Etiket: öyk!

  • yokuş

    yokuş
    her
    şeyin ters gittiği zamanlardan biri, bir pansiyonda kalıyordum o sıralar, ve
    evet, hala izmir! yıl 1878’di, yada 1978, yada 2078 olsun, ne fark ederki? her
    şey ters gidiyordu işte, bahisler, iş görüşmeleri, yazı ve hatunlar. henüz her
    şeyi yitirmemiştim, ama umut yoktu, daha kaybetmiş olmasam da tükenmiştim,
    herkez bana yokuş yapıyor gibi geliyordu, bir barın önünde durdum,  “bira 3 milyon” gibi bişi yazıyordu, barın
    camlarından birinde, bozuk bir yazı. canlı müzik, ve evet dedim, yarısı su
    olsada verdikleri biranın, denemeye değer, biraz müzik.. o nefret ettiğim rock
    barlardan biriydi işte, ama bir hatuna salça olur ve evine giderdim belki,
    şanşlıysam, yada barda biraz oynaşırdık, seks her şeye rağmen hayata devam
    etmeni sağlayan tek bahanen oluyordu böylesi zamanlarda. para yoktur, ve
    işinde, ve alkol yoktur, ve kadının. ve ilham kesilmiş, sihir bitmiştir. yatağa
    girer ve intihar etmek yerine, o gün gündüz otobüste gördüğün hatunu düşler,
    o’nun ofisinde ona kaydığını hayal edip otuzbir çekerdin, ve epey enerjini
    harcamana neden olurdu boşalmak, yorgun düşer, intihar ve her şeyi boşverip
    uyurdun, sabah yeni bir gün başlayacaktı nasıl olsa, bir gün daha çalmış
    olurdun tanrıdan.
    içeri
    doğru yöneldim, kapının önündeki eleman eli ile itti beni, “noluyor” dedim,
    “giremezsin” dedi, “neden” dedim,
    “2
    hafta önce bu barda çıkardığın kavgayı unuttuğumuzu sanmıyorsun herhalde”
    “ben
    hatırlamıyorum zaten” dedim “unuttuğunuzu sansam ne yazar”. adama biraz kene
    verip girebilirdim içeri, ama yoktu fazla param, ve değmezdi, geri döndüm,
    bornova sokağının önünden geçip travestilerin bakışlarına aldırmadım, sonra
    kordon, çankaya, ve basmane.. kaldığım pansiyona gelip girişteki tipten
    anahtarımı aldım, “gündüz bi hatun gelip seni sordu” dedi bana, “siktiret”
    dedim, “bi süre kadınlardan uzak durucam” yalandı oysa, uzak duramazdınız, siz
    bunu isteseniz bile yapışırlardı, suyunuzu sıkana kadar, herneyse.. odama
    girdim, ufak bir oda işte, üzerimdekiler dışında giysim yoktu, iç çamaşırları
    hariç tabii, ve çorap.. -ve ruh’da diyebilseydim keşke şu an. bir kaçtane ruhum
    olsaydı kolay olurdu yaşamak, iş yerinde onların istediği gibi davranır maaşımı
    alırdım, barda bardakilerin istediği gibi davranır canlı müzik dinler bira
    adını verdikleri suyu içerdim, sonra bir hatunum olurdu, onun yanındada onun
    istediği gibi davranırdım ve muhteşem bir aşk yaşamış olurduk. çok severdi
    beni, hiç terk etmezdi, kişiliksiz ve yalaka insanları herkes sever. (ben
    sevmem, ama ben bir ‘toplumdışı’ymışım zaten, öyle diorlar, o halde “herkes”
    beni kapsamıyor olmalı) oyunu ortamına göre oynayan, bulunduğu mekanların
    kurallarına uyan insanları, yüzdeyüz haklıyım, çünkü tanrılarımdan biride böyle
    düşünüyor, ve tanrılar yanılmaz..  “oyunu
    kuralına göre oyna” der tanrım, “oyunun kuralları sana kazandıracak, günden
    güne” d
    herkez
    bana yokuş yapıyordu. eski sevgililerim, iş verenler, barmenler, orospular,
    orospu olmayanlar, ve herkez yazar olmuştu, haftada 50 yeni kitap 35de  yeni yazar üretiyordu ülke, ve ben
    yazamıyordum artık, bitmişti her şey. düşündüm, ve “sikerim do it yourself’i”
    dedim bi an için, tanıdığım benim gibi birkaç yazan, yani gerçekte yazabilen
    ayyaş ile bir dergi hazırlıcaktım, her şeyi bana ait olacaktı, kapak, tasarım,
    dizgi, vs, ve efes pilsen veya tuborg’a sunucaktım birer kopya, sponsor olmalarını
    isteyecektim, kesin kabul ediceklerdi, 3000den fazla okuyucum vardı ve tek bir
    kitabım yoktu henüz ortalıkta, reklamım yoktu, menajerim yoktu, ağzımda puro
    bile yoktu, henüz patlamamış bir bombaydım ben, sponsora ihityacım vardı,
    pohpohlanmaya değil.. 700 milyon diyicektim, 1000 kopya, siyah-beyaz, maliyeti
    karşılayın yeter, evet diyiceklerdi, evet evet evet. ve sonra o sikik
    yayınevlerinin tekliflerini birbirirleri ile çarpıştıracaktım, açık arttırma;
    dağıtım size ait, sponsorum var, maaş vericeksiniz bana sadece, ve
    arkadaşlarıma, reklam gelirleri sizin olsun, reklam giderleride size ait..
    “imla hatalarını düzelticez” deyip oynayacaklardı kalemimle, daha önceleri
    yaptıkları gibi, bu kez ses çıkarmayacaktım ama, satıcaktım kendmi, iyi para
    ederdim.. sonra biramı yudumlarken sağ kolumdaki dövmeyi gördüm, “fuck
    copyright” yazıyordu, biraz yukarsında “d.i.y or die” sol kolumda “no future”
    ve sağ işaret parmağımda thug life..
    değiş
    dedim kendime, ölmek üzeresin, kaldığın yere bak, farelerle maç yapıyorsun her
    gece, karafatmalar ile poker oynuyorsun , tahta kuruları ile de.. hayvanlar
    bile sana yokuş yapıyor evlat, sik anasını, paranın amına koy, öyküleri sat o
    amcık yönetmene, bırak nasıl çekerse çeksin, tırmanmaya başla artık,
    ölüceksin.. telefonum çaldı sonra, gökçe.. kıyak bi hatundu, dosttuk,
    “kaostayım”
    dedi, “sana baktım, kilise sokağında, logosda ve çimlerde yoktun”
    “evdeyim”
    dedim,
    “kimin
    evinde”
    “kendi”.
    güldü, alaycı bir gülüş değildi ama, oraya hala evmi diyorsun der gibiydi, ve
    sevimli bir gülüştü..
    “gelicekmisin”
    dedi,
    “hı
    hı”
    “gelince
    çaldır”
    “telefonu
    kaltağın tekine fırlattım dün”
    “ee”
    “eesi
    eğildi kaltak, duvarda patladı bana aldığın 250 kontur”
    “teşekkür
    ederim” dedi
    “rica
    ederim” dedim, güldük
    “neyse
    kaostan al o zaman beni deli” dedi
    “onun
    önündeki lavuğu öldürebilirsem içeri girerim” dedim
    “ne
    lavuğu?” dedi,
    “bir
    garson” dedim, “geçen hafta bi tartışma sonucu kavga çıkmıştı”,
    “içerden
    çağırt o zaman”
    “peki”
    çıktım evden..
    ve
    evet gökçe ile buluştuk.. biraz sohbet, biraz alkol, ona planlarımdan bahsettim,
    efes veya tuborg, sponsorlar, lumuzin, pipo, imza günleri, gösteriş, şan şeref
    hürriyet..
    “yazamazsın”
    dedi, “o zaman bir daha asla şimdiki gibi yazamazsın”
    “ne
    fark ederki?” dedim, “şimdide yazamıyorum zaten, ilham perim bile bana yokuş
    yapıyor”
    “seni
    seviyorum” dedi bana, “öyle bir şey yaparsan yine sevmeye devam ederim, ve
    anlarım seni, ama herkes anlamaz, okuyucuların terk edicek, seni o zaman, sadık
    okuyucuların, çünkü anlamayacaklar”
    “açlıktan
    ölürsem kahraman olurum ama”
    “evet”
    herneyse
    işte buradayım.. hayatın ortasında.. ve gecenin.. ve viski kola yaptım, ilham
    demek bu, viski hediye, bir hatundan.. kargo geldi bu sabah.. ardeşen ilçe
    jandarma komutanlığı.. ve isim soyad.. 
    kapım açık değil size, ama viskiye hayır diyemem.. nöbette yazılan
    öyküler.. saçmalıyormuyum? o halde biri bana yardım etsin, 77 gün sonra ne
    yapacağımı söylesin.. ve birde şarkı.. evet biri bana “no pain no gain’i”
    söylese iyi eder.. bana bunu söyleyen bi hatuna denk gelirsem, ona aşık olucam,
    çünkü hayatta kalmak için bu gece hem aşka hem mike ness’in bana “her şey çok
    güzel” olucak demesine ihtiyacım var..
     ve bir gün yeniden hayatta olucam.. gökçeye
    “en iyi dostumsun” diyicem, o da bana tuzluk fırlatıp gece özür mesajı çekicek,
    cevap alamayıncada arıcak, açmıcam, ve bir mesaj daha, “hattınıza 250 kontur
    yüklendi” falan filan.. bir mesaj daha, “belki konturun yoktur, ve benle
    konuşmaya cesaretin de, lanet olası ses çıkar” ve bir çağrı yaparım bende..
    hey
    herkes bana yokuş yapıyor son günlerde, anlıyormusunuz? tabiyki hayır..  o halde size biraz sokak kültürü ve argo
    dersi vermek gerek! ancak ondan sonra sokakedebiyatı yapıyorum bende deyip, bu
    isimde ve sadece uzantısı değişik bir site açıp beni davet edebilirsiniz..
    sokakedebiyatı.org’muş.. uzak durun benden. lütfen.. çünkü bayım, ben bu işi 10
    yıldır yapıyorum, ve sizin yardımınızla 10 bin hite, 1250 kullanıcıya, ve üne
    ihtiyacım yok.. herhangi bir sponsorada.. paraya ihtiyacım var sadece, kendini
    satmadan.. paraya aşka ve no pain no gain’i dinlemeye, sonsuza dek..
    not:
    öykü spontane çıkmıştır, nöbette, o yüzden sonu böyle oldu, sokakedebiyati.org
    adında bir siteden aldığım davet üzerine sanırım, bana daha çok hit ve editör
    kazandıracaklarını vaad ediyorlardı çünkü benim hedefim, isteyipte yapamadığım
    bir şeymiş gibi sanki bunlar.. ayrıca öyküde geçen, “o halde biri bana yardım
    etsin, 77 gün sonra ne yapacağımı söylesin..” 
    yerindeki 77 gün, askerliğin bitmesine kalan zamandır. ama şu an 27 gün
    var. hadin eyvallah [girdap]

    27
    ocak 2007
  • kan, şarap ve acı

    kan,
    şarap ve acı
    bu gece iyice
    zorladım kendimi… bu, sanıyorum, 16. girizgah, ama olmuyor, gelmiyor lanet
    olası şey, bugün akşam üstü şanşım yaver gitti at yarışında, sadece son iki
    yarışa oynadım ve ikisini de bildim, ben altılı yada üçlü ganyan oynamam, o tip
    oyunlarda çok para kazanma şanşınız vardır, ama çok para kazanma şanşınız
    oldukça düşüktür. ben bahis oynarım, tek yarış tek at, ufak para, ama hızlı… 1
    dakika 34 saniyelik bir koşuda hayatınızı ortaya koymanız mucizevi bir şey.
    kazanırsanız, gelen paranın bir kısmını yarınki koşulara ayırır, diğer kısmı
    ile 2 şişe beyaz şarap ile iki litrelik gazoz alırsınız, iyi bir karışım bu,
    üstelik tadı iyileştiriyor. kalitesiz şaraplar, bilirsiniz, midenize zor iner,
    ama gazoz hem yutmanıza hemde daha çabuk sarhoş olmanıza neden oluyor… evet,
    pekala, bu gece iyi zorladım demiştim lanet şeyi, sorunu nedir bilmiyorum, son
    günlerde aramız iyice bozuldu, yazıdan söz ediyorum tabiyki, yürümüyor,
    akmıyor, ama neyse, şu an iyi, gayet iyi, şükranlarımı sunuyorum kendisine…
    evet. bakalım elimizde neler var…
    alsancak
    çimlerdeyiz, 6 veya yedi kişi olabiliriz.. saymadım, ama hepimiz erkeğiz,
    bazılarımızın sevgilisi var, bazılarımızın yok, benim ise var gibi de yok gibi
    de, her şeyim gibi bu da iki arada bir derede kalmış… alsancak… çimler.. elimde
    bir kırmızı tuborg, daha öncesinden, gündüz, evde ekran karşısında,
    teknolojinin getirdiği nimetten ve bok püsürden faydalanarak oktayla sözleştik,
    “ölene kadar içicez”, “karşıyaka devlet hastanesine düşüne kadar içelim”. evet
    aynen bu şekilde sözleşmiştik, ve bilirsiniz, bazen ölene kadar içmek ister ama
    bir noktada ölmeden önce sızar ve ertesi sabah, “bir daha böyle içeni
    siksinler” diyerek güne başlarsınız…
    evden çıktım, ve
    önceden anlaştığımız şekilde saat yedide alsancak iskelede onları bekliyordum,
    yayan olarak gitmiştim, evet, burada tıkandığımı hissediyorum.. ama uzatmaya
    gerek yok, hızlı geçiyorum, çimlerdeyiz, ve o gece, pac’ın doğum günü, göço
    hemen yanımda, ve ben elimdeki birayı hafif eğerek, “bugün pac’ın doğum günü”
    diyorum, “rest in peace nigga” diyerek biramızdan büyük bir miktarı döküyoruz
    çimlere, sadece göço ve ben yapıyoruz bu ritüeli, gerçi ritüelmi denir buna,
    emin değilim, bazen bazı zamanlarda, cümle akarken, bazı kelimeler gelir aklıma
    ve kelimenin tek başına ne anlama geldiğini tam olarak açıklayamam, ama o
    cümleye yakıştığını ve bir anlam kattığını ya da anlamı tamamladığını
    düşünürüm, yıllarca kelimeler ile uğraştıktan sonra, ve –her ne kadar şu an
    aptalca gelse de- bir süre filolojiye ilgi duyunca, sonuç olarak… -durun bi saniye,
    siz de gördünüz mü? az önce, tam olarak sol tarafımda son derece parlak bir
    yansıma gerçekleşti, 2 saniye sürdü, hayır, ben odamdayım, ve odada bir gece
    lambası var sadece, bir de ekranın ışığı, ikisi de sağ tarafımda, biraz çapraz
    konumdayım ve odanın bana tamamen ters köşesinde bir şey parladı, muhtemelen
    beynimin bana oynadığı ufak ışık oyunlarından biri daha, ama temkinli olmam
    gerekiyor, yaşadığım bölge her açıdan sürprizlere gebe bir yer, pezevenkler
    yaşıyor, uyuşturucu satıcıları ve katiller, ve hırsızlar, hayır abartmıyorum,
    işte olay aynen bu şekilde, tam bir getto sayılmaz, bundan 3 sene önce
    yaşadığım yer tam bir gettoydu, amerikada nasılki zenci gettoları varsa, bende
    19 sene çingenelerin getosunda yaşadım ve şu an bir sokak aşağımız o ghetto ile
    sınırın başladığı yer oluyor, yani hâlâ bir gettodayım, getto diyorum, ama asla
    varoş değil, bu iki kelimeyi aynı anlamda almıyorum, biraz kültürel
    farklılıklar nedeni ile. evet, çingenelerin gettosunda yaşadım ama bir çingene
    değilim, ama onlarla büyüdüm, üstelik şehrin merkezinde yaşıyorum. her şey
    olabilirdi bu tip yerlerde, oldu da, çok fazla kavga ve çok fazla korku… bir
    keresinde, bunu gerçekten iyi hatırlıyorum, sabahın yedisinde, ben okula gitmek
    üzere giyiniyordum ki, kapı çaldı, “kim o” dedi valide, şaşkın, merak dolu,
    “polis, arama var”. kim niçin neden… hayır hayır hayır, soru soramazdınız o
    yıllar, şimdi işler yavaş yavaş düzeliyor gibi, ama bu da bir yutturmaca,
    toplumu fakirlikten, açlıktan ve işsizlikten kurtarmadıkça, suç oranının düşmesini
    ve insanların ahlaklı davranmasını bekleyemezsiniz, ve evet, günümüz dünyasının
    bu şekilde olmasının tek bir nedeni vardır, bencillik, tek neden bu… ve evet,
    işler düzeliyor gibi görünüyor, bokun üzerine güzel bir jelatin geçirip
    çikolata diye satabilirsiniz ve adam gerçeğin farkına ancak size parayı ödeyip
    paketi satın aldıktan çok çok sonra varabilir, ama iş işten geçmiştir, satılan
    mal geri alınmaz, işte size avrupa birliği hikayesine ya da bir şeylerin
    değiştiğine, ya da g8’e, yada afrikaya yapılan yardımlara, yada adalet için
    savaşanlara değişik bir bakış açısı… ve muhalefette kendi içinde bir iktidardır
    ayrıca..
    ve, evet, ne
    diyordum, korkmayın, her şeyin farkındayım, olayları iyice karıştırmış olsam
    da, teker teker en başa, ve çimlere geri dönücem ve bu oyunu siz sıkılmadan
    daha kaç öyküde kullanabilirim inanın bilmiyorum, ama benim tarzımda bu işte,
    kendini serbest bırak, bırak aksın, sonra bir noktada olayları toparlamaya
    çalış, bu arada yeni sorunlar yaratarak okuyucunun beynini iyice düz… ama benim
    bakış açım, senin bakış açındır, olayları görmenizi istediğim şekilde
    anlatıyorum, karışık olabilir, ama asla safsata değil, ve evet, devam ediyoruz,
    noktaya ihtiyacımız yok, farzedin konuşuyorum, virgüllerde durduğum yerler,
    ama, evet, bi saniye, hatırladım, kapı çaldı ve annem “kim o” dedi, “polis,
    arama var” sesi geldi dışardan, korktuk, oysa korkmamız gereken hiçbir şey
    yapmamıştık, ne kadar tuhaf değil mi? size bir suç yükleyebilirler ve hiç
    kimsenin haberi yokken hapse girebilirsiniz, gayet kolay bu, günümüzde, her ne
    kadar artık içlerinde olmasam da, askerliği ret ettiği için işkence görenleri
    bi çok kişiye anlatmış ve bir yanıt almaya çalışmışımdır, hâlâ hassas olduğum
    bir konu, belki de tek hassas olduğum konu, onca umarsamazlığıma rağmen… ve hey
    hat, her yeri aradılar evde, her yeri, ve bir şey bulamadan gittiler orospu
    çocukları, arama emirleri var mıydı bilmiyorum ama bunu sorabilecek en azından
    buna cesaret edebilecek kadar bilgili değildik, kötü bir mahalle.. okulumuzu
    hatırlıyorum, çoğumuz zayıftık ve kötü besleniyorduk, ve sürekli kavga
    ediyorduk, ve hiçbir konuda kimse birbiri ile anlaşamazdı, ben içlerinde en
    sakin ve en çok çekinilenlerden biriydim, bir kişi hakkında hiçbir şey
    bilmiyorsanız, ondan korkabilirsiniz, bir şey ne kadar çok deşifre olursa o
    kadar az korku verir, bu yüzden karanlıktan korkuyor olabilir insanlar,
    karanlık, gizli, görünmez.. ve, evet, aslında, tüm bunların, yani sarpa saran
    öykümün ve bu kadar dolambaçlı bir yol izleyişimin tek bir nedeni var, kafam
    çok iyi ve kulağımda sürekli bağırıyor siyah isa, pac, “eşkıya hayatı, eşkıya
    hayatı”… bakın, gördüğünüz gibi, konuyu toparlamak için bile özel bir çaba sarf
    etmiyorum, kendiliğinden geliyor, hatırlıyorsunuz değil mi, çimlerdeydik ve ben
    göço ile bir doğum gününün nasıl kutlanması gerektiği konusunda diğerlerine bir
    gösteri sunuyordum, gökhan, “lan madem biraları döküceksiniz neden aldınız,
    verin bare ben içeyim” dedi, ama kutsal bir şeydi bizimkisi, “hennessey” alıp
    dökseydik, olayın kutsallığı artıcaktı, ama o an düşüncelerim sadece, en kısa
    zamanda nerden bir selpak bulabileceğim konusunda yoğunlaşıyordu, “aranızda
    selpağı olan var mı?” dedim, oktay güldü, biliyordu, diğerlerine bir açıklama
    yapmak zorunda kaldım, “son zamanlarda alkol alınca burnum akıyor, nedenini
    bilmiyorum”, ve bu onlara komik geldi, ve bu bana komik geldi, ve bu aslında o
    kadar trajikomik bir mesele ki, günün birinde ciğerlerim 3. kez patlayacak ve
    ben eğer acil müdahale yapılmazsa nefes alamadığım için oldukça fazla açı
    çekerek öleceğim, bir tür intihar, kendinizi öldüremiyorsanız, sizi ölüme en
    kısa zamanda götürecek bir araç seçersiniz, bu seçim bilinçli veya bilinçsiz
    olabilir, bu seçim alkol, sigara, ot, lsd, amfetamin, sağlıksız beslenme (mc
    donalds), yada korunmasız bir cinsel ilişki olabilir, ölmenin bir çok yolu
    vardır, doğmanın ise tek bir yolu… hiç dikkat ettinimiz mi buna? önemli bir
    ayrıntı bence… kafam dumanlı… dedim size, torbacıların içinde yaşıyorum ama
    onlar gibi olmak yerine onların hayatını anlatmayı seçtim, çok fazla şey görüyorum
    penceremden, ama hepsini anlatabilecek kadar vaktim yok, bunun iki nedeni var,
    birincisi, çok fazla şey gördüm, ikincisi, hayat çizgim ne kadar uzun olursa
    olsun, erken öleceğimi hissediyorum, bir üçüncüsü ise, yazının bir yerlerinde
    ışık saçan bir şeyden bahsetmiştim, işte o şeyin bir hırsızın feneri olmasından
    korktum, balkonun kapısı açık ve şu an oturduğum eve bugüne kadar 3 kere hırsız
    giriyordu, son anda işe uyanıp tehlikeyi savuşturmayı başardım, geceleri
    uyumam, hırsızlarda uyumaz… ama gidip mavişehirdeki kokonaları soysunlar orospu
    çocukları, bizim hiçbir şeyimiz yok, ne istiyorlar ki bizden?
    tekrar çimlerdeyiz..
    biram bitti, ve oktayla yeni iki şişe almak için kalktığımızda, oktaya,
    “unutmada selpak alalım” dedim, dönüş yolculuğunda bir elimde bira bir elimde
    selpak ile yürüyordum… ve oktayın telefonu çaldı birkaç bira sonra, ahmet, o an
    bostanlıdaydı, ve bizi çağırıyordu, ve gece henüz sona ermemişti, ve ölene
    kadar içme konusunda kesin kararlıydım, ve yeteri kadar param yeteri kadar
    kederim vardı. klişe cümlem, “yeteri kadar x yeteri kadar z”.
    vapura binerek
    karşıya geçtik, vapur yolculuğunda bizi idare etmesi için, önceden iki kırmızı
    tuborg daha edinmiştik. denizin ortasında, vapurun arkasındayız, bu kez 5
    erkek, ve onlar muhabbete dalmışken, ben yıldızlara bakıyorum, yerde oturuyorum
    ve yıldızlara bakıyorum, birde denize.. sürekli gidebilsek, ve hiç geri
    dönmesek, asla bıkmam, ve asla sonu gelmeyen bir yolculuk düşünmüşümdür her
    zaman, benim cennetim böyle bir şey olmalı, mesela ufak bir araba
    kiralamalıyım, düz bir yol, ama dünyadan söz etmiyorum, yani bir süre sonra
    başlangıç noktasıa dönmek istemiyorum, sürekli gitmek istiyorum, sonsuza dek,
    işte sonsuzluk anlayışım budur, ve ksk iskelede iniyoruz, diğerleri oktayın
    evine, ben ise oktayla beraber ahmetin yanına yürüyorum. değişik yollardan. biz
    sahil kenarından yürüyoruz, oktay bana rodos adasındaki hayatı anlatıyor,
    evlenmekten, yuva kurmaktan, gelecekten bahsediyor, ben de ona karamsarlığımdan
    ve hayatın anlamsızlığından bahsediyorum, ama her nasılsa tamamen farklı
    konulardan bahsedip ortak bir paydada buluşabiliyoruz, işte size gerçek
    dostluk, “seni iyki de tanımışım” diyor bana, “bende seni” diyorum, nasıl
    tanıştığımızı hatırlamıyoruz, ama sihirli günleriz var… ve ahmet görünüyor, kara
    göründü gibisinden bir vurgu ile söylüyorum bunu, çünkü daha fazla
    yürüyebilecek dermanım kalmıyor o an, her an batabilirim, ve evet, geçmişte iki
    kez çimlerde sızıp kalmışlığım var…
    bostanlı
    sahilindeyiz.. biraz durup, mola verip, kendimizi toparladıktan sonra, iki şişe
    beyaz şarap ve iki şişe gazoz alıyoruz, üç de bardak, ve orada, sahilde,
    aslında sözünü ettiğimiz şeyler daha sonra belki de hatırlayamayacağımız
    şeyler, ama önemi yok, önemli olan tek şey o anı paylaşmak, içmek ve hayatta
    kalmak… sonra bitiyor şarap.. ve ben oktayla açık bir yer arıyorum, gecenin üç
    buçuğu, ve çok sarhoşum, öyleki, kaldırımda yürürken sürekli zıplıyor ve
    yanımızdaki ağaçların kafamızın üzerine doğru sarkan yapraklarına dokunmaya
    çalışıyorum, sarhoş olunca hiperaktif birine dönüşebilirim, ister inanın ister
    inanmayın, “böyle hayatın” diye bağırıyorum, oktay da “amına koyayım” diye
    bağırıyor, öylesine çılgınız ki, ve öylesine rahat… “hey hey, şu ihtiyara
    soralım, oda şarapçıya benziyor” diyorum, bir şarapçı var ilerde, gidip soruyoruz,
    bize bir yer tarif ediyor… neyse, lafı uzatmayacağım, gecenin finali, oktayın
    evine varıyoruz bir şekilde, ne şekilde olduğunu hatırlamıyorum, ve oktayın
    odasında yerde yatarken, “oktay hani içmiyoruz mu daha” diyorum, ama ahmet ve
    oktay sızmak üzere, bense içmek içmek ve içmek istiyorum, ölene kadar, ama
    sızıyorum oracıkta…
    ve ertesi sabah…
    gözlerimi açtığımda başka bir odada ve başka koltukta buluyorum kendimi, oraya
    nasıl geldiğim konusunda hiç bi fikrim yok… sabahın dokuzu, kalkıyor ve banyoya
    koşuyorum, yok, hayır, koşmuyorum, sürünüyorum, ve kusuyorum, şarap ve acı, acı
    ve kan kusuyorum.. ve her ne kadar sebebini hala çözememiş olsam da, ağrıyor
    sol akciğerim… kalp değil.. ve, evet, tekrar dönüp yatıyorum, ve bir yarım saat
    kadar sonra kalkıp tekrar kusuyorum, kan, şarap ve acı… kan ve şarap şifonu
    çekince gidiyor ve geride kalan acıyı ruhuma tekrar geri alarak, buzdolabına
    dönüyor, ve günün ilk birasını açıyorum… alkol hiçbir şeyi çözümlemiyor evet,
    ama en azından her şeyin çözümsüz olduğunu unutturuyor adama… haksız mıyım?
    [ 15.10.2005 –03:10 ]

  • asimetrik kişilik bozukluğu 1: bir seks hikâyesi


    “yaşadığımız
    yalanlar üzerine verilmiş akıllı kararlar” – 2pac
    1.
    bir akşam, her akşam olduğu gibi, evden amaçsızca
    çıkıp, rastgele bir bara girdim.. içerisi kalabalık değildi, saymaya çalıştım
    ama her seferinde baştan başlamak zorunda kaldığım için bir son verdim bu
    işkenceye ve bir içki istedim.. içkimi yudumlarken dans edenleri izliyordum ve
    bir anlam veremiyordum bu hazırlığa, ‘benimle sevişir misin’ diye sormak
    kestirme bir yol gibi gelmişti bana her zaman, evet ya da hayırdan başka bir
    cevap alamazdınız nasıl olsa ve eğer hayır ise cevap, bu, dans seansı sonrası
    da hayır olacaktı.. uğraşmaya değmezdi..
    herkesin bir ailesi vardı ve de bu nedenle
    gittikçe boşalıyordu bar, özgürlük ise seni merak edecek birinin olmayışıydı..
    2 saat sonunda, eski işime geri döndüm ve bu kez karıştırmadan ulaştım sona;
    tam 12 kişi kalmıştık.. öykünün başından beri barda tek başına oturan kadının
    yanına gittim ve “konuşmak ister misin?” dedim..
    “ne hakkında” dedi
    “size gitmek hakkında” dedim..
    “olabilir ama biraz daha içmeme izin vereceksin
    öyle değil mi?” dedi..
    “neden izin istiyorsun ki?” dedim
    “bu görünmez bir zincirdir” dedi
    “izin istemek mi?”
    “elbette”
    “ben senin zincirini tutmak
    istemiyorum” dedim ona
    “yanlış anladın” dedi, “izin
    isteyen tutar zinciri, senden izin isteyerek şirin gözüküyorum ama aslında
    yaptığım şey, senin de benden izin istemeni sağlamak”
    “ne konuda izin isteyecekmişim ki
    senden?”
    içki geldi ve daha sonra, yani çok sonra demek
    istiyorum, bardan çıkmaya hazırdık, ancak bir sorunumuz vardı, o da, bu hatunun
    benim öpücüklerime karşılık veremeyecek kadar sarhoş oluşuydu ve bir ayyaşla
    sevişmek ile bir ölü ile sevişmek arasında hiç bir fark yoktu.. onu belinden
    kavradım ve ayağa kaldırdım, garson bizi gördü ve yanımıza yanaştı, hatun, “beni
    bu arkadaş götürecek bugün” dedi, “size gerek yok..”
    dışarı çıktık, “arabam var” dedi,
    “kullanmayı biliyor musun?”.
    “denerim” diye cevap verdim. ben çok
    fazla içmemiştim ve araba kullanabilirdim sanırım..
    “şu karşıda, kırmızı renkli olanı, anahtarlar
    çantamda”
    hatun arabaya dayandı ve bende çantasını
    kurcalamaya başladım, anahtarları buldum, kapıyı açtım, onu bindirdim ve bende
    direksiyona geçerek arabayı çalıştırmayı denedim..
    “kanyak” dedi, “çevir hadi, hiç mi
    film izlemedin sen?”
    arabadan çıktım ve biraz ilerdeki büfeden bir
    kanyak aldım, tekrar arabaya bindim ve, şişeyi ona uzattım..
    “teşekkür ederim” dedi, “kanyakı
    çevir hadi”
    “önce onu bitir” dedim, “bu gece
    bu kadar yeter hem”
    “izin istemiyorum ki senden” dedi
    “hem kanyak da istemiyorum.. şu lanet şeyi işte, çevirmen gerek onu, öyle
    çalışıyor diye hatırlıyorum, orada bak”
    eli ile torpido gözünü işaret ediyordu, belki de
    kontak anahtarını çevirmemi istiyordu, hiç bir şey anlayamıyordum..
    “sigara yok” dedi
    “bende de”
    “e al o zaman”
    “param bitti” dedim, “o elindeki
    şişe son paramı emdi..”
    “çantamda var” dedi.. çantasını açtım..
    parayı aldım, arabadan çıkarak tekrar büfeye gittim.. sigara aldım ve döndüm..
    tekrar arabaya bindim.. sızmıştı.. onu arabadan indirip arka koltuğa yatırdım..
    ön koltuğa geçerek bir süre daha arabayı çalıştırmayı denedim.. olmuyordu.. ve
    ben hiç bir şey için çok fazla uğraşmak gerektiğine inanmıyordum, olmuyorsa
    olmuyordur, zorlamanın anlamı yoktur.. ön tarafa da ben yattım ve böylece
    mutsuz bir çift olduk bir süre için.. mutsuz çiftler ayrı yatarlar.. aynen
    anneniz ve babanız gibi.. siz olmasaydınız çoktan boşanırlardı, siz onların
    hayatını mahvediyorsunuz!
    sabah oldu, uyandırdı beni,
    “kalkar mısın, işe gitmeliyim, naptığını
    sanıyorsun sen söyler misin?”
    “uyuyordum sadece”
    “iyi, arka koltukta daha rahat
    uyuyabilirsin, hadi çabuk, geç kalıcam”.
    arka koltuğa geçtim ve uyumayı sürdürdüm..
    uyandığımda, 4 kapısı da kitli bir arabanın içinde esir kalmıştım.. ön koltuğa
    geçerek radyoyu açmak istedim, radyo yoktu, torpido gözünü kurcaladım,
    bomboştu, etrafa  bakındım, loş bir
    ortamdı, sanırım bir garajdaydım.. bekledim, bekledim, bekledim, bu süre içinde
    kaç kez mastürbasyon yaptığımı hatırlamıyorum ama son bi kaç kez zirvede iken
    bi gram bile akmadım.. vanayı sonuna kadar açarsınız ama bi gram bile akmaz,
    sular kesiktir, bunun gibi bişi.. akşama doğru, sanırım akşama doğru, çünkü loş
    ortam biraz daha kararmıştı, uyumak için tekrar arka koltuğa geçtim ve bu
    yorgunluğun üzerine iyi bir uyku çektim kendime.. uyandığımda sokak lambalarını
    gördüm ilk olarak ve kafamı kaldırıp camdan dışarı bakınca da, aracın, dün
    gittiğim barın önünde park edildiğinin farkına vardım.. kapılar kitli değildi,
    çıktım ve bara girdim.. dünkü hatun aynı masada oturmuş içiyordu, “merhaba”
    deyip masaya oturdum.. “günaydın” dedi, “kendine bi içki iste,
    hemen gelicem”. kalktı ve bardan dışarı çıktı.. 2 dakika sonra içerdeydi..
    “nereye gittin?” dedim
    “arabanın yanına.. kapıları kilitledim”
    “beni onun içinde unutma bir daha”
    “sende koltuklarımdan çocuk edinmeye
    çalışma.. koltuk bu, hamile kalarak çoğalmıyor, fabrikası var onların.. ama sen
    bilirsin, ben bir sonuç elde edemeyeceğini bilmeni istedim sadece.. yoksa
    önemli değil koltuklara yaptığın.. koltuk bu, tuvalet olarak bile
    kullanılabilir, anlamaz o bunu, hissetmez”,
    “çok içiyorsun.. ve ben araba kullanmasını
    bilmiyorum”
    “önemi yok bunun”
    “benim için var”
    “o zaman defol”
    “ne?”
    “sana şu ana kadar herhangi kötü bir şey söyledim
    mi? senden şikâyet ettim mi? hayır! sana kontak diyorum, sen kanyak alıyorsun,
    arabayı çalıştıramıyorsun, bu yüzden evden yürüyerek 1 dakikada ulaşabileceğim
    bir işe, senin yüzünden geç kalıyorum, üstelik gece boyu iki büklüm yattığım
    için her yerim ağrıyor ve ben ağzımı bile açmıyorum, seni anlayamıyorum,
    gerçekten anlayamıyorum”
    donmuştum.. tek bir harf dahi çıkartsaydım,
    büyünün bozulacağını biliyordum, susup gözlerine bakmayı sürdürdüm.. sonunda
    olmuştu işte, onu bulmuştum, ve bırakmayacaktım..
    “özür dilerim” dedi..
    “haklısın ama”
    “olabilir, gene de özür dilerim”
    “çok içiyorsun”
    “hı hı”
    “bugünlük, sadece bugün az iç, söz, yarın araba
    kullanmasını öğrenicem”
    “yarın sabah anahtarları bırakırım sana, içkime
    karışma”
    tekrar arabaya kadar taşıdım onu.. ve tekrar
    denedim arabayı çalıştırmayı, o sızdı, arka koltuğa taşıdım, ona bir not yazıp
    ön koltuğa yattım.. uyandığımda, onun sabah işe giderken beni uyandırmaya
    çalıştığını hayal meyal hatırlıyordum,
    “hadi kalk, işe gidicem ben”
    “tamam kalkıcam”
    “hadi ama”
    “ya tamam dedik ya sana” diye bağırdım..
    sonrasını hatırlamıyorum, sanırım bi daha seslenmedi.. direksiyona bir bant ile
    yapıştırılmıştı sabah yazdığım not; “anahtarı bırakmayı unutma”. kâğıdı söktüm
    ve arkasını çevirdim, o da bana bir not yazmıştı; “arka koltuğa kahvaltılık bir
    şeyler bıraktım, anahtar için üzgünüm”.
    anahtar yoktu ve kapılar kitliydi.. ama camlardan
    çıkabilirdim, ama bu kez de garajdan çıkamazdım.. bekledim.. bekledim..
    bekledim.. koltuk itiraz etmiyordu hiç bir pozisyona.. ve tekrar sızdım.. ve
    tekrar uyandım.. barın önünde park edilmişti araç, indim, bara gidip yanına
    oturdum, o kalktı ve arabanın kapısını kilitlemek için çıktı, tekrar geldi,
    oturdu ve bir içki istedi..
    “anahtarı neden bırakmadın?” dedim..
    “kaçmanı istemedim”
    “kaçmak?”
    “hı hı.. garajdan eve giden bir merdiven var, ve,
    yani yaşadığım yeri görünce falan, ya da benden bıktıysan, bu gece içmiyorum
    bak, eve gidicez birazdan, ben kullanıcam”. içkiyi benim için istediğini
    anladım ve gidelim o halde dedim, bende içmek istemiyorum.. çıktık.. arabaya
    bindik.. ve bana nasıl çalıştırıldığını gösterdi..
    bir evin önünde durdu, arabadan indi, garajın
    kapısını açtı, arabayı soktu, daha sonrada içerdeki merdivenden evine çıktık..
    2.
    ertesi gün, sabah uyandım.. çok değişik bir
    cümleydi bu benim için, ‘sabah uyandım’, alışıldık bir şey değildi, sabahları
    genelde uyurdum, uyanırsam da, bi fantezi kurar, sonra gene dalardım uykuya,
    akşamdan kalma olduğum zamanlarda işkenceydi sabahlar, ama değiyordu buna..
    ancak hala, kusarken her şeyi çıkartamamıştım içimden, mutlaka bir şeyler
    kalıyordu içerlerde, yerleşip büyüyorlar ve akraba çıkıyorlardı ondan
    öncekilerle.. “bir düşünce diğerine bağlanır ve derken kapı çalar”, kimin
    dizeleriydi bu? yoksa şu an mı uydurmuştum, evet bu daha mantıklıydı galiba,
    dizeler mantıksızdı oysa.
    dün gece için bir sansür uygulamamıştım.. olan herhangi
    bir şey yoktu yani.. sadece içki içme mekânı değişmişti, hepsi bu.. sonrada
    sızılıp kalınılmıştı.. ve zaten evde olunulduğu için de bir problem
    yaratmamıştı sarhoş olmak.. uyandım ve uyumaya çalıştım tekrar.. saat yediydi..
    sabahın yedisi.. yanımda yatıyordu lita ve memnundu halinden.. en azından öyle
    görünüyordu rüya görürken – uyanmaya çalışıyor gibi bir hali yoktu.. ama
    uyanmalıydı mutlaka.. uyanmak zorundaydı.. omzuna dokundum.. sarstım biraz..
    tepki yoktu.. biraz daha dürttüm.. bir değişiklik olmadı.. şiddeti arttırdım..
    hala uyuyordu.. ve benim başımdaki ağrı onu taklit etmemi engelliyordu..
    uyuyamıyordum.. ama gene de bunu denedim.. olmuyordu.. sıkışmıştım.. bunu
    hissedebiliyordum.. bunu çok sık hissederdim.. uyanırsınız ve kusarsınız..
    başınız ağrıyordur, aynada kendinize şöyle bir göz atıp, dün geceden kalma bir
    değişiklik olmadığını fark edince, tekrar yatağa dönersiniz.. ama
    uyuyamazsınız.. yatıp beklemek dışında yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur…
    biraz daha dürttüm.. bir değişiklik olmadı, başka bir yöntem denedim uyandırmak
    için, bir inilti sesi işittim.. doğru yoldaydım.. aynı bölgeyi biraz daha
    kurcaladım.. biraz daha.. ve uyandırmayı başardım onu.. konuşmasına fırsat
    vermeden, hey hey bi saniye, aklıma bişi geldi, sanırım 17 yaşındaydım, ya da
    onun gibi bişi, gece arkadaşlarda kalacaktım, eve telefon ettim ve izni
    kopardım, ama gece arkadaşımla kavga ettik, ve, sanırım saat 2 gibi onlardan
    çıkarak eve doğru yol aldım, otobüs yoktu o saatte, yürüyerek gidebilmek
    dışında başka bir alternatif yoktu, ya da beklemek, günün ilk otobüsünü, neyse
    ben yürümeyi seçtim ve kemeraltından geçmem gerekiyordu, geçiyordum da, bir
    polis çıktı karşıma, karakolun yakınındaydım, amca burdan basmaneye nasıl
    gidebilirim dedim, konu değişmişti, kimlik sormak yerine yolu tarif etmeye
    girişti ve ardından zamanımıza hızlı bir dönüş ile, “başım ağrıyor, hap var mı”
    dedim lita’ya.. “uyanmıyordun, amacım taciz etmek değildi”. esnedi ve kalktı
    ayağa, yatak odası ile mutfak aynı odadaydı, ve birde içki odası vardı evde, o
    bu ismi vermişti odaya; “burası yeme odası ve burası içme odası, burası
    boşaltım odası, ve burası da, aaa, burası 
    da, hmm, burası böyle boş işte” bomboş bir oda vardı, her şeyiyle boş,
    duvarları bile renksiz, bomboş, hiç anı yok.. boşaltım odası tuvaletti ve yeme
    odası ise yatak odası ile mutfağın senteziydi.. içme odasının farkı neydi
    derseniz, bir bar gibi inşa edildiğini söyleyebilirim size, 5 adet masa,
    masalarda oturan heykeller, heykel barmen, heykel… her şey heykel.. ve o odada
    içtikten sonra hareket etmemeye özen gösteriyordunuz, sadece dikkat çekmemek
    için, heykeller hareket etmiyordu, ani bir hareket, kafalarını size
    döndürmelerine neden olabilirdi belki de.. kim bilir.. ben bir heykel değildim,
    bilemezdim bunu.. hap ve su, bir baş ağrısı hapı, içtim, “büyük olasılıkla işe yaramayacak
    ama” dedi.. “neden” dedim, “uyku ilaçları baş ağrısını geçirmiyorlar sanırım,
    ama hissetmezsin en azından, elimizdeki tek alternatif buydu”. oldukça
    zekiydi.. tekrar uyudu.. ve uyandırıldığımda (uyandırmak için benim tarzımı
    denemişti) saat öğleni geçiyordu, ya da zaman.. her neyse işte, “bugün tatil”
    dedi, “gün benim günüm, satmak zorunda olmadığım bir gün bugün..”
    dolaptan bir bira aldım ve birayı elimden alarak
    dolaba koydu o, “yemek yiyelim” dedi, “karşıdaki kafede, oraya içkili
    gidemiyorum, içkili olduğum zaman almıyorlar beni, ve yumurta sevmem, hayatta
    en nefret ettiğim şey yumurtadır, ne yazık ki pişirmeyi becerebildiğim tek
    şeyde o”. kafeye gittik, güzel bir kafeydi, “ne yiyeceksin lita?”
    “2 patates, birerde çay”. benim yerime karar
    vermesinin nedeni neydi ki?
    “ben yumurta istiyorum” dedim, “ve de ayran”.
    garson gitti ve geldiğinde elinde iki tabak kızarmış patates ve iki bardak çay
    vardı,
    “bu ne” dedim, “ben yumurta istedim, ve de
    ayran”. garson kız – doğruyu söylemek gerekirse, ki çoğu zaman gerekmez, lita’nın
    ruhunu o garsona sokmak ve daha sonra o bedene kendimi sokmak hoş olurdu,
    fantezi işte, klişe ve fantastik, neyse, garson kız mavi renk kalem ile
    süslenmiş olan göz kapaklarını yumarak lita’ya döndü, lita’ya başımı
    çevirdiğimde garson arkasını dönmüş ve yan masa ile ilgilenmeye başlamıştı..
    lita’nın ona nasıl bir hareket çekmiş olabileceğini düşünmeye başladım ve
    sokağı izlemeyi sürdürdüm bir süre.. sessizlik.. ortamdaki gerilimi size
    yansıtamıyor olabilirim belki de, ama bunu söyleyip hayal gücünüze
    güvenebilirim; ortam gerginleşmişti..
    “neden yemiyorsun?”
    “bekliyorum” dedim
    “neyi?”
    “yumurta ve ayranı”
    “gelmeyecek” dedi,
    “ama ben yumurta ve ayran istedim”
    “bende getirmemesini… ”
    “ne sikim iş bu” dedim,
    “ye” dedi, “hepsi bu, ye ve gidelim”
    “yemeyeceğim”
    “o halde defol”. haklıydı, izin isteyerek
    görünmez bir zincir ediniyordunuz.. patatesi yedim ve oradan çıktık, açtım,
    protestomu tam anlamıyla gerçekleştirememiştim, sadece çayı içmemeyi
    başarabildim, üstelikte içine şeker atıp karıştırarak.. yürüyorduk, temas
    oluyordu bazen, omuzların değmesi gibi, yan yana yürüyen iki insan nereye
    gitmesi gerektiğini bilmiyorsa, virajlarda çarpışabilirler, gayet doğal bu,
    neden sorun ediyorsun ki?
    “bunu bilerek yapıyorsun” dedim..
    “yumurta sevmem, söylemiştim sana, öyle değil mi?”
    “ama ben yiyecektim sen değil”
    “orada yumurta yenmiyor, mekân arkadaşımın,
    garson arkadaşım”
    “mekân sahibi garson mu?”
    “elinden gelen tek iş bu, para biriktirdi, mekânı
    açtı ve garsonluk yapmaya başladı, boş durup gelen kârın bir kısmını alıp geri
    kalanları orada çalışanlara vermeyi içine sindiremedi”
    “çok garip arkadaşların var” dedim
    “pekte garip gelmiyorlar bana..”
    “ama öyleler..”
    “seni bırakmamı istediğin bir yer var mı?”
    “benden sıkıldın mı”?
    “elbette, şimdilik, herkes sıkılabilir zaman
    zaman”. bir sonraki virajda farklı yerlere döndük.. bilinçsizce, öyle aniden
    döndük işte.. ve yolumuza devam ettik.. yürüyordum.. ve kendi kendime
    söyleniyordum, kimse göründüğü gibi değildir, görünen gerçeğin arkasındaki
    gerçeği görmek gerekir, bunun için arada sırada kahvaltı ederken yumurtayı
    tavana fırlatıp yere düşmesini bekleyebilirsiniz.. 2-3 sokak sonra karşıma
    çıktı, sanırım köşede beni bekliyordu,
    “özür dilerim” dedi, “deliyim, bunu kabul et”
    “sorun değil” dedim, “herkes zaman zaman
    delirir”. tekrar yürümeye devam ettik, bu kez nereye gitmemiz gerektiğini
    biliyorduk, içeri girdik ve 15:15 seansının yeni başladığını gördük, bilet
    aldık, yerimiz gösterildi ve oturduk.. izledik.. bitti, çıktık, akşam olmuştu
    ve hava kararmak üzereydi… onun evine doğru yürümeye başladık ve bu sırada
    yağmur başladı, gittikçe hızlanıyordu, adımlarımız gibi.. tanrıyla yarışıyor
    gibiydik.. kapının önünde durduk..
    3.
    “içeri gel hadi, hasta olacaksın, aptallık etme”.
    yolun karşısına baktım, içerisi boştu ve güzel görünüyordu, denemeye değerdi,
    “hayır” dedim lita’ya, “akşam o bara gelirim”. yolun karşısına geçerek içeriye
    girdim, sabah oturduğumuz masaya oturdum, garson kız geldi,
    “merhaba”
    “oturmaz mısın?”. garson kızı, ya da mekânın
    sahibini, masama davet ettim, teklifimi geri çevirmedi.. kimse yoktu içerde,
    sanırım kapatmak üzereydi o da..
    “arkadaşın..” dedim, 3-5 saniye duraksadım ve
    devam ettim, “sorunu ne?”
    “sorunu yok” dedi..
    “var” dedim, “hiç dikkatini çekmedi mi bu senin?”
    “insanları neden sağlıklı ve hasta olarak
    sınıflandırıyorsun” dedi, “standardize olmak boktandır, farklı işte, hepsi bu,
    farklı, anlamıyor musun” kafenin camları indi.. bir sopa tarafından sert bir
    darbe.. sıçradım ve ayağa kalkarak geri çekildim, garson kız sakin sakin
    oturuyordu masada, mutlaka görmüş olmalıydı lita’nın elinde sopayla evden çıkıp
    üzerimize doğru koştuğunu..
    “sorun değil lita” dedi, “geçti..”
    “hı hı” dedi lita, dudakları bile titriyordu ve
    soğuktan olmadığını anlamak güç değildi, daha sonra gözler, yaşlar, boşalmak,
    ve yere oturdu.. bende gidip yanına oturdum..
    “özür dilerim” dedi, “yapmamam gereken bir şey
    yaptım sanırım”
    “çok sık özür diliyorsun” dedim..
    “bunun için de özür dilerim” dedi.. “çok sık özür
    dilediğim için falan işte yani..” eve çıktım bu kez, garson kız gelmedi, evine
    gitmesi gerekiyordu.. öyle söyledi.. yalnız bırakmak istediği belliydi.. yalnız
    kalmak isteyen kimdi? böylesi bir deliyle.. ölümü göze alıp ayakkabılarımı
    çıkardım ve geçtim içeri.. heykellerinin birini masadan kaldırıp oturdum, “ne
    içersiniz Beyefendi?” dedi, gülüyordu, deliydi – muhtemelen..
    “siz ne tavsiye edersiniz” dedim, neyse lafı
    uzatmayacağım, yataktaydık gene, ve bir şey olamayacak kadar sarhoştuk, o
    istiyordu ama bir şey olmayı, ben bir şey olmayı istemeyi bırakalı yıllar
    olmuştu, sırt üstü yatıyordu o ve ben ise yan yatıyordum, yüzüm ona dönüktü,
    oda bana döndü, elini aletime attı, “uyumuyorum” dedim, “uyandırmaya
    çalışmıyorum” dedi, “yapma”, “yapıcam”. elini tuttum ve vücudumun yarısını onun
    üzerine attım onu sırt üstü çevirerek, ellerini de yukarı kaldırmıştım, tecavüz
    etmenin zıttını yapıyordum, elini aşağı indirmeye çalışıyordu ama buna izin
    vermiyordum ve böylece bir süre mücadele ettik, yüzü ile yüzüm arasında mesafe
    yoktu, hatta dudaklarımız birbirine temas ediyordu.. ama öpüşmüyorduk, bu daha
    çok, sürtmeydi, istem dışı bir şekilde, belli belirsiz bir temas, o an amacımız
    bu değildi çünkü ve ellerini aşağıya indiremiyordu.. çok güçlü biri değildi
    lita, en azından bana göre, ve neden bunu yapmasına izin vermediğime gelince,
    yarın sabah o sopanın benim kafama inmeyeceğinden emin olmalıydım.. “ben
    sarhoştum beni kullandın” dırdırına katlanamazdım doğrusu, daha önceleri birçok
    sarhoşla yattım, hatta çoğu ile ilk seferimizde sarhoştuk, ama bu başkaydı,
    korkutucuydu lita.. yaptığı heykeller gibiydi.. belirsiz bir rotada ilerliyor
    gibiydi.. ve bu galiba kaos demekti.. dudaklarımı ısırdı, çok zekiydi, ve
    teslim oldum.. üzerime çıktı.. bana giymem için verdiği eşofmanı çıkardı
    altımdan, içine aldı beni, rahat ve soğuktu, kısa zamanda ısındı ve patladı..
    üzerime yığıldı.. uzun sürmemişti, amacı buydu, ben sızmadan içine getirtmek
    beni.. lanet olsun dedim, duymadı, ya da duymak istemedi..  
    4.
    sabah uyandığımızda, bu konuda hiç bir şey
    konuşmadık.. işe gitmeyeceğini söyledi bana, ve daha sonra evinin karşısındaki
    kafede garson olduğunu öğrendim.. yaşadığım yere gittik bu kez de, görmek
    istemişti..  gördü.. beğendi.. özellikle,
    her köşede bir kâğıt parçası ve her kâğıt parçasında birkaç cümle bulmak hoşuna
    gitmişti.. “demek yazarsın” dedi, “herkes yazar” dedim..
    “yayınlıyor musun?”
    “yayınlamak için yazmıyorum”
    “neden yazıyorsun?”
    “senin dekorun gibi bişi bu da..”
    “anlıyorum, bana taşın”
    “böylesi iyi”. eğildi ve yerdeki yastıkları
    toplamaya başladı,
    “telefonun var mı”, telefonu gördü, ahizeyi
    kulağına dayadı,
    “lita, bırak lütfen”. numarayı çevirdi,
    “alo”, bana döndü, “adresini söyle” ahizeye
    döndü, “hemen gelir misin?”. kimdi çağırdığı? zor olacaktı, evet zor.. ama
    oldu.. onun evinin boş odasına sığmıştı eşyalarım..
    5.
    pardon, anlatmayı unutmuşum, tam evden çıkarken
    telefon çaldı, arayan henry’ydi.. muhtemelen.. beni sık sık arardı zaten..
    henüz 18 yaşındaydı o zamanlar.. lita açtı telefonu.. “alo?”. ve bana uzattı,
    “bir kadın arıyor”. kadın mı? ben kadınlara telefon numaramı vermem ki..
    “alo, kiminle görüşüyorum acaba?”
    “alo”
    “..”
    “tanıdın mı beni?”
    “tanımaz mıyım.. naber?”, beni yılda bir kez
    arayan, yılda bir kez de mektup yazan eski sevgilimdi telefondaki, hala
    istiyordum onu ama geçen yıl evlenmişti.. belki de bir bebeği olduğunu söylemek
    için aramıştı.. yo hayır bu olamazdı nedeni.. o beni sadece canı sıkılınca
    arıyordu..
    “iyiyim. sen napıyorsun”
    “hiçbir şey”
    “telefonu açan kimdi?”
    “aa..ooo.. şey.. telefonda anlatılamayacak bir
    şey bu”
    “neden ki? şekil çizerek mi anlatacaksın?” al
    sana bir deli daha..
    “şu an onun evine taşınıyorum”
    “sevgilin mi?”
    “bu konuda ne düşündüğümü anlattığımı sanıyordum”
    “düşünceler değişebilir”
    “her şey değişebilir, evet, ama bu başka bişi”
    “karın? evlendin mi yoksa?”, telefonun
    ahizesinden girdi ruhum ve diğer taraftan çıkıp gördü yüzünü, dudağını bükmüştü
    o bunu sorarken.. evin önünde bir anadolun aniden fren yaptığını gördüm camdan,
    ev birinci kattı, lita kaş göz hareketi yapıyordu telefon konuşmamı bitirmem
    için, “bi saniye” dedim telefona, lita’ya, “telefon numaranı ver” dedim,
    “önemli!”,
    “beni seviyor musun?” dedi lita, sırıtıyordu,
    tatlı bir gülümse vardı gözlerinde..
    “bi saniye, şu an meşgulüm, sana bir numara
    vericem, beni oradan 1 saat sonra ara”, dedim telefona.. eşyalarımı lita’ya
    taşımak bir saatimi alır sanıyordum..
    “hay lanet böcek, sırtımdan içeri girdi, çıkar
    şunu, çıkar, ben hamamböceğinden nefret ederim, çıkar, çıkar, çabuk ol” diye
    tepinmeye başladım, ahizeyi bırakamıyordum, çünkü karşı taraf, “daha sonra
    arayamam, anla lütfen, 2 dakika, lütfen” diyordu, belki başka şeylerde diyor
    olabilirdi ama anlayamıyordum, hamamböceğinden nefret ederim! neyse, böcekten
    kurtardı beni lita ve adam anadoldan çıkıp kapıya doğru yaklaştı.. kapının zili
    çaldı..
    “hadi, çabuk ol, gidicez”
    “numarayı ver lita, numara!”
    “beni seviyor musun?”
    “lita! numarayı ver”. ona seni seviyorum
    dememiştim hiç, oysa içine geldiğim sırada bana seni seviyorum demişti o, fısıltı
    halinde çıkmıştı sesi ve karşılık olarak aynı anda ve aynı desibelde, “lanet
    olsun” demiştim.. birbirimizi duymazdan gelmiştik o an.. ahizeden ağzımı
    uzaklaştırdım ve yumuşak bir tonda,
    “elbette seviyorum lita, yoksa burada işin ne,
    numarayı ver, o benim kardeşim, anlamıyor musun? görümcen senin o..
    gö..rüm..ce”
    “ensest diye bir şey vardır..” dedi aynı tatlı
    sırıtışla,  “hem böcekler de var burada,
    onların işi ne? onlardan nefret ediyorum dememiş miydin?”. ve numarayı verdi,
    gıcık ediyordu insanı bazen, zorluyordu, yoruyordu, ama o böyleydi,
    değiştiremezdim.. değişmesi gereken bendim.. ve çekim alanına girdiğiniz an
    kurtulamıyordunuz ondan.. kapı hala çalıyordu, “kapıyı aç lita”
    “peki hayatım, hemen defoluyorum, rahat konuş”.
    ve telefona döndüm..
    “alo, ya, şimdi konuşamam, neden anlamak
    istemiyorsun”
    “bende sonra konuşamam, izmir’e geldim, 3 gündür
    seni arıyorum ama yoksun, mektup gönderdiğim adrese gittim, evde kimse yoktu,
    telefona da çıkmıyordun! ya.. görüşmeliyiz.. anla lütfen” lita içeri girdi,
    “şoför acele etmemizi istiyor” dedi, “ne kadar
    zaman o kadar para dedim ama işi varmış 1 saat sonra, ‘nakliyatçı değilim ben,
    çağırdın geldim, ne işin varsa halledelim hemen’ dedi bana”. yalan söylüyordu,
    kesinlikle yalan söylüyordu, nereye ne cevap vereceğimi şaşırmıştım, telefona
    döndüm tekrar ve numarayı söyledim.. 
    “param bitti, başka telefon kartı alamam, otelde
    de kalamam bu gece, başka param yok, asıl sen anlamak istemiyorsun..” dedi
    telefondaki..
    “çabuk ol” dedi lita.. 
    “nerdesin?” dedim telefona,
    “bir oteldeydim.. attılar beni. şimdi otelin
    karşısındaki kulübedeyim.. otelin adı.. adııı.. bi saniye, hah gördüm levhayı,
    maviii..ış..ık.. mavi ışık yazıyor..” derin bir duraksama.. “sana ihtiyacım
    var..”, lita yastıkları yüklendi ve dışarıya doğru yöneldi..
    “tamam, kapatmak zorundayım, aramaya çalış”, lita
    dışarı çıktığında, “almaya gelicem seni” dedim ve kontur bitti.. “orada
    bekle!”. duymuş muydu acaba beni? lita’yı bırakamazdım, onu istiyordum, ama
    diğerini de istiyordum, ve garson kızı da, hepsini istiyordum.. aslında
    istediğim telefondakiydi, ve lita’nın beni istemesi hoşuma gitmişti, kendimi bi
    bok sanmama neden oluyordu lita, bunu sonra anlatıcam.. kasetlerimi bir kutuya
    koydum ve camdan lita’ya uzattım, daha sonra koltuğu yüklendim ve dışarı
    çıktım, şoför izliyordu sadece, pos bıyıklı, kırk yaşlarında bir herifti, zayıftı
    – her anlamda.. muhtemelen daha önce düzüşmüştü lita’yla, lita bu herifi nerden
    tanıyordu? hayır hayır, bunu lita’ya soramazdım, lita’ya ne kadar çok
    ‘sahiplenmeci’ gibi davranırsam o kadar çok kaptırıyordum ona zincirimi..  kasaya attım koltuğu, ailemden kalmaydı
    koltuk, bir tek o, ailemden bana bir tek o düştü miras olarak, içeriye döndüm
    ve müsveddeleri toparladım, ve elbette ufak bir kasetçalar, lita ise kitapları
    koydu bir kutuya, evde birkaç adet kutu vardı, daha önce buraya taşınırken
    kullanmıştım onları ve atmamıştım.. evim 2 oda, bir mutfak ve bir tuvaletten
    oluşuyordu, banyo yoktu, gerekte yoktu, tek başıma yaşıyordum, bazen kadınlar
    oluyordu evde ama sorun olmuyordu tuvalet, ‘banyon yok mu?”, “bu fanteziyi
    senin evinde gerçekleştirebiliriz”, neyse neyse, anılara bir son vermeliydi, bu
    odada ki son parçayı da yüklenerek çıktım, şimdi 2 oda da bomboş kalmıştı.. şoföre
    “içerde buzdolabı var, başka bir şey kalmadı, bi el atsan”.. dedim, kafasını
    uzattı pencereden ve “kol”, dedi, “bende bir tane kol var ahbap, lita sandığından
    güçlüdür hem”. lita sandığından güçlüdür.. lita sandığından güçlüdür.. gebertmeliydim
    pezevengi.. evet bunu hak ediyordu o.. kim ne derse desin o bunu hak ediyordu,
    lita çıktı kapıdan, elinde bir şey yoktu, olması da imkânsızdı, ne kadar güçlü
    olursa olsun buzdolabını tek başına taşıyamazdı, “buzdolabını karşı komşuna
    sattım, içinde hiç içki yoktu, yemeklerin ise bozuktu, hadi gidelim”,
    “lanet olsun! lita, neden benim yerime karar
    veriyorsun”
    “sen ben yok artık, biz, ikimiz, aynı kişiyiz”.
    dişlerimi sıkıyordum, gidip o lanet arabanın lanet kasasından eşyalarımı alıp,
    gerisi geriye evime yüklememek için kendimi zor tutuyordum, neydi beni çeken?
    siyah küt saçlar mı? bir amcık mı? göğüslerinin, bugüne kadar dokunduklarımın
    en büyüğü oluşu mu? kalça? hayır, gözler? hayır, dudak, eh belki, yo yo
    kesinlikle hayır!!! o halde ne? aşk değil, emin olun değil, az önce telefonda
    konuştuğumuz için düşünürsek, bakın buna evet diyebilirim, onu da istiyordum
    çünkü, ona aşığım diyebiliyordum hem, lita söz konusu olunca ise karar
    veremiyordum ne olduğuna, ama çekiyordu işte, farklıydı lita.. hepsi bu.. daha fazlası
    da vardı, herkes onu istiyordu, gördüğüm herkes âşıkmış gibi bakıyordu lita’ya,
    lita’ysa bana.. kısa bir etek giyiyor ve bacaklarını sergiliyordu herkese, ve
    deli ediyordu herkesi, ona kafasını çevirip de bakmayacak erkek yoktu, ama
    benimdi o, her şeyiyle benim, ve onla olduğum süre içinde o yanımdayken her
    arkasını dönüp ona bakan erkekle kavga ediyordum, ve hoşuna gidiyordu bu durum
    lita’nın ve benim.. gördüğüm herkes lita’ya âşıktı.. lita için kumsaldaki kar
    tanesiydim ben..
    ama onla olmamın asıl nedeni bu da değildi! lita
    neyse o’ydu, beni çekende buydu, rol kesmiyordu bana, gerçekti o. beni
    kaybetmemek için rol kesmemişti hiç.. belki de aradığım oydu, bunu daha önce de
    söylemiştim, onu buldum demiştim, ve bırakmayacaktım.. kesinlikle
    bırakmayacaktım, o beni bırakmadığı sürece ben onun olacaktım, ama zor olacaktı..
    gerçekten zor..
    6.
    bir saat olmuştu.. ve hala çalmamıştı telefon..
    acaba yazabilmiş miydi verdiğim numarayı? lita hissedebiliyordu benim telefonun
    çalmasını beklediğimi, karşımda oturmuş beni kesiyordu, hiç konuşmuyorduk..
    arada sırada göz göze geliyorduk sadece.. getirdiğim kasetlerden birini
    koymuştu teybe.. eski bir rap kırıntısı yükseliyordu odada.. çok eski.. “i’m
    havin illusions, all this confusion’s drivin me mad inside. i’m havin
    illusions, all this confusion’s fuckin me up in my mind”.  sevmemişti lita.. alışmaya çalışıyordu.. bir
    şeytanlık düşünüyordu kesinlikle, bende boş değildim ama.. ne yapıp edip onu
    alt edecek ve mary’yi eve getirecektim.. telefon kulübesinde mi bekliyordu
    acaba? otel mavi ışık nerdeydi ki? mary.. evet adı buydu.. böyle diyordum ona..
    ayak ayaküstüne atmıştı lita, sallıyordu ayağını, çok hızlı sallıyordu
    üstelikte
    “kes şunu” dedim, kesti sallamayı.. söz
    dinliyordu.. ve söz dinletiyordu bu şekilde….
    “gidecek misin?” diye sordu
    “nereye gidecek miyim?”
    “o kaltakla görüşmeye”
    “laflarına dikkat et, sana kardeşim olduğunu
    söylemiştim”
    “annende olabilirdi, akrabalık dereceni sormadım
    ki sana”, sesimi yumuşattım tekrar;
    “lita,” gözlerini dikti üzerime, gözleri ile
    duyuyor olabilirdi, “anlaşmaya ne dersin”
    “evime saç telini bile sokamaz” lanet olsun, çok
    hızlı algılıyordu her şeyi, ve kestirip atıyordu hemen..
    “tamam peki”
    “pazarlık yok”
    “tamam dedim ya..”
    “o ‘tamam peki’nin arkasından ne gelir bilirim
    ben.. gerçekten kardeşin de sanki”
    “elbette öyle”. yalan söylüyorsanız, mümkün
    olduğunca kısa cümle kurmalısınız! çok dallı bir yalan, mutlaka çürük bir meyve
    verir..
    “gidip bakalım şu görümceye.. öncelikle
    görmeliyim onu, daha karar vermedim”
    “gidelim o halde?”
    “nerde?”
    “otel mavi ışık diye bir yerdeymiş, nerde
    olduğunu bilmiyorum!”
    “ben biliyorum!” nerden biliyorsun?
    yola çıktık.. ben film izlerken, ‘hemen bitsin’
    hissi verirse, kapatırım hemen.. kitap içinde aynı şekilde.. hayatta böyledir
    benim için ama henüz o his gelmedi.. geldiği gün intihar edicem.. aslında
    intihar yeni bir başlangıç için kesin bir yöntem değil.. hafıza kaybettirici
    bir ilacın icat edilmesi gerek hemen, ve birde başka bir geçmişi üzerime inşa
    edebilecek arkadaşlar edinmeliyim.. canım sıkıldıkça yapmalıyım bunu..
    yapmalıyız.. – ve işte bu yüzden, yola çıktık dedikten hemen sonra şunu derim;
    otele vardık.. yola çıktık.. otele vardık.. anlatım bu, aha, aklıma ne geldi;
    “benim var, diğer müptelaları sikiyim, anlayış bu, kıskanç polisler, bizim
    hayatımızı cehenneme çeviriyor”. hell 4 hustler..
    yola çıktık.. otele vardık.. akşamüstüydü vakit..
    iyi bir oteldi – kötü bir yerdeydi.. otelin karşısında telefon kulübesi vardı,
    kulübenin yanında da bir bank.. bankta oturuyordu mary.. masum ve sakin bir yüz
    ifadesi vardı onda.. at çantana, kutuplara götür, gıkını çıkarmaz hesabı.. ama
    öyle değil işte.. sadece dene.. ve kimin çantaya konulup nereye götürüldüğünü
    gör..
    “dur lita, şurda oturuyor işte”. indik arabadan
    ve o da ayağa kalktı bizi görünce, sadece tokalaştık ve bu işi çakozlamasına
    neden oldu mary’nin.. 1 yıldır görüşmüyorduk, normal şartlarda sarılmalı ve
    öpüşmeliydik.. lita bir kasırgaydı.. hiç konuşmuyordu.. tanıştırılmayı
    beklemediği açıktı, “mary bu lita, ve bu da kardeşim mary”. mary yüzüme baktı,
    ve durumdan iyice emin oldu artık… lita aşırı derecede zekiydi, hata yapmıştım,
    “ve buda kardeşim mary” dememem gerekiyordu, lita zaten biliyordu onun kim
    olduğunu, ben mary’yi kendi kendisi ile tanıştırıyordum bu sözle, kardeşim
    olduğunu söylemeye çalışıyordum ona..
    “merhaba mary, ‘sen kardeşim mary’sin’ demiş
    oldun işte, anlamıyorum sanma” diyecekti lita aynı günün gecesi.. uzatmaya da
    gerek yoktu..
    arabaya bindik.. ve eve doğru yol aldık.. evin
    önünde durduk.. ben lita’yı ikna ettiğimi sanıyorken, “hey, böyle gidiyoruz, bu
    tarafa” diye bağırdı, evinin karşısındaki kafeyi işaret ederek.. evinin
    kapısından geri döndüm mary ile ve kafeye girdik.. oturduk.. garson kız geldi,
    bak bu hiç dikkatimi çekmemişti, gayet pek tabi, evet evet olabilirdi, bu
    garson kızda da kalabilirdi mary.. 
     7.
    akşam evdeki barda oturuyorduk lita ile.. loştu
    ortam.. sarhoş olunca, kendinizi bir barda sanıp dışarı çıkabilirdiniz,
    heykeller sanat kokuyordu ve böylesi bir sanata kimse değer vermiyordu.. kimse
    değer vermeyecekti.. hatta sanat olarak bile görülmeyecekti.. ne olarak
    görüldüğü lita’nın umurunda değildi.. yapmıştı işte.. canı sıkılmış ve
    yapmıştı.. ama canı sıkılıyordu hala.. “bu iş böyle olmaz” denirdi çoğu zaman,
    “türkçeyi bozuyorsun, bu iş böyle olmaz”. “yazar, yırtar atar” dönemine geri
    dönerdiniz sonra.. yazarlığın belli dönemleri vardı, öncelikle işe yazmak ve
    yırtmak ile başlardınız, bunlar ısınma turlarıydı, yazardınız ve belki hemen belki
    bir saat belki de bir gün sonra yırtıp atardınız.. ‘iyi yazdım’ duygusu bir
    süre sonra ‘bok gibi yazmışım’a dönüşürdü.. bu süre zamanla artardı, bir hafta
    sonra yırtıp atardınız, bir ay sonra yırtıp atardınız, bir yıl, 10 yıl… sonra
    “yazar, yırtar atar” dönemi sona ererdi ve “yazar, okutur tatmin olmaz” dönemi
    başlardı.. bu kez de, yazdıklarınızı çevreniz üzerinde denerdiniz.. kobaylar
    yalancıdır.. “iyi yazıyorsun devam et”, “iyi yazıyorsun sende ne cevherler
    varmışta haberimiz yokmuş”, “iyi yazıyorsun neden yayınlamıyorsun”..
    beğenmezdiniz oysa.. bir kitap okur ve “nasıl yazmış orospu çocuğu” diye iç
    geçirirdiniz.. “bende yazarım ki”, “bende yazıcam ki”, “benim neyim eksik ki”,
    sonra ufak birkaç dergide yayınlanırdınız.. bu doğru yolda olduğunuz anlamına
    gelmekteydi.. bir süre sonra, bir bok sıçar ve devam ederdiniz sıçmaya..
    yazarlık böyle bir şeydi.. benim başıma hiçbiri gelmedi.. yanlış yolda olduğumu
    biliyordum.. ama çıkamıyordum işin içinden bir türlü.. “bir yazar olabilmen çok
    kitap okumalısın evlat.” okumuyordum.. ya da çok çabuk sıkılıyordum.. bir öykü
    yazıyorlardı önce kafalarında, daha sonra onbinbeşyüz tane tasvir ile örtüyorlardı
    üzerini ve iş uzadıkça uzuyordu.. 400 sayfa.. adı da roman.. sokarım öyle işe
    demiştim..
    “sonra ne oldu” dedi lita.. ilk defa anlattığımı
    dinleyen birini bulmuştum… am peşinde değildim ben, denk gelirse yapıyordum..
    ama koşmuyordum peşinden.. kovalamıyordum.. onlarda beni buluyordu.. nasıl
    olduğunu bilmiyorum, genelde sakin takılırım.. sonra ne oldu?
    “internete bulaştım“ dedim.. “ve senin
    heykellerine döndü iş”
    “anlıyorum”
    “ve bıraktım.. bir iş bulmalıydım.. ve
    çalışmalı.. ama yazmak beni bırakmadı”
    “bırakmaz.. yapışır.. bilirim bu duyguyu.. ve
    gerçektir işte o zaman..”
    “yazmak için yaşamak ya da yaşamak için yazmak”
    “…”
    “sonra bir iş buldum.. bir fabrikada ve o eve
    taşındım ailemden ayrılıp.. ve daha sonra işten attılar..”
    “sana bir iş bulabilirim ben” dedi, “çok kişi
    tanır beni”. çok kişi tanır beni.. çok kişi tanır beni..
    “mary nolucak?”
    “şimdilik idare edicez ama kardeşin değil o”
    göz teması ve sessizlik..
    “merhaba mary, ‘sen kardeşim mary’sin’ demiş
    oldun işte, anlamıyorum sanma” gülüyordu, bu kez o pis sırıtış yoktu, ruh vardı
    gülüşünde.. hastaydı..
    “neden bunu yapıyorsun”
    “çok mu hızlı geldim sana”
    “gelenin ben olduğumu sanıyordum”
    “bebekler seni korkutur mu?”
    “büyümesi için mama almam gerekiyorsa korkutur..
    her türlü “gereklilik” beni korkutur”
    “ben alırım”
    “başa alalım mı ne dersin?”
    “baş?”
    “başa alalım ve orada bırakalım, şimdi eşyaları
    benim evime götürelim ve senide o bara bırakıp gideyim ben”
    “mary kalıcak ama, burda benimle”
    “kaç gün..”
    “buna ben karar vericem”
    8.
    uyandım.. ve karanlık.. rüyaydı.. peki nereye
    kadarı? evet, lita yatakta ve mary de, boş odada.. hiç bişi olmamıştı, akşam
    evdeki barda oturmuyorduk, yazarlıktan laf açılmamıştı, lita mary’yi almamıştı
    ve her şey olağan süreğenliğinde ilerliyordu.. tekrar uyudum..
    9.
    “garson kız geldi” demiştim, ordan devam
    ediyorum, evet, pek tabi garson kızda da kalabilirdi mary diye düşünmüştüm
    hani, yani lita’yı ikna edemezsem eğer, bu da bir ihtimal…  üçümüzde birer çay istedik.. lita sigarasını
    yakarken gözleri üzerimdeydi, mary ise çay bardağının içine bakıyordu.. kötü
    görünüyordu, onu ilk kez böyle berbat bir halde görüyordum, saçları dağınık..
    ve makyajsız.. ve buruşuk giysiler.. ve yırtık pırtık bir ayakkabı.. çorap
    yok.. bunlara ek olarak bir tek çantası vardı yanında.. her şeyi ardında
    bırakmıştı.. hatta kendini bile! biliyorum bunun imkânsız olduğunu
    söyleyeceksiniz ama o gelirken kendisini evde bırakmıştı bu sefer.. ve bana
    gelmişti.. ilk kez, temelli.. böylesi bir zamanda.. ben böylesi pejmürde iken..
    işsiz güçsüz, 5 aylık kira borcu, yarı aç yarı tok, ölmek üzere… neyse ki lita
    beni borçtan da kurtarmıştı, buzdolabımı satarken kira borcumu da kapatmış.. ve
    tüm bunlar ona veda etmemi engelliyordu ki ben de bunu istemiyordum zaten…
    sadece bekliyordum.. bu iki kadın aralarında anlaşacak ve birlikte yaşamayı
    öğreneceklerdi, başka çıkar yolu yoktu, ben aradan çekilirdim, bu sorun
    değildi, nerde olsa yaşardım ben, bir hatun bulur ve yanına sığınırdım belki,
    yazardım bişiler..
    ortak yaralar.. bu birbirinden nefret eden iki
    hatun ortak yaralara sahipti muhtemelen.. mary’yi iyi tanıyordum, oldukça iyi!
    şu son bir senede başına gelenler hariç, kocası ile yaşadıkları hariç.. ve
    lita.. onun gözlerini ilk gördüğüm an perde kalktı aramızdan.. neler yaşadığını
    ya da kim olduğunu bilmiyorum, ama onun koltuklarına tecavüz ettiğim gün, onun
    nasıl biri olduğunu anladım, ve ne yapmaya çalıştığını da.. yaralarını
    görüyordum onun ve -kimler tarafından nasıl oluşturulduğunu bilmesem de- o
    yaraların neye yol açtığını anlamıştım… bir parça huzur, tek istediği buydu
    onun da.. heykeller mi? sanırım henüz oraya gelmedik, ama bunu, bazı orospu
    çocuğu yazarlar gibi, bir merak oluşturup 400 sayfalık saçmalıklarımı
    okutturabileyim diye gizlemiyorum, her şeyin zamanı var.. zamanı gelince
    anlayacaksın, bizi sadece tanrı kurtarabilir! bu yüzden devrime inanmam ben..
    değişime de! bir yol olarak düşünün bunu, ilerleme, ama yol aynı, gidişat bu,
    değişim yok, sadece ilerliyoruz, şu an 2004’ü gösteriyor takvim, 2 ay sonra
    amorti 5 olacak, kime denk gelirse… benim modelimin amortisi 2! bu da bir tür
    burç işi.. aya göre değil, doğduğun yılın son rakamına bakarak kişiliğin
    belirleniyor… ve daha sonra nasıl yaşayacağın alnına kazınıyor.. ve tabi
    kişiliğinde.. ve bu nedenle en çok ettiğim dua nedir lita bilir misin? “tanrım,
    alışkanlıklarımı değiştirmeme yardım et, bu ben değilim! böyle yetiştirildim!”.
    ama düşünüyorum da, asıl yalvarmam gereken nüfus memurları sanırım, amortimi
    değiştirirlerse belki bende değişirim.. hile…
    mary gülümsedi, ve lita da.. ortamı yumuşatmak
    için attığım bu palavra işe yaramıştı..
    “o halde” dedi lita, uzun süredir çayı
    karıştırırken çıkardığı şangur şungur sesini keserek ve kaşığı bardaktan
    çıkartıp tabağa koyarak, “benim amortim 3, ben ne oluyorum, anlatsana…”
    “heeey” dedi mary, “benim de üç”. bu kez de ben
    gülümsedim,
    “ortak yaralarınız var zaten sizin” diyerek..
    hayır, bu kez oyun oynamıyordum, mary’nin yeni hikâyesini dinlediğimiz andan
    itibaren oyun oymayı kesmiştim, ah evet onu henüz siz dinlemediniz, sadece lita
    ile ben biliyoruz bunu şimdilik… ama her şeyin zamanı var demiştim, sıra buna
    geldi;
    ***
    “mary, canım sen arka koltuğa geç, yolda
    konuşursunuz” dedi lita mary’ye, mary bana son bir yılda başına neler geldiğini
    anlatmaya çalışırken.. ve otel mavi ışığın önündeki telefon kulübesinden eve
    doğru hareket ettik, lita’nın evine doğru.. ve ben ön koltuktaydım, ve lita da
    direksiyonda..
    “evli miydin sen canım?” dedi lita mary’ye, çünkü
    az önce onun sözünü kesip arabaya binmesini isterken, mary kocasından
    bahsediyordu bana..
    “hı hı” dedi mary.. “ama.. şey.. artık değilim”
    “boşandın mı?” dedim ben kafamı gövdemle birlikte
    arkaya çevirip elimi arka koltuğa atarak..
    “devlet nezdinde değil.. ama önemli olan da bu
    değil..”
    “ne kadar süredir evliydin peki” dedi lita..
    “1 sene”
    “çocuk falan”
    “yok hayır, aslında, şey, hmm, şöyle bişi
    olmuştu” dedi mary zorlanarak, sanırım gözleri dolmuştu ve lita bunu
    görebiliyordu aynadan… sözünü kesti onun, “siktir et” dedi, “en çok sevdiğin
    şarkı ney” ve söyledi mary.. ve şanslısın dendi ona.. torpido gözünü açtı bunun
    sonrasında lita.. ve oradaki tüm kasetler, oraya zorla sıkıştırılmış olan tüm
    kasetler üzerime döküldü.. ne zaman buraya tıktı bu bunları? beni arabada
    kitlerken kaset maset yoktu ki, teybi de o esnada fark ettim.. yeni olamazdı,
    ama şu an bunu konuşmanın zamanı değildi çünkü lita gözünü yoldan ayırmıştı…
    “yola bak lita” diye bağırdım ona, “yola bak yola!”. ama o sol eli
    direksiyonda, sağ eli ve gözleri bacaklarımın arasını dolduran kasetlerde,
    devam ediyordu gitmeye ve aramaya.. aletime değiyordu bazen eli, ama bunu
    bilerek yapmıyordu, o anda mary’ye “o şey bana ait tatlım” der gibi bir hali
    yoktu yani, sadece kaseti arıyordu, hepsi bu! ve buldu.. bunun ardından bana
    kaseti verdi ve “şunu tak, b yüzünü” dedi, taktım ve play’e bastım, “evet,
    biraz ileri al, bundan sonraki şarkı” ve tekrar gözlerini yola çevirdi. “hala
    hayattayız”
    “hala erkeğiz” dedi mary arka koltuktan..
    üçümüzde güldük buna, hüzün dolu bir kahkaha.. aynı kareyi hatırlıyorduk aynı
    anda; bob’un koca göğüsleri vardı… çünkü testosteron oranı çok yüksekti.
    testosteron seviyesi yükseltildiğinde, vücut denge kurmak için östrojeni
    yükseltir.
    “onu aldırmamı istedi” dedi mary arka koltuktan..
    “çünkü ben çalışıyordum.. bir işte.. ve eğer çocuğu hemen aldırmazsam işten
    ayrılmam gerekiyordu.. ve işten ayrılırsam benden ayrılacağını söylüyordu..”
    “orospu çocuğu” dedi lita, sonra şarkı başladı..
    ne şarkısı olduğundan size ne!
    “sonrasında, yani 4 gün önce, paramız bitti, birçok
    yere borcumuz vardı ve paramız bitti.. yok hayır, param bitti.. borçları ben
    ödüyordum ve o aldığı para ile hayatını yaşıyordu.. o gece, beni öldürmek
    istedi, aslında her zaman öldüresiye dövüyordu beni.. ama elinde bıçak
    olmuyordu o zamanlar.. bu kez vardı.. ve bir şekilde evden kaçtım, tek
    alabildiğim şey şu çantaydı.. bana her şeye rağmen, ‘geçmiş geçmiştir” diyebilecek
    tek kişiye geldim sonrasında.. başka şansım yoktu.. belki bu kötü, yani benim
    bu huyum, sadece işim düşünce sana sarılıyorum prens”  o an da sustu, sesi titredi, pot kırıyordu..
    “siktir et” dedi lita gülümseyerek, “ensest
    mensest, ben sır saklamasını bilirim” durumu iyi idare ediyordu ve ondan böyle
    bir şey beklemiyordum ben.. mary devam etti..
    “özür dilerim böyle yaptığım için ama bu son..
    tamam benden ‘özür dilerim bu son’ sözünü onlarca kez duydun ama gerçekten bu
    kez son.. özür dilerim… her şey için!” bu kez de ben “siktir et” dedim mary’ye,
    “boş ver özrü”.
    “sikerim ya..” dedi lita, birden kızdırmıştık
    onu,  “ters şeride girip karşıdan gelen
    tıra önden girmemi istemiyorsanız bu muhabbeti ben yokken yapın”
    bunun sonrasında ise bir süre sessiz kaldık..
    şarkı bitince lita bir radyo açtı.. aptal bir kadın konuşup duruyordu, arada
    sırada da pop masalları çalıyordu… ama 15 dakika konuşuyor, arada bir şarkı
    çalıp, şarkının yarısında gene konuşmaya başlıyordu.. ne mi anlatıyordu?
    bilmem… ses işte.. ne olduğunun önemi yok.. araba sesine eşlik eden bir insan
    sesi.. arabadaki diğer üç kişinin sessizliğini örtmesi için.. otel mavi ışık
    mary’nin evine biraz uzaktı.. 1 saat kadar… mary’ye dönüp, “neden bu kadar
    uzakta tuttun oteli? evimi biliyordun zaten..” dedim ve o’nda daha önce onlarca
    kez gördüğüm o ifadeye büründü birden..
    “param yoktu” dedi.. “herifin teki buraya attı
    beni.. üzerimden geçmek için.. ve bu sabahta, senden sıkıldım dedi bana, beş
    dakikada bir onun cep telefonundan seni arıyordum kız kardeşimi arıyorum
    diyerek ve param yoktu işte.. ilk geldiğim gün, mektup attığım adresi
    bulduğumda akşamdı.. ve gece yarısına kadar gelmedin sen.. birkaç kötü
    seçenekten en iyisi buydu.. kötü ama diğer kötülerin yanında iyi. seni
    seviyorum” lita ters şeride kırdı direksiyonu, ve mary hemen susunca tekrar
    eski şeride çekti arabayı.. ve eve gelene kadar, lita’nın radyoda konuşup duran
    aptal kadına ve trafikteki diğer araçlara ettiği küfürler dışında kimse sesini
    çıkarmadı.. ve eve geldik.. önünde durduk.. lita arabayı garaja sokarken ben ve
    mary evin kapısının önünde bekliyorduk.. ev mi? tek kat, müstakil ve bahçeli..
    para, gözle görülüp elle tutulan her şeyi satın alır! bu nedenle ruhunu satmak
    diye bir şey yoktur! ruh alınır satılır bir şey değildir, sadece hissedilir ve
    herkeste olmaz.. ve lita garajdan çıkıp işaret çekti bize, ““heey, böyle
    gidiyoruz, bu tarafa”
    ***
    ve oturduk işte.. garson kız geldi.. buraya
    kadarı ve bundan sonrasının birazını biliyorsunuz.. 
    “ama ortak yaralar insanı düşmanda kılabilir”
    dedi mary..
    “ben seninle düşman olmam” dedi lita bunun
    üzerine, “sadece beni yolda gelirken ki gibi delirtme bir daha!”
    “tuvalet?”
    “şu karşısı”. ve mary gitti..
    “onda beni rahatsız kılan bir şey var” dedi lita.
    “mary de bana senin için aynısını söyledi” dedim,
    “boş bırakmaya gelmiyor sizi” dedi, “hemen
    dedikodumu mu yapıyorsunuz?”
    “şu an da onun dedikodusu yapılıyor ama”
    “ee başka ne dedi peki?”
    “yok bunu gözleriyle belli etti bana, sen
    garajdayken söylemedi bunu, seni onunla tanıştırırken onun bana bakışlarından
    ben bunu anladım.. ama bu seni sevmediği anlamına gelmez”. ve hava kararana
    kadar orada geyik döndürdük.. ama kimse anı anlatmadı orada, ya da kimse
    kimseyle yakınlaşmadı… lita çok zekiydi, kendine saklıyordu mary’nin hikâyesini..
    ve o gece, içmek için bir bara gittik.. garson kızda geldi.. ve henry de.. ve
    bir de kurtiz geldi.. aah, tamam peki, şakaydı, kurtiz diye biri yok öykümüzde,
    hem bir yabancı isme daha katlanamazsınız sanırım, ama napabilirim ki? dış
    mihrakların bok yemesi! ben emir kuluyum.. türk edebiyatına sinsice dalıp
    kültürünüzü bozmaya çalışan bir amerikan ajanı..
    düşünüyorum da, melekleri… ben melekleri
    sevmezdim! yani şu tanrının her istediğini yapan melekleri kast ediyorum!
    tanrının memurları değil mi onlar? gerçek emir kulları! öyle yaratılmışlar, bir
    şey diyemezsiniz… ama şu kanatlı melek figürleri var ya, filmlerde,  resimlerde, heykellerde.. melekler böylemi
    yani gerçekten? ıh ıh, melekler bence başka türlü takdim edilmeli filmlerde ve
    görünür kılınıldıkları her yerde.. peri.. cadı.. cin.. ben inanırım bu tip
    şeylere, şakacıktan inanmış gibi yaparım.. sadece insandan ibaret olduğunu
    düşününce bu evrenin, canımı sıkar bu.. bir tür eğlence yani bu inanç..
    geceleri gördüğüm sanrılar gibi yani… sanrılara inanırım, hepsi hafızamda
    değerli bir yere sahiptir.. doktora götürüldüm, bi kaç kez, lita da götürülmüş,
    mary de.. ama onlarınki başka türlü görüntülermiş.. bir dayım vardı, şöyle
    demişti ona sanrılarımdan bahsedince, “bir noktaya doğru çok fazla bakarsan ve
    çok fazla düşünürsen, istediğin nesneyi görebilirsin o noktada”. ve inanmadı
    bana.. ya da aldırış etmedi.. lita evde dolaşan insanlar görüyordu.. heykelleri
    bu yüzden yapmış.. yalnızlık.. mary’nin gördüğü şeyler sevişen insanlar… ve
    iniltiler.. ve bağrışlar.. ve bebekler.. ve babalar.. ve anneler.. ve bir de
    ben.. hala gerçekten var olduğuma inanmıyor çünkü, “sen gerçek olamazsın” diyor
    onu her affedişimden sonra, “senin gibi biri gerçek olamaz. ama siktir et”
    diyor.. “halüsinasyon da olsan seni seviyorum.. gerçeklerden sıkıldım” sonra
    gülüyor ve “ama anlayamadığım şey şu böcek” diyor, bana prens der, böcek der,
    bi çok şey der.. ben ona mary derim, hepsi bu, bugüne kadar ‘canım’ bile
    demedim ona tek bir kez! “anlayamadığım şey şu böcek, başkalarının da seni
    görüyor olması, o halde diğerleri de mi benim halüsinasyonum? tüm bu dünya
    benim halüsinasyonum olabilir mi? bilinçaltıma hapsoldum belki de… belki de ben
    o gece gerçekten aklımı kaybetmeyi başardım, ha? ne dersin?”
    neyse, barda oturuyorduk.. henry erken gitmişti..
    ve garson kız, sekizde bırakıp işi aramıza katılmıştı biraz geçte olsa… ve hala
    bizimleydi.. içiyorduk.. saat biri geçiyordu.. “içmesen artık lita? artık
    gitsek ha?” dedim, cevap vermedi, dalıp gitmişti elinde tuttuğu sigaradan çıkan
    dumana, “lita?”, ayıldı,
    “tabi tabi, arabada mary ve seni kilitlemek
    zorunda kalmak istemiyorum sabah”. güldü, kimse bi bok anlamadı onun ve benim
    dışımda, ama sorun etmediler bunu, ve kalktık.. yine çok içmişti.. ve belinden
    kavradım onu.. bana sarıldı.. ve çıktık bardan.. arabaya bindik.. ben ve mary
    arkaya, garson kız ile lita öne.. ses çıkarmadı lita bu işe.. ve sürdü
    arabayı.. sarhoş bir şoför.. zil zurna sarhoş.. ve ev.. ve birer kahve.. sonra
    ben sızmışım.. ve sabah birden uyandım.. şimdi ben değil siz flashback yapın!!
    sekizinci ayetim.. işte o sabah.. rüya.. lita benle yatakta.. mary ise evdeki
    boş odada.. hani hiç anı olmayan oda vardı ya.. hatırlıyor musunuz? dikkatli
    olun, hepsi bu, ayrıntılara önem verenleri severim… böyle demiştim pelin’e,
    “ayrıntılara önem veririm ben!”, o da bana, “satanist misin” dedi, çok ince bir
    espriydi ve belki de çoğunuz hala aptal bir ifadeyle sırıtıyorsunuz.. hiç bi
    bok anlamadan her şeye gülenler vardır ya, iğreti bir maske taşıyanlarda olur
    bu ifade, anlamazlar sizi ama gülerler, çünkü komik bir şey söylediğinizi
    zannederler.. sahte olan her şeyden nefret ederim!  “evet” demiştim peline o zaman, ve
    gülümsemiştim, komik değildi esprisi ama çok inceydi, “şeytan ayrıntıda
    gizlidir” dedim ona, onu anladığımı anlatmak için.. gülümsemişti o da buna
    cevaben.. sanırım 2 yıl önceydi bu olay.. ve o olaydan 2 yıl sonrası bir sabah…
    ayrıntıyı bırak, lita’nın “mary sen boş odada yatarsın bu gece” deyişi dışında
    hiç bi şey hatırlamıyordum.. ve birde rüyamı.. lita ile evdeki barda
    konuştuğumuz şu rüya,
    “mary kalacak ama, burada benimle”
    “kaç gün..”
    “buna ben karar vericem”
    neyse, bu rüyanın tamamını hatırlamaya
    çalışıyordum.. saatin kaç olduğunu bilmiyorum ve yine akşamdan kalmayım!
    “lita beni gece gene boşaltmadın umarım..” dedim,
    gözbebekleri belirince yastığımın diğer ucunda.. yeni açılan gözkapaklarını
    iyice açıp, gözbebeklerini üzerime tükürmek istercesine dışarı çıkartarak,
    (sanırım gözleri ile duyuyor ve görüyor olmasının yanı sıra bir de konuşurken
    kullanıyor onları..)
    “günaydın hayatım. banyo yapman gerekmiyor, rahat
    ol!”. dedi.. dişleri gıcırdıyordu.. ama bu kez o tatlı sırıtış yoktu, nefret
    vardı gülüşünde.. gıcık ediyordu bazen, ama gıcık da olmuyordum sanki, tuhaf,
    değişik bi his, çok orijinal, belki de bu yüzden tarif edemiyorum! dünya
    üzerinde ilk kez benim hissettiğim bir duygu.. ve henüz bir kelime icat
    edilmedi bunun için.. bu duyguya girdap adını koyuyorum.. ama çağrıştırdığı
    mana ile bazen denizde oluşan şu gerçek manası arasında en ufak bir bağıntı yok
    – bu benim, adımı sonsuza kadar yaşatabilmek için yaptığım bir salaklık…
    kalktı.. ve lavaboya doğru yürüdü.. sırtı
    harikaydı, bunu henüz fark ettim ama o sırtı açık bırakan gecelikten gördüğüm
    kısım ve kalçaları gerçekten heykelleri gibi sanat kokuyordu.. teşekkürler
    tanrı.. ve buzdolabının kapağını açtı.. peynir ve zeytin çıkartıyordu.. buzdolabının
    kapağı açıktı, ve o eğilmişti.. “lita uyku hapın var mı, gene başım ağrıyor da,
    çok içmişiz dün gece, saat kaç ki? susamışım.. soğuk suyundan rica etsem?” çok
    sakindim ben bunları derken, o ise neden olduğunu bilemediğim bir sinir
    taşıyordu üzerinde… ani bir refleks ile yorganı üzerime çektim, dışarda tek bir
    parçam bile kalmayacak şekilde örttüm yorganı üzerime, siper ettim.. ve
    lita’nın fırlattığı şişe yorganı biraz esnek tutmam sayesinde kırılmadan
    yatağın içine düştü, kapağı açıktı, yorgan, yatak ve ben. ıslandık işte.. kış
    günü buz gibi su döküldü taşaklarıma..
    “bu şekilde kısırlaştırılmaz erkekler” dedim.
    “sikerim erkekliğini” dedi, oysa ben gene özür
    dileyeceğini sanıyordum! hayır, o direk bunu söyledi bana… çok sert bir
    şekilde… ve çok hızlı..
    “neyin var?” dedim,
    “bir papaz ve iki kız” dedi bana. “sen kazandın!”
    “acemi şansı” dedim, “ilk kez poker oynuyorum”.
    ikinci bir şişe.. bu kez hazırlıksız yakalandım ama o da ıskaladı.. duvarda
    asılı duran bir çerçeve düştü yere.. ve sanırım ıslandı da.. üzerinde ki resim
    için, “o benim hayatımı anlatıyor, eğer bir gün deprem olurda bu ev yıkılırsa,
    ilk kurtaracağım şey o resim!” demişti bana, onun evine ilk geldiğim gün… ve
    ben durumun ciddiyetinin farkına vardım, resmin ıslandığını görmüş ve kılını
    bile kıpırdatmamıştı.. buzdolabından kahvaltı için bir şeyler çıkarıp masaya
    koyuyordu.. yataktan kalktım hemen.. resmi aldım yerden ve güneş vuran bir yere
    koydum.. “umarım kurur” dedim, “bilmediğim bir şey mi var? gece ben uyuduktan
    sonra bir şey mi oldu?”
    “siktirip gider misin lütfen” dedi.. “git yüzünü
    yıka, ne bileyim, heykelerime bak, mary’cigim uyanmış mı diye bak,
    ayakkabılarını boya, tıraş ol, kendini as, naparsan yap, sofrayı hazırlıcam
    ben, sonra da o bara gidicez işte, her şey istediğin gibi olacak, her şeyi başa
    alalım diyen sendin, şimdi lütfen git!”.
    “evden çıkayım mı yani?”
    “hayır, hayır, odadan, bu odadan çık.. içmeye
    gir, boşa gir, boşaltıma, garaja, istersen eşyalarını getirdiğimiz kutunun
    birine gir.. nereye istersen..  yeme
    odasından çık.”
    “peki” dedim.. ve çıktım.. ve mary uyandı.. bana
    günaydın bile demedi.. sanırım gece lita’nın yanında yattım diye.. ve kahvaltı
    ettik.. lita ile mary kendi arasında konuşuyordu ama her ikisi de benimle
    konuşmuyordu.. gülüyorlardı, espri yapıyorlardı, ben gülünce ikisi de bana öldürecekmiş
    gibi bakıyordu ama benim hiçbir şeyden haberim yoktu.. anlam veremiyordum,
    üçümüzde aynı rüyayı görmüş olabilir miydik? bunu öğrenmenin tek bir yolu
    vardı,
    “dün gece bir rüya gördüm” dedim onlara.. oralı
    olmadılar.. bende anlatmaya başladım rüyamı.. size anlatmadığım kısmı ile
    beraber, size son 5 dakikasını anlatmıştım, 
    o an o kadarını hatırlıyordum çünkü.. bilirsiniz, bazen uyandıktan uzun
    bir süre sonra birden rüyanın daha fazlası hatırlanır..
    10.
    evden çıktık ve bara girdik.. ben arka koltuğa
    oturdum.. lita direksiyona.. mary ise ön koltuğa.. ve lita ile tanıştığım o
    bara gittik.. arabadan indik.. barın kapısında lita bana döndü ve “rüyan gerçek
    oldu bebeğim” dedi, “işte burada başlamıştık ve burada bitiriyoruz. en başa
    aldık yani.. her şey 4 gün önceki gibi.. sana kalan tek şey, evinin önünden
    eşyalarını alıp gerisi geriye eve taşımak. eyvallah”. mary’ye baktım,
    “eyvallah” dedi ve lita ile birlikte bara
    girdiler.. o an hatırladım gerçeği.. rüyaydı evet.. ama gerçekti de.. bir
    gerçeği, rüyamda da görmüştüm sanırım.. ya da beynim beni yanılttı, sarhoş bir
    gecemi biraz değiştirerek hatırlattı bana.. ve ben rüya sandım.. rüya ya da
    değil, sonuçta gerçek şuydu ki, ikisi tarafından da terkedilmiştim! henry’ye
    barın kapısında terkedilişimi anlattım ve bana dedi ki, “gene de kârdasın bab,
    en azından 5 aylık kira borcun ödendi senin! ve bir deliğe girdin.. bi de benim
    halime bak! sahi lita sana verdi mi?”
    “siktir lan” dedim, “kaybettim işte”. ve evime
    geldim.. dün geceyi hatırlamaya çalıştım evimde ama bir türlü tam olarak
    hatırlamıyordum, eksik olan birçok parça vardı.. bi defa lita ile barda değil
    yatakta konuşuyorduk! beni içine getirmişti gene.. ve ardından konuşmaya
    başladık.. mary ise boş odada uyuyordu o esnada.. ve lita mary’yi istedi ondan
    ayrılmamın karşılığında.. tamam ama hepsi bu kadardı işte. başka bir şeyi
    hatırlayamıyordum.. henry’yi bir şekilde atlattım ve eve tek başıma geldim, o
    gece yarısı, lita’nın evinin karşısındaki lokantaya gittim.. lita, mary ve
    garson kız masaları düzeltiyordu.. kapatacaklardı az sonra. bunu hatırlıyordum,
    o gece lita mary’ye “garsonluk yaparsın” demişti, “zaten ben tek başıma
    yetişemiyorum, ve bi kaç müşteri bu nedenle öfkeleniyor, dava açtılar bana,
    çorba ile yıkadım saçlarını onların, evet çalışırsın sen bizimle”.
    “siz?” demiştim lita’ya
    “lokantanın bir diğer sahibi de benim” demişti
    lita o gece.. “ya da kafenin, henüz ne olduğuna karar veremedik..”
    ve onlar tam mekânı kapatıp çıkarken, garson
    kıza, “konuşabilir miyiz” dedim, lita bana dönerek, “o lezbiyendir” dedi,
    “işine yaramaz”. ve lita ile mary yolun karşısına geçerek evlerine girdiler..
    kapıyı kapattı garson kız.. ya da diğer adı ile pelin.. hani şu iki yıl önce
    şeytan ve ayrıntı esprisini yapan pelin… onunla tanıştığımız günden beri
    görüşmüyorduk.. biliyorum tamam tamam, kesin sızlanmayı, bir müptela ile karşı
    karşıya olduğunuzu daha önce söylemiş olmalıyım size, ve hafızam sikik ve
    konsantre olamıyorum, bu nedenle dikkatli olun ve flashbacklerime katlanın.. ne
    diyorduk? hah hatırladım, garson kız, yani pelin, kapattık onunla mekânı ve
    onun evine doğru yürümeye başladık..
    “am peşinde olduğumu sanıyorlar” dedim
    “sana inanmıyorlar” dedi.. ve ona o geceden
    hatırlananları anlattım.. o sesini çıkarmadan dinledi..
    “hatırlayabildiğim her şey bu” dedim ona, “sende
    o gece bizimleydin, ve sonrasını sana anlatmış olmalılar.. anlatsana..”
    “eve gidelim önce” dedi,
    “uzak mı?”
    “çok değil, 10 dakika kaldı” ve bu on dakika
    boyunca başka şeyler hakkında konuştuk.. 2 yıl içinde neler yaptığımız
    hakkında.. ve iş arıyor olduğumu söyledim.. rahattım onun yanında, çok rahat,
    “yanlış anlama, beni işe al demek istemiyorum sana” gibi bir açıklamaya gerek
    duymadım.. “aklımda bulunsun iş mevzusu” dedi, “ve ben sana parasal olarak
    yardım edebilirim sen de bir iş bulunca geri ödersin”.
    ve evine geldik..
    11.
    “hayatında biri var mı” dedim ona evdeki bir
    koltuğa oturduktan sonra…
    “siktir et” dedi, “uzun hikâye, ayrıca bu
    yaşımdan sonra cinsel tercihimi değiştirmiş değilim, lita’nın saçmalıklarını
    siktir et.. seni özlemişim, bir türlü konuşamadık karşılaştığımızdan beri..
    lita seni nasıl bulduğunu anlattı bana ama seninle tanıştığımızı henüz
    söylemedim ona”
    “teşekkür ederim, bende söylemedim” dedim ona
    “tamam, şimdilik bu aramızda kalsın o halde, dün
    gece deli gibiydin, seni tanıyamadım ve bir an şüphe ettim sen olduğundan”
    “noldu ki?”
    “çok şey, başlangıçta şunu söyleyeceğim, mary
    sana âşık değil bunu kafana sok, lita’ya âşık değilsin biliyorum ama o sana âşık,
    onu almalıydın bence, tercihini yanlış yaptın ve bu her şeyi altüst etti! mary
    seni seviyor, ama âşık değil, başkalarına âşık oluyormuş sürekli, ama sana âşık
    olduğu tiplerden daha fazla değer veriyormuş.. muş diyorum çünkü artık her şey
    değişti…”
    “nerden biliyorsun bunca şeyi?”
    “bugün uzun süre konuştum onunla”
    “muhbir”
    “siktir et şimdi bunu, sana sadece ben yerinde
    olsaydım napardım bunu söylücem, gerisi sana kalıyor, her şeyi berbat etmişsin
    dün gece”
    “hatırlamıyorum ki”
    “bu hiçbir şeyi çözümlemiyor ama, lita her şeyi
    hatırlıyor”
    “anlat hadi”
    “o gün mary lita’nın kalmasına izin verdi, bunu
    hatırlıyorsun”
    “evet sonra?”
    “ve sen bunun üzerine mary’ye sulanmaya başladın,
    yanındaydı o ve sen onunla sevgili gibiydin, o da rahatsız değildi bu durumdan,
    her öpücüğüne karşılık veriyordu, nerdeyse altına alacaktın kızı”
    “her zaman ki halimiz bu, ee?”
    “ama lita’nın o an gözlerine baktın mı hiç?”
    “ama bugün, yoldayken, biz gelirken, o an tavrı
    iyiydi, ben sandım ki beni anladı ve vazgeçti benden.. bitti bu iş sandım.. ve
    sarhoştum üstelik”
    “lita’yı tanımıyorsun sen, hem de hiç”
    “tanıyorum”
    “nefretini kazanabilecek kadar iyi tanıyorsun o
    halde..”
    “nefret mi ediyor?”
    “tam olarak değil, bir karışım şu an onun
    hisleri. damıltmak sana kalıyor”
    “kimsenin peşinden koşacak değilim, ya mary?”
    “o sana âşık değil. ama senin ona şefkat
    göstermeni seviyor.. ve seni istiyor! her şeyinle onun olmanı istiyor.. onun tabiatı
    bu.. o ister.. hoşuna giden her şeyi! ama sende kimse de bulmadığı başka bir
    şey buluyor, ama âşık değil”
    “o gece noldu?”
    “mary sızdı bir ara”
    “sonra?”
    “ben çıktım sizden.. sen lita ile düzüşmüşsün, hem
    de aşk dolu bir şekilde, lita öyle söyledi bana, ve bu kez ona seni seviyorum
    demişsin, bu belki de mary’nin sana seni seviyorum demesi gibi bir şeydir, ben
    bilemem ne hissettiğini.. neyse, sonrasında muhabbet etmeye başlamışsınız, ve
    sen birden öyküyü başa sarmaktan, lita’dan ayrılmaktan, mary’ye âşık olduğundan
    falan bahsetmişsin, tüm bildiğim bu, lita özel ilişkilerini kimseye tam olarak
    anlatmaz, ve her gördüğü erkekle sevişmez o.. mary tam tersi onun.. o seks için
    adamı çeker.. lita ise aşk için.. ikisi de bunları biliyor.. ve mary artık
    senden nefret ediyor.. seni istemiyor! onu her affedişinde aynı günün gecesi
    düzüşmüşsünüz.. çok sık düzüşmüşsün onla.. nerdeyse her seferinde.. ve o gece
    lita, sen başa alalım öyküyü deyip sızdıktan sonra, mary’yi uyandırıp konuşmuş
    onunla.. ve lita’nın anlattıklarından sonra mary senin her seferinde düzüşmek
    için onu affettiğini düşünmeye başlamış… onu çeken şefkatti, ona duyduğun aşk
    ile zerre ilgilenmiyor… o şefkat istiyor.. ve şimdi işler böyle bir hal alınca,
    işte aynen durum bu, şimdi evine gitmek zorundasın, sonra da sen benim sorunumu
    çözeceksin..” biraz para aldım ondan ve evin yolunu tuttum..
    12.
    o gün gündüz mary ile lita beni siktir edip bara
    girdikten sonra eve döndüm.. onları umursamıyor değildim ama özür dileyecek
    olan da ben değildim.. kapının önüne atılmıştı tüm eşyalarım.. lita’nın bunu
    nasıl becerdiğini bilmiyorum.. pelin’e bunu sormayı unuttum.. ama sanırım ben
    onları bıraktıktan sonra onlar hemen bardan çıkıp eve döndüler ve eşyalarımı
    toplayıp eski evimin önüne bıraktılar..
    ve sonra henry aradı.. her zaman ki gibi.. sonra
    da ben kafenin kapanış saati gidip pelin’i aldım.. sonrasını biliyorsunuz.. çok
    klişe oldu bu; “sonrasını biliyorsunuz..” ama saat sabahın altısı, bu saatte,
    yayınlanmanın bir yolunu arayan ve işsiz ve aç bir yazardan daha fazlasını
    bekleyemezsiniz.. şimdi uyucam ve yarın sabah bi gazete alıp iş ilanlarına
    bakıcam.. gerçekten! inanmak istemeyebilirsiniz, ama bu gerçek! ve bir gün
    yolunu bulucam… bu öykü mü? belki bir gün tamamlarım, ama iyi bir senaryo çıkar
    bu zırvadan.. belki.. her neyse.. hoşça kalın..
    7 ağustos 2005

  • siyah – kırmızı – mavi

    orada öylece
    duruyordu işte, en arka koltukta. birini beklediği açıktı. ama niye beklediğini
    kestirmek güçtü. her dakika derin bir nefes alıyor ve iri göğüslerini daha da
    şişiriyordu, sonra aldığı nefesi geri verip gözlerini kısa bir süreliğine
    kapatıyordu. yorgundu, uyumak istiyordu, onu orada öylece bıraksam ve çıkıp
    gitsem, sabah onu arka koltuğa kıvrılmış uyurken bulabilirdim, ama yapmadım
    bunu, otobüsün şoför koltuğundan kalkıp, arkaya doğru yürüdüm ve “iyi geceler”
    dedim, “burası son durak ve son seferimi yaptım, artık arabayı kapatıp gitmem
    gerekiyor”
    “üzgünüm” dedi,
    “farkında değildim arabanın gitmediğinin, demek durdu ha?”
    “sürekli
    gidemeyeceği açık” dedim, “ama yürüyebiliriz, ne dersin?”
    “olabilir” dedi, “peki
    ama insan sürekli yürüyebilir mi? neyse, deneyelim”

    ve ayağa kalkmaya çalıştı, bana
    tutunarak, ve yürüyorduk işte sonuçta, 5 dakikadır yürüyorduk -arada bir bok
    kokan denizin dibindeki çimenleri ezerek. başını omzuma dayamış ve elini belime
    atmıştı, onu taşıyor gibiydim, ama sorun yoktu, taşıyabildiğim kadar taşımaya
    razıydım, ya düşecek ya da pes edecek ve bir banka oturacaktık, ama bir karar
    alınması için ses çıkarmak gerekiyordu.

    “oturalım mı şu banka” gibi, ya da “bu
    geceyi çimlerde geçirelim mi ne dersin” gibi, ama sesim çıkmıyordu, her dakika
    göğüsleri daha da büyüyor ve sonra tekrar iniyor, ve gözleri daha uzun süre
    kapalı kalıp, tekrar açılıyordu.

    “yoruldun mu” dedim,
    “çok uzun süre önce
    yorulmuştum” dedi, “tekrar yorulmak için dinlenmek şart” banklar fena fikir
    değildi, ya da çimenler, ya da ev. ama sorunun ney olduğunu bilmiyor ve ses
    çıkartamıyordum, gözlerini arada bir yumuyor, ve bir süre açmıyordu işte, eğer yürümüyor
    olsaydık öldüğünü düşünürdüm, ama hayır, ölseydi yürüyemezdi ve belki de
    yaşamıyordu da, sadece gidiyordu, nereye veya kime olduğunu bilmeden… ya da kaçıyordu, birinden, kaçmıştı ve kaçmaya devam ediyordu.
    “şimdi yoruldun mu
    peki” dedim,
    “dinlenmeye ne
    dersin” dedi gülerek ve elini belimden çekip, kafasını da omzumdan kaldırarak
    benden ayrıldı, sanki etimden bir parça kopuyormuş gibi hissettim, bedeninin ruhuma
    değen kısımları uzaklaşırken benden… ve gidip yanına oturdum.. saat gecenin
    biriydi ve bugüne kadar, gecenin bu saatinde dünyanın bu noktasına kimse ayak
    basmamıştı belki de… 
    ben yanına oturunca,
    dizlerime yattı ve “uyumak istiyorum” dedi, “hepsi bu, sadece uyumak, sana
    güvenebilir miyim?”
    “evim var” dedim,
    “bu iş için bir evim var, uyumak için, yanlış anlama, uyursun, hepsi bu, sadece uyuruz, günlerce
    uyuruz, haftalarca uyuruz, aylarca, yıllarca… ölene dek uyuruz, ne dersin?”
    “soba?”
    “soba da var”
    “peki ya halı,
    yastık, yorgan, kanepe, duvar”
    “normal bir ev işte”
    dedim
    “senden başka kimse
    var mı evde” dedi

    “çoğunlukla ben bile
    olmuyorum” cevabını verdim ve o an bi’ şey oldu, kendini bıraktı, nefes alış verişleri
    normale döndü, zaten hep normaldi, sadece o her dakika derin bir nefes
    alıyordu, sanki ciğerleri onu kandırıyormuş gibi, iç organlarına bile
    güvenmiyordu, güvenebileceği hiçbir şey kalmamıştı. ve gözleri, evet, göz
    kapaklarının arkasında uzun bir süre huzurlu bir şekilde saklandı onlar… ne her
    dakika olan derin nefes alışverişi, ne de arada bir kapalı kalıp, sonrasında
    korkuyla açılan göz kapakları… ölmüş olamazdı, sadece uyuyordu, hala ruhunu
    hissedebiliyordum çünkü, onun içinde, içeride bir yerlerde, saklanıp kalmıştı,
    ya da daha önce hiç kimse fark etmemişti bir ruh taşıdığını, ama taşıyordu işte,
    ve sırf bu nedenle, yaşamak bu kadar zordu onun için… ve beklemek istedim, ta
    ki denizdeki dalgaları görebilene dek beklemek istedim, gökyüzü siyahtan kırmızıya,
    sonrasında da maviye dönüşene dek beklemek istedim – uyumadan. farkında mısınız? havanın aydınlanışı mucizevi bir şeydir, siyah, kırmızı, ve mavi.. ama tüm bu
    dönüşüm esnasında, bir yerlerde bir mor saklanıyor gibi, bu renk karışımları
    sanki O’nu vericekmiş gibi, ama vermedi, bir ara dalmıştım, ve gözlerimi
    açtığımda, O’nun haklı olduğunu anladım, hiç kimse güvenilir değildi, ve o -her
    nasılsa- bana güvenip, gözlerini kapatmış, ve kendini bırakmıştı… adını
    bilmiyordum, ona çeşitli isimlerde seslendim, ve birkaç güzel sıfat, mucizevi,
    esrarlı, ve harikulade. ama yine de, kaybetmiştim işte, orada öylece yatıyordu
    ve bir daha gözlerini açmayacaktı. tuhaf olansa, rüzgarın sert oluşuna rağmen, gözlerinin
    dışında eteklerinin de hiç açılmayışıydı –elbiseleri bile ölmüştü belkide. öylece bekledim, ta ki, tekrar hava kararana, ve O, o karanlıktan sağ çıkıncaya
    kadar… kim nasıl ölürdü, nasıl fark etmedim, bilmiyorum. siyah.. kırmızı.. ve mavi.. arada, bir mor gözden kaçmıştı işte –belki
    beş saniye belki de beş dakika uyuyakaldığım için.
     [ 01.11.2004 – 00:35 ]
  • asimetrik kişilik bozukluğu 2: bir aşk hikâyesi

    telefon çaldı..
    arayan henry’ydi..
    “alo, bab,
    naber, nasıl gidiyor hayatın”
    henry herkese bab
    derdi, kadınlara bile.. nedeni bu olabilirdi belki de, kadınlar bu yüzden ona
    vermiyor olabilirdi, bir kadın değildim, bilemezdim bunu, ama kendimle
    kıyaslayınca anlayabiliyordum onu, yakışıklı biriydi henry, temiz giyinir ve
    her gün tıraş ederdi kendini, bir kadın olsaydı eğer, bana nasıl hitap ettiğine
    aldırmaz, sorgusuz sualsiz düzerdim onu.. ama kadınları anlamak zordu
    gerçekten, anlamak da gerekmiyordu zaten, ‘hı hı’ der geçiştirirdiniz ve bir
    gün aniden patlardı gerçek, eğer devletin onayladığı bir aşk ise sizinkisi,
    zokayı yutardınız, bu yüzden kötüydü devlet, sizin kiminle iş tuttuğunuzu bile zapturapt
    altına almaya çalışırdı.. neyse, telefonda çok beklettik henry’yi..
    “bir değişiklik
    yok henry” dedim.. “ya sende?”
    “bende de yok
    bab” diye karşılık verdi henry.. ikimizin de hayatında değişiklik yoktu
    ama farklı bir durağanlıkta ilerliyordu hayatımız; ben kayıyordum, o ise
    izliyordu.. ikisi de aynıydı, hemen hemen.. sonuçta boşalabiliyordunuz, yarıklı
    da yarıksız da değişmiyordu sonuç; iki şak şak ve bir pat..
    “artık
    dayanamayacağım” dedi henry bana, “şimdi sapıkları daha iyi anlıyorum”
    “saçmalama”
    dedim ona
    “sen nasıl
    yapıyorsun peki”
    “ben yapmıyorum”
    dedim “bir erkek asla yapmaz, yapan kadındır, iplerimiz onların
    elinde..”
    “bana da
    öğretir misin?” dedi henry, öğretilecek bir şey yoktu, seçilmeyi beklemeyi
    bilmeliydi henry, bir piyangoydu seks, şans işiydi – genel evleri saymazsak..
    devlet her şeyi berbat ettiği gibi, üstüne bir de sekse el atmıştı.. genelevler
    yasal olarak tecavüz etme yerleriydi.. kimse anlamıyordu bunu.. para yolu ile
    ya da fiziksel yolla, sonuç aynıydı, zor kullanıyordunuz..
    “akşam bir bara
    gitmeye ne dersin henry? senin için bir sürprizim var, şimdi aklıma geldi”
    “tamam, akşam
    sekizde seni alırım”
    telefonu kapattı
    henry ve beklemeyi sürdürdü.. bu aralar bir televizyon kanalının saat başı
    haberlerinin fanatiği olmuştum, her saat başı boşaltabiliyordu beni sunucu,
    “son aldığımız bir habere göre, meclis zinayla ilgili yasa tasarısını…”
    pat.. sonra uyurdum, bir saat sonra uyanır ve televizyonu açardım, “…347
    evet ile onayladı, artık zina suç kapsamına…” pat.. uyur uyanır ve haberleri
    izlerdim.. telefon çaldı, arayan henry’ydi..
    “alo”
    “alo bab”
    “henry?”
    “olacak mı?”
    “ne olacak mı?”
    “bu akşam”
    “çok
    sabırsızsın henry, beklemeyi bilmelisin..”
    saat 7 oldu.. her
    gün saat yedide markete giderdim ve 2 paket altılık bira alır, oradan çıkar,
    parkın oradaki korsan sidiciden bir film kiralardım.. filmin hangisi olduğuna
    bakmazdım bile, herifin göz zevkine
    güveniyordum, sonra eve gelir ve filmi izlerken bir altılığın yarısını
    tüketirdim.. saat sekiz buçuk olunca biterdi film, tüm pornolar 1 saat
    sürüyordu ya da kazıklanıyordum.. film bitince yazmaya başlardım, ta ki güneş
    doğana kadar.. güneş doğmadan uyuyamazdım, kendimi güvende hissettiriyordu
    tanrının güneşi, tanrıdan ise korkardım, korkağın tekiydim zaten.. herkes
    korkağın tekiydi, sadece rol kesiyorduk, hepsi bu – hemen hemen.. film izliyor
    ve bira içiyordum, sigara kullanmazdım, sigara aptalcaydı, nefes almak bile
    aptalcaydı, sarhoş etmiyorlardı adamı.. ekrana kenetlendim, iyi bir sahneydi,
    belladonna kendini düzdürürken telefon çaldı, arayan henry’ydi muhtemelen..
    “alo”
    “alo bab”
    “henry?”
    “buluşuyor muyuz
    bab?”
    “evet evet,
    unutmuşum, hemen giyiniyorum”
    “seni almaya gelmemi
    ister misin?”
    “arabamı aldın
    kendine?”
    “peder erken sızdı
    bugün, araba bende..”
    “tamam peki gel al”.
    anlaşılan çok heyecanlıydı henry, ve çok fazla film izlemişti, oysa gerçek
    hayatta olmuyordu bu iş, en azından ben yapamamıştım, çok defalar denemek
    zorunda kalmıştım.. bunun için araba kiralamak gerekmiyordu hem, arabası olan
    bir hatunla düzüşmek yeterliydi, ama dedim ya, olmuyordu arabada, rahat bir
    pozisyona denk gelene kadar saatler geçiyordu.. kapı çaldı..
    “kim o”
    “benim bab, henry”
    “gel henry, kapı
    açık”
    kapıyı açamadı
    henry, güçsüz biriydi, ondan korkmuyordum, korktuğum şey, kapımı açabilecek
    kadar güçlü olan hırsızlardı, güneş güven veriyordu adama.. çalınabilecek bir
    şeyim yoktu, öykülerim dışında, ve öykülerimi satarak kazanıyordum bazı
    şeyleri, hatunlar hediye olarak geliyordu tabi.. yayınevinin değildi hediye,
    yayınevine para ödeyerek alırlardı kitaplarımı ve daha sonra kayınevini ziyaret
    ederlerdi..
    “naber henry, heyecanlımınsın?”
    “evet bab, ilk kez olacak,
    sen ilk defasında heyecanlı değil miydin yani?
    “hayır henry,
    değildim”
    “eminsin değil mi, olacak
    bu iş”
    “telaş etme henry,
    kamışını sıkı tut, gidiyoruz”
    henüz yayınlanmamış
    olan öykülerimi aldım yanıma, ve evden çıktık, arabaya gerek yoktu aslında,
    evimi her zaman barlara yakın yerlerde kiralıyordum, yol parası ile daha fazla
    içebiliyor ve eve kadarda taşıttırabiliyordum kendimi, gene de arabaya bindik
    ama..
    “nasıl olacak,
    anlatsana bi”
    “görünce şaşıracaksın”
    dedim ona, “çok hoşuna gidecek, ancak sonrasına karışmayacağım”
    onu, en az gittiğim
    bara götürdüm, bu bara, uzun bir süre boş delik bulamazsam giderdim, bir fıstık
    takılıyordu bu barda, bana müptelaydı ama ona öğretmiştim beni sıkmaması gerektiğini,
    çok fazla birlikte olursak senden bıkarım, nedeni bu bebeğim, sık sık değil ama
    ömür boyu, yetmişine de gelsem seninle vuruşacağım..
    bara girdik, lita
    hemen karşıladı beni, onu henry ile tanıştırdım ve masamıza oturduk, bir adam
    geldi yanımıza,
    “lita, aşkım, beni
    unuttun sanırım” dedi..
    “gider misin
    başımdan, seni hatırlamak istemiyorum” dedi lita, öpücüğünü de yanağıma
    kondurdu, bunu adam için değil benim için yapmıştı, adamı defetmek benim için
    zor iş değildi, ama lita benim gönlümü almaya çalışıyordu, adamın yanında beni
    öpmesi bir lütuftu sadece.. adam aşkım kelimesinin harflerini tek tek yerden
    toplayıp bardan çıktı.. biraz içtik ve biraz sohbet ettik..
    lita’ya, ‘lita, bak bu
    henry, çocukluk arkadaşım, hâlâ bakire, yap bi kıyak, ölmeden önce sikişmek
    onunda hakkı” diyemezdim herhâlde, ama henry bunu söylememi bekliyordu, bir ara
    lita tuvalete gitmişken bana, “hadi bab, ne zaman açacaksın konuyu” dedi, ona
    sabretmesi gerektiğini yoksa lita yerine onun düzüleceğini söyledim.. lita
    geldi ve kulağıma eğilerek, “arkadaşın ne zaman gidecek” dedi bende onun
    kulağına eğildim ve ısırdım.. bu hoşuna gitti ve bir daha benim yanımda üstüne
    vazife olmayan işlere burnunu sokmadı
    “ee, napıyoruz” dedi
    henry.. ne lita, ne de ben bir cevap vermedik.. lita çok güzel bir hatun
    değildi, ama işi biliyordu, aptal değildi ve çok tehlikeliydi, ona ‘henry
    seninle sevişmek istiyor ne dersin’ diye sorsam, henry’yi bıçaklardı, bundan
    emindim, ama bana zarar vermezdi, ona âşık olduğuma inanmıştı bir kere, âşıktım
    da gerçekten, ama bu benim başka kutucukları ve onun başka aletleri yalamasına
    engel değildi.. “zina yasa tasarısı da neyin nesiydi allah aşkına? siktirin be
    oradan..” diye bağırdım, sohbetin bu noktaya nasıl sarktığını hatırlamıyorum,
    politika konuşmuyorduk, ama henry bir kurnazlık yapıp konuyu açmış olabilirdi,
    buradan sekse doğru bir yol almak istemiş olabilirdi.. “içkilerinizi bitirin”
    dedim, “henry bizi eve bırakacak lita”, henry yüzüme haince bir bakış attı, ne
    düşündüğümü anlamaya çalışıyor gibiydi, lita ise memnundu halinden, bir öpücük
    daha kondurdu yanağıma.. dudaklarını daha iyi hissetmek için, bundan sonra her
    gün tıraş olmaya karar verdim..  lita ve
    henry biralarını içerken yarış yapıyor gibiydiler, benim biramı bitirmemi
    beklediler daha sonra, acele etmiyordum, nasıl olsa gecenin kazananı henry olacaktı..
    bu gecelik hakkımı ona vermiştim.. arkadaş arasında olur böyle şeyler.. sorun
    lita’nın ona ne yapacağıydı, henry’ye zarar gelsin istemiyordum, ama içinde
    bulunduğu durum üzüyordu beni.. beş parasızdı henry, ailesi ile kalıyor ve iş
    arıyordu, babası alkolik bir herifti ve annesinden arta kalan zamanlarda onu
    dövüyordu, henry 21 yaşındaydı ve askere gidip ölmekten korkuyordu, bari bir
    kez diyordu bana, en azından bir kez.. o iş olmadan ölmek istemiyorum bab..
    henry çok kez âşık olmuştu ama bir türlü söyleyememişti bunu, bense birçok
    hatuna ‘sana aşığım’ demiştim ama çok az âşık olmuştum.. belki bir defa, belki de
    hiç.. aşk bittikten sonra inkâr ediyordunuz çünkü o günleri.. unutmanın bir
    yoluydu bu, ve daha sonra, uzun süren abazalık dönemlerinde, o günlerin seks
    ile alakalı olan anılarını hatırlayıp otuzbir çekiyordunuz.. işte aşk böyle bir
    şeydi..
    sarhoş değildik, az
    içmiştik.. masadan kalktık ve benim eve doğru yol aldık.. henry yarı yolda
    babasının arabasını çaldığını hatırladı ve geri döndürdü bizi, 10 dakikadır
    yürüyorduk, aynı yolu geri tepmesi 5 dakika sürdü, insan sinirliyken daha hızlı
    yürür, arabaya bindik ve 5 dakika içinde evimin önüne geldik, matematik
    meraklısı bir okur öyküyü yarıda bırakıp, bardan eve gelişimizin kaç dakika
    sürdüğünü hesaplamaya çalıştı.. lita’ya anahtarı verdim ve eve çıkıp hazırlanmasını
    söyledim, ben beş dakika sonra gelicem dedim ona, henry ile özel bir görüşme
    yapmam gerekiyor, söz dinledi ve eve çıktı lita..
    “bak henry, yanlış
    anlama ama şu an ereksiyon halindeyim ben, bana izin ver, önce onu bi güzel
    düzeyim”
    “ama bab, sen
    demiştin ki…”
    “dinle beni henry,
    daha bitirmedim, sen içeriye ben ışığı iki kez söndürüp yakınca geleceksin,
    tamam mı, al şu anahtarı”
    cebimden yedek
    anahtarı çıkardım, henry’ye güveniyordum, öykülerimi çalmazdı o, yazar olduğumu
    bile bilmiyordu, ona söyleyemezdim, onun iyiliği için, sonra tılsımın bu
    olduğunu zannederek öykü yazmaya başlayabilirdi, sorun bana rakip olması
    değildi, yanlış yolda ilerleyecekti o zaman, tılsım olan öykü değildi çünkü ve
    ne olduğunu asla bilemezdiniz.. ama tanrı bazılarına 5 bazılarına da 255 hatun
    yazıyordu.. eve çıkıp kapıyı çaldım, lita açtı kapıyı, ve elbiselerini
    değiştirmiş olduğunu anladım, bir deri giymişti lita, ayakucundan saç teline
    kadar deri
    “çıkar şunları”
    dedim ona, “nefret ettiğimi biliyorsun..” daha sonra hâlâ kapının önünde
    dikiliyor olduğumun farkına vardım, otu bırakmıştım ama halüsinasyonlar beni
    bırakmamıştı.. kapıyı çaldım, bu kez emindim, ve kapı açıldı.. öncelikle
    dokundum ona, sarıldım, “gerçeksin değil mi?” 4 yıldır beraberdim onunla ve
    gülüyordu karşımda..
    “halüsinasyonlar da
    yalan söyler ama ben gerçeğim” dedi.
    “benim halüsinasyonlarım
    dilsizdir” dedim. ve soydum onu.. yatağa attım.. kendisine sert
    davranılmasından zevk alırdı.. onu memnun ettikten sonra benim tarzımda
    sevişmeye başlardık, ben de sert davranılmasından zevk aldığım için değişen bir
    şey olmuyordu roller dışında; saç çekmek ve ısırmaktan fazlası yoktu ama, bir
    sadist ya da mazoşist değildim ben, sadece hedonisttim.. ve iki devre olarak
    sevişirdik onunla, birinci ve ikinci bölüm olarak.. birinci bölümde yönetmen o
    olurdu, ikinci bölümde de ben.. bazen 3 devre yapardık.. eğer altın gol olmazsa
    dördüncü devreye bile kalabilirdik.. bir keresinde sırf nereye kadar
    gidebileceğimizi denemek için penaltılara kaldık, önce o üzerime çıkıyor ve zıplıyordu,
    boşalınca bu kez ben altıma alıyordum onu.. böylece sonsuza kadar devam edebilirdik,
    ta ki tanrı bizi izlemekten sıkılana kadar, tanrı sıkılınca kopacaktı kıyamet,
    ki sıkılmazdı tanrı, kendini tanrının yerine koy ve birazda amelia ekle
    sahneye.. şu an dünyada kaç kişi orgazm yaşıyor? ve tanrı hepsini görüyor..
    lita’ya bugün yeni bir şey denemek istediğimi söyledim, ve arkasına geçerek
    gözlerini bağladım, “sakin ol tatlım” dedim, “şimdi ben dilsizim, sen de kör..
    rol yapıcaz”
    bazen böyle rol
    yapıyorduk onunla, bana, “bunun için gözümü bağlaman gerekmez, ben kaparım
    gözümü ya da sende ağzını bağlarsın” dedi, “eşitlik istiyorum!”
    “tamam” dedim ağzımı
    bağlıcam.. daha sonra onu tekrardan giydirdim ve “tuvaletim geldi” dedim, “üzgünüm,
    hemen gelicem”
    bana, tanrımdan
    başlayarak doğacak olan kız çocuklarıma kadar küfür etti.. doğacak olan kız
    çocuklarıma tanrıdan daha çok değer vereceğimi biliyordu.. neyse, tuvalet
    yerine kapıya gittim ve öncelikle ışığı iki kez yakıp söndürdüm, daha sonra
    henry geldi, ona durumu anlattım ve işi berbat ederse lita’nın ikimizi de
    öldürebileceğini söyledim, “sakın gözlerini açmasına izin verme” dedim, “ve
    işin bitince defol git..” onun da ağzını sıkıca bağladım, bağlamadan önce bana
    “ne yani hiç yalamayacak mıyım, hiç öpmeyecek miyim onu, meme uçlarını
    emmeyecek miyim?” dedi, “başka şansımız yok” dedim ona, “hadi hadi çabuk, koş”
    kıçına bir şaplak attım..
    lita sırt üstü
    yatıyordu ve henry üzerine çıktı, çok nazikçe soydu onu, lita ben olmadığımı
    anlayacaktı kesinlikle, bir hayvan gibi gidip gelmeye başladı onun içinde
    henry, lita kesinlikle anlayacaktı.. benim tam zıttı mı oluşturuyordu henry
    yatakta.. neyse, henry boşaldı ve tam bu esnada olan oldu, gözlerini açtı
    lita..
    “lanet olsun” dedi
    henry, “ellerini de bağlamalıydın bab, ellerini bağlamalıydın onun”
    “kez sesini henry” dedim,
    “onu daha fazla kızdırma”
    “seni orospu çocuğu”
    dedi lita bana, bunu her zaman söylüyordu zaten, “seni adi üçkâğıtçı pezevenk”
    bana hiç pezevenk
    dememişti, ölümümün yakın olduğunu hissedebiliyordum, lita daha önce ona
    sarkıntılık eden 3 kişiyi bıçaklamıştı, sabıkalıydı ve en nefret ettiği şey
    sevmediği birinin onunla birlikte olmak için onu zorlamasıydı, oysa şimdi
    sevmediği biri tamamlamıştı işi..
    “hey, bak adamın şu
    haline, ilk kez yapıyor bunu, ona borçluydum lita, manevi borç, anlıyorsun ya?”
    “anlamıyorum” dedi
    lita, “defolup git, seni öldürmeden defolup git ve beni bu pezevenk ile baş
    başa bırak”
    hiç itirazsız çıktım
    evden, öykülerimi de alarak tabii ki, daha sonra gelir ve henry’nin cesedini
    kaldırması için polisi arar, lita’yı da ele verirdim.. sorun yoktu, lita bana âşıktı,
    tek güvencemde buydu, öldürmezdi beni.. aşk böyle bir şeydi..
    evden çıktım ve en
    yakın bara gidip 2 bira istedim.. adam birini bekleyip beklemediğimi sordu,
    sana ne dedim ona, 2 bira ver ve defol git.. 10 dakika sonra lita geldi,
    rahatlamıştı, özür diledi benden, sorun değil dedim, “hakladım o pezevengi”
    dedi.. pezevenk kelimesi onun için bir hakaret sayılıyordu, orospu çocuğu deyince
    de iltifat etmiş sayılıyordu.. çünkü annesi bir orospuydu onun, ve
    pezevenklerden nefret ederlerdi her ikisi de.. lita ise hiç bir şey değildi, sadece
    âşıktı, belki de bu her şey olmaktı ya da her şey olmanızı sağlıyordu.. bardan
    çıktık ve eve geldik, henry yoktu,
    “ölmemiş” dedi lita
    “yeni bir halı
    almalıyım” dedim ona
    “bana taşınmanı
    istiyorum” dedi
    “peki ya sen nerde yaşayacaksın”
    dedim
    “birlikte yaşamamızı
    istiyorum” dedi, “domuz gibi anlıyorsun bundan bahsettiğimi”
    “peki” dedim.. “ama
    bu evde 20 gün daha oturmalıyım, kirasını ödedim, parayı çarçur etmeyi sevmem,
    biliyorsun, çok zor kazanıyorum ben”
    öykü yazmak zordu
    gerçekten hiç yazmamış olana, bir kez yazınca alışıyordunuz oysa, sonra her
    gece oturur ve bir şey sallayabilirdiniz.. herkesin uyduracak bir hikâyesi
    vardı.. benimki biraz fazlaydı.. iyi bir yalancıydım ve  ertesi gün henry’yi ziyarete gittim, ciddi
    bir yara almamıştı henry, evinde yatıyor ve babasının işten gelip onu
    pataklamasını bekliyordu.. bana teşekkür etti.. “bir şey değil” dedim,
    televizyonun saat başı haber spikerini değiştirmişlerdi ve saat başı otuzbirim
    için lita’ya taşındım..
    ***
    evde oturmuş, cacık
    içiyordum.. lita çok güzel cacık yapardı.. telefon çaldı.. arayan henry’ydi –
    muhtemelen..
    “alo?”
    “alo
    bab?”, lita ahizeden yüzünü ayırmadan
    “orospun
    arıyor” dedi bana,
    “bu karının
    dedikleri için özür dile” dedi henry, telefona alo der demez ben, kendini
    daha erkekleşmiş hissettiği kesindi, oysa beni rahatsız etmişti onun bu yeni tavrı..
    “kimse kimsenin
    adına özür dileyemez henry” dedim, “neden aradın?”
    “acaba biz
    tekrardan bir plan yapsak, lita için”
    “olmaz
    henry” dedim, “senin ölmeni ve benin cacıksız kalmamı sağlayacak bir
    işe yardım edemem ben”
    “ama bab, çok
    zor durumdayım, anlamalısın”
    “seni bir süre
    idare edecek bir yöntem biliyorum” dedim ona,
    “nasıl bir şey
    bab?”
    “bak şimdi,
    tuvalet kâğıdını üzerine sardıkları o karton silindir var ya?”
    “evet bab,
    yazdım devam et”
    “kes
    henry” dedim, “yemek tarif etmiyorum sana, dikkatlice dinle, o şeye
    aletini yerleştirebilirsin, bir süre idare eder seni, sonra başka yöntemlerde
    öğretirim, şimdi beni rahat bırak, bugün beşinci kez arıyorsun farkındasın
    değil mi?”
    “ama bab, ben
    gerçek bir şeyler arıyorum”.
    telefonun kablosunu
    kesti lita.. hayatta kaldığım için kendimi şanslı hissediyordum..
    01.eylül.2004

    asimetrik kişilik bozukluğu part1: http://unthatow.blogspot.com/2004/08/asimetrik-kisilik-bozuklugu-1-bir-seks.html

  • ziftçi

    ziftçi

    gene yalan söylemişti işte.. ve durmadan yalan söylüyordu zaten.. sürekli gizliyordu bir şeyleri.. ve aniden.. hiç beklenmedik bir anda.. yüzünde patlıyordu her şey.. ona göre değildi.. bunu biliyordu da.. ama anlatamıyordu bir türlü.. anlamıyordu adam..

    “ayrılmalıyız.”

    “ama neden?”

    “sana göre değilim, anla işte..”

    “yapma bunu.”

    hatunun değişmesi gerekiyordu.. ama değişmiyordu.. adam yine de seviyordu onu.. sürekli azalsa da bu sevgi, hiç bitmiyordu.. bir gün aniden patlayacak ve hiç kalmayacaktı..

    ***

    bir kumar masasında tanıştım onlarla.. 25 yaşlarında bir adam.. ve 21 yaşında dünya tatlısı bir hatun.. çok tatlı.. içine giremeyeceğin kadar.. sadece seyredeceksin.. sonsuza kadar.. hiç bıkmadan.. hepsi bu..

    oysa içi kaynıyordu hatunun.. seks bağımlısı.. nemfomanyak..

    ***

    tip karşımda oturuyor.. poker.. ve hatun arada sırada dönüyor masanın etrafında.. işi çözdüm.. ve hatundan biraz oturmasını isteyerek, başımı döndürdüğünü söyledim.. itiraz etti.. o halde biraz da bana kopya ver güzelim dedim.. adam atıldı.. ne demek istiyorsun lan sen dedi.. kes lan dedim.. 2 saattir hatundan tiyo alıyosun..

    solumdaki tip 30 yaşlarında ünlü bir kumarbazdı ve hatunun büyüsüne kapılmıştı..

    “oooo” dedi.. “biz de beyfendi ne kadar şanslı diye düşünüyoruz.”

    tip tırstı.. hatun da.. tipe bir yumruk geçirdi kumarbaz.. bende masanın altından taşaklarına topuklarımla bastırdım.. sağımdaki eleman koluna sigara bastı.. tuttuğumuz gibi elemanı kaldırıp camdan aşağı attık.. 1. kat zaten.. bi bok olmadı.. kafasının üzerine düşüp bayıldı heralde.. çünkü uzunca bir süre içeri dönmedi.. solumdaki kumarbaz eleman, birlikte yaşadığı hatuna, eve gitmesini, kendisinin gecikeceğini söyledi.. oda gitti.. hatun yalnız kalmıştı ve çözmüştü işi.. istiyordu da.. az önce aşağı attığımız erkeğe aşıkmış bir zamanlar.. sürekli azalmış bu sevgi, hiç bitmeyeceğini sansa da, bir gün aniden patlamış her şey.. hiç kalmamış elde..

    hatun masaya dayadı kıçını.. masanın kenarı kalçasına gömüldü ve içim cız etti.. dikildi alet.. artık duramazdım.. sadece hatunun vazgeçmesi engelleyebilirdi beni.. bir elbise vardı.. mor renk.. fırfırlı, ilginç.. saçını iki yandan, iki at kuyruğu yapmıştı.. bu saça karşı bir fetiş var bende.. ve bu, hiç gerçekleştiremediğim bir fantezi.. göğüslerinin bir kısmı dışardaydı.. sütyen yoktu belkide.. bunu anlayacaktık az sonra.. ayağa kalktım, yanına gittim.. “sevgilini düşünmüyor musun?” dedim, elimle kutucuğunu kavrayarak.. “kendime engel olamıyorum, hemen bitirelim şu işi” dedi.. “bizim için hava hoş” dedi kumarbaz herif gülerek..

    ev benimdi.. dördü de arkadaşımdı.. canım sıkılıyordu ve param vardı.. kaybetmek ve eğlenmek için onları çağırmıştım.. bu hatunlaysa ilk kez karşılaşıyordum, sadece adını duymuştum, sık sık bahsediliyordu bize, az önce aşağı attığımız eleman tarafından.. övüyordu da övüyor ama hiç bizle tanıştırmıyordu sevgilisini. neyse, boynuna yanaştım ve öpmeye başladım.. çok güzel kokuyordu ve parfüm yoktu! dudaklarına sokuldum.. alt dudağımı ısırdı.. canım acıdı ve zevk aldım.. kumarbaz herif masaya çıkarak, dizlerinin üzerinde durdu.. hatunu masaya yatırarak eğildim.. açtım bölgeyi.. süperdi.. işte bu dedim kendi kendime.. yalamaya başladım.. eleman ise bizi izliyordu.. genç bir çocuktu ve neye uğradığını anlayamamıştı.. şok geçiriyordu.. şok geçerdi birazdan ve aramıza katılırdı.. sorun yoktu.. kumarbaz herif aletini çıkardı.. hatun ağzını açtı.. ben ise hatunun bacaklarını omzuma aldım.. hatun inledi.. kapı açıldı.. ve aynı anda hatuna girdim.. çıktım.. girdim.. kapıdan girdi az önce camdan aşağı attığımız eleman ve tecavüz etmediğimizi, sevgilisinin de inlediğini anlayınca geri geri yürüyerek ve sendeleyerek çıktı dışarı.. kapıyı açık bırakmıştı it oğlu it.. şoktaki elemandan kapıyı örtmesini istedim.. o ise aceleyle çarptı kapıyı.. ilk kez porno izleyen genç delikanlılar gibiydi, gözünü bile kırpmıyordu.. ben hatunun sol ayak parmaklarını teker teker aldım ağzıma, yalıyordum, emiyordum.. bir elim ile de göğüslerini açtım.. sütyen yoktu.. iyice yüklendim.. gidip gelmeyi sürdürdüm.. bu şekilde 15 dakika takıldık.. bu sırada genç eleman kenardan izleyip aletini sıvazlıyordu.. kumarbaz herif boşaldı.. genç tip de kendi eline patladı.. kovdum onları.. ev benim, ve siz gidin.. zaten boşalmışlardı.. bilirsiniz, en az 20 dakika insanın canı istemez.. gitmek için fermuarlar çekildi ve hatun da hareketlenince;

    “sen nereye güzel kız?” dedim..

    “eve?”

    “kalsan nasıl olur?”

    “ama.. yani.. şey.. sevgilim..”

    “kal işte..” puşt bir gülüş salladım.. kapı çarpıldı.. yalnız kalmıştık..

    “bence” dedim.. “sen ona göre değilsin.”

    “bunu ona söyledim zaten.”

    “ve bence şimdi o sana ‘orospusun kızım sen’ diyicek” bişi demek istedi ama durmadım.. “ve dahası senin gibileri iyi tanırım, kendinize ‘kızım’ denmesini hiç mi hiç istemezsiniz.. orospu kelimesinden de –zaman zaman kabullenmeniz dışında- nefret edersiniz..”

    “evet.. gıcık olurum..”

    “o halde seni iyi tanıyan biri ile takıl bundan sonra, hikayeni biliyorum, seks hayatında özgürsün.”

    “sevdim”

    “yemek yapmasını bilirsin öyle değil mi?”

    “elbette.. yunan yemekleri.. bir zamanlar bir yunanla sevgiliydim.”

    yarım saat geçti.. bu süre içinde hatunu elemandan iyice soğutmak için, kaç takla attım bir bilseniz.. ve hatun yatağın üzerindeydi.. arkasındaydım.. dört ayak.. iki at kuyruğu.. at kuyrukları ellerimce çekiliyordu.. kalçası kasıklarıma çarpıyordu.. şak şak şak diye ses çıkıyordu.. yanlış anlamayın, ters ilişki değil, -o tarzı sevmem- arkadan öne, gidip geliyordum.. durdum.. gidip dolaptan büyük bir ayna çıkardım ve yatağın önüne, yüzümüzün baktığı yöne koydum.. hatunun mimiklerini görmek istiyordum.. dudaklarını ve gözlerini.. dudaklarını ısırışını ve gözlerinin kayışını.. tekrar arkasına geçtim.. ritmimiz çok iyiydi.. kapı açıldı.. hay sikiyim böyle işi dedim içimden.. hatunsa dışından ‘bi rahat yok ya’ dedi.. kilidim bozuktu.. eleman hatunun eşyalarını getirmişti.. ve ağlıyordu.. eşyaları odaya attı.. sulu gözler.. bende ağlarım bazen.. ama bu şekil bir duygusallık midemi bulandırır.. “seni hep sevicem” dedi eleman ve gitti.. kapıyı açık bıraktı orospu çocuğu.. gidip kapadım. hatunun yanına geldim ve bu kez onu üzerime aldım.. elimi ısırıyordu.. çok iyiydi.. çok iyi.. boşaldık.. neyse.. indi üzerimden ve yanıma yattı..

    “sende kalabilir miyim” dedi..

    “sana aşık oldum” dedim..

    “ben olmak üzereyim ve sende kalabilir miyim?” dedi..

    “sana aşık oldum” dedim tekrar..

    “adamı delirtme” dedi.. “bişi sordum”

    “sana aşığım”

    “kalıyorum o halde”

    “gerçekten aşığım ama.”

    “kaldım o halde”

    “sana aşı..” koluma cimcik attı.. tanrım! o ne tırnak öyle.. kalktı ve masadaki viski şişesine yöneldi.. ona giyinmesini söyledim.. sevişirken çıplaklık güzeldir.. ancak evde giyinik dolaşmak gerekir.. hem kapının kilidi bozuk..

    hikayesini anlattı bana.. ufak bir hikaye.. doğru ya da yalan.. umrumda bile değildi.. inandım ona.. yarın başka bir geçmiş ile çıksa karşıma, ona da inanırdım.. aşk bir inanç meselesi değildir.. ten meselesi de değildir.. ruh işidir.. ve siz anlamazsınız.. siz bedeni sevip, o sevdiğiniz bedene sahip olmayı aşk sayarsınız.. oysa bu sözünü ettiğiniz şey seks bile değildir.. aşk ve seks bedenle alakalı, fiziksel kavramlar değildir.. seks biraz fizikseldir.. tamamen değil.

    ertesi sabah bir öpücük ile uyandım ve ondan beni bir daha bu şekilde uyandırmamasını söyledim.. sabahları sinirliyimdir..

    “bende sevmem ama hoşuna gidebileceğini sandım.. bilirsin”

    “hoşuna gidiyorsa her sabah öp.. ama hoşuna gitmeyen bişiyi, ben seviyorum diye yapmak zorunda değilsin.. seni seviyorum, bir köleyi değil.”

    “gittikçe daha derine sokuyorsun beni.”

    “seni içime sokucam”

    “seni seviyorum”

    “bende ama sık sık tekrarlamayalım olur mu?”

    “hı hı.. şu an tam yeriydi ama öyle değil mi?”

    “evet.. tam yeri”

    sevimli bir kahkaha attı hatun, nerden buldum lan seni dedi..

    “can sıkıntım seni buldu” dedim

    “ne?” dedi yüzünü ekşiterek

    “canım sıkılıyordu ve kumar oynamak istedim.”

    “kumarda kaybettin”

    “hile yaptın ama”

    “bundan sonra sana tiyo vericem”

    “hile sevmem.. kahvaltı hazır mı?”

    “elbette”

    “erken uyanırsam ben de hazırlarım, ve canın istemediği zamanlarda bu boku hazırlama.. zorla yaşam işkencedir.. örneğin benim erken uyanıp işe gitmem.. işkencedir.. zorla yapılan her iş işkencedir.. ve bu lanet evde işkencelerle, ekşiyen yüz ifadeleri istemem..”

    kahvaltımı yapıp işe gittim.. belediyede çalışıyordum.. ziftçiydim.. mahalle mahalle gezer zift dökerdik.. başlangıçta zevkliydi aslında.. ilk bir ay zevk aldım.. 7 aydır bu işi yapıyordum ve artık çok sıkılmıştım.. 15-20 iş değiştirdim.. 25 yaşındayım.. eskiden 1-2 ay çalışır ve başka iş arardım.. ancak bu iş can sıkıcı olmasına rağmen iş başındayken beni kesen bir patron olmadığı için hala sürdürüyorum.. hangi patron gelip beni güneşin altında zift dökerken izlemek ister ki? eline patlayan genç elemanla aynı işteydik.. eleman 19 yaşındaydı.. lise 2 terk.. çok konuşup az iş yapanlarından.. ve bir de 29 yaşında evli 1 çocuk babası zifçi vardı.. iğrenç bir herif.. iki çift geyik döndüremez.. asık suratlı.. nasıl katlanabilirsiniz ki? zift dökerken, gittiğimiz mahallelerde çocuklarla konuşurdum..

    beşte eve geldim.. zift işi böyledir.. zifti döker, bir süre sonra eve gidersin.. her iş böyledir.. döker ve gidersin.. zifte hayatım karışıyordu.. hayatımı ziftliyordum asfaltlara.. 8 saat zift, 1 saat yol.. yarım saat kahvaltı yarım saat akşam yemeği.. hayat nerede dostlar? ziftlere bakın.. aldığınız çaya bakın.. ekmeğe bakın.. giydiğiniz gömleğe bakın.. size pantolon satan adamın akşama kadar sizi beklediğini hiç düşündünüz mü? sinek avlayan bir dükkanda hayatını avlatan bir adam bekler sizi.. gidersin.. şu ne kadar.. bu ne kadar.. o ne kadar.. sen hayatını zift dökerek çaldırırsın, o dil dökerek, bir diğeri ekin ekerek.. hayat bu.. zift dök ve eve gel.. hayat bu.. kumar oyna.. maç izle.. bu işte.. bira iç.. sıç.. bi hatun bul.. seviş.. bulamadığın zamanlarda otuz bir çek.. porno izle.. işte hayat bu.. neyse ki ben durumu kotarmıştım.. bu aşk beni bir süre daha hayatta tutardı.. bi ara gene açardım gazları elbette.. açık unutmuşum derdim kurtarmaya gelenlere.. nasıl anlıyorlar anlamış değilim.. bırakın da öleyim işte.. hap at, mideni yıkatsınlar, tüp aç, odayı havalandırsınlar.. kapıyı ittim.. açılmadı.. hasiktir dedim.. kafamda güzel değil ama, yanlış eve mi geldim acaba? zili farkettim.. adım yazıyordu zilde.. bastım.. zırnnnn.. hatun açtı kapıyı.. öptü.. işte bunu severim..

    “hoş geldin canım, misafirimiz var.” tek odaydı evim.. bi de tuvalet.. tek odadaydı her şey.. bir yatak bir masa, 4 sandalye bir koltuk bir lavoba.. ucuzdu kira.. ev sahibi bölmüştü burayı ve dükkan olarak tasarlamıştı, bende eve dönüştürdüm ve kirayı hiç aksatmadım.. camdan aşağı atılan adam vardı içerde..

    “oo hoş geldin kardeşim.” dedim.

    “ihanet ettin kardeşine.”

    “kes lan piç.. beni seçti.. zırlıcaksan siktirol git.”

    “sakin ol hayatım” dedi hatun.. tip dayanamadı.. kim olsa dayanamaz.. ben dayanırım.. takmam böyle şeyleri.. tip dayanamadı.. ayağa kalktı.. omzuna elimi koydum ve

    “bak dostum” dedim.. “sana tavsiye, sen onunla yapamazsın, git kendine başka bi kız bul ve sahip ol ona.”

    gitti.. bi daha da gelmedi..

    “kapı ne iş?” dedim hatuna

    “biraz param vardı.. kızmadın ya?”

    “yo.. kafana göre takıl.. ev senin.. yemekte ne var?”

    “henüz yapmadım.. kaçta geleceğini bilmiyordum.”

    “söyledim ya çıkarken evden.”

    “hadi ya? duymamışım.”

    “iyi.. dışarı çıkalım istersen?”

    “giyinsem?”

    “süs püs yapma.. düğüne gitmiyoruz.”

    “düğün sevmem.”

    “sevsen bile gitmem.”

    “süs püs de sevmem.”

    ” giyin hadi..”

    dışarı çıktık.. her zaman takıldığım bir bar vardı.. içeri girdik.. çevrem vardı.. arkadaşlar falan.. hatunu tanıştırdım.. oturduk.. biralar geldi.. bir hatun bana bakıyordu.. karakızıl saçları vardı.. en sevdiğim renk karışımlarından biri kara kızıldır.. dans edelim dedim hatuna.. sevmem dedi.. peki o halde karşı ki hatunu alıyorum ben dedim, karakızılı işaret ederek.. “kafana göre takıl” dedi, güldük

    saat 11 oldu.. eve gittik.. hatun sarhoştu.. ben az içmiştim.. iş günleri pek içmem.. hafta sonları ise abartırım.. hafta içlerimi satarak hafta sonumu kazanırım.. herkes öyle yapar.. abartılacak bir durum yok ortada.. hatun yatağa yattı.. sızmıştı.. elbiseleri ile.. ayakkabısı ile.. tokaları ile.. soydum onu.. ve giydirdim.. yanına yattım.. sırt üstü yatıyordu.. ayaklarını uzattığı yöne bir yastık dikip ayaklarımı koltuğa uzattım.. izlemeye başladım.. uyuyordu.. izliyordum.. dudaklarına baktım.. göz kapaklarına.. burnuna.. burun deliklerine.. kulaklarına.. boynuna.. göğüslerine.. nasıl oluyor diye düşündüm kendi kendime.. sadece beyaz bir sıvı.. nasıl oluyor..

    işim iyiydi.. yemek yapmasını bilmiyordum.. seks sorun değildi.. konuşmasını biliyordu hatun.. gülüyordu.. ağlıyordu da.. tepkiler yerli yerindeydi.. hayattaydı yani hala.. ve pempe değildi.. anlıyor musunuz? pempe renkli hatunları sevmem..

    hatun bana bağlı değildi.. sadece seviyordu.. ama adamamıştı kendini.. her türlü adanmışlık midemi bulandırır.. sabah uyandırdı.. televizyon alsak ya dedi, canım çok sıkılıyor gündüz..

    al dedim,

    nası alıcam?

    para vericem ve alıcan.

    ver o zaman..

    ***

    işe gittim.. eve geldim.. yemek yaptı.. belki eve başka adamlarda aldı gündüz.. belki de hep televizyon izledi.. bazen bara gittik.. seviştik.. konuştuk.. hayatımızın sırrını paylaştık.. böylece sürdü.. uzun süre.. çok uzun süre.. ve şu an karşımda uyumakta.. izliyorum.. dudaklar.. dişler.. tokaları.. göz kapakları.. ayak tırnakları.. dirsekleri.. bilekleri.. parmakları.. izliyorum.. yazıyorum.. böyle yani.. sürüyor.. hala sürüyor..

    // 22.08.2004 – 00:35

  • hangi uyanış

    hangi uyanış

    sabahın yedisinde, akşam sahibi tarafından verilen görevi yerine getirmek üzere, zırlamaya başladı çalar saat.. uyanmakta güçlük çekiyordu her zaman olduğu gibi.. uyanmak istemiyordu zaten.. sonsuza kadar uyanmadan rüya görmeye razıydı aslında.. ama karısı izin vermiyordu buna; “hadi kocacım sabah oldu işe geç kalıcaksın.. kahvaltı hazır. hadiiii”

    gözleri biraz açılır gibi oldu ama mücadele ediyordu bununla.. uyanmak istemiyordu.. akşamki hapın tesiri ile yine çok gerçekçi bir rüyanın içinde yaşamaya başlamıştı.. belki rüyada özgür bir iradeye sahip değildi ve bilinç altında biriktirdiklerinin bir yansımasıydı tüm görüntüler ama gerçek hayatta da özgür olduğunu düşünmüyordu zaten.. kurulu bir çalar saatin özgür iradesi ne kadarsa, onunki de o kadardı işte.. bir eksen etrafında dönüp durmak..

    hafta sonları yaşıyordu sadece.. hayır, hafta sonları uyuyordu sadece. tüm haftanın yorgunluğunu başka türlü atamıyordu çünkü.. hayatını bir kum saatine, daha doğrusu, bu kum saatinin içindeki kum taneciklerine benzetiyordu..

    her sabah ters çevriliyordu bu saat ve akşam 11’e kadar tüm kumlar alt bölüme taşınıyordu.. sabah aynı kumlar yeni bir ters çevrilme ile aynı döngüyü yaşamak için yavaşça kaymaya başlıyordu.. tekrar.. tekrar.. aynı hızda ve aynı oranda bitmek bilmez bir toprak kayması gibi.. ve her seferinde biraz daha ufalanıp inceliyordu kum taneleri.. böylece çözünmeye başlıyordu, dayanıksızlaşıyordu..

    büyük kızı, kahvaltısını yapıp banyoya ellerini yıkamak için giderken babasına seslendi; “baba hadi saat çeyrek geçiyor, 15 dakika sonra gelicek otobüsün. işe geç kalıcaksın”

    gözlerini hafifçe aralayınca, karşı duvardaki saatin ‘12’ geçtiğini gördü ve ‘ üç dakika daha’ diye düşündü kendi kendine, (hangimiz düşünmedi ki?) oysa 12 dakika geçikmişti zaten..

    “sikmişim işi” diyerek, hışımla kalktı ve lavaboya gitti.. büyük kızı dişlerini fırçalıyordu, araya girip yüzünü yıkamak isteyince kızının ‘ya baba bekle biraz okula geç kalıcam’ tepkisi ile karşılaştı. yüzünü yıkayıp biraz daha ayılınca karısının seslendiğini duydu;

    “acele et, geç kalıcaksın”

    “tamam”

    mutfağa girdiğinde küçük kızının kahvaltısını yapmak üzere olduğunu, büyük kızının elindeki nescafe bardağını işaret ederek ‘sana da yapayım mı?” diye sorduğunu ve karısının ise küçük kızının gömleğini ütülediğini farketti..

    neden aşık oldum ki ben buna diye düşündü kendi kendine.. nesine aşık olduğunu sorguladı içinden.. bu sırada kızının elindeki çok koyu bir nescafe bardağını ona tuttuğunu fark etti.. gülümsüyordu ona kızı; ‘senin için yaptım uykun açılsın diye.’

    nescafeden bir yudum alıp bardağı masanın üzerine bıraktıktan sonra, yatak odasına girerek pijamasının üzerine bir pantolon geçirdi.. üzerine de bir kazak giyerek tekrar mutfağa döndü ve bir dilim ekmek ile bir parça peyniri 15 saniyede yuttuktan sonra nescafesini de bir dikişte bitirip kızına ‘iyi dersler’ kızım dedi..

    büyük kızı lise üçe gidiyordu, aynı zamanda da dershaneye.. küçük kızı ise lise ikide idi.. büyük kızı, evliliğinden bir yaş küçüktü.. yani evlenir evlenmez aşkın büyüsü ile çocuk yapmaya karar vermişlerdi karısı ile, şimdiyse bu iki çocuğa iyi bir gelecek hazırlama adına ömrünü tüketiyordu..

    evin önünden geçen servisin kornasını duyar duymaz küçük kızı da çantasını sırtına alıp ‘alasmaladık’ diyerek yola koyuldu.. bu sırada çekeceği dün nereye koyduğunu hatırlamaya çalışıyordu baba, 4 sene önce aldığı ayakkabısını giymeye çalışırken.. ayağa kalkıp montunu da giydikten sonra, karısına bir veda öpücü bile vermeden sadece ‘ben çıkıyorum hayatım’ diyerek açtı kapıyı..

    bu ‘hayatım’ bir alışkanlıktan dolayı söyleniyordu sadece, yoksa kendine ait bir hayatının var olduğu bile söylenemezdi, değil ki başkalarına kendi hayatıymışçasına hitap edebilsin..

    otobüs durağı biraz uzaktaydı.. ve her zaman olduğu gibi durağa doğru yürürken dün gece gördüğü rüyayı tüm detayları ile hatırlamaya, tüm varyasyonlarını zihninde tekrar tekrar canlandırmaya çalışıyordu.. durağa geldiğinde, aynı yerde çalıştığı arkadaşını ve aynı duraktan binip, farklı duraklarda indiği kadının çoktan gelmiş olduğunu fark etti.. adam ve kadına ‘günaydın’ dedikten sonra, kent kartını hazırlayıp, insan kusan bir otobüsü beklemeye başladı.

    lise yıllarından beri, askerlik ‘hizmeti’ dışında, her sabah ve akşam bir otobüse biner ve sadece hafta sonları yaşardı. aslında lise ve üniversite yıllarında, yaşadığını biraz daha fazla hissediyordu ancak askere gidip geldikten sonra, kendisini bekleyen ve üniversitenin son yılında tanıştığı şu anki eşi ile evlenince, hayatını iyice her gün aynı rutinde tüketilir bir ekmeğe benzetmeye başladı..

    her sabah yeni bir ekmek olarak güne başlıyor ve akşam olduğunda yeni bir ekmek olmak için fırına giriyordu. bu düşünceler içerisindeyken otobüsün geldiğini fark etti ve biraz sonra iyice yaklaşan otobüsün durması için elini kaldırdı. otobüs yine ağzına kadar doluydu ancak otobüsteki hiç kimsenin bu durumdan şikayetçi olduğu yoktu..

    aslında herkes, onları bir robota benzeten bu sisteme karşı kendi içlerinde, tüm bedenlerini kaplayan ancak sistemin geneli ile karşılaştırılınca ufak kalan isyanlar barındırıyordu. önemli olan bu isyan dolu bedenlere aynı sıkıntıları paylaştıklarını fark ettirebilmekti.. işte o zaman yönetilmenin bir gereklilik olmadığının, ürettiklerinin çok az bir bölümünü tükettiklerinin ve hiç üretmeyenlerin onlardan yüzlerce kat fazla tükettiğinin farkına varabilirlerdi..

    farkındaydılar da bunun, ama çatlak sesler çıkartmaktan korkuyorlardı.. çünkü aykırı olan her ses halkı kin ve düşmanlığa iten bir neden olarak algılanıp suç sayılabilirdi.. bu suçlu sesin sahibine ise sıfat olarak yakıştırılan tek şey bir ‘vatan haini’ olduğuydu.. bu nedenle en iyisi, ses çıkartmadan kurulu düzenin minik bir dişli çarkı olarak, otobüsün içindeki diğer dişli çarklar ile birlikte kendilerine değen büyük dişli çarkın onları topluca iteklemesi sonucunda bir bilinmeze doğru sürüklenmekti..

    aslında bu en iyisi değil en kötüsüydü.. ama hepsi bir noktada çalışmak zorunda bırakılmışlardı. eğer maaş zammı için grev yapsalar işten atılır ve çok uzun bir süre aç kalabilirlerdi. sadece kendilerinden sorumlu olsalar bunu pek umursamazlardı aslında ama bir de çocukları vardı bakmaları gereken.. zaten hep bu çocuk işi yüzünden katlanıyorlardı bunca eziyete..

    bu düşüncelere dalmışken birden arkadaşının dürtüklemesi ile kendine gelen baba, arkadaşının işareti ile otobüs camının dışına yöneltti gözlerini. dışarda genç bir sarışın karşıdan karşıya geçmek için beklemekteydi ve önünden geçen otobüsün içinden ona doğru bakan iki erkeği fark etmedi bile.. bu esnada adamın aklına ‘ya kızlarıma da birileri bakıyorsa’ diye bir düşünce gelmedi hiç.. onun, otobüsün dışındaki sarışına bakıp bakmaması ile onun kızlarına bakıp bakmamaları arasında bir bağlantı yoktu.. iki durak sonra ineceklerdi ve bu yüzden arka kapıya doğru yanaşmaya başladılar.

    işyerine geldiğinde cebinden kartını çıkartıp makineye bastı, cebine kartı sokmadan önce kartta bugün, ayın 27’si için, sekiz 22’de giriş yaptığına dair mührü kontrol etti. ay sonunun yaklaştığını fark etti böylece.. ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu.. sonuçta yine maaşları geç alıcaklardı.. bu iş yerine girdiği 3 sene olmuştu ve artık alışmıştı buna.. asla maaşlar vaktinde ödenmezdi.. ancak büyük patron her yıl arabasını güncelleştirmekte gecikmiyordu..

    soyunma odasına giderek tulumunu giyip ardından tuvalete gitti. tuvaletinin geldiği falan yoktu aslında, sadece “bu domuzlardan kaç dakika çalsam, kârdır” diye düşünüyordu.. saat 08:35’de tuvaletten çıkıp ellerini yıkarken aynada kendini gördü ve şaşırdı buna.. uzun zamandır dikkat etmiyordu nasıl göründüğüne.. neden şimdi birden fark etmiştiki bunu.. evet evet, kırık olan aynalar yenilenmişti de ondan. tam 3 aydır ayna yoktu tuvalette. biraz daha oyalanıp usta başını kızdırmak yerine doğrudan tezgahın başına geçmeyi tercih etti.. eline aldığı düz parçayı, önündeki resme göre işlemeye başladı.. ilk 3-4 parçada resme bakarak, ölçüleri kontrol ederek yapıyordu bu işi.. ardından gözleri başka şeylerle -örneğin arada sırada gelip geçen sekreter kızla- meşgul oluyordu ve bu sırada makinesi gibi otomatiğe bağlanan elleri parçaları alıp yerleştirip bir süre sonra işlenmiş halini kutuya atıyordu.. bu şekilde bir günde bin parça işliyordu.. öğlen vaktinin nasıl geldiğini anlamıyordu. saat 12:30’a kadar sorun yoktu.. ancak öğlen yemeğinden sonra geçmek bilmeyen zamana karşı yarışmaya başlıyordu.. çünkü büyük patron öğleden sonra işe gelir, işçilerinin saatte ne kadar parça çıkardıklarını kontrol eder ve sonra da odasına giderdi..

    büyük patron odasındayken sorun yaratmıyordu, ancak bu kez de ustabaşı, büyük patronun teftişine karşılık hazırlıklı olmak için işçilerin arasında gezintiye çıkıyordu ve dinlenen bir işçi olduğu zaman anında not ediyordu.. eğer siz 3 kez dinlenirken yakalanmış iseniz, üst katta uyuklamaktan başka bir bok yemeyen müdüre şikayet ediliyordunuz.

    saat beşi buldu.. işçiler arasında öğlen yemeği haricinde konuşmak yasaktı ve böylece işçilerin kendi arasında da örgütlenmesi yavaşlatılmış oluyordu.. işçilerin mesai saati bitiminde de bu konuları tartışmaya hiç hevesi kalmadığı için, patronun keyfi yerindeydi.. daha geçen ay 10 işçiyi ‘tasarruf’ nedeni ile işten çıkarmış ve geride kalanlarının işten çıkarılmamak için susmasını sağlamıştı..

    saat beş buçuktan sonrası, yani son bir saat geçmek bilmiyordu.. kapanan göz kapakları, yorgun düşen beden ve tüm bunlara eş zamanlı olarak büyük gürültü ile çalışmaya devam eden makineler.. akşam altıyı yirmi geçe artık iyice yavaşlıyordu zaman.. bir saat kadar uzun geliyordu her bir dakika.. paydos zili geçici bir mutluluktu sadece.. her şeyin 14 saat sonra tekrar başlayacağını haber veren bir zil.. soyunma odasında iş giysilerini, eve dönüş kıyafetleri ile değiştirmek.. ardından eve dönmek için otobüs beklemek.. ağzına kadar dolu olan otobüse binmeye çalışmak.. eve saat sekizden önce varamıyordu asla.. ve saat dokuzda anca kavuşuyordu özgürlüğüne.. bu esnada da yavaş yavaş yokluyordu bedenini esnemeler..

    eve varıp yemeğini yiyip, kızlara dersleri konusunda yardım ettikten sonra saatine baktı, dokuzu on üç geçiyordu.. çıkarıp defterini, dün gece gördüğü rüyayı yazmaya başladı;

    rüyamda; evimde oturmuş kızımın ödevine yardım ederken büyük bir gürültü duydum.. karım koşarak arka balkona gidip baktığında, simsiyah bir bulutun çok yükseklerden yaklaştığını söyleyip beni çağırdı büyük bir endişe ile.. gidip baktığımda gördüğüm şey çok uzaktan büyük bir hızla yaklaşan sim siyah bir toz bulutuydu. o kadar siyahtı ki.. tanrım! ve bu siyah ve büyük toz bulutu, sanki küçük siyah arılara benziyordu ve tıpkı göçmen kuşlarının göç etmesini andıran bir görünüm veriyorlardı insana.. o kadar hızlı uçuyorlardı ki.. kaçmamız için hiç bir fırsatımız yoktu.. bu sırada büyük kızımın gülümsediğini gördüm, kızıma ‘neden gülümsüyorsun bu konu hakkında bir şey biliyor musun’ diye sorunca bana ‘baba bunlar siyah işçi arılar, özgürce yaşayabileceklerini, kimsenin buyruğu altına girmeyeceklerini anlatmak istiyorlar, merak etme asla zarar vermezler, izlemek istiyorum noluur’ dedi..

    kızımın bu sözleri karşısında gözlerim doluyor ve anlamaya başlıyordum.. bu sırada havada uçan onlarca motor gördüm.. biraz daha dikkatlice bakınca bunların polis motorları olduğunu fark ettim.. üstlerinde ise üniforma giymiş domuz hayvanları vardı.. rüya işte..

    bizim balkonun önüne doğru yaklaşan bir motorun üzerindeki domuz, elindeki sopa ile dürtükleyerek, içeri girmemiz gerektiğini, yoksa bu arıların hışmına uğrayacağımızı söyledi.. kızım izlememiz gerekti, hatta onlara yardım etmemiz gerektiği konusunda bana yalvarsa da, kapıyı kapatıp içeri girdik.. ve televizyonda türkiye ingiltere maçının sıfır sıfır bittiğini gördüm.. tüh, yine ingilizlere gol atamamışız diye kendi kendime söylenirken, karım bir diziye bakmak istediğini söyledi.. “zaten ben uyucam, neye bakıyosanız bakın” dedim.

    bu sırada büyük kızım ile küçük kızımın kavga ettiklerini gördüm.. küçük kızım ‘seni babama söylücem’ derken, büyük kızım ‘göstermicem işte, yapma lütfen sonra bakarsın’ diyordu. ‘neymiş bana söyleyeceğin’ diye küçük kızıma seslendim.. oda ‘ya.. kitabının arasında bir dergi var göstermiyo’ dedi.. büyük kızım ‘baba nolur siyah işçi arılarına baksaydık, hem onlar zarar vermezki’ derken ağladığını fark ettim.. ona ‘kızım polisler bizim güvenliğimiz için böyle söylediler.. yarın haberlerde nelerin olduğunu gösterirler, ordan izleriz’ yanıtını verdikten sonra ekledim ‘neymiş senin kitabının arasında olan şey?’, biraz kekeleyerek ‘ya şey.. hiç bi şey değil.. ösys soru kitapçığı işte..’ cevabını verdi..

    ‘ver ben bi bakayım şuna..’ dedim.. oda çekinerek uzattı.. kitabın arasından, kapağında kara bir bayrağın yanarken çekilmiş resmi olan bir dergi çıktı.. bu esnada karımın,

    “hadi kocacım sabah oldu işe geç kalıcaksın.. kahvaltı hazır hadii” diyen sesini duydum.. gözlerimi biraz aralayıp daha sonra tekrar kapatınca, başka bir rüya gördüm.. bu kez dışarıdan şarkı sesleri geliyordu ve arka balkona gittiğimde kızımında aralarında bulunduğu büyük ve rengarenk bir topluluğun çağrısını duydum, arkada ise kara bir bayrak yakılıyor ve bu esnada atılan sloganlarda artık bu tip simgelere ihtiyaç kalmadığı belirtiliyordu..

    bu esnada büyük kızım şöyle seslendi; “baba hadi saat çeyrek geçiyor, on beş dakika sonra gelicek otobüsün işe geç kalıcaksın.”

    gözlerimi ikinci kez araladım.. yeni bir gün daha başlıyordu işte.. işe gitmeliydim.. ve uyandım..

    // 17.06. 2004

  • Farklı Kaydet

    farklı kaydet

    olanları anlatıyorum.. nerden başlamak gerek bilmiyorum oysa. beynimde dönüp dolaşan bir bütünü kağıt üstüne nasıl kusmalıyım. ilk ilmek. bu örgünün ilk ilmeği neydi acaba ki gerisi geldi. şu an hücremdeyim. işte.. karanlık, kapı, yatak, masa falan. bir pencere var. biraz yüksekte. geceleri bi kaç yıldız görüyorum. hepsi de bu.

    arada bi, bi gazeteci geliyor ziyarete. o da “bişiler anlatırsa gazetemde yayınlarım” hesabına. başka da gelen giden yok zate. bölesi daha iyi aslında. ilk zamanlar gelen giden bi kac eş dost vardı. gözlerimin içine baktıklarında, bi kitap dolusu küfrü yemiş gibi oluyordum. bunu hissediyor olmalılar. gene de umursamıyormuş gibi, “naber’ diyorlardı ‘iyi misin burda. yemekleri nasıl? alıştın mı?”

    bu soru size de tuhaf gelmiyor mu? alıştın mı? alışmak. sizce önemli olan alışmak mıdır? geçmişi özlemiyor değilim. ama bu başka bişi. yani alışmak. bazı zamanlarda artık özlemeye de alışıyor insan. ve artık hissetmiyorsun da özlediğini. sanki bıçak saplıyorlar bi tarafına. ve ilk anda acıtıyor canını. ama çıkartmıyorlar bıçağı. ve zaman geçiyo. artık o acıya alışıyorsun. bıçak saplı. acıyor da olabilir belki. ama alışmışsın ya. hissetmiyorsun bile… hah… alıştım diyorum evet. siz de gelmeyin bi kaç ay bak nasıl alışıcaksınız benim olmayışıma.

    geçmişe dönüp baktığımda, sanki hayatım boyu burdaymışım gibi hissediyorum kendimi. hep burda. sanki dışardayken geçen o zaman, başka bi hayattaymış gibi. sanki ölmüşüm o hayatta da, ikinci kez burda, bu hücrede doğmuşum gibi. tuhaf.

    bi de neden yaptığımı sorup durdular. sustum. mahkeme sırasında da susmuştum zaten. ne diyebi-lirsiniz ki? birisini öldürmüşsünüz sonuçta. her şey ortada. asıl serbest kalsaydım daha kötü olurdu benim için. o kadar gazete, tv, manşet falan filan. ve dışardasınız. nasıl yaşayacaksınız ki? şimdi en azından hissettiğimi hisseden insanların yanındayım. dışarsı cehennem gibi geliyor artık. “şartlı tahliye 12 yıl sonra.”

    yok canım, şartlı bişi yok zaten. izlediğim bi dizi geldi de aklıma. adam birini gebertmiş. hapse girerken böle söleniyodu; “şartlı tahliye 12 yıl sonra.” oysa her şey normalmiş adam katil olmadan 2 dakika öncesine kadar. markete girmiş. alışveriş. kasa. ödemiş parayı. tam çıkarken de biri buna çarpmış. aldığı şeyler yere dökülmüş. çarpan kişi hiçbişi olmamış gibi yoluna devam edince de; boom!

    bir anlık işte. görüyorsunuz. herkesin başına gelebilir yani. benimki bir anlık değildi ve öncesinde her şey normal de değildi. şimdi anlatmaya çalışıyorum işte, belki de anlamaya. gazeteci bir kağıt kalem, geceleri de yazayım diye küçük bi lamba ve bi kaç özel istek ayarladı. kabul görüldü müdür tarafından da…. hoş ben istesem ‘hadi ordan’ tarzı bi siktir çekme girişimi olurdu ya… bakış açısı işte. gazeteci ilgileniyo benle… seviyo gibi görünüyo. eğer her şeyi yazarsam bana para vericeklermiş. ben de işin ucunda para olunca, ‘yazarım’ dedim ‘ama para yerine uyuşturucu ayarla bana…’

    her yerde var pislik. herkes de farkında aslında. herkes de bir noktada bulaşmış durumda. ama sadece, en son kimin üstüne bulaşmışsa çamur, o çekiyor cezasını.

    geceleri yatınca uyuyamıyorum dört beş saat kadar… sabah da sayım oluyor… erkenden kaldırıyorlar. bok varmış gibi. sanki biz uyurken sayılamayız. diziyorlar sıraya. 1 mehmet akın. 2 hüseyin avni. vesaire… sonra da uyunmaz zate.

    şimdi her şey, sanki eskiden seyrettiğim yüzlerce filmden biriymiş gibi geliyor bana. ‘kötuluk iyidir.’ bunu bir pc dergisinde görmüştüm. bir oyunu böle yorumlamışlardı. ‘kötülük iyidir.” oysa ilk başlarda güzel gidiyodu her şey. ama öylesine battım ki, tekrar su yüzüne çıktığımda bir balığa dönüştüğümü ve artık karada yaşayamayacağımı fark ettim… tersine evrim geçirmek gibi bişi.

    hala örgüye başlayamadım sanırım. kafamın içindekini nasıl boşalmalıyım? hmm. onu ben öldürdüm. baştan bunu söyleyeyim… çok kez neden sorusunu sordum kendime. hiç bi zaman da verdiğim cevabın doğruluğundan emin olamadım.

    bazı geceler onun, beyaz ve vücudunu tamamen gösteren incelikte bir elbiseyle, bir şekilde bana yaklaştığını görüyorum. koşmaya başlıyorum. ama kaçamıyorum ondan. yetişiyor. ve beni yakaladığında “seninle deliler gibi sevişmek istiyorum” diyor. işte o an uyanıyorum her nedense. karanlık. gördüğüm tek şey karanlık oluyor.

    // 09.06.2004

  • ayyaş

    ayyaş

    bu mahalleye yeni
    taşınmıştım.. kimseyi tanımıyordum ve bana bir mutantmışım
    gibi bakıyordu herkes.. çoğu erkek, mahallenin kahvesinde
    takılırdı.. işsiz bir yığın tip..

    45 yaşında, bira
    göbekli, kirli sakallı ve aylak bir adamdım.. evim 2. kattaydı..
    ve evin karşısında ise bir bakkal vardı.. mahallenin sularının
    kesik olduğu bir yaz günü bakkala gittim ve “bir bira”
    dedim.. birayı aldım, parayı ödedim, evimin 5 metre yanında
    yıkık dökük bir ev vardı.. evin önündeki bir ağacın altına
    oturdum.. birayı açtım..

    yoldan tek tük araba
    geçerdi.. ve sürekli insanlar.. güzel genç kızlar, pazardan
    dönen ev hanımları, okuldan çıkmış öğrenciler, ganyan
    bayiinden -ilk ayakta yan gelip- evine dönen işsizler.. biramı
    yudumluyordum.. biram bitince bakkala gittim ve “bir bira”
    dedim.. birayı aldım.. parayı ödedim.. ağacın altına geçtim..
    oturdum.. biramı yudumlamaya başladım.. lüks bir araba geçti
    önümden.. ve güzel genç bir hatun.. ve bir de, 2. ayakta yan
    gelen bir işsiz.. biramı bitirip yeni bir tanesini almak için
    bakkala yönelince, bir ses duydum.. “bakar mısın, bana ekmek
    alır mısın?”

    şaşırmıştım.. bir
    ev hanımı, benim gibi birine ekmek mi aldırıyordu? sepeti
    uzattı.. parasını aldım.. kaç tane, diye sordum ve daha sonra
    ekmeklerini alıp sepetine yerleştirdim.. 40’larında olmasına
    rağmen hayattaydı hâlâ.. o sepeti çekerken, ben bakkala döndüm
    ve “bir bira” dedim.. bakkal yaşlı bir adamdı ve üç
    tane oğlan yapmıştı aleti hayattayken.. 3 adet oğlan, biri
    askerden yeni gelmiş, bir diğeri 25’lerinde, ve en büyükleri ise
    30’larında.. üçü de işsizdi.. hayır işsiz değillerdi aslında,
    nasıl olsa bir bakkalları vardı, ganyan için para da..
    çalışmıyorlardı.. yemek yapan bir anne, çeşmesi akan bir ev ve
    at yarışı.. geri dönüp her gün bira yudumladığım ağacın
    altına yönelmişken bir ses duydum, evimin yanındaki kahveden bir
    adam sesleniyordu.. gittim.. elini uzattı ve tokalaştı.. “merhaba,
    bu mahallede kimseyi tanımıyorsunuz sanırım eğer tanışmak
    isterseniz.”

    merak ettiğiniz şey
    ne?” dedim,

    şey biz arkadaşlarla
    sizi çok gizemli bulduk, ne iş yaparsınız geçiminizi nasıl
    sağlıyorsunuz acaba, 2 aydır her gün o ağacın altında
    içiyorsunuz, acaba kimsesiz misiniz?”

    yazarım” dedim.

    yazar mı?” dedi.

    evet” dedim,
    “öyküler yazarım ve bana para verirler.. ben de parayı biraya
    ve yumurtaya, tüpe ve suya yatırırım.”

    ilginç” dedi.

    evet” dedim “ben
    de bilmiyorum nasıl olduğunu ama yazdığım deli saçmaları için
    birileri para ödüyor.. neyse tanıştığımıza memnun oldum.”

    ben de” dedi,
    “bazen aramıza katılabilirsiniz, kumar sever misiniz?”
    anlaşılan iki elde yolunacak bir tavuk gibi görünüyordum onlara.

    evet” dedim, bir
    masaya geçtik, pokerdi oyunun adı ve ben ilk kez oynuyor değildim
    elbette.. onlara benim gibi bir ayyaşa bu oyunun nasıl oynandığını
    öğretip öğretemeyeceklerini sordum. içlerinden bir tanesi,
    gülerek anlatmaya başladı.. ve oyuna başladık.. ve oyunu
    bitirdik, acemi şansı işte deyip masadan kalktım.. kazandığım
    para ile bakkala girdim ve “2 bira, 1 yumurta bir ekmek” dedim..
    az önce ekmek aldığım kadın balkonda oturmuş örgü örüyordu..

    ertesi gün sabahın
    dokuzunda kapım çaldı.. kiramı ödemiştim bu ay ve başka kimse
    de gelmemişti taşındığımdan beri.. yazdığım öyküyü yarıda
    bırakıp kapıyı açtım.. ekmek aldıran kadın karşımdaydı..
    ya da örgü ören kadın.. ya da her neyse işte, dünya üzerindeki
    bilmem kaç milyar çatlaktan biri karşımdaydı.. ve ben tüm
    çatlakları doldurmak için yaratılmıştım.. hiç vakit
    kaybetmeden ve duraksamadan, “içeri geç” dedim “ve öykümü
    bitirene kadar bekle”

    çok hızlısın”
    dedi “ve nasıl bu kadar eminsin.”

    ben anlarım”
    dedim, “senin gibi yüzlercesi ile güreştim ben, gözünden
    anlarım bir kadının ne istediğini ve şimdi, eğer
    başarabiliyorsan –genelde başaramazlar, hiç bir zaman
    başaramazlar, asla başaramayacaklar- sesini çıkarmadan otur.”

    terliklerini çıkardı
    ve öykü yazdığım odada oturacak bir yer aradı

    otursana” dedim
    “kral suiti için daha 1000 kitap yazmalıyım, ben çok satan biri
    değilim güzelim”

    halıya oturdu.. rekora
    koşuyordu, tam beş dakikadır çıt çıkarmamıştı.

    tık tık tık.. tık
    tık.. tık tık tık tık tık. durdum ve sigara paketimi attım
    önüne, ardından öyküme devam ettim. tık tık tık..

    sigarayı yaktı ve bir
    kenara atılmış üç beş şiirimi kestirdi gözüne.. kağıtları
    eline aldı ve 5 dakika sonra,

    sen mi yazdın
    bunları” dedi. asla başaramayacaklar diye düşündüm..

    susar mısın?”

    ama sen mi yazdın
    bunları?”

    sus”

    ama çok güzeller”
    derin bir nefes aldım ve

    ben yazdım ve sus”

    10 dakika sonra “ne
    zaman biticek” dedi.

    bilmiyorum” dedim
    “ve sus!”

    öykü bitti.. ayağa
    kalktım ve yanına gittim.. ayağa kalktı.. sarıldım..
    kalçalarını okşarken boynumda nefesini hissettim.. öptüm..
    öpüldüm.. güzel değildik ama boşalmıştık yine de.. giyinip
    evine gitti.. ve bende ağacın altında bira içmeye devam ettim..
    güzel bir genç kız geçti önümden.. arkasından bakarken biramı
    yudumluyordum ve ‘ah keşke’ ile başlayan bir cümle kuruyordum
    içimden.. sanırım benden geçmişti artık.. öykü yazacak ve
    kaybedecektim.. ama yine de, ben yirmisindeyken on beşinde olan biri
    ile kırkbeşine geldiğim bir zamanda vuruşmak hayatta tutuyordu
    beni.. ve öyküler öyküler öyküler.. ölmek için daha vakit
    vardı.. biramdan bir yudum aldım ve ekmekleri sepete yerleştirdim..

    // 08.06.2004

    p { margin-bottom: 0.25cm; line-height: 115%; background: transparent }