Etiket: öyk!

  • zackeva

    zackeva
    demokrasi adı verilen son derece totaliter bir sistem var.
    burada insanlar 4 yılda bir oy vererek kendilerini yönetecek insanı
    seçtiklerini düşünüyorlar, oysa bir pusulaya mühür vurmak dışında, yaptıkları
    hiçbirşey yok, sayılıp sayılmadıklarını bile bilmiyorlar, her şey olanca
    hızıyla belirsizliğini ve buna rağmen kesinliğini koruyor. burada adına pastacı
    denilen, ve her ne olursa olsun olanlardan bi haber ve memnun bir kitle var. en
    çok onların üzerine oynanıyor, çünkü en çabuk onlar kendini eleveriyor, hiçbirşey
    umurlarında değilmiş gibi bi halleri yok, kendileri dışında hiçbirşey
    umurlarında değil, kapana kıstırılmamışlar, kendi kendilerine girmişler o
    kapana, memnuniyetle, ve çıkmak da istemiyorlar, huzurlu değiller orada ama
    düşünmeleri gereken büyük büyük sorunlarla yüzleşmiyorlar, küçük dertler,
    ülkenin gidişatıyla bağlantısızmış izlenimi verilen kişisel tantuniler..
    onu öldürmeliydim diyor zack, ilk anda yapmalıydım bunu, o
    zaman bunlar gelmezdi başımıza. kimi diye soruyorum, atatürkü elbette diyor, yo
    hayır, muhammedi öldürmeliydim, karar veremiyorum, peygamber ve süfyan
    arasındaki bu savaşta, bir kazanan ve kaybeden olmaması ne acı. ölenler var
    sadece. insanlar hâlâ ölmeye devam ediyor bir şeyler için, ama bu hiçbirşeyi
    değiştirmiyor. verilen üstünlük savaşı, alçaklar arasında bir çatışmadan
    ibaret.

    hikayenin çok ama çok eskilere dayandığını söyledi bana.
    miladdan öncesine. hatta miladdan öncesinden de öncesine. ne kadar oldu diye
    sordum ona, ademden de önceydi dedi, ya da şeytandan sonra başladı,
    bilemiyorum, bir yerde bir şey rayından çıktı işte, pardon, rayına oturdu demek
    daha doğru. sonra? sonra olanca hızıyla gelişti her şey, ve şimdi buradayız.
    bir tek, somut demir parmaklıkları eksik olan ama yine de insanların
    kendilerini son derece özgür sandıkları bir ülkede, dünyada hatta. kendini
    özgür sanıyorsun, çünkü dileyebileceğin her şey, sistemin izin verdiği sınırlardan
    ötesine geçemiyor. zihnin öylesine yönlendirilmiş ki, hem özgür olduğunu
    düşünüyor hem de sistemin çizdiği sınırlar dışında herhangi bir şey
    düşleyemiyorsun. düşlemesine düşlersin ama, hayal gücün bu kadarına yetiyor.
    bu, tıpkı, avcı toplayıcı bir insanın interneti hâyal bile edemeyeceği bir
    zamanda, dilediği ağaçta dilediği kadar meyve yiyebiliyor olmasını özgürlük
    sanmasına benziyor, ama onun ki, gerçekten bir özgürlük, senin ki ise; verili
    komut sistemi dışında bir alana çıktığında, kendini bile suçlu
    hissettirebilecek kadar, derin bilinçaltı mesajlarıyla, kafeslenmiş bir şuurdan
    ibaret. vatanın için kılını bile kıpırdatmayan sen, vatanının haini olduğu
    söylenen birini, kolayca linç etmeye hazır konumdasın; görevini yapmışsın
    çünkü, seçmişsin, gerisi onların işi, senin değil, diğerlerinin de. onların,
    seçilmişlerin yani. seçenler ise, bir tur daha beklemek zorundalar, pas demiş
    olsalar bile, bekleyecekler. olay bundan ibaretti, bundan ibaret kalmaya da
    devam ediyor, aradan geçen 13 sene sonunda. size bunları, geleceğinizden
    naklediyor olmam, sorununuza ışık tutmayacak, inanmayacaksanız çünkü,
    inanmayacak ve mücadele ediceksiniz, ve etmelisiniz de bana kalırsa, ama
    sonunda, sonucunda, kaybedeceğinizi bile bile, girdiğiniz bu savaşta, kazanın
    da olmadığını, görebiliyor olmanız. her iki şekilde de, sistem, error verdiği
    tarafları tamir ederek, yeni bir sürüm yayınlayacak, upgrade edicek kendini,
    her olası isyanda, bir yama yayınlayacak. ve medeniyetin dişlileri, giderek
    daha sık yağlanırken, pas tutan yanlarınızı, tek kişi kalana kadar, canavara
    benzetmeyecek. 18 haziran 2012
  • zack

    zack
    1.
    alsancak. ara sokakta bir bar. barın
    dışındaki masalarından birinde, tek başına bir adam oturuyor. adı zack bu
    adamın. insanları izliyor zack. belli bir amaçla yapmıyor bu işi. vakit
    geçiriyor sadece. birasını yudumluyor, sigarasını çekiyor ve diğer masalarda
    oturan insanlara bakıyor, yoldan geçen insanlara, zihninden geçen insanlara…
    bir şeyler düşünüyor, insanlar hakkında bir şeyler… duyduğu sesleri ve gördüğü
    gözleri değerlendiriyor ama hiç tepki vermiyor. yüz ifadesi katı, oldukça katı
    ve donuk. uzun süre hiç hareket etmese, biraz uzakta kalanlar bir vitrin
    mankeni ya da heykel olduğunu düşünebilir. her ikisi de değil oysa, o an orada
    olan herkesten, hatta dünya üzerindeki herkesten daha gerçek ve canlı, sadece
    bedenine yansıtmıyor ruhunun rengini. onu ilk kez tanıyanlar, hakkında iyi veya
    kötü hiç bir şey söyleyemez, “ilginç” diyebilirler belki sadece, “tuhaf”,
    “garip”, “değişik”. değişik değişik olmasına, ama isteyerek takındığı bir tavır
    da değil bu, istemeyerek de giriyor denilemez bu şekile, farkında bile değil
    çünkü, en doğal haliyle duruyor orada, ama konuşan bir ağaçtan farkı yok gibi.
    zaman zaman esen rüzgarda hareket eden tek şey kafası ve ağzıyla masa arasında
    gidip gelen elleri. sakalı yok, bıyığı yok, haftanın beş günü tıraş olmak
    zorunda çünkü zack, haftanın beş günü bir işte çalışmak zorunda, başka bir
    zorunluluk daha edinmek istemediği için tek başına yaşıyor, arkadaş yok,
    sevgili yok, hiç kimseyle yakın ilişki yok, telefonu yok, herhangi bir iletişim
    adresi yok, interneti yok, sadece zack var, gerçek hayatın içinde dünyanın bir
    yerinde ayakları tabana basan, barın boş bir masasında iki saattir oturup üç
    yetmişliği tüketmiş olan ve dördüncüsünün gelmesini bekleyen zack.
    bu sırada karşı masaya iki hatun oturuyor.
    hatunlardan biri 42 yaşında ama otuzların başlarında gösteriyor. diğeri
    27’sinde, görsel açıdan da yirmi yedi. zack 30’ların başında gibi duruyor ve
    kaç yaşında olduğunu bilmiyor, bunu önemsemiyor da, önemi olan çok az şey var
    hayatında zack’in, birkaç şarkı, birkaç film ve cevabını aradığı birkaç soru
    gibi. sorular sadece kendisiyle, kendi yaşamıyla ilgili, ama cevabı test ettiği
    insanlar da arıyor, inceliyor onları, hangi durumlarda nasıl bir şekle
    büründüklerini ve çıkarları ile davranışları arasındaki değişimi kıyaslıyor,
    durumları karşılaştırıyor, tavırları eşleştiriyor ve sonuç hiç şaşmıyor, bir
    gram bile oynamıyor zihninin içindeki terazinin dengesi: insan dünyanın en
    aptal mahlukatıdır.
    27 yaşında olan hatun esmer, diğeri
    sarışın. esmer olanın üzerinde, dizinde biten bir etek var. sarışında mavi bir
    kot pantolon. her ikisi de orta kilolu. şişman değiller, zayıf değiller. “şişko
    bir hatunla evlenmek istiyorum, yemek yapmasını bilsin yeter” diye yazmıştı
    zack, yazmayı bırakmadan önceki öykülerinden birinde. yazmayı bıraktı zack,
    çünkü anladığını hissettiren bir insan bile çıkmamıştı karşısına, sekiz yıl
    süren internet ve fanzin yayınları boyunca. yazmasına gerek olmadığına karar
    verdi daha sonra, yazması gerekmiyordu çünkü ona göre tüm o öyküler, şiirler,
    zihninden bir anlık geçen ve o an düşünmek yerine hızlıca kaleme alınmış cümlelerden
    ibaretti, bir anda yazıyordu zack, üzerinde hiç düşünmeden, yazının başına
    oturuyor ve bitirip kalkıyor, sonra e-posta yolu ile arkadaşlarına gönderiyor,
    kendi internet sitesinde yayınlıyor, bazen de fanzin yapıyordu, bir gün her şeye
    nokta koydu. yazması gerekmiyordu, tüm o öyküleri, şiirleri, yazıyormuş gibi
    yapıp aklından da geçirebilirdi, bu bile yeterdi ona, içinden konuşurdu mesela,
    ama yazarak kayıt altına almaya ve sonra okuyan insanların ne hissettiğini
    dinlemesine gerek yoktu. hatta kimseyi dinlememeye karar vermişti. kimseyi
    dinlememeye, kimseyle konuşmamaya ve yaşamını sürdürmek için gereken bedensel
    ihtiyaçları dışında hiçbir şey yapmamaya. arada bir ruhunu da besliyordu
    elbette, yıllardır dinlediği birkaç şarkı, alkol ve sigara, bazen bir kitap
    okumak, hepsi ama hepsi ruhsal ihtiyaçlardı ona göre. belki bira ve sigaranın
    bedensel etkileri de vardı, ama yaşamı sürdürmek için gerekli olan bir bedensel
    ihtiyaç değildi ona göre seks, ruhsal bir ihtiyaçtı ve ruhsal bir düzeyde gerçekleşmiyorsa,
    anlamı yoktu kesinlikle. hayvanları seviyordu zack. sadece kendini korumak ya
    da karnını doyurmak için öldüren hayvanları. insanların karnını doyurmak için
    hayvanları öldürmesine ihtiyacı yoktu, canları et yemek istiyorsa bile bunu
    vahşi yaşam şartlarına uygun olarak, teknoloji ve zeka ürünü icatlarla değil
    tamamen bedensel güçlerle avlanarak yapmalıydı. insanların zeki olduklarını
    düşünmesi mahvetmişti dünyayı ve canlılar aleminde ruhundan çok aklına güvenen
    tek tür insandı. bir ruh taşıdıklarına inanmıyordu zack insanların. değişmez
    bir ruhları yoktu çünkü kaypaklardı, zora koşmazlardı hiçbir şeyi, sorun sistem
    değil insanın kendisiydi. eğer günümüz sistemini yöneten insanlar ve
    yönetilenler yer değişseydi, sonuç yine değişmeyecekti. sorun yönetim sistemlerinde,
    rejimlerde, ideolojilerde, devletlerde, kapitalizm de ya da başka bir görünmez
    kuvvette değil insanlık denilen türün kendisindeydi. zenginler ve fakirler yer
    değişse de, zengin ve fakir yaşam tarzları değişmeyecekti, bu kez eski fakirler
    bulundukları konumdan eski zenginlerin fakirliklerini önemsemeyecek ve “daha
    çok yaşam” arzularından bir adım geri atmadıkları için tüm nimetler eşit
    olmadan paylaşılacaktı. ki eşitlikte insanlığın yarattığı başka bir aldatmacanın
    ürünüydü zack’e göre. hiç bir şey eşit değildi, eşit olamazdı, ama dengede
    olabilirdi. iki artı üç ile, dört artı bir, birbirine denk olabilirdi ama beş
    ile beş eşitti ve dünya üzerindeki hiçbir insan bir diğerinin eşiti olmadığı
    için, insanların eşitliği, söz konusu durumda bir saçmalıktan ibaretti.
    insanlar farklı durumlarda birbirlerinden üstündü, ama doğuştan gelen ya da
    sonradan edinilen üstünlükler, denkliği bozacak bir şekilde kullanılıyordu.
    herkes her şeyi yapma hakkına sahip olsaydı, kimse kimseyi öldürmezdi, ama
    insanın doğası söz konusu olunca zaten herkes herkese her şeyi yapıyor ama hiç
    bir şey yapmadığını iddia ediyordu… diğer hayvanlar açgözlülük nedeni ile
    birini öldürmüyordu zack’e göre, açgözlü olan tek tür insan olmalıydı, zaman
    zaman kaybettiğini ya da kazandığını düşünen tek tür de insandı ama ölümün
    hüküm sürdüğü bir yerde kazançtan söz edilemeyeceğine göre, bunun da çaresi öte
    dünya ile bulunmuştu. kendilerini bu şekilde kandırabiliyorlardı. kendini
    kandıran insan, herkesi kandırabiliyordu, zack kendine kanamamıştı bir türlü,
    bu yüzden yaşamak çekilmez bir hal alıyordu onun için, zaman zaman.. devletlerden
    nefret ediyordu zack,. her türlü yasal ya da toplumsal kuraldan, ihtiyacı
    olmayan şeyleri üreten insanlıktan, ihtiyacı olmayan şeyleri almak için çalışan
    insanlardan, insanlardan ve daima insanlardan, tüm insanlardan, hepsinden, her şeyden,
    nefretle kaplı bir sürahi gibiydi ve insanlar ölecek dahi olsa bir gram su
    istememeliydi ondan, buna hakları yoktu, hiçbir şeye hakları yoktu, buna rağmen
    hakketmekten ve emekten söz edip duruyorlardı, kazanılmış haklar, özgürlük,
    adalet, emek ve eşit yaşam hakkı. düpedüz saçmalık diyordu zack, hakketmek mi?
    bir şeyi hakketmek için aptal işlerde çalışmamız gerekmez…
    ama gerekiyordu zack, ve oyunu kuralına
    göre oynamaya başlamıştın. kazanamayacaktın belki ama diskalifiye de
    olmayacaktın..
    ***
    bu sırada karşı
    masaya iki hatun oturuyor. kırkiki-yirmiyedi-esmer-sarışın. zack onları
    izliyor. kırkiki olanın sırtı zack’e dönük, yirmiyedi’nin yüzü. yüzüne bakıyor
    zack yirmiyedinin. gözlerinin içine. garson geliyor. ikişer bira istiyor
    sarışın ve esmer. sigaralarını yakıyorlar. biraları geliyor. içiyor ve
    konuşuyorlar. içiyor ve bekliyor zack. içiyor ve izlemeye devam ediyor. bu kez
    gözünü ayırmadan. yirmiyedi olan da gözünü ayırmıyor pek fazla. ama sürekli
    konuşuyor, ya 42 ile ya da telefonla. ne sık telefonu çalıyor bu hatunun diye
    düşünüyor zack. 27 geriniyor bir ara, göğüsleri daha bir belli oluyor… sonra
    birasından yudumluyor, sonra sigarasından çekiyor, sonra tekrar telefonu çalıyor,
    ve tüm bu olan bitenler sırasında zack gözünü hiç ayırmıyor hatundan. böyledir
    zack, insanları önemsemez, uzun süre bakar bazen, bazen de inatla görmezden ve
    duymazdan gelir, dürtersin de dönüp arkasına bakmaz.
    o sırada zack’in
    aklından gündüz iş yerinde olanlar geçiyordu aslında. evet kadına bakıyordu,
    yirmiyedilik esmer hatuna, ve farkındaydı neye baktığının, ama aldırış ediyor
    sayılmazdı, zihninde gündüz havaalanında olan biten karmaşa vardı. bazen
    durulan ama aslında hiç bitmeyen karmaşa. yedi gün yirmidört saat 52 hafta
    aralıksız devam eden hayat. havaalanı. gece gündüz, gündüz gece, akşamdan
    sabaha ve sabahtan akşama. inen uçaklar. kalkan uçaklar. gelen yolcular. giden
    yolcular. iç hatlar. dış hatlar. follow me. kule. ground time. ground
    operation. kontuar. şut altı. tk. sunex. lufthansa. hasan. hangi hasan? yarak
    hasan. iş yerinde yıllardır süregelen tek geyikti bu. yıllar önce işe ilk
    girdiğinde ortaya çıkan geyik. bir gün postabaşılardan biri, “hani hasan
    gelmedi mi bugün” dedi yeni gelen vardiyeye, adamın te ki “hangi hasan” dedi,
    “yarak hasan” dedi postabaşı da. postabaşının adı hakan’dı. yıllarını bu işe
    vermiş ve seviye seviye yükselmişti. zack hala işçiydi oysa. yükselemezdi.
    alçalamazdı. sıkışıp kalmıştı hayatın bir noktasında. ne ileri ne geri. bir
    ileri bir geri. birkaç gün daha hakan hasan oyununa devam etti. hasan nerde,
    hasan düşmüş, hasanı gördünüz mü, hasan telefon açtı, hasan rapor almış, hasan
    işten çıkmış. her “hangi hasan” sorusuna verilen klasik cevap. ve yllar sonra
    da hala “hasanı tanıyonmu” sorusuna gelen karşılıklı gülüşmeler. otuziki
    yaşındaydı zack ve on aylık sözleşme ile girdiği havaalanına kadro kalmış ama
    hayat ile daima günü birlik sözleşmeler yapıp yaşamını sürdürmeye devam
    etmişti. ölmek istemiyordu, ama bu şekilde yaşamakta istemiyordu. bazen zihni
    bir karadeliğe düşer, ve bambaşka dünyalara ait bambaşka öyküler geçirirdi
    kafasından. ama yazmıyordu artık. yazmayacaktı. tek bir satır bile
    yazmayacaktı. yaşayacaktı sadece. geldiği gibi. her nereye giderse…
    hatunlar yarım
    saattir oturuyorlardı. yirmiyedi ve kırk iki. esmer ve sarışın. zack’de
    oturuyordu. zack, pall mall ve votka-kola. dört yetmişlik bira sonrası, votkaya
    yumuşak bir geçiş. günün ikinci sigara paketi. gözler esmere kenetli. akıl gündüz
    iş yerinde olan bitene.
    sessiz sakin sıradan
    bir havaalanı günü. rutin türk hava yolları uçakları. geceden duruma, mevsime
    ve güne göre üç dört veya beş yatı uçağı. sabah beş istanbul kalkış. sabah altı
    esenboğa kalkış. sabah yedi sabiha kalkış. sabah sekiz istanbul kalkış. sabah
    sekiz istanbul geliş. sabah dokuz istanbul ve esenboğa geliş. sabah dokuz
    istanbul gidiş. sabah on istanbul geliş. sabah on istanbul ve esenboğa gidiş.
    onbir boş. oniki dolu. on üç dolu. on dört dolu. on beş boş. on altı onyedi on
    sekiz dolu. on dokuz double veya triple geliş gidiş. yirmi dolu. yirmi bir dolu
    ve duruma göre yatı. yirmi iki duruma göre dolu kesinlikle yatı. yirmi üç yatı.
    yirmi dört duruma göre dolu ve duruma göre yatı. bir double dolu ve double
    yatı. bir dört arası sessizlik. sabah sekiz otuz akşam altı. akşam beş gece bir
    otuz. gece bir sabah dokuz. arada bir sarkan stabil vardiya. iki günde bir
    sekiz otuz, iki günde bir, on yedi, iki günde bir, bir işbaşı. iki gün tatil.
    havaalanı. TK-YB
    o gün çıkışı yirmi
    otuzdu zack’in. sekiz otuzda iş başı yapmıştı. ve akşam altı uçağı kırk dakika
    rötar verdi. akşam yedi uçağı on dakika erken indi. akşam yedi on beş uçağı on
    beş dakika erken indi. çakışan üç uçağın arasında mekik dokuyan yedi kişi
    yemeğe çıkmaya vakit bulamadı. tüm bu hengame arasında terden bir baraj oluştu
    ve yer hizmeti karşılığında uçak başına ortalama bir milyar fatura kesen şirket
    bu işi yapanlara aylık bir milyarın yarısını bile vermiyor sayılırdı. birileri
    kazanırken birileri daima kaybederdi. “çok laf yalansız çok para haramsız
    olmaz” dedi bu esnada traktörcülerden biri. adı mehmet idi ve sütçüydü aynı
    zamanda da. ve uçaktan artan kalan zamanlarda süt satarken arada bir kaydığı ev
    hanımlarından bahsederdi. gerçek mi yalan mı olduğunu kimse bilmiyordu ama
    bunun önemi de yoktu. her akşam izledikleri dizilerde bir yalandan ibaretti.
    gelmekte olan karanlığı düşünmemek için gökkuşaklarına ihtiyacı vardı
    insanların. zack sevmiyordu gökkuşağını. yaklaşınca kaybolan, içine girince
    kaybolan, elini uzatınca kaybolan, sevince kaybolan, nefret edince kaybolan ve
    yalan olduğunu bildiği hiçbir şeyi sevmiyordu. gerçeklerden yanaydı daima. her
    ne kadar kötü de olsa, gerçek, gerçek olarak kalmalıydı. sözünü etmeye gerek
    yoktu. gerçek olan bir şeyler vardı, bu yeterliydi onun için, arada bir evine
    götürdüğü kadınlarda gerçekti, ama asla söz etmezdi bunlardan, işyerinde kimse
    nasıl bir hayatı olduğunu bilmiyordu. evine gelen insanlar da bilmiyordu nasıl
    bir işte çalıştığını. hiçbir şeyi saklamıyordu zack, sadece pek fazla
    konuşmuyor, soru da sormuyordu pek fazla..
    “nerelesin”,
    “buralıyım”
    “ne iş yaparsın”,
    “ne iş olursa”,
    “adın ne”,
    “bukelamun”.
    renk körü olan bir
    bukalemun.,
    ***
    yirmiyedi bakmayı
    sürdürdü. zack de öyle. kırkiki aradabir arkasını dönücek gibi oldu, dönmedi.
    yirmiyedi tuvalete gitti, geldi. zack tuvalete gitti geldi. kırk iki tuvalete
    gitti. yirmiyedi ile arasında insan kalmamıştı zack’in. sadece iki masa, iki
    sandalye, iki kül tablası, üç şişe, ve derin sessizliği bozdu zack.
    “neye bakıyorsun?”
    “sana” dedi
    yirmiyedi.
    “niye?”.
    “bilmem” dedi hatun,
    “sen niye bakıyorsun?”,
    “neye?”,
    “bana tabiyki”,
    “ben sana
    bakmıyorum”,
    “yalan söylediğinin
    farkındasın”,
    “sende pek doğruyu
    söylüyor sayılmazsın”,
    “hangi konu da” dedi
    yirmedi,
    “bana niye baktığını
    bilmediğin konusunda”. zack, garsonu çağırdı, iki votka-kola istedi, votkaları
    çok olsun dedi ve sonra hatuna “karşıma otur” dedi, bu sırada kırk iki geldi
    ama yirmi yedi çoktan hipnotize edilmişti. arkadaşına üç beş cümle sayıklayıp.
    zack’in masasına yanaştı.
    telefonu çaldı
    yirmiyedinin. bu sırada “adım çiçek” dedi yirmiyedi. “ya senin?”,
    “nerde olduğuma göre
    değişir bu” dedi zack,
    “nasıl yani?” dedi
    çiçek,
    “iş yerinde bir şey,
    aile arasında başka bir şey, arkadaşlar arasında başka bir şey, resmi dairelerde
    başka bir şey, bir zamanlar okullarda başka bir şey, evimde henüz kesinleştiremediğim
    bir şey, ve tanımadığım insanlar için ‘hiç bir şey’ olur adım”.
    “peki bay hiç bir
    şey”,
    “resmiyeti sevmem,
    bana istediğin herhangi bir ismi koyabilirsin bu gece için, aldırış etmem”,
    “gizem desem sana
    nasıl olur”,
    “karadelik daha
    zekice bir cevap olurdu, votkanı çabuk iç, kalkıcaz birazdan”.
    telefonu sustu
    yirmiyedinin. tüm konuşma boyunca çalan telefon sustu ve tekrar çalmaya başladı
    daha sonra. iki dakika otuz yedi saniye boyunca sessizlik hakimdi masaya.
    birbirlerine bakıyor ve konuşmuyorlardı. zack’in kalkıcaz birazdan diyişine
    cevap vermemişti çiçek, ama zack onun kendisi ile beraber kalkıp, evine
    gideceğini biliyordu. telefonu açtı çiçek.
    “alo, hayır canım,
    bu gece bir arkadaşım da kalıcam, msnde olmam, sen uyu.” ıvır zıvır, falan
    filan. üç dakika yirmi dört saniye… telefonu kapattı çiçek ve “aptal erkekler”
    dedi zack’e. o da “aptal kadınlar” diye eşitledi cinsel ayrımcılığı…
    cinsiyetlere inanmıyordu. kadınlara. erkeklere. erkekler yüzünden acı çeken
    kadınlara ve kadınlar yüzünden acı çeken erkeklere. bir insana bağlanmaya, aşık
    olmaya, hayatı paylaşmaya, aile kurmaya, çocuk yapmaya, tüm ilişkiler can
    sıkıntısını gidermek için yaratılan sanrısal duygulardı ona göre. o da aşık
    olmuştu. o da hayatını adamıştı. ama tıpkı yazı gibi, aşk meselesi de, kangren
    olmuş bir kol gibi kesilip atılmıştı hayatından. aşk yoktu, duygu yoktu, acı
    yoktu, iyi veya kötü hissettiği tek bir şey bile kalmamıştı. boşlukta bir zincir
    sallıyordu,  çiçek’in masasına
    oturduğundan bu yana yaptığı üçüncü telefon konuşmasının bitmesini beklerken
    zack. siyaha boyanmış ince ufak bir zincirdi bu. uçakta bulmuştu. uçakta
    bulduğu bir sürü çöp ile doluydu evi. napıcağını bilmiyordu bu artıkları ilk
    bulduğu anda. ama cebine atar ve bir gün başka eşyalarla kolenize edip,
    kullanılır hale getirirdi. koliden masa ve raf gibi. kırılmış fermuar
    başlığından kolye ucu gibi. ve daha bir çok şey. ve kadınlara da cebine attığı
    çöplerden farksız davranıyordu. onları evine götürür, bir süre takılır ve gitmek
    istediklerinde bırakırdı gitsinler. ses çıkarmazdı. sevişmezdi. kötü
    davranmazdı. iyi davranmazdı. ama normal yaşantılara göre tutarlı bir davranış
    şekli olduğu da söylenemezdi. ev onundu. işe gideceği sabahlar hatunu
    uyandırmadan kapıyı kapayıp çıkabilirdi. kendisi dışında hiçbir şeyi
    düşünmezdi. ama kendisini de düşünmezdi. güneş gören bir düşü yoktu… tek bir
    güvencesi yoktu. güvendiği tek şey güçlü kolları olmuştu son zamanlarda. beş
    yıl boyunca haftada beş gün uçak ambarlarında yükleme boşaltma yaptıktan sonra,
    artık iki parmağı ile insanı boğacak duruma gelmişti. ama yapmıyordu bunu. ve
    insanlar daha ona dokunmadan boğulduğunu hissediyordu her zaman. kalabalıktan,
    toplumdan, haberlerden, tartışmaktan nefret ediyordu. ve yirmiyedi’nin dördüncü
    telefon konuşması sonrasında “şarjım bitiyor telefonumu senin hattına yönlendirsem
    olur mu” sorusuna “kulaklarım dışında başka bir iletişim aleti kullanmıyorum”
    dedi zack.
    “ne, telefonun yok
    mu?”,
    “elektronik hiçbir şeyim
    yok, sadece telefonum değil”.
    “evini görmek
    istiyorum”,
    “votkanı hala
    bitirmedin.”
    çiçek, telefon
    görüşmelerinden arda kalan zamanlarda, zack’e başına gelen şeylerden kesitler
    sunuyordu ama zack çiçek’i tepki vermeden dinliyordu. dinliyordu ama çiçek’i
    tanıması için bunları dinlemesine ihtiyacı yoktu. tanıyordu o çiçek’i. çiçek’i
    tanıyordu, kırk iki’yi tanıyordu, garsonu tanıyordu, arka masalardaki diğer
    herif ve hatunları, yan masalardakileri, yoldan geçenleri, diğer
    barlardakileri, herkesi tanıyor, biliyor, ama belli etmiyordu… insanlığın
    ruhsal dna’sını çözmüştü kendince, belki fiziksel dna’lar parmak izleri gibi
    tek ve biricikti. ama ruhsal dna pek fark etmiyordu insanlarda. çok azında
    farklıydı ve o çok azdan kendisi ile eşlenik olan tek bir taneye denk gelene
    kadar yaşamını sürdürecekti zack. tek bir tane… kendisinin xy’sine karşılık xx
    kromozomuna ait olan, ruhsal dna’sı kendisi ile tamamen aynı tek bir tanesine…
    bunun için yaşamıyordu aslında ama bunu bekliyordu. bunun için bazı hatunlarla tanışmıyordu
    ama. hatunlar, yada erkekler, can sıkıntısını gidermesi için, vakit geçirmek
    için evindeki gelip geçici dekorlar gibiydi. hayatının dekorları.. sık sık
    değişirdi dekorlar. eski ve uzun süreli pek dostu kalmamıştı… yaptığı ve onu
    değerli gösteren her şeyi bir bir terk edince, insanlar da onu bir bir terk
    etmişti. artık fanzin yayınlamıyorum dediğinde. artık yazmıyorum dediğinde.
    internet sitesini uzaktan takip etmeye başladığında. düşlerinin üzerine asit
    döktüğünde. tekrar uyuşturucuya döndüğünde. lsd, amfetamin, kodein, kokoin, ve
    daha nicesi. evde yalnız olduğu zamanlarda, sadece müzik açar ve beklerdi. öylece,
    hareketsiz… müzik akar ve o da yazıyormuş gibi yapıp aklından cümleleri
    geçirirdi. müzik dinlediği alet dışında tek bir elektronik ya da elektrikle
    çalışan eşya yoktu zack’in evinde. televizyon yoktu. buzdolabı yoktu. çamaşır
    makinesi yoktu. saç kurutma makinesi yoktu. fırın yoktu. şofben yoktu. florasan
    yoktu. evinin hemen dibindeki iki sokak lambası bir hayli aydınlık veriyordu aslında
    odasına. ama onlar olmasaydı da bir şey değişmezdi. geceleri ya işte ya da
    sokakta olurdu. evdeyse de yalnızken müzik dinler, bir hatunlayken de kısa
    sürede sevişmeye çalışan hatunlara ters teperdi söyledikleri. bu zack’in
    dönüşen, düşlemediği, istemeden yaşadığı hayatıydı… ruhsal ve iç güdüsel bir
    trafik kazası… enkaz.
    çiçek’in votkası
    bitti. hesabı ödediler. kırkı iki ile vedalaştılar ve barın bulunduğu ara
    sokaktan, kıbrıs şehitlerine doğru yürümeye başladılar…
    15 kasım 2011

  • yeni zengin metin belgesi

    yeni zengin metin belgesi
    günümüzden on sene sonrasının bir pazartesi sabahı. uyandı zack. çalan
    bir alarm; telefon ya da saat ya da zihinsel zil ya da bedensel ağrılar…
    sabahın altısı. uyandı zack. bir işi vardı. gitmek zorunda olduğu bir işi
    vardı. uyandı. bir müzik çalıyordu kafasının içinde. grubun adı, Magenta
    Skycode. şarkının adı, hands burn. kafasının içinde dönüyordu müzik. duyuyordu
    yani. gerçekten duyuyordu. tavana baktı. her zaman olduğu gibi, her sabah
    olduğu gibi, kendisini çaresiz, umutsuz ve bitkin hissediyordu. işe gitmeliyim,
    dedi kendi kendine sesli olarak. “işe gitmeli miyim?” dedi sonra,
    “hayır gitmemeliyim” dedi. yastığının altındaki sigara paketini
    çıkardı, sigara paketinden bir tek çıkardı, baktı ona, şakaklarına dayadı
    sigarayı, ve yine dışından, “kendime sıktığım silahlarımdan biri”
    dedi gülerek, “ama ölmüyorum” dedi, “insanlar kötü göründüğümü
    söylüyor, ama ölmüyorum, insanlar kötü göründüğümü söylüyor, ama dışa yansıyan
    fiziksel gerçekliğin içerdeki gölgesine aldırış etmiyorlar” dedi.
    “içe yansıyan gölgem, dış görünümümden daha büyük aslında” dedi,
    “ve aslında, içerdekinin gölgesi olan bedenim” dedi, “bedenim,
    ruhumun gölgesi” dedi, “ruhuma tecavüz ettiler”
    “ruhuna tecavüz mü ettiler, neden?”
    “bunu bilmiyorum moruk, hiçbir şey bilmiyorum, bilmek isterdim
    ama”
    ağlıyordu zack, kendi kendine konuşuyor, kendi sorularına cevap veriyor,
    kendi kendine dialog kuruyor ve ağlıyordu. sabahın altısı.
    “işe gitmelisin zack” dedi kendi kendine
    “hayır gitmeyeceğim” dedi
    “ama gitmelisin adamım” dedi
    “ama gitmeyeceğim” dedi
    “peki nolucak” dedi, “sonu nereye varıcak” dedi
    “sonunu hiç düşünmedim ki” dedi
    “ama düşünmeliydin adamım” dedi
    “daha o kadar düşmedim” dedi
    “düşüyorsun” dedi
    “hayır düştüm” dedi “yere çakıldım ve ölmedim” dedi
    “hayır hala düşüyorsun ve artık hissetmiyorsun bunu” dedi
    “artık hiçbir şey hissetmiyorum” dedi
    “koca bir yalancısın” dedi
    “pekala, düzeltiyorum, hissetmemiş olmayı yeğlerdim” dedi
    “iş”
    “hayır”
    “iş, zack”
    “hayır adamım”
    “zack, işe gitmelisin”
    “gitmeyeceğim”
    “zack! iş dedim sana”
    “sikmişim…”
    doğruldu ve oturdu yatağa. bağdaş kurdu. sigarasını hala yakmamıştı.
    çakmağı arandı. evinin içi çakmak mezarlığıydı. ama hepsi saklanmışlardı sanki.
    evinin içinde, kendisi dışında onlarca insan yaşıyordu sanki. görünmez insanlar.
    hayaletler. ölüler. katiller. geçmiş zaman kahramanları. bol miktarda anı ve
    melodi.
    durdu. camdan dışarıya baktı. biraz eğilerek olduğu yerde, cama doğru
    yaklaştı, gökyüzüne baktı. gri bulutlar. hızla yol olan, evrilen, şekil
    değiştiren ve kapanan gri bulutlar. bir şimşek çaktı bu sırada, sesi sonradan
    geldi. bol gürültülü bir bomba gibi.
    “aslında” dedi, “aslında, yıllar önce, bir şimşek
    çakmıştı, içimde, sonra bir kaç tane daha”
    “ama” dedi, “hala gürültüsü duyulmadı. hep içimden
    konuştum insanlarla. ya da yazdım, yazdım ve kimse anlamadı” dedi.
    sonra kalktı ve yarı mutfak yarı oturma odası olan odaya doğru yöneldi.
    miladdan önce aldığı, eski, bozuk, kırık dökük ve paslanmış bilgisayarının
    power tuşuna bastı, bilgisayar açılırken bir çakmağa denk geldi, yanmıyordu
    çakmak, gazı bitmişti, sigara içmeliydi, acilen bir sigara içmesi gerekiyordu
    ve bulabildiği tek çakmağın gazı bitmişti. tüpe baktı, tüpün gazı vardır umarım
    dedi kendi kendine, kendine bakmadığı gibi, eve de bakmıyordu, eğildi küçük
    tüpe, açtı gazını, ve çakmağı tuttu, çakmaktaşı bitmemişti neyseki, ve tüp de
    bitmemişti henüz, zack bitmiş ve istemdışı bir şekilde kendini itekleyerek yola
    devam etmişti, sigarasını yaktı, müziğini açtı, ve odanın bir köşesine, yere
    oturup, sokağa bakmaya başladı. sokağa ve gökyüzüne ve evlere ve insanlara ve
    müzik başladı.
    “işe geç kalıcaksın” dedi kendi kendine
    “işemeye geç kalmamak daha önemlidir” dedi kendi kendine
    gülerek
    “ama işe gitmezsen bir tuvaletin ya da tuvaletlerine ödeyecek paran
    olmaz ” dedi
    “ağaçlar benimdir” dedi daha sonra “ben bir köpeğim, hauv
    hauv haaav.”
    bir kahkaha attı kendi kendine. kederliydi. bu sabah gerçekten
    kederliydi. ne olduğunu bilmiyordu. rüyasında ne gördüğünü hatırlamıyordu.
    pazar gecesi ne yaptığını hatırlamıyordu. içmişti sadece, ıssız bir bölgede,
    kendi keşfi olan ıssız bir bölgede, deniz kenarında olan ıssız bir bölgede
    üstelik, içmiş ve müzik dinlemişti. ufak bir mp3 çaları vardı, dışarda da müzik
    dinleyebilmek için almıştı onu. müzik önemliydi gerçekten, kendi kendine
    konuşmasına engel oluyordu müzik, kulaklıklarını taktığı zaman, insanlarla
    konuşmasına da engel oluyordu, müzik iyiydi, müzik güzeldi, müzik yapan
    insanları seviyordu, müzik yapabilen, müzik yapmaya çalışan, müzisyen olan,
    buna çalışan, bunun için savaşan insanları. “müzik müzik müzik” dedi
    kendi kendine, “müzik olmasaydı çoktan ölmüştüm” dedi.
    “sen çoktan öldün lan zaten” dedi
    “hayır ölmedim” dedi, ölü taklidi yapıyorum, hepsi bu”
    “peki öyle olsun bakalım”
    “öyle zaten”
    “kendini kandırıyorsun”
    “başkalarına kanmaktan iyidir, kendi kendini kandırmak”
    “başkalarına da kandın zamanında”
    “canım öyle istediği için kandım ben, onların bir suçu yok”
    “zack, bırak artık kendini suçlamayı”
    “bu halimden dolayı bir suçu yok insanların”
    “var zack, tüm insanların parmağı var dünyanın bu hale
    getirilmesinde”
    “dünya benim dışımda, içimdeki dünya da onların dışında”
    “very very very, verisimilitude. 
    Impossible Things. To Wish Impossible Things”
    zack ingilizce konuşmayı seviyordu, ingilizce bilmediği halde üstelik.
    farklı dillerde konuşmayı seviyordu, çok seviyordu, yeni bir dil öğrenmeyi çok
    istemiş ama başaramamıştı, ispanyolcaya bayılıyordu mesela, sihirli geliyordu
    ona ispanyolca. “sihirli gerçeklik” dedi sonra kendi kendine,
    klavyesine doğru uzandı, bir mouse yoktu bilgisayarında ama onun da bir mouse’a
    ihtiyacı yoktu, klavyeden de kolaylıkla ve çok hızlı bir şekilde işini
    görebiliyordu, bilgisayar konusunu yalayıp yutmuştu ama tükürmesine neden
    olabilecek bir iş vermemişlerdi ona. yetenekleri para getirmemişti. o da
    bedensel güce dayalı bir işe vermişti kendini, yükle boşalt yükle boşalt.
    havaalanı, uçak ambarları, bundan on sene sonrası…
    bayanlar baylar, 2019 yılı kasım ayındayız, ve zack’in evinden naklen
    yanlı yayında, bir kehanete tanık oluyoruz.
    “lala lala la” dedi zack, “cure nerde lan, hah
    buldum”.
    sonra bir kedi girdi camdan içeri, seviyordu zack hayvanları, hayvanlar
    da zack’i seviyordu. mahallesindeki insanlar, zack’in pencere ve kapılarını
    açık bırakmasından rahatsız oluyordu ama zack insanlardan rahatsız olduğu için,
    sorun etmiyordu onların gerizekalı ve kaygı dolu rahatsızlıklarını.
    “sanane lan” demişti bir keresinde, kapısına gönderilen polise,
    “ev benim değil mi, ister yıkarım ister yakarım”
    onu nezarathaneye atmışlar, ve üç gün üç gece dövmüşlerdi. gülmüştü zack
    her job darbesinde. sadece gülmüştü, kahkayla hem de. en sonunda baş komser,
    “deli lan bu” deyip, bırakmıştı onu.
    “size benle uğraşamayacığınızı söylemiştim” demişti zack
    kapıdan çıkarken, “allahın belası domuzlar”.
    “işe git, eve gel, yat kalk uyu, işe git eve gel. işe git eve gel.
    hayat bu. sevsen de sevmesen de yaşamak zorundasın. yaşamak zorunda bile
    değilsin hatta, tercih senin, sen seç, yaşa ya da geber”
    kendini iteklemeye çalışıyordu resmen. “hadi oğlum” der
    gibiydi kendine ama saate baktı sonra, servisi kaçırdığını anladı. telefonu
    çaldı sonra, iş yerindeki ekip şefi arıyordu, açmadı telefonu. “orospu
    çocukları” dedi dışından, “sadece işiniz düşünce arıyorsunuz”.
    kedi yaklaştı zack’e. evine sürekli olarak kediler köpekler girip
    çıkıyordu. kedi yaklaştı. sokuldu zack’e. zack sarıldı kediye, ve ağlamaya
    başladı. “Prayers For Rain” çalıyordu odada, yağmur yağıyordu, yağmur
    yağmaya başlamıştı ve zack ağlıyordu. hıçkıra hıçkıra üstelik ve üstelik
    nedenini bilmiyordu bunun. biliyordu ama söyleyemiyordu, kendine itiraf
    etmekten korkuyordu yaşadığı acıyı. çok uzun sürdü bu ağlayış, gerçekten çok
    uzun, en sonunda bedeni pes etti ve halının üzerinde uyuyakaldı kediyle
    birlikte. uyandığında öğlene geliyordu saat. kalktı ve apar topar giyinip,
    öğlen postasını alıcak olan servise yetişmek üzere evden çıktı. vardiyali bir
    işi vardı, 24 saat dönüp duran ve değişen aperiyoduk vardiya. havaalanı,
    uçaklar, yolcular, kaptanlar, hostesler, hostlar, işçiler, müdürler..
    servise bindi, ifadesiz yüzlere baktı, arka koltuğa geçti, kulaklığını
    taktı, kafasını cama dayayıp dışarıya, yağan yağmura, kaldırıma ve insanlara
    bakarak müziği dinledi düşünmeden. servis hareket etti.
    kartını basmak üzereyken, şeflerinden biri “ohoo, beyimiz teşrif
    etmişler” dedi,
    “uyanamadım şef” dedi zack acınacak bir halde,
    “hadi lan ordan, uyanamamışmış, bıktım senin bu geç kalmalarından,
    işi ekmelerinden, mesanin yarısında kimseye haber vermeden kendi kendine paydos
    edip eve gitmenden”
    “eee nolucak” dedi zack, yüzü bir anda değişmişti,
    “nolucağı var mı lan” dedi şefi,
    “varsa da amına koyayım, yoksa da amına koyayım” dedi zack,
    öfkeli, acı dolu bir öfke. ilk kez böyle görüyordu şefi onu, ve elinde önceden
    hazırlamış olduğu istifa dilekçesini uzattı ona. zack’in adına, zack’in
    ağzından yazılmış, bir istifa dilekçesi, ne yazdıklarına bile bakmadı zack,
    imzaladı ve gerisi geriye dönüp, yemekhane camlarından birine de bir tekme
    atıp, “alacağımdan kesersiniz bu camın parasını, zaten vermeyeceksiniz
    piçverenler” dedi ve çıktı gitti.
    eve geldi tekrar. yüklü miktarda şarap, sigara, su, peynir, süt, kibrit,
    ve biraz da et alıp. kapıyı açtı, odaya geçti, öğlenin ikisinde. güneş açmıştı
    dışarda ama zack’in içindeki güneş çoktan sönmüştü. kapkaranlıktı içersi,
    zihninin içerisi, müziği açtı, şarabını açtı, odada bulunan bir kaç hayvana
    peynir süt ve et ikram etti. ikram etti, kendisi birşey yemiyordu. içiyordu
    sadece. ve içti içti içti, köpekler ve kediler karınlarını doyururken, o içmeye
    devam etti ve en sonunda sızdı.
    uyandığında, yeni bir iş aramak zorunda kalacağını biliyor, ama
    düşünmüyordu. gittiği yere kadar diyordu, gittiği yere kadar. her nereye
    gidiyorsa artık, gittiği yere kadar.. 

  • çalışmak zararlıdır

    “çalışmak zararlıdır” dedim ona. karşılıklı
    oturuyorduk. bir hatun ve bir erkek. yani iki kişi. bir bar. bir barın bahçesi.
    sigara. doğal olarak. o içmiyordu sigara, sigara kullanmıyordu, hiç
    kullanmamıştı, kullanmayı düşünmüyordu ve ona göre benim de bırakmam
    gerekiyordu, bana göre de benim bırakmam gerekiyor olabilirdi belki ama.. neyin
    ne zaman ne durumda ve neye göre “gereken” olup olmadığı konusuna kafam
    basmıyordu ve hiçbir zaman da basmayacaktı..
    “çalışmak zararlıdır” dedim ve bunu neden
    söylediğimi hatırlamıyorum, yani hangi olaya binaen. öyle söyleniyordu değil
    mi? “hangi olaya binaen”, böyle davrandın, böyle söyledin, şuraya gittin,
    şununla konuştun, bunu terk ettin.. falan filan falan filan.. neye binaen..
    yani hemen hemen herkes hemen hemen her şeyi bir şeylere dayanarak ve son
    derece bilinçli bir şekilde yapıyormuş gibi.. yani aslında hemen hemen herkesin
    bir sebebe ihtiyacı varmış gibi..  şöyle
    oldu çünkü onun öncesinde böyle olmuştu, ve onun öncesindeyse, ve daha
    öncesinde… uzayıp gider geçmiş.. anlata anlata bitiremezsiniz, ve hemen hemen
    hepsi, sanki birbirine zincirleme bir reaksiyonla bağlıymış ve peş peşe olmasa
    da  birbirinin sonucu gibi
    gerçekleşmişçesine yaparsınız bunu.. oysa anlayamadığımız şey, galiba, sanırım,
    dakikaların yavaş, yılların hızlı geçtiği gerçeğidir.. ve bu gerçek bile
    olmayabilirken, sırf aptal bir adam salak bir yazıda, göze güzel görünen ama
    sadece göze güzel görünen bu sözü ettiği için, tutar altına çizer, sonra bazı
    konuşmalarda aklınıza gelince alıntı yaparsınız, oysa hiçbir anlamı yoktur bu
    sözün ve aslında sadece bir mantık hatasıdır.. ve yaşanan her şey, sizin
    yaşadığınız ve karşınızdaki insanın yaşadığı, ve birbirinize anlattığınız ve bu
    konuşma sırasında anlaşamadığınız her şey, birbirinize göre, karşınızdakinin
    mantık hatası yapıyor olduğu izlenimine kapılmanıza yol açar..  ve aslında açılan yoldan devam etmek
    istemeyişinizin tek nedeni de, kendi gerçeklerinize yeterince güvenmiyor
    olmanızdan kaynaklanıyordur.. neden bahsediyorum? koca bir hiç, sar başa ve on
    kez oku, gene de içinden çıkamazsın bunun.. o yüzden ileriye doğru devam et,
    tekrar üzerinden geçme.. hiçbir şeyin üzerinden tekrar geçme.. hatta
    yapabiliyorsan, hiçbir şeyin üzerinden geçme, başını eğ, eğil, çömel, emekle,
    sürün, ne gerekiyorsa, tünel kaz, geri dön, dur.. ama tırmanmaya çalışma, bu
    duvarı aşamazsın.. bizden istenen aynen bu işte, teslim olmuş ruhlar topluluğu.
    teslim alınmış değil, teslim olmuş! kendi kendine.. özgür teslimiyet safları..
    teslimiyet? temsiliyetle arasında bir bağ var belki. teslim olanları temsil
    eden vekil safları.
    “çalışmak zararlıdır” dedim ona ve
    gerçekten şu an, bunu bu kadar uzatıyor oluşumun nedeni, kafamda dönüp duranın
    çıkamıyor oluşu değil, yani biliyorum, diyalogları biliyorum, karakteri
    biliyorum, barda neler konuşacaklarını, nerede durup nerede susacaklarını ve ne
    zaman bira içip ne zaman sigaralarının biteceğini, bardan ne zaman
    kalkacaklarını, sevişip sevişmeyeceklerini, aşık olup olmayacaklarını, ne zaman
    öleceklerini, ölümlerine neyin sebep olacağını, ve hangisinin ön sol dişinin
    kırık olduğunu ve hangisinin sırtında nasıl bir dövme olduğunu, her şeyi, ve bu
    bir yalan, biliyor olduğum değil, bildiğim şeylerin gerçek olmadığı gerçeği..
    ve böylesi daha kolay.. sizin başınıza gelen her bir şeyi anlatıyor olma
    hastalığınıza karşılık, ben yalan söylüyorum.. ya da söylemiyorum.. sonra biri
    çıkıp, yazılanla yaşanan arasında bir köprü inşa edip o köprünün üzerine yazarı
    koyuyor, böyle bir durumda programın otomatikman köprünün altına bir bomba
    yerleştirdiğini bilmeden, amacı yazı ya da yaşanan ya da yazar değil, kendisini
    bu üç öğe arasına sıkıştırmak.. kendini onamak veya onarmak, sizinle bir ilgisi
    yok meselenin, cümlenin öznesi o, ve siz sadece soru işareti süsü verilmiş bir
    virgülsünüz onun pek sevdiği yazarlarından biri olarak, çünkü kendi yaşam
    cümlesini asla bitiremiyor, ve o yüzden bana
    “yalan söyleyip söylemediğinden veya nerde
    gerçeğe döndüğünden asla emin olamıyorum” diyor
    “çalışmak zararlıdır” dedim ve ardından
    bana “olur mu canım” dedi, “para kazanıyorsun, ihtiyaçlarını karşılaşıyorsun,
    hem çalışmasan nasıl yaşayacaksın ki?”
    “çalışmak zararlıdır” diyorum tekrar, ve
    o’na, bugüne kadar vardiyalı bir işte çalışıp çalışmadığını soruyorum, bu arada
    kahramanımız 36 yaşında olsun, olur mu? o kadar var mıydın sen? tahmin
    yürütüyorum jessika, sakin olalım.. bana çalışmadığını söylüyor ve ben de
    başlıyorum müthiş sıkıcı vaazıma, gece mesaisi diyorum, kanser riskini
    arttırır, üstelik başka birkaç hastalığa da yakalanmak isteyenler için de epey
    faydalı bir yöntem”
    “bunu bilmiyordum” diyor bana, ki olabilir.
    “sonrasında” diyorum, “şu an yaptığım işin
    de içeriğinden dolayı kansere yakalanma riskini epey yükseğe çektiği bir
    gerçek, bir öncekinden bir önceki işim fıtık konusunda çok etkiliydi, daha
    başka işler için daha başka hastalıklar sayabilirim, ve bunlar sadece fiziksel
    olanları” saymaya devam edecekken sözümü kesiyor
    “ama” diyor bana ve duruyor, çünkü bu, onun
    bilmediği ve asla bilemeyeceği ve bilmek de istemeyeceği bir dünya, çünkü ona
    göre her şeyin bir sebebi var eğer bir insan isterse, yani isteseydi, kendisine
    farklı bir yaşam da satın alabilirdi, buradaki satın alma deyimini ben
    kullanıyorum, o buna “kurabilirdi” diyor, “yani prefabrik bir ev kurmak gibi mi”
    diye soruyorum alaya alarak, çünkü söylediklerinin bir kısmında haklı olduğunu
    biliyor olsam da, ve bunu gülümseyerek söylenmiş basit bir “tercih” sözcüğü ile
    geçiştirebilecek olsam da, alaya alıyorum onu, alaya alıyorum çünkü bu şekilde
    baskın çıkabiliyorum, o kendinden emin değil, bense son derece eminim.. ya da
    öyleymiş gibi yapıyorum..
    “kurallarını bilmediğin bir oyunda kural
    ihlali yapma hakkın var mıdır?” diye soruyorum, anlamadığını söylüyor
    “bir oyun oynuyorsan, öncelikle o oyunu
    öğrenmen gerekir” diyor, “üç aşağı beş yukarı”
    “peki” diyorum, diyelim, öğrenemiyor,
    kafası çalışmıyor, o kadar zeki değil belki ya da oyunu sevmiyor, ya da
    yeteneği yok ya da henüz oyunu oynayabilecek yaşa gelmemiş”
    “o halde niçin oynuyor” diye soruyor, başka
    şansı olmadığını çünkü herkesin bu oyunu oynadığını söylüyorum, çevresindeki
    herkesin, bütün çocukların, ya tek başına bir köşede oturup onları izleyecek ya
    da bilse de bilmese de, anlasa da anlamasa da, sevse de sevmese de oyunu
    oynayacak”
    hiçbir şey anlamadığını söylüyor,  hiçbir şey anlatamadığımı söylüyorum. ve yine
    anlamayacağını veya yine anlatamayacağımı bildiğim halde, söze başlıyorum,
    söyleyeceğim her şey,  10 yıl önce de
    söylediğim ve on yıl sonrada söyleyeceğim şeyler olduğu için, pek fazla
    zorlanmıyorum;
    “dünyaya geldiğin anda” diyorum ona,
    “dünyaya geldiğin anda, hatta daha gelmeden önce, her şey bir şans işidir,
    tesadüf değildir, ben tanrı’ya inanırım sadece teslim olmuyorum o’na, ama yine
    de şans kelimesini kullanacağım, tanrı’nın bir seçimi olan bazı şeyler senin
    için, ya da benim, ya da diğerleri, şanstır.. kadın ya da erkek olarak
    doğarsın, siyah ya da beyaz, herhangi bir ülkede, herhangi bir şehirde, herhangi
    bir aileden, ve uzun bir süre de gerçekten hayatını etkileyebileceğini hesap
    edebilecek kadar düşünmezsin tercihlerinin üzerinde, ali’yle top oynarsın,
    volkan’la kavga edersin, gülçin’e aşık olursun, cumhur abi’ye özenirsin,  ve gerçekten artık tercih edebileceğin bir
    hayatı düşleyebilecek duruma… burada ‘duruma’ kelimesi yerine sen, ‘olgunluğa’,
    ‘seviyeye’ veya ‘yaşa’ kelimelerinden birini koyabilirsin bu arada, ben duruma
    diyorum çünkü diğer üç kelimenin de benim için kayda değer bir anlamı yok, ve
    sözünü ettiğim duruma geldiğinde, tercih yapma hakkın kalmamış olabilir, yani
    pişmanlıklarla dolu bir hayat yaşamaya mahkum olabilirsin ve böyle bir durumda
    yapabileceğin pek bir şey yokmuş gibi hissedip durumu kabullenmek insanı
    rahatlatır, ve kendini suçlarsın, oysa işin sadece bir şanstan ibaret olduğunu
    bilmek gerekir, kafanın çalışıyor olması bir şanstır, belli işlerde bazı
    yeteneklerinin olması bir şanstır, etrafında senin yaşamına yön vermende bir
    insanın, belki anne ve babanın o durumda olması şanstır, sen yine durum
    kelimesi yerine istediğin herhangi bir kelimeyi koyabilirsin, ve baktığın
    zaman, şu an olduğun seni, olmaya iten sebepleri bile irdelesek, içerisinde
    gerçekten sana bağlı olarak gelişen şeylerin de sana bağlı olarak
    gelişmeyebilme ihtimallerini açığa çıkartabiliriz”
    “yani bulunduğum konumu hakketmedim mi
    sence?” diyor, bir alacaklı gözü ile bakarak bana, bilirsiniz o safsak
    “başardım” hissini, safsak diyorum çünkü bir şey başardığımız falan yok..
    “sarhoş olmayı başardım” bu kelime ne kadar aptalcaysa, hangi ‘başardım’ı
    hayatın neresine koyarsanız koyun, benim zihnimde örnek olarak verdiğim
    cümledeki hali ile yansıyacak.. başardım.. başardık. başardınız. başarı.. acaba
    diyorum bazen, tasarı ile başarı kelimeleri arasında bir denklem olabilir mi,
    başarı tesadüfen gelişmeyen bir şey ise, tasarlanmış olması gerekiyor, ve
    tasarlanan bir şeyde her şeyin tasarlandığı şekli ile gitmesi gerekiyor, yani
    üç bant bilardoda, eğer sizin hesap etmediğiniz bir banttan sayıyı aldıysanız,
    bu şans işidir ve gerçek bir başarı değildir, öyle değil mi? ya da yüzde ellisi
    şans olabilir. o halde ben, hayatın bütününü, tavlaya bağlayabilirim: gelen
    zarlar, ve yapılan seçimler.. pekala pekala.. diyaloğa dönelim:
    “hakketmeye inanmam” diyorum ona
    “yerine neyi koyuyorsun” diyor
    “boş olarak kalabilir” diyorum, “eskiden de
    boştu belki de, bunu bilmiyoruz, bundan 3bin yıl önce böyle bir kelimenin var
    olup olmadığını bilmiyorum ama başlangıçtan ne kadar zaman sonra aklımıza böyle
    bir kelimenin kazındığını ve onu düşünce dünyamıza ve sonra yaşama alanımıza ne
    zaman katmaya başladık merak ediyorum, ve daha başka bir çok kelimenin
    kökenlerini, kelimelerin ortaya çıkış süreçlerini, geçmiş toplumların kelime
    dağarcıklarını ve..”
    “bunun bir cevabı vardır belki” diyor bana,
    “eğer araştırırsan”,
    “araştırmaya gerek yok” diyorum, “geçmişi
    ortaya çıkarmak yerine, ilerlediğimizi ve geliştiğimizi söyledikleri bu
    yolculukta, tarıma geçiş anımızdan itibaren her şeyin izlerini silerek yol
    olmayı tercih ederim, geriye doğru yani, toplumsal anlamda, bireysel değil,
    anılardan söz etmiyorum”
    “bunun nasıl yapılacağını söyler misin?”
    diyor, alaycı, yani gerçek anlamda alaycı ve inançsız ve inançsız olduğu için
    umutsuz ve umutsuz olması değil mutsuzluğunun kaynağı, umursuyor olması sadece,
    bir veya bir çok şeyi, kendiyle veya başkalarıyla ilgili, gelecek veya geçmişle
    ilgili, ve daha çok nasıl göründüğü ile ilgili, zihinsel anlamda nasıl
    göründüğü ve zihninin fiziksel yansımasını.. ve bu yüzden konuşurken
    saçmalayamaz o ve ben konuşurken saçmaladığımda, ona göre saçmaladığımda, ve
    kendime göre çoğu zaman saçmalıyorumdur bu arada ve herkesin saçmaladığını
    kabul edersek bu kadar çok konuşmaya ihtiyaç duymazdık ve belki de sadece içgüdülerimize
    göre davranırdık ve bu konuya daha sonra dönebiliriz ve asıl konuya geri
    dönersek.. ona göre de saçmaladığımda, gözündeki değerim düşüyor, başlangıçta
    tavan yapmış olan değerim, aykırı marjinal bulunmaz hint kumaşı olan ben bir
    anda sıradanlaşıyorum, ve ben zaten bunun farkında olduğum için, gerçeği
    keşfeden o, ve beni de bu gerçekle müşerref kılmak istercesine diyor ki;
    “bu arada, aslında hayal ettiğim gibi
    değilmişsin”
    ne düşlüyordun ki? kafamda bir kukuleta ile
    kıbrıs şehitlerinde dolaşsaydım ve her gördüğüm insana üzerinde telefon numaram
    yazan ve çok yalnız olduğumu belirtiğim bir kağıt parçası dağıtsaydım, tutar
    mıydı, önce – ve sonra..
    çalışmak zararlıdır, demiştim ona, ve bu
    konuya nerden geldiğimizi hatırladım, radyo, radyoda zırvaladığım, radyoda
    zırvaladığımız, radyoda kurşunkalemle zırvaladığımız şeyler hakkında, birkaç
    kelam etmişti bana.. nasıl gidiyor? bu şekilde kendini tekrarlayan cümleler
    kurarak, tahmini beş yüz sayfa boşluk yazabilirim öyle değil mi? best seller
    olmak için yapmam gerekenler basitken, hâlâ hiç kimsenin okumadığı yazılar
    yazmak için inatla bir mücadele veriyorum.. güzel.. pekala devam edelim..
    ne diyordum? radyoda, kapitalizm hakkında
    bu kadar çok laf salatası yapıyor oluşumuzu yadırgıyor, çünkü ona göre, çok
    basit konuşuyoruz, basit diyor ve burada aslında vurguladığı şey entelektüel
    düzeyde olmadığı salatanın, yani ona göre, eğer politik veya sanatla ilgili
    veya kravatın nasıl bağlanamayacağı ile ilgili, yemek tarifleri verirken, benim
    şu an kurduğum cümleden çok daha derinlemesine analiz yaptırılabilecek anlamlar
    inşa etmeliyiz, mesela sanayi devriminden bahsederken, ya da bir mayıs
    olaylarından, ve ister istemez, soru, benim o eşek arısı sokasıca dilime
    batıyor, neden sovyet rusya hakkında laf etmişim, hayır komünizmi savunmuyor o
    da, kapitalizmi de savunmuyor, hatta savunduğu ya da karşı çıktığı hiçbir şey
    yok gibi nerdeyse kendi refahı ve huzuru dışında, ve olan biteni anlama veya
    yorumlama konusunda ki egosal kaygılarından kaynaklanıyor merakı, ona diyorum,
    ona, kronştadt kelimesi hakkında ne düşünüyorsun diyorum, bilmesi gerekiyor
    bunu, çünkü benim bilmediğim bir çok şeyi bildiğini düşündüğümü bildiği için,
    bildiğim bazı şeyleri bilmiyor oluşunu biliyor olmam, entelektüel anlamda
    verdiği üstünlük savaşını, onun verdiği savaşı, benim biraz dengelememle
    sonuçlanacak.. ve bu durum onun içine sinmediği için, “bilmiyorum” yerine
    “hatırlayamadım” diyor, ben biliyorum bilmediğini, es geçelim diyorum, 1921
    kronştadt şeklinde araştırırsan, meselenin özünü kavrayabilirsin diyelim, ve
    aslında ne var biliyor musun?
    “ne var”,
    “sınıf savaşına inanıyorumdur sence?”
    “kesinlikle öyle bir havan vardı” diyor,
    “yayında, o kadar çok iş ve işçilerin hali hakkında laf yaptın ki”
    “anlamamışsın” diyorum, ve öykünün bu
    noktasında veya gerçekte yaşanan dramın, bu noktasında, benim yerimde olsaydı,
    diğer kahramanlar, “bi bok anlamamışsın” yazabilirlerdi oraya, gerçekte böyle
    söylememiş ya da söyleyemeyecek olsalar bile, ve gerçekte böyle söyleyebiliyor
    olmaları da bir sorun teşkil etmezdi aslında, sonuçta ben nazik olmaya
    çalışmıyorum, ama kaba olmaya çalışmak bana göre, yazıda veya hayatta, yapmacık
    kibarlıktan daha rahatsız edici bir unsurdur.
    ve sorun şu ki, o gün tam bu noktada,
    bahsettiğim, -ve bana son derece yapmacık gelen- zengin aile çocuklarının
    şatafatlı ortamlarında ki teoriksel sol politik tartışmaları ile, çalıştığım
    işyerinde ki işçilerin çoğunun kendi aralarında ki sağ ve muhafazakar
    yapmacıcıkla süslü konuşmalarını karşılaştırıp, verdiğim konferans sonrası, ona
    düşüncelerine ve yaşam tarzına karşı saygısızca konuştuğum gerekçesi ile ilginç
    bir savunmaya başladı, “ne yapmalıydım” diyerek, “ne yani okumamalı mıydım?”
    şeklinde başlayan, “iyi bir şirkette üst düzey bir yönetici olmak yerine ezilen
    sömürülen insanların yaşadığı gibi bir hayatı mı tercih etmeliydim” şeklinde
    devam eden ve kendini aklama kaygısı ile biten.. oysa tek yaptığım, mülkiyetin
    hırsızlık olduğu yönündeki çok da kişisel olmayan cümlemi,  kendi seçimim olan yaşam tarzımın
    ayrıntılarıyla bitirmekti. bir insanın çalıştığı işten, maaşından, ya da
    geldiği aileden değil; günlük yaşantısındaki, ikili ilişkilerinde ki
    davranışından politik tavrı ile ilgili bir samimiyet oranı çıkardığımı
    söylediğimde, gitti.
    çünkü, ilk karşılaşmamızda, fanzinleri
    edinmek isteyen insan, iyi bir üniversite bitirmiş, klas bir işi olan ve üst
    entelektüel ağızdan konuşan birini beklemişti; üniversiteden atılan ve
    yıllardır pek düzenli olmayan iş yaşantısında daima en alt kademe işçi
    konumunda üç kuruşla geçinen birini değil. ve o an yüzünün ekşimesi, bu öyküden
    sonra da, devam edecektir. çünkü bazı insanları, bir takım şeyler anlatarak
    değiştiremezsiniz, terk ederlerse yaşayamayacakları bağlarla bağlıdırlar
    kapitalizmin bilinçaltımıza deklare ettiği çıkara dayalı duygusal impulslara..
    fiziken olduğu kadar manen de iyi görünmek
    onlar için ne kadar önemliyse, görüntü kirliliği oluşturduklarını düşündükleri
    insanlar da onlar için o kadar önemsizdir. onlar iyiler, kötü olan biziz.. ve
    buna rağmen öldürülen de..
    çalışmak zararlıdır. nokta.

    5.ekim.2011
  • iki yüzlü

    iki
    yüzlü
    1
    bulaşıkları yıkıyorum gecenin on birinde.
    23 değil yani, on bir. size göre sabah on bir, bana göre gece. çünkü
    sabahlıyorum her tao’nun gününde, sabahlıyor ve siz yaşarken uyuyorum,
    seviyorum bu hayatı, seviyorum evet. daima bu şekilde yaşayabilmem mümkün olsaydı
    şu an, ben de sevmeye devam edebilirdim sanırım… ama çalışmak zorunda
    hissediyor kendilerini insanlar, çalışmadan olmaz, diye düşünüyorlar, herkes
    böyle düşündüğü için ben de çalışmak zorunda kalıyorum, çünkü çalışarak
    ürettikleri şeyleri çalışarak kazanılan kağıt parçaları sayesinde takas
    ediyorlar. fanzinlerimi edinmek istiyorsanız, fanzin çıkarın, takas yapalım,
    olur mu? bu daha makul geliyor bana, hatta dini manada, caiz diyelim. fanzin
    dinine göre…
    2.
    bulaşıkları yıkıyorsun.. sabahın on birindeyiz,
    bize göre. bir erkek bulaşıkları yıkıyor, bir erkek evi süpürüyor, ailesi ile
    beraber yaşayan bir erkek delirmiş bir şekilde ev işi yapıyor zaman zaman.
    doğduğundan beri yapıyor bunu aslında, çünkü çocukken annesi çok hastaydı ve o
    da ev kadınlığını öğreniyordu, kadınlığı ya da bir anlamda, ama tam olarak
    öğrenememiş olsa gerek ki, sonra bir kadından da öğrenmeye çalıştı erkekliği.
    onda da ıskaladı, sen, tanrı’nın, tamamen fiyasko olan bir ürünüsün girdap,
    kabul et… bizim gibi yaşamak zor geldiği için, yaşamak istemediklerini
    yazıyorsun kimi zaman, bir anti kahraman yarattın kendine, henüz adını koymasan
    da, ve şimdi ondan bahsedeceksin bizlere, seni dinliyoruz… söz senin.
    3.
    merhaba. benim adım henüz konmadı. birkaç
    öyküde sizlerle beraber olmuştum. yalancı, üç kağıtçı, iki yüzlü, adi,
    düzenbaz… o, benim! tam üstüne bastınız, ben de zaman zaman tam üzerinize
    basıyorum, çünkü hayattan nefret ediyorum, çünkü insanlardan nefret ediyorum,
    tamamen siyahım ben, içim de tek bir nokta beyaz yok, daima kendimi düşünür
    yaşamımı ancak bu şekilde sürdürebileceğime inanırım, yani sizin tepenizde
    gezinip vır vır konuşan politikacılarınızdan hiçbir farkım yok, iş yerinize
    sahip olan patronunuzdan da farkım olduğu söylenemez, elbette tüm politikacılar
    ve patronlar böyle değildir, ama büyük bir çoğunluğunun bencil, ikiyüzlü ve
    vicdansız olduğu su götürmez bir gerçek, ben de iki yüzlüyüm, bencilim ben de,
    vicdanım sadece kendime acımama izin veriyor, hayvan sevmem, kadın ruhunu
    sevmem, pısırık erkekleri sevmem. erkeklerin sevmediği kadın türünü severim ve
    kadınların sevmediği erkek türünü. bu, ne mi demek? bu, şu demek; bir kadın
    eğer samimi, dürüst ve güçlü ise, ben onu sevmem. bir erkek güçsüz, pısırık ve
    korkak ise, ben onu da sevmem. çünkü daha önce de dediğim gibi, aşık olmak bir
    erkeği zayıflatır ve kadınlar zayıf erkeklerden hoşlanmazlar, ben hiçbirinden
    hoşlanmam aslında, erkeklerin de, kadınların da hiç birinden hoşlanmam, sadece
    kendimden hoşlanırım ve sözünü ettiğimiz politikacılar ve patronlar ne kadar
    çoksa, sizin aranızda da benim gibiler o kadar azdır, tamamen benim gibiler
    demek istedim. yoksa her insan, az biraz yalancı, az biraz bencil az biraz iki
    yüzlü ve az biraz vicdansız olur, bu oranlar yükseldikçe, hayatta da yükselmeye
    başlarsınız, değeriniz artar. sonra birden herkes, yüzünüze karşı “bey”,
    arkanızı döndüğünüzde “orospu çocuğu” der, bu işler böyle yürür ve ben de böyle
    yürütüyorum, hedefim hayatta yükselmek değil, insanların sırtından geçinmek… üç
    gün orda beş gün burada. yakışıklı değilim ama gerekli süre dolana dek kendime
    bakarım, romantik değilim ama gerekli süre dolana dek romantik davranırım, aşık
    da olmam ama gerekli süre dolana dek aşıkmışım gibi davranırım, gerekli süre ne
    demek? gerekli süre, bir ete doyma, bir serveti tüketme, ya da birini kendine
    tamamen bağımlı yapmak olabilir.  kısaca,
    çıkara doyma süresidir, gerekli süre. hayat, çıkar ilişkileri üzerine
    şekillenir, anneniz ve babanız bile bir süre sonra çıkarları ölçüsünde
    boşanmadan evli kalabilir. pekala, pekala geçelim bunları ve öykümüze başlayalım.
    4.
    o günlerde yine kadınsız, parasız ve doğal
    olarak tek başıma bırakılmıştım. bana “senden nefret ediyorum” diye bağırıyor
    bir taraftan da ağlıyordu pınar, ağlıyordu çünkü aldatmıştım, en yakın
    arkadaşının üzerinde yakalamıştı beni, böylece arkadaşlıkları bozuldu ve pınar
    ona aşık olmadığımı öğrendi, pınar’ın kardeşi ilknur’da ona aşık olmadığımı
    öğrendi, doğal olarak onlar ev arkadaşlıklarına son verdiler, bende iki
    kadından ve onların bana birbirlerini çekiştirmesinden kurtuldum. durmadan
    birbirlerine olan nefretlerini anlatıyorlardı bana, sıkılmıştım bu saçmalıktan,
    yakalanacağım kesin olan bir zaman diliminde ilknur’u kandırdım ve o’nun
    üzerindeyken üzerine geldi pınar, olayın üzerine demek istiyorum, insanları
    böyle şoke etmek hoşuma gidiyor, günahsız olduğuna beni inandırmaya çalışan
    insanları, bir iyilik meleği olduğuna beni inandırmaya çalışan insanları,
    yalansız dolansız bir hayat istediklerine dair bana taleplerde bulunan
    insanları, ne yalanı ne dolanı, direk yalanın etrafında dolanıyor ve onlara
    yalanıyordum, yalanmak yani, anladınız değil mi? başlangıçta iyi görünüyor ve
    ikinci yüzlerini keşfedecek açığı yakalamaya çalışıyordum, insanlar böyledir,
    karşılarında tamamen dürüst olduklarına inandıkları bir insan bulunca tüm yelkenlerini
    suya indirirler, sonra bir bakmışlar ki denizin ortasındalar ve rüzgar yok,
    neler olacak? her şey apaçık meydanda güzelim, en az benim kadar yalancısın,
    girdap’a bana bir isim bul artık diyorum, o da bana her öyküde seni farklı bir
    yere koyup karakterini değiştiriyorum diyor, pekala diyorum ona, pekala tanrım
    diyorum, o benim tanrım çünkü, beni o yarattı ve insanlığın gerçek yüzünü
    görmemiz için bana bir yaşam verdi, bu biraz garip bir yaşam aslında bu, her
    öyküde karakterim, huyum, ruh dünyam değişiyor, bir öyküde lita’yı henry’e
    bafiletiyor, bir başka öyküde evime gelen sevgilime porno izlettiriyorum uyuya
    kalana kadar, sonra başka bir öyküde okulda uyuşturucu satıyordum bir öğrenci
    olarak, sonra başka bir öykü de birini aldattım, o girdap’ın ilk öyküsü idi ve
    çalan bir telefonla başlıyordu, hatırladınız değil mi? adı “seni aldatıyorum”
    öykünün… sonra lavuk benden sıkılıp kendisini anlatmaya başladı, zaman zaman
    gene bana geri dönüyor ama. ha ne diyordum, evsiz kalmıştım yine, bende bir
    tatil beldesinde iş buldum, antalya, sikmediğim iki uyruk kalmıştı, uyruk
    diyorum, uyruk, anlayabiliyor musunuz? japon denedim, rus denedim, fransız
    denedim, alman, romen, macar, ingiliz, italyan, hindu, pardon lan o bir dinin
    adı, hintli diyecektim… acaba antalya’da dişi bir uzaylı var mıdır? bunu öğrenmek
    için yola çıkmadım elbette, ama sonuçta antalya’daydım, işim bir kafede garson
    olmaktı, askerlik arkadaşım sağlamıştı bana bu işi, “oğlum antalya’da süper
    bıjırlar var diyordu, öyle diyordu kadınlara, bu ne demek diye sormadım
    elbette, argoyu yalayıp yutmuş ve tükürmeye başlamıştım artık, sıkılmıştım
    argodan, herkes argo konuşuyordu zaten, hatta argoyu bir adım geçmiş jargon
    konuşur olmuştuk, yani rol kesiyorduk aslında, televizyonda izlediğimiz kahramanların
    gün içinde taklidini yapıyorduk, işe mafya kabanı ile gider olmuştu
    bazılarımız, kadınlar kendi acıları için ağlamayı bırakmış şehrazatın ucuza
    gittiğini düşünmeye başlamıştı, toplum olarak sapıtmıştık yani, sapıtmak,
    toplumsal anlamda, bende bu sapkınlıkla oyun oynuyor, onların açıklarını
    yakalıyordum, büyümüştüm artık, 27 yaşına girmiştim, ve ailemi öldürdüğüme
    inanıyordum,  ailemi öldürmüştüm, tüm
    eski sevgililerimi öldürmüştüm, tüm eski dostlarımı öldürüyordum, hayatıma giren
    herkesi öldürüyor ve defediliyordum hayatlarından, insanlar onların gerçek
    yüzünü açığa çıkardığınızda sizden hemen nefret ederlerdi, bende öyle yaptım,
    gizlim saklım yoktu nasılsa, daha doğrusu gerçek yüzümün görülmesinden korkum
    yoktu, ben herkesin gerçek yüzünü görüyordum zaten, görüyor ve gösteriyordum,
    otobüste sevgilisine sarılan kadının beni nasıl kestiğini görüp ayartıyordum.
    sonra, boom! öldürücü darbe. sevgilisini makine olarak gören erkekleri
    öldürmekten daha çok zevk alıyordum aslında, ama onları ağıma düşürmek,
    kadınları düşürmekten daha zor oluyordu, sonuçta kadınlar için bir çekiciliğim
    vardı, erkekleri ise bu çekiciliğimden faydalanıp yanımda klas görüneceklerini
    düşündürterek tavlıyordum. evet ben toplumun bir parçasıyım, evet ben de sizden
    biriyim, ama ben daha çok toplumun aynası olmaya çalışan biriyim, tamamiyle iki
    yüzlü ve çıkarcı bir yapımız var, dahası geri zekalıyız, din diye inandığımız
    şeye iki elle sarılırken bunu bile çelişkilerle yapıyoruz. bir düşünsenize,
    dindar bir adamı düşünün, dindar bir adamın, söz konusu efsanelere göre,
    (dinlerden söz ediyorum), diğer tarafta korkacağı bir şey kalmamalı, yani
    mahşer alanında, yani hepimizin tüm sırlarımız ve yalanlarımızla çırılçıplak
    kalacağımız alanda, orada onların hiçbir şeyden kaçmaması gerekiyor, çünkü
    tanrıları onların günahlarını gizleyip ayıplarını örtüyor, bu yüzden bu dünyada
    her türlü boku yiyip üzerine cuma namazından çıkarken şirin bir fotoğraf
    çektiriyor olabilirler, bende gittim cuma namazına, yeni kurbanım türbanlı bir
    kadınken, veya dini bütün bir takkeli iken gittim, sonra onu da listemden
    sildim ve yoluma devam ettim, ben tanrı rolü oynuyorum, tanrı’nın bu dünyada
    yapması gereken bir şeyi üstleniyorum, herkesin sırrını açığa çıkartmak,
    böylece gerçek yüzlerimizi gösteririz veya intihar ederiz, ne dersiniz? hadi
    bir yarışma yapalım, kim daha dürüst, bir internet sitesi kuralım ve orada herkes,
    herkes hakkında isim vererek bildiği her şeyi anlatsın., yazarım girdap
    anlatıyor zaten, ben de yapıyorum, siz de yapmalısınız bence, herkes hakkındaki
    her şeyi bilirsek yaşam kimileri için daha da kolaylaşır, çoğunluk için zorlaşacağını
    biliyorum, ama kafası paranoyalarla dolu olan aşık adamların hayatı kolaylaşır,
    sonra her an terk edilme korkusu yaşadığı için gerçekleri göremeyen genç
    kızların da hayatı kolaylaşır, ha bu arada yazarken yalan atmak dünyanın en
    kolay işi, ama on bin küsur sayfa yazıp kendinizle çelişmiyorsanız, doğru
    söylüyorsunuz demektir, doğruyu söylemek de hiç öyle sanıldığı gibi erdem falan
    değildir, ya da erdem, getirisi olan bir şey değildir, bakın ben ne kadar da
    iki yüzlüyüm ve yine de beni sevecek yeni insanlar bulabiliyorum daima, çünkü
    insanlar gerçeklerden korktukları için yalanla yaşıyorlar, ve gerçeklerden kurtulmak
    için yalandan ibaret hayatları izliyorlar, bu yüzden yalancılar iktidar oluyor
    daima, ve bu yüzden yalan söylemeye devam ediyoruz bizler de, insanların
    arkalarından konuşuyoruz, herkesi kıskanıyoruz, toplu bir dayanışma halindeyiz
    rekabet etme konusunda, herkes herkesle rekabet ediyor, çünkü kapitalizm bize
    sadece güçlünün kazanabileceğini öğretiyor, güçlü olan kazanır diyor
    kapitalizm, çalışan kazanır elması kızarır diyor, bu konuda düşünelim, orada
    gizli bir anlam olabilir, elması, hmm, doğru olabilir evet, elma ile neyi kast
    ediyorlar acaba bu dangalaklar, yarım elma gönül alma var bir de, bu da tamamen
    üç kağıda dayalı bir fiyasko, verilen her şeyin alınması gereken bir karşılığı
    olmalı diye düşünüyoruz çünkü, o yüzden minnet borcu diye bir şey üretti gerizekalı
    toplumsal yapımız, üretti çünkü manevi anlamda da maddi anlamda da bizim
    sürekli borçlu hissetmemiz gerekiyor, gerekiyor ki kendi hayatlarımızı
    unutalım, namaz borcu, vatan borcu, vergi borcu, namus borcu, faiz borcu,
    minnet borcu. ve zarafet var bir de, zarafet, düşünebiliyor musunuz? herkes zarif
    olmak zorunda, estetik görünmek zorunda yani, estetik görünmeli ki hayatta bir
    yerlere gelebilsin, hiç birimiz şişmanlığa tahammül edemiyoruz, ama elbise
    dolaplarımız şişmanlayabiliyor giysilerden dolayı, sorun değil, sorun değil,
    pekala burada sorun üretimde mi yoksa tüketimde mi? anti karakterimi bir kenara
    itiyor ve girdo olarak yazmak istiyorum, sizce sorun üretim de mi yoksa tüketim
    de mi? her ikisinde diyorsanız yanılıyorsunuz, tüketimde diyorsanız yine
    yanılıyorsunuz çünkü biz tüketim değil üretim toplumuyuz, sürekli üretiyor ve
    üretim esnasında doğal kaynakları tüketirken, ürettiklerimizin çoğunu tüketmeden
    çöpe atıyoruz, yemekler çöpe gitsin, hayvanları da toplayın sokaktan, hah
    şöyle, elbiseleri de birine vermek yerine eskilerin içine atalım, biriktirelim
    ne varsa aldığımız, evimiz hurdaya dönsün, hurdacılık da öldü zaten, büyük
    büyük büs büyük bir ev alalım kendimize, sonra o evin ufacık bir yerinde
    yaşamaya başlayalım, ekranın karşısında mesela, bilgisayar ekranı da olabilir
    bu televizyon ekranı da, onların istediği şekilde kullanıyorsak ekranlarımızı,
    ayrım yapmamak da beis görmüyorum, hard disklerimizi de çöpe çevirelim hatta,
    durmayın indirin ne varsa internetten, indirip dinlemeyin, indirip izlemeyin,
    evimiz cd yığını olsun, ha bir de onları tekrar tekrar bir yerlere yükleyin ki
    internette çöpe dönsün, sonra konuşun durmadan, konuşmadan duramayın hatta, msn
    pencereleri arasında can çekişirken saat ilerlesin, her yerde girdaplar var
    oğlum, evrenin her yerinde ve beyninin içinde, ben bu ismi boşuna almadım, kara
    deliklerde bile girdap var, samanyolu galaksisinde girdap var, gök cisimlerinin
    hareketi girdapla meydana gelir, kendimden bahsetmiyorum, evrenden
    bahsediyorum, büyük bir girdap olan evrenden, dışımızdaki evrenden, içimizdeki
    evrenden, ve bizim görmemizi engelledikleri bilimsel bilgiden, dünya güneşin
    etrafında dönüyor, ay dünyanın etrafında, güneş de sabit değil tanrısını
    satayım, her şey bir şeylerin etrafında dönerken aynı anda kendi etrafında dönüyor,
    insanlar para kazanmanın etrafında dönerken kendi etrafında dönmeyi unutuyor
    oysa, ve bu doğal olarak bir dengesizlik meydana getiriyor, çünkü kendi ekseni
    etrafında dönmeyen bir şey hiçbir şeye etki edemiyor demektir, kendi ekseni
    etrafında dönüp çevresindeki şeyleri görmeyen insan, hayatını yaşamıyor
    demektir, ve girdaplar, evet şimdi de denizlerdekinden bahsediyorum, merkezdeki
    ufak bir noktadan güç alır, sonra dönerek yayılır ve maksimum seviyede su
    yüzüne çıkar, her şeyi içine alabilecek kadar yüksektir emiş gücü o merkezin,
    ve insan kendisinin merkezi olmadığı sürece bir boka yaramaz, ve insan aslında
    tamamen hatalı bir üretimdir, olağanüstü mükemmel harikulade bir yaratılış
    değildir insan, öyle olsaydı dünya bu halde olmazdı, hayvanlara bir bakın,
    hayvanların yaşamlarına, ne kadar saf ve doğallar, ve biz onların doğallığını
    mahvediyoruz, onları kafese tıkıyor ve üzerlerinden para kazanıyoruz, onları
    öldürüyor ve yine para kazanıyoruz, bizler tüketim değil üretim toplumuyuz, her
    şeyden önce üretiyoruz biz, araba üretiyoruz, bilgisayar üretiyoruz, elbise,
    et, kağıt, sonra ya yakıyor ya da nasılsa uzayın sonsuz bir boşluğu var deyip
    oraya döküyoruz, uzay çöpleri yani… bunu bir araştırın. ölen insanların neden
    öldüklerini araştırın, intihar edenleri araştırın, okulda çocuklarınıza ne
    öğrettiklerini araştırın, hiç bir şey öğretmiyorlar aslında, tek başına nasıl
    yaşayabileceklerini öğretmiyorlar, daha çok bağlılık yemini, daha çok borç,
    evlenip çocuk yapar sonra hayatını ona satarsın, çünkü kural bu, çünkü hepimiz
    sonsuza dek yaşamak istiyoruz, bu mümkün olmadığı için, bizi öldükten sonra
    anacak bir çocuk yapıyoruz, çünkü hayatımız boyunca başarısız olduğumuz için
    hayallerimizi gerçekleştirecek bir çocuk ediniyoruz, çünkü çocukları şekillendirebiliriz,
    altı yaşına kadar şekillendirip sonra buna devletle ortaklaşa devam ederiz, ki
    topluma faydalı bir birey olsunlar, çünkü “toplum yapısı çökerse” diye başlayan
    nutuklara büyütüldük biz, “aile toplumun en küçük yapı taşı” dediler bize, “taş
    yerinde ağırdır” dediler bir de, her şey birbiri ile bağlantılı ve o bağlantıları
    kurmadan kolaj yapamazsınız, dünya da her şey parça parça görünür, gözümüz bile
    parçalar halinde alır görüntüyü ve hareketsel devinimin videosunu karanlık
    odasında montajlar, anlayabiliyor musunuz? hayır anlamıyorsunuz, dünyada bize
    bir şeyler söylemek isteyen parçalar var demek istiyorum, fotoğrafın tamamını
    görmek için onları birleştirin diyorum, kenny arkana isyan ediyor, this empty
    flow’da isyan ediyor, hepsinin derdi, tüm sanat eserlerinin derdi, kendisi
    olabilmekten geçiyor, kendisi olmaya çalışan insanların yarattığı parçaları
    toplayın, henüz kendisini kaybetmemişken hala yeraltında yaşam mücadelesi veren
    sanatçıların parçalarına bakın, hepsi tek bir ağızdan isyan etmek istiyor,
    insanlar artık isyan etmeye başladı, insanlığın tarihsel gelişimi nasıl
    şekillendi bilemiyorum ama komünal yapıdan kapitalizm’e geçen evre hayret
    verici, komünal diyorum evet, ilk insanlardan bahsediyorum yani, adem ve
    havva’dan değil, masallardan değil, gerçek ilk insanlardan, avlanarak beslenen
    ve tüketmeden üretmeyen insanlardan, sonra neler oldu? sonra birisi bu insanları
    etkisi altına almaya çalıştı, sonra birisi de etki altına girmek istemeyenleri
    kendi etkisi altında aldı, böylece iktidarlar ve muhalifler diye iki ana unsur
    çıktı ortaya, ikisinin de birbirinden farkı yoktu ve kimi zaman a grubu kimi
    zaman b grubu üstünlük sağladı bu savaşlarda, sonra c grubu ortaya çıktı, sonra
    d, gittikçe parçalara bölündük o parçalarda parçalanmaya devam etti, en sonunda
    1900’lere geldik ve birileri tüm parçaları yönetmek için adım attı, bunu daha
    kolay yaşamaları ve çocuklarının da daha kolay yaşamaları için yaptı, çünkü
    sonsuzluğa inanmak işte böyle boktan bir şey, çünkü öldükten sonra yaşayacağına
    inandırılan insan bu dünyadaki hayatını önemsemez, çünkü milli itibara inanan
    insan kendi hayatını önemsemez, çünkü topluluk olmadan var olamayan insan
    kendini ölüyormuş gibi hisseder, çünkü yalnızlık çok soğuk ve bir o kadarda
    sessiz bir şey, bu yüzden kendi düşüncemizi ortaya koymaktansa bizim yerimize
    düşünen insanları desteklemeye başladık, sonra işte vakti zamanında zeki ve
    zengin birkaç insan para fonunu ve bankaları yarattı, birileri de bankaları
    kontrol altına alarak parasına para kattı, sonra bu birkaç iyi adam hükümetleri
    esir aldı, orduları esir aldı, medyayı esir aldı, neyseki sonunda başa çıkamayacakları
    bir internet yarattık kendimize ve hala konuşabiliyoruz, artık susturamıyorlar,
    ama bu kez de, daha güçlü bir salgın olan, sosyal iletişim ağlarını devreye
    soktular, insanlığın en zayıf noktası olan yalnızlığını kullanarak tüm sosyal
    ağları kontrolleri altına almaya çalışıyorlar, şimdi siz bu yazımı, eğer, ne
    bileyim işte, facebook’ta okuyorsanız, okuduğunuz siteye bir şikayette bulunursanız,
    üyeliğim hemen silinir, hatta şikayetlerinizi kolaylaştırmak için internet’i
    abuk subuk eklentilerle donattılar, durmayın, microsoft kullanmaya devam edin,
    bende onların ürünlerini kullanıyorum, ve emin olun bilgisayar programları
    içine ufak gözetleme delikleri açmanın planlarını yapıyorlar, bunun örneklerini
    geçmişte gördük, bilgisayarınıza gizli bir kayıt cihazı koyup her hareketinizi
    kayıt altında tutmaya çalışıyorlar, bunu kısmen başardılar, geliştirmeye devam
    ediyorlar, ama onlarda şaşırmış durumdalar, çünkü insanlar artık bağımsız
    programcıların ürettikleri açık kaynak kodlu yazılımlara yöneliyorlar, çünkü
    artık bedava ulaşabilecekleri işlere para vermek istemiyorlar, bu yüzden korsan
    engellenemiyor mesela, çünkü artık insanların sevdiği şeyleri destekleyecek
    parası kalmıyor, bu da bir kısır döngü yaratıp iyi sanatçıları elemine ediyor
    gibi görünüyor, ama aslında onların sesinin -kendileri ortadan kaybolsa bile-
    sonsuza dek dağıtılması sağlanıyor, peki burada bir devrimden söz edebilir
    miyiz? hayır burada devrim değil isyandan söz etmek gerekiyor, devrim işe
    yaramıyor çünkü, ufak isyan patlamaları daha etkili oluyor, bu isyan
    patlamaları arasındaki periyod sıklaştıkça, sistemin kalbi sıkışabilir, ama
    bunu bizim embesil toplumumuz göremeyecek kadar körleştirildi, o yüzden
    sistemin içinden sisteme karşı duran bono gerzeğinin gerizekalı filmini
    izlemeye gidiyor, bir yerlerde insanlar hala isyan ediyor, isyan ediyor ve bu
    arada kendi yaşama alanlarını kurmaya çalışıyor, bolo bolo gibi yani, hiç bir
    şey kaybolmuyor artık, kitaplar, şarkılar, filmler, resimler, hiç bir şey yasaklanamıyor,
    acımızı öfkeye dönüştürmemiz gerekiyor, insanları rahatsız eden yazılar
    yazmamız gerekiyor, insanları rahatsız eden resimler, insanları rahatsız eden
    müzikler…. insanları rahatsız eden dedikodular üretelim, suni yalanlarına
    karşılık abartalım onların gerçek yüzlerini, çünkü gerçeği yumuşatmaya ve
    katlanılabilir kılmaya çalışıyorlar, karşımızda bir düşman da yok üstelik, en
    büyük düşmanımız kendimizis, kendimize düşman olup bu hayatı hak ettiğimizi
    düşünmemiz için ortaya hak etmek diye bir kavram çıkardılar, hak etmeyi
    eğitiminiz ve zeka düzeyinizle eşlenik kıldılar, ne kadar çok çalışırsanız o
    kadar çok kazanacaktınız, tembellik ayıplanan bir şey oldu, yan gelip yatmak
    hor görülüyor, peki o halde ne yapmamız gerekiyor? “çiçekçi elektrikli testere
    katliamı”nı bir kez daha piyasaya sürebiliriz mesela, yeni yeni şeyler
    sürebiliriz piyasaya, eskiden olan bitenleri yeni bir gündemmiş gibi sunup,
    aslında geçmişin bugünden daha iyi olduğunu kanıtlayabiliriz, giderek daha da
    kötüye gittiğini her şeyin, giderek daha da kötüye gideceğini, her geçen gün
    biraz daha kötüye gideceğini yaşanan hayatların, ve anti-deprasanlarla
    sinirimizi yatıştırmalarına izin vermeden yeterince ağlayarak yapmalıyız bunu,
    çünkü acı’nın son noktada öfkeye dönüşmesi muhtemeldir daima, ve sen o anda
    kendini tüm bu yaşananlardan dolayı suçlu hissediyorsan öfkeni kendine yansıtıp
    intihar edebilirsin, suçlu bir bilinç üretmek ve insanın kendi ‘kendi’sini
    suçlu hissettirtmek, sistemin en büyük kozlarından biri çünkü… intihar yerine isyan
    etmemizden korkuyorlar çünkü, kendimizin farkına varıp, kendimize değer verip,
    bize dayattıkları tüm değer yargılarını, kutsal olarak önümüze sunulan herşeyi
    linç etmemizden korkuyorlar. bu yüzden kutsal olan her öğretiyi dokunulmaz
    kılıyorlar, yasalarlar veya örf ve adetlerle, bir şekilde normalleştirilen
    fedakarlık kavramı, peki ama ne için hayatlarımızdan fedakarlık yapacağız? daha
    ne kadar fedakar olmalıyız? ölene dek sürecekse, feda edilmiş olmayacak mıyız?
    şunu unutmayın, fedakarlık süresi uzarsa, feda edilmiş olursun. birilerinin
    daha rahat yaşaması için fedai olarak mı yaşamamız gerekiyor? her şeyi, tüm
    arzu ve istekleri, adaleti ve refahı öldükten sonrasına mı bırakacağız? peki ya
    yoksa öyle bir şey? ilahı adalet denilen bir şey yoksa? neden herkes “ya tanrı
    varsa” diye düşünüp, öldükten sonraki yaşama bel bağlıyor? neden herkes “ya
    çıkarsa” kavramına tutulup şansını deniyor? ya çıkmazsa? ya tanrı yoksa? ya
    devlet hiçbir zaman ekonomik anlamda düzelmeyecekse? ya bize vaat edilen her
    şeyi, hiçbir zaman vermeyeceklerse? daha ne kadar süre kemer sıkmalıyız sizce?
    daha ne kadar sabretmemiz gerekiyor? emekli olamayacaksınız… hayır günün
    birinde anarşi de olmayacak. günün birinde sosyalist bir dünya olmayacak. günün
    birinde kapitalizm ölücek, doğru, ama ondan sonra tarih tekekkür ederek en başa
    dönmeyecek, tarih tekerrür etmiyor çünkü, tekerrür eden bir tarih yok, düz bir
    zamansal çizgi var, ve o çizginin nereye doğru akacağını insanlık belirliyor,
    kader diye bir şey yok, irade diye bir şey, eğer sizler iradenizi sınayıp idare
    etmeye devam edeceksiniz, buyurun, kimse size engel olamaz, aksine takdir
    edileceksiniz, ve benim gibi, bizim gibi düşünen, sırf kendi hayatını
    önemseyen, hatta buna rağmen kimsenin üzerinden geçinmeyen, ama devrimi sırf
    kendi öz varlığı için isteyen, bireyselliği savunan, toplumu red eden insanları
    kafese tıkmaya devam edecekler, kafese tıkamadıklarını öldürecekler, gittikçe
    daha da çok güç kazanıcak ve en sonunda george orwell’in 1984’ünden bile daha
    karanlık, keskin, kalın parmaklıklar yaratacaklar, , peki o zaman napacaksınız?
    makinelerinin çalışabilmesi için makineleştirildiğiniz zaman napacaksınız?
    tuvaletlerinize kamera yerleştirdiklerinde napacaksınız? konuştuğunuz herşey
    kayda alınırsa napıcaksınız? teknolojiyi zihninizi okuyabilecek kadar
    geliştirdiklerinde ve sizi aklınızdan geçenlerden dolayı işkence odalarına
    tıklarında napacaksınız? napmak gerekiyor? benim bir çözüm önerim yok. bana
    bıraksalar, yani elimde olsa, insanlık denen mefhumu, kendimle beraber yok
    eder, ve dünyayı hayvanlara bırakırdım. çünkü bir çözüme inanmıyorum, çünkü
    insanlığa inanmıyorum, çünkü hepiniz ölümden korkan iki yüzlü sahtekar riyakar
    bencil ahmak aptal gerizekalı ve yalancısınız… çok mu ileri gittim? o zaman
    ilgiliniz olan makamlara şikayet edin… benim başımda bir “ilgilim” yok, ben
    kendimle ilgiliyim sadece, kendim dışında hiçbir kutsal değere inanmıyorum, bir
    de “canlı” olan her varlığın yaşamaya hakkı olduğuna inanıyorum, canlılık
    barındıran her yapı taşının, bu dünyada var olan veya üretilen her şeyden bir
    pay alması gerektiğine inanıyorum… insanlar, dünyadaki yiyecek kaynakları
    bittiği için açlıktan ölmüyorlar; onları, yemek yemeyi hak edecek bir işlev
    gerçekleştirdiklerini düşünmedikleri için açlıktan ölmeye terk ediyor tanrı
    rolü oynayan şarlatanlar, arada bir de iyi görünmek için yardım yapıyorlar, ama
    çözmüyorlar hiçbir meseleyi, sadece, arada sırada, isyan etmememiz için, her
    şeyin yoluna girdiğine dair bir ilizyon yaratıyorlar, günü birlik gündemler,
    günü birlik çözüm paketleri, “huzur isyanda”[1]
    oysa, huzur kendin olabilmekte, geçmişi kendi içine sinen ve pişmanlıklar
    barındırmayan bir varlık olabilmekte yatıyor, size mutluluğun anahtarını
    vermiyorum, çünkü ben de mutlu değilim, size cennetin anahtarını da vermiyorum,
    çünkü cennet de cehennem de yaşadığımız dünyanın içinde, size ne yapmanız
    gerektiğine de söylemiyorum, çünkü bana ne yapmam gerektiği konusundaki
    önerilerinde ısrarlı davranan insanları öldürmek istemiyorum, ben değişmeye
    değil kendim olabilmeye çalışıyorum sadece, zaman döngüsel değil düz ilerler, o
    yüzden günün birinde tarihin tekerrür etmesini, ve ilkelliğe geri dönmemizi
    beklemeyin, kötüleşecek her şey, ve en sonunda, dünya kendini imha etmezse o
    güne dek, mesih yerine mad max gelecek. umut yok, çözüm yok… çünkü insan denen
    şey, bencil korkak ve ikiyüzlüdür, ve bazı insanlar, diğer insanların üzerinden
    yaşar. o diğer insanlar fırsatını bulabilse, üzerindekilerin yerine geçip,
    sistemin işlevini sürdürmeye çalışır. çözüm yok, umut yok, olabildiğince kendin
    olup, yaşama devam ederken, arada sırada böyle sivri oklar fırlatıp, deşarj
    olmak dışında…
    böyle düşünen, bunları görebilen bir
    varlığın da, insanlar arasında yaşamakta zorlandığı için, evinden çıkmamasını
    anlayışla karşılayın, evet girdap bir gün evinden hiç çıkmadan yaşayacak, ve
    siz onun saçma salak öykülerini okuyup, karşılığında ona kitap, fanzin,
    internet, müzik, ekmek, su, elektrik ve ruh vereceksiniz… para istemiyorum…
    takas yapalım istiyorum. ve burada bir emek sarf ettiğimi görmezden gelen
    ikiyüzlülere de şunu söyleyeceğim, ben inatçı, ölümsüz ve zaman zaman kör sağır
    ve dilsiz olabilen biriyim, o yüzden çenenizi kapayıp bir şeyler üretin…
    5.
    şimdi en başa dönüp, bulaşık yıkamaya devam
    etmek istiyorum, çünkü kendimi suçlu hissediyorum o kirli tabak çanak yüzünden,
    ama bu benim pisliğim, ve başkalarının pisliğini temizleyerek para kazanmak
    zorunda da değilim, ama işim bu benim, temizlik, temizlik ve hijyen, ofis de
    bunu yaptım, uçaklarda bunu yaptım, sırada otel odaları var… çünkü herkes
    çalışmayı kutsal sayıyor. yazının başına dönüp birinci bölümü tekrar okursanız,
    ne demek istediğimi anlarsınız. şimdilik hoşça kalın.
    14 nisan 2009


    [1] “Huzur isyanda” İç-mihrak
    ekibinin bir sticker çalışmasından alınmıştır.
  • sunulan hayatlardan muaf olmak

    sunulan hayatlardan muaf olmak
    1.
    şimdi. düşününce.
    ortada bir sorun yokmuş gibi geliyor insana. işte, ne bileyim, oturuyorsun
    evinde, güzel, sigaran var, pekala, paran da gelecek yakında, son iş yerinden
    alacağın son maaşın da olsa bu, ona da eyvallah, ve her ne kadar kesintiye
    uğrayacak da olsa bu süreç, düşününce üzerinde, güzel gibi geliyor, içinde
    bulunduğun zaman dilimi. güzel zamanlar. yo hayır, elbette hayatımın en güzel
    dönemi diyemem ama, şimdilik idare eder. kendini yenileyebilecek bir düzeyde akan,
    aylaklık hali. sabahlamak. istemediğin hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmamak.
    yaptığın her şeyi, isteyerek yapıyor oluşun. falan filan falan filan. buraya
    kadar her şey normal akışında seyrediyor, yani her şey normalmiş gibi geliyor
    sana. hep böyle gidebilirmiş de, gidemeyecekmiş gibi. çünkü sonuç olarak,
    insanların yaşaması için paraya ihtiyacı var. çünkü, paran yoksa, mesela, ne
    bileyim, örneğin karnın acıktığında, hatta günlerce yemek yiyemediğinde, evin
    içinde açlıktan ölebilirsin. dilenemezsin yani sen. anlayabiliyor musun? o
    yüzden dostum, çalışman gerekiyor. yani bir iş buldun sonuçta. gerçeği kabullen
    ve anın tadını çıkar bir süre. ne bileyim işte, geleceğe yatırım olarak harcama
    mesela, içinde bulunduğun anı! bırak aksın. düşünme bile 23 gün sonra neler
    olacağını. ne olabilir ki? insan kalabalığı sadece. daha fazla insan
    kalabalığı. sana hayatın hakkında soru sormadıkları, veya “sen neden hiç
    konuşmuyorsun” demedikleri sürece, bir problem oluşturmayan insan kalabalığı.
    deniz, kum, güneş. turist, tatil, sıcak. Boş ver yani. Boş vermek zorundasın
    bir defa. çünkü çalışmazsan yazamazsın ve yazamazsan yaşayamazsın. anlaştık mı
    girdo? olasılıkları siktir et, daha kötü ne gelebilir ki başına, hâlâ
    hayattasın, ve her şey hâlâ aynı. can sıkıcı hâlâ her şey ve yine de hiçbir
    şeyi ciddiye almayıp gülebiliyorsun sonuçta, o halde boş ver, siktir et tamam
    mı? tüm olasılıkları siktir et, en alt basamaktasın ve daha kötüsünü bile
    görsen yılmayacaksın, öğrendin artık bunu, kendini öğreniyorsun sonuçta, o
    halde pes etme bir daha, gerekirse sıkı bir yumruk at aynaya ama kimseye de
    kapılma, biliyorsun sonuçta olan biteni, öğrenmiş olman gerekiyor artık yani,
    salak değilsin, salak olma, klas bir adamsın sen, kendine gül ve kendi kendine
    ağla…
    ***
    ha pardon geldiniz
    mi, ben de siz gelene kadar kendi kendime telkinlerde bulunuyordum
    (okuyucularımla konuşuyordum da sayın redaktörüm, aradan çekilir misin?
    biliyorum “da” ayrı). bugün sizlere bir öykü yazacağım, çünkü saygıdeğer ve
    (gerçekten saygıya değer!) beni seven redaktörüm, benden bir öykü yazmamı
    istedi. bana dedi ki; “uzun zamandır öykü yazmıyorsun”, ben de ona dedim ki;
    “sana ne bundan, sen otur boya kalemlerinle oyna”. yok hayır, böyle demedim
    tabii ki, yazarım bir gün dedim. ve galiba, o gün, bu gün. pekala pekala, öykü
    şu:
    2.
    evde oturuyordu.
    evde tek başına. oturuyordu. adının bir önemi yok ama, karakterlerime isim
    vermezsem içim rahat etmiyor. resimlerine isim vermezse içi rahat etmiyordu!
    bir düşünelim, stelya desek? “yok beğenmedim”. angelika? “onu daha önce kullanmıştın!”.
    mary? “onu da kullandın”. hmm, bak şimdi buraya takılıp kalırsak öykü
    akmayacak. “bana bir isim ver lanet olası”. pekala pekala. biraz daha
    düşünelim. gerçek ismini kullanabilir miyim? “ahaha, hayır asla!”. hmm, tamam
    öyleyse, “son cinsel deneyimini ne zaman yaşadın sen?” hmm, bir dakika benden
    değil senden bahsedeceğiz öyküde. “iyi işte, sen ismimi bulana kadar senden
    bahsedelim”. neden merak ediyorsun? “senin hakkında bir magazin programı
    yapacağım”. ben de senin hakkında bir fanzin yayınlarım. “benim hakkımda hiçbir
    şey bilmiyorsun ama”. anlat o zaman. “ne anlatayım sana, sor söyleyeyim.”
    hiçbir şey merak etmiyorum ki ben, ne önemi var geçmişte olan biten
    ebegümecinin, yaşadığın an içinde varsındır, nokta. “sen ismime karar verdin
    mi?”. seni tanımlamakta güçlük çekiyorum. “beni ne kadar iyi tanıyorsun?”.
    tanımaya inanmıyorum. kimse kimseyi tanıyamaz. anlattığın kadarını biliyor,
    bildiğim kadarını seviyorum. sesim geliyor mu? “bi’ saniye, ben geleceğim.”
    pekala.
    ***
    çakmak-çakmak-çakmak…
    hayatım çakmak aramakla geçti sevgili okuyucularım. ne kadar itici bir kelime
    bu, okuyucu! ne demek gerekiyor bilmiyorum. bu, hesap etmediğim bir şeydi.
    başlangıçta yazılar yazıyordum. ilk yazımı eniştem ölünce yazdım. 12 yaşında
    olmalıyım. ya da on üç. eniştem öldü ve ben bir öykü yazdım onun hakkında.
    sonra da sobaya attım öyküyü ve o’na söylemek istediğim her şeyi de yakmış
    oldum böylece. ona söylemek istediklerimi yazmıştım çünkü öyküde. ama, o öldü.
    o halde, öykü de ölsün dedim. aynen bu şekilde başladı hikaye. alkolikti
    eniştem. ve kamyon şoförüydü aynı zamanda. teyzemin kocası. bi’ sabah telefon
    geldi, benim gibi kekeme olan kuzenim arıyordu ve “babam” dedi, “babamı
    kaybettik, tuvalette ölüsünü bulduk”. şoke oldum o an. ilk kez bir insanın ölüm
    haberini telefonda alıyordum, hatta ilk kez tanıdığım bir insanın ölümü ile
    karşılaşıyordum ve üstelik on iki yaşında olmalıyım. ya da 13. sonra? sonra ona
    söylemem gerekenleri yazdım ve yaktım. ve sonra, bu yazıp yakma süreci devam
    etti zaman içinde. yazdım ve yaktım. yaktım ve yazdım. ilk aşamada yakıp yazmak
    var aslında. sonra yazdığımı yakıyorum. bu ne demek? bu, şu demek: öncelikle
    hayatımda ve ruhumda bazı yanıklar meydana geliyor, sonra ben bunları
    yazıyorum. sonra zaman içinde bu yanıklar beni ölesiye güldürecek kadar komik
    bir forma dönüştüğü için, bu konuda yazdıklarımı yakıyorum. bir nevi iç boşalma
    o zamanki yazı serüveni. çünkü konuşabileceğim bir tao’nun parçası, şey pardon
    allah’ın kulu görünmüyor etrafta. insanların gözlerine bakıyorum sık sık. gözlerinden
    içeriye. ve hiçbir şey göremiyorum biliyor musunuz? beni dinleyebileceklerini
    hissettirebilen hiçbir şey göremiyorum. konuşmaya başladığım zaman kekeliyorum
    ve sonra, ya susuyorum ya da “istersen yaz” istemi ardından, yazmaya
    başlıyorum. ve dediğim gibi, konuşamıyorum. konuşamıyorum, çünkü kekemeyim.
    çünkü 2 yaşındayken peşimden bir köpek koştu. ben de korktum. ve sonra dilim
    tutuldu. sonra ben, on iki yaşımda eniştemi kaybettim. ve devam ettim
    kaybetmeye insanları. başlangıçta önemsiyordum bu durumu. insanları yani,
    seviyordum lan ben seni ey insan ırkı! sonra? sonra nefret etmeye başladım.
    kendime olan nefretimi onlara yöneltip, onlara olan sevgimi içime hapsettim. ve
    bir de baktım ki, benden nefret eden herkes, beni sevmeye başlamış. neler oluyor
    böyle? pekala pekala. yazarlık serüveni böyle başladı yani. geçenlerde sormuştu
    biri, ben de, belki başkaları da sorabilir bir gün diye, yazı içinde cevap
    verdim o arkadaşa.
    ***
    “geldim”. hoş
    geldin. “n’apıyorsun sen?”. hiç. “gene kendinden bahsediyorsun değil mi?”.
    sıkılıyorsan susabilirim. “bozulma hemen”. bu bozulmak lafından nefret
    ediyorum, ama zamanla öğreneceksin beni neyin sinir edebileceğini. “sahi ne
    sinir eder seni?”. sigarama karışılması mesela. “başka?”. odamdaki eşyalarımın
    içine karışan yabancı maddeler. “yani?”. yani odamdaki herhangi bir şeyin yeri
    değişirse veya benim dışarıdan çekip sokmadığım bir şeyi odamda bulursam, ya da
    benim haberim olmadan odamdan bir şey dışarı çıkarsa, kızarım! “vaow, kızarsın.
    kızdığın zamanlarda nasıl davranıyorsun?”. hey bak, burada yazar olan benim,
    tamam mı? senin hakkında bir öykü yazmaya çalışıyorum, susar mısın biraz!
    “hayır efendim, tanıdığım girdap kendisi dışında kimseye başrolü kaptırmaz bir
    öyküsünde, o yüzden benim üzerimden kendini anlatman yerine, sorularımı
    cevaplamaya devam et. çünkü biliyorum ki yine kendinden bahsedeceksin”. pekala
    sor o halde. “kızdığın zamanlar n’aparsın?”. bir drakulaya dönüşüp seni
    ısırırım. “bunun gerçek olmadığını biliyoruz oğlum, kıvırma.” pekala. kızdığım
    zamanlar öfkelenmem. “nasıl yani?”. yani delirmem, agresifleşmem, sadece olayı
    anlamaya çalışırım. beni kızdıran şeyi ve bunun bir tekerrür olup olmadığını.
    “tekerrür derken?”. yani bir kişinin, bana yapmasını istemediğim bir şeyi,
    ikinci kez yapıp yapmadığı durumu. “hmm, tekerrür ediyor diyelim ki”. o halde,
    bu durumun farkında olunarak meydana gelen bir eylem olup olmadığına bakarım.
    “hmm, anlıyorum, devam et”. sıkıldıysan kesebilirim. “seni ben bi’ keserim
    şimdi, anlat işte oğlum, dinliyoruz, sıkılırsak söyleriz herhalde”. pekala,
    eğer bilerek ve kızıp kızmayacağım önemsenmeyerek yapılıyorsa, gerçekten o
    zaman patlarım, çünkü benim yaşama alanım içinde hiç kimse hiçbir şeyime
    karışamaz. “büyük konuşuyorsun”. son işimi bırakmamın tek bir nedeni var. o da,
    sorumlu bir herifin ‘geleceksin işe-izin yok’ demesi.. üstelik, izinli olmam
    gereken bir günde bana mesai yazıldığından dolayı, izinli günüme izin istediğim
    için. “bu kadar ani kararlar almamak gerekiyor bence.” ben ani kararlar almam,
    kızma evresindeki olayı değerlendirme sürecimi baştan anlatmamı ister misin? bu
    sürecin de, zihnimde hızlı bir şekilde sonuçlandığını ekleyeyim ayrıca. “tamam
    tamam, anladım, bir saniye geliyorum ben.” pekala.. gelince dürtersin.
    ***
    öhöm. var olmayan
    bir karakteri yaratmak kolaydır sevgili okuyucularım. bu arada size “okuyucu”
    diyorum diye kızıyor musunuz? ama “okuyucu” yerine, daha güzel bir kelime
    bulamadım henüz ve ben de örneğin geppetto’nun sıkı bir okuyucusuyum, o da
    benim sıkı bir okuyucum. bu beni rahatsız etmiyor, ama rahatsız olan varsa, ya
    şimdi konuşsun ya da ömrünün sonuna dek sussun. geçmişe dair sonradan dile
    getirilen rahatsızlıklar çok can sıkıcı olabiliyor çünkü. ne diyordum? var
    olmayan bir karakteri yaratmak kolaydır. saçının rengini belirlersin, işte ne
    bileyim, ağzına bir sigara koyarsın, kepçeydi dersin, falan filan falan filan.
    sorun olan şey, gerçek bir karakteri, öyküde kullanmak. mesela henry’yi ele
    alalım. henry isimli karakterimi. onu kurgulamak kolay oldu. sünepe, çekingen
    ama bencil bir herif. herkesin nefret edebileceği kadar bencil, ama aynı
    zamanda acıyabileceği kadar da zavallı. gerçek hayatta, çevremde böyle bir
    herif olsaydı, onu da yazardım elbette, ama sonra o kişi ile aramdaki ilişki ne
    yöne doğru kayardı bilmiyorum, yani o insan, öyküdeki kendisini okuduktan
    sonraki evrede demek istiyorum. ki bu şekilde kaybettiğim insanlar da oldu.
    yeliz mesela. gerçek adı gonca. yok lan gonca değil şaka yapıyorum, gerçek
    adını siktir edin bence. yeliz diyelim biz. yeliz bir gün telefon açtı ve
    “siteye eklediğin öykümü okudum” dedi, öykümü dedi yani, o’nunmuş gibi, ağzıma
    sıçtı ve hayatımdan çıktı. ben de rahat bir nefes aldım böylece, çünkü yapışkan
    insanlardan hazmetmiyorum, onları nasıl kovabileceğimi de bilmiyorum. yazıyorum
    haklarında üç beş gerçek boyası, kendileri çıkıp gidiyorlar. yazı, güçlü bir
    silah yani. özellikle sıkı bir hayran kitleniz ve şizofren bir ruhunuz varsa,
    göründüğünden çok daha güçlü etkiler doğurabilir yazı. mesela ambjörnsen, hakkınızda,
    ne kadar adi ve şerefsiz bir iki yüzlü olduğunuzu anlatan bir roman yazsa,
    haliniz n’olur? yani yakın çevrenizde yaşayan bir yazar, yine yakın çevrenizde
    yaşayan bir insanla ilgili yaşadığı aşk hikayesini, gerçekçi bir dil ile
    anlatsa, neler olur… dil ve yazı dünyanın en güçlü silahıdır. ama şimdilik kapitalizm,
    uçaklarla ve medyayla ve ekonomiyle saldıra dursun. yakın gelecekte, dipten çok
    güçlü ve organize bir isyan doğmayacak olsa bile, partikül halinde meydana
    gelen isyan dalgaları, doğru yolda olduğumuzu gösteriyor bize. palahniuk için,
    “iyi ama o çok popüler” diyorlar. lan yarak kafalılar, adam daha çok kişiye
    derdini anlatabiliyor işte, daha ne istiyorsunuz? ha bunun sonucunda biraz daha
    fazla para mı kazanıyor, biraz daha rahat bir yaşam mı sürüyor? size ne bundan,
    hala zihinleri değiştirebilecek cümleler kurabiliyor mu? hissettirebiliyor mu yaşadığımız
    topluma olan öfkesini? siz ona bakın. çünkü öfkeyi hissettirebilmek önemli.
    dünyanın içinde bulunduğu durumdan rahatsız olduğumuzu dile getiren öfkeyi.
    öfke önemli. öfkelenmezsek, kapitalizm bizi öldürmeye devam edecek. belki bu
    savaşı kazamayacağız, ama bize önerdikleri gibi diğer yanağımızı da çevirmiş
    olmayacağız. çünkü cennet diye bir yer yok. çünkü tanrı diye bir şey yok. çünkü
    sadece insan denen bir varlık var ve mantık denilen olgu, eğer bencillik ve açgözlülükten
    arındırılmazsa, hayatta kalma şansımız gittikçe azalacak. azalacak, azalacak,
    ve bir gün, öncelikle hayvanların nesli tükendiği için, sonra bizim de neslimiz
    tükenecek. peki çok mu önemli, diyebilirsiniz bana, insan soyunun devamı? bunu
    bilmiyorum dostlarım. bu kapitalist düzenekte devam edeceksek daima, ben bir
    uzaylı istilasına razıyım. çünkü sonuçta bu şekilde devam ederek kendi
    dünyamızı istila etmekten başka bir bok yemiyoruz. sonuç olarak, evet, insan
    denilen olgu önemli, asl olan insan, ama bu soru, “nasıl bir insan” ön takısı
    ile sorulunca anlamlı olabilir. ütopya, dediğinizi duyar gibiyim. ama
    düşününce, bu şekilde yaşıyor olmaktan da hoşnut değilim. çalışmak, çalışmak,
    boktan işlerde hayatını harcamak, boktan insanlarla muhatap olmak zorunda
    kalmak, merhaba demek, nasılsın demek, cevap alamamak, otobüste bir tipin ter
    kokusu ile burun buruna gelip bağıramamak, her gördüğü kediye taş atan bir
    çocuğa karışamamak, karıştığın anda camdan kafasını sarkıtan annesinden azar
    işiten taraf olmak, sonra bir ineğin makineleştirilmesi mesela, seri üretim
    halinde hayvan imal etmek, sonra onları seri bir tüketim bile yapmadan pişirip
    çöpe atmak, sonra mesela, örneğin bir kaplanın derisini soğuktan korunmak için
    değil de gösteriş için harcamak, sonra bir kuşu odanda ötüp dursun diye
    yakalamak, vesaire, vesaire, vesaire.. örnekler çoğaltılabilir, anlattığım
    şeylerden dolayı bir gün bana dava da açılabilir. ya da beyaz bereli bir denyo
    beni sırtımdan vurabilir. ama bu kadar basit değil diye düşünüyorum hâlâ, bu
    kadar basit değil hiçbir şey.. hrant dink bizi izleyip ağlamamalı diyorum
    mesela, gittiği tarafta, o taraf denen şey de eğer varsa, diğer taraf yani..
    var mı acaba? bu neyi değiştirir söyler misiniz? diğer taraf? ölüm sonrası?
    neyi değiştirir? diyelim ki size bir kral, “80 sene götümü yalayacaksın, sonra
    sana sonsuz ve harikulade bir hayat vereceğim” diyor, eee? yalayacak mısınız
    yani? ben yalamazdım! görünmez kahramanlar ürettiler bize daima. günün birinde
    gelecek olan kurtarıcılara inanmamızı istediler. mesih gibi mesela. ama yok
    öyle bir şey. yok, çünkü ben biliyorum olmadığını tamam mı? burada anlaşalım!
    öncelikle bu noktada anlaşmamız lazım, bir kurtarıcının gelmeyeceği konusunda.
    1900’lerin başlarında şekillenen yeni sistemi, tek bir kurtarıcının alt etmesi
    mümkün görünmüyor. o halde n’apalım? kendimiz olmakla başlayabiliyoruz olaya.
    kendimiz olmak, bize başkalarının da kendisi gibi olma hakkını tanımamıza yol
    açar bir defa, ütopya olarak nitelenen özgürlüğün temeli de bu noktada başlar
    zaten. ben çok fazla kitap okumadım, teoriyi konuşmuyorum size, yaşamsal
    deneyimlerimden yola çıkıyorum, hepsi bu, ve terimsel veyahut ansiklopedik
    bilgiler konusunda tamamen çuvallayabilirim ama, gerçeğim gerçek olarak kalmaya
    devam eder daima, 12 yaşındaydım sigortam yandığında! anlamıyor musunuz hala?
    on iki yaşında bir çocuk neyi nasıl bilebilir ki? ama sigortam yandı işte.
    sonra da ben yazıp yakmaya, sonra da yakmayıp yayınlamaya başladım. sonra
    başkaları yakmaya çalışır, ne de olsa, dedim. dedim ve şimdi bir sigara
    yakacağım. siz de içebilirsiniz eğer isterseniz, sigara kapitalizmin “bug” olan
    tüketim nesnelerinden biri. yani bizi çalışamaz duruma getirdiği ve onlara
    maliyet anlamında, göründüğünden daha pahalıya patladığı için, diyorlar ki;
    sigara içmek öldürür. hayır efendim! kapitalizm öldürür. nokta!
    ***
    “hah, geldim”. hı
    hı.. “nerde kalmıştık?”. ben de. “ne diyordun en son”. ne bileyim yahu. “ben
    bi’ sigara içip sonra film izleyeceğim girdap”. nasıl istersen. “tamam. ismimi
    buldun mu bu arada?”. yok hayır, düşünmekteyim hâlâ. “düşün bakalım”. buldum
    lan, büyücü diyeceğim sana. “tamam, bu olur, ben bi’ film izleyeceğim, sen yaz,
    okurum sonra”. keyifli izlemeler sana. “sana da kolay gelsin, hoşça kal”.
    görüşürüz sonra, hoşça kal..
    ***
    nerde kalmıştık pek
    sevgili okuyucularım? geyik yapıyorum, ciddiye almayın, ben de yazar değilim
    aslına bakarsanız, yazıyorum sadece, aklıma ne eserse. siz de okuyorsunuz. siz
    yazıyor olsaydınız, ben de okurdum sanırım. ama biraz problemlerim var
    internetten bir şeyler okumak konusunda. özürlüyüm yani. benim gibi monitörden
    okuma özürlüler için de fanzin yapıyorum işte. sonra n’oluyor? hiç. hiçbir şey olduğu
    yok, her şey aynı sıradanlığında, hatta gittikçe sıkıcılaşan, sıkan
    sıradanlığında sürüyor. değişmeyen tek şey değişimin kendisiymiş. değişim
    denilen olgunun nasıl bir şey olduğu konusunda bazı fikirlerim var, ama onu da
    sonra anlatırım. karakterimizin adını bulduğumuza göre, dilerseniz, söz
    verdiğim gibi, öykümüze başlayalım.
    3.
    büyücü adında bir
    kadın. insanlarla konuşmuyor. adı büyücü ve insanlarla konuşmuyor. ağzı dikili.
    kimin diktiğini bilmiyoruz. sadece dikili olduğu bilgisi geçilmiş kayıtlara.
    dikmek zorunda da kalmış olabilir birileri, zorla dikmiş de olabilir. ilk kısım
    daha doğru gibi geliyor bana. küsmüş olmak belki. yo hayır, küsmemiş ama
    korkmuş. kendini ele vermekten korkmuş. ve dikmiş ağzını. konuşmuyor.
    insanlarla konuşmuyor. sadece hayvanlar. sadece hayvanların o’nu
    anlayabildiğine inanıyor. zack’in dişi versiyonu bir nevi. zack kim mi?
    post-girdap, zack olabilir. umarım olmaz ama. neyse, biz girdap’ı siktir edip
    büyücümüze geri dönelim. büyücü bir kadın. ama öyle sihirli iksirleri falan yok
    bu kadının. kafasında kukuletası da yok, cadılar gibi. son derece sade giyinen
    ve pek fazla makyaj yapmayan bir büyücümüz var. “sade giyinen” kısmını, değişik
    varyasyonlarda algılayabilir zihnimiz. sadece giyinen diyelim biz. sevdiği
    şekilde giyinen, sevdiği şekilde davranan, sadece sevdiği insanlarla konuşan,
    evinden zorunlu olmadıkça çıkmayan ve genellikle kedilerle konuşan bir büyücü
    söz konusu. ama aslında büyü yaptığı falan yok. yapıyorsa da farkında olmadan
    büyülüyor insanları. beni büyüledi mesela. büyüttü de hatta. sihirleri var yani
    kendisinin. ama bunun farkında değilmiş gibi davranıyor, yani son derece mütevazı
    bir büyücümüz var elimizde. ama büyücü olduğu da su götürmez bir gerçek. sonra
    bu büyücü, internet üzerinden, çalışmalarına değer verdiği bir sürü insanın,
    kendisi tarafından takdir edildiğini fark etmesi için, birkaç tuşa basıyor
    bazen. hatta arada sırada, konuşmadan, iç dünyasını gösteriyor bazı alanlarda.
    sonra o insanlardan bazıları, bu büyücüye, çalışmaları ile ilgili geri bildirim
    mesajları atıyor. bu mesajların bazılarını cevaplıyor büyücümüz, bazılarına da
    zamanı kalmadığı için yetişemiyor. sonra sonra, bu büyücümüz evde tek başına
    yaşıyor. başka bir insan yok evde. arada bir gelip giden iki üç insan dışında,
    evine kimse giremiyor, çünkü sevmiyor insanları. sevmemekte haklı da aynı
    zamanda, çünkü insanlar çok düşüncesiz ve sorumsuz olabiliyor. çünkü insanlar
    pis olabiliyor, çünkü insanlar başka insanların evlerinde, kendi yaşama
    alanındaymışçasına sapıtabiliyor ve bazı insanlar gerçekten ölmeli. hepsi
    değil, ama çoğu ölse veya kısırlaştırılsa iyi olur. hayvanlar yerine insanlar
    kısırlaştırılmalı bana kalırsa. yani kendime tutuyorum mikrofonu şu anda,
    girdapoza, girdapolog diyor ki: “insanlar iki türdür ve birinci tür çoğaldığı için
    kapitalizm hüküm sürüyor.” sonra bir tane denyo diyor ki: “girdap sen faşist
    misin?”, ne alakası var lan. başka bir denyo, “girdap kapitalist bir
    pezevenksin” diyor. pezevenk olduğum doğru ve her ne kadar orospu olmasa da
    zihin akışım, ben onu satıyorum insanlara, başka satacak bir şeyim de yok
    aslında ama… bir de zamanımı pazarlayıp çalışmak zorunda olduğum için diyorsan
    kapitalistsin diye, eyvallah diyor ve büyücüme geri dönmek istiyorum ben.
    hakkımda yalan yanlış yorumlar yapan insanlara, ne düşündüğümü özel
    diyaloglarla açıklama taraftarı değilim çünkü. on bin küsur sayfa şey yazdım
    bugüne dek, bir de üzerine bire bir diyalog kurup laf satamayacağım. üzgünüm.
    büyücü demiştik. büyücümüz aynı zamanda bir hayvansever, ateist ve aynı zamanda
    sosyalist. yani tam da bu toplumun nefret edip, üzerine basmak istediği insan
    türlerinden. o yüzden evden dışarı çıkmıyor olmalı? yok hayır, nedeni bu değil.
    korkmuyor yani düşüncelerini açığa vurmaktan aynı zamanda da. cesur bir
    büyücümüz var elimizde. cesur ve güzel.
    devam edelim.
    büyücümüz geceleri yaşayıp gündüzleri uyuyor ve…
    ***
    “girdap orda
    mısın?”, hı hı, yazı yazıyorum, film bitti mi? “tamam yaz sen, bitti evet”. ara
    verdim şimdi yazıya. sonra devam edeceğim. “hmm, devam edebilecek misin?”. bu
    kez devam ederim, parça parça yazıyorum, sorun olmaz yani. “yalan söylüyorsun,
    ama neyse”. kurduğum cümleler için yalan söylediğimin düşünülmesi beni üzen bir
    şey. “sahi, seni ne üzer bu hayatta?”. türümü düzen her şey üzer. “türünü mü?
    ben insan değilim, unuttun mu? türüm ne ise, o’nu, o türe özdeş tüm canlıları
    yani. tüm hayvanlar ve insanların çok az bir kısmı bu türü kapsıyor. “vaow,
    güzelmiş bu”. güzelimdir, evet. “kendini çok önemsiyorsun değil mi?”. bu nerden
    çıktı şimdi? “sürekli kendinden bahsediyorsun”. kendimle oyun oynuyorum ben,
    kendi zihnimin içinde bir lunapark var, ve o lunaparkta dolaşmak beleş olsa da,
    herkes eğlenemiyor. “hı hı”. çünkü herkes arzularına kapılıp gitmiş bir durumda
    ve menfaatleri dışında bir şeyi önemsemiyorlar. “insanlar gerizekalı abi ya”.
    evet haklısın, gerizekalılar. körler de aynı zamanda. gerçek olan her şeyden
    korkuyor insanlar. düşünsene, ben öykümde mastürbasyon yapışımı anlatıyorum
    diye, “midem bulandı okuyunca” diyor bir herif, bu ne lan, sen hiç aletini
    eline alıp sıvazlamıyor musun? bunun neresi mide bulandırıcı, gerçek bu, iç
    organlar gerçek, iskeletler gerçek, kafadan vurulup öldürülmüş insan cesetleri
    gerçek, kolu bir bombanın etkisi ile koptuğu için sakat kalmış insanlar gerçek,
    çocukken amcası tarafından tecavüze uğradığı için intihar eden kızlar gerçek,
    konuşabileceği bir fare bile bulamadığı için intihar mektubu yazıp dördüncü
    kattan atlayanlar gerçek, gaz odaları gerçek, idamlar gerçek, savaşlar gerçek,
    asgari ücret gerçek, homoseksüeller gerçek, transeksüeller gerçek, fahişeler
    gerçek, hırsızlar ve katiller gerçek, tecavüz gerçek, ensest gerçek, çocuk
    tacizi gerçek, kadın düşmanlığı gerçek, hayvan katliamları gerçek, insan
    katliamları gerçek, küfür etmek gerçek. öfkelenmek, kızıp bağırmak, ağlamak,
    duvarları tekmelemek, bir odada tek başına saatlerce ağlayıp sonra da sızıp
    kalmak gerçek, neyinden rahatsız oluyorsunuz gerçek olan şeylerin? gerçek
    olabilecek her şeye neden “ütopya” deyip pes ediyorsunuz? kurgusal gerçeklik mi
    mutlu olmak için tercih ettiğiniz şey? bu durum sizi tatmin ediyor mu
    gerçekten?
    televizyon, evet.
    orası, bize sattıkları kurgusal gerçekliğin bir parçasını oluşturuyor.
    televizyonda gerçekler olamaz, mesela çocukların ruh sağlığı açısından küfür
    edilemez televizyonda, ama stadyuma 18 yaşından küçükler girebiliyor. çok güzel
    kandırılıyoruz ve bunu hak ediyoruz biliyor musun? çünkü aptalız. aptalız
    çünkü, düzülmeye doymadığımız için gidip aynı manyaklara bir daha oy veriyoruz.
    umut etmek, düş görme süresini uzatır. bu kadar basit. o yüzden, gerçek olan
    her şeyi yazıyorum ben. çünkü bir defa, ben gerçeğim. “neden sürekli başına
    gelenleri yazıyorsun girdap” diyor bir denyo. çünkü başıma gelen her şey
    gerçek. anlıyor musun? gerçekleri yazıyorum ben. ah evet, çok klişe bir slogan
    oldu bu. ama slogan falan değil o bebeğim. sloganlara ihtiyacımız yok. sokak
    edebiyatı’nın bir slogana ihtiyacı yok. sokak edebiyatı’nın, gerçek ve samimiyet
    dışında hiçbir şeye ihtiyacı yok. layne gidip, bok içinde kültürlenebilir! ama
    girdap, onu hapsettikleri zihinsel tünellerinden çıkıp, bildiği her şeyi anlatacağına
    dair yemin etti. o yüzden, sokak edebiyatı popüler olursa mutlu olacak girdap.
    çünkü popüler olabilen işlerin, arada sırada alt kültürlerden yükselmesi
    gerekiyor. ama, bu popülerleşme esnasında, sistemin kancalarına takılıp, kendini
    pazarlamaması gerekiyor. anlayamadığınız şey bu sizin! daha bi’ seksen bin
    sayfa da yazsam anlamayacaksınız. o yüzden gidip, simitçi hurşit’e turşunuzu
    satmaya çalışın. ama bu esnada, benim işime de burnunuzu sokmayın! çünkü,
    burada her ne kadar zihinsel bir akış da olsa, aynı zamanda zihinsel bir bütünlük
    de var! ve o bütünlük, bütün olarak suratınıza patlarsa, kalıcı etkilere neden
    olabilir. hatta bu etkiler, çevrenizdekiler tarafından fark edilebilir de
    olabilir. hatta, hayatınız boyunca onaramayacağınız şekilde, özgüveniniz yok
    olabilir. o yüzden gidip bir şey üretmeye çalışın önce, sonra dilerseniz gelip
    küfür etmeye, ardından da pişman olup götümüzü yalamaya devam edebilirsiniz.
    sorun değil, ben gerektiği zamanlarda sağır, dilsiz ve kör taklidi
    yapabiliyorum, ve böyle zamanlarda duvara konuşuyor olmanız mümkün. çünkü
    girdap dilerse, duvar gibi bir yüz ile donuklaşıp, saatlerce susabilir. kusura
    bakma ya büyücü, kaptırıp gittim ben, orda mısın?, “dinliyordum ben, devam et”.
    bitti. “söylediklerinde çok haklısın”. haklanmalıyım öyleyse.. “ehaha”. neden
    gülüyorsun bakayım? “sana ne oğlum”. peki, tamam bana ne. “ehah, hemen de
    küsüyorsun.” Küsme huyum yok benim.. “ben yatacağım girdap”. ben de yatacağım.
    var mı diyeceğin bir şey? “yok ya, bi’ sigara daha içip yatıyorum”. ben de bir
    sigara içip yatayım, zaten başka bir şey yapmıyoruz, çay-sigara-çay-sigara.
    mide kanserinden ölen insan sayısı kaç acaba? “kendine dikkat etmelisin”. artık
    ediyorum biliyor musun? “hı hım. güzel”. evet güzel. “hadi yatalım artık, sabah
    oldu”. oldu evet, öyleyse görüşürüz sonra. iyi uykular sana büyücü. “sana da
    iyi uykular girdap, hoşça kal”. hoşça kal…
    ***
    ne diyordum?
    kısaca.. yani kısaca.. demek istediğim, kısaca… hayatınızın içine edebilirler,
    sizi ölümle tehdit edebilirler ve bunu yapmaya hakları olmasa bile, hak
    anlayışını bile tersine çevirebilecek kadar güçlüler. websiteleriniz engellenebilir.
    Kitaplarınız toplatılabilir. Ne giyeceğinizi ne yiyeceğinizi ne zaman kiminle
    ne kadar süreliğine görüşebileceğinize karışılabilir. günün birinde yaşamanızı
    bile engelleyebilirler. ama düşününce, yaşanılmasına izin verdikleri alanın,
    yaşam olarak görülemeyeceği de ortada. üniversiteye giderken, bir sınavda,
    hocasına tilt olduğum bir dersin sınavında, test kağıdına “seçmek istediğim
    cevap, hiçbir zaman şıklar arasında olmadı. ben de hiçbir zaman bana sunulan
    şıklar arasından bir şey seçip, buna da şükür demedim.” yazıp çıktım. inanmıyorsanız
    okul arşivine veya hocanın evine baskın düzenleyebilirsiniz. duruyor mudur o kağıt
    parçaları hâlâ? hiç kimse için değerli olmayan bir şey, yine de size değerli
    geliyorsa, peşinden gitmek gerek sanırım o değerin. o yüzden müzik yapmaya,
    resim yapmaya, yazı yazmaya, veya bütünüyle yaşamaya, çıkar gözetmeksizin devam
    etmek gerekiyor bence. sadece bence böyle bu.. kimseye öğüt verecek değilim.
    ben böyle yapıyorum, “bence böyle” diyorum. size gerizekalı gibi görünüyorsam,
    gülüp geçiyorum. sonuçta ben de size gerizekalı diyorum, siz de gülüp
    geçiyorsunuz.. anlatabildim mi? şimdi gidip uyuyalım.. ama önce bir sigara
    içmeliyim, zihnim bu stresi başka türlü kaldırmıyor. umarım akciğerlerim
    dumanımı daha 40 yıl kaldırır. eyvallah!
    8 nisan 2009
    not:
    başlık, “farazi&kayra” isimli rap grubunun, “şevket hamdi tan” isimli şarkısından
    türetilmiştir… şarkıdaki şu kısımdan: “
    inanmadım, mümkünatı yok inanmadım,
    hayatlarıyla geldiler de yine de bıkmadım, çünkü ben, nemli bir tavan
    dikizledikçe, hayattan hep muaftım!”
  • Zincirleme tecavüz tamlaması….

    zincirleme
    tecavüz tamlaması….
    bana diyor ki,
    “en çok sevdiğim şey ağzıma almak.“
    karşılıklı oturuyoruz. o’na, kusturana
    kadar ağzında gidip gelmek istediğimi söylüyorum. o’na, ağzında gidip gelirken
    bir yandan da tokatlayacağımı ve canının çok yanacağını söylüyorum. o’na, “beni
    çok azdırdın kaltak, eğil bakalım” diyorum. o bana, dudaklarının alev gibi
    yandığını, aletimin birazdan ısınacağını söylüyor. bana “abi, sana aşığım”
    diyor.
    boktan bir kanepenin üzerinde, yarı çıplak
    bir halde karşılıklı oturuyoruz ve kameralar bizi çekiyor.
    burası bir film stüdyosu değil. burası,
    üçüncü kalite porno filmlerin çekildiği ve kredi kartınızı sömüren internet
    sitelerinden yayınlandığı bir ev. ben pek fazla kazanmıyorum, ama yükselmeye
    çalışıyorum. yükselip amerika’dan, platinum x pictures’dan, elegant angel’dan,
    mayhem’den, ve diğer amerikan porno stüdyolarından teklif almaya çalışıyorum,
    en ünlü kadın pornostar’larla, sahne aralarında sigara içmek ve dünyanın
    gidişatı hakkında sıradan sohbetler yapmak istiyorum. az sonra ağzına vereceğim
    kadın da yükselmeye çabalıyor. adı amy kadının. tabii gerçek adı bu değil.
    benim sahne adım da timmy. bu ismi seçmiş olmamın özel bir anlamı yok. bu işi
    seçmiş olmamın da özel bir nedeni yok. günlerden bir gün, tiana ile tanıştım,
    bir barda, ve o gece seviştik, ertesi gün bana mesleğinden bahsetti, sonra
    birkaç adamla tanıştım ve kendimi kamera karşısında çırılçıplak buldum.
    kazanılan paraya değmezdi, hatta ek iş yaptığım dönemler bile oldu, ama dünya
    üzerindeki erkeklerin çok büyük bir yüzdesi, sekse para öderken, benim üste
    para almamın kıskanılacak bir tarafı vardı. gündüzleri bir bilgisayar
    şirketinin sevk edilen malları için direksiyon sallıyor, bazı gecelerde kamera
    karşısında sevişiyordum. sonra bir kademe atladım ve daha sık film çevirip,
    diğer işlerde part time çalışmaya başladım. ve şimdi burada, az önce karşılıklı
    sigara içip son cannes film festivali üzerine tartıştığım amy ile, odada bir
    kamera ve işin içinde dolarlar olmadığı sürece yanından bile geçemeyeceğim
    derecede güzel olan amy ile karşılıklı oturmuş, sevişme öncesi konuşmayı
    yapıyoruz. ortada bir replik yok. aklımıza o an geleni söylüyoruz işte. ağzına
    vericem. emicem. delicem. falan filan. sonrada, 22 dakika boyunca sikişicez.
    bize ayrılan süre bu, 22 dakika. yönetmen son beş dakikaya girildiğinde, bize
    haber vericek, bende amy’e “geliyorum yavrum” deyip ağzını hedef alıcam. filmin
    türü p.o.v. adı “sevgili abim”. ensest ilişkileri konu alıyor. kuzenini siken
    adamlar. oğluyla sevişen kadınlar. ablasının ağzına boşalan kardeşler.
    teyzesini arkadaşı ile birlikte ayartan genç delikanlılar. falan filan. amy
    benim kardeşim değil tabiyki. kız kardeşim bir pornocu olsaydı da, pek bir şey
    değişmezdi, sadece aynı sahnede rol almazdık, hepsi bu. sonuçta, bu oyunun,
    kamera karşısında sikişin, bir rol olduğunu, daha ötede bir sanat olduğunu
    düşünmezseniz, ilerleyemez ve part-time işlere mahkum olursunuz. sonra günün
    birinde, bir porno filminize denk gelen patronunuz sizi işten atar ve başka bir
    iş yerinde de aynı sorun devam eder. üstelik bazı zor sahneleri canlandırmak
    için, hafif uyuşturuculara bile yönelebilirsiniz. sonra daha sert uyuşturucular
    gelir. ve aletinize dikkat etmezseniz, kimsenin artık yüzüne bakmadığı yaşlı
    moruklardan farkınız kalmaz. film teklifi almazsınız. ve başka bir mesleğe
    yönelme şansınız kalmamıştır. sonuç, intihar ya da kaldırımlar. zor sahneler
    demişken. evet şu an zor bir sahne çekiyoruz. ben amy’iyi tokatlayacağım. amy’e
    en ağır küfürleri edeceğim. az önce müzik üzerine keyifli bir sohbet yaptığım
    amy’in, artık açık olan ve bize doğrulan kameralar nedeni ile,  gırtlağına kadar sokmuşken aletimi, burnunu
    da sıkıcamki, nefes almasın, bir dakika boyunca böyle durucam, sonra yüzü
    kızarıcak, elleri ile kalçamı itmeye çalışıcak, bir elimle ellerine engel
    olucam, ölmeye yaklaşmışken aletimi ağzından çıkarıp sıkı bir tokat atıcam. o,
    ağzından saçılan salyaları silerken, saçlarından çekip ayağa kaldırıcam ve
    dudaklarına yapışıcam. sonra anal’a geçicez. sonra tekrar oral. sonra onu
    masaya dayayıp yalamaya başlıcam. tüm bunları kameralar açılmadan önce
    düşünmüştüm. kadınlara yeterince sert davranırsam, ekranın gerisinden beni
    izleyen erkekler de o kadar çabuk zevke gelicek. ve sonra benim düzdüğüm diğer
    bir kadının oynadığı filme tıklayacak. sonra bir diğer film. websitemizde yer
    alan seks sahnelerimin izlenme oranları arttıkça, daha çok teklif alıcam. bu
    daha çok kadın, daha çok para ve amerika’ya geçmek için daha çok şans ve
    tecrübe anlamına gelicek. sonra hedeflediğim gibi, sadece bu işe ayrılmış özel
    bölgelerde, mafyanın yönettiği arenalarda, son model kameralarla kaplanmış
    setlerde, çok daha güzel kadınlarla birlikte olucam.
    bu sektörde, erkek oyuncu için, önemli olan
    yakışıklılık değildir, aletinin boyu da değildir, ne kadar iyi seviştiğin ve
    karşındaki kadını ne kadar çok evirip çevirdiğindir. çünkü seni izleyen adam,
    senin yerinde kendisinin olduğunu düşler. kadınlar için durum biraz farklıdır.
    kadın oyuncular, ne kadar genç ve güzelse, o kadar iyi para eder. bir de
    izleyiciye yalan iniltiler ve sahte orgazmları yutturmak gerekir. daha sonra,
    aslında kardeşini becermek aklının ucundan bile geçmeyen bir adam, sırf
    “sevgili abim”de amy ile beni izlerken otuzbir çektiği için, kardeşine başka
    gözle bakmaya başlar. sonra dünya üzerindeki tecavüz oranlarında yükselme başlar.
    sonra daha da yükselir bu oranlar. ve fuhuş için harcanan para da artar.
    paranız yoksa, yakınınızdaki dişilere tacizlere ve tecavüzlere yeltenirsiniz.
    araştırmalara göre, porno veya mastürbasyon
    bağımlılığın iki ana nedeni olabilir. bunlardan birincisi psikolojik
    bağımlılıktır. kişi mutsuzdur, dışlanmıştır yada kadınlara sosyal yaşantısında
    yaklaşamıyordur. ikinci faktör fizyolojiktir. seks sürecinde beynin salgıladığı
    hormonlara bağımlı olmaktır. benim içinse durumun, bir meslek haline gelmiş olması
    dışında kötü bir yanı yok. amy ile yirmi dakika boyunca seviştikten sonra, onun
    ağzının içine boşalıcam, sonra ona “hepsini yut kaltak” diyicem, sonra o
    boynuma atlayıp “canım abim, seni seviyorum” diyecek, sonra kamera kapanıcak.
    ve bende ona “bir şeyin var mı, iyi misin” diye sorucam. çünkü canını fena
    yakmış olmalıyım. ama yönetmen bizden bunu istedi. zevk aldığım bile
    söylenemez. hatta son zamanlarda işe oflayıp puflayarak gider oldum. amy ile
    bugüne kadar 27 sahne çektik. çoğunun sonunda da mekandan beraber ayrılıp bir
    barda kafaları bulduk. yaşadığımız bölgede pek fazla tanınmadığımız için
    insanların arasına karışmamız sorun olmuyor, hem zaten o kadar da popüler
    değiliz. insanların aylık bir ücret ödeyerek kayıt oldukları ve hergün onlarca
    filmi izledikleri bir websitesinin son dönemde parlayan iki çalışanıyız biz.
    duruma böyle bakmak gerekiyor. sosyal bir yaşantımızın olduğu söylenemez. ama
    dünya üzerindeki erkeklerin çok büyük bir çoğunluğu tarafından “amma şanslı
    ibneler” diye anıldığımızı biliyoruz. insanların aklına asla bu işin çok sıkıcı
    taraflarının da olabileceği gelmiyor. normal bir aşk yaşantınız olamıyor
    mesela. evlenseniz de, pek uzun sürmüyor. hem çoğumuz meslektaşlarımızla
    evlenip, yaptığımız işi yapmaya karı kocayken de devam ediyoruz. hem sık sık,
    bu işe zorla kapatılmış kızlar da çıkıyor karşımıza. beraber olmak
    istemiyorsunuz ama başınızdaki patronlar ve adamları sizi tehdit edebiliyor.
    uyuşturucudan çok daha kolay bir şekilde dolaşıma sokabiliyorlar pornoyu.
    zararları ile kimse ilgilenmiyor. çünkü herkes faydalanıyor. toplumsal anlamda
    kadın türü ne kadar bastırılırsa, erkekler bu işe o kadar çok para ödemek
    zorunda kalıyor. ataerkil yapı ne kadar koyuysa, fuhuşa ödenen para da o kadar
    artıyor. çünkü bu işi meslek haline getirmiş ya da getirmek zorunda bırakılmış
    kadınlar dışında kimseyle birlikte olamıyor, o tip erkekler. kendi kadınlarını
    eve hapsedip, dışarda orospu avına çıkıyorlar. gazetedeki tecavüz haberlerine
    hayıflanırken, ertesi gün iki çocuğu olan bir kadına elli milyon ödüyorlar.
    kadın halinden memnun görünüyor. yani amy halinden memnun görünüyor.
    “günaydın timmy” diyor bana, “sigaran var
    mı?”. sabahın dokuzundayız. erkenden uyanmış ve filmin çekileceği eve gelmişiz.
    amy yirmi yedi yaşında ve on yıldır bu işi yapıyor. ilk filmini onyedisinde
    çekip, onsekizinde olarak kayda geçirilmiş. o zamanlar liseli rollerine
    bürünürken, şimdi milf rolünde. yüzünde erkenden beliren kırışıklıkların
    ekranda görünmesini engellemek için fondöten miktarını bir hayli arttırıyor.
    dökülen saçları var. göğüsleri sarkıyor. yeteri kadar para biriktirdiği ya da
    ona bakıcak bir erkek bulduğu takdirde bu işi bırakıp bir çocuk yetiştirmek
    istiyor. tüm bunları az önce, dünyanın önde gelen erkek dergilerinden birine
    verdiği bir röportaj da söyledi. sonra aynı dergi için, elindeki dildoyu içine
    aldığı, birkaç poz verip yanıma geldi. sigara paketini ona uzattım. birer kahve
    içip, iki gün önceki cannes film festivali üzerine konuştuk. sonra yönetmen bey
    yanımıza gelip, bize olayı anlattı. sonra konuşmaya başladık. sonra sevişmeye.
    sonra boşaldım ve o benden çıkan her şeyi yuttu. sonrada bir bara gidip, birer
    bira içtik. sonra ben eve gelip, gözümün önünden gitmeyen çıplak figürleri
    karartmak için ağır bir uyuşturucu hap içtim. çünkü uyuyamıyorum. çünkü
    psikolojim fazlasıyla bozuk. periyoduk olarak haftada 5 sahne çekmem gerekiyor.
    aynen mesai saatleri gibi. internet sitemizin müdavimleri için hergün on film
    yayınlamamız gerekiyor. üyelik anlaşması böyle. benimle birlikte şirkette oniki
    erkek daha çalışıyor. sürüsüne berekette kadın var. onlar bir film için ayrılan
    payın yüzde yirmisini alırken, erkekler yüzde beşle yetinmek zorunda. birde
    kameraman, ışıkçı, makyöz gibi dangalaklar pay alıyor. başımızdaki, onlarca
    internet sitesinin sahibi olan örgütün pastadaki payı daha büyük. kadınlar bazı
    geceler, tanınmış işadamları ile, gizli saklı bir yerde, kamerasız odalara
    davet ediliyor. sonra gazetedeki şiddet ve tecavüz haberlerini okuyoruz. masum
    olduğumu söylemiyorum elbette, ama bu sektördeki en ağır suçlu olmadığımı
    biliyorum. aslında suçun porno’da, uyuşturucu da yada diğer yasadışı işlerde
    olmadığını düşünüyorum. suç, toplumsal yapılardan kaynaklanıyor. ataerkil
    düşünce sisteminden ve kadınlarında erkekler kadar sekse ihtiyaç duyabileceklerinin
    inkar edilmesinden kaynaklanıyor. sonra kadın nüfüsü içinden ayrılan yüzde
    birlik kısmın kimilerince kurban, kimilerince toplumdaki erkek azgınlığını
    dindiren kahraman sıfatıyla çalıştığı genelevler türüyor. kahraman? sonra
    yetmişlik bir adam, evine gelen ondört yaşındaki torununu yarıçıplak soyup
    oynaşırken gazetelere çıkıyor. bir turist önce tecavüz edilip sonra
    öldürülüyor. ya da önce öldürüp sonra tecavüz etmişlerdir. bunu yönetmenimiz de
    düşünüyor. sabah amy’e, “bir sonraki sahnende seni öldüreceğim” dedi,
    “ölüseviciler için bir senaryo yazdım”, “olur” dedi amy’de. ölü rolü yaptırtmak
    yerine, gerçekten öldürürlerse şaşırmam. zaman zaman olan bir şey bu. eğer daha
    yaşlanmadan yeterince yükselemedi isen, ya sokağa atarlar, ya da öldürürler.
    eğer yaşlanmadan bir porno yıldızı olmuş ve sonra emekliye ayrılmış isen, bir
    yuva bile kurabilirsin. ya da belladonna gibi yönetmen olursun. silvia gibi,
    başından bir evlilik geçer. ama her ne şekilde bitirirsen bitir, psikolojin
    bozulmuştur. cinsel fonksiyonların sekteye uğramıştır. ve dahası, eğer
    yeterince bir süre anal sahne çekmedi isen, götünün fiyatı giderek atar. bu
    pazarın müdavimleri, ne zaman ilk anal sahnesini çekecek diye tartışmalara
    girişir. ilk anal filmin satış rekoru kırar. avrupa asılı pornostarlar erken
    yaşta girerler arkadan verme işine. çoğu amerikalı ise, sahne yaşamları boyunca
    asla bir anal ilişkiye girmez, ya da çok çok iyi bir teklif gelirse yaparlar bu
    işi. ve dahası, çoğu erkek pornostar, gay sahnelere de girişmek zorunda
    kalabilir. ben bir kez oynamıştım. aktif olan bendim. ve daha sonra izin
    almıştım. amy benimle dalga geçiyordu. ama çekmek zorundaydım o sahneyi. talep
    vardı. paraya ihtiyacım vardı. ve herifi siktim. aynen böyle. macaristanın en
    köhne yerlerinde, en güzel kadınları ile beraber oluyorken, araya bir de erkek
    kıçı sıkıştı. macaristandayız. üçüncü kalite porno filmlerin el altından diğer
    üçüncü dünya ülkelerine pazarlandığı ülkelerden birinde. sırf kadınları
    harikulade bir güzelliğe sahip diye, diğer kökenlerden gelen ve kanlarında
    macarlıktan bir damla bile bulunmayan starların biyografilerine annelerini
    macar kendilerini melez olarak yazdırdığı ülkede. çoğu starın ırksal kökeni
    melez olarak geçer. mesela, eva angelina, dört ayrı ırktan gelmektedir ve son
    zamanlarda en çok kazananlar listesinde üst sıralara yerleşmiştir.
    düşünebiliyor musunuz, latin, uzak doğu, kafkas ve amerikan kanı taşıyan bir
    insan. her şey bir yalandan ibaret. amy altıma geçip, içinde gidip geldiğimi
    bile fark etmediği halde, inleyip duruyor. sonra ara verip biraz kokain
    çekiyoruz. sonra o bana abi demeye devam ederken, iş bitiyor. yarın melissa ile
    bir sahnem var. ve bu kez, bir mazoşisti kırbaçlıcam. ondan sonra vanessa ile
    deri giysilerin altından çiftleşicez. ondan sonra, okul da seks başlıyor. ondan
    sonra sekreterini sıkıştıran patron olucam rachel ile. ondan sonra betty ile
    karı koca. daha sonra tom ile beraber tekrar amy’yi ortamıza alıcaz. sonra
    paramızı alıp kafaları çekicez. gerçekten bu işler nasıl yürüyor merak ediyor
    musunuz? sasha grey’in kokain çeker gibi bir sehpadan sperm çekerken neredeyse
    ağlayacak duruma geldiğini görmediniz mi? gülüyordu ama. ve bir röportaj
    veriyordu. ben izledim. hayır giyinik vaziyetteydi. gülüyordu ve arada  filminden kısa bir skeç devreye girdi. sperm
    çekiyordu orada çırılçıplak bir şekilde. aletim kıbırdamadı ve içim bir hoş
    olmadı. sonra röportaj metnini bulup kısmen çevirdim. sonra birkaç başka
    röportaj metni buldum. daha sonra birkaç pornostar’ın biyografisine baktım.
    daha sonra bu işin göründüğü gibi olmadığı sonucuna vardım. daha sonra alıcısı
    olan her işten birilerinin de para yemek zorunda kaldığını düşündüm. daha sonra
    “yapana değil yaptıran bak” sözü aklıma geldi. daha sonra işyerimdeki tüm
    hosteslere orospu gözü ile bakan evli erkekleri düşündüm. daha sonra kadınların
    da erkeklerden aşağı kalmadığını gördüm. seksin ayıp sayıldığı her ülkede neden
    pornoya olan ilginin patladığı kafama takıldı sonra. cevabın ataerkil toplum
    yapısında olduğu sonucuna vardım. yasaklanan her şey el altından satılırken,
    devletlerinde bu yasak ticaretten gizli bir payı olduğunu düşünürsem, ileri
    gitmiş olmam dedim. halka, ya da kendi tabanına hoş görünmek için patır patır
    porno siteleri kapatırken, dinen haram sayılan at yarışı, sayısal loto, milli
    piyango gibi oyunlardan vergi almayı sürdüren müslüman bir hükümetim var, ama
    çelişkileri boş verip çenemi kapatsam ve girdap gibi yazmak yerine, macar erkek
    porno starı timmy olsam fena olmaz.

    timmy şimdi amy’nin gırtlağını yırtıyor,
    saçlarını çekiştiriyor, burnunu sıkıyor, bu esnada jack, amy’nin arka
    deliğinde, marty ise ön. sahnedeki dördüncü adam aletini sıvazlıyor, gireceği
    bir delik kalmadığı için… kameraman amy’ye saçını yüzünden çekmesini işaret
    ediyor, açı bozulmasın diye. bir diğer odada amy’nin en yakın dostu, çok yüksek
    bir meblağa, medya patronlarından birinin altına yatıyor ve perdeler örtülü,
    kapılar kitli o sırada. sonra medya patronunun parasını ödediği saat doluyor ve
    dışarı çıkıp sahibi olduğu gazetede neler yazmışlar bakıyor. “dört kişi on iki
    yaşındaki kıza zorla sahip oldu”. “şerefsizler” diyor içinden, arabasına
    atlayıp evine giderken, az önce ödediği paranın yüzde yirmisini alan kadın,
    evine gidip iki yaşındaki kızına, sütünü veriyor… 
  • paratoner enfeksiyon…

    paratoner
    enfeksiyon…
    eğer birkaç kadın
    tarafından kırmızı kart gördüyseniz, hayatınızın kalan maçlarında, oyuna pek
    müdahil olmaz, sonuçlara itiraz etmez, hatta aldırmazsınız, ve işte o zaman
    çevrenizde size aşık olduğunu her fırsatta dile getirip hep yanınızda olacağını
    söyleyen birkaç kadın bulursunuz, ve bilirsiniz, ipi kaptırmak, terkedilmektir,
    aşık olmak bir erkeği zayıflatır ve kadınlar zayıf erkeklerden hoşlanmazlar…
    böyle gelişmişti
    olaylar, birkaç kez aşık olmuş, – çok değil- fena kaptırmış, ve sonuçta acıdan
    ulur halde bulmuştum kendimi, ve şimdi buradaydım, bir evde, ailesinden uzak
    bir şehirde ailesinin desteği ile üniversite okuyan harikulade güzellikte bir
    kadının evinde, kadının yatağında, bir pazar sabahı, uyanmış ve sigaramı
    içiyordum yatakta, içeriden gelen sesleri dinliyordum, benim uyuduğum ve
    duymadığım düşünülerek hakkımda kurulan cümleleri… evdeki tüm hatunlar
    uyanmıştı, sevgilim olan pınar, ve iki arkadaşı özge ile gülçin… benim daha ne
    kadar onlarla burada kalacağımı soruyorlardı sevgilimin arkadaşları, “gidicek
    yeri yok” diyordu bana olan aşkından gözü dönmüş olan sevgilim, “onu sokağa
    atamam”, haklıydı haklı olmasına, gidicek yerim yoktu, ama onlarla burada
    kalmayı hakedicek bir fonksiyonum da bulunmuyordu işin aslı, bilirsiniz, para,
    evin gelirine katkı, çalışmak yada onun gibi şeyler, karşılık, bir işte 24
    saatinin uykudan arta kalanının çoğunu tükettiğin aptal işler söz konusuydu,
    çalışmak istemiyordum, birkaç denemem olmuştu çalışma yaşamına dair ama
    ısınamamıştım, sevmiyordum çalışmayı, tembelin tekiydim, sevgilimin harikulade
    bulduğu, ve sevgilimin dışında hiç kimsenin değer vermediği aptal, basit, salak
    şiirler yazıyordum, ben bile değer vermiyordum o paçavralara, kağıt üzerinde
    yazdı isem evin bi köşesinde bırakıyor, bilgisayarda yazdı isemde dosyayı
    öylece açtığım yerde, yani masaüstünde bırakıyordum, evdeki hatunlardan biri –
    pınar hariç- dosyayı silene dek.. beni sevmediklerini, tiksindiklerini her
    fırsatta ima ediyorlardı özge ve gülçin, ama içten içe, bir tür kadın kıskançlığının
    havada uçuştuğunu sezinleyebiliyordum, onlardan birine biraz sarksam teslim
    alırdım, ama rahatımı riske edip evdeki kalan süremi kısaltmakta istemiyordum
    henüz, hepsini arzuluyordum oysa, üçünüde, aynı anda, tek tek, ikili,
    birbirleriyle, iğrenç bir sapık olduğumu düşünebilirsiniz, pekala, herkes kendi
    iç dünyasında, fantazyalar gezegeninde biraz sapıklaşabilir, ömrünüz boyunca
    kaç kişi ile hayalen düzüştünüz, ben bu soruyu soran bir arkadaşıma
    “bilmiyorum” demiştim, “sayılamayacak kadar çok”, o da bana bu açıdan bir tez
    öne sürerek tek eşliliğin en azından zihinsel boyutta mümkün olmadığını ima
    etmişti, ve haklıydı, ve şimdi burada sevgilimin arkadaşı ile düzüşmeyi hayal
    ettiğini söyleyen bende, şüphesiz bir zamanlar bir kadına ömrünün sonuna kadar
    sadık kalabilicek kadar saftım, hepimiz öyleydik, düş kırıklıklıkları artıkça
    insan saflığını yitirir, yerine asla tamir edilemez salak bir paranoya kazanır,
    ve her ne kadar salakça olsa da, o paranoya sayesinde yeni acılara hazırlıklı
    olur, hatta acı bile çekmez duruma geliriz, bunun iyi bir şey olmadığını
    biliyorum, ama iyi bir şey olan ve iyi bir şey olarak devam edebilicek her
    türlü aşkı, gerçekten aşık olarak ve aşkı yaşayarak tükettim, ağladım sızladım
    sonunda da, ve şimdi, gerçekten aşık olunarak sürdürülen ilişkiler silsilesi
    ile besleniyorum.. insan aç gözlüdür, elde ettiği herşeyin gözünde değeri
    azalır, devamlı yükseğe, daha yükseğe çıkma çabası içindedir, ve bunu saçma
    sapan ahlak duvarları ile çevreliyor olsak bile, zihnimizin içinde tamamen özgürüzdür,
    özgür ve dışarıya karşı ikiyüzlü..
    “o zaman bir iş
    bulmalı artık” dedi evdeki hatunlardan biri,
    “arıyor” dedi
    sevgilim, “iş bulunca başka bir eve de çıkabiliriz”,
    “hayır öyle demek
    istemiyorum, ama, burada kendimi enayi yerine konmuş gibi hissediyorum”.
    “pekala, iki kişilik
    kira öderim ben, anlaştıkmı?”,
    “saçmalama, ailenden
    gelen para o domuza bile yetmiyorken mi”, domuz mu? benmi? bu saçmalığa bir son
    vermeliydim ve yataktan kalkıp odanın kapısını açarak somurtkan ve parıldayan,
    parıldayan ve arzulayan gözlere günaydın deyip banyonun yolunu tuttum,
    hatunlarda bu tartışmayı bir süreliğine ertelemiş oldu..
    birkaç gün sonra,
    fena halde akşamdan kalma, ve sabahın köründe uyandım, hatunların dersi öğleden
    sonraydı.. aynı sınıftaydılar üniversitede, bir yıldır bu evde kalıyorlardı,
    ben de son iki aydır onlara eşlik ediyordum… pınar benden önce davranmış, bir
    gazete almış ve ilanlara göz atarak bir kaçtanesini işaretlemişti, uyanıp
    odadan çıktığımı görünce daha günaydın deme fırsatını tanımadan ilanlardan söz
    etmeye başladı, bu saçmalığa ne zaman son vereceğini bilmiyor, ama büyük bir
    sabırla aynı piçliğe devam ediyordum… arada sırada evden iş görüşmesine diye
    çıkar dolanır geri dönerdim, evden çıkmak istemediğim zamanlardada yalancıktan
    bir kaç ilanı arar ve karşıdan cevap alıyormuş gibi konuşurdum,
    “aa öylemi, yok
    hayır benim hiç tecrübem yok, pekala, anladım”. pınar’a döner ve üzülmüş,
    umudunu biraz daha yitirmiş gibi yaparak, “tecrübeli birini istiyorlarmış
    hayatım” derdim, ve pınar, büyük bir umutla, gazeteyi uzatıp, “şunuda ararmısın
    sevgilim, işaretledim” derdi, içimden uflaya puflaya, dışımdan ise, “umarım
    çağırırlar hayatım” diyerek çevirirdim numarayı yalancıktan, ve karşıdaki ses
    cevap verirmiş gibi konuşmaya devam ederdim,
    “hayır ben lise
    mezunuyum, anlıyorum, elbette”.. bu şekilde geçiyordu son iki aydır çoğu sabah,
    yani hatunların okul yerine evde olduğu sabahlar, ve ben, eğer canım bu üç
    hatunu başbaşa bırakmak isterse sahte adresler not edip iş görüşmesine gider,
    eğer evde kalıp yatakta biraz daha zaman geçirmek istiyorsam, olumsuz yanıtlar
    almışçasına telefonu kapatırdım.. basit bir kurgu, kötü olduğunu biliyorum,
    pekala, savunmaya geçmeyeceğim, ama çoğumuz bunların türevlerini zaman zaman
    yapmış olmalıyız, tatildeydim ben, böyle düşünüyordum, içimi rahatlatıyordu
    böyle düşünmek, hem benim gibi bir uyuşturucu müptelasına hiçbir iş verenin
    uzun süre tahammül edemeyeceğine dair bir düşüncem vardı, şanşımı denemek işime
    gelmiyordu, pınar’ın ailesi çok varlıklı olmasa bile bir miktar para
    gönderiyor, onunla hem uçuş masraflarımızı karşılıyor, hemde kirayı ödüyorduk,
    birde kredi var tabii, ve birde arada sırada, yeni yetmelere yüksek fiyata
    sattığım boktan uyuşturucu maddeler, eczaneden yasal olarak alınabilen ama
    farklı bir kutu içine konularak yüksek fiyata ve sanki yurtdışından kaçak
    geliyormuşçasına kakaladığım boktan psikotroplar.. psikotrop?
    uyuşturucu
    maddelerin yüzde doksanının asıl amacı ruhsal sorunları gidermektedir, tıp
    literatürüne göre konuşacak olursak, bu maddelerin asıl adı psikotrop’tur, ve
    psikotrop’lar kendi arasında üç gruba ayrılır: psikoanaleptikler,
    psikoleptikler ve psikodisleptikler…  ilk
    grup, yani psikolonaleptikler’in büyük bir çoğunluğu zihinsel uyanıklık ve
    fiziksel enerji kazandırırlar, psişik zindeliği arttıranlarına noanaleptik,
    fiziksel uyarıcılara psikamin adı verilir, ve amfetamin’in her türevi bu
    gruptandır.. organizmada sakinleştirici özelliği bulunan yani sedatif ve
    hipnotik özellikler taşıyan maddelere psikoleptiklerdir, korku, daralma, iç
    sıkıntısı, depresyon gibi durumlarda sıklıkla kullanılırlar… ve son olarak
    psikodisleptikler, algı değişikliği yaratan maddelerdir, bu maddeler davranış
    bozukluğuna ve bilinç kaybına neden olabildiği gibi, kalıcı psikolojik
    problemlere yol açabilir… ve büyük bir çoğunluğu onirojendir, yani
    halisyunasyonlar görmenize sebep olurlar…. tıp literatürünü bırakıp, kendi üç
    kağıt literatürümüze geri dönelim..
    son bir yıl benim
    için bazı iyi süprizler dışında berbat bir yıldı, ne yapacağını bilemez bir
    durumdaydım, zaman zaman her insanın düşebileceği, o garip boşlukta olma
    halinden söz ediyorum, bir taraftan okulu bırakıp askere gitme ihtimalini
    kafamda tartıyor orada tedavi olurum diyor, bir taraftan askerliğide bir tarafa
    bırakıp yurtdışına, hollandaya, iki arkadaşımın yanına kaçmayı düşünüyordum,
    her ikisinide seçmeyeceğimden emindim oysa, sadece bu saçma kaçış, uzaklaşma
    fikirleri ile oyalanıyordum, ve sürekli bir şekilde herkesin eczaneden gidip
    reçetesiz dahi alabileceği ucuz hap yada şuruplarla idare ediyordum, yani onları
    satarak, çünkü param yoktu, ve bir işimde, bir çok iş görüşmesi yapmış ama
    çuvallamıştım, ya sedasyonda oluyordum bu aptal iş görüşmelerinde ve iki lafı
    bir araya getirip mantıklı bir cümle kuramıyordum, yada ayık oluyor ve hiç
    konuşamıyordum…
    sedasyon;
    sedatiflerin yarattığı ruh haline verilen isimdir, güçlü bir sedatif ile kişi
    çok uzun süre uyuyabilir yada hareket edemeyecek kadar yavaşlayabilir, büyük
    bir çoğunluğu kas gevşemesine neden olur, ve haddinden fazla kullanıldığı
    takdirde gerçekten bir idiota dönüşmeniz kaçınılmazdır, midazolam, diazepam,
    lityum, tiopental, prokain, eukain, mefobarbital, klonidin, hidroksizin, bi
    saniye, listeyi uzatabilirim, ama bu işe fazla meraklı olanlarınızı kötü yola
    düşürmek istemiyorum..sedatif, hipnotik, antispazmodik, anestezik maddelerin,
    barbiturat grubuna giren türevlerinin bağımlılık riskinin yüksek olduğunu
    söyleyip, iyi yürekli bir bağımlıymış rolüne bürünmeden edemeyeceğim ama…
    dediğim gibi, son
    bir yıl benim için, gerçekten berbat bir yıldı, ailemle aram iyiden iyiye
    bozulmuştu ve kendime kalacak yeni bir yere aramaya başlamıştım, bu dönemde
    kampüste aylak aylak dolanıp, bana “abi geçen verdiğin mallardan ne zaman
    gelicek” diyen bir salyangoza denk gelmeye çalışırken, pınar ile tanıştım,
    salyangoz deyimini şu yüzden kullandım, çünkü onlara sunduğum ilaçlar,
    gerçekten insanı bir salyangoza dönüştürüyordu, en basiti antiem veriyordum
    bücürlere, ne demek istediğimi anlayabilirmusunuz? şu yolcukta mide bulantısını
    engelleme amacı ile eczanelerden bi milyona 20 tek alınabilen, ve bir ksantin
    türevi etken maddesi dimenhidrinat sayesinde, uykuya ve sersemliğe yol açan,
    ancak 6-10 tablet kullanıldığında sersemlik halinin, bu uyuşturucu kullanma
    meraklısı olup bi boktan çakmayan denyolarda “abi ne güzel kafa yaptı ya demi?”
    tarzı mutluluk nidalarına, ve sonrasında uyku ile uyanıklık arası bir moda
    sokan ilaçtan söz ediyorum… hiç bir şey bilmiyorlardı, ağzım iyi laf yapıyordu,
    ve yurtdışından getirtiğimi söylediğim, okula gelirken eczaneden aldığım yada
    birilerinden çarptığım basit ilaçlar sayesinde, para kazanıyordum,
    kampüsün çimlerine
    uzanmıştım, fensiklidin yüklü bünyemle, veletlere benzidamin (tantumda
    bulunabilir) satmış, karşılığında başka bir benden fensiklidin, bir diğer adı
    ile pcp çakmıştım, ilk kez deniyordum bunu, onirojenlere saldırıyordum bu
    aralar, pınar yanıma oturup, ateş istedi, evet aynen böyle gelişti, ne cesaret
    dediğimi anımsıyorum, ben bile, üstelik bu halimle bile yapamıyorken, “ne
    cesaret” kaçıvermişti ağzımdan,
    “ne için cesaret
    anlamadım” demişti pınar,
    “yok sana demiyordum
    güzelim” dedim, “kelebekler, bilirsin, bir gün için onca çile”.
    “ateşin varmı” diye
    yineledi pınar, saçmalıyordum, farkındaydık, ve cebimden çakmağı çıkartırken
    hapları düşürdüm,
    “ne okuyorsun” diye
    sordu,
    “yazıyorum”
    deyiverdim birden, “okumayı söktüm”, ve bir halisyunasyonun gelmemesi için son
    sürat dua etmeye başladım, henüz patlamamıştı ama yakındı, ve avlanmak
    istemiyordum hapları da göz önüne sermişken, aptal aptal baktı yüzüme ve “hangi
    bölüm demek istedim” dedi, “son okuduğun kitap değil, komiksin”.  komik değildim oysa, salaktım, ve heycanlı,
    hala karşı cinsle en ufak bir yakınlıkta tirtir titreyen bir ruha sahiptim, ve
    “fizik” dedim, “ama bıraktım”,
    “neden”,
    “öyle gerekiyordu”,
    ve korkuya kapılmış bir şekilde ayağa kalkıp uzaklaştım oradan, çimler hızlıca
    büyüyor, elime sarılıyordu, sanki, hayalende olsa, ve bir sonraki karşılaşma,
    derken bir sonraki, sonra bir sonra, ve şimdi burada, bu evde, bu üç hatunla
    beraber yaşıyor, aradabir yalancıktan iş görüşmesi yapıyor, arada bir
    sevişiyor, yemek yiyor, su içiyor, tuvalete giriyordum, düzenli ve makul bir
    hayat sayılırdı benim için, hatrı sayılır bir getirisi olmasada, daha doğrusu
    getirisi ile  götürüsü birbirine denk
    olan bir işte olsa, çalışıyor bile sayılabilirdim, yurtdışından getirttiğim
    ilaçlar iş görebilirdi bir süre daha, ama foyam açığa çıkmadan bırakmalıydım bu
    işi, ve dahası hap alımınıda uyuşturucu bağımlılığımı son haddeye, yani eroine
    çıkarmadan bırakmam, pınara hayatımı adamam gerekiyordu, ama biliyordum, eğer
    herşeyim ile o’nun olduğumu o’na hissettirirsem bir çırpıda yeni sahillere
    yelken açıcaktı benim küçük tatlı ve saf sevgilim, böyle öğrenmiştim ben, eski
    sevgililerim bana bu çeşit bir ders vermişti, ve haplar gerçek anlamda ağzıma
    sıçıyordu sağlıklı düşünemememe yol açıyordu, amfetaminler, roche, at dozu,
    teofedrin, sarı bomba, dexedrin, captagon, seramoni, ritalin, vekom, crack,
    morkozin, strycodon, vs vs, denemediğim bok kalmamıştı, ölüme doğru son sürat
    gidiyordum ve bu sonuncusu, içlerinde en tehlikelilerinden biriydi, strikinin
    içeriyordu, bitkilerde brusin yada igasurinle birlikte bulunan zehirli bir
    alkaloit, ve dahası, her seferinde intihara biraz daha yaklaşıyor, her sabah
    yatağın içinde sırılsıklam bir şekilde uyanıyordum, çoğu zaman hayalen
    sırılsıklam, yüksek çok yüksek bir yerden aşağı başaşağı sarkıtılmış gibi,
    tamamen savunmasız ve çaresiz, karanlık, tek umut yok, sadece korku ve panik,
    duvarların üzerine geldiği ve yataktan çıkmakla çarşafın altında saklanmak
    arasında düşünürken kasılıp kaldığım o kahrolası sabahlar, “neyin var” diyordu
    pınar, biliyordu uyuşturucu kullandığımı, o da kullanıyordu, ama sadece ex’in
    bazı türevlerini, ve esrar, ve birkaç kez benimle birlikte derinlemesine uçuş
    için lsd, denk geldiği taktirde, çünkü ben çoğu zaman onunla beraber uçuşa
    geçmemek için onun olmadığı zamanlara denk getirmeye çalışıyordum keşiflerimi..
    ve evet, ne diyordum, her ne kadar toplumun değer yargılarına sımsıkıya bağlı
    bukalemunlarca uyuşturucunun yol açtığı yanlış fikirler olarak görülecekse de,
    pınar’la beraber olduğum evde, her fırsatta diğer iki hatundan biriyle, yada
    her ikisiyle yalnız kaldığımda, onlarla beraber olabilmenin düşlerine
    dalıyordum, mutfakta, banyoda, oturma odasında, kanape, halı, yatak, lavabo,
    hatta balkon, hiç farketmezdi, sürekli bir şekilde sevişmek sevişmek ve daha
    sonra uyumak, uyanmak, dopamin, endorfin, noradrenalin, serotonin, ve daha
    bilimum vücud salgımın, beyin aminimin çalışma şeklini bulandırmak, kimini çok
    kimini az salgılatmak, beyin fonksiyonlarımı felçe uğratmak, dünyayı gördüğünüz
    mantıksal çizgilerin dışına taşımak, ve kabullenemediğim bu yaşam tarzını
    farklılaştırmak istiyordum, kendime göre çizdiğim belli bir rota vardı, ve
    heotoskopi’ye ulaşmak, ve sonra gördüğüm hayalet beni gebertmek istiyordum,
    heotoskopi, kendinin halusinasyonu görmek, kinestezik bir düşsel sanrı değil,
    realitik bir şey arzuluyordum, kendimin halusyunasyonunu görücek, ve
    öldürücektim, delirmiştim, gerçekten delirmiştim, ama henüz kendimi ele
    vermediğim için hala toplum tarafından kafese tıkılamamış, ortalıkta sürtüyor,
    kimi genç nesli dolandırıyor, ve kendi ruhsal dengemi sağlama alıyordum,
    sağlama alıyordum diyorum, çünkü herhangi bir gün, herhangi bir saatte,
    ihtiyacım olana ulaşamazsam, gerçekten dengesizleşebilirdim… kendimden,
    yaptıklarımdan, aileme karşı, sevgilime karşı, insanlara karşı, Allah’a karşı,
    yaptıklarımdan dolayı kendimi öldürmek bir saplantı haline dönüşmüştü, ama bunu
    gerçekten yapabilicek cesaretten yoksundum… “jilet” dedi gülçin, “jiletle
    yapmış bu kez”, pınar sürekli bir şekilde kendine zarar veriyordu, jilet,
    sigara, mum, ne bulursa, benden akıllı sayılmazdı anlayacağınız, ve bazı
    geceler onun kendine yaptıkları, benim ona yaptıklarım yanında hiç kalıyordu,
    durdurmalıyız bu süreci diyordu bana sürekli, bir şekilde durdurmalıyız, nasıl
    olacağını bilemiyorduk, dahası ben halimden memnun takılıyor, onu sürekli
    onaylıyor, orada bulunup bedava yatak, sıcak ev, yemek, bulaşık, çamaşır ve
    cinsel birleşme ihtiyaçlarından mahrum olmadan yaşamın tadını çıkarıyordum…
    evdeki diğer iki hatun bizim uyuşturucu takıntımızı bilmiyorlardı, bilmemeleri
    de iyi oluyordu, zaten yeterince sorun yaşıyorduk, sadece ot, aradabir
    dördümüzün de birlikte takıldığı, ve tüm korkutucu duvarlarının yıkıldığı
    basite indirgenmiş, doğal olarak adledilen şey…ve o gün, bir şekilde ve ilk
    kez, gülçine dokunabilmeyi başarmış, hatta üzerine çıkmış ve içinde gidip
    gelirken telefonu çaldı, özge arıyordu, pınar hastanedeydi, acilen gitmeli ve
    ona yanında olduğumu hissetirmeliydim, öyle diyordu özge pınarın telefonundan
    bana, çünkü benim telefonum saatlerdir kapalıydı, ve bana ulaşamayıp ani bir
    zihinsel boşluk ardından ölüme doğru hızlı bir yol almıştı pınar, ben o sırada,
    gülçin’e güzel bir üçlü sarmış, sonrada onun beline sarılmışken kendimi üzerinde
    bulmuştum, aynen böyle gelişmişti her şey, ve biliyordu benim evde en yakın
    arkadaşlarından biri ile başbaşa kaldığımı, haklıydı, kimseye güvenilmezdi, ve
    daha sonraki günlerde evdeki durum biraz daha değişmişti, artık hatunların
    arasındaki üçlü tartışmalarda benden yana olanların sayısı ikiydi, sadece özge
    kalmıştı ikna edemediğim, onuda bir şekilde kurtarılmışlar ordusuna
    kazandırırsam işim kolaylaşacaktı diye planlıyordum, üçe tek olduğum bu cennet
    vari hayatımda, bir süre daha idare edebilicektim… ama işler beklenildiği gibi
    gitmedi.. birinci sorun artık gülçin’inde benim küçük haplarımdan haberdar
    olmasıyla başladı, oda kullanmak istiyordu, ne çok meraklıydı insanlar hayran
    oldukları kişiyle özdeşmeye, uyuşturucu bağımlısı büyük bir star dünya çapında
    uyuşturucu kullanım miktarını arttırır, eğer büyük bir star intihar ederse,
    intihar oranları patlar, kendi başımıza karar veremeyiz, bir idol seçeriz
    sürekli, isim yapmış yada yapmamış, ünlü yada değil, ama bir şekilde adını
    duyduğunuz bir insan, onun gibi olabilme arzusu, hayatınızın bir kısmını bu
    şekilde sürdürebilirsiniz, hedefler, ve hayaller, birşeyler olabilme isteği,
    idealizm, ve çaba, yazarlık, şairlik, müzisyenlik, yada ekonomist, başkabakan,
    devrimci, ve daha sonra, kötüye giden işler, ve aynaya baktığınızda görmeyi
    arzuladığınız kişi olamayışınızdan doğan iğrenme duygusu, bir bakıma, ve daha
    sonra bir çocuk edinip, kendinizi onda görmenize yol açan bir tür irsi akış
    sitometresi, ve ölmeye ramak kala, hala “beş dakika daha” diyebilme yüzsüzlüğü..
    hayatı, bütünüyle ele aldığınızda var olan herşey aslında sadece bir kaybetme
    sürecidir, ve bunun farkına varıp, herşeyin değerini yitirdiği, nötrleştiği, ve
    hiçbir şeyin aslında başarı olarak sizi tatmin edemeyeceği duygusuna
    kapılabildiğiniz o garip, ve adını psikolojik olarak tanımlayamayacağım evrede,
    yakalanabileceğiniz kaçış süreci, yani oyalanma, koleksiyonculuk, arşivcilik,
    her filmi indirmeliyim, her grubun mp3ü, geçmişteki pul koleksiyonun
    günümüzdeki yeni türevi, sahip olma güdüsü, evdeki kütüphane, en çok kitap
    okuyan insan, entelektüel olma girişimi, ve bu bende her türlü uyuşturucuyu
    denemeliyim şeklinde açığa çıkmıştı, bunu anlattım evdeki üç hatuna da, ve
    sahte iş görüşmelerimi, üçünden de nefret ettiğimi, çünkü üçününde en yakın
    arkadaş olarak gördükleri birbirlerini nasıl aldattıklarını, pınar’ın bana
    yatakta diğer iki hatunu nasıl aşağıladığını, yanlarında güldüğünü, ve diğer
    ikisininde benimle birlikte olup bunu üçününde birbirlerinden gizlediklerini,
    böyle başladı herşey, bir gece, hepimiz amfetamin yüklenmişken çözüldü mesele,
    iyice boka sarmıştı, ve ertesi gün orayı terk ettim, bir şekilde bin bir türlü
    yalan dolanla, yeni bir yere yamanabilirdim, farketmiyordu, herkez birbirini
    dolandırıyordu zaten, duygusal yada parasal anlamda, hiçbir farkı yoktu, ve ben
    sadece daha fazla meskalin için yaşar hale gelmiştim, yeni gözdem buydu, daha
    fazla halusyunasyon, gerçekte olmayan varlıklar, beynimin yarattığı, zihin
    oyunları, bunlar daha gerçekçi geliyordu gözüme, nedenini bilmiyorum, ama çevremdeki
    insanların ürettiği sahte kişilikler yerine, kendi ürettiğim hayalet
    kişiliklere ve yüksek derecede realitik sanrılara inanmam daha mantıklı gibi
    geliyordu, en azından daha heycanlı, ve mantıksal duvarların çok ötesinde,
    gizli bir dünya, ve heotoskopi yaşayıp, o dünyada kendimi bulup, öldürene
    kadar, bu oyunu sonlandıramayacağımı biliyordum… kendinden nefret etme
    düşüncesi olarak algılayabilirsiniz, ama bu tam olarak doğru bir kanı değil,
    bir oyun sadece, başta da dediğim gibi, birkaç kırmızı kart sonrası, hiç bir
    şeye aldırılmayan, düpedüz bir oyalanma şekli, o yüzden derin psikolojik
    tanılara gerek yok, ama insanların herşeyi, her hareketi etikelendirme
    hastalığı yüzünden ortaya çıkan kavramlar sonucu, bunada bir tür tanı
    konulabilir tabii, ve tedavi süreci, topluma kazandırılma işlemi, ve işin komik
    yanı, uyuşturucu maddelerin asıl amacı ruhsal sorunları gidermektedir, yani bir
    kliniğe yatırıldığınızda sizi tedavi ederken verdikleri şeylerden pekte fazla
    farkı yoktur kullandıklarınızın, yada hiç bir şey kullanmayıp sadece salak bir
    depresyon süreci sonrası reçetenize kazınanların.. bana öyle geliyorki, büyük
    bir deliler ordusunun hakimiyetinde yönetiliyoruz, delirmiş bir toplumun
    hakimiyetinde, ve her birimiz, kendi zihnimizde, sınırsız bir özgürlükte düş
    kurma, isteme, arzu etme yetisine sahibiz, ve arzularımızı, kesişen paradoksal
    sınırlarla budayıp, çoğunluğun belirlediği bir normallik tanımı ile normalize
    oluyoruz, ama gerçek değiliz, normaliz, ve ikiyüzlü, hepsi bu… samimiyet artık
    anormalliğin karşılığı.. buna rağmen hala, ben bir aptal gibi, kodları açık bir
    işletim sistemi gibi,  dolanıyorum
    boşlukta, bir gerçeğe çarpıp tuzla buz olmayı arzulayan, bir hayalet gibi, bu
    lanet öyküdeki lanet karakterlerimin yüzüne tükürerek..  içinizden geçiyor gözlerim, xray, siz farkına
    varmadan, zihnimin alarmı ötüyor, kapıyor iç kapılarını dışardan kitleyip,
    anahtarını üzerinde bırakarak… eşkâl tutmuyor amirim, aradığımız adam bu
    değil..

    9 haziran 2008
  • fondip hayat..

    fondip
    hayat..
    paketimden bir sigara çıkarıyor, ve
    ateşliyorum, ve hiç ağzımdan çıkarmadan, yani dumanını hiç dışarı vermeden,
    içime ne kadar çekebilirim diye deniyorum, sigaranın yarısına kadar gelmişken
    bi öksürük ile beraber dumanlar özgür kalıyor, öksürüyor ve tükürüyorum,
    gülüyorum bir de. diyorum ki: “bi gün sigaraya fondip yapıcam, ciğerlerimi
    sikmek hoşuma gidiyor”
    “kes şu saçmalığı” diyor doktor
    “hala hayattayız” diyorum ona “bu güzel mi?”
    “neden burada olduğunu biliyor musun?”
    diyor
    “bi deneme daha yapmama izin ver” diyorum
    ve bir sigara daha çıkartıyorum paketten, ateşliyorum onu
    “şu saçmalığa bir son vermelisin” diyor
    doktor
    “yazabilir miyim” diyorum “size bütün
    olanları yazayım, bana bi kalem ve kâğıt verin, bi kâğıt değil, hayır, bir
    defter”
    “tamam olur” diyor doktorum, ve bende
    yazmaya başlıyorum.. paketimden bir sigara çıkarıyor, ve ateşliyorum onu..
    pekala.. bu saçmalığa bir son verip,
    doktoruma ve size neler olduğunu anlatıcam.. şu an bir akıl hastanesindeyim,
    lanet olası birkaç “normal” insan, beni buraya kapattı, evet, pekâlâ, tam
    olarak zamanını hatırlamıyorum, ama bir gün, evden çıktım ve otobüs durağına
    doğru yürümeye başladım, bi sigara yaktım, yol üzerinden bir bakkala uğradım ve
    şarap sordum, bi kaç şey gösterdi, tanımadığım markalar, “şirince veya horoz
    karası var mı?” dedim, “yok” dedi, “tamam o halde” dedim “kalsın”. ve çıktım
    bakkaldan, durağa geldim, durdum, bekliyordum, bi sigara yaktım, önceki biter
    bitmez bi tane daha.. sonra başım dönmeye başladı, 2 gündür uyumuyordum, uyuyamıyordum,
    ve başım dönüyordu ve sigara bitince bi tane daha yakmayı tasarladım kafamda,
    ama gücüm yoktu, başım dönüyordu, etrafım karardı, karardı, karardı, ve sonra
    kendimi yerde buldum, bi anda, pat diye düştüm, nasıl oldu bilmiyorum, arada
    bir yerde film koptu, bi an ayaktaydım, bi an yerde, arada noldu veya ne kadar
    zaman geçti bilmiyorum, hayatımın kesintiye uğradığı ve kendimi ansızın nasıl
    geldiğimi bilmediğim zamanlarda ve mekanlarda bulabiliyorum, ve arada ne kadar
    zaman geçtiğini veya o esnada neler olduğunu hatırlamıyorum, buna benziyordu,
    ama sadece düşmüştüm. çenem yarılmış, bi adam gelip kolumdan tuttu ve kaldırıma
    oturmama yardımcı oldu. etrafıma bi çok kişi toplandı, “noldu”, “nasılsın”,
    “iyi misin”, “daha önce hiç oldu mu bu” gibi bi ton şey soruyorlardı,
    kalabalıktan nefret ederim, bunu biliyorsunuz zaten, ama meraklı kalabalıktan
    iki kat nefret ederim, “kesin be şunu” diye bağırdım o şokla, ve sustular, beni
    yerden kaldıran adam bi pet şişe verdi, su, o su nasıl geldi hatırlamıyorum,
    arkamda bakkal vardı, kim ne zaman nasıl aldı, görmedim, bilmiyorum, çenem
    kanıyordu, elime kan bulaşmıştı, “hey”, dedim, “bir şeyim yok, evim yakında,
    gidebilirim”
    “eczaneye gidelim bi abim” dedi adam
    “ne eczanesi” dedim “ciddi bir şey yok”
    hala başım dönüyordu, dönen şey başım
    değildi aslında, dünya gözlerimin etrafında bir ileri bir geri gidiyordu. bakın
    aklıma ne geldi, siz hiç zamanda slalom yaptınız mı, kayak gibi, slalom,
    zamanda, bir ileri bir geri, bi geçmiş bi gelecek, ama asla şimdiki zaman
    değil, şimdiki zamanda yaşayamadığınız bi hayat biçimi, hayaller hayaller
    hayaller, benim öyle bi dönemim oldu, sürekli kokain amfetamin esrar ve alkol
    alıyordum, ve sigara sigara sigara, ve müzik ve müzik ve müzik, ve keder, bol
    acılı keder, heey, bi ketçap reklamı yapıcam, hatun garsona “bol acılı keder”
    diyecek, “ne” diyecek garson, “bol acılı keder de koyun sosise”, sonra başını
    iki yana hızla sallayacak birkaç kez, ve o hüzünlü gözlerini hızla birkaç kez
    açıp kapadıktan sonra, “bol acılı ketçap” diyecek, ne kadar harikuladeyim
    bugün, öyle değil mi? ama işe yaramıyor harikulade olmak, herkes harikulade bi
    herifsin diyor ama bu işe yaramıyor, bana işe yarar bir şeyler söyleyin, öl
    deyin mesela, belki bu işe yarar.. iyice dağıttım konuyu öyle değil mi? biraz
    kurgu yazalım derken içine ettik.. ama siz de, benim geleceğimle ilgili
    kurguladığım şeylerin içine ediyorsunuz, herşey karşılıklı, ödeşiyoruz bu
    şekilde, ne diyordum, yerdeydim, kan vardı, çenemde ve elimde, ve herif, ve
    eczaneye götürdü, buraları hızlı geçmek istiyorum, sonra hastaneye götürüldüm,
    sigortam yoktu, askerden yeni gelmiştim, falan filan falan filan, eczanedeki
    herif yarılmış çenemi ve kanı gördüğü halde ilk sorduğu şey, “sigortan var mı”
    oldu, ve hastanede sigortam olmadığı için 2 saat abimin iş yerinden izin alıp
    para getirmesini bekledim ben, dikiş atmadılar, sigortam yoktu, ve param da
    öyle, “hepinizin amına koyayım” diye bağırmak istedim ama annem vardı yanımda,
    tek başıma olsaydım o hastanenin amına koyacaktım, daha önce bir üniversitede
    öğrenci işlerinin amına koydum birkaç kez, bi kaç kez barlarda, bi kaç kez
    hastanelerde, bi kaç kez orda bi kaç kez burda, deliyim çünkü, aniden sinir
    krizi geçirip sağa sola bağırabiliyorum, ve insanların tek söylediği şey,
    “sarhoş” oluyor, hey hey, bunun sarhoşlukla falan alakası yok, bu doğrudan
    sizinle ilgili, sizin siktiri boktan hayat tarzınızdan dolayı sinir krizi
    geçiriyorum, çünkü o çembere dahil olmak işime gelmiyor, ama çekiyorsunuz,
    kısır döngü, çalış çabala, çalış çabala, sabah yedide kalk, işe git, çalış,
    çabala, hubala hübele.. o da mı ne? çeneme dönelim, eve geldim, dört dikiş 25
    milyon artı kadeve..
    10 gün sonra dikişleri aldırmam
    söylenmişti, ama bi gün dikiş yeri kanadı ve kabuk bağladı ve sakallarım iyice
    uzadı, dikiş görünmüyordu, annemle birlikte sağlık ocağına gittim, bu arada
    annemle birlikte demişken, annem olmasa ölürdüm, bakkola… bakkola ne lan?
    “balkonlu bakkal dükkanı” böyle bişi olabilir ya da yanlış yazdım, evet doğru,
    yanlış yazdım, balkona diyicektim, balkona! balkona çıkınca annem peşimden
    gelip terlik getiriyor, “betona yalınayak basma” der, ve terlikleri giyerim,
    geceleri içip içip sızıp kaldığımda üstümü örter, yemek yemeyi unuttuğum
    zamanlarda bana hatırlatır, yaşamaya ara verdiğimde benim yerime telefona çıkıp
    evde olmadığımı veya kimseyle görüşmek istemediğimi söyler, falan filan falan
    filan, annem benim en büyük yardımcımdır, birde sağlık ocağına gittik onunla,
    bi hemşire vardı, 27-30 yaşlarında, evlidir belki diye düşündüm, kızıl saçlı,
    harika bir şeydi, harikulade, ona aşık oldum galiba, ki sonrasında akıl
    hastanesine kapatılmama kadar giden o sürece girdim. şöyle ki;
    hatun çeneme dokundu, oturuyordum, “ya bu
    böyle olmucak” dedi, “boynun tutulucak, uzan istersen”
    “peki” dedim, sedyeye uzandım, gözlerine
    baktım, gözlerini kaçırdı, bi kez denk geldik, bir daha bakmadı o gün
    gözlerime, sonrasında çeneme dokundu, ve dudaklarıma, dikişlerimi alıyordu
    “canın yanabilir” dedi
    “önemli değil” dedim
    “sakallardan görünmüyor, bir de kabuk
    bağlamış, kabuğu soyucam, canını acıtmamaya ve iz bırakmamaya çalışıyorum, ama
    canın acırsa söyle”
    “rahat ol” dedim, “fiziksel acıyı
    önemsemiyorum”. epey bi uğraştı.. dört dikiş vardı, dört küçük dikiş, ve sakal,
    ve kabuk bağlamıştı ve kanadı
    “hay aksi, çok özür dilerim” dedi
    “kanattım”
    konuşamıyordum, çünkü o esnada hala
    operasyona devam ediyordu, “hı hı” diyebildim sadece, ardından çenemi sildi,
    dikişlerin hepsini aldı, temizledi, ve “tamam bitti” dedi, ayağa kalktım, ve
    “sağolun” dedim “borcum ne? ne kadar”
    “önemli değil” dedi
    “karşı odada buraya ödeyeceğimiz söylendi”
    dedim
    “önemli değil” dedi tekrar.. “bi kaç gün
    sonra yine gel, sakallarını kesip, bi kontrol edelim, kalmış mı bişi diye, şu
    an sakaldan belli olmuyor”
    “tamam gelirim” dedim, “çok teşekkür
    ederim”
    “adını ve soyadını kaydetmeliyim” dedi,
    adımı ve soyadımı söyledim ona..
    “kaç yaşındasın?”
    “25”
    “tamam gidebilirsin”
    “tekrar çok teşekkür ederim”
    “görevim bu”
    birkaç gün sonra tekrar gittim, kontrole,
    sakallarımı kesmiş ve yenilenmiştim, içeride hasta vardı, bi müddet bekledim,
    daha sonra içerisi boşalınca kapıyı çaldım ve açtım ve girdim içeri
    “meraba ben, ımmm, geçen gün”
    “tamam tamam, hatırladım, geç otur şöyle”..
    gülümsüyordu bunu söylerken, tatlı bir gülümseyişti. fazlasıyla ürkek ve
    çekingendim o an. bir şeylerle oyalandı biraz, sonra beni yeniden kayıt etti,
    isim soyad yaş. sonra “annen gelmedi mi bu kez” dedi
    “tek geldim” dedim, pek konuşmadık, çeneme
    baktı, dokundu yine, sonra,
    “tamam geçmiş, iplik de kalmamış, bi daha
    gelmene gerek kalmadı”
    “keşke kalsaydı”
    “anlamadım”
    “yok bi şey, teşekkürler, kolay gelsin”
    “sağol”
    çıktım, ve yol boyunca bi daha gitmeme
    neden olabilecek bir şey düşündüm, bi yerimi kesmeliydim, dikiş atmalıydı bana,
    saplantı haline gelmişti bu konu bende, bi hafta sonra gündüz evde oturmuş
    iddaa programını incelerken, aniden kalktım, banyoya gittim, bi jilet aldım, ve
    kolumu kestim, sonrada acı acı bağırdım, masuscuktan, beni fiziksel acı öyle
    feryat ettirmez aslında, genelde ruhumu acıtan şeylere karşı çığlık atmak
    geliyor içimden, onu da ben beceremiyorum, sessizce kabullenip kendi köşeme
    çekiliyor ve içiyor, içiyor, içiyorum, her neyse, annem beni aynı yere götürdü,
    aynı hatun vardı, acilen içeri aldılar beni, anneme “sen dışarıda kal bunu
    görmeni istemem” dedim, aynen filmlerdeki gibi. o da laf dinledi ki çoğu zaman
    dinlemez, zorlar beni, “üstüne bir şey giy üşüyeceksin”, “az iç şunu”, “yemek
    ye”, sakallarını kes”, “uyumalısın artık” vs vs vs, ama o gün söz dinledi ve
    hatunla baş başa kaldık
    “nasıl oldu bu” dedi, bi eliyle elimi
    havada tutuyor, diğer eliyle kanayan yeri siliyordu “intihara benzemiyor”
    “intihar için daha güzel yöntemler
    biliyorum, canım istedi kestim”
    “neden canın istedi”
    “bunu henüz söylemek istemiyorum”
    “pekâlâ, dikiş atmamız gerekiyor”
    “at o zaman”
    gözlerine bakıyordum daima, yüzüne,
    dudaklarına, ama o hiç bakmıyordu bana, çekiniyordu, utanıyordu, bense çok
    rahattım, “kesin yay burcusun” dedim sessizce
    “ney” dedi
    “kendi kendime konuşuyordum, boş ver” dedim
    “biraz uyuşturacağım” dedi, bi iğne vurdu
    kesiğin yakınına bi yere
    “biraz bekleyelim, uyuşsun” dedi
    “kumanda sende, nasıl istersen”
    “çok garip konuşuyorsun”
    “hiç konuşmamaktan iyidir”
    “yok, hayır, kötü anlamda söylemedim,
    hoşuma gidiyor sözcüklerin”
    “herkes benimle konuşmaya can atar, demek ki
    bu yüzdenmiş, ben kendimden nefret ediyorum gerçi”
    “neyse, uyuşmuş olmalı, başlıyorum”
    “hı hı başla”. dikişe başladı, 3 dikiş,
    ufak
    “iz bırakmamaya çalışıyorum” dedi, “ama
    derin kesmişsin, canın çok yanmış olmalı”
    “fiziksel acı, ruhani acımı dindirmeye
    yarıyor” dedim
    “bu yüzden mi kestin?”
    “hayır” dedim “bu kez başka bi nedenle
    kestim”. kesin hızlı net bir hayır!
    dikiş bitti, borcumu sordum, önemli değil,
    dedi, tamam, dedim..
    her neyse, bi hafta sonra gelip dikişlerimi
    aldırmamı söyledi, bu arada her gün pansumana gitmeliymişim, bunu sevdim, her gün
    görebilecektim onu, her gün saat’in iki olmasını bekliyordum, randevu bu, her gün
    saat ikide, saat iki olmuyordu bir türlü, o’nu istiyordum, o’nun hikâyesini
    merak ediyordum, ama konuşmuyordu hiç, hep havadan sudan konuşuyor, sorularımı
    geçiştiriyordu, pansumanın üçüncü gününde ona, “bende seni kaydedicem” deyip
    cebimden ufak bi not defteri ile kalem çıkardım.
    “isim soyad yaş”
    “ne” dedi şaşırarak
    “isim soyad yaş”
    “sen kim olduğunu sanıyorsun, hemen çık
    buradan” dedi
    “heey” dedim, “sakin ol, adını merak
    ediyorum ve sormaya çekiniyorum, güleceğini sanıyordum bu hareketime” sonra
    gülmeye başladı
    “sinirden mi gülüyorsun” dedim
    “hayır” dedi “delisin sen, ismimi ve yaşımı
    söylemeyeceğim sana, merak et, delir, kudur, söylemeyeceğim”
    “yay’sın” dedim ona, “de mi?”
    “bildiğin şeyleri niye soruyorsun ve nerden
    biliyorsun”
    “tahmin ediyorum ve sormamın nedeni doğru
    tahmin edip etmediğimi anlamak”
    “öyleyim”
    “biliyordum”
    “bunun ne önemi var”
    “hiç” dedim “koleksiyoncuyum”
    “ne koleksiyonu”
    “adını söylemezsen, bende bunu söylemem” o
    esnada pansuman bitti ve “çıkabilirsin” dedi, bende kolay gelsin dedim teşekkür
    ettim ve çıktım..
    2 gün sonra pansuman için gittiğimde,
    gözlük vardı gözünde, siyah güneş gözlüğü, kapalı bir alanda
    “gözlük neden” dedim
    “boş ver” dedi
    “tamam” dedim, “kocan var mı?”
    “bunu neden sordun”
    “kocanın şu gözlükle alakası olabilir de o
    yüzden”
    “sana ne bundan”
    “seni dövüyor öyle değil mi, şu an o
    gözlükle bir morluğu gizliyorsun, ama ruhundaki morluğu ilk andan itibaren
    görebiliyordum ben”
    “kapa çeneni, tamam dikişleri aldım, bi
    daha gelmene gerek yok”
    “sen öyle san” deyip çıktım, eve gittim, 2
    saat sonra yeniden dispanserdeydim, bi yerimi daha kesmiştim.
    “delisin” dedi “kendine zarar vermek hoşuna
    gidiyor galiba?”
    “hoşuma giden sensin, bu da seni görmek
    istememe yol açıyor, bu yüzden kendimi gene kestim”
    “evliyim ve 4 yaşında bir çocuğum var, 27
    yaşındayım, senden büyüğüm, üstelik evliyim ben”
    “kocanı artık sevmiyorsun ama”
    “sana ne bundan”
    “senin evli olmandan bana ne, sen niye
    söylüyorsun”
    “benden hoşlandığını söyledin”
    “olabilir, bunun evli olmanla ne gibi bi
    bağlantısı var da evli olduğunu vurgulamana yol açıyor bu bağlantı?”
    “çok zekisin öyle değil mi, kelime
    oyunlarıyla köşeye sıkıştırıyorsun insanları, insanlara seni cevaplayacak bir
    alan bırakmıyor galip çıkıyorsun”
    “bu onların suçu, ben hep öyleydim”
    “seninle uğraşamayacağım, kolunu uzat”
    “boş ver” dedim “kan kaybından ölmek
    istiyorum, ben ölene kadar konuşalım senle, hadi, hangi okulda okudun, nasıl doktor
    oldun, çocuğun erkek mi kız mı, anlatsana”
    “sus ve kolunu uzat yoksa çenende öyle bi
    kesip açacağım ki elimdeki jiletle, bi daha dikiş tutmayacak, sen de
    konuşamayacaksın”
    “hayatta da dikiş tutturamadım ben, sorun
    olmaz çene”
    “elini uzat” gülüyordu, deli bi gülüş,
    zorla elimi aldı avucuna, bu kez diğer elim, sildi güzelce, kanı sildi ve bi
    iğne yaptı, uyuşturdu, bekledi, hiç konuşmuyorduk, sonra da dikmeye başladı
    “benimle evlenir miydin” dedim ona
    “beni tanımıyorsun bile” dedi
    “sen öyle san” dedim “asıl sen beni
    tanımıyorsun”
    “aksini iddia etmedim, ben seni
    tanımıyorum, ama sen beni nasıl tanıdığını iddia ediyorsun”
    “ön sezilerim var, bir de gizli güçlerim”
    “şimdi de metafiziğe mi merak sardın,
    altıncı his ha?”
    “ya da on bin yedi yüz doksan beşinci his
    olsun, ne önemi var, his histir, hisli bi adamım ben”
    “aptalın tekisin bence”
    “dik hadi, senin karşında ölmek
    istemiyorum”
    dikti.. ve bu olay bir süre devam etti.. bi
    yerlerimi kestim sürekli, bacak, el, göğüs, yüzüme dokunmadım bi tek, beni
    beğenmeyebilirdi, bi gün pansuman için gittiğimde, aradan 1,5 ay geçmişti, ilk
    dikişlerimi aldığı günün üzerinden 1,5 ay demek istiyorum, bi gün pansuman için
    gittiğimde bi psikolog vardı, ailemle görüşmüş dikişlerimi alan hatun, ailem de
    psikologa görünmemi söylüyordu zaten daima, ve psikologla biraz konuştuk, bana
    bi tanı koymaya çalıştı ama işe yaramadı.. bende sürekli bi yerlerimi kesmeye
    devam ettim, onunla dışarıda buluşamazdım, yani o hatunla, evliydi ve kocası
    sürekli izliyordu onu, hareketlerini kontrol ediyordu, kıskanıyordu, ve çocuğu
    vardı üstelik, bende sürekli dispansere gidiyordum, sonra da kendimi burada
    buldum, akıl hastanesi. benim delirdiğime kim karar veriyor? o hatun istemedi
    gitmemi, ama kendimi kesmemi de istemiyordu, bi gün yanlış bi damara denk
    gelicek ve öleceksin, diyordu, “ben ölümsüzüm” deyip gülüyordum, sonra bir gün,
    ona boşanmasını ve benimle evlenmesini teklif ettim, olmaz dedi..
    işte hikâye bu. sonra da buraya kapatılmayı
    kabul ettim, ondan uzak durmamı istedi diye, ondan uzak durabilmek için, sırf
    bu nedenle buradayım. 2 aydır bir yerlerimi kesmiyorum, çünkü buna gerek
    duymuyorum. Evet, doktor, sonunda hikâyemi öğrendin, iki aydır buna
    çabalıyorsun, ben deli değilim, başından beri deli değildim, şimdi bana
    iyileşmişsin deme o yüzden, ama buradan çıkmak istemiyorum, dışarısı ürkütücü
    geliyor, burada benim gibi tuhaf insanlarla birlikteyim.. burası iyi.. dışarıda
    normal olduklarını düşünen bi sürü çıldırmış insan var, sabahtan akşama kadar
    çalışıyor, asla ihtiyacı olmayan eşyalar satın alıyor, oy veriyor, oy vererek
    yönetimde söz hakkı olduklarına inanıyor, vatanlarını seviyor, askere gidiyor,
    ve savaş istiyorlar, normal olan onlarınkisi ise, ben deli olarak tımarhanede
    kalıcam.. hayır, uzun süredir bi yerimi kesesim gelmiyor.. ama şu, sigarada
    fondip olayına kafam takıldı.. bi deneme daha yapıcam..
    “ciğerlerini patlatmaya mı çalışıyorsun
    şimdi de, ne zaman vazgeçeceksin bu intihar takıntından” demiştin bana, bu
    takıntı değil doktor, bu doğal süreç, istemediğim bi yere fırlatılmışım,
    dünyaya, çıkmak istiyorum.. beni buradan çıkarın.. bu hayattan.. herşey çok
    saçma ve depresyonda falan değilim.. sikmişim depresyonu.. tüm psikolojik
    tanımlamalarınızı kendinize saklayın, tamam mı? deli falan değilim, bütün dünya
    delirmiş zaten, ama çoğunluğun yaptığı normal karşılandığı için bizim gibilerin
    deli olduğu söyleniyor, hayır hayır hayır, deli olan sizsiniz, izninle, bi
    sigara içmeliyim, ve bu şey bitti, şimdi evinize gidip bi yerlerinizi
    kestiğinizi hayal edin.. bana özenin.. beni sevin ve koruyun. neslimiz
    tükeniyor! eyvallah..

    13.mart.2007 – 06:14
  • delilere ve kaçıklara

    yavaş hareket ediyordu esra, murat’ın
    kucağında, kanepedeydiler, bi sigara yakmalıyım” dedi.
    “ne sigarası kancık” dedi murat.
    “tadını çıkara çıkara düzüşmek istiyorum
    seninle” dedi esra, “rahat ol, sabaha kadar seninim, paranı hak edeceksin.”
    kucağından indi murat’ın. o koca aleti
    içinden çıkarması uzun sürdü. ve montunu aramaya başladı evin içinde, hangi
    lanet olası köşeye attığını hatırlayamıyordu. esra’yı izliyordu murat, evinde.
    kendi evine bir fahişe getirmişti, pahalıya patlamıştı bu o’na. karısı,
    kayınvalidesinin yanına tatile gitmişti, kızı kalmıştı sadece sorun olabilecek,
    17 yaşında, lise sonda olan kızı, babasının bir telefon konuşmasına kulak
    misafiri olmuştu;
    “evet dostum karımın gitmesi iyi oldu,
    kızımı da postalayabilirsem sözünü ettiğin orospuyu eve getireceğim, ya da
    dediğin gibi otelde denerim o zaman, anlattığın gibi çıkmazsa parasını sen
    ödüyorsun, anlaşmamız bu.”
    fırsatı değerlendirmişti kızı,
    “babacığım bu gece selin’lerde kalabilir
    miyim? ders çalışacağım, ösys yaklaştı biliyorsun”,
    “tabii kızım, kal, ama unutma sadece
    böylesi hassas bir konuda izin veriyorum sana, ders, yaramazlık yok”,
    “bana güvenmiyorsan gitmem baba” dedi kızı,
    kinayeli bir şekilde,
    “git kızım” dedi babası, gülerek, “şaka
    yapıyordum”,
    normal şartlarda asla izin vermezdi buna,
    ama çüküydü söz konusu olan, ve kızı da düzüşmeye gidecekti aslında, ve karısı
    da düzüşmeye gitmişti “annemlere gidiyorum” diyerek, hepsi düzüşüyordu kısacası,
    bütün dünya düzüşüyordu, düzüşme ve savaştan ibaretti dünya tarihi, hep böyle
    olmuştu ve hep böyle olacaktı, bir deliğe satılmıştı koca imparatorluklar, dev
    şirketler, kadınlar şekillendirmişti dünyayı, erkekler değil, arka planda hep
    bir dişi vardı, düğmeye basmıyorlardı belki, ama bastırıyorlardı, ve esra’yı
    izliyordu murat, “ne kancık ama” diye düşünüyordu, “iliğimi kurutacak, ona
    fazladan bahşiş vermeliyim.”
    sigarayı buldu esra, bi tek çıkarıp yaktı,
    “sana yok” dedi murat’a, “ben içicem sadece”, paketi murat’la seviştiği
    kanepenin üzerine atıp “dokunma sakın pakete” dedi, kararlı bir ses tonu vardı,
    kendinden emin bakışlarla ilerledi murat’ın üzerine, çömeldi ve ağzına aldı
    tekrar, “sönmüş bu” dedi, “şişirmek gerek”, sigaradan bir duman alıp murat’ın
    aletine üfledi, sonra yeniden ağzına aldı, işini iyi yapıyordu, ardından bir
    nefes daha, “kıvama geldin” dedi murat’a, “yeniden üzerine oturabilirim”, ve
    yavaş yavaş gidip gelmesini sağladı yeniden murat’ın, sigarayı içiyor, külünü
    murat’ın saçına atıyordu, bir tane daha yaktı eğilip paketi alarak, çakmağı
    söndürmedi, murat’ın göğüs kıllarına tutuyordu, bir şey diyemiyordu murat, canı
    yanıyor ama bir şey diyemiyordu, etkilenmişti, bir düşteydi sanki, karısı
    soracaktı, göğsün nasıl yandı, diye, asla yanmayacak bir bölge, “nasıl yandı
    burası” diyecekti, önemsemedi murat bunu, “bir daha sevişmeyeceğim karımla”
    dedi, “karımı boşayacağım, bana böyle bir muamele yapmadı o hiç.”
    “hah ne bi şey mi diyorsun” dedi gülerek
    esra, duymuştu o’nu, konuştuğunun farkında bile değildi murat, “yok bir şey
    sürtük” dedi, “devam et sen işine.”
    “sürtük anandır” dedi esra, ısırdı onu,
    dudaklarını ve boynunu, bağırdı murat, izi kalacaktı mutlaka, bu esnada kapı
    yavaşça açıldı dışardan, içeri bir hırsız girdi, çok değerli şeyler vardı evde,
    tarihi eserler, epey zengindi anlayacağınız murat, şirketleri, parası ve ünü
    vardı, ve şimdi her şeyi yitirmesine ramak kalmıştı, bir delik uğruna,
    diğerlerinden hiç bi farkı olmayan bir delik, neydi bizi çeken, daima farklı
    hissederiz her kadında, oysa aynıdırlar, daima aynı, hepsi, 2 göğüs, bir göbek,
    iki delik, bacaklar, kimisi ufak kimisi büyük, şişman, zayıf, sarışın, esmer,
    ama hepsi aynı, biçimsel ve sonuç olarak, orada, o odada, “hayatımın düzüşü bu”
    diye düşünürken murat, her şeyini kaybediyordu, tüm servetini, telefonda ona
    “çok iyi muamele çeken bir fahişe tanıyorum” diyen arkadaşıydı eve giren
    hırsız, planlanmıştı her şey, karısının gitmesi ve kızının da o konuşmaya kulak
    misafiri olması fırsat vermişti bu planın işlemesine, ve şimdi, murat’ın
    karısı, murat da bulamadığı ruh ve ışığa doymak için, başka bir adamın koynunda
    ucuz şarabı yudumluyordu ölümsüz bir ayyaşla, çok çok eskilerden kalma
    sevgilisi ile, bir zamanlar terk ettiği, parası ve işi olmadığı için terk
    ettiği eski sevgilisi ile birkaç güzel gün geçirirken, ve murat’ın kızı da,
    annesi gibi ve ananesinin de kızının yaşındayken yaptığını yapıp, babasına
    söylediği bir yalanla yanına kaçtı başka yalanlar söylemek için sevgilisine, ve
    aynı yatakta hayal kuruyorlardı şu an, düzüş sonrası.
    “evet” dedi ali, hırsız olan ali, “bizim
    balık oltaya gelmiş, güzel”, ve mutfağa gidip kasayı açtı, biliyordu, her şeyi
    önceden biliyordu, bir çok kez gidip gelmişti bu eve, ve şimdi bu, son
    gelişiydi, ertesi gün, murat’ın koynuna attığı karısı ile birlikte, çaldığı tüm
    parayı da yanına alıp, dünyanın bir ucuna uçmanın hayalini kuruyordu, -saçma mı
    geldi? para kazanmalıyım, o yüzden bu kadar saçma yazıyorum artık, bunu
    istiyorlar bizden, bu kadar dolambaçlı şeyler yazmamızı istiyorlar, basit
    yazmamamızı istiyorlar, iyi gibi görünen, karmaşık gibi duran, ama kolay
    hazmedilir senaryolar, onların istedikleri, aslında hiçbir şey anlatmayan,
    sadece “ali buraya gitti, oradan şunu aldı, derken araya giren murat’a bir el
    ateş etti, olayı gören bir fahişe çığlık attı, sonra ali fahişeyi de öldürüp kaçmaya
    başladı, hey hey bi saniye, burada buna bir son verip, izninizle yine kendime,
    ve boktan ve muhteşem ve salak ruhuma dönmek istiyorum, bir sigara yakmama izin
    verin öncelikle, bi saniye, devam edicem..
    ..
    evet, geldim. ne diyordum? hey bakın size
    ne anlatıcam, 4 gün önce noldu biliyor musunuz, evden çıktım ve çıkar çıkmaz
    bir sigara yaktım, son sigaramı, gazete almaya gidiyordum, ve de sigara, yolda
    bir adam gördüm, pijamalı, öğlenin biriydi saat, ve bizim muhitten değildi
    pijamalı adam, yabancıydı, onu ilk kez görüyordum, mahalleden olsa tanırdım,
    evi buralarda bi yerde olsa pijamayla çıkması pek de tuhaf gelmezdi-her ne
    kadar yine de tuhaf gelecekse de öğlenin birinde, ki ben de çıkarım öyle, eğer
    üzerime giyecek başka bişi bulamazsam tabii, neden çekineyim, bakışlardan mı,
    ne önemi var, insanların kendimiz hakkında ne düşündüğünü neden bu kadar çok
    takıyoruz, başkalarının hakkımızda düşüneceği şeyler hayatımızın içine ediyor,
    bizi yönlendiriyor ve şekillendiriyor, ve nasıl yaşayacağımızı, nerede nasıl
    davranacağımızı, kiminle birlikte olacağımızı, kimi ret edeceğimizi ve
    çocuğumuzun nasıl biri olması gerektiğini belirliyorlar, ve ama her neyse, biz
    yine de şu pijamalı adama dönelim;
     “bi
    sigara versene” dedi elimdeki sigaraya bakarak, “valla başka sigaram yok abi”
    dedim, ve gerçekti, yoktu, alacaktım ama, geçip gittim önünden, durmadım, durup
    sormak istedim ama, “moruk, konuşalım biraz, hikayen ne senin, neden pijamayla
    geziyorsun, boktan ve kirli bir pijamayla, saç sakal birbirine karışık bi
    halde. seni kim çıldırttı?”
    “siktir et” diyecekti muhtemelen, “canın
    sağolsun, başkasından bulurum sigara, eyvallah”
    nezaketen denmiş olmayacaktı bunlar, içten,
    içerden gelen sözcükler olacaktı, ama rencide edebilirdi onu, kırabilirdi tüm
    bunları sormam, yürüyüp geçtim ve “keşke” dedim kendi kendime, “elindeki yarıya
    inmiş sigarayı verseydin, aptal, aklına neden gelmedi bu.”
    gazetemi ve sigaramı aldım, bakkaldan çıkar
    çıkmaz paketi açıp bi sigara yaktım, yürümeyi sürdürdüm, ve yine aynı adam, göz
    göze geldik, bi sigara verdim adama, param olsaydı, paketi de verirdim, ama
    işsizdim, askerden yeni gelmiştim, beş kuruş param yoktu ve günde 40 sigara ile
    2 şişe şarap ya da 7 kutu bira, ve bir bardak su içmem, ve de bir dilim ekmek
    yemem gerekiyordu, yaşama devam edebilmek için, ve sigarayı uzattım adama, “abi
    valla demin yoktu, şimdi aldım, ateşin var mı?”
    elindeki yanan sigarayı işaret etti, birkaç
    furt içilmiş olan bir sigara, kim verdi, nasıl, bilmiyorum, tek söz etmedim,
    ama bi tek o ve ben değiliz dedim sadece içimden, o da tek söz etmedi, sigarayı
    işaret etti, verdiğim sigarayı aldı, ve orada kaldı o, caddede karşıdan karşıya
    geçiyordu bazen, kaldırıma oturuyordu, ve arada bir gelip geçen tiplere “bi sigara
    versene” diyordu, iyi biri olduğu su götürmez bi gerçekti, 40 yıllık veya 400
    milyonluk bi şarap içecek parası yoktu belki, elinde çok şey bildiğini
    kanıtlayacak bir diploması da yoktu, ya da onu hayatta tutacak bi karısı –kesin
    bi çok kadın tarafından terkedilmiş ve sonuncusu çok koymuştu ona.. çocuğu var
    mıydı acaba, diye düşündüm, parası yoktu, işi yoktu, karısı yoktu, hiçbir şeyi
    yoktu, elle tutulur hiçbir şeyi, günümüz toplumunda kabul görülebilecek,
    getirisi olabilecek hiç bişi, tıpkı benim gibi, getirisi olan öyküler yazmak
    istemiyorum jori, anlıyor musun,
    sadece, günün birinde, senin o hüzünlü sesini dinleyip, sigaramı ve biramı
    içerken, aşık olduğum kadın, -eğer olacaksa bi kadın-, kendine sarılmış halde
    uyurken o, gecenin bi yarısı bi baş ağrısı ile, ve ölümüne susamış bi şekilde
    uyanıp, yarı sarhoş uyanıp, bi sigara yakarak, toplumun dışında öyküler yazmak
    istiyorum,
    “ben toplum dışı değilim aslında, toplum
    benim dışımda zaten” demişti bi arkadaşım,
    “heey” demiştim ona, “bu sıkı bir laf, bi sigarayı
    hak ettin”
    kendime bi sigara alıp, paketi masaya
    atmıştım sonra, ortaya. paketi ortaya atmak çok şey ifade eder, siz
    anlamazsınız, pek çoğunuz anlamaz, pek çoğunuz pijamalı adam ile benim aramdaki
    farkı da anlamaz, ve bana hayran olur, oysa yoktur farkımız, ben sadece
    yazmışımdır başıma gelenleri, içimi dökebilmiş kendimi ifade edebilmişimdir, bu
    yüzdendir delirmeyişim, ki bu da hiç delirmeyeceğimin garantisini vermiyor
    bana, güvende hissetmiyorum kendimi, asla güvende hissetmedim, kıçımı sağlam
    bir duvara yaslayıp, “evet, biz kazandık, bitti”, diyemedim asla, “kimse bunu
    diyemiyor” mu dediniz? yalan.. “ayağı yere sağlam basan” olmak istemiyor
    musunuz siz? bu yüzden değil mi onca çaba, lise, dershane, üniversite, staj,
    lisans, vs vs, bu yüzden değil mi sağlam bir kadını kafalama telaşı, ve
    sonrasında, iyi bi işte çalışıp, karınız evinizde çocuklarınız ile otururken,
    arabanızda güzel bir manzaraya karşı suni sorunlarla içişi bazılarının, eğer
    içtikten sonra, ertesi güne gülerek başlıyorsanız, suni sorunlara
    içmişsinizdir, bundan emin olun, 10 yıllık profesyonel bir içiciyim ben, ve
    yolun başındayım daha, bi 10, hatta 20 yıl daha içmem gerekiyor, meseleyi
    çözmem için, ama çözdüğüm kadarıyla, size rahatlıkla ve yüzde yüz emin olarak
    söyleyebilirim ki, akşamdan kalmalık olduğunuz o sabahlarda, sadece fiziksel
    olarak kötü durumda olmanın, mide ve baş ağrısının yarattığı fizyolojik
    baskının altında, gülerek başlıyorsanız güne, suni sorunlara içmişsinizdir,
    boşadır yani litrelerce alkol -ki litrelerce de içemezsiniz zaten suni şeylere,
    alkolün ruhu bunu hisseder, bu kokuşmuşluğu anlar o, ve kabul etmez, kusturur
    sizi, ve allah belamı versin ki her akşamdan kalmalık olduğum sabah, bin bir
    küfürle açıyorum gözlerimi, olduğumdan daha beter bi halde, ruhsal olarak bin
    beter bi halde uyanıyorum, ve “devam” diyorum yine de, içmeye, acıya ve ölmeye
    devam, ve hafif gelebilirim size, gidin öyleyse, nobelli yazarınızı okuyun, ama
    unutmayın ki, biz burada bin bir türlü pisliğin ve çamurun içinde, bizi neyin
    öldüreceğini düşünerek ve önemsemeyerek bunu, yaşamaya devam ediyoruz, ve emin
    olun, birileri, o üç kağıtçı faşist köpeklerden birisi, günün birinde, bizden
    birine “kendine dikkat etsin” derse eğer, tehdit ederse, öldürdükleri birinin
    ardından mahkeme çıkışı “seni de öldürücem, kendine dikkat et” diye, emin olun
    kaçmayız başka bir ülkeye, çünkü ölüme muhtacız biz, ama gelmiyor lanet olası,
    orgazmı geciktiriyor piç kurusu, ve hey jori, biraz daha ağlayabilirsin dostum,
    üzgünüm ama tekrar edecek bu şarkı, tekrar tekrar bana “angels playground’u
    söyleyeceksin bu gece, çünkü canım öyle istiyor, çünkü binbir olumsuzluğun ve
    kederin içinde içiyor, içiyor ve ölmüyorum, ve tüm bunları size, bir “bana yardım
    edin” çığlığı eşliğinde yazmıyorum, kendim için yazıyorum, düşünmemek için,
    başka boktan şeylerin içine ve kendi içime düşmemek için, ve hey, lafın sonuna
    geliyoruz, kısacası dostlarım, o pijamalı adam ile benim aramda, hiçbir fark
    yok, eğer bir sokakta arkadaş grubunuzla içerken, yanınıza gelen şarapçıyı
    kovuyorsanız, o halde defolun sayfalarımdan, siktir olup gidin, siz beni
    anlayamazsınız, ben de sizi anlayamam, ve sahte övgülerle pohpohlanmaya
    ihtiyacımız yok, çünkü ardından ne geleceğini biliyorum, “iyi yazıyorsun,
    muhteşem yazıyorsun, siten muhteşem”, ve birkaç gün sonra, “benim yazım neden
    kabul edilmedi, o sitede olmayı çok istiyordum, hak ediyordum bunu”, ve daha
    sonraki birkaç gün içinde, “iğrençsin, kendini beğenmiş bir ahmaksın.” ahah!
    oysa bebeğim, ne ilk söylediğin sevgi sözcüklerini ne de son söylediğin nefret
    sözcüklerini aklımda tutabilirim, hepsini bana yazdığın e-postadan kopyaladım,
    silmemişim, bunu gördüm bir de, ve sildim, çünkü bizim gibi insanlar, hayatı
    korkaklardan daha iyi deşifre etmiştir -korkak olanın biz olduğu söylense de ve
    biz de bunu kabullenmiş “korkağın tekiyiz” demiş olsak bile- yıllar yılı
    gözleri yumulu bir şekilde şarabı diklerken kafalarına, çözmüşlerdir hayatın
    şifresini şarapçılar, ve bu yüzden içerler, şifreyi çözdüklerinde anladıkları
    şey için, hayat; öncekilerinden kopya edilmiş ve boktan ve izlemeye
    katlanılmayacak milyar dolarlık bir filmden daha kötü, daha iğrenç, ve daha
    katlanılamaz bir şeydir.. ve o yüzden bilirler, bir insan yanlarına
    yaklaştığında amacının ney olduğunu, arkasından nelerin geleceğini.. tahmin
    edemedikleri tek şey, yanlarına bi yudum şarap ve biraz sohbet için
    yaklaştıkları o gençlerin onlara ne tepki vereceği, bunu da kafalarının yüksek
    oluşuna bağışlayın, ve dediğim gibi, lafın sonuna geldik, merak ediyor musunuz
    murat’a, ali’ye, o fahişeye, murat’ın kızına ve karısına ne olduğunu? o halde
    bir kitapevine gidip o tarz bir kitap edinin, çok var, çoklar, çok varlar..
    ukalayız, ve bir o kadar da tevazulu, iğrenç ve muhteşemiz, karma, yine de,
    kaçmayacak ve çok satan olmayacağız, satmıyoruz çünkü, anlayabiliyor musunuz?
    satılık değiliz.. “çok satanlar” satılık olanlar için bir listedir.. dipteyiz
    ve gurur duyuyoruz dipte olmaktan, ve sizin bukowski’yi dilinize pelesenk etmenizden,
    en az o’nun kendisi kadar nefret ediyoruz, ve siyahı popülerleştirmenizden, ve
    fanzinleri de, ve daha bi çok şey.. miyav miyav miyav.. lafın sonu bu.. miyav
    miyav! ben şimdi izninizle, jori’nin hüznünde boğulacağım. siz dilerseniz, ve
    buraya kadar dayanabildiyseniz bana, ve çükünüzü kaldırmayı başarabildiysem
    öykünün başlangıcında, ya da içinizi gıcıkladıysam, bir karşı cinsinizle
    vuruşabilir, ya da otuzbir çekebilirsiniz, ama lütfen beni rahat bırakın, bize
    gelip, “mükemmelsin” demeyin, değiliz çünkü, hiçbirimiz mükemmel değiliz, ve
    asla olamadık, o yüzden burada, cebimiz delik bir şekilde içiyor, ve defalarca
    bıçaklanıyoruz, ama sorun değil, öyle değil mi jori, sorun değil, hadi bi
    sigara yakalım jori, sen bana şarkı söylemeye devam et, ve üzerimizde
    gezinenlerin verdiği açıklara, onların ahmaklıklarına gülelim, biri bizi öldüre
    dek -buradayız, ve kaçanlar da, öldürücem diyenler kadar suçlu, kalıp ölenler
    sadece, kazanacak, ya da bir pijama ile sokağa fırlayıp, kafayı yiyicez
    hepimiz, ama şimdilik buradayız, müzik ve alkol tükenene dek.. kendinize dikkat
    edin, ve dikkatli olun, tuzaklara karşı, sizi seviyorum, hepinizi, eyvallah..

    07.mart.2007