farklı bir yol dene. normal olmaya çalış”
    “normal
    olan benim” dedi öfkeyle can, ve sonra tekrar, aniden durup, sakince, “ya da
    değilim” dedi, “bilmiyorum abi, kötü hissediyorum, kötü hissetmiyorum hatta
    biliyor musun, yani kötü bile değil abi, tuhaf.” yine aynı sözcük diye düşündü
    o an, içinden.
    “yarın
    git bi hatunla düzüş, paran yoksa vereyim”
    “kalkalım
    abi” dedi, “yarın iş var.”
    işe
    gitmedi. bunun yerine geneleve gitti. hem de sabahın dokuzunda. bir saat gezdi
    orada. olmadı. çıktı dışarı. öğlene doğru tekrar gitti. gezdi gezdi gezdi. ta
    ki güneş batma eğilimi içine girene dek. sonra, sürekli olarak onu ısrarla
    çağıran hatuna yaklaştı. “ne çok gezdin sen ya” dedi kadın
    “hıhım,
    ne kadar” diye sordu titrek bir sesle.
    “15”
    dedi hatun, “muameleli 50.”
    elli
    milyon verdi kadına ve merdivenleri çıktı. soyundu. yatağa oturdu. bekledi.
    hatun geldi. bak dedi ona hatun, “bi elli kağıt daha verirsen bir saat
    yaparız.” bi elli kağıt daha uzattı. kadın yaklaşıp ağzına aldı. bakıyordu
    öylece. gene duruyordu aslında. ruhen durmuş durumdaydı. sertleşti ama yine de.
    gel bakalım dedi hatun ve yatağa uzandı. üzerine çıktı onun. içine girdi. ve
    gidip gelmeye başladı. gidip geldi. gidip geldi. gidip geldi. belki on dakika.
    “olmuyor” dedi. “neden” dedi hatun. “duygu arıyorum ben” dedi, yine titrek bir
    sesle. “duygu olmadan yapamıyorum” hatun bir kahkaha atarak üzerinden attı onu
    ve kapıyı açıp çıkarken, holden geçen başka bir hatun noldu diye sorunca, duygu
    arıyormuş beyefendi dedi, ikisi de gülerek kayboldular. her şey kaybolmuştu
    aslında. her şey silinmişti. oda. yatak. askıda duran giysileri. elleri. çükü.
    ayak parmakları. durdu öylece yine. bir beş dakika sonra kalkıp giyindi ve
    kapıdan çıkarken, epey yaşlı olan bir başka kadın da, “öyle şeyler bulamazsın
    oğlum burada” dedi, sesinde şefkat vardı kadının, hissetti bunu, ya da öyle
    zannetti, bir şey demedi ama, utanıyordu, fazlasıyla utanıyordu, boşalamadığı
    için değil, daha çok onlarca herifin de orada o sebeple geziyor olmasına rağmen
    yaptığı şey yüzünden. başı önde hızlı adımlarla uzaklaşarak genelevin
    karşısındaki camiye girdi. namaz kılmaya değil, işemeye.
    iki
    altılık bira alıp eve geldi. açtı ilkini. nerdeyse fondip yaparcasına dikti.
    bir sigara yakıp ikincisine başlarken, bilgisayarın karşısında buldu gene
    kendini. kütüphanesine dekor için değil de, gerçekten okumak istediği için
    aldığı onlarca kitap, aylardır o rafta, yeri bile değişmeden duruyordu. baktı
    onlara şöyle bir. ‘canım hiçbir şey istemiyor’ dedi kendi kendine. sonra,
    ‘canım neden hiçbir şey istemiyor’ dedi. sonra ‘ben neden böyleyim’ dedi. sonra
    ‘ben nasılım’ dedi. sonra gene ağzından o tuhaf sözcük çıktı: tuhaf. tuhaf
    sözcüğü de kendisi kadar tuhaf gelmişti ona ilk duyduğunda. ilkokul bahçesinde
    duymuştu ilk kez o sözcüğü, daha öncesinde bile duymuş olabilirdi hatta, evet
    evet daha önce duymuştu, amcaları bayram ziyaretine geldiğinde, sonra okulda,
    bütün arkadaşları birbirlerine çüklerini gösterirken o göstermediği için
    tuhaftı. okulda tuvalete asla girmezdi, tuvalete girmekten utanıyordu o
    yıllarda, sonra aşmıştı bu çekingenliğini, zaman içinde bir çok çekingenliğini
    aşmıştı hatta, o kadar ki, bir çok olayda net olarak tavrını ortaya koyabilecek
    bir cesarete erişmişti. bir dönem için geçerliydi bu. sonra bu tavırları tuhaf
    sözcüğü ile karşılaşınca, duraksamıştı. hemen olmasa da, yavaş yavaş. gazı
    biten bir arabanın, hızdan düşüşü gibi belki. ya da motoru iflas eden bir
    uçağın irtifa kaybedişi gibi..
    bilgisayarı
    açtı. malum siteye girdi. kamerasını da açtı. ve başladı beklemeye. onda
    duracak ve onunla konuşacak bir yüz denk gelene kadar, bekledi. hiç
    değiştirmiyordu o, next tuşuna hiç basmıyordu, eli sikinde bir adam da görse,
    ya da bir eşcinsel, hiç next tuşuna basıp es geçmiyordu, ama gayler bile beş
    saniyeden fazla kalmıyordu ekranda. bir hatun geldi sonra. en azından resimde
    hatun vardı. ve kamerası kapalıydı. fransadan. “sonunda bir türke rastladım”
    dedi, “noel baba kılığında tiplerden yıldım”.
    “onu
    ayarlayabiliyorsun” dedi can.
    “nasıl
    neyi” dedi hatun.
    “seçenekler
    hanesinden” dedi,    “aramada belli
    ülkeleri tercih edebiliyorsun.”
    “nasıl
    yapcam” dedi hatun, ya da hatun resimli adam. her neyse. anlattı ona nasıl
    yapacağını. “sağol ya” dedi, “iyiymiş.”
    sonra
    resim çizmeye başladı ekrana can. buna başlamıştı son zamanlarda, konuşmak
    yerine ekrana mouse ile resim çizmeye. gerçi herkes beş saniyede onu pas
    geçtiği için resimde yapamıyordu. bir yüz çizdi, karikatürize bir figür. karşı
    taraf çizdiği figüre bir sigara yaptı ve “sigarasız olmaz” diye yazdı. güldü
    buna. gülümsedi. konuşmaya başladılar sonra. bir on dakika kadar konuştular.
    fransa. türkiye. okul. iş. orda durumlar. burda durumlar. falan filan. havadan
    sudan sebeplerle birbirini tanıma çabaları. ardından, kız, “ya orası soğuk mu”
    dedi. “pek değil” dedi can ama montla oturuyordu odada, çünkü sobayı yakmayı
    akıl edebilecek, hatta üstünü değiştirmeyi hatırlayabilecek bir gün geçirmemişti.
    “çıkarsana montunu” dedi. çıkardı can. “kazağını da çıkarsana” dedi hatun.
    çıkardı. “resimdeki sen misin” diye sordu bu arada can. “evet ya istanbuldayken
    arkadaşlarımla. ortadaki benim” dedi. üç hatun resmi vardı çünkü profilde.
    doğru ya da yalan. inandı. bir sıcaklık hissetmişti, on dakikalık konuşmadan.
    yakınlık. atleti ile duruyordu. karşı tarafın ne yaptığını, ya da gerçekten
    resimdeki kişi ile konuşup konuşmadığını bilmeden, kelimelerden bir duygu
    dünyası inşa ederek kendi zihninde.. sonra fotoğraf değişti. bir barda, biraz
    daha yakından çekilmiş, bir fotoğraf. biraz daha inancı sağlamlaştı böylece.
    “bir şey diyeceğim” dedi hatun. adı arzu olsun. paso hatun demekten sıkıldım.
    aslında her şeyden sıkıldım. tüm bu ebegümecinden. hayali olaylar inşa edip,
    gerçekte olan bitenin sıkıntısını bertaraf etmekten de sıkıldım. yazmaktan
    yani. bu saf karakteri betimlemekten. o saf karakteri aslında öldürmek isteyip,
    bir türlü intihar etmesine neden olacak bir sebep bulamadığım için, lafı
    eveleyip gevelemekten de sıkıldım. evdeyim. tek başımayım. sıkılıyorum. her
    şeyden. içten içe. fena halde. adım girdap olsun. ya da zack. ya da esçûmento.
    ya da kukuleta. bi önemi yok. heteroseksüel ya da homoseksüel. izmir ya da
    istanbul ya da mardin. işçi ya da patron. yakışıklı ya da değil. milyarlarcası
    içinden bitanesi, evdeydim, ve tek başınayım. ve sıkılıyorum.. buraya kadar
    tamam mı? anlamadığınız bir yer olursa sorun demiştim. “atletini de çıkar
    diyicem ama banlanırsın” dedim cana. gülüyordum bu arada. ama o beni görmüyordu.
    hatundum ben onun gözünde. arzuydu adım. fransada yaşıyordum. üniversite
    okuyordum burada. üç beş fotoğrafta koymuştum. ve konuştum onunla. belki yedi
    saat sürdü muhabbetimiz. anlattı da anlattı. hemen hemen her şeyi, tüm
    çıplaklığıyla. benim ona atletini de çıkar deyişimden sonra, ve üstü çıplak
    vaziyette titrer bir halde yazmaya başladıktan sonra, ve anlattıkça,
    anlattıkça, anlattıkça, yarı ağlamaklı bir halde, ve daha ilk saat aslında arzu
    değil de, denyo olduğumu ona söyledikten sonra bile, samimiyetini kaybetmeden,
    sürdürdü muhabbetti. ve gey değildim. ve hatun da aramıyordum onun gibi. hiçbir
    şey aramıyordum. evdeydim. tek başımaydım. canım sıkılıyordu. ve o yalnız
    insanların odalarına konuk olup, birkaç kare yakalamak, farklı zihinsel
    fotoğraflar çekmeme neden oluyordu. sosyolog değildim. psikolog değildim. yazar
    olarak görülmüyordum. ama yine de, hemen hemen hiçbir şey olarak, hemen hemen
    her şeyi çözdüğüme olan inancımın bana verdiği yasama yürütme ve yargı hakkı
    sayesinde, insanların hayatlarına müdahale ediyordum. bir kağıt parçası, siyah
    beyaz bir kağıt parçasının, hiçbir şeyi değiştirmeye gücü olmasa da, bazı renk
    körlerinin, kendi hastalıklarına teşhis koymalarına, yardımcı olurdu belki. kalabalık
    içindeki yalnızlık değildi bu, inanmıyordum öyle safsatalara. yalnızlık zaten
    çok kalabalık bir şeydi. ve yalnızlığımızı bu kadar kalabalıklaştırmasına
    rağmen, bunu kanıksamamıza fırsat tanımayan bir çağa doğmuştuk.. herkes her
    yerdeydi. herkes herkesleydi. bilinilebilme kaygımız, tanrının kendini bildirme
    arzusuna baskın çıkmıştı. herkes ayaklı kur’an konumunda yaşıyordu. ve can’a
    tam olarak ne yapması gerektiğini anlattım. tane tane. incelikli bir şekilde,
    ikna ettim onu. ipi alıp tavana astı. kamerayı doğru açıya getirdi. bu arada,
    konuşmanın bir noktasından sonrasını kayda almaya başlamıştım. önce bir duş alacağım
    dedi bana. arınmak istediğini söyledi. tamam deyip bekledim ve beklerken birkaç
    porno yıldızının yüzüne baktım. son zamanlarda angelina valentine’ni anlamaya
    çalışıyordum, o sesine kattığı gizemli hava ile beraber, yüz ifadesindeki
    hırçınlık, bana aletimle ilgili değil daha çok üzerinde çalıştığım başka bir
    meseleyle ilgili çağrışımlar yapıyordu. ve ali geldi. kurulanmıştı. giyinmişti.
    ipi kontrol etti. yayını canlı olarak halka açmıştım. henüz ne server
    tarafından banlanmış ne de ilgili mecraları uyandırmıştık. çıktı sandalyeye.
    boynunu uzattı. onun için her şey kararmıştı. bunun farkındaydım. pisipisine
    ölücekti. söylediğim on yedi santimetre uzunluğundaki cümlem, onu ikna etmişti.
    ölücekti ve ölümü hiçbir işe yaramayacaktı. hayatta kalması da onun adına
    hiçbir işe yaramayacaktı. çünkü iş kavramı, kâr kavramı ile eşlenik bir düzeyde
    kodlanmıştı. “para kazandırıyor mu?”. hobi olarak arada ölü taklidi yapıyorum.
    hobi olarak yaptığım şeyin adı fanzin. öyle zannediliyor. oysa, toplumca öyle
    zannettiğimiz şeylerin öncü sanrılarını oluşturan zanlıları sanık olarak tahta
    çıkarmaktan başka bir şey yapmıyoruz, yaşam hakkımız konusunda bile vekalet
    vererek üstelik. intihar etmek yasak. savaşta ölmek şeref. polisler gelmedi.
    izledim. durmasını söyledim sonra. sandalyeye vuracakken, bağırdım mikrofondan.
    durdu. ekrana baktı. biraz duralım dedim. biraz durduk. sessizlik. canlı
    yayınım, kısa sürede, çok yüksek bir izleyici sayısına ulaşmıştı. bekliyordum.
    can ne söylesem yapacak durumdaydı. yalnızdı. herkes yalnızdı. yalnız olduğunu
    söylüyordu herkes. koca koca puntolarla yalnızım diye bağırıyordu herkes.
    şarkılar yalnızlık üzerineydi. filmlerin ana konularından biri yalnızlıktı. tanrı
    bile, pastadan büyük bir pay kapmak istercesine, yalnızlığı kendisine mahsus
    bir alan olarak tahsis etmeye çalışmıştı. yalnızlık mahsustu. masusçuktandı.
    çok kabalıktık, fazla çok kalabalık. can’ın ölmesi nüfusu dengelemezdi. o kadar
    yalnızdık ki, cep telefonumuzu işyerinde unutursak, servisten yarı yolda iner,
    işyerine geri dönerdik. can dönmezdi. duruyordu öyle. hayatının sonuna kadar
    orada öylece, ip boynunda, durabilirdi. çünkü onunla konuşan tek kişi, erkek
    bile olsa, ona dur demişti. sevgiye olan açlığımız, nefretimizi de bilemişti.
    kapitalist algı düzeyi, duygu dünyamızı da kâr/zarar dengesinde şekillendirmemize
    neden olmuştu, ve yıldızlara bakan filozoflardan, bizi kaç kişinin gördüğüne
    bakan yıldızlar olmaya doğru, evrildik.. bu arada, can öldü.. next’e
    basabilirsiniz.  
    24aralık12

  • oda

    odada iki kişiydiler. cemal ve nihat. bir
    teyp, eski bir kaset. hayır, cd ya da dvd ya da plak ya da daha ötesi, daha
    berisi değil, eski bir kaset, sarmıştı
    otuz yaşındaydı cemal. nihat yirmi
    “bir kalem getirsene” dedi cemal
    “kalem kullanmıyorum, telefon olur mu” dedi
    nihat
    “ne telefonu, kalem gibi ince bir şey lazım”
    dedi cemal
    “napıcaksın kalemi” dedi nihat
    “kaset” dedi, “kaseti tamir edicez, hep
    aynı noktada sarıyor, dikkat etmedin mi?”
    “kendine daha teknolojik bir şey almalısın”
    dedi nihat, “çok demodesin abi, yeniliklere açık olmalısın”
    “yenilik falan istemiyorum” dedi cemal, “yeni
    yıl bile istemiyorum, hatun dışında başında ‘yeni’ olan her şeye karşıyım,
    yinelenen şeyleri tercih ederim, stabiliteden yanayım. kalem gibi bir şey bul
    bana, şu soldaki odada, masanın üzerinde olacak. bir de makas. bant da lazım.
    selo bant”
    “selo bant nedir abi” dedi nihat
    “şeffaf bant” dedi cemal, “yara bandı
    değil”
    elinde kağıt makas ve bantla geldi nihat,
    merakla izliyordu cemal’in yaptığı işlemi. kaseti çıkardı, saran noktayı kesti,
    arda kalanı bantladı, ve kaseti teybe taktı. “işlem bu kadar” dedi, “bir şarkıyı
    öldürdük ama geri kalanları hâlâ sağ”
    “bilgisayar alsana abi” dedi nihat, “uğraşmazsın
    böyle”
    “bir keresinde” dedi cemal, “bir adamın,
    bana bilgisayardan müzik dinletebilmek için, üç saat harcadığını gördüm, sorun
    da ses kartı adı verilen bir parçayı, işletim sistemi adı verilen bir şeyin
    tanımamasıymış, ve sürücü adı verilen bir şeyde imiş sorun, donanım diye bir
    kelime de geçti arada, ben anlam veremedim, tek bildiğim, işlemin üç saat
    sürmüş olması. çünkü her şeyi en baştan kurması gerekiyormuş, son denemesi bu
    imiş, ve sonuçta noldu biliyor musun, yaptığı hiçbir şey işe yaramadı, geceyi
    benim yanımda taşıdığım ufak radyomdan balkan kanallarını dinleyerek geçirdik.
    ve bu hoşuna gitti herifin”
    “ama cızırtı” dedi nihat, “cızırtı oluyor
    bazen senin radyonda”
    “senin telefonun çalınca da oluyordu
    cızırtı” dedi, “buna rağmen sabaha kadar sevgilinle mesajlaşmayı kesemedin, cızırtının
    seni bu kadar rahatsız ettiğini bilmiyordum”
    cemal aslında otuz dokuz yaşındaydı ama
    soranlara otuz diyordu, çünkü  ona yaşını
    sorduklarında kaç gösteriyorum demişti, onlar da otuz demişlerdi, ve her sene
    yılbaşlarında cemal’in insanlara sorduğu tek soru buydu? “kaç gösteriyorum?”
    ve yaklaşık beş yıldır otuz cevabını
    alıyordu. o halde yaşı otuz olmalıydı. beş sene öncesinden daha önce de yirmi
    beş yirmi altı diyorlardı. zamanla yaşı değişiyordu, herkesin yaşı zamanla
    değişiyordu, ama zaman denilen gösterge akrep ve yelkovan adı verilen
    çubukların bir kadranın etrafında dönmesi ile ölçülemezdi, bu şekilde bir
    ölçüm, insanların algı dünyasının katranla kaplanmasına neden oluyordu ona
    göre, çünkü zamanla, zamana bağlı olarak geliştirdikleri hız formülü, kat ettikleri
    yolla orantılanmıştı, yani otuz senelik bir yaşamsal yol, otuz senenin yaşama
    hızı ile çarpılmasıyla bulunmuş olabilirdi, ama buradaki önemli eksik, insanın
    yaşının hesaplanmasındaki önemli eksiklik, değişken ivmenin hesaba katılmamış olmasıydı.
    böyle düşünüyordu cemal, ve hayatını da bu şekilde yaşıyordu, kendi doğumundan
    ya da yaşamsal alışkanlıklar ve edinimler kazanmaya başladıktan sonraki süreçte
    oluşan hiçbir yeniliği hayatına katmadan
    “doğru ya da yanlış” diyordu, “ben böyle
    yaşıyorum, bu benim politik duruşum, ve elimden gelmiş olsaydı eğer, avcı
    toplayıcı olarak yaşardım”
    “gelişim” dedi nihat, “kaçınılmaz olarak,
    bizim, yani insanların, gerçekleştirmek zorunda oldukları bir olgu”
    “aptal aptal konuşma” dedi cemal, tamir
    ettiği kaseti, teybin yuvasına takarken, kendinden emin, umarsız ve vakur bir
    tavırla, “sen hiç kendi yiyeceğini toprağa eken bir hayvan gördün mü?”
    “onlar yeteri kadar zeki olmadıkları için…”
    nihat’ın konuşmasını hiç dinlemeden devam
    etti cemal, “doğada ve evrende denge adı verilen bir unsur yürütüyor işleri. ve
    insan, dengeleri bozmak için elinden geleni yapan tek canlı türü olarak, nasıl
    oluyor da farklılıklarını zeka ile tanımlıyor açıklar mısın?”
     “insan
    nüfusu” dedi nihat, “yiyecek sıkıntısı çekmeye başladığında…”
    gene sözünü kesti cemal, nihat’ın, sanki
    söyleyebileceği her şeyi, uygarlığın geldiği noktayı açıklayabileceği tüm
    argümanları önceden biliyormuş havasında, “yiyecek sıkıntısı çekmeye ne zaman
    başladık söyler misin?”
    “nüfus arttığı zaman” dedi nihat
    “peki nüfus ne zaman artmaya başladı?”
    “bunu bilmiyorum” dedi cemal, “ama
    sanıyorum ki…”
    “bu konuda, yetersiz bilgi ile mantık
    yürüterek sanılabilecek her şey, gerçeğin çok uzağından geçer. çünkü gerçek,
    mantıksız bir çerçevede şekillendi”
    “beni hiç dinlemiyorsun” dedi nihat
    “haklısın” dedi cemal, “dinlemiyorum, çünkü
    aynı şeyleri defalarca dinledim ben, ve ne yazık ki, kasete uyguladığım tamir
    yöntemini, insanlığa uygulayamıyorum, sürekli başa sarıp duruyorum bu yüzden. bak
    şimdi, insanlar avcı toplayıcı iken, yabani tahıl toplamaya başladı, ve
    ardından tahılı kontrol altına alarak yetiştirmeye başlamıştır. bu geçiş
    evresinde, yiyecek sıkıntısı çekildiğine dair bir önerme de bulunabilir misin?”
    “bilmiyorum” dedi nihat, “orada değildim
    ben. sigaran kaldı mı?” sıkılmıştı gerçekten, bu geri, oldukça geri kafalı
    adamın, ne demeye evine gelmişti bilmiyordu, serkan ile beraber, gece geç
    saatlere kadar takılmışlar, ve oradan eve gidecek araç bulamayınca, serkan’ın
    önerisi üzerine, cemal’in evine gelmişlerdi. serkan, cemal’in arkadaşıydı ve
    sabah erkenden işe gitmek üzere evden çıkmıştı.
    “tütün mü sarıyorsun” diye muzipçe
    gülümsedi nihat, onu küçük görüyor, bu düşünceye sahip insanların günümüzde hâlâ
    yaşıyor olmasını insanlığa hakaret olarak görüyordu. ilerlemeciydi,
    teknolojiden yanaydı, ve günün birinde insanlığın, teknoloji sayesinde, refah
    bir hayata kavuşabileceğine, hatta ozan tabakasını bile tamir edebileceğine
    inanıyordu. insanlık gelişiyordu, ve en nihayetinde, herkesin mutlu olduğu bir
    evrensel yaşam statüsüne ulaşılacaktı, savaşlar ortadan kalkacak, devletler tek
    bir çatı altında birleşip, otomatik sistemler sayesinde belki de hiç çalışmadan
    yaşayacaklardı.
    cemal, nihat’ın göndermesine, bir paket
    kırmızı lm uzatarak cevap verdi, paketin üzerinde ‘sigara içmek öldürür’
    yazıyordu ve
    “bu yazıyı bence tüm insanların alnına
    dövme olarak yazmak lazım” dedi
    “sigara karşıtı mısın” diye sordu nihat, hâlâ
    kibirli bir şekilde gülümsüyordu
    “onu kast etmiyorum” dedi cemal, “insanların
    üzerine ‘dikkat: öldürür’ şeklinde dövme yapılabilirdi demek istedim” dedi. “aklıma
    geldi, orman hayvanları, eğer ormanlarını tabelalar ve uyarı yazıları ile
    donatabilecek kadar aptal olsalardı, yani var olan dengelerini önce bozup,
    sonrasında da bozulan dengelerini kendi koydukları kurallar ile düzenlemeye
    çalışsalardı, “dikkat: insan var” tabelaları… ha bu arada aklıma geldi,
    evcilleştirilen ilk hayvanın ne olduğunu biliyor musun?”
    “inek?” dedi nihat, “ya da koyun? sığır?
    tarlaları mı sürmek için evcilleştirildi ya da et ve süt için mi? tavuk bile
    olabilir belki ha?”
    “köpek” dedi cemal, aynı kendinden emin
    tavrı ile, “düşünebiliyor musun? mantıklı bir argüman üret bana? neden ilk
    evcilleştirilen hayvan köpektir?”
    “saçmalıyorsun” dedi nihat, sigarasını
    yakarken, “ikincisi de kuştur” herhalde. alaycı ve kinayeli konuşuyordu ama
    aslında bu konularda ve dahası bir çok konuda kesin ve net olarak bildiği ya da
    doğruluğundan emin olduğu hemen hemen hiçbir şey yoktu, kitap okuyordu
    okumasına ama zamanının çoğunu internette geçiriyor, ve merak ettiği bir şey
    olunca google’a sorup, akabinde unutuyordu
    “ne okuyorsun sen” dedi cemal
    “resim” dedi nihat
    “sanat eğitimi yeteneği öldürür” şeklinde
    yine tavizsiz ve kendinden emin bir üslup ile yanıt verdi cemal, “bilgisayar
    hakkında da her şeyi biliyor olmalısın?”
    “hemen hemen” dedi nihat, “ihtiyacım
    olanları da öğreniyorum”
    “insanın öğrenmeye ihtiyacı olan tek şey,
    nasıl hayatta kalabileceğidir. bunun dışında ki tüm bilgi, merak ve hobiden
    ötesini teşkil etmez ve işin ironik yanı, insanlık senin tabirinle
    ‘geliştikçe’, nasıl hayatta kalabileceği konusunda öğrenmesi gereken şeyler de
    artıyor”
    “şimdi iyice saçmalamaya başladın” dedi
    nihat, “bu nasıl olabilir söyler misin?”
    “meslekler” dedi cemal, “mesleklerde
    uzmanlaşmalar, sonrasında matematik tabii ki, en azından parasal konularda
    dolandırılmamak için, e tabii başlangıç olarak en önce okuma yazma bilmeliler,
    paraya dönüştürülemeyecek her türlü uğraş da hobi olarak, boş zamanımızdaki can
    sıkıntımızı gidermek için ürettiğimiz, psikolojik olarak da hayatta kalma
    metotlarımız. eminim ilk bilgisayarın nasıl ortaya çıktığını bile
    bilmiyorsundur”
    “bilmiyorum” dedi nihat, “eminim o da şu
    köpek efsanen gibi bir saçmalıktır”
    “savaşlarda kullanılmak için.. sahip
    olduğumuz teknolojinin yüzde doksanını savunma sanayisinin gelişme azmine
    borçluyuz”
    “sen bir okul okudun mu” diye sordu nihat. “her
    konuda bu kadar tez üretebildiğine göre, yüksek lisans tezinin konusu insanlığın
    aptallığı üzerine olmalı”
    “insanın aptallığı aç gözlülüğünden
    kaynaklanan bir zaaf.. insan nüfusu ne zaman artmaya başladı bilmiyor musun
    gerçekten?”
    “ilgilenmiyorum” dedi nihat, ikinci
    sigarayı yakarken, üstünlük savaşı vermekten de sıkılmıştı.
    “tarımsal hayata geçince başlıyor” dedi, “ve
    sonrasında, besin sıkıntısı için daha çok üretim gerekiyor, sonrasında sulamalı
    tarım, sonrasında elde edilen yiyeceğin, ihtiyaç kapasitesinin üzerine çıkması,
    sonrasında elde edilen ve adına artı ürün verilen kısmın…”
    “kapitalizmin kökenine mi iniyorsun” dedi
    nihat, bu kez alaycı bir sırıtış yoktu.. dinliyordu gerçekten
    “hiçbir şeyin kökenine indiğim yok” dedi, “dinlemeye
    karar verdiğine göre, bunları kendin de araştırabilirsin artık, dinlemek
    isteyip dik kafalılık yaptığın başka konular varsa, onlardan bahsedelim”
    “seni şu an içgüdüsel olarak öldürmek
    istiyorum” dedi nihat
    “demiştim, sigaraların değil insanların
    üzerine uyarı yazısı yazmamız lazım”
    geçimini nasıl sağladığını sordu nihat
    cemal’e. “kendimle çelişiyorum” dedi cemal, “seri üretim bandında çalışıyorum.
    nasıl, güzel değil mi?”
    6.ekim.2012
  • post paradoksal embriyo

    post paradoksal
    embriyo
    1.
    her
    zaman oturduğumuz yerde, pinekliyoruz cenk ile. ben öksürükten boğulurken, o
    hatunları kesmeye devam ediyor. yakında ölecek olmam herifin sikinde bile değil
    ve kendisi en yakın dostum… belki de bu yüzden?
    hastaneden
    çıktıktan, ve doktorun açık yüreklikle yüzüme karşı ifşa ettiği test
    sonuçlarını kendisine telefonda, boğuk bir ses tonu ile, icra ettikten sonra,
    “hepimiz bir gün ölecez nasılsa” demişti, “siktir et”.
    ardından
    annemi aramış, ve durumumun iyi olduğunu, hatta dilerse ölümüm halinde
    organlarımı en yakın ihtiyaç sahiplerine satabileceğini iletmiştim. espri
    anlayışım boktandı. gülmedi. ağladı.
    “nasıl
    konuşuyorsun” dedi, “ne ölmesi?”
    “ölmüyormuşum
    anne” dedim ona, “en azından henüz değil, şaka yapıyorum, iyiymişim, basit bir
    enfeksiyondan kaynaklanıyormuş öksürük krizlerim, geçecekmiş..”
    ağlaması
    durmadı. işin aslı, ölecek olmama ağlıyor olması umurumda bile değildi, beni
    sigaradan men etmeye çalışacak olması, neden oluyordu, öleceğimi saklamama.
    nasıl olsa ölecektim, bunu şimdi öğrenmiş olması, acısını hafifletmeyecekti.
    hatta, gözünün önünde, hâlâ hareket edip konuşabilen, arada sırada ağzından
    dumanlar çıkartan bir ejderha olarak kalışım, yakında öleceğim düşüncesi ile
    birleşince, kronik bir gözyaşı seline meydan vericekti. hiç olmazsa şimdi, en
    azından bir süre sonra, ölmeyeceğim düşüncesine alışacak, ve bu arada ben de,
    sesimi çok iyi taklit edebilen birini kiralayıp, yurtdışı eğitimi yapmaya
    gittiğim yalanı ile, iletişimimi, telefondan telefona şekline büründürecektim.
    aklıma ilk gelen fikir buydu. o an. hastaneden dışarı ilk adımımı atar atmaz.
    çözülmesi gereken bir sürü açığı olan bir fikir olduğu açıktı. fotoğraf
    isteyecekti. amerika’ya gelmek isteyecekti. tatillerde kendisini ziyaret etmem
    konusunda ısrar edecekti. ve aklıma peş peşe gelen olası istekler dahilinde, bu
    fikri çöpe kaldırıp, telefona baktım.
    rehberde
    a harfi, c harfinden önce geliyordu ve her ikisine de kısa yoldan ulaşmanın
    tuşu aynıydı: iki. annemi es geçip, bir sonraki kişiyi aradım, zaten  kayıt altındaki numara sayısı topu topu ondu
    ve geriye kalan sekiz kişinin ölücek olduğumu bilmesi, yaşamımın geriye kalan
    evresini daha da çekilmez hale sokucaktı. cenk, “hepimiz bir gün ölecez nasılsa,
    siktir et” dedikten sonra, “annemi siktir edemem” dedim, “napıcaz?”
    2.
    her
    zaman oturduğumuz yerdeydik. elini cebine attı. iki sigara çıkartıp, birini
    bana uzattı. bir hatunu işaret etti. “olmaz” dedim. “sen bilirsin” dedi. 
    sabaha
    kadar göte çalışmış yarak gibi hissettiğimi söyledim ona.
    “bunu
    tümel argo literatürüne ekleyelim” dedi. “mezar taşına yazalım hatta, olur mu?”
    gülmüyordu,
    aksine öfkelenmişti. ona ne zaman, ölümü, kendi ölümümü, ölecek olduğumu,
    yakında ölecek olduğumu ima etsem, beni azarlıyordu.
    hayatım,
    yakında ölecek olduğumu keşfettikten sonra, elinizde tuttuğunuz ve yavaş yavaş
    tadını çıkarta çıkarta yemek istediğiniz ama bu sırada da bir yandan eriyerek
    elinize bulaşan, ve yeseniz de yemeseniz de yakında tükenecek olan bir dondurma
    halini almıştı. cenk doğduğum günden beri bunun farkında olmam gerektiğini
    söyledi bana. “her canlı ölü doğar” dedi. “ve yaşam, bunun bilincine vardığımız
    noktadan sonra başlayan sürecin tamamına verilen isimdir. anladın mı beni?
    herkes ölecek. ölüyor da. Her gün birileri ölüyor. şu an. bir an sonra. birkaç
    saniye içinde, binlerce insan ölüyor. şu hatun nasıl?” “olmaz” dedim. “sen
    bilirsin” dedi. iki sigara daha çıkartıp, birini bana uzattı.
    3.
    hastaneden
    çıktıktan sonra, konuştuğum üçüncü kişi gülçin’di ve telefonu rehberimde
    kayıtlı değildi. “alo” dedim, “naptın” dedi, “sen kimsin” dedim, “telefonumu
    kaydetmedin mi” dedi, bozuk olduğunu söyledim ona, “ney bozuk” dedi, “telefon”
    dedim, “bazı tuşlar ve fonksiyonlar çalışmıyor”, “değiştirsene” dedi, “böyle
    iyi” dedim, “ve bir şey olmadı, ölecekmişim, sevişelim mi?” öleceğimi
    söylememiş olsaydım telefonu yüzüme kapatabilecek bir hatunken, sadece,
    travmada olabileceğim ve bir psikologla da görüşmemin faydalı olacağı yönünde,
    aklımda kalmayan cümlelerle, teklifimi geçiştirdi. “sen kimsin” diye
    yinelediğim de, ölecek olduğumu da tekrar edişim, telefonun yüzüme
    kapanmamasına neden oldu: “ben gülçin”.
    onunla,
    iki gece önce, cenk ile bir barda takılırken tanışmıştık. arkadaşımın
    arkadaşının arkadaşının arkadaşının arkadaşı. bilirsiniz. silsile bu kadar uzun
    olmayabilir. ya da, ilerleyen zamanlarda, onu sizinle tanıştırmak istediğimde,
    “bi arkadaşım” şeklinde kısalabilir. aynı okula gittiğimizi öğrendiğimizde,
    karşılıklı olarak, arada okulda paslaşırız dedik, paslaşırız diyen bendim, o,
    bunun yerine, görüşürüz kelimesini tercih etmişti ve öykünün kapladığı alanı
    çoğaltmak için, bu tip gereksiz ayrıntılara yer vermeye devam edeceğim.
    telefonumu
    sordu. söyledim. çağrı yaptı. sonrasında, devam eden öksürüklerim sayesinde,
    gelen önerileri, ertesi sabah doktora gideceğimi söyleyerek savuşturdum.
    alternatif tıp olarak sigarayı kullandığını ekledi cenk.
    4.
    aslına
    bakarsanız, hayatım boyunca, bir kez bile doktora gitmemiştim. hastanede bile
    doğmamıştım. ve öksürük yerine, herhangi başka bir ön belirti şüphesini,
    tanılamak adına, doktora gitmezdim. ama 6 aydır aralıksız geceli gündüzlü süren
    öksürük krizleri, sigaradan tat almama engel olmaya başlamıştı ve bu durum fena
    halde canımı sıkıyordu. ve giderek artan göğüs ağrıları, ve ses kısıklığı, ve
    giderek belirginleşen cenk’in “kansersin, doktora gidip de keyfini kaçırma”
    imalı serzenişleri, ben de ölümün üzerine sürme hızımı yavaşlatmaya neden olmuştu.
    kırmızı yerine mavi renk paketli sigaralardan bahsetmiyorum, karşıdan karşıya
    geçerken daha dikkatli olmaktan, ya da prezervatif kullanmaktan, ya da düzenli
    uyku saatlerinden, ya da üç beyazdan, ya da alkolü bırakmaktan… cenk ile
    birlikte, uzun bir zamandır sürdürdüğümüz işi, ağırdan almaya, arada sırada da,
    bırakmamız gerektiği konusuna girizgah niteliği taşıyan cümleler kurmaya
    başlamıştım. cenk, oturduğumuz kafenin kasasında hesap için bekleyen, ve sırtı
    bize dönük olan hatunu işaret ederek, “bu nasıl” diye sordu. “olmaz” dedim. “sikecem
    ama” dedi, “değiştin sen. ölecek olma ihtimalin, tüm dünyaya acımana neden
    oldu. öleceksen ölürsün, anladın mı beni? iki gün sonra ölürsün. iki sene sonra
    ölürsün. hatta isa gibi iki bin sene hayaletinin dünyaya hakim olma ihtimali
    olsa bile, bedenen er ya da geç ölürsün..” sigara kaldı mı diye sordum. iki
    tane çıkardı. birini ağzıma götürüp, daha sonra yakacağımı söyledim. “al işte” dedi.
    “sigarayı da bırakırsın yakında.”
    5.
    Ağzımda
    ki, henüz yanmayan sigarayla, günden güne eriyen hayatım arasında, zamansal bir
    denklem kurmayı deniyorum, cenk hatunları keserken. aslında, şu an, benim de,
    onun gibi, hatunları incelemem gerekiyor. bu şehir, onunla beraber yola
    çıktığımız günden beri, konakladığımız dokuzuncu durak. başladığımız noktaya
    geri döndük. izmir’deydik. ankaraya geçtik. oradan eskişehire. oradan sakarya.
    sonra izmit. sonra. istanbul. sonra bursa. sonra balıkesir.. ve izmirde, birkaç
    gün kalıp, oradan sırasıyla aydın ve muğlaya geçiş yapacaktık. altı ay demişti
    doktor, en fazla altı ay.
    “bana
    bak” dedi cenk, “altı ay önce, şu an hayatta olacağının garantisi yoktu, şimdi
    de altı ay sonra hayatta olmayacağının garantisi var. ikisi arasındaki fark,
    seni psikolojik olarak nasıl bir ahmaklığa itti bilmiyorum ama, eylemimiz altı
    ay sürmeyecek zaten, şimdiden ülke çapında yarattığımız sorun neticesinde,
    basında çıkan yazılardan, akademisyenlerin haber kanallarındaki aritmetik
    demeçlerinden, yasanın geri çekilmesine, ramak kaldı diyebilirim. sonra güle
    güle ölebilirsin, işimize odaklanalım.”
    “sence
    doğru mu yapıyoruz” dedim.
    “sen
    başlattın” dedi bana. “fikir senden çıktı. kardeşine tecavüz edildiğinde. ve
    hamile kaldığında. ve kürtaj konusunda çok sıkı önlemler alındığında. ve
    kardeşini, tavan arasındaki bir ameliyat masasında ölü bulduğunda. sen
    başlattın. ve benim de hoşuma gitti. ve benim dışımda hiçbir aidsli, bu
    teklifini kabul etmezdi. ve sen de benim dışımda kimseyle, bu sapıkça planını
    paylaşamazdın. kabul et. işi bırakırsan, bırak, ama bana engel olmaya çalışma,
    git son altı ayı, hangi tatil köyünde geçirmek istiyorsan geçir.. ama
    yaptığımız şeyin, ahlak anlayışına, öleceğini öğrendikten sonra uymuyor olması,
    bana iğrenç geliyor. anladın mı beni? şu hatun nasıl?”
    kafamı
    bile çevirmeden olur dedim. fiskos şeklinde konuşuyorduk. kimse bizi duyamazdı.
    biz bile birbirimizi zor duyuyorduk. mekan oldukça gürültülüydü ve yaptığımız
    şey hakkında, herkes bilgi sahibiydi. sadece kim olduğumuz bilinmiyordu.
    telefon çaldı. açmadım.
    6.
    hatunun
    bardan çıkacağı anı beklemeye başladık. bu arada, bira ve sigara takviyesi ile,
    zaman öldürüyorduk. birilerinin, bizi fark etmiş olma ihtimali, uzun zamandır
    izlenebiliyor olma ihtimalimiz, sivil polisler, sivil ahlak bekçileri, ahlaksız
    dindarlar, dinsiz imanlılar ve tabi ki yakında ölecek olmam üzerine, geyik
    döndürüyor, ve hatunla mümkün olduğunca göz göze gelmemeye çalışıyorduk.
    ölüm
    adaletli midir diye sordum cenk’e
    “biz
    adalet dağıtmıyoruz” dedi, “olması gereken şey, her zaman adil bir biçimde
    gerçekleşmez, ve olması gereken şey, her halükarda, kişiden kişiye değişiklik
    gösterir. toplumun, kanserli gördüğü bir fikri sansürlemeye çalışması, onun
    bulaşıcı olduğunun sanılmasından kaynaklanır, oysa kanser bulaşıcı değildir,
    sigara içmek kansere yol açabilen bir risk taşır. toplumca kanserli görülen
    fikirler de bulaşıcı değildir, sadece bu fikre kapılmaya yol açan faktörleri
    yaşayan insanlar o fikre yakalanır. oysa böyle bir durumda ortadan kaldırılmaya
    çalışılan şey, faktörler değil, fikirdir. ve zaten söz konusu sansürlenen
    fikir, kendisinin oluşmasına neden olan faktörleri ortadan kaldırma veya
    düzeltme eğiliminde olduğu için, devlet medya yoluyla, o fikrin toplumca
    kanserli görülmesine neden olacak argümanları, dolaşıma sokar. ve halk, bir
    fikrin doğru olup olmadığını, fikre değil, onu kimin ürettiğine bakarak karar
    verir. bu doğrultuda da, demokratik olduğu öne sürülen rejimlerde, iktidar, daima,
    holistik bir yapıya sahiptir. ve bizim yaptığımız şey de, bu noktada, arı
    kovanına çomak sokmak değil, akrebi arı kovanına hapsetmektir.” 
    telefon
    ikinci kez çaldı. açmadım. arayanın kim olduğunu bilmiyorum.
    7.
    hatunun
    peşine düştük. çaktırmadan. aynı yol. aynı durak. aynı otobüs. cenk, arabayla
    otobüsü takip ederken, ben otobüste hatunu takip ediyordum. her zaman
    yaptığımız gibi. başlangıçta, her şey olağan görünüyordu, ben de izlek bağımlılığına
    yol açan neden, benim de yakında ölecek olduğumu öğrenmemle başladı. yakında
    ölecektim. cenk’in spermlerini bıraktığı kadınlar da, olasılık dahilinde,
    yakında veya uzakta, ölecekti, en azından bir süre sonra, ölebilecek
    olmalarının bilincinde olarak yaşamlarına devam edeceklerdi. çocuklarını da,
    ölü doğduklarının bilincinde olarak dünyaya getireceklerdi. kaçarı yoktu.
    babaları da. annelerinin de olmaması bir şeyi değiştirmezdi. devlet hem anne
    hem babaydı. yeri geldiğinde kardeş bile olabilirdi. devlet, her türlü rolü,
    rahatlıkla oynayabilecek kadar, şizofrenik bir organdı. kusursuzdu. halk
    dublörken, medya suflör konumundaydı. ve senaryoyu yazanlar hiçbir zaman
    yönetmen koltuğunda oturmuyordu. isimleri bile geçmiyordu. kalıcıydılar.
    suçlanamazlardı. eleştiriler sayesinde deforme edilip, yerlerinden
    indirilemezlerdi. yoktular. yönetmenleri değiştirip, senaryoya kaldıkları
    yerden devam ediyorlardı. bunları düşünürken çağrı yapmayı unuttum. hatun indi.
    ben inmedim. cenk aradı. meşgule attım. telefon çaldı. kimin aradığını
    bilmiyordum. açtım.
    doktorumdu
    arayan. “tedavi oldun mu” dedi. anlamadığımı söyledim. “tedavi” dedi, “tedavi
    oldun mu?” öleceğimi söylemiştin dedim. “herkes ölecek” dedi. “sana tedavi olup
    olmadığını soruyorum.”
    8.
    ertesi
    gün, cenk’le buluştuk. dün geceki kurbanımızla beraber geldi mekana. şaşırdım. “merhaba”
    dedi kurban, “kardeşine olanları biliyorum, yüz yıl önce bu ülkede olanları da.”
    “merhaba”
    dedim, “hiçbir şey anlamıyorum, dün, doktor, şimdi, sen.” cenk’e döndüm, gülümsüyordu,
    ona delice fikrimi anlattığımda planı kurmuştu. gerçekten aids olduğu dışında,
    aylardır peşinde olduğumuz her şey, bir düzmeceden ibaretti. medyaya bile, bunu
    yutturabilmeyi başarmıştı ve bunu asla ifşa etmeyecektik, tetiklediğimiz tartışma
    zaten kıvılcımı oluşturmuştu. hatunlara tecavüz etmiyordu ama tanıdığı
    doktorlar sayesinde asılsız raporlar ve beyanatlarla, ortalığı karıştırıyordu.
    sonrasında bana, uzun süreli öksürüğe neden olan ama öldürmeyen bir virüsü
    enjekte etmeyi başarmıştı. ölmüyordum. ama ölecektim. er ya da geç herkes
    ölecekti. ve geçmişte ölen birileri yüzünden, benzer nedenlerle başka
    birilerini öldürmek, devrim ve karşı devrim çatışmasından başka bir şey
    değildi. yüz sene önce kafa kesen fikrin şimdi kafası kesiliyordu. dünyanın her
    yerinde, benzer süreçler yaşanmış, intikamlar alınmış ve alınmaya devam
    ediliyordu. dünya değişmiyordu, ilerliyordu. insanlık da bir adım bile
    gelişmemişti. ilerlemişti. ilerleyip, doğadan ve birlikte yaşadığı canlılardan
    ayrışınca, kendine insan adını takmıştı.

    3.ekim.2012