Etiket: yaşanan her şey yaşandığı anda gerçektir

  • ardeşen – 2. bölüm

    bir jandarma karakolunda, kazan
    dairesindeyiz. kazan dairesi ve valizlik aynı dört duvarın arasında. bizler de
    o gece, o dört duvarın arasındayız. çoğu gece gibi, kazan dairesindeyiz, ya da
    valizlikte. her ikisi de, aynı mekânın farklı isimleri. bir üçüncü isim daha
    icat ettik, gizli bir isim, alkolik askerlerin taktığı lâkap, “havaalanı”
    diyoruz oraya. ruhumuzu havalandırıyoruz çünkü. ve “ruhu havalandırmak” iki
    anlama gelebilir; ruhu havaya kaldırmak, ruhun hava almasını sağlamak. anti-alkolik
    askerler bir üçüncü anlam daha icat etti, “ruhu kalpten uzaklaştırmak”. böyle
    söylemişti mahir, “alkol ruhu kalpten uzaklaştırır”. haklı olabilirdi.
    nefsimizin kölesi olmuş olabilirdik. ama mahir de, başkalarının nefsine köle
    olmuştu. tarikat liderlerinin nefsine, çünkü tüm kelimeleri, bir yerden
    alıntıydı, kendine ait bir düşünce tarzı ya da fikri yoktu. kimse haklı
    gelmiyordu bu durumda bana; kendi olanlar ve başkasının olanlar vardı sadece..
    başkasının olanlar, liderlerinin isteğine göre hareket ediyor ve bunlardan
    dindar olanları liderlerinin istediğini “tanrı’nın buyruğu olarak”
    görüyorlardı, konumuz bu değildi, konumuz valizlikti, sıcak valizlik, sıcak
    kalorifer, sıcak kazan dairesi, sıcak şarap, sıcak zihin, sıcak cehennem, sıcak
    cennet, sıcak araf…
    bir jandarma karakolunda kazan
    dairesindeyiz. şahin, bekir, cumali, ben. cumali, bizim iki üst devremiz ve
    aynı zamanda kendisi o gün nöbetçi onbaşı. bizler seksen beşe dördüz. cumali
    seksen beşe iki. ben seksen ikiliyim, cumali seksen beşli, şahin seksen beşli, bekir
    seksen üçlü. şahin pdrm, ben de pdrm’yim. bekir sıkı içiyor, cumali içince
    sapıtıyor ama içerken yanımızda bulunan bir üst devre bize güç veriyor. çünkü
    askerlikte, eğer en alt devre iseniz, boğazınızda 3 ay boyunca kopartıp
    atamayacağınız bir tasma bağlı demektir. bir alt devreniz geldiğinde, elinize o
    en alt devrenin tasmasına ait zincirin ufak bir parçası tutuşturulur ve sizin
    zincirinizi tutan sayısı iki devreye düşer. bir alt devreniz daha gelince,
    tasmanız çözülür ancak gözaltı süreniz devam eder, teskere altısınızdır.
    teskereciler kraldır. en sonunda, teskereci olur ve kral olarak, son üç ayı
    yaşarsınız. diğer karakolları bilmiyorum ve kendi yaşadıklarımı anlatıyorum, o
    yüzden bu tespitlerime karşı olanlar, lütfen sadece kişisel gözlemlere dayalı
    bir felsefe güttüğümü ve kesin konuşmadığımı, kendimce yorum yaptığımı dikkate
    alsınlar. pekâlâ, devam edelim.
    bir jandarma karakolunda, kazan
    dairesindeyiz. en alt devre olarak üç kişiyiz. iki devrem, şahin, bekir ve ben.
    bir de iki üst devremiz nöbetçi onbaşı cumali. içiyoruz. şarap. papazkarası. saat
    gecenin on biri. bundan birkaç saat önce, hava kararmak üzereyken ve yağmur hâlâ
    yağmayı sürdürürken bekir yanıma gelip “gece kaç kaç?” dedi, nöbetimi
    soruyordu, “sekiz-on” ve “iki-dört” dedim. akşam sekizde cezaevi nöbetini
    teslim alacak, onda bırakacak ve biraz uyuyup, ikide tekrar gidecektim nöbete,
    dörtte tekrar teslim edip, biraz daha uyuyup, sabah altıda kalkacaktım. hatta
    beş buçukta. koğuşun tuvaletlerini temizleyecektim. mıntıkam orasıydı. “içelim”
    dedi bekir, param yoktu ama bunu söylemedim, gerek de yoktu, para daima
    bulunurdu, borç alınır, kantinde rütbelilerin hesabına birkaç fazla çay çarpısı
    çakılır, ya da koalisyon yapardık. o gece, bekir idi finansörümüz, şahin gözcü,
    cumali de bekçi olacaktı, ben de devriye askeri. bu ne demek? bu şu demek.
    paraları bekir çıkacak, şahin öncelikle dışarı kaçtığım tellerin önünde sonra
    da nizamiye kapısında gözetmen olacak, cumali de “nöbetçi astsubay uyuyor mu?”
    diye bakacak, uyanırsa da odasından aşağı inmemesi için onu oyalayacak bir
    şeyler uyduran bir bekçi olacaktı. bir şeyler yapacaktık işte. arka tellere
    yaklaştım parayı alarak. eşofmanlarla elbette. akşam sekiz on nöbetinden
    gelmiştim. kamuflajları çıkarmış ve eşofmanları giymiştim. cumali herkesi
    koğuşa soktu, “nöbetçi astsubayın emri, yat sayımı var, herkes koğuşa, aşağı
    inmek yasak”. nöbetçi astsubay dokuzda vurmuştu kafayı. adını söylemeyeceğim
    adamın. ama o nöbetçi iken, daima içiyorduk. erkenden uyuyor ve hiçbir şeyle alâkadar
    olmuyordu, belki o da odasında gizlice içiyordu, kim bilir? her neyse, devam
    edelim, cumali yalandan bir sayım yaptı ve sonra koğuştan çıktık, biz, cumali,
    bekir, şahin ve bir de bizle alâkası olmayan birkaç teskereci. bizimle içmek
    isteyenler vardı ama güvenmiyorduk onlara, sıkı içiyorduk ve sıcaktı valizlik,
    sarhoş olup başımızı derde sokabilirlerdi, her ne kadar aralarında bizden de
    sıkı içen alt devreler olma ihtimali varsa da, henüz güvenemezdik. kendimize
    bile güvenmiyorduk. cumali’ye de güvenmiyorduk. ama o olmadan da içemezdik.
    otuz milyon verdi bekir. “15 bira al” dedi. dört kişi. “yeter mi?” diye sordum.
    takviye gerekiyordu, “votka yapalım” dedi şahin. “şarap” dedi cumali. benim
    oyum, sonucu belirleyecekti, kıllık olsun diye “viski” diyebilirdim ve berabere
    kalırdık. ama “iki şarap, geri kalanla bira?” dedim. anlaşmayı imzaladık:
    “tamam”,
    “tamam”,
    “tamam”,
    “pekâlâ” dedim, “herkes görev yerine.” cumali
    ana binaya çıktı, nöbet yerine. bekir otuz kâğıdı cebime soktu ve valizlikte
    askerlerin çantalarından dekor yapmaya başladı. şahin ile tellere doğru
    yürüdük. etrafta birkaç teskereci vardı ama zarar gelmezdi onlardan. sorun olan
    trafikçilerdi. aperiyoduk saatlerde karakola gidip geliyordu gece ekibi, ben
    karakolun karşısındaki tekel bayisinde iken, aniden nizamiyede bitebilir ve
    beni elimdeki suç delilleri ile görebilirlerdi. bu riske değerdi. her türlü
    riske değerdi. ve çöpün üzerinden duvara, oradan da tellere tutunup kendimi
    arkaya salladım. şahin nizamiyeye gidip, okey çekti ve ara sokaktan ana
    caddeye, oradan da karşıya geçtim. şahin bir okey daha çekince, ilk el açıldı.
    okey dışarı atmıştık trafik ekibine karşı. tekel bayiinin içinde, şimdilik
    güvendeydim. beni tanıyordu adam. ilk gidişimde,
    “sen asker misin?” diye sormuştu, çekinerek
    itiraf etmiştim,
    “sorun olmaz değil mi?”,
    “biz de asker olduk koçum” dedi. lazdı
    kendisi üstelik, rize’deydim, doğaldı laz olması, lazlar iyi insanlardı,
    tartışmaya girmediğiniz ya da kızlarına yan gözle bakmadığınız sürece de iyi
    olmaya devam ederlerdi. ben de onlarla aramı iyi tutmaya çalışıyordum, kızları
    ile ilgilenmiyordum zaten, ama tartışmaya girmeye de gerek yoktu.
    “üç yıldır kimse gelmiyor askerlerden
    geceleri” demişti adam, “ilk gelen sensin”. ilk gidişimde de demişti bunu,
    “hadi ya” dedim, alkolik bir devreydik ve üç yıl sonra sezonu açmıştık. ve o
    gün,
    “şarap” dedim, “şarap alacam”. ikinci elin
    taşları dağıtılmış oldu böylece.
    “kaç tane?”,
    “ne var?” saydı ellerindekini, fiyatları
    ile beraber,
    “papaz karası yedi mi demiştin.” diye
    sordum, izmir’e göre fiyatlar uçuktu şarap konusunda, ya da biz ucuz yerleri
    öğrenemeden askerliği bitirdik.
    “evet, yedi”,
    “iki papaz karası, kalanı ile bira”,
    “otuz mu var demiştin koçum?”,
    “evet otuz”.
    “iki şarap, 8 bira?”,
    “anlaştık, aa şey, sigara bir de”,
    “sigara da benden olsun koçum”,
    “eyvallah abi”.
    askerleri seviyorlardı, yemek ısmarlıyor,
    içecek ısmarlıyor, ramazanda sigara içersen peşine takılıyor ya da kızlarına
    asılırsan duvara asıyorlardı seni. seviyordum lazları, bana ters gelen adetleri
    olsa da, samimi buluyordum birçoğunu. özellikle cezaevinde nöbet tutarken
    konuştuğum mahkûmları.
    “ha bu siktiğimin silahını” demişti bir
    keresinde bana bir mahkûm, “ben pazarlayınca suçluyum ama amerika ekonomisini
    silahla kuruyor”,
    “haklısın abi” demiştim. haklıydı. silah
    üretmek konusunda değildi haklı oluşu, çifte standarttaydı söz konusu haklılığı.
    tekel bayiine dönüyoruz tekrar.
    alacaklarımı aldım, kapıda durdum. şahin bir okey daha çekti ve ara sokağa
    saptım. ikinci eli de kazanmıştık trafik ekibine karşı. son ele başladık.
    tellerdeydim. elimde iki torba ile bekliyorum.
    şahin nizamiyeden ağır adımlarla geliyor ve bekliyor. kısa dönem imam var, etrafta
    gezinen. adı mahir. aslında adı mahir değil ama adını unuttum ve ona duyunca
    kıl olacağı bir isim koydum. adı mahir olan imam, kısa dönem askerlik yapan bir
    ispiyoncu. o varken elimdekilerle telden giremem. ama girmek zorundayım. cumali’nin
    yanına gidiyor şahin. nöbeti devralıyor cumali’den. cumali nöbetçi onbaşı
    olarak sahip olduğu tüm hakları kullanıp bahçeye iniyor ve imam’a fırça
    kayıyor.
    “sen koğuş nöbetçisi değil misin? bahçede
    ne işin var?”.
    biraz tartışıyorlar ama sonuçta kolluk
    kazanıyor ve ben de tellerin üzerinden uçup valizliğe iniş yapıyorum torbalarla
    birlikte. üç – sıfır. oyun bitti.
    2.
    saat on bir. anlattığım her şey, buraya
    kadar anlattığım her şey, yarım saat içinde olup bitti. ve valizlikte,
    kalorifer borularının arasında, çantalara oturup, şarapları açarak, biralarla
    karıştırarak, ufacık bir kapalı alanda sigaraya abanıp duman altı olarak,
    içiyoruz. cumali, şahin, bekir, ben…
    birkaç bardak sonra cumali sapıtmaya
    başlıyor. biz ondan hızlı gidip, alkolü tüketiyor ve koğuşa çıkıyoruz. saat on iki.
    on iki – iki nöbetçileri gidecek. kimin götüreceğini bilmiyoruz. çünkü cumali’yi
    sarhoş olarak valizliğe terk edip kapıyı üzerine kilitledik. o orada sızdı. ve
    koğuş nöbetçisi imamda nöbet tutmak yerine, koğuşta uyumayı seçmiş biz
    valizlikte içerken. herkes uyuyor, biz sarhoşuz. on iki – iki nöbetçileri
    nöbete gitmek zorunda. biz uyandırırsak her şeyi çakarlar. cumali uyandırırsa,
    cezaevi nöbetine götürmek yerine denizden dökebilir sıradaki nöbetçileri. kimseyi
    uyandırmaz ve biz de uyursak, saatleri dolan ve değişmeyi bekleyen nöbetçiler,
    cezaevi nöbetçi astsubayını uyandırır, sonrası kıyamet. düşünüyoruz. “bu boku
    içmeden önce düşünseydiniz” diyor santral. santraldeyiz, ona fikir danışıyoruz,
    çünkü o bizim üst devremiz. ordu’lu, kendi halinde bir tip. kıyak insan. “siz
    santralde kalın, ben nöbetçileri uyandırıp hemen gelicem, kendileri gitsin
    nöbete pezevenkler” diyor santral. “tamam” diyoruz. bekliyoruz. santralin yan
    odasında karakol nöbetçi astsubayı uyuyor. cezaevi kapısının girişinde bir
    odada, cezaevi nöbetçi astsubayı uyuyor. kendimizi “dikkat köpek var” yazılı tabelalar
    arasında buluyoruz. tehlike! daha önce de yaşadık bunları. ama bu kez her şey
    karıştı ve üstelik benim gece nöbetim var. şahin sadece gündüzleri nizamiyede
    karakol nöbeti tutuyor. silahı yok. p.d.r.m ve a.s.k raporu işe yaramış.
    karakola gelen vatandaşları, ana binada gitmek istedikleri yere götürüyor
    üstlerini arayıp. sabah sekiz, akşam altı tutuyor nöbeti. güneşte, yağmurda,
    asla izin yapmıyor hafta içi. “memurum lan ben asker değilim” diyor bize. bekir
    kantinci olduğu için, nöbetleri akşamları oluyor bazen. onu da koğuşta tutuyor.
    boka sapan benim. ama hayatımı daima ince bir ipin üzerinde düşme korkusu
    taşımadan cambazlık yaparak harcadım. alışkınım. santral geliyor. nöbetçiler
    gidiyor. nöbetçiler geliyor. şahin ve bekir’le beraber valizliğe iniyor, cumali’yi
    uyandırıp bahçede bir banka oturtuyoruz. ayılması gerekiyor. ve banyoya
    sokuyoruz onu, sonra gözlerini açıp, “bana nöbetçi astsubayı getirin, dövücem
    onu” diyor. bekir ve şahin sızıyor. cumali ile baş başa kalıyor ve saate
    bakıyorum. bir buçuk. iki – dört nöbetim var. hâlâ sarhoşum. ama kendimdeyim.
    yani kendimde olduğumu söylediğim için, sarhoşum demektir. basit alkolik
    mantığı. cumali nihayet kendine geliyor, nöbetçileri güç bela uyandırıyor ve
    nöbete gidiyoruz. ben ne doldur boşalt yapıyorum ne de bot giyiyorum. eksik
    kamuflajlarla ve şarjör almayı unutarak, boş mp5’le, ikinci kuledeyim. nöbetçi
    astsubaya en uzak kule. birinci kuleye geçecek olan tipe, “karakolda nöbetçi
    astsubay kim?” diyorum, söylüyor, tim komutanımmış ve tim komutanımın nöbetçi
    astsubay olduğunu bilseydim, ona da bir şişe götürürdüm diye düşünüyorum. ya da
    daha çok içerdim. ama yapmadım. iki birayı çöpe attık. ama dış çöpe. boş
    şişelerle birlikte. gizlice. orayı anlatmayı es geçtim ve hâlâ es geçiyorum.
    ikinci kulede, not defterime bir şeyler karalayıp, kulenin içinde sızıyorum.
    tahtanın üzerinde. dört olunca gelip değiştirirler nasılsa diyorum. dört-altı buçuk
    nöbetçileri gelir değiştirir. mahkûmlardan da kaçan olmaz. her şeyi, şansa
    havale ediyor ve sızıyorum. ve altı buçukta dürtüyor beni cumali, hava
    aydınlanmış.
    “sabit bıraktım seni nöbette” diyor cumali,
    “kaldıramadım”.

    “boşver” diyorum, “mıntıkadan
    kurtuldum”.
    dört – altı buçuk
    nöbetçisi kısmen mıntıkadan kurtulurdu. karakola gelir, tıraş olur, kahvaltı
    yapar ve içtimaaya çıkardı. böyleydi bizim oralarda. bazen mıntıka yaparlardı
    ama yerine yapacak kimse bulunamamışsa ve her neyse dostlar, iki dört nöbetini,
    iki altı buçuk yaparak, karakola döndüm, kahvaltı yaptım, bir sigara yaktım, tıraş
    oldum, içtima için sıraya girdim. tim komutanım geldi, o gece cezaevinde
    nöbetçi astsubay olan tim komutanım yanıma geldi. beni köşeye çekti ve bir
    sakız verdi, naneli, “al bunu çiğne, hayatını sikicem senin, göt” dedi,
    gülüyordu, gülüyordum…
    27ağustos2008
  • gazoz kapağı savaşı

    gazoz kapağı savaşı
    1.
    aslına bakarsanız, çok basit bir
    şey bu benim yaptığım, serbest yazım, akışına göre, üzerinde uğraşmadan,
    kelimeleri eğip bükmeden, söz sanatı yok, derinlik yok, emek yok.
     “edebiyatı çok hafife alıyorsun girdap” diyor,
    ben de ona, “sen beni çok hafife alıyor olmayasın” diyorum. bir başkası, “bence
    sen kaybeden değilsin dostum, kaybeden edebiyatı yapmıyorsun, zirveye
    oynuyorsun” diyor. haklı aslında küçük dostum, zirveye oynuyorum, ama dünya
    yuvarlak. bana kalırsa, hayat da yuvarlak. daima başlangıç noktasına dönersin
    bu hayat içinde, birkaç kez hem de. sonra yolları ezberler, ve daima
    kestirmeden giderek sürekli başa döner ve artık başlangıç noktasını unutur,
    paso işe gider gelir içer sızarsın. sonra hoop en başa. kolay.
    ne diyordum? evet dostum, zirveye
    oynuyorum, ama hayat yuvarlak, iyi oynayan kazansın. kazanmak mı? kaybeden
    olmak? hayat yuvarlak ve zirveye tırmanmaya çalışanlar da var, benim gibi çukur
    kazanlar da. ve o zirveye tırmanma telaşındakilerle, benim gibilerin gideceği
    yer aynı. kimine göre zirve orası, kimine göre yerin dibi. ama sonuç aynı.
    sadece baktığın açıya göre değişiyor konum, kimine göre zirve, kimine göre dip.
    uzayın neresi yukarısıdır philip?
    bugün size ne anlatabilirim
    bilmiyorum. başladım ve yazıyorum. ve akıyor. pekala. bir düşünelim. gelen
    eleştirilere cevap hakkım doğdu aslında.
    sayın kripton bey,
    bukowski’yi taklit ettiğimi
    düşünüyor olmanız, beni, sizin eski eleştirmenlerimi taklit ettiğinizi
    düşünmeye itti. biraz daha iyi okursanız, kimseyi taklit etmediğimi, aksine,
    pek kitap okumadığımı fark edersiniz. kitap okumuyorum. okuyamıyorum. çünkü
    paso ya çalışıyor ya da uyuyorum. bu ikisi arasındaki üç beş dakikayı da, sizin
    gibilerden fırça yemek için yazmaya ayırıyorum. elimde çeşitli hayranlarımdan
    gelen 38 kitap var, hiçbirine başlayamadım. emekli olunca başlarım umarım.
    vaktim yok. basit bir bahane size. ve sıkıldım adını bile duymadığım yazarlara
    araksiyon muamelesi görmekten. virginia woolf mu? o da kim? hayır, hakan
    günday’ı okumadım, başladım ve kaldı öyle. bir kitabı. iyi yazıyor olabilir,
    ama okumadım henüz. okuyacağım. söz. anneme sigara konusunda verdiğim sözler
    gibi aynı. söz. sigarayı bırakıcam. tüm yazarları okuyucam. biraz daha bilgili
    olucam bazı konularda, sonra yeniden yazmaya başlıcam.
    sayın turnosol bey,
    yazdıklarınızı okuyamadım ama
    yazmak üzerine verdiğiniz nasihatlerden sıkıldım ve sizi engelledim. sildim.
    ettiğiniz küfürlerden sonra, üzerinize oturdum ve hiçbir şey batmadı bana. ama
    umarım, artık yazdıklarınızı gün ışığına çıkarır ve merakımızı giderirsiniz.
    evet evet, bir şair boksördür ve benim yumruklarım cılız. ama sizin yazmak
    üzerine konuşmak yerine artık yazdıklarınızı ringe sokmanız gerekmiyor mu?
    sayın. sayın yok. sayı yok. harf
    yok. ilkel dönemlerden bahsediyorum. ve o dönemlerde yaşamak istiyorum. zaman
    makinesi. ama işe yaramaz artık bu. medeniyet bizi kirletti. ve evet evet, hep
    aynı şeylerden bahsediyorum. o yüzden bu kez, şimdilik, banttı değiştiriyor, ve
    henüz gün ışığına çıkartılmamış bir geçmiş zaman diliminden bahsetmek istiyorum.
    2.
    onsekiz sene önceydi. sekiz
    yaşındayım o zamanlar. mahallede, süleyman adında, benden bir yaş küçük bir tip
    vardı. “sarı” derlerdi ona. aşırı sarışındı. ve abisi, benden iki yaş büyüktü.
    adı erkan’dı abisinin. o da aksine, alabildiğine karaydı. “arap” diyorlardı ona
    da. ve evet, aynı anne baba. ve süleyman’la sürekli bir rekabet içindeymişim
    gibi hissederdim kendimi. çünkü mahallenin güzeli, gülçin, benden bir, süleyman’dan
    iki yaş büyük olan hatun, çocuk hatun, evcilik oyunlarında, sürekli süleyman’la
    eş olurdu. ben de başka biri ile. sonra biraz daha büyüdük ve evcilik çocukça
    gelmeye başladı. başka oyunlar bulduk. kızlar ip atlar, biz de gazoz kapağına
    taş atardık. babam kahvede çalıştığı için, sürekli bana gazoz kapağı getirir,
    ben de onları sürekli olarak kaybederdim. süleyman’la ortak oldum sonra. o iyi
    oynuyordu bu mereti. benim babam da iyi kapaklar saklıyordu bana kahvede.
    onluk, yirmilik kapaklar. az bulunur türden. ve bir yandan sülo ile mahallenin
    çocuklarını yutar, bir taraftan babamın kapakları ile güçlenirdik. üç beş
    mahallenin en kral gazoz kapağı arşivi bizdeydi, ama sıkıldık bu oyundan da.
    çiviye başladık bu kez de. çamura çivi atıp çizik atmak. bilir misiniz? çelik
    çomak. saklambaç. bisiklet yarışları. tek kale maç. muçi. bulan kaçan. vs vs.
    ve zaman geçtikçe bir sürü değişik oyundan sıkılıp, kavga etmeye başladık.
    gülçin de büyüyordu bu arada. sanırım gülçin oniki, ben onbir, sülo on olmuştu.
    diğer elemanlar da o civarlarda. erkan ise, süleymanın abisi, on üç olmuştu.
    inşaat vardı mahallede. orada
    oturuyorduk. inşaatın içinde. erkan, ben, sülo, sercan, serhat, vs vs. erkan,
    “gülçini siktim oğlum dün gece” dedi. yalan söylüyordu elbette. çocuktuk daha.
    hiç bir şey bilmiyor ama küfür ediyorduk. erkan belki de ilk kez fantezi
    kurmaya başlamıştı. bilemiyor ve pek de hatırlamıyorum. ama o gün erkan’ı
    dövmek istemiştim. bir kıza küfür ettiği için. küfür gibi gelmişti bana bu.
    sikmek? küfür olmayabilirdi belki de. herkes bu işi yapıyordu. hepimiz bu
    şekilde doğmuştuk. ama tabir kabaydı. çok sonraları, bu kelimenin ataerkil
    toplum yapımızın bir sorunu olduğuna karar verdim. seks yapma eylemi küfür
    yerine geçiyordu. ve her türlü küfür, cinsiyetçiydi. “ibne” bile. ama o
    günlerde, ben de, diğer arkadaşlarım gibi, toplumsal cinsiyetime ısınmaya çalışıyordum.
    erkektim ben. kavga edicek, küfür edicek, kızlara bakıcak, ağlamayacak ve
    büyüyecektim. “erkek adam”
    her neyse, sülo ile aramda ciddi
    problemler doğmaya başladı sonra. gazoz kapağı mevsimi tekrardan açıldı ve
    ortaklık bozuldu. paylaşmak istemiyordu kapakları. beni dövüşmeye davet
    ediyordu. dövüşmek istemiyorum demiştim. sadece kapaklarımı ver. itti bi kez.
    ben itmedim. kapaklar dedim. o an etrafımızda on kişi vardı. mahallenin
    çocukları ve gençleri. kimisi altı yedi yaşında. kimisi onaltı onyedi. biz de, on
    onbir sanırım. sülo ve ben. o zamanlar girdap değildim elbette. sonradan girdap
    olmuştum.
    her neyse, beni itti sülo, ikinci
    kez. ve “zorlama beni” dedim. ve üçüncü itişinde, bi tane geçirdim midesine.
    kapıştık, ve ben altta kaldım. vurdukça vuruyordu. ve kimse ayırmıyor, herkes
    izliyor, kimisi sülo’ya kimisi bana destek oluyordu. en sonunda abim gelip
    ayırdı bizi. abim o zamanlar yirmibirindeydi. on yaş vardı abimle aramda.
    ve eve geldik. burnum kanamıştı.
    kapakları alamamış, üzerine dayak yemiştim. ağlamadım ama. erkektim ben. ve
    sonra, günler geçti. tekrar barıştık sülo ile. arada sırada kavga ediyor, arada
    sırada barışıyorduk. serseriydik. kuruçay’da yaşıyorduk. izmir kuruçay’da. yani
    çingene mahallesi. her türlü pisliği biliyorduk yaşımız on civarı olmasına
    rağmen. hap, esrar, hırsızlık, pezevenkler, fahişeler, katiller. çingenelerle
    paso kavga ediyorduk. büyük kavgalar. taşlı, sopalı, bıçaklı.. biz çingene
    değildik. ama mahallemiz bitişikti onların gettosu ile. zaman geçtikçe arkadaş
    olduk çingenelerle. ve beraber maç yapmaya, gezmeye ve muhabbet etmeye
    başladık. ama o dönemler aramızda çocukça bir husumet vardı.
    her neyse, biri vardı mahallede,
    çingeneydi, oto-kiralama dükkanı vardı. bedeni yara doluydu. bir dolu kurşun
    izi. onsekiz tane kurşun yemiş ve ölmemişti bir keresinde. sonra o herifleri
    bulup ağır yaralamış ve hapse girmişti. tam bir belaydı yani. korkusuz.
    düşüncesiz. umarsamaz. herkes korkuyordu ondan. biz korkmuyorduk ama. sülo ve
    ben. yanına gider, sigara içişini izlerdik. esrar içişini. “sakın başlamayın
    buna çocuklar” der ama kendi hep içerdi.
    bir de tek kale maç yapardık
    süleymanla. kaleci erkan olurdu. sülo’nun abisi. sürekli yenilirdim sülo’ya,
    daha iyi oynamama rağmen. erkan hem hakem hem spiker hem de kaleciydi çünkü.
    bir de sülo’nun abisiydi. gollerimi saymaz, penaltılarımı vermezdi. yıllar
    sonra, bu hileye hayatım boyunca maruz kalacağımı ve oynamaktan vazgeçeceğimi
    fark ettim. vazgeçtim de, hayatla oynamaktan, yarışmaktan falan yani.
    ama hatırladığım en güzel an,
    sülo’nun, ağzı burnu kan dolu evine gittiği gündü. yine gazoz kapakları moda
    olmuştu. ve babam eve kapak getirir, ben de kimi zaman yutar kimi zaman
    yutulurdum. bir keresinde teke tek oynadık sülo ile. benim eski ortalıktan olma
    kapaklarım ondaydı hala. yeni kapaklar edinmiştim kendime. sıfırdan. ve oyun
    ilerledi. izliyordu on beş yirmi kişi. onunla dövüşmelerimi izleyen tipler.
    yutuyordum. yutuluyordu sülo. yutuldukça sinirleniyor ve izleyicilere
    sataşıyordu. kavga etmek istiyordu canı. ama bu kez benim de canım kavga
    istiyordu. ve oyun bitti nihayet, tüm kapakları bitmişti sülo’nun. iflas
    etmişti. yutmuştum neyi varsa. ona kapak getiricek bir babası yoktu. babası vardı
    elbette, biri sarışın biri zenci, iki oğlu olan bir baba. annesi sarışındı,
    babası esmer. ya siz ne sandınız? kadının adamı aldattığını mı? öyle şeyler pek
    olmazdı bizim muhitte. olursa da, kadının işi gerçek anlamda biterdi.
    böyle bir mahalle. izmir. boğaziçi.
    bilir misiniz? pek kimse bilmez. izmir’li olan biri sorunca, “boğaziçi” derdim,
    “istanbul’da mı oturuyorsun” derdi. o yıllarda. şimdi buca’dayım gerçi. ve
    özledim o mahalleleri. varoş. bitik. harap. eski evler. eski insanlar. eski
    hayatlar. teknoloji ile en son tanışan insanlar. bir internetkafe açılınca
    mahallede, çocukları sokaklardan silinen insanlar. şimdi nasıldır bilemiyorum.
    ama o zamanlar, ben onyediyken, oniki yaşında olan hiçbir çocuk, sokak oyunları
    oynamıyordu. büyükler mutlu oldular. bizleri her mahalleden kovan büyükler.
    “burda top oynamayın” diyerek topumuzu kesen büyükler.
    konumuza geri dönelim. tüm
    kapaklarını yutuldu sülo. “ortak olalım” dedi, kabul etmedim. evime dönüyordum.
    kapaklar torbamda. ve tam evimin önünde arkamdan boğazıma sarıldı. kapakları
    sercan’a verdim ve boğazımı kurtardım önce. sonra seri halde yumruklaşmalar
    başladı. altıma alabildim sonunda onu. benden güçlüydü, bir yaş küçük olmasına
    rağmen. ve altımdaydı. vurdukça vuruyor, acımıyordum. herkes izliyordu. gülçin
    de izliyor ve gülüyordu. kime güldüğünü bilmiyorum. en sonunda kalktım sülo’nun
    üzerinden, ve bana küfür ede ede evine gitti sülo. bir daha da kavga etmedik
    onunla. bu kez gerçekten iki sıkı dost olduk. onu döverek, dostluğunu
    kazanmıştım. kan kardeşi olduk ve çingenelere karşı daha sıkı çeteler kurup,
    dövüşlere devam ettik. dövüşler. futbol maçları. falan filan.
    sonra çingenelerle de dost olup
    başka düşmanlar edindik. polisler? evet polisler. sonra iş uzadı. polisler
    mahalleyi bastı bir sabah, bizim evi de bastılar, sabahın altısıydı, bir sürü
    aranan insan, yasadışı madde, silah, mahalle darmadağın oldu. ve sonra, yirmidört
    saat, yunusların devriyesi başladı. yunuslar bir şey yapmıyordu gerçi, sadece
    tedirgin ediyorlardı bizleri. hiç bir şey değişmedi. o zamanlar ben onaltı
    yaşındaydım ve lise ikiye giderken, bir sabah olmuştu baskın.. bir yıl sonra da
    oradan taşındık. iki yıl sonra tekrar taşındık. ve dört yıl sonrasında. tekrar.
    şimdi buradayım. öğrenci mahallesi diyebiliriz buraya, kampüs yakınındayız.
    burası fena sayılmaz, daha az risk, ama orası eğlenceliydi, benim için,
    çocukken elbette.. çocuktum ve yazmıyordum hiçbir şey, gazoz kapağı oynar,
    dövüşür ve top peşinde koşardım. şimdi o günleri yazıyor olduğum için, umarım
    bana kızmazlar, tüm “erkek” olmaya çalışan çocuklar ve çingene dostlarım. çünkü
    o harikulade günler ve harikulade mahallem için, yayınlayacağım bir romanım
    var, zihnimin dolabına emanet ettiğim.

    24 ağustos 2008
  • siktiripgidermisin lütfen..

    siktiripgidermisin
    lütfen..
    kötüydüm. kötü olmam için neden yoktu. hiçbir
    şeyden emin olamayışım belki de, yada herşeyden emin oluş hali. bu hal de
    rahatsız edebilir beni. ve herneyse işte, kötüydüm ve içmem gerekiyordu.
    içersem erken ölmeyecektim. ve gece bir dokuz çalışıcaktım. yani gece bir-sabah
    dokuz. onbirde evde olmalı, traş olmalı, işe giriş kartımı yanıma almalı, bir
    soğuk su altı yapmalı, ve servis noktasında bulunmalıydım onikide. işe
    gidemezdim. o gün işe gitmek istemiyordum. o gün içmek istiyordum. ve içtim. ve
    işe gitmedim. evet evet, hiçbir sürpriz yok yazıda, her şeyi baştan deşifre
    ettim. devam edelim. ben yazmaya devam edeyim, dileyende okumaya devam
    edebilir. saçmalıyormuyum? laf kalabalığımı bu? büyük ihtimal.. bir işin bitiş
    haline dair, ne kadar çok ihtimal varsa, o kadar canım sıkılır. buna rağmen,
    tek finali ölüm olan yaşamdada çok canım sıkılır. çelişki? hayır, ara ihtimal
    kalabalığı. laf kalabalığımı bu. o halde, siktiripgidermisin lütfen..
    evden çıktığımda, saat akşamüstü dörttü.
    canım çok sıkılıyordu. ana neden, son sekiz yılımın üzerime düşmesi idi. ve son
    8 yıl, içinde bir çok kötü neden barındırıyordu. hiçbir zaman yolunda gitmeyen
    işler. asla yolunda gitmeyen işler. ben yolumda gidiyordum daima, işlerde daima
    yoldan çıkıyordu. böyle dostlarım. daima böyle. dostlarım dediğimde, üzerine
    alınabilicek insan sayısının çok az olduğunu biliyorum, ama her iki tarafta
    yalancı burada, bende, sizlerde.. dostum değilsiniz, kendi kendime kendimin
    dostu bile olamıyorum.. kendimle ilgili hiçbir sırrı tutamıyorum içimde.
    zihnimle dilim arasındaki yol çok kaygan, ne düşünürsem söylüyor, ne
    düşünüyorsam yazıyorum. samimiyet bu olabilirmi? ben samimiyetsiz ve soğuk biri
    olarak anılabilirim. ve anılmamak istiyorum.. herhangi bir şekilde anılmamak,
    tamamen yok olmak. ölmeden önce, öldükten sonra ve doğumla ölüm arası  dönemdede, bir hiç sayılmak. zaman zaman
    böyle istiyorum evet. ama çok kaypak bir adamım sanırım. sanırım, sanırım,
    sanırım. her cümlemin başında veya sonunda, bir “sanırım”, bir “bence”.
    kötüysen yalnızsındır. kötülere bir şey olmaz. kötüler ölmez. kötüysen yalnızsındır
    ve yalnızken ölmenin reytingi düşüktür. insanlar reyting oranlarına göre bir
    şekle bürünürler.  ve dörtte evden
    çıktığımı sölemiştim size. buca’dan yürüdüm. önce çevik bire kadar. sonra geri
    dönüp, şirinyere, sonra gürçeşme, sonra tekrar geri. altıya kadar dolaştım boş
    boş. sıcak ve ter ve güneş ve acı ve beyninin kıçında patlayan geçmiş… böyle
    olmasa bile böyle hissediyordum. böyle değildi. bir yanılsama. herşey yolunda
    gidiyordu, yolunda gitmeyen bendim. bu bir çelişkimi? size hiç bir şeyden emin
    olmadığımı söylemiştim yazının girişinde, bu yüzden kötüyüm demiştim, hangi
    nedenden dolayı kötü olduğumdan emindim. herşeyden emindim. bir çelişki daha..
    çelişkisel kişilik bozukluğu… kişisel manyoterapi. o ne demek? edebiyat’ın
    venüsçe anlamı belki. kürklü venüs? olabilir. bilinç akışı dediler, bilmiyorum
    dedim, hala bilmiyorum. devam edelim.. evden çıktım ve dolaştım, dolaştım,
    dolaştım, sonra, o an izmirde bulunan bir eski sevgilimi aradım, eski
    sevgililerimden bir tanesi izmirdeydi. çok değil zaten onlar, toplasan gerçek
    anlamda 4 eder, ve toplanırlarsa ben onlarla iran vatandaşı olmayı göze alabilirim.
    dörde tek kalırım belki ama, yasal olur ruhumun sikilişi. bir erkeğe dört eş?
    böyle bir durumda, ben çocuk, onlarda annem olur. ve ben bundan şikayet etmem
    ama onlar edebilirler. ve, ve, ve… aradım eski sevgilimi, gelemeyecekti,
    gelemezdi, görüşemezdik, gerçekten gelemiyordu, haklıydı, ve doğaldı, biri
    doğalsa nefret edemiyorsunuz.. ben edemiyorum, sevmeyebilirim ama nefret ayrı
    bir boyut. ha evet, bana sürekli yazıdan bahsedip yazdığı tek birşeyi bile
    okumama izin vermemiş olan elemandan nefret edebilirim, sorun içip içip
    hatunlara sarkma gezisine çıktığını söylemesi sadece. ve daha kaç maske
    edinicek kendisine merak ediyorum.. turnusol adlı dostum, ben kısmen aseksüel
    bir herifim ve aynı zamanda profeministim. o yüzden benimle konuşurken, seni
    öldürebilme olasılığıma dikkat et.. pekala..
    sonrasında, bir süre sonrasında, sokakta
    boş boş gezerken, alsancağa inip içmem gerektiğini hissettim ve inmeden önce
    birkaç kişiyi aramalıydım. bir kişi yeticekti bana. sabaha dek karakolda
    polislere küfür ettiğim için joplanmamı engelleyecek bir kişi belki? ama ben
    daha çok, kafasını düzmek için aranıyordum birini. yukarıdada anlattığım gibi,
    eski sevgilim gelemezdi. sonra kurşun kalem’i aradım. gelemezdi. ahmet kavga
    ettiği için içeri alınmıştı. onun başındaydı kurşun kalem. sonra duvar dibi’ni
    aradım, gelemezdi çünkü, haklı bir çünküsü vardı, uğrayabilirdi bir ara belki..
    sonra otobüs durağını aradım. meşgul çalmıyordu. hızlıda aktı namuzsuz. cami
    durağında inip, çimlere doğru uzadım. ve bira aldım. ve sigara aldım. ve
    oturdum. ve yağmurcuyu arayacakken o beni aradı. “napıyorsun” dedi, “içiyorum”
    dedim, “tek başıma çimler”. “geliyorum”. “tamam”. kesin ve net.. sonra, ha
    pardon bu arada, fenris gelemezdi, aramadım, dün beraberdik onunla ve bugun işi
    vardı. güzedüşen’i arayacaktım, ama o hal ile numarasını hangi isimle
    kaydettiğimi bulamadım.. birkaç kişiyi daha aradım ama es geçiyorum,
    gelemediler.. ve müzik dinliyordum. eski bir sevgilimin hediyesi idi ipod. işe
    yarıyordu, hediyeside, kendiside. işe yaramayan bendim. kendi kendimin işine
    yaramayan demek istedim.. sonra, bir dönem uzak aşk, bir dönemde bir gecelik
    aşk yaşadığım birini aradım. kadınlar tuvaletinde öpmüştüm ilk kez onu. ve
    birkaç saatten ibaretti aşkımız. gerçek ve kısa. ve açmadı telefonu. işi
    olabilirdi. ölmüş olabilirdi. konuşmak istemiyor olabilirdi.. her üç durumda
    doğal göründü gözüme ve eski bir sevgilimi aradım, açtı, konuştuk, “napıyorsun”
    dedi, “güneşin batışını izliyorum” dedim, güzeldi güneşin batışı ama o
    manzaraya değil sesime inandı; “sesin kötü geliyor”. kötü geliyordu elbette..
    ve bir süre konuştuk. uzun bir süre. işim iyiydi. fanzinler iyiydi. herşey
    iyiydi anasını satayım. ve sesim kötü geliyordu. bira bitti o an. telefon
    görüşmeside. ve her ikisinide tazeledim. bira aldım ve az önce aradığımda açmayan
    kişi beni geri aradı. “duymadım ev çok kalabalık.” pekala pekala, beş yada on
    dakika konuştu benimle. konuştu ve dinledi. dinlemeden konuştum açıkçası… ve
    sonra yağmurcu geldi.. elinde gitar.. ve biram üçe çıkmıştı..  bakın burada çok içiyorum sıkı içerim
    muhabbeti yapmıyorum.. alkol oranımla ilgili olarak değişicek olan psikolojimi
    betimlemek istiyorum.. anlaştıkmı saygısever anti-girdap timi? bira üç. kontur
    üç. sigara pall mall. yağmurcu ve girdap..
    “abi noldu ya” dedi bana, o kendine has
    tarzı ile yağmurcu..
    “bilmiyorum abi” dedim, yalan söylüyordum,
    sizede yalan söylüyorum ve gerçekten bilmiyorum anasını satayım. bir çelişki
    daha…
    “kötü işte” dedim, “kötü, kötüyüm, geldiğin
    için teşekkür ederim”. ben çağırmamıştım ve bu nedenle gelmemişti. çağırsam
    gelirdi ama.. ve o beni kötüyken çağırdığında ben gitmemiştim. bencil bir
    pezevengim.
    bir süre konuştuk. alkol. sigara. ve duvar
    dibi ile veronika yanımıza geldi. onlarada teşekkür ettim. teşekkür gerektiren
    bir eylem değildi bu onlarca. ve içtik onlarlada. sonra yağmurcu gitar
    çalarken, tipin teki, bir şarapçı yada bir sinyalci, bir şarkı istedi. yağmurcu
    o şarkıyı bilmiyordu ama şarapçı yanımıza katıldı. katılabilirdi. ve kafamı
    dağıttı, çünkü erzurumda öğretim görevlisi idi, istifa etmişti, adı selimdi, ve
    dahası politika konuşarak kafamı düzdü, kafamı dağıttı. bir noktaya kadar. ona,
    eski bir sevgilim için özel hazırladığım fanzini vericek oldum. çok sarhoştum.
    ama geri aldım ve geri aldığım için ondan özür diledim, “abi telefonunu alayım,
    seni arıcam, fanzin getiricem sana” dedim. ve ertesi gün selim abiye fanzini
    verdim.. o günse, selim abinin numarasını aldıktan sonra, eski sevgilimi aradım
    ve yarın kaçta dönüyorsun dedim. garaj evet. vs vs. ve ayağa kalkıp, “gitmem
    gerekiyor” dedim. nereye gideceğimi bilemiyordum. muhtemelen, son on yıldır
    bazen içip içip sabahladığım kilise sokağıma dönücektim.. ama yağmurcu beni
    bırakmıyordu. selim abi’nin yanından kalktı ve benle geldi,
    “nereye gidiyorsun” dedi, “bilmiyorum”
    dedim,
    “bırakmam seni” dedi, “bırakmalısın” dedim.
    “benle kalıcaksın abi” dedi, “abi benle
    kilise sokağına gel” dedim. geldi, gittim. biralar tazelendi. bendeki 12
    olabilir. onunkide 9 olabilir. önemi yok sayıların. ama alkol, insanı ölümden
    alı koyar kimi zaman… yada süreci yavaşlatır. içiyorduk, konuşuyorduk, ve o an
    yoldan geçen bir gruptan, biri geldi yanımıza, sigara istediğini sandım, “bi
    siktiripgidermisin lütfen” dedim. arkadaş grubu tipe güldü, çocuk mahçup oldu
    ve döndü. napabilirim? o an bana sorulacak “iyimisin” sorusuna bile silah
    çekebilirdim. iyi değildim. kötü değildim. “değil” olmak istiyordum, “değil”
    bir ruh halinde. hiç birşeyi sıfat edinmemiş bir hal. bu değil o değil şu
    değil. ama birşeyler kalbimdeki çift çekirdekli zaman makinesinin kontak
    anahtarını çevirmişti işte. 2000-2008 arasında dönüp dolaşıyordu zihnim. ben
    herşeyi kaybetmiştim. herkes de beni kaybetmişti. ben yavaş yavaş eriyordum,
    hızlı bir şekilde üzerime kar atıyordu birileri.. yada tam tersi. ama bir
    terslik vardı, anlıyormusunuz? “böyle olmamalı” dediğin anlar. işlem hatasımı
    yaptım? sorumu hatalı? bir sınavda, bulduğunuz cevap, aşağıdaki şıklar içinde
    yer almıyorsa naparız?
    a)    hocam soru hatalı
    deriz
    b)    kafadan sallarız
    c)     baştan çözeriz işlemimiz
    hatalı diye düşünüp
    d)    o soruyu es geçeriz
    yine, bulduğum cevap aşağıdaki şıklar
    içinde yok, e) sınav kağıdını yakıp sınıfı terk etmek ister ama yapamayız.
    böyle bir şık yok. böyle bir imkanda yok.
    oradayız. kilise sokağında. hiç kimse yok. orası bana ait, anlaştıkmı?
    akşamüstü orada takılan emolar, akşamları orada içen memolar, orası bana ait..
    “burası bana ait” dedim yağmurcuya, demek istediğim, “kendimi buraya ait
    hissediyorum” idi aslında, ama tersini söyledim. ve bir gecelik orada
    sabahlamamış iseniz, yılbaşları hariç, bu bahsi es geçin.. kışın soğukta
    ramazan ayında orada sabahlarken polis tarafından iteklenmiş, kovulmuş, geri
    dönüp tekrar sabahlamıştım. eğlenceliydi. artık eğlenceli gelmiyor. artık
    hiçbir yer bana eğlenceli gelmiyor. çünkü kendime bile ait kalamadım, değilki
    kendimi bir yere ait hissedebileyim. değişmedim, dönüşmedim, sadece saflığımı
    yitirdim. yani herkes gibi. yani yağmurcu gibi.. ertesi gün bana yağmurcu,
    gülerek demiştiki, “o siktirip gidermisin lütfen” dediğin eleman, o gece senden
    sigara istemedi, sana bir yer sordu. “hadi ya” dedim, “üzüldüm sonrasında ya
    aslında, ama o an bana sormaması gerekiyordu”. “siktiret”.
    sonra, “ben burda sabahlıcam” dedim,
    yağmurcu “bize gidicez” dedi. uzun süre tartıştık bu konuda, “burda sabahlıcam”
    dedim, “abi bırakmam seni, bize gidicez” dedi.. bostanlıya gittik. diğer iki
    dostum ahmet ve kurşun kalem ordaydı. onlarla takıldık. biraz daha alkol. biraz
    daha sigara. ve sonra yağmurcu beni evine götürdü, saat dörtte evdeydik.
    “garaja gidiceksen sabah, şurdan kalkıyor dolmuş” dedi, sarhoştum ama
    ezberledim anlattığı sokağı. yön duygum aşırı zayıftı oysa. ve ilk kez bir yol
    tarifini ezberlemiştim, sarhoşken birkaç sokağı ezberlemiştim. telefonumu
    yediye kurdum. ve altıda kendi kendime kalkıp, hala sarhoşken, evden çıktım,
    karşıyakadan, garaja giden dolmuşlara bindim. sigara içtim. müzik dinledim. ve
    bekledim… ve beklediğim geldi. beklediğim herşey gelirdi. er yada geç. çoğu
    zaman beklediğim ile istediğim farklı olsada. beklediğim şeyler geliyordu
    başıma. istediğim şeylerse gitmek zorunda kalıyordu. “aptal kapitalizm” dedim
    içimden, “aptal kapitalizm”. ve sonra sonra sonra, kötü bir gecenin ardından,
    iyi bir sabahta.. yeniden, aslında herşeyin tıkırında gittiğini farkettim..
    “böyle hayatın amına koyucam” demiştim, kurşun kalemle, bir dönemler bu oyunu
    oynamıştık. “böyle hayatın” diyordum ben, kurşun kalemde “amına koyim”. yada
    tam tersi. bunu bağırarak yürüyorduk. hala yürüyoruz. bağıra bağıra şarkı
    söylerek. ve “böyle hayatın amına koyim” derken, şaka yapmıyordum, bu hayatın
    amına koyucaktım, içime boşalan hayattan çocuklar doğura doğura yapıcaktım
    bunu.. zamanı var dedim kendi kendime, hala hamilesin girdap… ama şimdi bir
    doğum anı daha sona erdi galiba.. bu arada, bu yazıyı yazarken açık olan
    msn’inme gelen herkese “şu an yazıyorum, sen yaz, sonra okurum” demiştim.
    onları okuyacağım şimdi. onlarda bunu belkide.. takas? unuttuğum bir şey daha,
    evet o gün işime gitmedim, işime gelmedi bu.. anlıyorsunuz ya?

    19ağustos2008
  • kağıttan uçak

    kağıttan uçak
    1.
    11’de
    uyandım. gece. yani yirmiüç:sıfırsıfır. bir-dokuz çalışıcaktım. şu an şifreleri
    olan bir öykü yazıyorum, derin bir kehanet, ama gizli değil, anlaşılır, ki
    açıklıyorum, rakamları toplayın ve çıkan sonucu doğum tarihinize bölün, daha
    sonra. daha sonra yok. sıkıldığımı hissediyorum. kehanetler, komple teorileri,
    anılarını yazdıran bir ünlü, hayatı boyunca burnuna kar tanesi bile kaçmamış
    olan bir kokoinmanın (!) yazdığı uyuşturucu romanı. hata dolu, ve ihanet, en
    azından edebiyata ihanet, her ne kadar edebiyat benim sikimde olmasa da, ihanet
    kötü, her ne açıdan bakarsan bak kötü görünebilecek tek şeyi belkide bu
    hayatın, ve ikiyüzlülük dolu fiiller, içerden başka dışardan başka görünen
    seçimler, ve yine dağılan konu. neden bahsediyordum ben? hiçlik. hepsi bu.
    bütünüyle ve herhangi başka bir bütünden bağımsız şekilde, hiçlik. wirgina
    wolf’a benziyor tarzın diyor biri, hiç okumadım diyorum inanmıyor, çünkü
    alıştırılmışız herkesin herşeyi ecnebilerden çevirmiş olmasına, bir türk
    altkültüründen bahsedebilirmiyiz bilmiyorum, ama 40 yaşına kadar tamamen
    underground ruhtan arındırılmış olarak yaşayan mahluklar bi anda altkültürel
    hayatlara sarınabiliyorlar, ahkam kesebiliyor ve bu konuda otorite olarak
    gösterilebiliyorlar. ki sorun değil bu, kim ne bok yerse yesin ama benim bokuma
    sinmesin diyip kestirip atabilirim hemen.. ama söz konusu türk altkültürü ise,
    bu burjuvalardan değil gecekondulardan başlayabilir bir bakıma, alıntı olmayan
    öz altkültürümüzden bahsediceksek eğer, ama yapmıyoruz, bunun yerine londra tabanı
    ile eşleştiriyoruz underground ruhu. ama bir yanlışlık söz konusu olmalı.
    punk’ı işçi sınıfı çocukları yaratmış olmalı. en azından ben öyle biliyorum, ve
    açıkçası yanlış bilmediğimden eminim. o halde, söyleyin bana türk işçi sınıfı
    çocukları ne dinliyor? ve dışardan alıntı olan herhangi bir müzikal
    altkültürden etkilenen hayatı boyunca çalışmamış ve ileride üstsınıfın bir
    bireyi olan insanların görüntüsel kültürleri ne işe yarar. o halde en başa
    dönelim. hayır en başa değil, ortaya. birkaç satır yukarıya. yurtdışı ile
    eşleştirilmiş olan altkültürü, ülkede kim yaşıyor? ve kaçınılmaz son olarak, bu
    insanlar birkaç sene içinde neye dönüşüyor? akademisyen? mühendis? babasının
    yerine şirketin başına geçen insan? sınıfsal bir ayrım yapmıyorum, ve sınıfsal
    bir ayrım yapanların, benden uzak olmasını istiyorum. zengin bir aileden gelmiş
    olabilirsiniz, doğum anı hezayanları veya şanşları, bizim seçimimiz değil
    elbette, ama hayatı boyunca senle aynı yolda yürümemiş olan birinin, sana başın
    sıkışınca ne yapman gerektiği konusunda akıl vermesi gerçekten can sıkıcı..
    evet, bir açıdan bakarsanız, çalıştığım işler, önceki ve şimdiki, her ikisi de,
    ve daha öncekileri de, tam bir ahmaklık. ahmaklık ötesi. enayilik ötesi. ama
    çıkış kapısı kapalı. ben kapatmış olabilirim. ve şikayetçi değilim. ki yine de,
    kabul ediyorum, enayilik olduğunu. ama herkesin kapitalizm tarafından düzülmek
    için bir deliği vardır. önemli olan, bu düzüş esnasında zevk çığlıkları
    atmaktansa, kurtulmaya çalışmaktır. toplu bir kurtuluş değil söz konusu olan.
    toplumsal kurtuluşa inanmıyorum. bireysel özgürlüğü de inanmıyorum. şanşa
    inanıyorum sadece. talihli olmaya. ve kimi zaman zekaya. yetenek. allah vergisi
    diyebilirsiniz buna, her ne kadar bir yapı bozuma giderek allah’a verilen
    verginin bize yol su elektrik olarak değil, kölelik olarak döneceğini
    söyleyecek olsam da. allah vergisi mi? bir de devlet vergisi var. ve birde,
    birde, birde, herkese bi tarafımızı verip, delik deşik edilmişken, kim
    devrimden söz edebilir. yazmak kolaydır, özellikle üst sınıftan geliyor ve
    rahat bir işte iyi bir maaşa çalışıyorsan, kolaydır işçileri savunman. bu
    yüzden beat edebiyatına da inanmam. tamamiyle fiyasko. gerçekten. bir çok
    devrimin fiyasko olması gibi. Belki de hepsi. değişmeyen tek şey görünmez
    stabilitedir.. aynen görünmez adam gibi bir şey bu. Görünmez stabilite. herşey
    içerde. üzerimize kitli tüm kapılar. ve karanlık. ve bir çocuk yapıp, onu
    kurtarmayı düşlersin en sonunda, kendi hayatını defedip başından. başkası için
    yaşamak kolaydır çünkü, kendin için isyan edebilirsin, ama başkası için asla.
    ve başkası için köleliği kabul edersin. er yada geç, hepimizin içine düştüğü,
    lanet son. bir aldatmaca olup olmadığını bilmiyorum, çünkü sistemin aşırı
    zekice işleyen, üstün bir güç olduğunu sanmıyorum. sistem biziz çünkü, ve fazla
    zeki olmadığımız için, her suçu görünmeyen unsurlara yıkıyoruz. tanrı, şeytan,
    sistem, politika, trafik canavarı, marslılar, ölmüş olan atalar. en başa
    dönecek olursam, ve üzerinden geçersem, tamamlayabilirim tüm kapısı açık
    cümlelerimi, ama yapmayacağım. böyle kalıcak, böyle kalıcak ve ben lanet bir iş
    günümü anlatacağım. imlamı düzeltmiyorum, cümlelerimi düzeltmiyorum, kurguma
    özen göstermiyor, ve anlatımlarımı yarım bırakıyorum. bakın bu hayata bakış
    açımı yansıtıyor tamam mı? o yüzden, dilediğiniz gibi haykırın, annem 27 yıldır
    “evi dağıttın yine” der, ve yine dağıtırım. sizde 270 yıl, yazımı düzeltmeye
    çalışın. sonuçsuz bir savaş bu. ve bu kadar ciddiye alınacağımı bilseydi tanrı,
    eminim beni yaratmazdı. çünkü o da beni yaratırken ciddiye almadı. ben bir anti
    teist’im. bir tanrı var ama çokta umrum da diyenlerden ya da. Ya da başka bir
    deyişle, tanrı kötü diyenlerden. ve tekrar başa dönmeye çalışıyorum. saat onbir
    demiştim öyle değil mi? gece onbir. böyle başlamıştı. daha sonra, bir
    zamanların modası olan kehanetlere, komple teorilerine, oradan edebiyata, oradan
    sikilmiş türk altkültür şeceresine, ve oradan da boşluğa sıçradım. düştüm.
    düştüğümü gören olmadı. bu iyi bir şey. düşerseniz gülerler çünkü. lise ikide,
    okula giderken kötü bir şekilde düştüğümde yolda, arkamdaki kız takımı
    gülmüştü. “düz yolda yürüyemiyor”. evet yürüyemiyordum. yalan yok. ama tüm
    kusurlarımı kapatıp, daha doğrusu gizleyip mükemmel olmak gibi sonuçsuz bir
    uğraş peşinde de koşmuyordum hiç olmazsa. ve bununla övünmüyorum, öyle görünmüş
    olsam da. Hiçbir şeyle övünmüyorum. çünkü marifet değil. gerçek bir işçi çocuğu
    olmam da marifet değil. ve gerçek bir işçi çocuğu olarak, ülkeye ithal edilen
    bir başka altkültürü sahiplenmiş olmam da. Ya da ülkedeki en harbi kendi altkültürünü
    yaşayan çingenelerle beraber büyümüş olmam da. hiç biri marifet değil aslında,
    çünkü tüm bunları yaparken, ya da çocukluğumda bir rastgelelilik ile  bazı mekanlarda bulunup bazı olaylar
    yaşarken, farkında değildim. ve tam tersi, uzanabildiği her şeyi ailesine satın
    aldırabilicek bir aileden gelen başka biri içinde, kötü değildi yaşadığı
    hayatı. Ya da altkültüre terso değildi. söz konusu sorun, birilerinin başka
    birilerine yol göstermek isteyişinden, ya da “en harbisi biziz” demek
    isteyişinden sonra başlıyordu. çünkü denyonun biri çıkıp fanzinler konusunda
    ahkam kesiyor, başka bir denyo uyuşturucu üzerine hata dolu bir kitap yazıyor,
    başka bir denyo gerçeğe zıt bir punk romanı yazıyordu. bu ne be diyebilirdiniz,
    ama kimse duymazdı. ve bahsettiğim söz konusu sorun üzerine bu kadar çok harf
    tüketmiş olmam, bu durumdan yana rahatsız olduğumu göstermiyor. sadece,
    kapımıza dayanan yeniçerilere, sizlerle savaşmıyoruz ama çok istiyorsanız bizi
    öldürebilirsiniz demek istedim. görüntü bu, ve böyle sürecek. dipten gelmiyorum
    ben. dipte doğdum ve dipte kalıyorum kendi isteğimle. çünkü memnunum burada
    olmaktan. el uzatıp yukarı çekmeye çalışmayın. hayır, öykümü kısaltıp
    yayınlama. hayır imlamı düzelterek dergide yazmama izin veremezsin, çünkü izin
    istemedim. ama istediğim bir şey var, iki ayrı şeritte, birbirine benzeyen iki
    ayrı otobüste, ilerliyoruz, bunu kanıksayın. hangisinin doğru otobüs olduğunu da
    bilmiyorum. gerçekten bilmiyorum. sadece arada bir fark var, ve bu doğumdan,
    ait olduğun sınıftan, aylık gelirinden, ne iş yaptığından, babanın kim
    olduğundan ya da ne yarak yazdığından gelmiyor. başka bir şey bu. ve ne
    olduğunu asla bilemeyeceğiz. sadece öyle hissediyoruz, ve bu yüzden bok yoluna
    giden otobüsümüzden inip, insanın uykusunu getiren başka bir otobüse binmeyeceğiz.
    hiç olmassa neye çarparak öleceğimizi görebilelim diye belki, bilemiyorum.
    gerçekten bilemiyorum. ama hoşnutum bu durumdan. durmaktan ya da. yerinde
    saymaktan. gerilemekten. ilkel görülmekten. basit ve sıradan. sıradan ve doğal.
    doğal ve yapmacık. hey bi saniye, karıştırdım, çelişkili bir ifade kullandım.
    hata. sadece hata dostlarım. bilinçli yapılmış bir hata ama. o yüzden özür
    dilemeyeceğim, çünkü özre inanmıyorum. ve farkında olmadan düşürülen bir vazo
    için de özür dilemeye gerek olduğunu düşünmüyorum. “Üzgünüm” diyebiliriz belki.
    ama özür aptalca o an. affedilmeyi beklemek de. tıpkı herhangi bir şeyden
    dolayı birini suçlamanın yanlış olduğu gibi. özgür olmak istiyorsak, özgür
    bırakmalıyız. hepimiz birer dişli çarkız zaten, ve ister istemez, ortak hareket
    etmek zorunda kalabiliyoruz, yaşam denen armutun çöpünü yemeye devam etmek
    için. saçmaladın girdap dedi biri şu an, içinden, duydum, duydum ve kesiyorum
    sosyoekonomik felsefemi. o ne ki? saat onbirdi, on bir. geriye dönüş. çekim
    iki, sahne bir. motor.
    2.
    11’de
    uyandım. gece. yani yirmiüç:sıfırsıfır. bir-dokuz çalışıcaktım. ender denk
    gelen sekiz saatlik mesai. uçakların yoğun olmadığı bir gün. bu arada,
    havaalanında çalışıyorum ben. işim; uçakların yüklemesini ve boşaltmasını
    yapmak. yani içine mucizevi bir şekilde tüm evinizi sığdırdığınız on tonluk
    valizlerinizi har vurup harman savurmak için çalışıyoruz. uçak ambarını yükle,
    uçak ambarını boşalt. Uçağı temizle. Yorulmak yasak. Falan filan. günlük mesai
    süresi 11 ila 13 saat arası değişen beş iş günü. iki izin. genelde izinli
    olduğun gün geceye döndüğün için, onlar da yalancı izin. şikayet yok. kötünün
    iyisi bu. o halde devam edelim. bir-dokuz çalışıcaktım ve uçakların pek fazla
    iniş-kalkış yapmadığı bir geceydi. bir havaalanı argosu oluşsaydı, böyle
    günlere “azgın olmayan günler” denilebilirdi belki de. neden olmasın. ama dişi
    ırkın-pardon düzeltiyorum, bir ırkçı değilim ben, ama seksist görünebilirim
    kimine göre, her ne kadar öyle de olmasam, bunu ortaya sürebilirler, sürdüler,
    bedenime uymayan bir çok sıfatı alıp çöpe attım ben de. önemli değildi, laf
    israfıydı sadece. “sağır bir adama, küfür ediyorsunuz” diye yazdım. ama onlar da
    kördü, okumadılar, ve ben onlara karşı hem sağır hem dilsiz hem de kör olmayı
    seçtim, ve bu durum ister istemez, küstah ve kendini beğenmiş olarak geri döndü
    bana. geri dönelim hadi yine. bir türlü giremedim konuya. zihinsel bulantılarım
    çok bugünlerde, o yüzden sürekli sağa sola sapıyor, bir türlü düz gidemiyorum.
    tekrar deneyelim, bu son olsun, yine düşersem, yazmayı kesicem bu konu
    hakkında. konu basit, güzel başlayan bir gecenin sabahında patlayan tokat. alın
    size anafikir. açılıma geçiyorum. gece bir dokuz çalışıcaktım ve onbirde
    kalktım. ve servise bindim. pardon pardon. onbirde kalktım ve birşeyler yiyip,
    bir sigara içip, biraz müzik dinledim. traş oldum. giyindim. yola çıktım.
    servis geldi. beni aldı. gaza bastı. gayet basit gidiyor öyle değil mi? ali gel
    topu tut gibi. bana yakışır bir üslup. basit ve kolay. sonra, ve daha sonra. Bir
    saniye, eksik bir cümlemi tamamlayacağım öncelikle, yoğun olmayan havayolu
    günlerine, azgın olmayan gün denilebilirdi demiştim, eğer argosu olsaydı bu
    işin. ama dişi ırkın-düzelti. Hatırladınız mı? evet, düzeltiyorum. ama
    hatunların yoğun olduğu bir iş yerinde, her iki cinsiyette, çok yakın
    olmadıkları iş arkadaşları haricinde, genelde bir oyun oynarlar. sıfır küfür,
    daha az cinsel konu, ve her şeye rağmen ve her zaman olduğu gibi yine de dibine
    kadar cinsel ayrım. bir hatun beş erkeğin arasına oturursa, biraz uzakta oturan
    diğer bir erkek grubu, hatun hakkında yorum yapar. kötü yorum. Ya da beş
    hatunun arasına bir erkek oturur ve onlarla muhabbet yaparsa, yine bu uzakta
    oturan diğer erkek grubu, bu tek erkekle ilgili yorum yapar. Belki de kıskanır.
    aynı şey, hatun grupları için de geçerlidir. cinsiyetler arasında bir fark
    yoktur aslında, sadece bir fark yaratılır ve çoğu zaman da rol yaparız. bu
    yüzden bu tip “azgın gün” türevi argolarda köşede kalır ya da ters köşe olur
    çoğu zaman. cinselliği ne kadar aza indirirseniz, o kadar tehlikeli olur. aynı
    sıkışan gazların patlaması gibi. Anlatabiliyor muyum? servise bindiğim ana geri
    dönelim. serviste çalan radyoda, müslüm gürses çalıyordu, ilk kez arabesk tınılar
    çalan bir istasyon açık kalmıştı ve böylesi bir mesai öncesi tesadüfü, pek denk
    gelmez diyordum kendime. evet, 80’li yılların arabeski katlanılırdı, haz
    verirdi insana, tesadüf güzeldi, çünkü daima son model pop melodileri ile işe
    gidip gelirdik. ve şimdi, seksenlerin gerçek ninnisi ile yol alıyorduk. pop’a
    tercih edebileceğin, ve en azından daha anlamlı, ve dahası 80’lilerdeki
    türevini düşününce daha isyankar olan bir müzikti çalan. ve birkaç şarkı üst üste
    geldi. iyiydi. isyan her zaman iyidir, sevgiliye, aşka, hayata, düşsel kadere,
    düşsel tanrıya olabilir bazen, yani beyhude isyan, ama yine de güzeldir. en
    azından tahammül edilirdir, ki kafa kıyaksa keyif bile verir. ve ve ve, sonra
    havaalanına girdik, ve mucize katlanarak devam etti, apron aracına binip
    merkeze çıkıcaktık, ama gelmedi apron aracı, yerine operation aracı geldi,
    radyolu idi bu araçta ve radyoda bob marley çalıyordu. gerçekten. “no woman no
    cry”. keyiflendim. gerçekten keyiflendim. iş yerinde bana daima girdap olarak
    değild e, devlet nezdindeki adımızla seslenildiği için, bazen unutabiliyordum
    kendimi. ki girdap, iş yerinde budanmak zorundaydı. herkes iş yerinde budanmak
    zorundadır. çünkü, kimin niye koyduğu belli olmayan kuralları uygulatıcı olan
    amirler, hayatlarında bir kez olsun pratik anlamda tecrübe etmedikleri işlerin
    başına getirilirler ve sizi işinizi yaparken gözetip, açık yakalamaya
    çalışırlar, hepsi böyle değildir, kabul ediyorum, ama sunexpress’in teknik
    elemanı mahmut aynen böyle bir insandır. bakın tam ismini verdim size, soyadını
    ve adresini öğrenince, onları da vericem. gidip öldürün lavuğu. faşizme karşı
    faşizm. ne dersiniz? ayrıma karşı ayrım? katı mı oldu? onlardan ne farkımız mı kalır?
    cahil işte deyip geçmelimiyiz?, aç gözlülük ve kurnazlık eşlenik bir yapıda ve
    cahillik maskesi altında üzerinize çullanınca, yapabileceğiniz tek şey silah
    çekmektir dostlarım. Yani ben olsam öyle yapardım.  bir yüzünü vurana diğerini çevir diyen hristiyanlık,
    yeni krallar ve köleler yaratmaktan başka bir işe yaramamıştır. o yüzden,
    mahmut ile dışarda karşılaşıp, yere serebilirim. ama orada, şimdilik, buda
    kendini. Buda ki yaşama devam edebilesin. herkes bunu yapıyor. en üst düzeyden,
    en alta kadar herkes. suni bir güç edinenlere boyun eğen dahiler. suni bir güce
    diyorum, çünkü aslında, aslen sinik ve iş dışında her yerde ağzına sıçılmasına
    izin veren insanlar, iş yerinde konum ve makam itibari ile elde ettikleri suni
    güçleri ile üzerinize boşalmaktan başka bir şey düşünemiyorlar. ve kurtuluş
    yok. çünkü gerizekalı insanlık tarihi, “sistem” diye bir kelime bulmuş, ve
    doğaüstü olmayan her türlü kötü dünya gidişatını buna bağlıyor. ve sistem o
    kadar iyi işliyormuş ki, karşısında durulmazmış. Bu söylem bir yere kadar
    doğru. sistemin karşısında tek başına durursan, açlıktan ölürsün. ama söz
    konusu olan sistem adlı görünmez canavarı işleten şey, bir makine değil, biziz.
    biz kurduk, biz kuduruyoruz. memnun olanlar var. ama onlar kadar, isyan edenler
    de, bu aptal işkencesinin uzaması için katkıda bulunuyorlar. çünkü yaşamak
    için, başka şansımız kalmıyor. ve o yüzden bir hayal kurarak yaşamı
    erteliyoruz. ve o yüzden, ütopya anarşi. bir mucize. ufak gruplarca kurulan
    ufak yaşamlar dışında. tam bir mucize..  mucize demiştik öyle değil mi? servise binince
    çalan. ardından merkeze çıkarkan, bob amca. ve sonra giyindim. ve her şey bu
    kadarla kalsa yine iyi. aşağı inerken, yani apron adlı uçakların park ettiği
    alana inerken bindiğim araçta da, radyo açıktı, ve bu kez 2pac çalıyordu. oha
    dediğinizi duyar gibiyim, ama siz ohayı, benim akışkan ruhumdan dolayı dediniz,
    müslüm, bob, pac, nası hepsini dinler bu adam. gibi bir oha. ben bunu es
    geçiyor ve kendi “oha”ma dönüyorum, çünkü her zaman bu araçların radyolarında
    pop çalardı, ama bu kez “tuzaklara dikkat et zenci” diyordu pac şarkıda, ben
    bir zenciydim. evet. ama latin bir zenci. O da ne demek? bunu burada
    açıklamayacağım. es geçelim ve devam edelim. radyo. çalan şeyler. mucize.
    mucize. ve keyif. ve güzel başlayan. ve korku. Bir şeyler yolunda gidiyor
    gibiydi. keyifliydim. ve ne zaman keyifli olsam aynı zamanda da tedirgin
    oluyordum. Ya da bir şeyler yolunda gitse. çünkü yolunda giden hiç bir şey
    normal görünmüyordu gözüme. kafama gök taşı düşücek diye düşünüyordum resmen
    böylesi anlarda. ve sonra, radyoyu, çalan müzikleri, ve daha bir çok şeyi
    unutup, kendimi işe verdim. ilk uçak, airbus idi. modelini hatırlamıyorum. ama
    dev gibi. ve acele acele. hemen uçak kalkıyor sandık ve üstün körü bir
    temizliğe giriştik. üstün körü gerçekten. sadece büyük çöpler alındı tam olarak
    galiba. ben masaları siliyordum, şu uzun mesafe vasıtalarının koltuklarında
    bulunan sorunlu icatları. ben siliyordum, ve zaman az olduğundan, üç beş sekiz
    yapıyordum. üç beş sekiz demişti amirim. hah işte bu bir şifreydi. girişte
    şifreli bir öykü yazıyorum demiştim size, yalan söylemiyordum. söz konusu
    edebiyatsa, asla yalan söylemem. sikerim edebiyatı derken bile yalan
    söylemiyorum. ihanet etmem asla, eğer biri tarafından içine edilip köşeye
    atılıcaksa edebiyat, bunu yapan da ben olmalıyım. barışta ve savaşta, daima
    birlikte. masaları siliyordum. ve amirim “üç beş sekiz” dedi, bunun anlamı,
    masaları atlayarak silecek olmamdı, bazılarını çaktırmadan es geçicek,
    bazılarını silerken de gelişigüzel davranıcaktım, çünkü sanıyordukki yolcu
    binecek ve uçak uzak diyarlara gidicek. ve böylesi anlarda, eğer ikinci bir üst
    göz uçağa göz atmadan yolcu gelecekse, ve süre az ise, temizlik üstün körü
    yapılırdı, çünkü yolcular az biraz kirli olan bir masa için sizi
    elevermezlerdi. çünkü insanlar konuşmaya çekinirler, isyan etmeye, hakkını
    aramaya, temiz bir uçak elbette hepimizin hakkı, ama uçak insanlığın hakettiği
    bir buluş değil, aynı elektrik gibi, yada ateş, hiçbir gelişimi haketmiyor
    insanlık, çünkü tüm gelişim daha iyi savaşmak adına, tüm senaryonun merkezi bu.
    milliyet, ırk, cinsiyet ve ekonomik savaşlar. hiç birinin anlamı yok. ve hiçbir
    özgürlük için mücadele vermiyorum. çünkü, kaybedeceğim bir savaşa girmektense,
    savaşın erişemeyeceği bir bölgede yaşamak istiyorum. Evet evet, bencilim. ama
    yok öyle bir kurtarılmış bölge. o halde, buradayım, ve zihnen özgürüm her insan
    gibi. ve ölene dek, zihnimden geçen her şey, kağıt üstüne düşecek. bu nedenle
    bedenen tutsak edilme, taşlanma yada silinme riskine rağmen hem de. çünkü başka
    çarem yok. Hiçbirimizin başka çaresi yok. bedenen hizmetinizdeyiz paşam, ama
    zihnen yüzünüze küfür ediyorsak, bunu haykırmanın da mahsuru yok. ve çok klasik
    olduğunu biliyorum, “bedenimi alabilirsin ama ruhumu asla” gibi olduğunu bunun.
    ama klasik olan her şeye özlem içinde artık insanlık. eski güzel günlere.
    ikinbinler doksanlara, doksanlar seksenlere özlem içinde. ve böylece dönüyor
    zaman geriye, ben ilkel olmak istiyorum. ilkel ve kaba. doğal hiç olmazsa, ki
    yine de imkansız. ve imkansız olan her şey gibi, anımızı ertelemekten başka bir
    işe yaramaz geçmişe duyulan özlem, geleceğe dair hayaller gibi yani. hayatı
    ertele. başka birinin hayatı için düş gör hatta zaman zaman, dua et, iyi bir
    yaşam sağla oğluna. cenneti iste tanrından. ama anı ertele. çünkü anı düşünmek,
    daima boka batmanızı sağlayan bir eylemdir. ve anı yaşamak, en doğrusu olsa da,
    çoğu zaman yapmaktan kaçındığımız bir şey. geçmişi düşün, geleceğini kurtar. bu
    öğretildi bize. bunu yapıyoruz. olmayan bir geleceğe doğru. son sürat.  radyo tesadüfleri. güzel gece. hızlıca temizlenen
    uçak. geri dönüş. birkaç ambara gir. bir uçağı araba yıkar gibi yıka. kime
    anlatsam gülerdi, araba gibi fırçayla yıkanan uçaklar, embesilce, ama uçağın
    kendi yıkama makinesine girip yıkanması pahalıya patlıyor. işçiler daha ucuz.
    yıkar onlar. ve yıkadıkça. ve sonra, sonra, sonra, kötü bir sabah. kötü diyorum,
    ama asla beklenmedik bir sabah değil. çünkü her güzel gecenin sonunda, bir
    tohum açmaktan vazgeçer. mahmut, masaları kontrol eder, sabahın köründe. çünkü
    o uçak, hemen yola çıkmıyordur aslında, acele etmenizin nedeni, hemen yıkanıcak
    olmasıdır. ne aptalca. hemen yıkarsın uçağı, hemen dediğim üç saat sürer. ve
    sonra başka abuk subuk işlerle meşgul olursunuz sabahın sekizine kadar. uçak
    orada bekler ve kimse de bu uçak sabahın sekizinde gidicek, şu temizliği bir
    daha yapın demez. diyemez, çünkü kimse birbirinden haberdar değildir. Herkes söylenileni
    yapar sadece. sistemin özü budur. söylentiler, korkular ve suni güçler. ve
    sabahın sekizinde, neden masalar silinmediği için, mahmut vardiya amirine,
    vardiya amiri de senin şefine fırça kayar. ortada bir düzensizlik vardır, çünkü
    “hemen bitirin temizliği” diyen mahmut aynı zamanda, “uçak yıkandıktan sonra ve
    boş vaktinizin birini çalarak size tekrar temizlettirim bu uçağı ben, yıkama
    alanına gidicek bu uçak” demez. haberiniz yoktur. ve sonra, sonra, şefiniz yanınıza
    gelir ve gülerek, “masaları silmemişsin moruk, senin yüzünden fırça yedim ya”
    der, sen durumu izah etmeye çalışmazsın, çünkü şefin de sen de biliyorsunuzdur
    ortada dönen sikişi. “abi biliyorsun” dersin sadece. derim yani, “abi
    biliyorsun” derim, “acele ettirdiler, üç beş sekiz yaptık biz de, yıkamaya
    gittik sora da, hemen yolcu binmicek miydi ya ona?”, “ne bileyim ya” der şefin,
    “sikilmiş götün davası olmaz, gel üstümüzü değişelim çıkarız birazdan”. “tamam
    abi” derim. birer sigara içeriz, ve giyinir, çıkarız. servisle eve gidene kadar
    müzik yoktur bu kez. Olsa da duymazsın zaten, elde ettiği suni gücünü senin
    üzerine enjekte etmeyen bir şefin vardır, ve sen bu yüzden her işi, kısıtlı
    imkanlarına rağmen tam olarak yapmaya çalışırsın, adama laf gelmesin diye, ki
    ona laf gelse de içine gömer, sana bir sigara verir, “biz ne ne zaman beraber
    içicez ya” diye sorar, ve eve gelirken yolda bunu yazmak gelir aklına. ve olayı
    aynen yaşandığı gibi, olayların gerçekleştiği zamansal dizime uygun bir
    düzende, tüm ayrıntıları özenle tasvir ederek yazabilirsin, yazabilirsin ama
    işine gelmez. en azından burada kuralları sen koyuyorsundur, ve sikinin keyfine
    göre öykü yazarsın. aynen bu şekilde olduğu gibi.. okurken keyif almıyorsanız,
    ya da batıyorsa size, afiyet olsun. keyif alıyorsanız, bende bu keyfi yazarken
    paylaşıyorum sizinle. eyvallah.. ne diyebilirim. bu kadar açık ve sade.
    hepimizin başına gelen şeylerden bir kesit. ayrıcalık değil bu, yaşananlar da,
    yazılanlar da. Hiç biri ayrıcalık ya da üstünlük değil, marifet de değil,
    anlatmıştım, o yüzden övünmenin anlamı yok ve o yüzden yazdıkları ile,  yaşam tarzı ile, ya da bulundukları konum
    itibari ile övünen, ve dahası “bu iş böyledir” diyen herkese karşı atan
    sigortam neticesinde, yoldan saptık. daima yoldan sapacağız zaten. zihni
    bulanan ve bu yüzden kusan biriyim sadece. daha ötesi yok. o yüzden, bana
    gelip, “abi sen punk’mısın” diye soran ve altkültür etiketi ile satış yapan
    yabancı cisimlere özenen o küçük arkadaşıma şunu söylemiştim, “punk olmak diye
    bir şey yok, malcolm mclaren adlı göt daha zengin oldu bu sayede, hepsi bu.
    bunun dışında, gerçekten sid masum ve johnny rotten bizi kandırmadı. malcolm
    onu kandırdı.”. ve uzun bir sohbet, 30’ların fanzinlerinden yetmişlerin
    punk’ına doğru uzanan. ama başka bir öykü bu. es geçelim. Her şeyi es geçelim,
    ve en başa dönelim. saat onbirdi.. ve şu an da saat onbir. Ama sabah. yani
    onbir:sıfırsıfır. tek tatilim. ve şimdi, peter’in sanal bebekleri eşliğinde,
    sigaramı içerken, onlara kulak vereceğim, otuzbirci bir papazdan bahsediyorlar
    bana. eğlenceli bir şarkı. radyo değil bu kez. ve bu yüzden korkmama gerek yok.
    ben yapıyorum bu güzelliği kendime. kontrolüm dışında, tesadüfen iyi giden ve
    sonunda patlayacak olan her güzelliği ise, görmezden geliyorum. aynen bu
    yazının, çapraşık gidişatını görmezden geldiğim gibi. serbest kalmış bir
    zihinle ancak bu kadar. ve aynı nedenden dolayı, kendi hayatımı da görmezden
    geldim. Siz de öyle yapın. beni görmediniz, duymadınız. ve aslında girdap,
    şeytandan farkı olmayan mitolojik bir tanrı. böyle düşündüm, buna inandım.
    amin.

    30
    temmuz 2008
  • ondörtbuçuk..

    ondörtbuçuk..
    işteyim. oturuyorum.
    ofisin bahçesinde. sigara içmemize izin verilen tek bölgede. çay-sigara. yeni
    giriş yaptım. benimle birlikte yeni giriş yapanlarla beraber dinleniyorum. son
    cümleme anti-girdap timi’nin laf sokucağını sezinliyorum; birlikte-beraber..
    farkındayım, ve çenenizi kapayın! (ve’den önce virgül kullanılmaz). işteyim.
    evet bir işim var. öğlen oniki gece bir vardiyası. yeni giriş yaptım ve saat
    henüz oniki on beş. birkaç vardiya var, gece bir sabah dokuz gibi. sabah sekiz
    buçuk akşam altıbuçuk gibi. sabah sekiz buçuk akşam sekiz buçuk. öğlen oniki
    gece onbir. öğlen oniki gece bir. öğlen üç gece bir. akşamüstü beş, gece bir.
    akşamüstü beş, sabah beş. böylece devam ediyor. her gün değişik bir saatte iş
    başı yapıyorum. havaalanı, yükleme boşaltma. aradabirde, adam eksik olduğunda,
    uçak temizliği. ücret asgari. bir gün tatil. servis. yemek. fena sayılmaz.
    kötünün iyisi. seçimler. birkaç kötü seçenek. saatime bakıyorum. 12 saat 45
    dakika kaldı çıkışa. güzel. ekip şefim beni çağırıyor, “uçak geliyor hadi
    iniyoruz”. her gün değişiyor ekip şefim. yeniyim henüz, bu yüzden, deneniyorum,
    hergün başka bir grup. bir süre sonra bir ekibe verilicem. şimdilik takviye
    gücüm. eksik tamamlama elemanı. benim gibi yeni giren sekiz kişi ile beraber.
    aslında yirmi kişiydik, ilk başta. ve 11 kişi işi ağır bulup bıraktı. ya böyle
    bir lükse sahiplerdi, yada henüz pek fazla iş deneyimi edinmemişlerdi. bedenen
    ağır olmayan iş, zihnini düzerdi. yada maaşı aksardı. sigortası olmazdı. yada
    servisi. yemeği. yada akıl sağlığı yerinde olmayan bir patron seni aptallıkla
    suçlardı. olabilir. dokuz kişi kalmıştık dediğim gibi ve o dokuzunun çoğuda
    bırakıcaktı işi. şimdilik devam ediyorlardı. seçim şanşım yoktu, devam etmek
    dışında. on ay sözleşme. on aylığına, stres değişikliği. iş arama stresinden
    çalışma stresine terfi. 10 ay, kadrolu olamazsam eğer.  “uçak geliyor hadi iniyoruz” dedi ekip şefim.
    atladık apron aracına. aşağı indik. henüz frekanstaydı uçak. bekliyorduk.
    eldivenleri giy. kulaklıkları tak. dubaları hazır et. bekle. kanatların altına,
    motorun önüne. buruna ve kıçına birer duba koyarsın uçak inince. birde ön ve
    arka tekerlere takoz. yolcular iner. beklersin. sonra uçak ambarının kapağını
    açar, konvör’i yanaştırır, ve uçak ambarına girersin. eğilerek girmek zorundasındır,
    çünkü bir metre yüksekliğindedir ambar. bazıları daha alçak. ve belin ağır her
    mesai sonrası. 20 kilodan fazlası yasak olduğu halde bazıları elli kilo çıkar
    bagajların. fırlatırsın kapıya doğru. kapıda bir eleman bekler ve o da konvör’e
    fırlatır. bagaj kayan banttan aşağı iner, ve aşağıda bir elemanda arabaya
    dizer. araba dolunca traktör gelir alır arabayı. bir boş araba çekilir ve
    işleme devam edilir. ağzına kadar dolu uçaklar. dış hat. gurbetçiler.
    turistler. gezginler. beklersin. boş araba yanaşır. başlarsın fırlatmaya
    tekrardan bagajları. aynı işlem. bagaj azaldıkça daha hızlı fırlatman gerekir,
    çünkü kapıdan uzaklaşır ambarın gerisine dolu kayarsın. biter bagajlar. arka
    ambarınki biter. ön ambara geçersin. önce arka ambar boşaltılır, sonra ön. ve
    sonra ön ambar yüklenir, en son olarakta arka ambar. dubalar kaldırılır.
    takozlar kaldırılır. ve gelen bir uçak yoksa merkeze çıkarsın. genellikle
    peşpeşe gelir uçaklar, anlaşmalı gibi. yarım saat durulur sonra ortalık, gider
    bi sigara içersin. iş bu, başvurmak isteyenler, form talebinde bulunabilirler.
    eğlenceli değil biliyorum, ama devam etmek zorundayız, işede, öyküyede.. siz
    her ikisinide yarıda kesip gidebilirsiniz, bir aşkıda hatta. herşeyi yarıda
    kesip gidebilirsiniz. pekala, pekala. ses kontrol bir iki.
    uçak boşaldı.
    ardından iki uçak daha geldi. biri rus. diğeri sunex. uçağın içine saklanıp
    amsterdama kaçmayı düşünüyorum. sunex. hollandaya gidiyor. bagajları yükledim,
    saat iki, öğlen, güneş, sıcak, ağzına kadar dolan ambarda oturmuş bekliyorum. tek
    başıma. ekstradan gelicek iki bagaj var, onlar gelince ambara atıcak, kapağı
    kapatıp diğer uçağa geçicem. dördüncü uçak henüz frekansta. ve son bagajlar
    gelince ambarı üzerime kapatıp kapatamayacağımı düşünüyorum, kapatamam, içerden
    kapatamam. uçak motorlarının –çalışırken- önüne yada arkasına geçmeyi
    düşünüyorum, farklı bir intihar metodu. bunuda yapamam. hepimiz özgürüz. aman
    ne hoş..
    dördüncü uçak
    frekansta. bekliyoruz. çalıkların içine girip yasak bölgede bir sigara
    yakıyorum. yakalanırsam beş bin 62 ytl ceza yerim. 62 ytl bana, beş bin
    çalıştığım şirkete. şirket seni o ceza bitene kadar bedava çalıştırabilir, yada
    işten atılırsın, işi bırakırsın, kötü bir konuda daima seçim şanşın çoktur,
    ölüme giden bir çok farklı yol. altmışikiden tavşan bile olabilirsin, cezayı
    yersen. uçak geliyor. sigarayı atıyor ve ambara koşuyorsun. sonra beşinci uçak.
    ve nihayet uçaklar sonlanıyor kısa bir süreliğine. merkeze çıkıyor, bir çay
    içiyor, biraz muhabbet ediyorsun. saat üçbuçuk.10 buçuk saat kaldı. “nerde
    oturuyorsun sen” diye soruyor bir tip, yeni bir eleman olduğum için. tanışma ve
    tanıma sekansındaki aptalca sorular. sekans ne demek?
    “buca heykel abi”.
    “evlimisin”
    “hayır bekar”
    “yaş kaç?”
    “27”
    “ne mezunusun sen?”
    “üniversite terk”
    “hadi ya, niye
    bıraktınki?”..
    böylece sürüp
    gidiyor, sıkıcı, oldukça. bölümü sevmiyordum bıraktım, dört sene sınıfta
    kalınca kaydım silindi, attılar.  gayet
    açık, ama anlamıyor. konuşmayı sürdürüyor adam, bende dinliyor gibi yapıyorum.
    uçaklar geliyor. uçaklar gidiyor. vardiyalar geliyor vardiyalar gidiyor.
    saatler sonra saatime bakıyorum, akşam sekiz buçuk. kaç saat kaldı?
    hesaplamıyorum artık. uçağa giriyoruz. yb bitince, (yb: yükleme/boşaltma),
    temizliğe geçiyorum, henüz yolcular inmediği için temizlik elemanları bekliyor
    aşağıda. sonra uçağa çıkıyoruz. romen uçağı. blueair. ve hemen girişte kapıda,
    mini etekli bir hatun, ayakkabılarını çıkarıp, ayaklarını koltuğa uzatmış, çay
    içiyor. türkiyeye geldiğinin farkında olmayabilir, yada röntgenlenmek hoşuna
    gidiyordur. yada başka bir şey. bilmiyorum, ama hiç bozmuyor istifini, çayını
    içiyor, ben ön tarafa gidip firstclass’dan masaları silmeye başlıyorum.
    elemanlar arka taraftan ayrılamıyor. ve bu muhabbet geceyarısına kadar sürüyor.
    “ne biçim hatundu ya”. “off taş gibiydi.” ıvır zıvır. erkeklerin kendi
    aralarında, kadınlar hakkında yaptığı muhabbet. kadınların kendi aralarında,
    erkekler hakkında yaptığı muhabbet. arada hiç bi fark yok. dostum tezer hiç’le
    aynı fikirdeyim. önce o yazdı, sonrada ben. birbirimizden kopya çekmiş
    olabiliriz. kopya çekmek. başına gelenlerden kopya çekerek kurgulamak. kolay
    bir yazım tarzı. söz sanatı yok. akış yok. edebiyat yok. itiraz etmiyorum.
    romen bir diğer hostes bana bişiler diyor, ingilizce, anlamıyorum, operasyon
    şefim tercüme ediyor, “işiniz ne zaman biter”. “yarım saat” diyorum. pekala.
    işimiz bitiyor, uçaktan iniyor, bir diğer uçağa geçiyoruz. 15 oldu galiba. uçak
    sayısı. on beş. saat oniki. gece. bir saat kaldı. oniki kırkbeşte uçak
    var.  sunex telsize anons yapıyor. “tüm
    fiyat listeleri, dergileri değiştirin bu uçakta, birde battaniyeleri ve yastık
    kılıfları.”. ölüm ilanımız oluyor bu anons. merkezle görüşüyor ekip şefimiz,
    “biz birde çıkıyoruz, başka bir ekip girebilirmi bu uçağa?”. başka bir ekip
    yok. adam yok.
    normalde,
    tuvaletleri sildiğin bezle, mutfak yada başka bir kısmı silmezsin. yada
    tuvaletin zeminini temizlediğin paspasla, diğer alanlara paspas çekmezsin. ama
    kim takıyorki bunu? yada kim denetliyor? bir daha uçağa binmenizi engelleyecek
    onlarca şey sayabilirim. bir daha lokantaya girmenizi engelleyecek şeyleri
    saymıştı palahniuk. bir şey değişmedi. bir şey değişmeyecek. radyasyonlu
    çayları içmeye devam ettiğimiz gibi, yada her seçim zamanı yeni bir dangalağa
    oy verdiğimiz gibi, ne kadar farkında olursan ol kötü gidişatın, yada pislik
    dolu olan mekanların, devam edersin her ne yapıyorsan. içine tükürülmüş
    çorbaları içer, seni kanser edicek gıdaları tüketir, yada üstünkörü temizlenmiş
    yerlerde yolculuk edersin. görmüyorsan sorun yok. temiz görünüyor. bana deli
    gibi aşık. biri küresel ısınmamı dedi? es geçelim.
    saat iki buçuk
    oluyor, gece iki buçuk, anca çıkabiliyoruz son uçaktan. gecikme yiyoruz. mesai
    olmuyor bu. sonraki aylar daha az çalışır ve telafi edersin. böyle deniyor.
    böyle yürüyor işler. şikayetçi değiliz hiç birimiz, kötünün iyisi. eve giriyorsun.
    14buçuk saat mesai. saat üç otuzbeş. evdesin. bira. bir bira daha. sonra bir
    bira daha. yedi bira daha. tüm günü unutuyor, sızıyor, ertesi gün yeni baştan
    başlıyorsun. bu kezde başka bir adam, “dişlerini fırçalasana” diyor, “eski
    sevgilim doktordu” diyorum, “o birşeyler önerdi, onu kullanıyorum”.
    kullanmıyorum halbuki ama çenesini kapasın istiyorum.
    “hadi ya
    doktormu?”diyor
    “hıhım” diyorum.
    “çok kötü görünüyor
    dişlerin” diyor,
    “hıhım”
    “çok sigara
    içiyorsun sen” diyor.  “azalt bence biraz
    abim”.
    “boşver” diyorum.
    aman ne iyi. tüm dünya seni düşünüyor. sonra, sonra, sonra, bir düşünelim,
    evet, galiba bu kadar, şimdi sözü anti-girdap timine bırakıyorum, nadide
    yorumları için.. beni eğlendirin. 
    16temmuz2008

  • türkiye 7, girdap eksi yirmialtı

    türkiye
    7, girdap eksi yirmialtı

    her
    şeyin kötü olduğunun farkındayım, sürekli boka battığını,
    ama aslında çıkma çabası içinde de bulunduğumuzun
    anlaşılmadığı ve “bunu hakkettin sen” vari bakışların
    çevremizi dikenli tel gibi sardığını, her şeyin farkındayım,
    bir karacahil olarak görünsem de, edebiyatın kara cahili,
    edebiyatınızın.. sokak serserisi…

    yarını
    düşünmeden yaşamak iki şekilde mümkün olabiliyor, ya götü
    kurtarmış bir rahat adam, ya da “daha ne kadar kötü olabilir
    ki” deyip daima daha kötüsünü gören ama umursamayan bir adam,
    hangisinin daha iyi hangisinin daha kötü olduğu konusunda
    kararsızım, her konuda kararsızım, kararsız değilim, karar
    vermek istemiyorum, yaşıyorum sadece, bata çıka, bir boktan çıkıp
    başka bir boka batmak, geçmiş yazarların sözlerini çalabilirim,
    orijinal bir bok parçası üretmektense iyi bir şeyi iyi taklit
    etmek, belkide, kim bilir.. dün geceyi size nasıl anlatabilirim,
    hayır türkiye’nin galibiyetinden dolayı zafer sarhoşu değilim,
    ama sarhoş olduğum açık, dün gece, bir şekilde ve ölümüne,
    ve yazıyı kendi haline bıraktım, bilinçsizce akıyor, nereye
    varacağını bilmiyorum, hayatımı da kendi haline bıraktım,
    bilinçsizce akıyor, nereye varacağımı bilmiyorum, bir ay sonramı
    düşünmüyorum, dün geceyi düşünüyorum…

    evde
    oturmuş ve uyumayı düşlüyordum, yerimden kalkabilirsem divana
    gidicek ve uzanıcaktım, uyumak için, uyurdum da muhtemelen, son 36
    saattir uyumadığımı göz önüne alırsak. ama öyle olmadı,
    telefonum çaldı, fenris’ti arayan, pardon önce mesaj atmıştı,
    “selam hacı, 6’da camide öner’le buluşçam, işin yoksa kop
    gel, selametle.”

    bir
    dakika bir dakika, bir karışıklık sezinliyorum, mesaj aynen
    böyleydi ve fenris yazmıştı, size bir yalan söylemek amacını
    taşısaydım, evet fenris’in “sokak edebiyatı tarikatının”
    bir müridi olduğunu, ve müritlerin birbirlerine “hacı”
    dediklerini söyleyebilirdim, camide öner’le buluşucaktı, camiye
    gidip namaz kılıp geri dönücektik, bizim tarikatın namaz
    saatleri aperiyodikti, tıpkı fanzinler gibi, canımız isteyince
    toplanıp namaz kılıyorduk, selametle derdik veda ederken. böyle
    mi? değil tabii, fenris alsancak camii önünde öner’le
    buluşucaktı, ve bir hitap şekli olarak “hacı”yı
    kullanıyordu, “tamam abi” derdim ona, kimimiz “bro” derdi,
    kimimiz “moruk” falan filan falan filan. cevap yazamadım, çünkü
    konturum yoktu ve bir ev telefonum da, yani hemen hemen. aradı,
    uyumayı düşünürken ben, “son anda aklıma geldi konturunun
    olmadığı hacı, gelicek misin?” “altıda ordayım.” saat
    daha dört, yağmurcuya haber saldım, net ortamı sayesinde, stüdyo
    çalışması vardı, gelicekti çıkışta. duvar dibi? hastaydı ve
    maç vardı.. başka kim kaldı.. ulaşabileceğim kimse yok..
    bekliyoruz..

    altıda
    cami önünde, bekliyoruz.. öner geç kaldı. bir şeyler yiyip, bir
    çay içelim dedim. öyle de yaptık. öner hala yoktu. bize ulaştı,
    yeni kalkmıştı ve gelicekti, beklemek zorundaydık. bekledik de..
    çay içtik ve muhabbet ettik.. öyküyü kotarmak için, gerçeği
    çarpıtabilirim, ama yapmayacağım, sıkıldıysanız bir bilim
    kurgu okuyun, gerçekten gerçekten sapmak için ümit dolu bir ahmet
    bile önerebilirim size, ümitli olması yeterli, adı altay’da
    olabilir, fark etmez, heycan katması, “sonra nolucak acaba” diye
    merak ettirtmesi, katil kim? olağan dışı kurgular yaratması ve
    imza dağıtması yeterli, ben yapamam, yeteneksizim, en kolay yolu
    seçtim, hayatımı anlatıyorum, yerse… yemedi tabii, girdap
    diyorum, girdap bir şey yemedi, karnı toktu, fenris bir şeyler
    yedi, ordan iki çay içmeye gidildi, ve öner bekleniyordu,
    hatırladınız mı? burda kalmıştık ve bunu tekrar ediyor olmamın
    nedeni, sizi akışın dışına çıkardığım için tekrar konuya
    geri döndürmek, ne kadar iyi kalpli bir yazarım öyle değil mi?
    öner geldi, tüm bunlar arasında emin abinin telefonu geldi,

    alo?”,

    ya
    benim kalıcak yere ihtiyacım var bir günlüğüne?”

    bizde
    kalabilirsin abi, sorun değil”

    ya
    çok sağol”

    iskeleye
    gel alayım seni abi, alsancak iskele”

    tamam”

    size
    emin abiden bahsetmeme izin verin, tüm bu öyküyü sadece onun için
    yazıyor olmamı hesaba katarsanız, ha siktir, kolum yoruldu,
    dinlenirsem akış ve sihir kesilir, bir saniye, bir saniye…

    evet,
    ne diyorduk, emin abi, sekiz yıl önce tanıdım onu, ve beni
    gerçekten yüzde yüzümle anlayıp kabul eden bi kaç insandan
    biri, başkaları da vardır mutlaka, anlayan ve kabul eden, ama
    tamamen bir bütün olarak, pek az, tüm kabalık sorumsuzluk ve
    arayıp sormamazlıklarımı anlayış gösteren.. 45 yaşındaydı,
    gençliğinde birkaç ülke gezmiş, son dönemlerde de muğla, foça,
    bergama, dikili, cehennemin yedi kat dibi ve cennetin teras katı
    arasında dolaşıp duruyordu. ilk olarak kendimi bi bok sanmama yol
    açan o oldu, evet kendimi bir bok sanıyorum, dünyanın en iyi
    yazarı olarak henüz keşfedilmediğime inanıyorum, koca bir yalan
    bu, ama koca bir yalanı gerçekmişçesine yaşamak bazen iyi
    gelebiliyor insana, ben bunu yapmam, ama bana bunu yapanlar çıktı
    karşıma, sizin de çıkmıştır mutlaka, herkesin hayatında
    birkaç farklı insan bulunur, moronlar, kutsallar, yalakalar,
    yalancılar, eğitimliler, çöpçüler, otlaklar, konuşanlar ve
    susanlar, sikenler ve sikilenler, hayat bu, ya a ya b, ama asla hem a
    hem b değil, karışık insanları sevmiyorum, yani zaman zaman
    siyah zaman zaman beyaz olanları, ben renksiz bir sıvı kadar
    saydam olan insanları severim, içi dışı bir,

    emin
    abi demiştim, ve bu günkü öykümüzün figüranı kendisi. minor
    edebiyatı, benim yaptığım minor edebiyatımı bilemem, ama
    karakterler manuel hayat şartlarına tam otomatik tepkiler vermiyor
    sonuç olarak, ne demek istediğimi anlıyor havasına yatmayın,
    saçmalıyorum…

    evin
    beni aramasını sağladım bir şekilde, yani ailemin, “emin
    abinin bizde kalması gerekiyor baba, anne, abla, yiğen, abi, yenge,
    tanrı, peygamber, zeus, bir mahsuru var mı?”

    kalabilir”
    demiş, benim seksene yakın olan peder.

    öner
    geldi, birkaç sigara, birkaç öykü, ve emin abi aradı, sahile
    çıktık.. emin abi, yıllarca kullanılan alkol, ot, ve
    kazıklanmışlık sonucunda biraz yavaş konuşuyor,
    söyleyeceklerini bazen unutuyor, ama ben onu anlıyorum, çevremdeki
    diğer tiplerin anlayıp anlamadığını bilmiyorum ama gülüyorduk
    işte anlattıklarına, keyifli bir sohbet, şarap almıştık, bira
    almıştık, emin abim bana xanax ikram etmişti. xanax; alprazolam
    içeren benzodiyazepin grubu, anksiyete bozukluklarında sinirlilik,
    panik ve gerilimi azaltmak içindir, yani yine sikik tıp literatürü,
    öykü yerine ilaç reçetesi yazsam iyi para ederdi.. emin abim bana
    xanax ikram etmişti, içmiştim, hap ve şarap dolu bünyemle çenem
    açılmış, sekiz yıldır ilk kez bu kadar çok konuşmaya
    başlamıştım onunla, genellikle o konuşur ben dinlerdim, ve
    şikayetçi değildim bundan çünkü yaşanılmış bir hayat vardı
    karşımda, yaşanılmış, gerçekten yaşanılmış! insanların
    çoğu bir hayat yaşamak yerine bir işte çalışıp otomata
    bağlamayı seçiyorlar, o öyle yapmamış, arada bir dükkan açıp
    batsa da, arada bir başka ülkelere, ya da şehirlere kaynasa da,
    yaşıyordu gerçekten, en azından bence, otomata bağlamamıştı,
    manuel bir insandı hala, ne demek istediğimi anlayabiliyor musunuz?
    hayır bu kez saçmalamıyorum…

    her
    neyse, konuşuyorduk, ve yağmurcu geldi, kardeşi, kardeşinin
    sevgilisi, ve tanıştırdım, onlarla bunları, bunlarla şunları,
    falan filan falan filan… emin abi, bahsetmiştim sana, yağmurcu,
    fanzinlerden.. yağmurcu, bahsetmiştim sana, emin abi, retro,
    fanzinler, ilham veren bana.. işte bu kadar.. xanax patlamış,
    şarap ve sigarayla iyi dans ediyordu içimde, ve sonra emin abi bir
    iki telefon görüşmesi yapmış, ama kanal bulamamıştı, ben
    kanal bulmak istemiyordum çünkü tekrar uyuşturucuya bilinçli bir
    dönüş yaparsam, virajı alamazdım, biliyordum kendimi, midem boku
    yemişti, karaciğerim boku yemişti, kan dolaşımım yavaşlamış,
    kalp atışımda ritim bozukluğu başlamıştı, iki akciğer
    ameliyatı, sağlıksız mukoz akışı, arada bir kasılan sol
    kasık, daha saymamı ister misiniz? ama ölmemiştim, ve
    ölmeyecektim, sadece, alkol ve sigara dışında kalan kendini imha
    türevlerinde, yeni bir kanal açmaktansa, denk geldikçe
    çörekleniyordum.. kanal? tanıdığınız bir torbacı varsa, buna
    argoda “kanal” adı verilir, kulağınızda bulunsun. kanalımız
    yoktu, yeşil reçetemiz ya da tanıdığımız bir eczacı da öyle.
    ve pazardı. ve şarap bitince, yenisini almak üzere gitti emin abi,
    yağmurcu kendine bira aldı. ben orada tüm bu olan bitenleri
    izliyor, ve mutlu oluyordum. mutluydum, gerçekten.. orada. o
    şekilde. ve nedeni alkol ya da hap değil, gerçekten gerçek
    dostlarımla bir arada olmamdı…

    asıl
    kısım.. eve dönüş yolculuğu.. sarhoş, ölümüne sarhoş, ve
    burnum akıyor, herhangi bir tür uyuşturucu, ot, ya da alkol
    alınca, hala burnum akıyordu.. ve otobüse bindik, oturduk,
    otobüste sızdık, ineceğimiz yeri kaçırdık ve her yer ışıl
    ışıldı dostlarım, türkiye kazanmış, kupayı götüne
    sokmasına ramak kalmıştı, umursamıyordum, bazı ülkeler sahte
    zaferlerle dünyaya kendilerini tanıttıklarını sanırlar,
    açlıktan geberseler de, kazanılan kupalar en büyük mutlulukları
    haline dönüşür, diğer sağlıklı beslenen ülkelere nazaran
    daha çok mutlu olurlar, bu salak ülkeler.. her yer ışıl ışıldı,
    çekoslavakya’ya kaymıştık, arabalara binilmiş, caddelere
    çıkılmıştı, dat dat dat, ışıl ışıl dostlarım, çığlık
    çığlığa, ve ineceğimiz durağı kaçırmıştık, ama nihayet
    geç de olsa, otobüsten kurtulmuş, kendimizi buca çevik bir
    meydanında, kutlamanın ortasında çorbacı ararken bulmuştuk,
    saat oniki olabilir, ve saat onikide böylesi merkezi bir yerde bir
    çorbacı bulmak, pek zor değildir.. çekoslavakya kazanmış
    olsaydı… keşke dedim, böylece bu aptal sevinç nidaları yerine,
    sakin sessiz, üzgün, melankolik ülkede, bir çorba içicek, sonra
    eve dönücektik.. yürümeye başlamıştık, evim buca heykele
    yakın bir yerdedir, aşağı yukarı yirmi dakika ıskalamıştık
    durağı, yürüyorduk, sigaram yoktu.. elinde bayrak olan, bağırıp
    çağıran bir elemana sigara sordum, verdi, yaktım, içmeye
    başladım, ve çorbacı, “aşağıda var”, kapalı, “iki sokak
    ilerden sola dön”, kapalı, şu caddenin bi arka caddesinde”,
    kapalı, yarım saat sonra, özellikle hapın yarattığı açlık
    etkisi yerini uyku ihtiyacına bırakıyordu, “eve gidelim bare”
    dedim, emin abime. gidelim dedi.. ve yine, o aptal kalabalığın dat
    datlarından kurtulmaya çalışan iki sürüngene dönüştük,
    neydi bu çılgınlık, ne olmuştu, dünyayı elemi geçirmiştik,
    dünyayı ele geçirsek ne olurdu, ne vardıki dünyada, insanları
    öldür, tamam, yaşanacak bir yer olur, hayvanlar için yaşanacak
    bir yer, ama insanlar? her yerin içine eden, silip süpüren,
    üretmeyen, sömüren insanlar? insanlarla dolu bir cennet bile işe
    yaramaz tanrım, hatalısın kabul et, ve seni arayıp bulmama izin
    ver, doğru yolu göstericem sana, insanları öldür, insanları
    öldür, hayvanlar için yaşanacak bir dünya yarat, ve ben o
    dünyada bir kedi olarak tekrar canlanayım, ne dersin?

    eve
    vardık, nihayet, ve her ne kadar iki sarhoş olarak eve varmamın
    zılgıtını ertesi gün yiyecek olsam da, umursamıyordum, emin
    abimi, odama götürdüm, burada yatabilirsin abi dedim ona, benim
    odamda, benim odamda o yatacaktı, mutluydum, koliden odamda, sigara
    kokan odamda, fanzinler etrafta, kitaplar ayak altında, ve yatağıma
    yatırdım onu, karnı açtı, elbette, ekmek arası bir şeyler
    sundum, ve sonra ışığı söndürüp, içeri geçip sabah
    konuşmayı dileyerek evin tanrılarından, bir kanepeye uzanıp,
    acayip halüsinasyonlara yelken açtım. biliyorum, onirojen değildi,
    aldığım hap, ama yine de, ve nedenini bilmesem de, üç yıl
    nerdeyse her gün, ortalama 1000 gün, 24 saat kafası yüksek
    dolaşmış olmamın kalıntıları, hala bana renkli geceler
    sunuyor, olmayan varlıklar bazen evde dönüyorlar, böcekler,
    karıncalar, ışık oyunları, cin ve peri belki, ya da bir azrail
    her hamlesinde başarısız çıkıyor, bilemiyorum, bilemiyorum,
    yatakta bir sağa bir sola dönerken o an, aslında odada değil
    kutuplarda buz üstünde sandım kendimi, karla kaplı bir arenada
    boğa güreşi yapılıyordu, ve ben yenik düşmüş, yere düşmüş,
    ve yuhalanmıştım, böyleydi, en son böyleydi ve uykuya daldım…

    sabah,
    annem uyandırdı,

    emin
    gidicekmiş,” kalktım alelacele,

    abi
    kahvaltı yapsaydık?”

    yok
    ben gideyim”

    peki
    abi.” babamla emin abi konuşuyordu. muhabbetlerini bölmüş
    olabilirim, emin değilim, çıktık yola, onu dolmuşa bindirdim,
    garaj… eve geldim, ve cock sparrer, samimiyetle müziğe daldım..
    cock sparrer, hala onlar çalıyor, ve ama ben kendi şarkımı
    çalmayı kesiyorum.. eski güzel günlerin şerefine, gelicek kötü
    günlerin kaygısını taşımadan… bu, senin için…. selametle..

    16.haziran.2008

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • herşey ne kadar

    herşey
    ne kadar
    bundan, 3 ya da 4 yıl kadar önceydi…
    mucizevi bir şekilde, herşey yolunda gidiyor gibi görünmüştü gözüme, günde 3
    paket sigara içiyordum, çünkü param o kadarına yetiyordu, başka bişi de
    yaptığım yoktu zaten..
    sigara alıcak parası olan, zorunda
    kalmadıkça yataktan çıkmayan, tembel itin tekiydim.. hiçbir şey yapmak
    istemiyordum. bütün gün yatakta kalıp, müzik dinlemek istiyordum sadece. günde
    12 saat uyuyor, geri kalan 12 saatte de annemle tartışıyordum. okul haftada bir
    gündü, çünkü tüm derslerimi tek bir güne yığmıştım. Aslında, diğer iki gün de
    vardı bi kaç dersim ama, her sene başında olduğu gibi, hangi derslerden
    devamsızlıktan kalıcağımı önceden belirlemiş ve nasıl olsa ben bu dersleri bi
    noktada sekteye uğratırım deyip, en başından girmemeye başlamıştım. her salı
    okula gitmek dışında, evde oturuyordum, insanlar fanzin istiyordu, demo
    istiyordu, yazı istiyordu, para göndermek istiyordu, ama e-postalarına cevap
    vermiyordum, ya da “şu an çok yoğunum” deyip, kestirip atıyordum. salağın tekiydim
    muhtemelen, ama kendimi dahi sanıyordum. Şimdiyse, herkes beni dahi sanıyor ama
    salağın teki olduğumun farkına vardım. roller değişti, işte hepsi bu….
    Annem, sürekli ders çalışmam gerektiğini
    söylüyor, önüme defterleri, kitapları atıyordu, bende onu oyalıyor, sonra bi
    şarkı açıyordum. sabahları uyandığımda, ilk işim kalkıp müzik açmaktı, sonra
    gene yatağıma dönüyor ve yatmaya devam ediyordum, 4 yıl geçti, 4 koca yıl, ve
    değişen bazı roller dışında, herşey hala aynı, bekliyorum, bekliyorum,
    bekliyorum.
    anneme, bazı projelerim olduğunu, para
    kazanacağımı, çok para kazanacağımı söylüyorum, o da her defasında başını
    sallıyor ve içinden, bıktım senin dergilerinden, diyor. ben onun içinden
    geçenleri gözlerinden anlıyor ama aldırış etmiyorum…
    ***
    bundan 3 ya da 4 saat kadar önceydi…
    mucizevi bir şekilde herşey yolunda gidiyor gibi görünmüştü yine gözüme, günde
    1 paket sigara içiyordum, çünkü param o kadarına yetiyordu, başka da bişi
    yaptığım yoktu zaten. sigara alıcak parası olan, zorunda kalmadıkça yataktan
    çıkmayan, tembel itin tekiydim, hiçbir şey yapmak istemiyordum, bütün gün
    yatakta kalıp müzik dinlemek istiyordum sadece, günde 12 saat uyuyor, geri
    kalan 12 saatte de, annemle tartışıyordum, okuldan atılmış, askere gitmiş, bi
    işe girmiş, işi bırakmış, ve yine aynı boktan moda geri dönmüştüm
    anlayacağınız, haftada iki gün kursa gitmek dışında, evden bile çıkmıyordum
    nerdeyse…
    annem, gazeteyi yanıma bıraktı, ben de “tamam
    bakarım ilanlara” dedim, yerimden kalktım, mutfağa gittim ve çayı şekersiz
    içmek zorunda kaldığımı fark ettim, şeker yoktu, para yoktu, yakında çay da
    olmayacaktı, yakında internetimde olmayacaktı, sigara alamayacaktım, ve iş
    aramıyordum, bir dahiydim, çalışmayı içime sindiremiyordum, yazar olucaktım,
    sikimin yazarı, sürekli kendimi anlatıp durucaktım insanlara, başıma gelen
    olağanüstü felaketler silsilesinden bahsedip durucaktım..
    annem, çok sinirlenmiş olucakki, -iddaa
    bayiinden dönüşümde, -gazeteyi eline alıp benim yerime ilanlara baktığını fark
    ettim..
    “işe yaramaz” dedim ona, “beni işe
    alamazlar, biliyorsun, lanetliyim ben”
    “saçmalama” dedi, “aramıyorsun ki”
    “25 yılımın yüzde ellisi iş aramakla geçti”
    dedim, “biliyorsun, ne kadar boktan iş varsa üzerime sürüyor tanrı, boğazına
    yapışıp boğmak istiyorum onu”
    “kimi? tanrıyı mı?”
    “yok, atatürk’ü, ülkeyi kurtarmasaydı, bu
    felaketler gelmezdi başıma” dalga geçiyordum sadece, atatürk düşmanı
    kaçıklardan değildim… ama atatürkçü de değildim, hiçbir şeyi sahiplenemiyordum,
    hiç kimse de beni sahiplenmiyordu, bir uyum ve denge vardı hayatımın her
    alanında.. ying ve yang..
    “töbe töbe” dedi annem, ve telefona doğru
    yöneldi, benim yerime bi kaç yeri aradı, “oğlum için aramıştım”, adamlar beni
    telefona istiyor, birkaç soru soruyor ve görüşmek için bile çağırmıyorlardı,
    internetten yaptığım başvurularda sonuç vermiyordu, çalışmak istemediğim için
    iş bulamadığıma karar verip aramamaya başladım, sonra, sonra, sonra, şekersiz
    çayımdan bir yudum alıp, paketimdeki son sigaramı içip, liglerin bi kaç maç
    daha ilerleyip bahis sonuçlarının cillop gibi gözüme görüneceği anı beklediğimi
    söyledim anneme, evet dedim, son dört yıldır olduğu gibi, liglerin bitmesine 10
    hafta kala, son düzlükte atağa kalkıcaz, ve parayı vurucaz, bi kaç ay idare
    edicek o para bizi…
    sonrasını düşünmek istemiyordum. hiçbir
    zaman, sonrasını düşünmedim. şu an burdayım, son bıraktığım işten aldığım son
    paranın suyunu çekmesini bekliyorum, daha sonrasına, daha sonra karar vericez,
    nereye gittiğimizin, ya da sonumuzun ne olacağının, hiçbir önemi olmasa da,
    hayat devam ediyor dostlar, hep devam etti, ve hep devam edicek. serseri, umursamaz,
    ve beş para etmez olsak da, devam edicek, kaçarı yok….

    15.aralık.2007
  • multifonksiyonel eleman

    multifonksiyonel
    eleman
    1.
    bir sandalyede oturmuşum. önümde iki duvar,
    odada bir köşe, ve ben biraz geriye dönüp, pencereden sokağa bakıyorum.
    gökyüzüne bakıyorum. önümdeki cama bakıyorum. ve niye burdayım diye
    düşünüyorum. lanet olsun lanet olsun lanet olsun. niye burdayım.
    insan kendine “niye çalışıyorum” diye
    sorduğunda, ardından gelicek cevaplar, kendi için olan herhangi birşeyi
    kapsamıyorsa, fedakarlık ediyor demektir, buna hayatın boyunca devam ediyorsan,
    bu kendini feda etmek anlamını taşır. fedakarlık süresi uzarsa feda edilirsin.
    ve insan kendi hayatını feda ederekte pek tabii mutlu yaşayabilir.. kızım için.
    aşkım için. daha doğmamış torunlarımın geleceği için. milletim için. dinim
    için. ölümden sonraki hayatım için. dünya barışı…. bir dakika, bir dakika,
    sikmişim dünya barışını..
    zihnim bana oyun oynamayı sürdürüyor..
    çünkü ben niye burdayım diye sorduğumda kast ettiğim şey, niye bu köşeye
    yerleştirildiğim idi. bekliyorum. bekliyorum. bir köşedeyim. çünkü patronum
    benim iş dışında herşeyle uğraştığımı düşündüğünden dolayı bilgisayarımın
    yerini değiştirdi, önüm duvar arkam duvar, sobe oyunu geliyor aklıma nedense.
    hey bakın ben bir şey yapmıyordum, ve
    cezalandırıldım.
    insan herhangi bir suç işlemediği için
    cezalandırılınca kendini gerçekten kötü hissediyor, çünkü gerçekte zaten
    herhangi bir suç işleyince de cezalandırıldığınızda kendinizi kötü
    hissedersiniz. çünkü toplumdan uzun veya kısa bir süre atılmışsınızdır. ve
    toplum huzuruna aykırı bir şey yaptığınıza, veya bir bireyin veya kurumun,
    yaşamına veya mülküne veya kişiliğine tecavüz ederseniz, yani kısaca bir takım
    maddeleştirilmiş yaşama şekli sınırlarının dışına çıktığınızda, önceden
    hazırlanmış kurallar bütününe göre, kısa veya uzun bir süre toplum hayatının
    dışına atılırsınız, veya maddi para cezası ödersiniz. bu cezaların en komiği
    hakaret nedeni ile açılan tazminat davası olmasına rağmen konuyu değiştirmek
    istemiyorum.
    beni aşağıla. parasını ödemen yeter.
    hepimiz bunu yapıyoruz. hepimiz birileri
    tarafından aşağılanıyor ve bedel ödeniyoruz.maaşımı öde, dilediğin saatte
    dilediğin yerde olucam, dilediğin işi yapacağım, maaşımı öde, ki benim gibi
    maaşı ödenenlerin ürettiği şeyleri satın alabileyim. yaşama devam edebilmek
    için kendimizi hiçe sayıyoruz.
    feda ediş. kurban. tören.
    haftaiçlerini satarak hafta sonlarını
    kazanmak
    12 saatini satarak, yıllar sonra senin
    yaşlı buruşuk yüzüne tükürücek oğluna bir gelecek hazırlamak
    yaşamanını kaybederek, vatanını korumak.
    aslında hepimiz bir şekilde hem kurban hem
    katiliz.
    gelenekselleştirilmiş ve toplumsallaştırılmış
    değer yargılarına göre yaşam biçimimizin sorgulanması
    pencereden bakıyorum çünkü gökyüzü güzel
    görünüyor
    pencereden bakıyorum çünkü bilgisayarı iş
    dışında kullanmam yasak
    pencereden bakıyorum çünkü patronum her an
    arkamdan gelip benim onun internetini kullanıp kullanmadığımı denetleyebilir
    pencereden bakıyorum çünkü o an orada
    olmamam gerekiyor. dışarıda olmalıyım. istediğim yerde olmalı, istediğim şeyi
    istediğim yerde yapmalıyım.
    özgür olmalıyım. özgür olmalıyım. özgür
    olmalıyım.
    ama değilim.
    hiç birimiz özgür değiliz.
    salındığımız boşlukta, zincirimizin
    uzunluğu kadar yol alabilir, prangalarımızın izin verdiği ölçüde hareket
    edebiliriz. ve sesimiz filtrelenmiştir.
    duvarlar duvarlar duvarlar
    pencereden bakıyorum
    ve ben küçük bir şirkettin kontrol altında
    tutmakta zorlandığı, bu yüzdende sürekli takip edip sorguya çektiği bir
    elemanıyım. beni işte sadece kan bağı tutuyor. yaptığım işi yapmanız için ya
    aptal olmanız gerekir, yada fedakarlık etmeniz. ve ben bunu bir adım ileri
    taşıyıp kendimi feda etmek istemiyorum.
    dediğim gibi, bir sandalyede oturmuş ve
    dışarıyı izliyorum.
    işteyim, çalışmıyorum.
    işteyim, sokağa bakıyorum.
    işteyim, ama işi bıraktım.
    patron arkamdan geliyor ve “napıyorsun”
    diyor,
    tepenizdeki oteritenin üzerinizdeki
    ilizyonu kaybolunca, yani onun elinden yırtınca, yani size ufak elma şekerleri
    sunarak özgürlüğünüzü kısıtlama gücünü kaybedince, gerçekten çok sinirlenir, ve
    eğer siz bunun üstüne onun bu sinirli halini sikinize takmazsanız, oteriteyi
    fena halde korkutursunuz, ve bu paranoyak ruh sizi yok eder, çünkü işine
    yaramıyorsunuzdur, çünkü bütün devletler paranoyaktır, çünkü bütün şirketler
    aslında ufak birer devlettir, ve oterite sizin bulaşıcı bir hastalık gibi diğer
    ruhlara bulaşmanızı engellemek için sizin sesinizi kısar, yada size maskeler
    takar, “vatan haini” maskesi en kolay giyilebilen ama en çok dışlanmanızı
    sağlayan maskelerden biri olmalı.
    hiçbir iş yaptıramayacağını anlıyor bana
    patronum. aslına bakarsanız ona niye hala patronum dediğimi bile bilmiyorum.
    ağız alışkanlığı.
    oterite üzerinizde, bebekliğinizden
    ölümünüze kadar sizi terketmeyecek kalıcı alışkanlıklar yaratır.
    dediğim gibi, bir sandalyede oturmuş ve
    dışarıyı izliyorum. patronum arkamdan geliyor ve “napıyorsun” diyor,
    “hiiiç” diyorum, “düşünüyorum”.
    “neyi” diyor hıyar oğlu hıyar,
    “yazacağım romanın adını” diyorum hıyar
    oğlu hıyara, ve adamın babası da gerçekten tam bi hıyar, oğluda öyle, hıyar
    sülalesi… hıyargiller familyası
    “yazacağım romanın” adını diyorum, “sence
    multifonksiyonel eleman güzel bir isim değil mi? beni anlatıyor” öfkeleniyor ve
    “bunu sonra konuşalım” diyerek geri dönüyor, amacı içerideki misafirine ve ona
    çay götürüp götüremeyeceğimi sormak, ama oterite size bir iş yaptıramayacağını
    anlayınca, sizden talepte bulunmaz, oterite küçük düşmemelidir…. geriye dönüyor
    patronum. bende camdan bakmayı, cama bakmayı, camdaki lekeleri silmem
    gerektiğini ama işi bıraktığımı anımsıyorum…. orada sadece, başka bir kurbanın
    bir süre azad edilmesi için yerine bakma işini yapıyorum. işim bu. fedakarlık.
    ama asla feda edilemem.
    hayatınızı feda edicekseniz, karşılığında
    daha değerli bir şey almanız gerekir.
    bir insanın kendi hayatından daha değerli
    olan nedir?
    sevdiği bir insanın hayatı – aşk – çocuk –
    aile – anne
    sevdiği bir imgenin hayatı – ülke – millet
    – ideoloji –
    yada cennette yaşayacağı sonsuzluk  – din – allah – iman
    sistem bize hep bu oyunu oynuyor
    size, kendi genlerinizden olma bir varlık
    ürettiyor, sonra onun için fedakarlık yapmaya başlarken, kendinizi feda
    ediyorsunuz.
    ben
    multifonksiyonel eleman
    hiçbir şeye inanma. kendine inan
    herşey olucağına varır
    ve aslında hiç bir şey olmaz
    yaşar ve ölürsünüz
    herşey bu kadar basit
    2.
    yerimden kalkmak zor geliyor, biten sigara
    paketinin son sigarasını yakarken sigara paketini küllük yapıyorum, dediğim
    gibi, yerimden kalkmak zor geliyor ve küllük uzakta…

    zorunlu kalmadıkça hiç bir şey yapmam
    dediğimi anımsıyorum…

    kendi hayatım söz konusu olduğunda, hayatım
    için yapmam gerekenleri göz ardı ediyor, üşengeçlik ediyor, aylaklık ediyor, ve
    sallamıyorum, herşey olucağına varır, yani bu tamamen herşeyi ama herşeyi kendi
    eyleminin doğuracağı bir sonuç dışındaki akışına bırakmak, çünkü dış müdehale
    çok fazla, naparsan yap olmuyor işte, olmuyor, o halde hiç bir şey yapma
    diyorum ve o zamanlar 22 yaşında olmalıydım, yani bu tamamen herşey olucağına
    varır dediğim zamanlardan biri, kendini umursamamak… fedakarlık etmek ile
    kendini feda etmek arasında bir uçurum vardır. ve ben herşeye rağmen aşırı
    bencil bir insanım. abimin ben işi bıraktıktan sonra, iş yerinde ne bok
    yiyeceğini düşünmek istemiyorum. bu yüzden uykuya dalana kadar, hızlı ritmik
    vuruşlar ve taşak vokallerle zihin akışımı başka noktalara kanalize edicek punk
    şarkıları dinliyorum. geçmişe gidiyorum biraz.. en başa. hikayenin
    başlangıcına..
    1 kasım 2007          
  • bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18 aslan..

    kapı çalıyor..
    kalkıp yanındaki pencereyi açıyorum. “kim o” diye soruyorum..
    biri pencereye
    yaklaşıyor ama yüzünü seçemiyorum, 4 masa lambası yanıyor klavyemin üzerinde,
    pencereyi kapıyorum ama dışardan konuşma sesleri geliyor, bilgisayarın başına
    oturuyorum, hâlâ konuşma sesleri geliyor dışarıdan, yerimden fırlayıp kapıyı
    açıyor ve bağırıyorum:
    “size beni rahatsız
    etmemenizi söylemedim mi yarak kafalılar”
    dışarı bakıyorum,
    biri basamakta oturuyor diğeri balkonda sol taraftaki çalılığa sıçıyor, boku
    ağır ağır düşüyor..
    “hey bu pezevenk
    kızı çalılığıma sıçıyor” diyorum
    pezevenk kızı
    gülüyor ve sıçmaya devam ediyor. at kuyruğundan kavradığım gibi havaya
    kaldırıyor, o sıçmaya devam ederken çalılığın üzerinden savuruyorum. geri
    gelmiyor. “niye yaptın bunu” diye soruyor öteki
    “canım öyle istedi”
    diyorum
    “delisin sen” diyor
    “deli mi” diye
    soruyorum
    “evet deli” diyor,
    “üstelik üç kağıtçısın, sürekli olarak bukowski’nin öykülerini kopya ediyor,
    sadece isimleri türkçeleştirip zaman ve mekanla oynuyorsun”
    “evet” diyorum,
    “yeteneksizim, pis bir hırsızdan başka bişi değilim ama bundan sana ne, herkes
    yutuyor bu numarayı yavrum, hadi siktir ol git yoksa seni de kemerinden
    tuttuğum gibi fırlatırım” kaçıyor, arkasına bakmadan kaçıyor üstelik de..
    kapıyı kapatıp daktilonun, şey, pardon, klavyenin başına oturuyorum, ve
    telefonum çalıyor, bir mesaj, orospu çocuğunun biri numaramı öğrenmiş birinden,
    şöyle diyor mesajda, “öykülerinde bir şey eksik, defalarca okudum, ve sonunda
    karar verdim, ruh ve duygu yok öykülerinde”
    mesajı atan kişinin
    çok zeki olduğuna karar veriyorum ve siliyorum mesajı, ruhsuz ve duygusuzum
    çünkü..
    hmm.. evet.. bugün
    bukowski’nin hangi öyküsünü çalsam acaba.. sadece isimleri ve mekanları
    değiştiriyorum biliyorsunuz, biraz da cümleler üzerinde oynuyorum tabii ki,
    çaldığım anlaşılmasın diye, ama nasıl olduysa biri bunu çakozladı, ama olsun,
    onun sesini kesebilirim, onlarca hayranım var ne de olsa, yeteri kadar güç
    kazandım artık, “bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 12 maymun”u çalsam nasıl
    olur acaba, maymun yerine aslanlar düzüşür ve, hmm, 17 adet olur evet, hem
    bunlar homoseksüel aslan olursa fena olmaz.. iyi fikir.. evet, pekala..
    elimizde 17 adet maymun, yok pardon şey, aslan var, yok 18 olsun, 9’u erkek 9’u
    dişi ve bunlar homoseksüeller, 9 erkek aslan grup seks yapmaya karar veriyor, 9
    dişi aslan da eşleşiyor ve bir dişi aslan açıkta kaldığı için kavga çıkıyor
    dişi aslanlar arasında, erkek aslanların umurunda değil bu kavga.. ve benim de
    umurumda değil, kimin ne bok düşündüğü, yazdıklarım hakkında.. kesiyorum burada
    bu saçmalığı, ve size başıma gelen bir şeyi anlatmak istiyorum dostlarım, her
    zaman olduğu gibi.. ama eğer çok bukowskivari olursa bu da, beni affedin, ama
    yapabileceğim bişi yok bu konuda, buk.tan önce de yazıyordum, buk.u okumadan
    önce demek istiyorum, buk yazmaya başlamadan önce değil, ve ister inanın ister
    inanmayın tarzım şu anki ile aynıydı ki bunu bilen bilir, ve sonra, ama, her
    neyse, başıma gelen bir şeyi anlatayım istiyorum yine, ama biraz düşünmem lazım,
    biraz bekleyin, bi saniye, evet.. hmm..
    sabahtı, sabahın beş
    buçuğu, “koğuş kalk” diye bağırdı bi tip, ve, kalktım, herkes kalktı çünkü,
    hâlâ sivil elbiselerleydim, henüz kamuflaj vermemişlerdi bana, çünkü cuma günü
    mesai saatinden çok sonra teslim oldum acemi birliğine ve pazartesi günü
    kaydımın yapılacağını ve kamuflaj ve diğer malzemeleri vereceklerini
    söylediler, elbette cuma günü bir giriş kaydı yapıldı, muayene de oldum;
    “herhangi bir sağlık
    problemi yaşadın mı, fiziksel veya psikolojik?”
    “akciğer ameliyatı,
    iki kez, ve bir de sanrılar görüyorum, bir kez psikoza girdim, artık pek fazla
    nüksetmese de, kekemeyim, ve, hmm”
    “sanrılar nasıl?”
    “ışık, gölgeler,
    ses, ve bir de bazen odada yürüyen birşeyler olduğunu düşünürüm, öyle gelip
    giden bir his, paranoyak olduğum su götürmez bi gerçek sanırım. zaman zaman
    realitik sanrılar da oldu”
    “uyuşturucu
    kullanımı”
    “evet”
    “ne tür
    uyuşturucular”
    “bir dönem
    amfetamin, extacy ve çeşitli uyarıcılar kullandım, askere gelmeden önceyse bazı
    sedatifler ve esrar kullanıyordum”
    “alkol?”
    “hıhım”
    “ne sıklıkta”
    “her fırsatta”
    “yani her gün
    diyebilir miyiz?”
    “hemen hemen”
    “sigara”
    “evet”.
    “arkaya geçip soyun”
    geçtim perdenin
    arkasına.. kollarıma bakıldı, ve taşaklarıma.. dövme yok, jilet izi yok, yara
    yok, sol kolda dikiş izi, erkek, ve daha önce bir kez psikoza girmiş, sanrılar
    görüyor, uyuşturucu kullanımı var.. pdrm!
    oradan çıkarılıp bir
    başka yere yönlendirildim.. sigorta ve banka kartı işlemleri için.. ölmem
    dahilinde 15 milyar tazminat ödüyorlardı aileme, sakat kalırsam da bana ömür
    boyu bakacaklardı.. bir dolu kağıt imzalattılar, okumam için zaman yoktu,
    imzaladım.. sonrasında kalacağım koğuşa götürdüler beni, eşyalarımı
    yerleştirdim, falan filan işte, buralar pek kayda değer değil, ertesi gün de,
    yukarlarda bi yerde sözünü ettiğim gibi beş buçukta uyandırıldım, ve kahvaltı
    adını verdikleri o şeyden aldım yemekhaneye gidip.. 3 zeytin, ufak bir parça
    peynir, çok ufak, ve yarım ekmek, sorun değildi, sivilde kahvaltı yapamıyordum
    zaten, ama burada? denedim, ve geri çıkardım yediğim ne varsa 10 dakika içinde,
    normaldi, ve mıntıka dediler, yerdeki çöpleri toplayacaktık, yapraklar, çam
    iğneleri, izmarit.. arazi olmanın en akıllıca şey olduğunu düşünüyordum.
    sonuçta o iş, veya diğer her şey, biz ordan gidene kadar bitmeyecekti, sürekli
    yeni bir şeyle çıkacaklardı karşımıza, şurdaki çöpleri topla, yaprakları topla,
    çam iğnelerini topla.. ve ben tenha bir yer arıyordum, kadro askerlerin beni
    görmeyeceği bi yer, ve tuvaletin arkasına geçtim, oturdum, yanıma bi tip geldi,
    tanımıyordum onu, ama benim gibi acemi olduğu her halinden anlaşılıyordu
    “selam” dedi
    “selam” dedim
    “iyi yer bulmuşsun”
    dedi
    “hayatımı saklanarak
    geçirdim” dedim, “herkes ve her şeyden”
    “arazi olmak iyidir”
    dedi, “hedefim acemi birliğini son güne kadar arazi olarak tamamlamak”
    “sırf askerlik
    değil, hayatın tamamında arazi olmak gerek” dedim
    “alkol kullanır
    mısın?”
    “evet.. ya sen?”
    “bende..”
    ve vefa ile böyle
    tanıştım.. aslına bakarsanız askerliğe başlamadan önce, orada tek bir kafa
    dengi tip bulamayacağımı düşünüyordum, ama ne de olsa bizim gibiler hep aynı
    köşeye saklanırlar hayatta, ve çekerler birbirlerini.. bi kaç gün içinde sıkı
    iki dost olduk vefa ile.. ankara’da yaşıyordu, üniversiteyi bırakmıştı, hem de
    son yılında, neden diye sorduğumda bi sikime yaramıcaktı dedi, bende bi sikime
    yaramayacağı için dört sene üst üste devamsızlıktan sınıfta kalmıştım
    üniversitede, sonra da atılmıştım zaten, ve alkol, evet, askerlik süresince en
    büyük problemimin olacağını düşündüğüm şey, ama hayır, en büyük problem tıraş
    olmak ve bot boyamaktı, ilk hafta sürekli akşamları tıraş oldum, sabahın
    köründe olmak zor geliyordu çünkü ve ben de olmuyordum, bi kaç kez azar
    işitince akşam olmaya başladım, ama yine azar işitmeye başlayınca sabah kalkar
    kalkmaz ilk işim tıraş olmak ve bot boyamak oldu, ve bunu 10 aydır başarılı bir
    şekilde sürdürüyorum, bu arada bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 12 maymun,
    şey pardon özür dilerim karıştırdım, bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18
    aslan’a dönücez bir ara..
    askerliğimin 16.
    günüydü, tek gram alkol koymamıştık ağzımıza vefa ile, aranıyorduk, kadro
    askerler ile bağlantı kurmaya çalışıyorduk, ama henüz başaramamıştık, 16.
    günümüzdü, gecenin ikisi, biri yatağıma gelip dürttü, gözümü açtım, vefa’ydı,
    “hadi kalk gidiyoruz, alkol ayarladım” dedi, “taşak yapıyorsun” dedim, “hadi olm
    kalk” dedi, kalktım, “beni takip et” dedi, dışarısı buz gibi soğuktu, ama hiç
    bişi giymedim üzerime, eşofmanlar sadece, koğuştan çıkıp arkaya, çalılıkların
    oraya doğru yürümeye başladık, bir kadro asker söz vermişti vefa’ya, gece
    dışarı çıkıyordu kadro askerler, tellerden, ve gelirken bira getirmeye söz
    vermişti bir tanesi, tutmuştu da sözünü, bir köpek kulübesinin önüne geldik,
    yere oturunca köpek kulübesi boyunuzu geçiyordu, yani köpek kulübesinin
    arkasına oturduğunuz takdirde görünmüyordunuz, iyi kamufle ediyordu bizi, 75
    gün boyunca iyi kamufle etmiş olmalı ki acemi birliğinde hiç fire vermedik,
    gerçi 10 aydır askerim ve henüz fire vermedim, umarım geriye kalan 4,5 aylık
    sürede de alkollü iken yakalanmam, askeri cezaevine girmek istemiyorum, insanın
    suyunu sıkıyorlar orada, 20 günde 15 kilo veriyorsun, ve bunu sana yapan senin
    gibi askerler, oraya pas pas çek, şurayı sil, piyadeler, gardiyan piyadeler,
    alt devren olan piyadeler.. ve ben jandarmayım üstelik, piyadeler jandarmalardan
    nefret eder, iyi de bu size de garip gelmiyor mu? askerliğin psikolojisi, çok
    çabuk etkiliyor insanı, ve çok çabuk değiştiriyor, çok saçma şeyler yaptım, ve
    yapmaya da devam edeceğim muhtemelen, bir ara anlatırım onları da, ama şu an
    konumuz alkol, ve evet, köpek kulübesinin içinde bir köpek yaşamıyordu, siyah
    bir poşet vardı sadece, çıkardık poşeti dışarı, içinde bir tane bira, açtık kapağını,
    ve ilk yudum, 16 günlük hasret, mucizeviydi..
    pek fazla
    hatırlamıyorum ilk günleri, bilincimi yitirmiş gibiydim, felç geçirmiş bir hasta
    gibiydim, hareket edemiyordum, düşünemiyordum.. pazartesi günüydü, 4. günüm..
    sabah içtimasından sonra benim gibi henüz kamuflaj dağıtılmamış 8-10 kişiyi
    topladılar, diğer 200 küsur asker yeşiller içindeydi, ve benim gibi henüz sivil
    olanlar da çok hevesliydi o elbiselerden almaya, 2 gün boyunca sürekli sorup
    durdular ne zaman dağıtılacağını, ben o kadar meraklı biri değilim, ki aslına
    bakarsanız çok meraklı olduğumu düşündüğüm zamanlar da olmuştur, ki “bok gibi
    meraklıyım”dır da demişimdir zaman zaman, ama böylesi bir konuda? ne zaman
    silah dağıtacaklarını merak edişleri mesela.. benim tek derdimse ne zaman çarşı
    iznine çıkacağımızdı.. ve evet, kamuflajlar, giydim tabii ki, nasıl giyildiğini
    gösterdiler, botların nasıl bağlandığını, ve aynada kendime baktım şöyle bi,
    “oğlum şimdi boku yedin işte” dedim kendi kendime, “artık askersin” ve o zaman
    farkına vardım asker olduğumun, ve o boktan psikolojiyi de o gün kaptım
    sanırım..
    ilk hafta çok kötü
    geçti, uyuyamıyordum, ortama ayak uyduramıyordum, sürekli birileri ile tartışma
    içindeydim, kaçmayı düşündüm çok defalar, ve hiç de zor değildi kaçmak, mıntıka
    alanımızın olduğu bölgedeki tellerde bir boşluk vardı, üst devrelerin arada
    sırada dışarı kaçtığı ufak bir delik.. uyuyamıyor ve üstelik sabahın köründe
    kalkmak zorunda bırakılıyordum, bi çok gece yatağa girdiğimde, ertesi sabah
    yataktan çıkmamayı düşledim.. eğitim de sıkıcıydı, yere çökmek, yere yatmak,
    uygun adım, marşlar, hizaya gelmek, tüfekle nasıl yatılır, sağa dön, sola dön,
    vs vs.. ve doğru yapamadığımız için yediğimiz laflar.. kendimi zor tutuyordum
    gerçekten, ve sigara üstüne sigara.. sabah uyanır uyanmaz, kahvaltı vaktine
    kadar, yani yarım saat içinde dört beş tane içiyordum, aç karnına, kahvaltı
    sonrası da devam ediyordum buna, öğlene kadar bir paket bitiyordu sanırım, ama
    zamanla ciddiye almamam gerektiğinin farkına vardım, normal hayatımda da pek
    fazla ciddiye almıyordum olayları, akışına bırakıyordum, zaman nasıl olsa
    geçiyordu bir şekilde, naparsan yap, ya da hiçbir şey yapmadan bekle, bir
    aylağın hayat felsefesi budur, zorunlu kalana dek hiçbir şey yapma..
    10 gün içinde işin
    orospuluğunu öğrenmiştim.. akşam yemeği öncesi sıraya girmiyordum örneğin
    artık, sayı alınmıyordu çünkü, toplanılıyor ve uygun adımda marş söyleyerek
    yemekhanenin önüne gidiliyordu, nefret ediyordum uygun adımdan.. marş
    söylemek.. bağırmak zorundaydın, yoksa birileri ispiyonluyordu seni, “komutanım
    bu bağırmıyor”.. neden bağırmıyorsun? çünkü aptalca.. hayır, böyle yürümüyordu
    işler, çok ağır cezalarla donatılmıştık, ve yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu,
    ben de sayı alınmadığını anladığım her fırsatta arazi olmaya çalışıyordum, ve
    dediğim gibi, 10 gün içinde her şeyi çözdüm, artık sadece sabahları sıraya
    girip marş söylüyordum, oysa gün boyunca en az 10 kez sıraya giriyorduk..  inanmadığımız konularda marşlar söyleyerek
    gidiyorduk her yere, sol sağ sol sağ..
    silahları ilk
    dağıttıkları günü iyi hatırlıyorum.. herkes büyük bir heyecan içindeydi, ilk
    günden beri silahlar ne zaman dağıtılacak diye sabırsızlanıyorlardı, bense
    umursamıyordum, ilgisizdim, her şeye karşı ilgisizdim zaten, ve silahlar,
    herkes bir yerlerini kurcalıyordu silahının, bense alır almaz omzuma astım ve
    nişancılık eğitimi başlayana yani kurcalamak zorunda kalana kadar asla kurcalamadım,
    merak etmiyordum, ve bölük komutanı bir keresinde bana “sen ne biçim askersin”
    diye bağırmıştı, “hayattan bezmiş gibi bir halin var” haklıydı, bezmiştim
    hayattan.. bezdirmişlerdi, ansızın terk eden hatunlar, “biz seni arıcaz” diyen
    işverenler, hiçbir halt olamayacağımı düşünen öğretmenler, ve şimdi de
    askerlik.. işin güzeli, silahı da geç almıştım, kapı gibi pdrm raporumun yanına
    bir de a.s.k raporu çakarak. hiç almamam gerekiyordu o silahı oysa. ve dahası
    bir de spor yapamaz raporum vardı. bir de deli raporu alsaydım, şehit olmadan
    cennetin kapısını aralayabilirdim, islamî kurallar böyle diyordu.
    birkaç hafta sonunda
    iyice alıştık ortama.. vefa ile ben.. ilk çarşı iznimizi hatırlıyorum, tek
    düşüncemiz biraydı, nasıl içecektik, aydın’daydık, acemi birliğinde, aydın, ve
    hiçbir yeri bilmiyorduk, biraz dolaşıp park ya da içebileceğimiz bir mekan
    aradık ama nafile, ve korkuyorduk da biraz, sonuçta askerdik ve eskisi gibi her
    yerde özgürce içemezdik, ve ikişer bira aldık yine de, montlarımızın içine sokup
    içebileceğimiz bir mekan aramaya başladık, asker olduğumuz her halimizden
    belliydi, ve bir inşaat aramaya başladık son çare olarak ama her açıdan
    şansızdık, en sonunda bir inşaata denk geldik ama onunda önünde işçiler mal
    indiriyordu, çimento, kum, vs.. her neyse, işçilere “mehmet usta yukarda mı”
    diye sordu vefa, “o da kim tanımıyoruz, yok öyle biri” dedi bir işçi, biz
    duymamazlığa verip merdivenlerden yukarı çıktık, peşimizden biri geliyor mu
    diye de kontrol ediyorduk, 4 kat sonra bir apartmana girdik ve orada bir odada
    açtık şişeleri, içtik, hızlıcana, hatta ikinci şişeleri direk fondip yaptık, ve
    aşağı indik, “mehmet usta nerde acaba” dedim vefa’ya numaradan, o da bana “bu
    saatte burada olacağını söylemişti” dedi, işçiler aptal aptal bize bakıyorlardı
    kim bunlar dercesine, ve hızlıcana uzaklaştık oradan, yoktu işte mehmet usta
    diye biri, ve evet, diğer haftada şarap aldık ve içeriye tellerden girdik,
    tabura demek istiyorum, ve içerde bi yerde içtik, ve tabii ki ot, üst
    devrelerle samimiyeti artırarak onu da sağlamaya başladık, bir gece, yine köpek
    kulübesinin arkasında gecenin ikisinde cigara tüttürürken, vefa, fatih ve ben,
    yağmur çiselemeye başladı, sonra koğuşa döndük, yattım, ikili ranzalar vardı
    koğuşta, ben altta yatıyordum, ve yağmur dışarda durduğu halde koğuşta yağmaya
    başladı, yani ben öyle hissediyordum, dehşet bir tribe girdim, koğuşu sel
    götürecek ve boğularak ölecektim, bir sola bir sağa dönüyor ama kalkamıyordum,
    ve her neyse bir keresinde de cin aldık, gece dışardan içeri soktuk, ve ufak
    bir radyo bulduk üstelik, ve birde cips, ve sigara, ve harikulade bir gece
    yaşadık, gecenin iki buçuğunda koğuşa geldik, kafamız kıyaktı, nöbet listesine
    baktım, nöbetim vardı saat dörtte, hafta sonuydu, altı buçukta kalkıyorduk
    hafta sonları, ve dört altı nöbeti? kafam bi dünya iken üstelik.. düşündük vefa
    ile, ‘değiştir şu amına koduğumunun listesini’ dedi, ‘öyle yapıcam zaten’
    dedim, ‘bunlar beni siksen kaldıramaz nöbete, çakarlar mevzuyu..’ ve bir kalem
    alıp nöbet listesindeki yatak numaramı karaladım, bir numara söyle dedim
    vefa’ya 216 dedi, listede vardı ikiyüzonaltı, başka bişi söyle dedim, 158 dedi,
    yazdım bende 158’i, altına da ‘ceza’ yazdım parantez içinde, 158 yatak
    numarasıydı, şanslı numara, benim yerime nöbet tutacaktı, ve kimseye ‘bana neden
    ceza nöbeti yazdınız’ diye soramazdı, çünkü eğer neden ceza nöbeti yediğini
    sorarsa bir hafta aynı nöbeti tutardı, böyleydi bu işler, kurallar böyleydi,
    kadro askerler yazıyordu nöbetleri ve eğer yanlış bir şey yaparsanız, nöbete
    kalkmamak, arazi olup da yakalanmak gibi, size ceza nöbeti yazarlardı ve onlara
    nedenini sorarsanız bir günlük cezanız bir haftaya çıkartılırdı, dehşet bir baş
    ağrısı ile uyandım sabahın altı buçuğunda.. “koğuş kalk” kelimesi bir süre
    sonra otomatik bir buton gibi geliyordu size, saat kaçta yatarsanız yatın, ya
    da o sihirli sözcük saat kaçta söylenirse söylensin, uyanıyordunuz..
    18 kişiydik bir
    postada.. 18 aslan.. onsekizimiz de heteroseksüel aslanlardık ve erkektik,
    erkek olduğumuz için oradaydık, askerde, ve birinci postadaydım, birinci
    postanın birinci sırasında vefa, dördüncü sırasında ben vardım, aradaki 2 kişi
    de benim ekürimdendi, ve tüm bölük hizayı birinci postadan alıyordu, postanın
    geri kalan 14 kişisi de bizden, ve biz sürekli geç kalırdık içtimalara, her
    şeye, ve bölük bu yüzden sıraya giremezdi, sürekli laf yerdik, ama umursamıyorduk,
    bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18 aslan.. aslan diyorum, çünkü bölüğümün
    simgesi buydu, gerçekten buydu.. aslan.. bağırtıyorlardı 250 kişiyi marş
    söyletirken, “arslanlar geliyor”
    ben bağırmıyordum,
    asla bağırmadım, övünmüyordum da bununla, ama etrafıma bakıyordum ve şimdi
    düşünüyorum da, o günden 7-8 ay sonra, ne tuhaf diyorum, gerçek gibi gelmiyor,
    sanki hiç yaşamamışım gibi geliyor, rüya görmüşüm gibi, işin tuhaf yanı
    ordayken de eski sivil yaşantım rüya gibi geliyordu, hiç yaşamamışım gibi..
    aslında hem
    anlatılası çok şey var, hem de yok.. ve uzatmak istemiyorum.. acemi birliğinin
    bittiği gün.. dışarı çıktık vefa ile, onun otobüsü 11’de idi, benimse saat başı
    otobüsüm vardı, ne de olsa izmir aydın arası 45 dakika sürüyordu, ve evet,
    bende 11’e aldım bileti, biraz içip sohbet edecektik onunla, en sonunda bir
    park bulduk, son günümüzde, ve evet, üçer bira, ve çerez, sigara, dönüp yeni
    keşfettiğimiz parka geldik, uzun süre görüşemicez dedim ona, “özlücem lan seni”
    dedi, “ben de seni” dedim
    “garip birisin” dedi
    bana, “tutuk davranıyorsun bazen”
    “biliyorum” dedim,
    “isteksiz.. ite kaka”
    “evet aynen öyle”
    dedi
    “sende hayatımda
    gördüğüm en kıyak heriflerden birisin” dedim ona
    “eyvallah” dedi,
    içtik, içtik ve sohbet ettik
    “ankaraya gider
    gitmez düzüşücem” dedi bana
    “sen bilirsin” dedim
    “yedi gün” dedi
    “yedi gün” dedim,
    dağıtım izninin süresinden bahsediyorduk
    “çok kısa, hemen
    yine asker olucaz”
    “rize” dedim
    “balıkesir” dedi,
    usta birliklerimiz.. ve sonra garaja gittik, ne tesadüf ki bineceğimiz
    otobüsler yan yana duruyordu, aynı firmalardı büyük bir tesadüf sayılmaz, ama,
    tesadüften öte, tuhaftı, otobüste oturduğum yerden ona baktım, o da diğer
    otobüsteydi, ve geri geri gitmeye başladı otobüslerimiz yola çıkmak için, ayrıldık,
    ve bir daha görüşmedik..
    ve izin.. eve
    geldiğim ilk gün.. canım çok sıkılıyordu, hiç bişi yapasım yoktu. evet,
    haklısınız, benim zaten hiç bir zaman bişi yapasım yoktur, ama bu kez
    farklıydı, askerlik her şeye karşı yabancılaştırıyordu adamı, ve üç gün içinde
    kurtuldum bu psikolojiden.. çabuk attım, bu kadar çabuk atabileceğimi düşünmüyordum,
    ama birkaç şişe  adama cehennemi bile
    unutturabilir..
    ve şu anda yine
    izindeyim.. ve yine dağıtım iznindeki gibi ilk günler çok sıkılıyordum.. ve 3
    gün sürdü o psikolojiden kurtulmak.. tedavi yöntemi yine alkol. hafif alkol
    aldım bu gece de.. sabahladım.. ve şu an sabahın yedisinde, ev halkı işe okula
    ve oraya buraya giderken ben izlanda folk müziği eşliğinde size bunları
    yazıyorum, yazıyordum, bitti, ve evet, bukowski ölmeseydi yazacak olduğu bir
    öyküydü bu, o yazamadığı, yani ömrü yetmediği için, ben yazdım, affedin..

    18.eylül.2006
  • askere gitmeme 13 gün kala

    okuldan atılmıştım..
    ve askere gitmek istemiyordum, çalışmak istemiyordum, yapmak istediğim hiç bir
    şey yoktu. bir şey bekliyordum sadece, ama neyi beklediğimi de bilmiyordum.
    günler hiç olmadığı kadar hızlı akıyordu. duruyordum sadece, yatıyor, kalkıyor
    ve bahis bültenini inceliyordum. bir sevgilim vardı ama o da benden bir asır
    uzakta yaşıyordu, ve sürekli ona mektup yazıyordum, delirmiştim, 10 sayfa
    tutuyordu yazdığım bir mektup, ve nedenini bilmiyordum, sadece yazıyordum, öykü
    yazmayı bırakmıştım, eylül geçti, ekim geçti, kasım geçti, ve yılbaşı, sonra
    terkedildim, sonra elektriklerimiz kesildi evde, ve doğum günüme 5 gün vardı ne
    anlamı varsa, bir hatunun evine gittim, onu arayarak, “ölmeye ihtiyacım var”
    dedim ona, sarhoştum o an, ve gelip aldı beni, ve o’nun evine gittik, o sızdı o
    gece, sonra ben başarısız olduğum bir intihar deneyi gerçekleştirdim ve gözlerimi
    açtığımda her şey hala bıraktığım gibiydi, değişmiyordu, asla değişmeyecekti,
    ölemiyordum, hareket alanım kısıtlanmış gibi hissettim kendimi, sonra uzaktaki
    sevgilimle barışıp tekrar terkedildim ve sabahtı, sabahın onu..
    ardından, nisanın
    ortasına kadar süren bir tür deliliğe daha tutuldum. sabah uyanıyor ve müzik
    açıyordum, sürekli aynı şeyleri dinliyordum, ve bülteni inceliyordum,
    bahisler.. arada bir kazanıyor, ve kazandığım para ile sarhoş oluyordum.
    işsizdim, çalışmak istemiyor ama bunun için nereye başvurmam gerektiğini
    bilmiyordum. sonra bir gün ailem, madem askere gitmiyorsun o halde çalışmalısın
    dedi, çalışmalıyım dedim, ve gidip bir gazete alıp ilanlara bakmaya başladım
    yeniden. dönem dönem ilanları inceliyordum son dört senedir, ve bu arada üniversitede
    bir kaydım vardı, ama arada sırada giderdim oraya da, ve ailem de bunun
    farkındaydı, “bu okul bitmicek” demiştim onlara,
    “biter” demişlerdi,
    “gitmiyorsun ki sen”
    “gidemiyorum”
    demiştim, “kendimi hasta ve ümitsiz hissediyorum orada, kusasım geliyor”
    ve koskoca dört sene
    böyle geçmişti, arada sırada okula gidiyor, arada sırada iş arıyordum. her
    ikisinde de başarılı değildim. yaptığım en iyi şey, birinci gelecek atları
    bilip aldığım para ile bir süre sarhoş kalmaktı, önce alsancak’ta bir evde, tıp
    okuyan iki herifle yaptım bunu, sarhoş kalma faslı, sonra karşıyaka’da benden
    en az 20 yaş büyük bir başka dost ile, sonra da beni iki yıl geriden takip eden
    başka bir dost ile, ve ara ara da alsancak’ta kilise sokağında tek başıma. ama
    bir türlü başarılı olamıyordum hiçbir şeyde, çuvallamıştım, ve babam hastaydı,
    akşam işten eve gelir, bir taraftan öksürürken bir taraftan da “naptın bugün
    bahisleri” diye sorardı, “30 milyar kaybettim” derdim ona, ve benim hiç
    milyarım olmamıştı, nasıl kaybederdim 30 milyar? ama böyleydi işte, bahisçiler,
    kupon yatırmak için ceplerinden ödedikleri parayı değil de, kazandıkları
    takdirde alacakları ikramiyeyi kaybettiklerini düşünüyorlardı, ne anlamı vardı
    ki oysa? öyle ya da böyle kaybediyorduk işte, para ya da aşk, yok oluyordu bir
    şekilde, uçuyordu, katlediliyordu, ve o kahrolası üç ay, evden iş görüşmeleri
    dışında hiç çıkmadım sanıyorum. ve bilgisayarım da bozulmuştu, elle
    yazamıyordum, ellerimle hiçbir halt yiyemiyordum, yemek yemeyi bile unutur ve
    annemin telkinleri sonucu sofraya otururdum. ve bir gün, cumartesiydi, bir yeri
    aradım, dergimizin çeşitli departmanlarında yetiştirilmek üzere eleman aranıyor
    yazıyordu, belki yazar olurdum, istiyordum bunu, kolay gibi görünüyordu gözüme
    yazar olmak, şarabımı yudumlarken üç beş cümle kuracak ve bunun karşılığında
    bir çok hatun düzebilecektim, amacımın hatunlar olduğunu sanan birkaç uzaylıya
    hitaben böyle söylüyorum. oysa onu da başaramıyordum, hiçbir halta yaramadığımı
    düşünmeye başlamıştım, neden yaşıyordum ki? her neyse, derginin adresini aldım
    ve bana ertesi gün saat birde gelmemi söylediler, gittim ertesi gün saat birde,
    tam zamanında ordaydım. bir odaya girdim, içeride benimle yaşıt en az yirmi tip
    vardı, kızlı erkekli, “merhaba ben ilan için gelmiştim” dedim, oradaki hatun
    bana form uzattı, o odadaki herkeste bir form vardı, elinde, ve bekliyorlardı,
    formu doldurmuşlardı, bekliyorlardı, forma elimi uzattım ve karşıdaki bir tip
    adımı sordu, söyledim, sonra bana “tüm departmanlarımız doldu” dedi, “üzgünüm”
     formu bıraktım oraya, birileri gülüyordu o
    odada, yaşıtım olan birkaç insan, nedenini bilmiyorum, kabus gibiydi, herife
    dalmak istedim, yapmadım ama, korktuğumdan değildi, değmeyeceğini düşündüm, ya
    da değişmeyeceğini, böyleydi işte. ve şimdi, geçip giden zamana aldırış
    etmeksizin yumuluyorum şişeye, nasıl geçti koskoca 6 yıl acaba, hiçbişi
    yapmadan, yine de bir şeyler kazanarak, birilerinin sevgisini ve birilerinin
    katışıksız nefretini kazanarak, ama yine de, bugün, sabah uyandığımda,
    keyifliydim, nedensiz, ansızın gelen kendini iyi hissetme hali, ve yazı, sadece
    kendini iyi hissettiğinde akan yazı, kimileri kötüyken yazıyor ve ben “hiç bir
    şey yazamıyorum son zamanlarda” dediğimde, bir arkadaşım, “hayatındaki her şey
    iyi mi gidiyor?” demişti, tam tersiydi, peki ya şu an? evet, galiba, kısa bir
    süre düzlükteyiz.. hafta sonu bahislerden gelen para, biraz alkol, ucuz tütünle
    karıştıracağım birkaç gram ruh, ve her şeye rağmen sihrim devam ediyor
    sanırım.. umarım bugünkü kuponum ters gelmez.. tek beklentim bu hayattan,
    şimdilik.. ufak ama tatmin edici.. yarını kim takar? ya da 13 gün sonrasını?
    askerliği? hâlâ buradayız işte, alkol, müzik, ve delilik. devam etmekte.. 

    27.ekim.2005