Etiket: yaşanan her şey yaşandığı anda gerçektir

  • vedat

    vedat.
    vedat’tı adı. o gelmeden önce uyarılmıştık hepimiz. sabah
    iştimasında, yoklama alındıktan sonra, bölük komutanı, herkes esas duruştayken,
    anlattı hikayeyi. karakolumuza yeni bir asker gelicek yarın dedi, kendisi sivil
    hayatta gasptan hapis yatmış bir insan, önceki görev yerinden sürgün yedi. eşyalarınıza
    sahip çıkın, sonra ağlamayın bana gelip dedi. mesaj alınmıştı. emredersiniz
    komutanım dedik hep bir ağızdan. ben demedim gerçi. hatta bu yüzden yerde
    süründürülmüşlüğüm de vardı acemi birliğinde. usta birliğindeydim artık. az
    zamanım kalmıştı. azaldıkça çoğalıyordu meret. şafak saymıyordum gerçi ama
    sayanlardan haberimiz oluyordu. dört ay kalmıştı. bir ay sonra teskereci
    olucaktım. ve iyice sıkılmıştım bu emir komuta zincirinden. ilk günlerimde,
    sürekli olarak total red ile yattım geceleri, koğuş kalk ile uyandım, güç bela
    çıktım yataktan. sorunum neydi bilmiyorum ama bitirecektim askerliği, ve bana
    iyi gelicekti, askerlik iyi değildi, birileri askerden kaçarken, ben askere
    kaçmıştım bir şeylerden. uzaklaşmam lazımdı ve param ve kalıcak kimsem yoktu
    izmir dışında. makul bir fikir gibi görünmüştü gözüme askerlik ve 11 ay
    geçmişti. son dört ayım. vedat gelicekti yarın. yeni biriyle daha tanışacaktım.
    ve vedat geldi. selamını almadılar vedat’ın, hiç kimse
    almadı, benim dışımda. ilk birkaç gün, yalnız başına yemekhanede ve bahçede
    oturdu. benim de içmekten ve nöbetten –günde sekiz saatti- ve devriyeden
    iflağım sikiliyordu o sıralarda. vedat’ın silahı olmadığı için gündüz kapıda
    gece koğuşta nöbet tutuyordu. hem adama hırsız damgası vurmuşlar hem de koğuş
    nöbeti yazmışlardı. baştan sonra tutarsızlıklarla doluydu militarizm ve bu çok
    klişe bir cümle oldu biliyorum. geçelim.
    bir süre sonra sadece, koğuşa çıkan merdivenlerin altında,
    merdiven altında oturmaya başladı vedat. bi gün yanına gidip, “selam” dedim, “sigara
    içer misin?” parası yoktu, sigara alamıyordu, biliyordum bunu. sigara
    içtiğinden adım gibi emindim. “valla süper olur babol” dedi, doğuluydu ama
    istanbulda yaşıyordu. her neyse. bu selamla konuşmaya başladık. onu aradığımda
    nerede olacağını biliyor, sigara içek babol diye giriyordum söze. onun ağzından
    konuşmak hoşuma gidiyordu. sevmiştim adamı. zamanla güvendi bana. fena güvendi.
    çay ısmarladım ona bir gün. sanırım karakola geldiğinden beri hiç çay
    içmemişti, sabah kahvaltısında ki ücretsiz olanlar dışında. ki ücretli olanı
    daha lezzetliydi. farklı kişiler demliyordu, ücretli olanı ve kahvaltı için
    olanı.
    her neyse, hiç soru sormadım ona. hem de hiç. bi gün,
    kendiliğinden, sivil hayatta işlediği suçları anlatmaya başlattı. “gece
    iniyorduk ıssız bi caddeye babol, saklanıyorduk üç kişi, bi kişi arabanın önüne
    atıyordu kendini, araba çarptı çarpacak, durunca araba, ve açılınca kapısı,
    çıkıyorduk ortaya. ellerimizde bıçaklar, allah ne verdiyse alıyorduk. bazen
    arabayı da aldığımız oluyordu. ama sor bi bana, neden diye. sen sormucan gerçi.
    anladım ben seni. ama sor bi hele çekinme sor, herkes merak eder bunu. hakim
    bile sordu hani.”
    “neden” diyebildim güç bela, benim merakım bu konuda
    değildi.
    “zevkliydi be babol, parasında değildik işin anlıyon mu,
    risk alıyorduk, büyük risk, ama zevkliydi, çalıntı arabayla benzin bitene kadar
    gezmek gibisi yok. benzinin bittiği yerde bırak arabayı. o zamana kadar para da
    bitmiş olurdu çoğu zaman. sonra tabanvay. ya da yeni bir iş.”
    bir keresinde bir adamın boğazını kesmesine ramak
    kaldığından dem vurdu bana. az kalsın yapıyormuş. satırla üstelik. kavga
    esnasında falan da değildi. yine bir gasp sırasında anasına küfretmiş şöför.
    dayamış satırı boğazına arabaya dayayıp, adamın ödü bokuna karışmış,
    gözlerinden o korkuyu anlamış vedat, kendi de korkmuş, ama yapıcakmış, kanatmış
    azcık herifin boğazını, sonra derin nefesler verip vazgeçmiş bundan.
    “şimdi burda bana kimse selam vermiyor ya” dedi vedat, “ben
    kızmıyom kimseye, haklılar, ben kendime bile selam vermiyorum yıllardır, aynaya
    baktığımı gördün mü sen benim hiç, söyle bi hele gördün mü?”
    “tuvalette traş olmuyorsun”
    “aynasız oluyorum traş. ya. sor bile hele neden. sor bi.”
    “boşver vedat” dedim, “kimse selam vermesin. içek mi bu
    akşam”
    “nasıl yapıcaz babol, senin içki ortakları beni istemez.”
    “senle içicem” dedim, “ekicem onları.”
    “he tamam babol, ama ben de para yok biliyon mu?”
    “para soran mı var ulan hergele, hele bi sor bana hiç para
    lafını yaptım mı ben?”
    utandı ben böyle diyince. “buradan çıkayım” dedi, “sana bir
    dolu sahte para göndericem. gerçeğinden ayırt edemezsin haa. tıpatıp gerçeği
    gibi.” sorun şu ki, vedat çıkamıyordu oradan. üç yıldır askerdi. sürekli kavga ediyordu,
    tepesinin tasını arttıyordu ya komutanlar ya erler, sürekli kavga edip duruyor,
    ardından askeri cezaevine giriyordu. orasını da anlattı uzun uzun. ama ben kısa
    kesiyorum. fena içtik onunla askerde. içtikçe açıldı. onun mekanında. merdiven altında
    içiyorduk gece yarısı buluşup. ben çıkıyordum içkileri almaya.
    bi gün bi başçavuş ayağa kalkmadığı için şınav pozisyonu
    almasını istedi bundan. almadı vedat şınav pozisyonu falan. al, almıcam, al
    almıcam, derken bir tekme atmaya kalkınca başçavuş, çekti ayağını başçavuşun
    bu, başçavuş çat yere. üstüne çıkıp yumrukladı. zor ayırdılar. dört ay daha
    sabredebilse, beraber teskere alıcaktık. o gittikten sonra daha sıkıcı geldi
    askerlik bana. konuşulcak doğru dürüst bir adam bulmuştuk, onu da elimden
    almışlardı. ben de daha çok içmeye, daha çok nöbette sızmaya başladım. nasıl
    oldu bilmiyorum ama kurtulmuştum eski halimden. askere kaçmıştım, kendimden
    kaçmıştım, ve kendime yüzümü döndüm orada, yüzleştim bitmeyen nöbet
    saatlerinde. en çok da vedat kendime getirdi beni. ikimizde kaçamamıştık bu
    işkenceden. o belki hala bitirememiştir askerliği. bi daha ulaşamadım ona. ne
    telefon numarası kaldı, ne adresi. bi gün karşılaşırız belki, şöyle zincirsiz
    iki tek atarız. kim bilir.. belki gasp’a bile çıkarız birlikte.

    25.05.2017
  • eczaneye deneyleri..

    eczane deneyleri..
    nerden
    bulmuştuk hatırlamıyorum ama daze ile elimize, bir kimyasal listesi geçmişti.
    üç farklı renkle kategoriye bölünmüştü liste. altına renklerin anlamını
    açıklayan bir not yazmışlardı. kırmızı renkli olanlar, en tehlikeliler ve ölüm
    veya bağımlılık riski en yüksek olanlardı. çoğu yeşil veya normal reçeteye
    tabiiydi. sarı renkli olanlar orta derece risk taşıyordu. gri renkli olanlar en
    masumlarıydı. ikinci bir not, irc server adı ve nicki yazan bir nottu. “nasıl
    kullanacağınızı bilmiyorsanız, danışın.” crown’du adamın nicki. danışmana hiç
    başvurmadık. bulabildiğimiz kadarını denemeye ant içmiştik nerdeyse daze ile.
    üniversitenin ilk yılının ikinci dönemiydi. zaten, not ortalamamın en yüksek
    olduğu dönem, ilk dönemdi. bir nokta altı. giderek düştü, düştü ve okuldan
    şutlanırken, ortalamam sıfır nokta dört idi. sürekli olarak devamsızlıktan
    sınıfta kalıyor, bir üst sınıfa bir türlü geçemiyordum. topu topu iki yıl olan
    okulun, birinci sınıfında, üstün bir başarı sergileyerek dört sene üst üste
    kalmayı becerdim. aslında okula gidiyordum gitmesine, ama derse, sadece boş
    zamanlarımda, yani kampüste takılcak kimse bulamayınca giriyordum.
    her
    neyse, okulun iki kapısı vardı. a kapısı diye nitelendireceğim kapının
    karşısında iki eczane, diğerinde bir eczane vardı. eczane isimlerini kafadan
    atacağım bu öyküde, çünkü hatırlayamıyorum çok sevgili sayın okuyucular. onyedi
    yıl geçti aradan, ve o zamanlar tarihin amortisi sıfırı gösteriyordu. ikibin
    yılı şubat ayında daze ile tanıştım. tanıştığımız günü hiç unutmuyorum. okulda
    bir hiphop kulübü kurmaya çabalıyordum. ve okulun duvarlarına, kafelere, oraya
    buraya, izinsiz bir şekilde afiş asmak yasaktı. bense okulun ikinci ayında, her
    yere afiş basmaya başlamıştım. fanzin afişleri. ardından, okulda tutunmama,
    yani gidivermeme, yardımcı olucak, bahaneyle derslere de girmeme katkı sunacak
    bir plan geldi aklıma. kulüp kurmak. okulda, yöneticilerinin alayı black metal
    dinleyen bir rock kulübü vardı. ben de hiphop kulübü kurmaya karar verdim.
    kıllık olsun diye değil, ve şimdi olsa eminim yüzlerce kişi bulabileceğim bu kulüp
    için, kurulması için gereken yedi kişiyi bile üçüncü yılımda zar zor buldum ki
    her neyse konumuz bu değil, kulüp meselesini başka bir öyküde uzun uzadıya
    anlatmıştım ve konumuz daze ve ben ve hap üçgeninde şekillenicek.
    daze
    ile nasıl tanıştığımızdan bahsediyordum. kulüp kurmak için gerekli olan yedi
    kişiyi arıyordum ve ilki daze oldu. üzerinde wu tang tsortü vardı. direkt
    yanına gidip, “merhaba, sanırım rap dinliyorsun” diye sordum ve tanışmış olduk.
    tanışma faslını kısa keseceğim. ilerleyen zamanlarda daze bana akineton verdi.
    akıl hastanesine düştüğümde de vermişlerdi akineton ama daze’in verdikleri
    kadar güzel gelmemişti o günlerde. elindeki son tabletlerdi. bölüştük. ikisini
    eve sakladım. kesmemişti ama. 18 yaşının verdiği merak ve daha fazlasını isteme
    arzusu, bizi listede yazanları denemeye zorluyordu. aslında, evinin önüne
    sandalye koyup iş yapan bir torbacım vardı ama, elinde sadece piyasa
    uyuşturucuları vardı. hepsini denemiştim. lsd’den roj’a kadar. hiçbirinin
    bağımlısı olmadan, bir iki üç defa kullanmış, sadece bir defa gelen toz
    amfetamin dışında hiçbirini beğenmemiştim. o günlerde genelde küflü cigara
    takılıyordum. hemen hemen her gün. torbacım mahallemde oturuyordu. torbacıların
    çoğu mahallemde oturuyordu, çünkü ben kuruçayda oturuyordum. çingene
    mahallesinde. ki bu da başka bir öykünün konusu ve onu da yazmıştım bir
    yerlerde.. konumuza dönelim.
    daze
    ile beraber ilk eczaneye girişimizde ne alacağımızı bilmiyorduk. önceden bir
    hapın adını ezberlemiştik ama alıp alamayacağımızı bilmiyorduk, reçeteli mi
    değil mi onu bile bilmiyorduk. sorduk. aldık. önce üçer, ardından pek bir şey
    olmayınca yedişer tane içtik. koca paketi, (içinde yirmi tane vardı), bir
    saatte bitirmiştik. pek bir şey olmamıştı. üzerine çay da içmiştik. hapın
    üzerine çay iyi giderdi. ya da sadece daze ve bana öyle geliyordu. ertesi gün
    aynı eczaneye ritalin sordu daze, satmadı piç. ben bir saat sonra gidip, antiem
    aldım, elimizde tek kesin çözüm, önceden bildiğimiz, fakir hapı kalmıştı.
    antiem ucuzdur ama kafası bok gibidir. aslında bok gibi midir bilemedim şimdi. her
    şey herkes size rüyadaymışsınız gibi gelir. aşırı uykunuz vardır ama
    uyuyamazsınız, yine de kendinizi rüya görüyormuş gibi hissedersiniz.
    hareketleriniz yavaşlar, eklem yerleriniz uyuşur, ve yaklaşık bir kilo işersiniz..
    yirmilik tableti bir günde bitirdik ve çalmaktan başka şansımız olmadığını
    düşünüyorduk o sıra, bu listede yazan hapları.
    iki
    gün sonra, önce ben girdim eczaneye. aynı eczaneye, gül eczanesi diyelim.
    kekemeydim ve kekemeliğim ile adamı meşgul ederken, tek kişi duruyordu öğlen
    saatlerinde eczanede, boşuna karşı kaldırıma çöreklenip iki gün kesmedik
    eczaneyi, her neyse, ben adamı meşgul ederken, daze listedeki bir hapı çaldı.
    adını söyleyemeyeceğim ki siz de çalmayın. kötü emellerinize alet olmak istemiyorum,
    ama o liste hala bende duruyor, dileyene fahiş bir fiyata satabilirim. yaklaşık
    bin adet ilaç ismi yazmakta. biramda tuzunuz olursa, ölümünüzde tuzum olur. her
    neyse, günler bu şekilde geçerken, adamı oyalamak için her gün aldığım antiem’i
    beş gün sonra alamadım gül eczanesinden. adam, “bu ilaç artık reçete ile
    satılıyor” demişti bana. ben de hemen yan eczaneye, papatya eczanesi diyelim,
    kaydım ve aynı oyalama taktiği ile bir paket antiem aldım. daze’in çaldığı
    ilaçlarla geçiniyorduk, antiem birikiyordu. böbrek ilacıydı bu kez çaldığı.
    içtikten kırk dakika sonra fena halde başım dönmeye başlamıştı. düşücek gibi
    olduğum için hemen yere oturdum. daze de yanıma oturdu. kalkamıyorduk. kampüsün
    ortasında yere oturmuştuk. ne kadar sürdü bu durum bilmiyorum, gelip geçen bize
    bakıyordu. en sonunda kalkabildik, ve doğruca tuvalete kusmaya gittik. berbat
    bir ilaçtı. listede çarpı işareti koyulmayı hakkediyordu.
    o
    günlerde, daze, güzel sanatlardan üç eleman kafaladı. yurtdışından geldiğini
    iddia ettiğimiz, tehlikesiz ve reçetesiz bir hapı, elemanlara kalaladık.
    poşetin içine koyduk tek tek kutusundan çıkarıp hapları. güzel de bir para
    aldık karşılığında. o parayla da gidip bi güzel rakı içtik. ertesi gün
    elemanlar, “abi bu süpermiş ya, kafamız süper oldu” gibi laflarla geldi
    yanımıza, biz de biraz daha sattık. üç ya da dört kez yaptık bunu. her
    seferinde de, ya cigara ya da alkol aldık gelen parayla. daha sonra da,
    elemanlara, “gelmiyor artık, biz de bulamıyoruz” deyip savdık başımızdan. güzel
    para geliyordu ama işin cılgı çıkabilirdi. korktuk mu, korktuk.
    her
    neyse, kovulduğum üç eczaneden sonra, üçüncüsünün adına da, kardelen eczanesi
    diyelim, kovulduktan sonra, onlardan başka en yakın eczanede epey uzak
    olduğundan, işimize, cigara ve şarapla devam etmiştik. ben bazen mahalledeki
    eczaneden antiem ve torbacımdan bazı şeyler almayı sürdürdüm. antiem’e parasız
    kalınca başvuruyorduk ki dediğim gibi, bok gibiydi. ama ucuzdu. bilen bilir.
    sonra
    bir gün, hiçbir şey kullanmadığım yaz tatilinin sonunda, üniversitenin ikinci
    yılının sonundaki yaz tatilinin sonunda, psikoza girdim. bir hafta boyunca,
    onca zaman kullandığım kimyasalların hiçbirinin gösteremeyeceği derecede feci
    halüsinasyonlar. tanklar gördüm evin arka balkonundan görünen manzarada.
    mancınık gördüm kendimi ortaçağda sanıp. bilmediğim bir dilde bağıran simitçi
    gördüm. gecenin karanlığında duvarda parıldayan ışıktan arapça allah yazısı ile
    w karışığı bir yazı gördüm. yeğenimin halüsünasyonunu gördüm. gerçeklikle bağım
    kopmuş, bambaşka fikirlere gark olmuştum. bir daha da, sanıyorum, herhangi bir kimyasal
    kullanmadım. daze de memleketine gitti zaten. biz de kuruçaydan taşındık. böyle
    yani. bu kadar.. isteyene, gerekli talimatları verebilirdim, ama yapmayacağım.
    nasihat da etmiyorum. kim ne bok yerse yesin. ama etken maddesi risperidon olan
    her türlü maddeden uzak durun demekle yetineceğim. tabii robot olmak ve
    donuklaşmak istiyorsanız başka…

    14
    mayıs 2017
  • yaşanan her şey yaşandığı anda gerçektir – giriş yazısı…

    “bir
    başkasını bu kadar iyi tanısaydım, kendimle ilgili bu kadar çok konuşmazdım”
    h. david thoreau
    bazen, yazdığım bazı şeyleri okuyan bazı
    insanlar, başıma geçmişte gelen bir şeyleri anlatmaya giriştiğimde, -ve daha
    önce anlatmadığımdan emin olduğum halde- “biliyorum anlatmıştın” diyorlar, “yoo,
    sana hiç bahsetmedim” diyorum, “yazmıştın ya, okudum” diyorlar sonra da.
    işin, şaşırtıcı olan kısmı bu değil. benim
    için yazmaya dair, daha doğrusu kendi başına gelen saçmalıkları kaleme almaya
    dair, işin şaşırtıcı olan kısmı, her şeyi unutarak yaşamama rağmen, yani dün
    konuştuğumuz şeyleri bile bugün unutabiliyorken –ki bu verilmiş sözleri
    sallamadığım anlamına gelmiyor- yazdıklarımın anısını unutmuyor oluşum. geçen
    ay içinde başıma gelen çoğu şeyi unuttum bile, ama on sene önce yazdığım bir
    şeyi, hatırlamak için tekrar okumama gerek yok. yaşadıklarını unuturken,
    yazdıklarını unutmuyor olmak…
    ama yazmaya, yaşamdan daha çok önem
    verdiğim yönünde bir algıya da kapı açabilir bu. oysa durum tam tersi dostlar.
    ve yapabilseydim, yani elimden gelseydi, yazmayı istemezdim. bunun yerine,
    yaşamak, daha doğru olurdu, kendimce. ve, yazmayı kendine bir amaç edinen
    insanların bu konudaki sohbetinden uzak duruşumun nedeni de, biraz da bu
    aslında. büyük edebiyatın acemi askerleri.
    oysa yazmak da, resim yapmak da, hatta film
    çekmek bile, başka ve bazı durumlarda daha önemli bir şey için, araç olmaktan
    öteye geçmiyor kanımca.  o başka bir şey
    de, kimi için para kazanmak oluyor, kimi için de fikrini kitlelere ulaştırmak.
    benim için, eğer yazarlıktan söz ediceksek, paranın ya da kitlelerin önemi
    olmadı hiçbir zaman. zaten bir işim var, para için yaptığım. ve tüm vaktimi
    boşa çıkartacak kadar zengin olsaydım, şimdikinden daha fazla zamanımı, daha
    çok para kazanmak, ya da daha çok kişiye ulaşmak ya da daha çok şey anlatmak
    için ayırmazdım. yazmayı seviyorum sadece, ve olan biten her şey de bundan
    ibaret.
    asla büyük bir yazar olamayacağım, asla
    daha iyi yazmak için çabalamayacağım, ve bugüne kadar zırvaladığım şeyleri
    derleyip yayınlasaydım belki şu an yedinci kitabım için çalışıyor olurdum ama
    asla fanzinden de, yerin altından da şaşmayacağım. çünkü burada patron benim,
    ve ikinci bir patrona ya da yuvarlak içine alınmış bir c’ye ihtiyacım yok.
    ve daha önce belirtiğim gibi, yazdıklarımın
    çoğu, gerçekte olanın bir izdüşümü halinde açığa çıkan sanrısal reaksiyonlardan
    ibaret olsa da, burada, kitabın bu bölümünde, gerçekte olan bitenlerle ilgili
    alınmış notları yayınlıyorum. ve hayatta olduğum sürece, arada bir, buralarda,
    siyah beyaz nüshaların bir yerlerine, veya kendi imkanlarım dahilinde
    basabildiğim kitapların içine, sıkışmış olurum. ve beni buradan çıkartma
    teşebbüslerine iznim olmadığını, ve bunu da vasiyet olarak belirttiğimi
    bilmenizi isterim. nolur-nolmaz. eyvallah. 2013kasım

    “yaşanan her şey yaşandığı anda gerçektir
    -bu bir film, bir düş, cinsel ilişki, cinayet, öldürülmek ya da dondurma yemek
    olabilir” buk.
  • see nothing

    see
    nothing                      
    onu aradım.
    evet yaptım bunu. yıllar önce de
    aramıştım. yıllar
    boyu. hayat boyu. arayış değildi, kelime, aramak da değildi abi aslında,
    sadece, tam olarak, beklemek, bu noktada, daha doğru bir tanımlama olurdu abi,
    aslına bakarsan. aslında aslına bakarsan.. güzel oldu lan.. aslında aslına
    bakarsan.. ha abi? neden olmasın ki? kötü bir kopyasına baktığını anlayana
    kadar, neden güzel olmasın?
    bilmem dedim, sustum ben, dinliyorum,
    devam et oğlum, beni sen çağırdın, sen anlat
    onu bekledim abi. evet yaptım bunu.
    yıllar boyu. öylece. sesimi çıkarmadan. kafamı bile kaldırmadan. belki görürüm
    diye bakınmadan sağa sola. yoldan geçenlere ya da yoluma dönmeye çabalayanlara
    aldırış etmeden. öylece durdum. çekimser bir dilenci gibi belki. neresinin sakat
    olduğunu haykırmayan, acıyan tarafını açık etmeyen, arkanızdan bir dua sözü
    vermeyen, ve hiçbirşey de istemeyen bir dilenci gibi.. tanır dedim. dilenci
    olmadığımı anlar. orada o şekilde, duruyor olmamın, aslında sadece bir duruş
    olmadığını anlar. ya da herşeye karşı gözümü kapatabiliyor oluşumun, göz yummak
    değil, görmezden gelmek değil, gözünü kapamak sadece, bir kaçış olmadığını,
    anlar. herhangi bir noktada, herhangi birşey için, her hangi bir flama bile
    açmamam gerektiğini, bilir. tanır o beni. hepsi bu abi.
    sonra dedim, geldi mi? buldu mu seni?
    tanıdı mı?
    sonra abi. gerçek anlamda, telefonun
    tuşlarına dokunarak, ezbere bir şekilde, pat pat pat, tuşlayarak onları, sanki
    112’yi tuşlarcasına, basarak o tuşlara, aradım. her sarhoş halimde, evimin
    yönünü veya anahtar deliğini, veya anahtarlarımı çantanın neresine gömdüğümü,
    ezbere buluşum gibi.. çaldı. ve sadece çalmış oldu. arkadaşım geldi sonra, bira
    almaya gitmişti, geldi, “neler karıştırıyorsun gene” diyerek, geldi
    ve oturdu ve saatten haberim yoktu. içiyordum sadece. hiçbirşeyden haberim
    yoktu abi.. sigara ve bira ve… sigara ve şarap ve.. sigara ve oksijen.. ve
    sigara ve sigara.. yanında birşeyler olsun veya olmasın, yanımda birşeyler
    olsun veya olmasın. o ve ben, bütünleşmiş gibiydik, sigaradan bahsediyorum abi,
    ondan değil. bütünleşmiştik, onun için bırakmıştım abi biliyor musun?
    aptalmısın oğlum sen, sigara
    bırakılır mı dedim, ee ardından? 
    telefonunu açmadı mı yani?
    açmadı abi. duymadığını dile
    getirdiği ve nasılsın diye sorduğu bir mesaj attı bir gün sonra.. sonra. hmm.
    sonra eve geldim. oturdum. bi şarap daha açıp o-damda gizlice, uyuyacağım
    demişken valideye kapatıp tüm kapıları ve ışıkları ve dünyanın kepengini
    indirip varolan herşeyin üzerine oturdum abi. odamda bir başıma. sokakta bir
    başıma. orda veya burda. oturdum sadece. beklemeden de herhangi birşeyin geçip
    gitmesini veya dönmesini birşeyin etrafında, bekledim
    geçip gitti mi?
    kim abi?
    kimden bahsediyordun ki oğlum? ıyice
    kafam karıştı..
    hatırlamıyorum, çok karışık.. uyandım
    sonra. ve bi sevgilisi olduğunu gördüm. bu kadar çabuk? bi ayda abi, bi ayda,
    hepsi bi ayda buluyor..
    ne hissettin dedim, gözlerinin içine
    bakarak, fena içiyorduk, o ve ben, tek başımıza, iki başımıza, iki başlı
    canavarcasına, şarabı, yudumyudum, şakır şakır
    ne mi hissettim? ne mi? hiç. şaşırdım
    abi. hepsi bu.
    şaşkınlığını gizleyebildin mi diye
    sordum, sonrasını önceden anlatmasını istercesine, olayın nasıl sonuçlandığını,
    tekrar arayıp aramadığını veya başka birşey işte..
    bilmem diye karşılık verdi. ne mi hissettim?
    bak anlatayım, herife acıdım tamam mı? sevgilisine yani. gerçekten acıdım.
    kendimi düşündüm ve acıdım.
    neden acıdın? bir kıskançlık ya da
    öfke nöbeti ya da onun gibi birşey geçmedi mi içinden..
    içimden geçmiyor hiçbirşey benim abi
    dedi, takılıp kalıyor, geçemiyor, filtreli bi ruhum var, zehri kalıyor..
    siktiret şimdi edebiyat yapma dedim,
    herife neden acıdın?
    acıdım işte. ve haklı çıktım sonra..
    sonra derken?
    çünkü üç gün geçti aradan abi,
    anlıyor musun? sadece üç gün, başka bir sevgilisi oldu.
    nası yani oğlum, ben sen, o, biz siz
    kim onlar gibi bir şey mi?
    o ne ki abi dedi, sigara aldın mı
    sen?
    yani anlamadım oğlum dedim, hangi
    zamandan bahsediyordun ki
    üç gün sonra başka bir sevgilisi daha
    oldu abi işte
    ona da acıdın mı diye sordum
    hayır dedi, ben kendime de acımam
    ama ilkine acımıştın
    üçüncüsünü görünce, ona da acımaktan
    vazgeçtim. güldüm sadece, abi, kendime, ona, diğerine, alayına güldüm. bu kadar
    salak olamazdık, yani, anlıyorsun değil mi? bu kadar salak olunmaz amına koyiim
    kendini aptal gibi hissediyor
    olmalısın dedim
    kendimi salak gibi hissediyorum dedi
    aynı şey
    aynı şey değil abi, aynı şey değil,
    hiçbirşey tamamen birbirinin aynısı değildir, benzer öğeler bizi birbirimize
    yakınlaştırır, tamam mı? benzer öğeler, aynı tarz müzik belki, sevdiğin bir
    filmi senden önce sevmiş olabilmesi anlıyor musun? bunlar bizi yakınlaştırır,
    ama sen o siktiğiminin kitabını okuduğunda, siktiğiminin adamı, siktiğiminin
    romanında, açlıktan bahsediyorsa, sabah ne yiyeceğini bilemediğinden ve ertesi
    gün napacağını kara kara düşünüyor olduğundan bahsediyorsa ve sen onu okurken
    eğer, annene sorduğun çay var mı sorusuna var ama şeker kalmamış paramız yok
    yanıtını alıyorsan ve dolabı açtığında görebildiğin tek şey, soğuması için
    buzluğa konmuş içi su dolu kola şişeleri ise, kolayı geçtim bir sineği odandan
    içeri girmeye ikna edebilecek kadar bile imkanlara sahip değilsen, anlıyorsun
    değil mi abi ne demek istediğimi , eve nasıl dönücez abi ya, son otobüs kaçtı,
    para yok
    siktiret evi, yürürüz, yatarız, şu
    bu, ee o romanı okurken sen..
    ya işte abi, ben o romanı okurken
    eğer, son akşam yemeğimi dün sabah 
    yediysem, peynir değil, peynir değil bak abi, lor ekmek yiyorsam, daha
    ucuz diye, arabesk yapmıyorum bak, yanlış taraflara gidicekse keselim,
    yoo arabesk de güzeldir oğlum, neden
    takılıyorsun, konuş sen, dinlerim
    güzel filan değil abi, güzel olan
    hiçbirşey yok
    sarhoşuz oğlum
    alakası yok abi, sarhoşum ama onla
    ilgili değil mesele bak, anlatayım, sen eğer, o kitabı almak için, çalmaktan
    bile korktuğundan ama, anlıyor musun? korkak itin tekisin çalamıyorsun değil
    ama, annen üzülür diye abi, yakalanırsan, annen üzülür diye, çalamadığından,
    para biriktirmek için okula yayan gidiyorsan, ki o herifler annelerini hiçe
    sayarlar, uyumsuz bir genç olma adına harcarlar bazı iyi şeyleri de
    yaşamlarında, ki her anne iyi olmayadabilir, ama sikik burjuva yaşantısının
    bunalımından sıkıldıkları için değiştirmeye çalıştıkları dünyalarından bile
    vıcık gibi konfor akar anlıyor musun abi?
    anlıyorum dedim, neden anlamayayım,
    sen romana dön bi bakayım, orası yarım kaldı, hangi roman bu?
    ne önemi var ki abi dedi, roman işte,
    knut hamsun açlık diyelim mesela, ne önemi var, roman olmasın da kuram olsun,
    ne önemi var, kuran olsun isterse, hiç önemi yok bence, olay şu abi, sen o
    herifin anlattığı hali yaşıyorsan zaten, ve o herifler sırf hiçbirşeyler
    yanlışlıkla siklerine takılmasın diye, öyle bir algı oluşturmasınlar diye,
    dışarda ve evde dinledikleri müzikler bile farklıyken, yani anlıyor musun
    bilmiyorum da abi, para kaldı mı ya eve nasıl gidicez biz
    gitmeyi veririz dedim, siktiret
    sabahlar mısın burda benle yani?
    kendimle çok sabahlıyorum ben dedim,
    akşamlıyorum da, hep kendi kendimeyim, kendi kendimden başkasıyla konuşmayı
    beceremem ben
    anlatayım abi ben o zaman, anlatayım
    da, ne anlatıyordum amına koyayım
    roman diyorduk, çayım vardı ama
    şekerim yoktu
    he abi tamam dedi, montumun yakasını
    düzelti, montunun yakasını düzeltti, montumuzun yakasını düzelttik, bak dedi,
    sigara kaldı mı ya?
    bulurum ben şimdi dedim, kalktım,
    birkaç ağaç ilerdeki çiften bi sigara dilendim, döndüm, oturdum, yaktık iki
    sigarayı, bi sigarayı, ve devam etti sonra, akıl almaz bir hızda konuşarak,
    kendi kendimle:
    bak abi dedi, olay ne biliyor musun?
    sen o siktiğiminin herifinin yazdığı şeyi okumadan önce önsözü okursun, lan
    herif hep öyle yaşamıştır bir de anlıyor musun? hayatı boyu. güneşinin gücünü
    biraz daha zayıflatır bunu biliyor olmak, kendinle kıyaslarsın herşeyi amına
    koyayım, birşeyden kurtulmaya çalışmıyor-sundur, o herifler kendilerinden
    kurtulma savaşı verirken, ait oldukları yaşantı-dan, benliklerinden, kurtulma
    savaşı verirken, sen birşeylerden kurtulmaya de-ğil kendini birşeylerden
    kurtarmaya çalışıyorsundur, anladın mı beni, sonra abi, aynı kitabı düşün, o
    adam lüks bir kahvaltıdan sonra okur ve tanrım der herife, sürekli anlatırlar
    okudukları herşeyi herkese, herkes tanrıları oluverir bir anda, tanrıları
    sürekli değişir, idolleri, dölleri, iyi de abi tanrıyı bi düşünsene, tanrı
    ate-iste ne diyor abi? o yazdığı kitaplarda, ne diyor.. dinsel metinlerden söz
    ediyo-rum. bu herif, sonra, aynı şeylerden bahsettiği şeyler yazıyor, okuduğu
    ya da gördüğü ya da dinlediği şeyleri anlatıyor tamam mı? bi yerden duyuyor, ex
    ça-kıyor, sırf kulaktan dolma herşey, ve sonra anlatıyor da anlatıyor, empati
    yapı-yor yani, patik bile öremez oysa, neyin empatisi, havaalanı ile ilgili
    roman yazı-cam deyip havaalanının bekleme salonunda takılıyor bir ay, gözlem
    mözlem, lan dal yarak, insene aprona, yukarıdan aşağısı nasıl görünüyor
    bilmiyorum ama a-şağıdan bakıyormuşçasına yazıyor bu herifler yukarısını
    anladın mı? ama onlar-da yukarda yaşıyor aslında.. ki önemli de değil aslında,
    aşağısı yukarısı abi, me-sele o değil yani, mesele parada kitlenmiyor, parada
    çözülmüyor da, para değil mesele, başka bir şey…
    hatuna dönelim mi?
    ne dönmesi abi, allah insanı terazi
    burcunun şerrinden korusun
    öyle değil be yavrum, konu dağıldı
    çok diyorum dedim, sen iyice karıştırdın meseleyi, hani en başta bekliyordun
    falan, birini
    kimseyi beklediğim yok benim be abi,
    ne lan bu, balıkçı mıyız biz? oltamıza deniz kızımı takılacak? iyice saçmaladım
    ben orada, en iyiler yalnızken güçlüdür demiyor mu amca
    ya iyi de, o amca öyle diyor, sen en
    iyiyim mi diyorsun şimdi yani?
    ha ne abi, nası, orası gelmedi hiç
    aklıma
    e öyle tabi oğlum, yalnızlık filan
    hikaye, kimse yalnız değildir, en fazla yastığa sarılırsın, en fazla gider
    çoktan ölmüş şarkıcılarla konuşursun, ölmüş yazarlarla, en fazla tanrıyla
    konuşursun oğlum, o sana cevap vermese bile yaparsın bunu, dua edersin lan, hem
    de var ya, ağlayarak edersin böyle, bi arkadaşım anlatmıştı ordan biliyorum
    ne duası abi, ben hiç dua etmem,
    tanrı var mı sence?
    var veya yok, ben işin orasını
    bilmem, herif giriyor bi gece yatağa, ağlamaya başlıyor, allahım bana bir eş
    yaratmadın mı diyor ağlarken, hem dua hem isyan ediyor anladın mı hem istek hem
    sitem.. ağlamış ama baya..
    sonra abi, kabul olmuş mu duası
    yok oğlum, tanrı kandırmış bunu,
    dalga geçmiş
    yapma be abi, sonra, nası kandırmış
    ya anlamadım
    hemen ertesi gün, göndermiş bi hatun
    buna
    oha ertesi gün?
    ya da diğer günlerde, gelmiş ama
    biri, böyle peri kızı gibi birşeymiş, prenses 
    gibi, ama kraliçesi kayıp, kralı kötü bir prenses, kraliçe olmak
    istemiyormuş anlayacağın
    e bizim hikaye işte abi, zengin aile
    bunalmış delikanlı modu
    yok yok, öyle değil, harbiden
    istemiyormuş
    abi kim kraliçe olmak istemezki,
    tanrı neden kandırmışki herifi, o kadar da ağlamış
    oğlum, tanrı işte, ne diyebilirsinki,
    iplerimiz onda sonuçta, karşı çıksan kodese, boyun eğsen kafese sokuyor..
    yok be abi, o kadar da kötü değildir
    bence tanrı, ama üzüldüm herife, umutlanmıştır
    hem de nasıl oğlum, bana anlatırken
    bile ağlıyordu herif, o gün hem sitem etmiş hem dua, yastığa sarılmış, uyumuş
    filan, sonra gelmiş hatun işte, çocuk bile düşlemişler iyi mi, o derece yani..
    neden ayrılmışlar abi, nası anlamış
    tanrının onu kandırdığını
    he şeyimi diyorsun, bana eş
    yaratmadın mı modu
    evet abi, nerde patlamış teker?
    herif arada kızı kırıyormuş ama,
    gönlünü almak için de bazen günlerce belki bi gram uyumadan mektuplar filan
    yazıyormuş, herşeyini verebilirmiş ona, hani şey oğlum, bana dedi ki, alaadinin
    sihirli lambasını bulsam hiç dilek dilemeden direkt ona götürürdüm dedi
    o da aptallık be abi, biri için
    kendini hiçe sayarsan o kişi de kendi için seni hiçe sayabilir
    e öyle tabii, biraz, ama kızın bencil
    tavırları bunaltmış adamı en sonunda, elinde verebileceği bir tek sessizliği
    kalmış herifin, hatun da çok dayanamamış sessizliğine, hemen başkalarını
    bulmuş.. parası bitmiş herifin, borcu artmış, o yüzden nefret ettiği işinden
    bile ayrılamıyor şu an da, hergün bir işkence günü olarak başlıyor, bi küfürle
    açıyor gözlerini, bi kez ben de kaldı, içtik filan böle, sabah uyanırken, ben
    hâlâ pinekliyordum, o işe gidicek diye erken yattı falan, abi bi uyandı, işi de
    ekti o gün ama, öğlene kadar kendine gelemedi, güne başlayamıyor bir türlü,
    aslında gün bitsin de istemiyormuş artık, öyle sabit kalsın, bi vakitte, mesela
    imkanı olsa zamanı durduracak, insanları dünyanın dönüşünü, güneşi ayı,
    herşeyi, tanrıyı bile, kendi dışında herşeyi
    nedenki abi, orayı anlamadım
    kendi kendine durup, “of ülen
    çok yalnızım” demekle, sade bir şekilde, ama yine kendi kendine
    “sensizim” demek arasında dağlar kadar fark var moruk, o hesap bu
    işler.. kimse yalnız değildir dememle ne demek istediğimi anladın mı şimdi, en
    fazla tanrıyla konuşursun falan, kendi kendine ya da belki ha?
    kendi kendime konuşmaktan sıkıldım
    abi ben, kendimi dinlemiyorum artık, duymuyorum yani dinlemiyorum derken,
    ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor gibi değil, sustuğumda iç sesim devreye
    girmiyor artık abi..
    uzun zamandır düşünmüyorum oğlum ben
    de, sürekli bi koşuşturmacadayım  o
    fanzin senin bu kolaj benim, ordan oraya, dön baba dönelim, sürekli zihnimi
    meşgul edicek birşeyler bulmam lazım, kitap okumak filan değil ama, okumuyorum
    kitap, anlamıyorum da artık okuduğumu, yazdığımı bile anlamıyorum ben, sen
    anlıyor musun?
    boşver abi dedi, sigara bulsana gene
    bana, para kaldı mı, bira noldu bizim, bitane daha vardı, eve nasıl gidicez
    biz? eve dönüş yolunu hatırlıyor musun?
    yolu çoktan kaybettik oğlum dedim, ev
    çok uzakta kaldı artık, yıkmışlardır belki, içerde kimse oturmuyor diye,
    siktiret, gel bi sigara bulalım..

    18.06.2012 – 03:30
  • aynştayn

    aynştayn ile
    tanıştığımda, orta bire gidiyordum. ancak onun aynştayn olabilmesi için,
    tanıştığımız günün üzerinden birkaç hafta geçmesi gerekti.
    ortaokula ilk
    yazılan olabilmem için annem büyük bir çaba sarfediyordu, bu ne anlama
    gelecekti, bana ne kazandıracaktı bilmiyorum ama, ilkokulum,
    sekiz senelik zorunlu eğitime geçiş aşamasında aynı anda ortaokula da
    dönüşünce, yani aslında adı barbaros hayrettin ilkokulundan, ilköğretim okuluna
    devrilince, ben beşinci sınıfı henüz bitirmiştim ve o zamanlar, devletin beni
    adım adım takip ettiğini bilmiyordum. bundan, liseyi bitirdiğim sırada
    gerçekleşen, meslek liseli çıkışlıları meslek yüksekokuluna kapatma fikirleri
    açığa çıkınca şüphe ettim, ertesi sene sınava ikinci girişimde gerçekleşen
    sınav sorularının çalınması ve sınavın ertelenmesi skandalıyla emin oldum ki;
    birileri benim yaşamamı gözetliyor ve bir yöne doğru çekmeye çalışıyordu, o bir
    aylık gecikme, benim bir ay ders çalışmadan aylak aylak gezmeme ve dershanede
    iken aldığım puanların altında bir puan almama sebep oldu, oysa diyorlardaki
    dershanelerin yaptıkları sınavlar daha zordur, gerçek sınavda, eğer heycanını
    yenebilir ve bunun da bir deneme sınavı olduğunu farz edersen, daha yüksek bir
    not alırsın, herkes de öyle yaptı zaten, benim dışımda ve ben sonra
    üniversiteye girdiğim sırada da anladım ki, işin ucunda amerikalılar vardı
    çünkü benim okula girdiğim sene yaptıkları yardım sayesinde, okulumuzdan en
    başarılı sekiz öğrenciyi kendi ülkelerine kaçırıyorlardı, ve bu sebeple bölüm
    koordinatörümüz sürekli benimle uğraşıyor, sadece benimle uğraşıyor ve örneğin
    ben bir dersten cc ile geçmişsem, o dersi bana ertesi sene tekrar aldırtıyordu
    çünkü benim o dersten, dahası tüm derslerden aa ile geçmem gerekiyordu, böyle
    diyordu bana, ve ben okula gitmediğimde, beni arattıyordu kampüste, ve eğer o
    an okula girip derse girmediysem beni mutlaka buldurturdu.. çünkü ona tenbih
    etmişlerdi, ilk sekize sokmaları gerekiyorlardı beni, ve belki anneme de tembih
    etmişlerdi, ortaokula ilk yazılan çocuk olmalıydım, numaram 1 olmalıydı ve
    bilinçaltıma kazınan bu numara ile, her yerin 1 numarasına ulaşmak için çaba
    sarfetmeliydim.. ancak bilinçaltı mesajları ile her zaman herkes de aynı sonucu
    elde edemezsiniz, çok sayın illuminati elçileri.. ve bu sebeple, benim 1 ile
    ilgili tek takıntım, fanzinlerimin üzerine, bir lira, bir kayme, bir kağıt, bir
    demir gibi fiyatlar koymamla son buldu. ve tabi bir de, bir yan etki olarak,
    üniversite hayatım boyunca birinci sınıftan ileriye gidemedim, dört sene
    boyunca ve burada numorolojiye dalıp biraz kehanet ve komple teorileri ile
    haşir neşir olmak isteyenler için şunu söylememe izin verin; söz konusu
    kıyamet, 21.12.2012 de değil de, 12.01.2012 de kopacak efendiler, neden
    derseniz, o gün ben otuz yaşıma gireceğim ve dahası 12.0.12.0.12 şeklinde
    irdelediğimiz de bu hiç de kutsal olmayan otuzuncu doğum günümde, illümatik
    güçlerin otuzbin senedir aradığı gerçeği yakalayacağımızdan eminim, çünkü bir
    insan otuz yaşına girerken, rakamlar da otuzu ele veriyorsa, 2 artı 1’i
    deneyiniz bunun için, yanına sıfır, ve dahası toplumun başına açtığım cehalet
    sandığı olarak bilinen sokak edebiyatı da onikinci yılına giriyorsa, ve dahası
    tüm bu hengameden sıkılmayanlarımız için bugün burada aynştayn’ın hiçbir yerde
    duyamayacağınız gerçek hikayesini anlatacağını vaad ediyorsa size,
    illuminatinin tek 34. derece adamı, o zaman söyleyeceklerini de dikkate almaya
    başlamalısınız.. ne diyordum?
    ortaokula
    yazılabilmem için annem büyük bir çaba sarfediyordu ve biz okula kayıt olmak
    için, sabahın köründe geldiğimizde, okulda yasemin adında bir kız vardı, annesi
    ile beraber bizden önce gelmişlerdi, ama şu işe bakın ki, annem kayıt esnasında
    hemen seri bir atak yapıp kimliğimi uzattı ve zaten başından beri kurulu olan
    düzenek işlemeye başladı ve benim o tüm hayatımı değiştireceğine ve zihnimi
    allak bullak edeceğine dair planlar yaptıkları numarayı bana verdiler: 1
    ardından 253
    öğrenciye, birer birer numara verdiler ve tek sayılar erkek, çift sayılar
    kızdı, ve sonlara doğru değişen denge nedeniyle çift numara alan erkeklerin
    gelecek yaşamlarında cinsiyet değiştirip değiştirmediklerini bilmiyorum ama
    okulda diğer çocuklar arasında o talihsiz çift numaralı erkeklerin uzun süre
    eğlence konusu olduğunu size söyleyebilirim ve her neyse dostlar, bu kadar uzun
    cümle kurmamam gerektiği üzerine aldığım eleştirelere aldırış etmiyor ve cümle
    ve anlam ve nokta ile zaman kaybetmeden her şeyi “ve” ile bağlayıp virgüller
    yardımı ile konuşmayı sürdürüyorum içimden.. çimden bir adamım ben, o nedenle
    yani..
    ortaokula
    başladığım ilk gün, henüz okulumuz yeni başladığı için ortaokul yaşamına,
    öğretmen sayısı kısıtlıydı ve dersler ilk hafta başlamamıştı ancak ikinci gün
    sınıfa bir öğretmen girip (ilk gün kimse gelmedi bile boş boş oturduk arada bir
    müdür gelip ‘kesin sesinizi’ dedi), camı açtı, masa örtüsünü düzeltti sınıfa
    şöyle bir bakıp, gülümsedi ve gitti ve ben o gün anneme gelip bugün bir
    öğretmen geldi, fen bilgisi öğretmeni imiş ve sınıf öğretmenimiz imiş dedim ve
    annem de gülümseyip ‘ne güzel demişti sınıf öğretmeninin gözüne girmeye çalış’,
    o zamanlar ne demeye çalıştığını bilmiyordum ama üniversitede bunu anladım,
    çünkü bölüm koordinatörü benim gözüme girmeye çalışıyordu, başaramayınca da
    öfkelenip “hayatın boyunca sürüneceksin bu gidişle” diyordu ben de ona ‘yılanlar
    da sürünüyor ama derileri için avlanıyorlar’ demiştim, ‘üstelik o deriden
    yapılan şeyleri giyen sümkürükler de senenin belli dönemlerinde deri
    değiştirdikleri için, bu daha çok hayvan katliamına neden oluyor, bunu biliyor
    muydun? sizi neyin zehirlediğini asla bilemezsiniz efendim..’
    sonra işte, ben
    anneme yalan söyledim ve annem benim yalan söyleyebildiğimi henüz bilmiyordu,
    ben de o zamanlar yalan söyleyemediğimi bilmiyordum ama zamanla annem beni ben
    de annemi öğrendim ve sonra bir daha ona yalan söylediğimde gözlerime bakıp ‘olur
    öyle’ demekle yetinmişti ‘bir daha olmasın..’ mesela ben okuldan erken çıkıp ‘anne
    ders erken bitti’ dediğim de bana diyordu ki: “olur öyle, öğretmenine söyle,
    bir daha erken bitirmesin, bunun için para alıyorlar onlar”. anlıyordum, okula
    gideyim diye para veriyorlardı bana ve ben de o parayla kitap filan alıp, ya da
    ateri salonuna gidip, okula da yayan gidiyordum çoğu zaman, ta ki bilet yerine
    kent kart icad edilene kadar.. ondan sonra hayatım zindan oldu çünkü annem veya
    babam önceden kartı doldurtuyordu çoğunlukla, ben de napacağını bilemez, bi
    otobüse binip, bilmediğim bir yere giderdim bazen.. ve işte, çocuklar, daha
    sonraki bir gün, o pencereyi açan ve anneme bir yalan söylememe sebep olan
    kadın, sınıfa girdi ve “ben fen bilgisi öğretmeninizim” dedi, “adım filiz, aynı
    zamanda da sınıf öğretmeninizim.” o gün şunu düşündüm: istediğim bir şeyin
    gerçekleşmesi için, o konu da yalan söylemem yeterli. bu yüzden tanrı yalan
    söylemeyi yasaklamış, çünkü insanlar o zaman her konuda yalan söylerek
    istedikleri her şeyin gerçek olmasını sağlayabilirler. yıllar geçince, bu
    konuda haklı olduğumu gördüm.. sonra?
    sonra işte, hoca
    herkesi numara sırasına göre oturttu ve ben 2 numaralı yaseminin yanına düşüp
    kendimden nefret ettim, çünkü bu kızı sevmiyordum, ben derya’nın yanına oturmak
    istiyordum ama o da beni sevmiyordu, çünkü onun c sınıfından ilhan adında bir
    sevgilisi vardı arkadaşlar, ve üstelik derya’nın numarası da ondu, on, aradaki
    dokuz sayıyı ekarte edip ona ulaşamazdım, bu imkansızdı ve daha sonra kızlı
    erkekli oturma grupları son buldu, erkek erkeğe ve kız kıza oturtma kararı
    alındı ve ben de mustafa adında yine sevmediğim 3 numaralı bir herifin yanına
    düştüm.. oha diyordum, oha, sevmediğim herkes neden bana yakın konumda
    mevzileniyor, arka sırada iki ve dört numaralı kızlar, dört numarayı da
    sevmiyorum, aşırı çalışkan ve üstelik kibirli, sürekli her şeyi bildiğini
    sanıyor ve aslında sadece gösteriş yapıyor ve dahası sınıf başkanı seçildi bu,
    ve bana gıcık gidiyor..
    sonra işte,
    sınıftaki kimsenin beni pek sevmediği gerçeği ile yüzleştim, aslında nefret de
    etmiyorlardı, ben orda değilmişim gibi davranıyorlardı, çünkü ben hiç
    konuşmuyordum, çünkü kekemeydim ve öğretmenler yoklama yapınca, benim adım
    okunuyor, ve herkes gülüyordu sınıfta, herkes, bazı öğretmenlerin bile
    güldüğünü görmüştüm, söyleyemiyordum işte, belki burda değildim, belki kekeme
    değil de burda değildim ben, olamazmıydı yani? olabilirdi öyle değil mi? yalan
    söylerek sınıfta var olmak istemiyordum, ben sınıfta değildim, ben o günlerde
    okuduğum kitapta anlatılan afrika nehirlerinde yüzüyordum, ve orada kimse
    kimsenin adını söyleyince, adı söylenen burda demezdi, kimse kimsenin adını
    söylemezdi bile, bir isme ihtiyaçları bile yoktu belki de, toplu olarak
    isimlendirmişlerdi kendilerini, aslan maymun yılan papağan, falan filan falan
    filan, olabilir öyle değil mi? ve hiç insan barınmayan bir çocuk romanında var
    olan tek çocuk olarak, satırlar arasında kayboluyordum, burda değildim, hiçbir
    yerde değildim, hatta afrika da bile değildim, o kitabın içinde kaybolmuştum,
    sonra biri beni bulmasın diye, başka bir kitaba saklanıyordum, burda olmamak
    için yapabileceğim başka bir şey bulamamıştım.. sonra ateri salonlarını
    keşfettim ve bu kez de okula gitmediğim zamanlar, henüz ortaokulda bile okula
    gitmiyordum ben ve okula gitmediğim zamanlar anneme yalan söylememek için ateri
    salonunda öğlene kadar bekliyordum, sonra annem bir şey sormuyordu ve ben ders
    yapmak için geçtiğim oturma odasındaki köşemde, odam yoktu, oturma odasında
    kendime bir köşe yapmıştım, ve köşeye geçip, kayboluyordum bir süre.. sonra
    işte, beklenen hiçbirşey olmadı.. beklenmedik bir şekilde gerçekleşen bir şey
    oldu ama: aynştayn hayatıma girdi..
    bir gün yine,
    öğretmen yerlerimizi değiştirdi ve herkes istediği kişinin yanına oturabilir
    dedi ve ben yerimden kalkamadım, yanıma da kimse gelmedi, ve sonra benim gibi
    duran bir herifin yanına gittim, oturdum ve sonra edebiyat öğretmeni gelip
    ödevlerimizi sordu, ve ben de her hafta yaptığım gibi, defteri açıp, sınıfta
    geçen derste yazdırdığı şeyin üzerine sorular, altına cevaplar ve bazı
    satırlara da kırmızı kalemle bir iki üç yazarak, onu gösterdim, bunu evde
    hazırlıyordum, herif bakıyor, imza atıp geçiyordu, kolaydı, ama turgay, yani
    yanımdaki çocuk, dersini yapmamıştı ve benden daha zeki olsa da, kurnaz değil
    diye düşünüyordum, ve “hocam defterimi evde unutmuşum” dedi, yalan söylüyordu,
    öfkeyle baktı hoca ona ve, “git evine al gel” dedi, evi yakındı, 3 dakika
    uzaklıktaydı okula, turgay gitti, evden bir defter aldı geldi sınıfa oturdu, ve
    hoca gelmeden ona önümdeki onun edebiyat defterini uzattım, çantasından
    çıkarmıştım o eve gittiği sırada, bana gülümsedi, ödevi yapmamıştı ama defter
    yalanı da açığa çıkmamıştı, bir kulak çekilmesi ve birkaç hakaret sonrasında,
    -herif çok kötü hakaretler ediyordu bize- hareketi tamamladı ve bereket olarak
    da bize arkadaş olmak düştü. böyle başladık, iki sevilmeyen herif, bir anda,
    dost olmuştu..
    ardından biz, hasan
    ve hüseyin ve gürkan ile de arkaş olduk ve sonra her tenefüste okulda maç
    yapmaya başladık, beş kişiydik o yüzden her tenefüs biri hakem olur, ve ikiye
    iki minyatür kale top oynar, her derse de geç kalırdık ve azar işitip yerimize
    otururduk. artık iyice sorun olmaya başladı bizim top işi, hocalar topumuzu
    alırdı, biz de diğer tenefüs sıkıntıdan patlar ama ertesi gün yeni bir topla
    gelirdik okula. ta ki bizim kale olarak kullandığımız basket potalarının iki
    ayağı, (bir potanın iki ayağı vardı, arası da bir metreden azdı), teke
    indirilene kadar, sırf bizim için müdür okulda bir tadilat yaptı, ve ben o gün
    yalan söylerek değil ama inat ederek her şeyi değiştirebileceğimi anladım.. ama
    yanlış anlamışım, inat etmek sadece kendimin değişmemesine sebep oldu yıllar
    boyunca, dünya hâlâ aynı dünya ve ben hâlâ aynı ufak çocuğum..
    sonra ortaokul
    günleri yol aldı ve sınıf öğretmenimiz turgay’a dedi ki:  aynştayn. ona sürekli aynştayn dedi ve sonra
    biz de ona aynştayn demeye başladık ve sonra herif kendisini aynştayn diye
    tanıtmaya başladı: yani benim kendime girdap demeye başlamamla aynı hikaye..
    sonra, çok saygıdeğer öğretmenlerim, zaman geçti, ve yaz tatilinde biz aynştayn
    ile satranç oynamaya başladık, başlarda hep o kazanıyordu, bana oyunu da o
    öğretmişti ama sonra giderek ustalaştım ve yine de masustan yenildiği ve bunu
    anladığım halde ses etmediğim zamanlar dışında hep o kazanıyordu ama olsun,
    böylece beni kaybetmeye mahkum bir insan olarak hayata hazırladığını
    düşünüyordu belki de, o aynştayn’dı, herşeyin doğrusunu bilirdi, bütün dersleri
    pek iyi idi, ben canım isterse pek iyi alırdım, istemezse sıfır. mesela
    resimden sıfır aldım.
    hoca sene başında,
    200 sayfalık bir resim defteri aldırttı bize, ben de ona hiçbir şey çizmedim,
    hoca sınıfa girer, konuyu verir ve masasına oturup kitap okurdu, bazen de
    tahtaya tebeşirle bir şeyler çizer, bize nasıl adam kuş baykuş veya helikopter
    yapıldığını gösterirdi: aah hayır, bunları değil elbette, çok iyi atatürk resmi
    yapardı kadın, ve yapabildiği başka şeyler var mı merak ettiğim halde sormaya
    çekiniyordum çünkü bir gün defterime büyük bir umutla bakarsa, hayal
    kırıklığına uğrardı, ve bir gün not vermek için herkesi tek tek çağırdı, en
    yakınındakinden başlayıp, ve herkese pek iyi verdi, herkese, ben hariç. bomboş
    bir defter, üzerine adımı bile yazmamışım, o derece boş.. ve ortabirde ilk kez
    zayıf getirip, anneme gösterdiğimde, bana dedi ki, “bunu nasıl başardın”, “bunu
    başarmak için bir çaba sarfedilmiyor anne” dedim, “hiçbirşey yapmadım ben bunun
    elde etmek için..” kızdı bana. çok kızdı ve ben de ertesi sene resimlerimi evde
    anneme ablama falan yaptırdım, geçip gitti zaman..
    ve sonra bir gün,
    ortaokulun ikinci sınıfı da bitti, yaz tatilinde aynştayn bizim mahalleye geldi
    ve mahalledeki çocuklar “buraya yabancıları getirmemelisin dedi bana, size ne
    ya dedim, onlar da dövücez sizi dediler, aynştayn’ın yüzü sivilce doluydu,
    çocuğu ittiler, bi sivilcesi kanadı diye korktu bir tanesi, kaçalım yüzü
    kanıyor dedi, diğeri dövelim dedi, ben de ittim onu, sonra noldu hatırlamıyorum
    ama ben ne kadar çağırırsam çağırayım aynştayn bir daha bizim mahalleye
    gelmedi, senin başını belaya sokmak istemiyorum dedi bana, oysa benim başım
    zaten beladan kurtulmuyordu ki, çingene mahallesinde yaşıyordum ben, hergün bir
    sorun, her gün bir kavga olurdu mahallede, hatta bazen satırlar ve bıçaklar
    başlardı konuşmaya ve polisler bile giremezdi mahallemize, polisler bile..
    sonra bir gün, mahalleyi de kontrol altına almayı başardılar, sabahın köründe
    baskın, birilerini götürdüler, sonra hep devriyeler başladı, oradaki evlerin
    bazılarını boşaltıp başka yere yerleştirdiler filan, sonra ortaokul bitti, ve
    sonra ben bir gün aynştayn ile karşılaştım yolda, tesadüfen. üniversiteyi
    kazanmıştı, bilgisayar mühendisliği, ben de kazanmıştım, aziz düzenbazlar
    sayesinde dünya bankasından yardım alan birkaç meslek yüksekokulundan birini,
    ve sonra ona napıyorsun dedim, çalışıyorum dedi, çok çalışıyorum, ama
    gözlerinden gördüğüm kadarıyla hâlâ ama hâlâ istenmeyen çocuktu o, yüzünde
    sivilce yaraları vardı, onu seven de yoktu tahminen okulda, çok azdı veya, ve
    o, otobüse binip giderken, ben orada öylece kalıp, düşündüm, size anlatmadığım
    bir olayı, bana o gün, nasıl yaptın dediği bir olayı düşündüm, sınıfta,
    matematik dersinde, hoca tahtaya çok zor bir problem yazmıştı, ve bunu bilene
    yüz vericem ama tahtaya gelip nasıl çözdüğünü anlatıcak demişti, kimse çözemedi
    onu, ben deftere çözüp aynştayn’a gösterdim ve şaşırdı, çıksana dedi, anlat,
    yapamam dedim, biliyorsun, onla konuşurken kekelemiyordum ve o da bana
    gülmüyordu ‘burda’ diyemediğim zamanlarda, ve o da yoktu aslında o sınıfta,
    çünkü evinde liseye ait fizik kimya soruları ile meşgul olan bir çocuktu o,
    boşuna aynştayn demedi ona sınıf öğretmenimiz, ama o soruyu çözemedi her
    nasılsa, benden daha az zeki olduğu için değil, aklına gelmedi sadece, hepsi
    bu, ve sonra hoca soruyu çözdü ve ben defterime baktım, her şey aynıydı, her
    şey, gidilen yol, rakamlar, method, ve sonra işte, ben hayatım boyunca tahtaya
    kalkıp, o soruyu çözmek istedim, hâlâ bunu istiyorum, ama biliyorum ki, dünyanın
    en zeki insanı da olsanız, bir işe yaramayacaktır, yüzünüz sivilceli ise
    mesela, ya da konuşurken kekeleliyorsanız, veya saçınızın bir tarafında beyaz
    bir leke varsa, ya da burnunuz normal burunlar gibi değilse, veya eliniz de bir
    parmak noksansa, anlatabiliyor muyum? elleriniz makastansa ya da.. ne
    yaparsanız yapın, derdinizi anlatamazsınız, ne yaparsanız yapın..
    o yüzden, tüm çok
    saygıdeğer harlequin sendromlu bebekler için de, güzel bir gelecek düşü
    kurmamaları için, tavsiyelerde bulunun, çünkü güzel olan her  şeyin içine eder bu dünya, o yüzden sen,
    güzel hissetmediğin halde, kaçıp saklanmak istersin, ve kaçıp saklanacak, hiç
    bir yer olmadığı için, evden çıkmazsın mesela, mümkün oldukça çıkmazsın, ve iyi
    hissediyorum dediğin sürece sen, yani böyle iyiyim, şu an iyiyim, üzerine
    çullanır insanlar ordusu, ve kötü hissediyorum deseydin de, değişmezdi sonuç,
    yine çullanırlardı, çullanırlardı çünkü, sorun iyi veya kötü değil, herhangi
    birşey hissediyor olmanda yatardı.

    22kasım2011
  • fare

    Fare
    çarşamba
    işten eve geliyorum. saat oniki. gece. annem bir
    fare olduğunu söylüyor. bununla, kendisinin fare olduğunu değil, gerçek bir
    farenin eve girdiğini kast ediyor. “nerde?” diyorum kaygıyla. kaygı,
    korku ve endişeden kaynaklanıyor, çift taraflı bir korku ve endişe bu; hem
    kendim için hem fare için.
    annem “yatak odasında” diyor, kapıyı
    kapatıp kapatmadıklarını soruyorum. “kapattık” diyor, “kapan
    koyduk. kocaman bir şey”
    bilgisayara geçiyor ve postalarımı kontrol
    ederken müzik dinliyor, daha sonra Cesare Pavese’nin “yaşama uğraşı”
    adlı kitabını okuyorum, “neden hiçbir şey yazamıyordum” diyor Pavese,
    “ayın aydınlattığı bu kızıl kayalar üstüne. kendimden hiçbir şey yansıtmıyorlardı
    da ondan.”
    şimdi düşünüyorum, uzun zamandır hiçbir şey
    yazmıyor ve yazamıyor oluşum ve şu an yazıyor oluşum üzerine. bir fare, bana,
    kendimden bir şeyler yansıtıyor olabilir mi? kapana kısılmış olmak, -burada
    sözünü ettiğim kapan, bir oda- kaçmaya çabalamak, en sonunda bir çıkış yolunun
    kalmadığını anladığında ya da umudunu kaybettiğinde, kapanın içindeki daha
    küçük bir kapana -gerçek anlamıyla- kendini kapatmak.
    pes etmek, iki şekilde gerçekleşir: güçsüz
    kaldığında ya da inancını kaybettiğinde. bu ikilemin neresinde olduğumu
    düşünüyorum – neden yazmıyordum onca zaman – ve neden şimdi birden kelime
    trenini yürütmeye başladım zihnimin otobanında?
    uyuyor ve uyanıyorum, hâlâ çarşamba günündeyiz.
    işe gitmem gerekiyor, işe gitmem gerektiği için, öğlen uyanıyor, kahvaltımı
    ediyor, sigaramı yakıyor, ipodumu güncelliyor ve evden çıkıyorum. bilindik
    sendrom; evden geç çıkar, yolda elinden geldiğince hızlı yürümeye çalışır,
    servisi son anda yakalar ve beklemeye başlarsın; yolun bitmesini – 45 dakika…
    kartımı basıyor, ve depoya, depodaki ofise
    gidiyorum. evet çalışıyorum, altı aydır çalışıyorum ve eğer ölüm diye bir şey
    var olmasaydı, ve devlet bize, ölüme çeyrek kala kıyak geçmek zorunda
    kalmasaydı, sonsuza dek çalışıcaktım – yaşamak için. pek azımız dışında –
    hepimiz çalışmak zorundayız. bu da bir tür, kapanın içindeki kapan. kafeslerle
    çevrelenmişiz, birinden çıkıp diğerine giriyoruz.
    işyerindeki lavuk, ne okuduğumu soruyor,
    öncesinde “gene seks oyunları mı” diyor, kitabın adını kast ederek, aslında
    kast ettiği kitabın kast ettiği adı bu değil, adı “seks isyanları” ve
    rock müzikteki toplumsal cinsiyet kavramını derinlemesine işliyor. elbette
    bunu, söz konusu hıyara anlatmam bir hayli olanaksız, ama hıyarın reklamımı bu
    şekilde yapması hoşuma gitmiyor. diğerlerinin, hakkımda ne düşündüğünü
    delicesine umarsadığımdan değil, ama bir iş yerinde, hangi kademede olursanız
    olun, alay malzemesi haline dönüşmek kötü sonuçlar doğurabilir, üstelik bu
    sonuçlar, işi bırakmanıza neden olabilecek bir süreci bile başlatabilir. ve siz
    de kendinize yeni bir kafes bulmak zorunda kalabilirsiniz, ki söz konusu durum,
    konu ben olunca, içleracısı bir hâl alır, çünkü asıl niyetim – başkalarının
    kurduğu kafeslerde maymunluk etmek yerine kendime bir kafes inşa etmek – idi.
    yani eskiden öyleydi, ve hâlâ öyle olabilir.
    perşembe
    eve geliyorum. saat onikiyi geçiyor. perşembe
    oluyor. annem, “fare hâlâ yakalanmadı” diyor, “dışarı çıkamaz
    değil mi?” diyorum, merakım, ben uyurken farenin üzerimde gezinip
    gezinmeme olasılığı. korkum, ona zarar veremeyeceğimin bilincinde oluşumdan
    kaynaklanıyor, – zarar veremeyeceğimin bilincinde oluşum, ona zarar
    veremeyeceğimden değil vermek istemeyişimden kaynaklanıyor. yaşayan şey, bir
    fare de olsa, yaşamayı hak ediyordur benim gözümde – bana zarar vermediği
    sürece. bunu, bana dokunmayan yılan bin yaşasın şeklinde almanızı istemiyorum –
    bu, daha çok, başkasının yaşam alanını ihlal etmediğin sürece, dilediğini
    yapmakta özgür olman gerektiği anlamında. düşünüyorum, o halde biz insanlar
    yaşamayı hak ediyor muyuz? farelerin ve daha bir çok canlının yaşama alanını
    ilk ihlal eden bizken, şimdi onlar evimize girince öldürüyoruz. bizden daha
    zeki ve kurnaz olmadıkları için, güçleri veya yetenekleri bir işe yaramıyor.
    insanlar arasında durum bu şekilde işlemiyor – bizden daha aptal ve yeteneksiz
    olan çoğunluğun bize fare muamelesi yapıyor olması
    fare, kapatıldığı odada yaşamını sürdürüyor, kötü
    sona kadar onu düşünmüyorum. bir şeyler yiyor, birşeyler dinliyor, birşeyler
    okuyorum. günler böyle geçiyor. işten eve ve evden işe – bir asır.
    Emily Dickinson’a başlıyorum. şiir sevmem, çünkü
    imgelem sevmem, çünkü bir şeyi yalın bir şekilde anlatmanın daha zor olduğunu
    düşünüyorum, imgelem ve herkesçe anlaşılmayan cümleler bana göre değil, kafam
    almıyor, sıkılıyorum, boğucu geliyor, içine giremiyorum, kelimeler yazıldığı
    hali ile kalıyor.
    Bunları Emily için söylemedim – o ayrı –
    münezzeh. ama okuduğum çoğu şair – ve şiir – bana bir tür iç sıkıntısı verdi.
    sorunun ben de olduğunu biliyorum, kafam almıyor, bu kadar yalın ve net
    uyuyor ve uyanıyorum. hâlâ perşembe günündeyiz.
    işe gitmem gerekiyor, işe gitmem gerektiği için, öğlen uyanıyor, kahvaltımı
    ediyor, sigaramı yakıyor, ipodumu güncelliyor ve evden çıkıyorum. – hep aynı
    şey – hergün aynı – işe git eve gel – insanlık geliştikçe kölelik biçim
    değiştirip evrenselleşiyor.
    yine aynı lavuk aynı soruyu soruyor. onu
    öldürebilirim, yani gerçekten bunu yapacağımdan değil, yapmak istediğimi
    biliyorum sadece, hepsi bu. peki beni ne durduruyor? içimdeki ahlak yasası mı? o
    da ne ki? yasalar mı? yasaya aykırı bir çok şey yaptım ve yapıyorum. o halde
    beni bir insanı öldürmekten alıkoyan, buna rağmen içimdeki nefretin bir tür
    faşizm inşa etmesinin nedeni ne? nefretin nedenini biliyorum, büyük kahkalar
    ile gülen insanlardan hazetmiyorum, başkalarını aşağılayan insanlardan da, ve
    başkaları ile dalga geçenlerden de, ve hitler yahudiler yerine bu insan
    prototipi üzerinde çalışsaydı, neler olacağını merak ediyorum. sorun, sorun
    olmaktan çıktığı zaman, başka bir sorun peyda olur – tanrı, mükemmel bir dünya
    yaratmak isteseydi, bunu yapardı – cennet, bu dünya adil olmadığı için çekici
    bir etken. ölümden sonra bir cennete inanmayanlardır – devrimciler. buraya
    nerden geldik?
    öldürmek yerine, bir duvar inşa ediyorum onlarla
    aramda, ve duvarı aşıp ruhumu tırmalama şansları olanlarının, bunu ustalıkla
    yaptıklarını söylebilirim: çünkü iştesinizdir ve dediğim gibi, kölelik
    köleliktir. para karşılığı satarız kendimizi, çünkü para karşılığı satılır
    yaşamak için gerekli minimum temel ihtiyaçlar – olmuşken daha fazlası olsun
    bare der – lükse borçlanırız – çıngıraklı kapan. eğlence ve emek, birbirini
    alıp satar.
    cuma
    geliyorum. oniki. cuma. annem “hala
    yakalanmadı” diyor, “kapıyı kemiriyor”. kapının önünden geçerken
    sesleri duyuyorum. yapabileceğim hiçbir şey yok; kapıyı açarsam aile içi
    faciaya neden olurum. yakalandığı zaman, sokağa bırakalım dersem de, aynı şey.
    herkesin hayatınının sınırlarıdır diğerleri. ne yapıp neyi yapamayacağımızı biz
    belirlemeyiz, yapabileceklerimiz arasında seçim yapma hakkımız vardır sadece,
    ve bize bu özgürlüğü bahşedenlerdir kafesimizi inşa edenler.
    fare hala odada ve kitaplarım da öyle. onları
    kemirip kemirmeyeceğini, daha kaç gün kapandaki peyniri yememek için
    direneceğini merak ediyorum. bir türlü girmiyor kapana. belki diyorum, gördü
    daha önce, bir türdeşini, o kapana kısılırken, ve şimdi kendisi de, ölmek
    istemiyor aynı şekilde, ya da biliyor insanların, ne kadar sahtekar ve ikiyüzlü
    olduğunu, bir parça peynirle kandırabileceklerini onu, bu yüzden açlıktan ölürüm
    daha iyi diye düşünüyor, ya da başka bir şey, sebep her ne ise, fare hala diğer
    odada yaşama savaşı vermekte, ben de diğer odada okuma savaşındayım –
    televizyonun sesleri kitabın seslerine karışıyor zihnimde – ayıklamaya
    çalışıyorum doğru olanı – işe gideceğim – biliyorum bunu – uyumam gerek –
    uyanmam gerek – allahın belası hergün bunu tekrar etmem – ve fareyi düşünmemem
    gerek
    tırmalıyor kapıyı. yapabileceği hiçbir şey yok.
    mücadele ediyor. ben etmiyorum mücadele, kabullenmişim mağlubiyetimi – ayak
    uyduruyorum topluma. işe gidip eve geliyorum – yapabileceğim hiçbir şey yok bu
    konuda – kaçış için aşılması gereken duvarı göremiyorum – duvarlar yok – onlar
    insan sadece
    uyuyor ve uyanıyorum. hâlâ cuma günündeyiz. işe
    gitmem gerekiyor, işe gitmem gerektiği için, öğlen uyanıyor, kahvaltımı ediyor,
    sigaramı yakıyor, ipodumu güncelliyor ve evden çıkıyorum. hergün farklı şeyler
    dinliyorum, test ediyorum grupları, serviste 
    yolu izlerken.
    bugün aynı lavuk yok – rahat bir nefes alıyorum
    gerçekten. altıya kadar çalışıyor, sonra kitap okumaya başlıyorum. iş bu –
    yarısı aylaklık. duvarları kemirmeme engel oluyor bu rahatlık.
    cumartesi
    eve geliyorum. onikiyi geçiyor. cumartesi. ertesi
    gün tatil. annem diyor ki, fare hala odada. tamam diyorum ona, duymak
    istemiyorum artık bunu, yoruldum, idam yerine müebbet hapis. ve sabah oluyor,
    ve “yakalanmış” diyor annem. ve doğru bir tanımlama bu:
    “yakalanmış”. hayır onu biz yakalamadık, biz kapanı koyduk sadece,
    tercih onundu, kendi kendine yakalanmış o, bizim bir suçumuz yok, onun da bir
    suçu yok, kimse suçlu değil, kurallar böyle, nefsi müdafaa – devletin elinden öldürülmek
    suç değildir – idam, cinayet olmadığı gibi, intihar edip hayatta kalırsanız
    polisler size bir kaç soru sorabilir – ve dahası tanrı bile, insanın kendi
    kendisini öldürmesine karşıdır, – annem polis babam cellattır, söz konusu olan
    eve giren bir fare ise. bu tabloda ben, üzerine kaynak su dökülürken bir
    canlının – adı her ne olursa olsun- odada tek başına, biraz gözyaşı döküp,
    sigarasını tüttüren etkisiz elamanım.

    hayır onu görmedim, hayır onu görmek
    istemiyordum, ne kadar büyük olduğu umrumda değil, ne kadar iğrenç olduğunu
    bilmiyorum, ölmeyi hakedip etmediği umrumda değil, kendimi bir fare gibi
    hissediyorum sadece, herkes bunu hissedebilir, yıllarca duvarları kemirirsin,
    kapıyı tırmalarsın, kaçma şansın yoktur ya da yorulmuşsundur, ve diğerlerine
    bakar, nasıl yaptıklarını anlamadan onları taklit etmeye başlarsın, asla
    onlardan biri değilsindir, bu yüzden hiç konuşmazsın, kendini yalnız
    hissettiğinde arkadaşın olan sinekler, eskisi gibi sık uğramıyorlar artık
    monitörünün ışığına, kediler azaldı, insanlar azalıyor – bu yüzden, çoktan
    ölmüş olan yazarların seninle konuşmasına izin veriyorsun gün boyu, dinliyorsun
    onları, ve bir fare öldürüldü bugün, ceseti çöpe atıldı, kimse bilmeyecek onun
    yaşamak için, üç gün boyunca aç ve susuz, kapıyı kemirdiğini.. 
    8 kasım 2011
  • nerde kalmıştık

    nerde
    kalmıştık
    annenizle günün 24 saati sigara saklama
    oyunu oynadığınız bir ev düşünün. aynı evi, henüz 16 yaşındaki yiğeninizle
    paylaşıyorsunuz. ve bugüne kadar tam dört intihar teşebbüsünde bulunarak sizden
    bir adım önde bu konuda, skor dört üç…. bir babanız var, 71 yaşında, 69 yaşına
    kadar çalışmış olmanın yarattığı iş alışkanlığından henüz kurtulamamış
    olduğundan dolayı, can sıkıntısını gün boyu annenizle tartışarak gideriyor,
    annenizin de yapıcak birşeyi yok, tartışıp duruyorlar akşama kadar, ufak aptal
    nedenler, size bulaşmadıkları sürece sorun yok ama arada sırada siz her
    ikisininde basın sözcüsü olmak durumundasınız, “babana söyle….”, “annene
    söyle….” tarzı kelimelerle başlayan bir yığın aptal cümle, muhatabına iletmeniz
    için üzerinize fırlatılıyor bi kaç günde bir, ve siz dinlediğiniz şarkının en
    güzel yerinde kulaklığınızı çıkarıp tekerleme oynamak zorunda kalıyorsunuz,
    aynı evde yaşayan son kişi, ablanız, yüzünü günde 3 saat kadar görüyorsunuz;
    eğer uyumuyorsanız tabii, çünkü günde en az 12, ortalama 15 saat mesai yapıyor
    ve geri kalan zamanının çok az miktarını bilgisayar veya tv başında geçirip
    uyuyor, aranız fena değil….
    İnsanlar size ilgi alanlarınızı sorduğunda,
    “hiçbir şeye ilgi duymuyorum” demekten sıkıldığınız için, kendinize yeni
    oyunlar edinmişsiniz, “ilgi alanımı, hmm, bir düşüneyim, uyku, evet uyku, uyku
    üzerine mastar yapıyorum, uyumak üzerine”. İnsanlar size gülerek ve birazda
    hayranlıkla bakıyorlar, oysa hapı yutmuş durumdasınız, sağlam bir iş
    bulacağınıza dair inancınız sıfır, ama endişe etmiyorsunuz, “serserilik yapmaya
    herkesin maddi gücü yeter” diyor ambjornsen, ona inanıyorsunuz, gelmiş geçmiş,
    yaşayan ya da mezarında çürümekte olan tüm büyük yazarlara inancınız tam, günde
    bir kitap okumaya başladınız artık, ve bu esnada kapı çaldığı için öyküye kısa
    bir araveriyor ve kapıya bakıyorsunuz, gelen bir diğer ablanız, evli olanı,
    sabah altı akşam sekiz çalışan bir diğer ablanız, evinizdeki fotokopi makinesi
    ile nüfüs cüzdanının fotokopisini çektirmeye gelmiş, şu anki günde 14 saatlik
    boktan işinden kısa bir süre azad edip bir iş başvurusunda bulunmak için… ama
    işe yaramaz, hiçbiri işe yaramaz, tanrı tarafından acı çekmek için üzerine
    çarpı işareti atılmış bir soyun ürünüyüz biz, kabil ile habil’e kadar dayanıyor
    mesele, hatta adem ve lilith arasındaki, yoo yoo hayır, şeytan ve tanrı
    arasındaki uzlaşmazlığa kadar uzanıyor hatta, işaretlenmiş olmak, lanetlenmek,
    metafiziksel bir lanetten bahsetmiyorum size, “boyun eğmez yaşıyorum, sebep
    istersen, bir tanrı var” böyle diyor pac, şu an dinlediğim şarkıda, evet, boyun
    eğmez yaşıyorsanız, bu er yada geç çuvallayacağınız anlamını taşıyor, çünkü
    tanrı bile itaatsizleri sevmez, ve eğer en ufak bir zorlamada dayanamayıp
    patlayan bir yapıya sahipseniz, hiçbir iş, hiçbir okul, hiçbir hayatı presleme
    makinası işe yaramıyor, daha sonra evinizde kös kös oturup, hatta uyuyup, sizi
    bilmem nerede içmeye çağıran en yakın dostlarınıza, “yol param yok, yayan
    gelebileceğim bir yer söyle, ve biralar senden” deme cüretini göstermek zorunda
    kalabiliyorsunuz, çok ısrar ettikleri takdirde.
    Annenizle, günün 24 saati sigara saklama
    oyunu oynadığınız bir ev düşünün, gerçekten düşünün bir kere, o sizden çalıp,
    evdeki seksen beşbin dört yüz on sekiz zulasından birine tıkıyor ve siz gecenin
    bir yarısı o zulayı patlatıp rahat bir nefes alıyorsunuz, pardon 11 mg zifir,
    0,9 mg nikotin, 10 mg karbon monoksitle karışık bir nefes, pall mall,
    sigaraların en asili…
    Etrafınızda, iyi veya kötü bir takım
    işlerde çalışan yakınlarınız var, ellerinde bir firmanın kataloğu, “bu ay şunu
    alıcam” deyip size birşeyler gösteriyorlar, “taksitle, çok ucuz, enfes bir
    şey”, halı, koltuk takımı, son model cep telefonu, beşartıbir, dijital kamera,
    sınırsız adsl, “sınırsız adsl benim için sınırsız porno demek” diyor herifin
    biri size, hoşunuza gidebileceğini düşünüyor, “ilgilenmiyorum” diyorsunuz,
    “cinsellik, içinde maddi bir çıkar güdülerek bedenlerin kullanıma açılmasını
    izlemek değildir” diyorsunuz, o bunu anlamayıp yüzünüze aptal aptal bakarak
    birasından bir yudum alıyor, bu esnada telefonunuz çalıyor, mesaj, şu kadar
    kontur yüklerseniz, bilmemneyin çekilişine kazanmaya hak kazanıcaksınız
    yazıyor, ufak hileler, her yerde var bunlardan, sizin bir ayda kazandığınızın
    ufak bir memlasını emerek size on yılda kazanamayacağınız bir vaad sunan,
    aklıma gelmişken, çevrenizde hiç milli piyangodan babayı alan bir yakınınız
    varmıydı Benim yok… hiç olmadı. Hiçbir zaman olmayacak… çekilişler. kuralar.
    kampanyalar. Hadi verin. Ufak bir miktar. Ve bekleyin. Ve hayal kurun.
    İşletmelerde de dönüyor aynı numara, ayın elemanı, “ayın en çok çalışan elemanı
    seçildim, beni ödüllendirdiler”,
    “ya tabii” diyorum, “diğerlerinden birkaç
    damla daha fazla ter akıttığın için, fazladan bir ödül, fena değil, her ay
    birine, sonra bir diğeri, ve bir diğeri.”
    “neden herşeye muhafeletsin” diyor eleman,
    “muhafelet” değilim” diyorum, “ne
    düşündüğümü söylüyorum sadece, muhafelet edenlerin de bir iktidar oluşturduğunu
    biliyor muydun”
    “saçmalıklar” deyip, elini sigara paketime
    doğru uzatıyor, “alabilirmiyim”,
    “lafı bile olmaz” diyorum, “al iç elbette”
    “seninle politika konuşmak hoşuma gitmiyor”
    “politika değil, dünyanın genel gidişatı
    diyelim, dünya hali, kuş, börtü, böcek, genel gidişat, yol, ve bu da politika
    demek zaten, herşey politiktir bu dünyada, apolitik olanlar bile, sorun
    siyasete atılıp atılmama meselesi, iktidar unsuru oluşturup oluşturmama,
    birilerine ne düşünmesi, ne yapması, nerede ve nasıl oturup kalkmasını söyleyip
    söylememe meselesi”
    “yine aynı konuya geri dönmeyelim olur mu”
    diyor, herif devrimci bir yasadışı sol örgüte üye, bu esnada öykümüzü okuyan
    biri, “öyküsünde hata var” diye düşünüyor, “sol örgütten bir devrimci sınırsız
    interneti porno ile eşleştiremez”
    örgütün ilk toplantısında bu dangalağa
    üzerinde hangi tür müzikleri dinleyebileceğine, hangi mekanlara gidebileceğine
    kadar uzanan geniş kapsamlı bir kurallar bütününün yazdığı bir kağıt parçasını
    vermişler, bir metin, ve o da kabul etmiş, çünkü kurtuluşun bu olduğunu
    zannediyor, çünkü devrim yaparak özgürleşeceğini daha doğrusu
    özgürleştireceğini düşünüyor, hepsinin, tüm özgürlük iddiasındaki devrimcilerin
    atladığı ufak bir nokta var oysa, ani ve köklü bir değişiklik o köklü
    değişikliğin getirdiği yeni sistemi kafa olarak kabullenmese bile mecburen ayak
    uydurmak zorunda kalıcak bir çok insanıda peşinden sürükleyecektir, ve en ufak
    bir mecburiyetin olduğu bir düzenekte özgürlükten söz edilemez, “o halde napalım”
    diye soruyor bana adam, “hiçbir şey” diyorum, benim gibi “sağa sola laf
    yetiştir”, üzerine basıyorum “sağa” ve “sola” kelimelerinin, ve farkında, ne
    soldan yanayım, ne sağdan, ortadan bile gitmiyorum, dışındayım tüm bu ebe
    gümecinin, toplumsal bir kurtulaşa inanmıyorum, bireysel afrodizyaktan yanayım
    ben, kulaktan kulağa yayılan ve köşeye sıkıştığı anda güçlü hasarlarlar meydana
    getiricek küçük patlamalar yaratabilen bir isyanlar silsilesinden yanayım,
    kişisel isyan, devrim değil… herşeyi kişiselleştirmek lazım bana kalırsa,
    bireysel almak. birey olmak. Falan filan falan filan…
    “seninle bu konularda konuşmak istemiyorum”
    diyor.
    “Pekala“ diyorum. Sorun değil, sen açtın,
    sen kapa…” ve kapatıyorum bahsi. kendi kişisel zırvalarıma dönmek istiyorum,
    izninizle. Hatunlar, alkol, sigara, ve benim beş para etmez deneysel ruhum….
    Deneysel yaşamım. Deneysel tarzım. Uçuşan deha. Uçuşan bok parçası… uçuşan ve
    konucak bir yere bulamadığı için yere çakılan planlarım…

    Kendime bir çay alıyor, evdeki tahmini
    sondan bir önceki (bu tahmini çalınan sigaralarımdan geriye ne kadar kaldığına
    göre yapıyorum) dolu zulayı patlatıp, bir sigara yakıyor, ve tekrar yazının
    başının oturuyorum. Kalkmak zorunda kalmıştım. Telefon çalmıştı. Bakkala
    gitmiştim. Bugünkü maçları ıskalamamak için, bülteni incelemiş ama işe yarar
    bir maç bulamayıp harcanmaktan vazgeçmiştim, ve işte burada, bugünün 10 yıl
    sonrasında yeni romanının izlandada başına gelenleri anlattığına dair bir
    röportaj vereceğini düşleyen, hayalperest yazarınız, evindeki sinek kadar
    kendini değerli hissetmeyen yazarınız. en azından sinekleri öldürmek için
    birileri çeşit çeşit ilaçlar icad edip para kazanıyor, ya beni öldürmek
    isteyenler, beni, tozasor’u, ersoy’u, kendilerini çırılçıplak düşleyen
    hatunları umursamadan ufak kafesini inşa eden ve oradan bile defedilmeye
    çalışılan münzevi bir hayat peşindeki onlarca deliyi öldürmek isteyenler,
    “anlamı yok” diyor adamın biri yayınevi projesi için, “boşver uğraşma yahu ben
    40 senedir uğraşıyorum olmuyor siktiğim memleketinde..3 kere de terk ettiğim
    halde be memleketi..yaz sitene neyin varsa..ne demiş buk ..iyi yazar kötü yazar
    yoktur.şanslı yazar vardır..sende şansını bekleyeceksin.”, ona “sikmişim seni
    de bukowski’kide” diyesim geliyor, ama bir lafa karşılık üç laf attığı için
    cevap vermiyorum, ve üç gün sonra her zaman olduğu gibi “benide aranıza alın”
    diye yalvarıyor şizofren zatturi, 8 ytl’lik yeraltı edebiyatı dergileri
    dolaşıyor piyasada, kandırılmaya devam ediyoruz, çevirmenine üç kuruş ödenmiş
    olan kitaplar silsilesi de önümde duruyor, ve ben hergün birini okumaya zorunlu
    hissediyorum kendimi, çünkü dediğim gibi, bütün büyük yazarlara inancım sonsuz,
    tam olarak özgürleşemeyeceğiz belki ama dilediğimiz dünyada keyfimizce fink
    atabildiğimiz öyküleri yayınlama hakkını kazanacağız en sonunda, 12 saatlik
    mesailerde ödümüz bokumuza karışana kadar çalıştırılsak bile, bizim için
    kendimizi iyi hissedebileceğimiz bir neden olucak bu, devrim gerçekleşmeyecek,
    hiçbir şey değişmeyecek, sigara saklambaçı devam ederken, ben “iş aramamak” ile
    “iş aramak ve buluncada ruhum iflas edene kadar sürdürmek” adlı iki hayat
    döngüm arasında güç bela dönüp dolaşırken, yiğenim intihar edip direkten
    dönerken ve boktan öykülerimi aptal sokak satıcılarının sesleri işgal ederken,
    günün birinde, şu büyük yazarın dediği şanş kapıyı çalıcak, ama dediğim gibi
    değişen hiç bir şey olmayacak, içsel değişimden söz ediyorum tabiyki, asla
    olmadı. birileri değişim ve birileride özgürlük vaadinde bulunurken, ben kendi
    ufak isyan bayrağımı açıp yakarak, ateşinde ısınmaya devam edeceğim, hepsi bu…
    kişisel olabilir, ama en azından daimi bir yürüyüş, ölene dek sürecek olan
    daimi bir yürüyüş, asla sağa sola sapmayan, ve bir hedefi bile olmayan, kendi
    halinde, çıkarsız ve dolaysız. hepsi bu. Bir sonraki öykümde görüşmek üzere.
    şimdilik hoşçakalın. 8nisan2009
  • bilinçaltı

    yüzlerce farklı
    giriş, yazılıp, silinen, sonra tekrar yazılıp tekrar silinen kelimeler, seni terk
    edip giden sihir, ölen ruh, başlarda yaşamsal bir ihtiyaç halini alıp sonrasında
    önemini yitiren yazma isteği, ve yazmaktan çok daha önemli olduğunu fark ediş,
    başka karın ağrılarının, bırakış, terk ediş, zorunlu ya da değil, ama farkında
    olunulmadan gerçekleştirilmiş bir eylem, yazmayı bırakıyorum, yo hayır
    bırakmıyorum, gerçekten bırakıyorum, bırakmıyorsun, bırakıyorsun, artık o
    kadarda iyi yazmıyorsun, artık o kadarda iyi yazamıyorum, son zamanlarda hiç, bir
    şey yazdın mı, yazdıklarımı kaydetmiyorum, yo hayır yazmıyorum, bir saniye,
    kafam karıştı, çayımı karıştırır mısın, virginia wolf’a benziyor tarzın, hiç
    okumadım, seninle sevişmek istiyorum, eva angelina’yı bana ayarlar mısın, o da
    kim, bir porno yıldızı, porno izler misin, hayır ama eva angelina’yı bi filmde
    gördüm, hayır şarkı söylüyordu, evet sevişiyordu, benimle sevişir misin, vazgeçtim,
    tavan arası, bar, sokak, kampüs, kışla, bir jandarma karakolu, istanbul, hayır
    izmir, önce ankara, pekala izlanda olsun, telefon çaldı, evet çoğu öyküm çalan
    bir telefonla başlıyor, biraz nakite ihtiyacım var, dergi çalışmaları nasıl
    gidiyor, gitmiyor, gitmiyor mu, istifa ettim, iş arıyorum, kırmızı kart, buraya
    kadar, saçmalık, düpedüz saçmalık, sarı loş ışıkla aydınlatılan ve fonda portishead
    çalan kasvetli bir oda, kasvetli sözcüğü oraya fazla geldi bence çıkarmalısın,
    benimle çıkar mısın, hayır seninle sevişmek istiyorum, pekala baştan alalım,
    şiiri başa al, çekim iki sahne beş, her şeyi hatırlıyorum, bir saniye sadece
    gelişigüzel, gelişigüzel yazıyorum, çoğu zaman olduğu gibi, zihnimin bana oynadığı
    oyunlar gibi, bekle geliyor galiba, bu seferki daha kötü olacak, kaydedicek misin,
    yalan söylüyordum, utandığın için mi, utanıyor olsam biriyle tuvalette sevişmezdim,
    tuvalette mi, o öyküyü hatırlıyorum, yok bu seferki kadınlar tuvaleti ve kavga
    yok, hiç bir şey yok, kolum yoruldu, ama yazmaya devam etmek zorundaymışım gibi
    hissediyorum kendimi, bir rüya gibi, biliç altı, boşlukta akan kelimeler, buraya
    kadar dediğini anımsıyorum, ama, bi saniye…

    3nisan2009
  • 08

    insanlara bakıyorum
    çevremde dönüp duran
    insanlara
    dönüp duran
    olaylarla
    ve kafam almıyor
    gerçekten
    gerçekten kafam
    almıyor
    olan biten hiçbir
    şeyi
    olamayan her bir
    şeyi
    ..ve sonra adamın
    biri gelip yanıma oturdu. bir şarapçı. elinde bira var. “rahatsız etmiyorum
    değil mi?” diyor. rahatsız ediyor aslında. fazlasıyla rahatsız ediyor her şey.
    insanlar. rahatsız eden insanlar. rahatsız etmekten çekinmeyen ama özür
    dilemeyi marifet sayan insanlar. bu tip bir özrün, bir bok parçası kadar değeri
    yoktur oysa. en azından benim için yoktur. ve benim için önemi olmayan her ne
    varsa, diğer herkes için hayati bir değer taşıyabilir. buradan başlayabilir,
    kendini toplumun dışında hissetmek. ama sorulacak olursa, eğer, “sen bir toplum
    dışı mısın?” diye, “ben niye toplum dışı olayım, toplum benim dışımda zaten”
    diyebilirdim. arada bir fark yok gibi görünüyor, önem verdiğim her şeyin
    varlığı ve yokluğu arasında da bir fark yokmuş gibi görüyorlar. ve sonra oturup
    yazıyorsun. ve sonra, sırf yazdığın için, birileri tanışmak istiyor. yolda
    görseler yüzüne bakmayacakları biri oysa girdap, dikkat çekmez, ve aldırmaz da
    buna. birçok şeye aldırmaz. aldırdığı şeylere de, insanlar aldırmaz. burada bir
    terslik var. var olan her şeyde bir terslik var ve baş aşağı yaşamaktan sıkıldım.
    parçaları eksik bir yapbozum ben.. anlaşılması güç bir bütünü toparlamaya
    çalışıyorum. sonra işin içinden çıkamayacağını anlayıp “tamam buraya kadar”
    diyorsun. oysa sadece bir mola bu. asla işin içinden çıkamıyor ve yine de buraya
    kadar diyemiyorsun. iş mesela. istifayı düşünmekle geçirilen günler. intiharı
    düşünmekle geçirilen geceler. sonra ertesi gün. sonra daha ertesi. eve geliyorum.
    tütün bitmiş. sigara saramıyorum. gecenin bir yarısı. ve o sigaraya ihtiyacım
    varmış gibi hissediyorum kendimi. ve beş kuruş para yok evde.. kalmamış..
    anlıyor musunuz? biten her şeye, ihtiyacım varmış gibi hissediyorum zaman
    zaman. biten aşklar gibi. ya da ölen insanlar. bazı zamanlarda sırtımı sıvazlamalarına
    gereksinim duyduğum halde, ölmeyi seçmiş olanlar. ve sonra, olmamalarını
    yeğleyeceğim insanların bir çember oluşturması etrafımda. kendini baskı altında
    hissetmek. bir sigaraya ihtiyacım var. evden çıkıyor ve alsancak’a iniyorum.
    yürüyerek. epey sürüyor yol. varıyorum alsancak’a. sikik faizleri ile
    birilerini zengin ettiğim kredi kartından bir onluk asılıyor ve gidip bira
    alıyorum, nakit çekiyorum yani, yine faizleri götüme girecek biliyorum.. bira,
    sigara, bir de ’zamanı biraz ileri alma tuşu’. çimlerde oturuyor ve içmeye
    başlıyorum. yalnızım. hafiften yağan yağmur. adamın biri geliyor, “rahatsız
    etmiyorum değil mi” diyerek, yine parayı kaptırdık amına koyayım” diye
    düşünüyorum, içimden gülerek… başlıyor konuşmaya. bir üniversitede öğretim
    görevlisiymiş. boşanmış. hapse girmiş. falan filan. şimdi sokaklardaymış. iyi
    de bana ne bunlardan. belki ben de bir on yıl sonra senin gibi olacağım. ama
    kaybeden olmak kolaydır. ve zoru seçip kazanmaya çalışıyor bile sayılmam.
    sadece hayatta kalmaya çalışıyorum ben. öyle ya da böyle, burada bulunmak. bir
    şekilde. iyi veya kötü. hiç bir önemi yok. akıp giden zamanın. saçmalıklar
    ordusunun üzerime sümkürdüğü pasın. pas geçilen fırsatların. kaybın ya da
    kazancın. ama onların yerinde olmak istemiyorum, onlar gibi sokaklarda yaşamak
    istemiyorum. ama sizin gibi de yaşamak istemiyorum. … “serserilik yapmaya
    herkesin maddi gücü yeter” diyor ambjörnsen ve kesinlikle haklı olmalı. ve
    maddi gücümün yetmediği bir hayatı yaşamak zorundayım. ve sigaralar geliyor üst
    üste. sonra lavuğun birinin, maddi sorun ve sigara üzerine verdiği vaaz geliyor
    aklıma.
    “madem” diyor bu
    lavuk, “kazandıkları para yetmiyor, o halde niye sigara içiyorlar”
    “evet” diyorum ona,
    “haklısın, sadece senin gibiler hak ediyor hayatın tüm zevklerini tatmayı,
    bizler sadece çalışmak için geldik buraya. küçük dişliler..”
    sonra şarapçının
    söyleyecekleri bitiyor ve asıl konuya dönüyor. (bu arada, şarapçı ile sigaraya
    dair vaaz veren tip farklı.) “biraz paran var mı, ekmek alıcam” diyor şarapçı.
    veriyorum ona biraz para ve uzaklaşıyor. ardından biri daha gelebilir. ama
    önemli değil. öyle bir hayatı yaşayabilecek kadar düşüşteyse ruhları, biraz
    bozukluğu hak ediyor olmalılar. “başkalarının sırtından yaşıyorlar” demişti
    başka bir lavuk da, şarapçılar için. şişe topladıkları için demişti bunu.
    “senin burada ve onun orada olması sadece şans eseri” dedim. “şans değil, azim”
    dedi. diyebilir. herkes her şeyi diyebiliyorken, sen hiçbir şey demeden
    susarsın. ve sonra onlar, dün küfür ettikleri insanların boynuna sarılırken, beklemeyi
    sürdürmeye karar verirsin. orada burada sızarak, hep aynı şeyleri yazarak..
    içmeyi sürdürdüm o
    gün. ve sabah olduğunda, çimlerin üzerindeydim. sabahın altısıydı. üşüyordum.
    sızmıştım orada. üşüyordum gerçekten. ve ayağa kalkıp üzerimi temizledim. bir
    sigara yaktım ve ileriki bankta bir adamın bana el salladığını gördüm. dün gece
    para verdiğim moruktu el sallayan. günaydın dedim. günaydın dedi. yanına
    gittim. “iyi bir hayat değil bu evlat” dedi bana, “vazgeç bundan”
    “her zaman yaptığım
    bir şey değil moruk” dedim, “arada sırada benim de sokakta sabahlamaya ihtiyacım
    var”
    “evin var o halde?”
    “bir işim de var,
    acilen otobüse atlayıp gitmezsem geç kalacağım”
    “ben buralardayım”
    dedi, “deniz güzel değil mi?”
    “güzel” dedim
    “en azından denizim
    var” dedi, “görüşürüz sonra, seni tutmayayım”
    “görüşürüz” dedim
    görüşürdük belki.
    denk gelirsek. eve gidip, yüzümü işçi sıfatına getirdim. iş yerine varınca bir
    alete basacağım kartı aldım yanıma ve evden çıktım, servis durağına doğru…

     14.aralık.2008
  • çalışan nehir

    işi bırakmaya karar
    vermiştim. bir anlık öfke denilebilir buna. ama öfkeden çok, bıkmışlık hali
    idi, bıkkınlık ve yorgunluk.. “bu kadarı yeterli” demiştim.. sadece alkol ve
    sigara konusunda diyemiyordum bu üç kelimeyi. diğer her ne varsa yaşamın
    içinde, bir süre sonra mutlaka dolduruyordu limitini. sevdiğim bir müzik
    grubunun son albümüne göz atmaz duruma gelebiliyordum, ya da bir filmin henüz
    27. dakikasında, “bu kadarı yeterli” deyip, es geçebiliyordum geri kalanı, bir
    kitabın 132. sayfasında mesela… “bu kadarı yeterli”. ve hayatım boyunca, en
    çok nefret ettiğim şeylerin liste baştı olmuştu “zorunluluk” fiili.. ve aslına
    bakarsanız, bunun fiil olduğundan bile emin değilim. edebiyat mı? dil bilgisi
    kuralları mı? yazım kuralları mı? hepsinin ırzına geçiyorum ve farkındayım
    bunun, ama hitap ettiğim kesim de çakmıyor zaten edebiyattan ve dil bilgisinden,
    ben anlaşıyorum onlarla, ve onlar da benle, yani iletişim sorunu yaşamıyoruz
    kendi içimizde, anlıyor musunuz? sadece de-da’lar gibi şeyleri önemsiyorum ben…
    o yüzden bana, “imlan ve cümle yapın bozuk olduğu için yazmaya devam edemezsin,
    ben seni anlamıyorum” edebiyatı çeken o çim yakışıklısına şunu söyleyeceğim;
    ben zaten sana hitap eden bir su hortumu değilim evlat. devam edelim.. en başa
    dönelim…
    işi bırakmaya karar
    vermiştim. aynı işteki, ikinci işi bırakma deneyimdi bu. ilkinde, fuardaydık.
    izmir fuarı, stant, eylül başıydı, gecenin on ikisi.. sabah sekiz buçukta ofisi
    açmış, ve akşam iş çıkışı şirketin açtığı fuar standına çağrılmıştım. gitmek
    zorundaydım. henüz işi bırakmak istemiyordum. ve gittim. ve fuar çıkışı, ertesi
    gün için, herkese öğleden sonra gelebileceği söylenmişken, ben yine aynı saatte
    gelmeliydim, bana öyle söylenmişti, “ha siktir” demiştim, kendi içimden, ofisi
    açıcam, telefonlara bakıcam, ortalığı süpürücem, çay demlicem, dünden sarkan
    birkaç faturayı kesicem, ve daha bir dolu iş, ve gecenin ikisinde evdeyim, ve
    “tamam” dedim, “bu kadarı yeterli”
     ve ertesi gün anahtarı ofise gönderttim
    annemle, “işi bıraktığımı söylersin” dedim. ben işi bıraktım ama iş beni
    bırakmadı. bir hafta peşimden koştular. benim gibi bir enayiyi
    bulamayacaklardı. biliyorlardı bunu. köşeye sıkıştım. paraya ihtiyacım vardı ve
    öykülerim beş para etmezdi, ben de beş para etmezdim, yani bir erkek olarak
    başka bir erkek için demek istiyorum, jigolo bile olamazdım hatta, başka bir iş
    bulamazdım, mesleğim çoktu ama belgem yoktu, kanıtlayamıyordum
    yapabileceklerimi, ve savaşı uzatmak için ihtiyacım olan nakde sahip değildim..
    bir hafta geçmişti.. işi bıraktığım günün üzerinden bir hafta.. evdeydim.
    sabahın körü. kapı çaldı. bakkal.. annemle bir şeyler konuşuyor, borcu soruyordu.
    sonra elektriklerimiz kesildi, pat diye üstelik, haber bile verilmeden, balkona
    çıkıp bu kesinti bölgesel mi bize mi özel diye baktım, ve aşağıda yürüyen
    memuru gördüm, seslendim, ve fatura, ödemek, para, iş, ölüm, mesai, film şeridi
    dizildi önümde, sonra buzdolabının üzerine tutturulmuş olan cehennem kadar
    yakıcı kağıt parçaları ilişti gözüme, bu su, bu elektrik, bu telefon, bu kiradan
    eksik kalan, bu oraya, bu buraya, ve telefonum çaldı, patronumun kardeşi bana
    bir şans vermek istediklerini söylüyordu, öğleden sonra ofiste olursam eğer..
    bir şans mı? ben mi size bir şans tanıyacağım, siz mi bana yoksa, diye sormak
    istedim.. soramazdım. yenilmiştim. ve evden yayan olarak otuz beş dakika
    yürüdüm. ofise girdim. patronun kardeşi vardı. sonra patron geldi. nasıl işi
    haber vermeden bırakırdım? burası ciddi bir kurumdu. yol parası verilmiyordu,
    öğlen yemeği olarak yarım ekmek ve bir parça peynir vardı, acemi birliği
    kahvaltısından daha az, anlayabiliyor musunuz, öğlen yemeği bu… ve sigorta
    yoktu, ve maaşın içerde kalacaktı çoğunlukla.. ve bir şans verdim kendime.
    dayanabilirsin koçum dedim. bir iş daha bulana kadar. o sırada birine aşık
    oldum, ve böylece tüm çözümsüzlükleri göz ardı ederek, işe devam ettim. ve aynı
    iş yerindeki ikinci dönemim iki ay sürdü.. tekrar işi bıraktım. bu kez emindim
    kendimden. iki ay boyunca başka bir iş aramış ama bulamamıştım. işi bırakırsam,
    belki daha fazla boş vakitle daha kolay iş arar, belki de bulurdum… denemek
    gerekiyordu. riske giriyordum. riske girmek zorundaydım, aksi takdirde kalıcı
    sinirsel bir hastalık edinecek ya da günde üç paket sigara içip, faturaları
    ödeyemeden kendimi azraile haciz ettirecektim.. muhasebe, çok sigarayı da beraberinde
    getiriyordu.. üstelik temizlik yapıyor, çay yapıyor, müşterilerle telefonda
    ilgileniyor, mal yüklüyor, mal indiriyor ve ufak şirketlerin ofisinde bir patron
    ne kadar angarya iş yığabilirse başına, iki katı ile cebelleşiyordum. son damla
    ise, iş yapmadığımın söylenmesi oldu. hayır ben iş yapmıyordum, bütün gün
    internette geziyordum. ve biriken hiçbir iş yoktu buna rağmen.. ya bir çelişki
    söz konusuydu, ya da kandırılıyordum. monitörümün yönü, patronumun görebileceği
    şekilde çevrildi, ve masamın da yeri değişti tabii. köşeye alındı. ofisteki
    odanın köşesine.. ekranımın, dış kapıdan girişlerde, ve patronun odasından
    rahatlıkla görülebileceği şekilde bir köşeye.. ve önümde sadece duvar var. iki
    koca duvar. sarı renkli duvarlar. bir monitör. ve tüm işlerimi zamanında
    yaptığım ve o an yapacak hiçbir işim olmadığı için, boş boş beklemeye başladım.
    klavyeye dokunmuyordum. bekliyor ve sigara içiyordum. sigara içerken, bir
    yandan da sayı sayıyordum içimden. önce ondan geriye birer birer, sonra birden
    ileriye üçer üçer, sonra 157’den geriye dörder dörder, düşünmemek için
    yapıyordum bunu, zihni uyuşturma ya da avutma yöntemlerimden biridir.. deneyebilirsiniz…
    ve saate baktım, paydosa sekiz saat vardı muhtemelen. çıkış saatim belirsizdi
    ama giriş saatimden bir dakika ileride ofisi açarsam, 2 buçuk ytl ediyordu,
    yanlış duymadınız, geç kalmanın dakikası iki buçuk ytl kesinti iken, geç çıkmak
    diye bir şey söz konusu olmuyordu, mesai yoktu, tam maaş yoktu, sigorta yoktu,
    yol yoktu, yemek yoktu, ve buradan yok olmaya karar verdim tekrar. saat dokuzda
    ofisi kapatıp işten çıktım ve dolmuşta patronumu aradım. aslında, “dokuza kadar
    geleceğim” demişti, “bekle ve çay hazır olsun” demişti ve geldiğinde
    konuşacaktım, dokuza beş kala, “çayı dök, sen çıkabilirsin, ben eve gidiyorum”
    demek için aradı.. ve kapadı. ve daha sonra, ofisi kapatıp durağa çıktım,
    telefon açtım patron tanrıya, tanrı patrona, açmadı telefonu. ve mesaj yazdım
    ben de. mesaj yazmayı sevmiyordum. telefonda konuşmayı da sevmiyordum. dünyanın
    en soğuk icadı olarak nitelendiriyordum telefonu. ama mesajı yazdım, “özverime
    güvenilmeyen bir yerde çalışamam, işi bırakıyorum, ama yarın, izinli olan..” vs
    vs vs.. aynı yerde abim çalışıyordu ve ertesi gün izinliydi. ertesi gün son kez
    işe gidecek, abimin yerine bakacaktım, ama çay vermem demiştim, yük taşımam,
    temizlik yapmam, telefonlara bakmam… sadece faturaları keser, sipariş
    listelerini hazırlarım. bunu söyledim. biladerimi bir günlüğüne tanrıdan azat
    edecektim sadece. sonra ben, kendime başka bir tanrı bulmak için, iş görüşmelerine
    hız kazandıracaktım. ve ertesi gün işe gittim. ofisi açtım. diğer iki eleman
    geldi. depocu elemanlar. ve patron gelip, benim ona çay vermeyeceğimi bildiği
    için, altan’a “bundan sonra sen bakıyormuşsun çay işlerine galiba” dedi, bu
    şekilde emir veriyordu, istek şarkısı gibi emirler yağdırıyordu, kibar bir
    kraldı, ama kraldı sonuçta, ve altan gelene kadar ne benden çay istemiş ne de
    kendine çay koymuştu… krallar daima kendini her işi yapmaktan aciz görüyor
    olmalılar, aciz olmadıklarını biliyorum, kendilerini aciz görmediklerini de,
    ama ben öyle görüyorum.. ve öğleden sonra, kesilecek fatura kalmadığı için
    çıktım, eve gittim. ve iş görüşmeleri geldi ardından. iş yoktu, varsa bile ben
    uygun değildim, diplomam yoktu, tanıdığım kimse yoktu, tecrübem yoktu, onlar
    beni arayacaktı, ve aramıyorlardı, kendimi kaybetmeye hazırlanıyordum, üstelik
    tüm çözümsüz denklemleri göz ardı etmeme neden olan uçan halı sevgilim de yok
    olmuştu, ve tamam dedim.. yeteri kadar iş aradım. şimdi iş beni arayacak.. ve o
    sırada telefon çaldı.. bir yer.. görüştüğüm bir yer.. web tasarım elemanı
    arıyorlardı. form doldurmuş dönüp gelmiştim. beş gün sonra çağırdılar gittim.
    ve adam, işi anlattı. sigorta yok, yol yok, asgari ücret, yemek cebinden… iş
    şu: “birkaç arkadaşlık sitemiz var, sen bunlara birkaç tane üyelik açacaksın,
    hatun isimleri ile, internetten de birkaç fotoğraf bulacak ve profil resmi
    yapacaksın. ve üyelere, işveli mesajlar atacaksın..”
    “başka” diye sordum,
    çünkü biliyordum bu kadarla kalmayacağını
    “ek olarak, çay
    yaparsın, sabah ofisi temizlersin ve seks shopumuzdan gelen izmir içi acil
    siparişleri otobüsle gider müşteriye verirsin”
    “tamam” dedim. ama
    yalan söylüyordum.. evimde internetim kesikti o günlerde. ve ilk iş günü,
    birkaç şey öğrenmem için, bilgisayar başında takılacaktım. zaten öğleden sonra
    gitmiştim, ve paydos sekizde idi. sabah sekiz akşam sekiz.. her neyse, bende
    maillerime baktım, ve birkaç siteye daha, sonrasında bu uyanık askerlerin
    sözünü ettiği arkadaşlık sitelerine göz atar gibi yapmayı sürdürürken,
    maillerimi cevapladım. ve patron altıda gelip, bana beş milyon verdi, “bununla
    yarın gelirken bir temizlik bezi alırsın”
    “tamam abi” dedim,
    yol paramı çıkarmıştım şimdiden, kârda sayılırdım ve üstelik bedava bir
    internet kafe bulmuştum kendime.. akşam sekizde çıkabilirdim. ve akşam sekiz
    olunca “çıkabilir miyim” dedim. “tamam” dedi “çık” yarın kaçta geleceğimi
    sordum, “sekizde ofiste ol” dedi, “bezi almayı unutma”
    ofisten çıktığım
    anda her şeyi unutmuştum. eve geldim, ve iş aramak istemiyorum bir süre dedim.
    bu işe de gitmeyeceğim yarın. ve sonra, iş beni buldu. şans.. bir tanıdık.
    havaalanı. form. torpil. olmuştu işte. güzeldi. on ay sözleşme. yüzde seksen,
    on ay sonra yine işsiz kalacaktım. düşünmüyordum ama.. nasıl olsa on ay içinde
    ben işten sıkılacak ve başka bir işe yatay geçiş yapmayı planlayacaktım. hâlâ
    bunu planlamıyorum gerçi.. ama, sıkıldığımı hissediyorum. her iş, eninde
    sonunda boktanlaşır.. para karşılığı yapılan hiçbir şey zevk vermez, seks
    bile.. yazmak bile.. sanat işe dönüştüğü zaman sanat olmaktan çıkar. ve yaşamı,
    her anlamda, bir tür sanat olarak görenler, mesela  “crispin sartwell”, “bulaşık yıkarken bile,
    bir sanat eseri ortaya koyduğunuzu hayal edin” diye öğütler bana, o yüzden,
    herhangi bir şeyi gerçekleştirmek için çalışmak yerine, tao’ya kapılmak, ve
    “hiçbir şey yapma, her şey olur” demek, en azından boşuna stres yapmanızı
    engelleyecektir.. iş aramıyorum, iş beni bulur. yayınevi aramıyorum. biri
    kitabımı basar. kadın aramıyorum. bir gün denk gelir.. nehire bırakmak kendini.
    balıklar yüzer. yüzmemek nehirde.. kendi akıntın nereye gidiyorsa.. ve, daima,
    güzel bir okyanusa açılırsın böylece, ben henüz nehirdeyim, ve nehir benim
    içimde, chuang tzu gibi konuştuğumun farkındayım ama, kendini, içindeki rüzgara
    bırakmak, ve dışarıda geriye kalan her ne varsa, onları da kendi hallerine
    bırakmak, neyse cümleyi kesiyorum burada.. bir kişisel gelişim kitabı
    yazmıyoruz. kişisel gelişimden de, toplumsal gelişimden de hazzetmiyoruz.. o
    halde, tekrar en başa dönelim… çimlerde imlamı bozuk bulan tip ne demişti;
    “ben gelişim ve
    teknolojiden yanayım, ilerlemek insanları güzel bir yere götürür, iletişim
    önemlidir”..
    tekrar en başa
    dönelim ve ilkel insanların hayatları ile günümüzü karşılaştıralım. gelişimin
    ne menem ve boktan bir şey olduğunu fark etmiyorsak, faturalarla, iş
    aramalarla, ve sırtımıza binip “hadi koçum, çalışan kazanır” diyenlerle el ele,
    ama onların diğer eli cebimizde iken, yaşamaya devam edebiliriz, ya da
    birilerini yaşatmaya.. yaşama içelim.. başka alternatifimiz de yok, ama içine
    sokulduğun boka “tadı güzelmiş, sen de gel” demek ile, “bokun içindeyim, çıkamayacağımı
    da biliyorum, devrim yok, ütopya yok, ama hoşnutta değilim” demek arasında, bir
    fark var sanırım. tıpkı seninle benim aramda bir fark olduğu gibi.. “neden
    fanzinlerde gerçek isimlerinizi kullanmadınız”. gerçek isimler? what is the
    gerçek isimler? gerçek; insanların bakış açılarına göre değişebilen, ve
    gerçekliği ispatlanamaz bir kavramdır. o yüzden, ve daima, ve her yerde, ve
    hiçbir şey olarak, tao vardır. ne gerçek, ne de yalan.. inanıyorum da.. inanmıyorum
    da.
    ying ve yang  ;ve; da ve da

    27.ağustos.2008