Etiket: yaşanan her şey yaşandığı anda gerçektir

  • dörtte sıfır mı, ikide iki mi?

    dörtte sıfır mı,
    ikide iki mi?
    1.
    sert rap ritimleri
    dönüyor odada. zamanı hatırlamıyorum. birkaç yıl önce diyelim. daze var. ben
    varım. diskman var. şarap, sigara. birde kızarmış tavuk. loş ortam. aldanış. bu kelimeyi
    son zamanlarda çok sık kullanmaya başladım, ama o dönemlerde de üzerime
    yapışmıştı. daze ile nasıl tanıştığımdan söz edeyim size, üniversitedeki ilk
    yılımın ikinci dönemiydi, takıldığım birkaç içici ülke dışına süzülmüştü, biri de
    ankara’ya. hiç arkadaşım yoktu, ve okula gidip gelmekten bunalmıştım, okulda bir
    kulüp kurmayı düşündüm, bir dergi çıkartabilirdim, birkaç konser de
    düzenlenebilirdi, iyi olabilirdi, ama o kulüp asla kurulamadı. 



    wu tang grubuna
    ait bir sweet giyiyordu daze sürekli, onu görüyordum, en sonunda yanına gittim
    ve “merhaba, sanırım rap dinliyorsun” diye söze girdim, böylece tanışmış olduk,
    baştan sona komik ve saçma bir tanışma faslıydı, o an hiç gülmemiş olsak da
    daha sonra çok güldük, ve çok fazla tüttürdük okulun futbol sahasının bulunduğu
    alanda, biraz ücra bir tarafta, ağaçlar içinde, her neyse o geceye dönelim, ev
    oldukça soğuk, ufak bir elektrik sobası ile ısınmaya çalışıyoruz ve şarap
    içiyoruz, ev daze’in, akineton kullanıyor herif, ben hiç kullanmadım o ana
    kadar, siz de kullanmayın bence, tavsiye etmem, tuhaf bir ruh haline sokuyor
    adamı, sonrasında da kalıcı bir takım korkular yaratabiliyor bünyede, bende
    yaratmadı, ama daze köpekten ve böceklerden fena halde korkuyor ve nedenini
    buna bağlıyor, nedenini buna bağlıyor olması da biraz paranoyaklık göstergesi
    olabilir, olmayadabilir, ben ne bileyim. 



    her neyse, bunu size neden
    anlatıyorum? az önce bir şarkı dinledim ve sonrasında biraz duygusallaştım
    sanırım, bir takım kareler canlandı gözümde, bazı şarkılar bazı anıları
    hatırlatır insana, o şarkı çalarken yaşadığımız bir zaman dilimini her o
    şarkıyı dinlediğinizde anımsarsınız, ki aslında bir çok şarkı bana bir çok şey
    hatırlatır, müzik benim hafızamdır, müzik sayesinde hatırlarım geçmiş hayatımı.



    funda kafe adında bir mekan, önünde oturuyoruz, hasan hüseyin var, hasan
    hüseyin’in elinde de diskman, “bu şarkıyı mersin’deyken internet kafeden
    indirdim” diyor, dinliyorum, o ara yan taraftan hızlı adımlarla daze geçiyor,
    ben de peşinden koşuyorum, sonra okula dönüyoruz onla, daze ile yani, internet
    kafeye giriyor ve birkaç albüm indiriyoruz, tamamen bağımlıyız bu konuda,
    on bine yakın albümümüz var ve doymuyoruz, sürekli yeni rap grupları arıyoruz,
    hastayız, arada sırada alsancaK’a bir korsan cd’ciye gidiyor ve elimizdeki
    albümleri bire iki takas yapıyoruz, yani bir albüm verip karşılığında iki albüm alıyoruz, ama böyle renkli kapaklı filan yani.. kendimize bastığımızı bir de ona basıyoruz ekstradan. hiçbir korsan cd’ci bunu yapmaz, ama
    elimizdeki ürünler türkiye sınırları içerisinde sadece bizde bulunan çok nadide
    albümler, biz piyasaya sürüyoruz, ona veriyoruz, o da tekrar çoğaltıp satıyor, sonra bir de
    antiem var, şehirler arası yolculuk esnasında mideniz bulanmasın diye
    kullanılan bir ilaç bu, ufak beyaz tablet, çok ucuz, 20 tanesi yedi yüz bin lira,
    ve sedatifler kategorisine bile giremez, çünkü değil, içerisinde dimenhidrinat
    adında ksantin türevi sentetik  etken bir
    madde var, ve biz maddi anlamda o kadar tükenmişizk i, bu haptan günde 12-15
    adet içebiliyoruz, normalde bir tane içiliyor uzun yolculuk öncesi, mide
    bulantısını engelliyor. okulun karşısındaki eczaneye her gün gidip bu haptan
    alıyoruz, en sonunda herif, “bu hap artık reçeteyle satılıyor” diyor bana, ama
    alışığız buna, başka bir eczaneden almaya başlıyoruz. bunu siz de
    deneyebilirsiniz, bir eczaneden bir hafta boyunca her gün, herhangi reçetesiz
    satılan bir ilacı alın, en sonunda herifin size söyleyeceği şey, “bu hap artık
    reçete ile satılıyor” gibi bir bahane olucaktır, ki yoktur öyle bişi, onlar da
    bilirler öksürük şurubu ile sarhoş olunabileceğini, size bir liste vermeyi çok
    isterim, ama aynı zamanda size zarar da vermek istemiyorum, alkol alın, ot
    için, her ne bok yerseniz yiyin, ama sentetik olan her şeyden uzak durun,
    sentetik olan insanlardan bile, şaka yapmıyorum, çünkü bir süre sonra şöyle bir
    hayata başlıyorsunuz:
    sabah, akşamdan
    kalmalık dönemlerinizin on katı kadar yoğun bir baş ağrısı ve mide bulantısı
    ile uyandınız, aileniz size günde bir milyon lira verebiliyor, işiniz yok, öğrencisiniz,
    yaz tatili, ve acilen sarhoş olmanız şart. en ucuz yolla! gider evin 10 dakika
    uzağındaki birkaç eczaneden birine girer ve ”antiem” var mı dersiniz, , sonra
    eve gelir ve 6 tablet içersiniz, tadı ekşidir, yoo ekşi değil, acı da değil,
    kendine has ve kötü bir tat, sonra çay, yaklaşık 15 dakika sonra parmaklarınız
    kasılır, sonra donar, evet donar, sonra bilek, omuzlar, çene, diz ve dirsekler,
    tüm eklem yerleriniz kasılır ve sonrasında uyuşur. tükürük bezleriniz çalışmayı
    keser, boğazınız kurur ve aynı zamanda nefes alıp verişleriniz yavaşlar,
    akciğerimin sakat olmasının bir nedeni de bu olabilir belki, her neyse, sonra
    beyniniz karıncalanır, kullandığınız şey normalde tek tablet içilen ve yan
    etkileri içerisinde uyku ve uyuşukluk olan bir şeydir, ama kabul ediyorum o
    prospektüste günde 20 tane içen birine ne olur yazılmamıştır, ben yazıyorum
    işte, bunu da eklerseniz sevinirim sevgili ilaç üreticileri… göz kapaklarınız ağırlaşır ve sonrasında
    yatarsınız, dünya etrafınızda döner, nerede ve hangi zamanda bulunduğunuzu
    karıştırabilirsiniz, işin aslı şu ki; düşünemezsiniz, ve uyku yok. uyku ile
    uyanıklık arası o sihirli evredesinizdir, her şeyi rüyadaymışçasına
    algılarsınız, ve gerçek hayatta kendinizi rüyada sanmak çok tehlikeli bir
    evredir, çünkü nasıl olsa rüya diyerek sonucunu umursamadığınız bir takım
    şeyler yapabilirsiniz, ama aynı zamanda da yapamazsınız çünkü hareket
    edemeyecek kadar donuksunuzdur, ruhen ve bedenen. evet ruhen de donuk.
    yatarsınız, bir takım sesler duyarsınız, konuşmalar, ve gözleriniz kapalı
    olduğu için bir takım görüntüler akar, ama sesler odadaki konuşan insanlara
    aittir, oldukça karışık bir durum, uyuduğunuzu sanarsınız ama aslnda uykuda
    değilsinizdir, çünkü sürekli, her dakika sağa ve sola dönersiniz ağır ağır,
    dışardan sesleri de duyarsınız aynı zamanda. ama rüya görüyormuşçasına bir
    takım görüntüler akar gözleriniz kapalı olduğu için. bu görüntüleri, hayal
    ederken yaptığınız gibi bilinçli bir şekilde oluşturmazsınız, her şey
    kendiliğinden akar, trainspotting’i hatırlayın, renton’un odada kapalı kaldığı dönem
    girdiği tripleri, o kadar çok insan aynı şeyleri yaşıyor ki bu dünyada, sadece
    görünmezler ve bunlardan pek bahsedilmez, hepsi bu. ve kullanmayın. ileriki yaşlarınızda kalıcı hasarlarınız oluşur zihninizde. çok ciddiyim.. kullanıcaksanız bile doğru düzgün kimyasalları kontrollü ve yanınızda bu işlerden anlayan ve kötü bir durumda nasıl müdahale edebileceğini bilen biri varken alın, ilk kez bulaşıyorsanız. samimiyetle söylüyorum. 



     her neyse bahsettiğim
    hap’ın sedasyon etkisi 3 ila 7 saat gibi bir zaman zarfı sonucunda sona erer,
    ve siz de tuvalete gider bir kiloya yakın işersiniz, sonra yine bir 6 tablet
    alınır… aynı şeyler tekrar eder, 3 ay boyunca! o lanet psikoza kadar. sürekli
    uyur uyanır hap alırsınız, her gün başka bir eczane. ailenize hasta olduğunuzu
    söylersiniz, bazen de onların durumu çakmaması için odada dik durmaya
    çabalarsınız, ama o zamanda bir kulaklık takar ve müzik dinlersiniz ki size
    soru sorulmasın, sorulsa da duymayın, çünkü konuşamazsınız, çeneniz uyuşmuştur…
    bu durum o yaz
    tatilimin içine etmişti, midemin de içine etti, hâlâ sabahları uyandığımda bir
    şey yer veya içersem kusuyorum. evet, o yaz tatili, tüm bu hap alımları sonucu
    ki, bu dönem aslında amfetamin ile başlayan ve en paspal sedatife kadar
    düştüğüm 2 aylık bir dönemi kapsar, ve o yaz tatili… bir psikoz ve bu psikozu
    sona erdirmek için içilen antipsikoz türevi bir başka hapa teslim olmamla sona
    ermişti, ne garip bir durum, bir takım haplar sonucu ortaya çıkan bir arızaya başka bir takım haplar alarak geçirmeye çalışıyoruz… 



    her şeyin havada asılı
    kaldığı bir dönem… bu tip bir dönem, sürekli aynı şarkıyı dinlemek ve bunu
    yaparken hiç ama hiç hareket etmeden duvarları izlemek gibi. adına katatonik
    denilen başka bir psikolojik duruma yol açabiliyor. ve tabii hiçbir halüsinojen almadan yıllarca deli dehşet halüsinasyonlar görmenize… ayrıca ailenizden
    kullandığınız ilaçları saklamak için elinizde iğne iplikle ortalıkta
    dolaşabilirsiniz, yastığınızın içi iyi bir saklama kabıdır. dost tavsiyesi.
    ve tüm bunlardan
    sonra, öykülerimdeki tutarsız gidişatın ve aniden konudan konuya sapmalarımın
    daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum, en başa dönelim o halde:
    2.
    sert rap ritimleri
    dönüyor odada. zamanı hatırlamıyorum. birkaç yıl önce diyelim. daze var. ben
    varım. diskman var. şarap. sigara. birde kızarmış tavuk. ama ikimiz de yemiyoruz! öyle
    duruyor ortada. ve şarap. içiyoruz. sigara. loş ortam. bir elektrik sobası. ama
    titriyorum. tv yok. halı yok.  ol dirty
    çalıyor, kulaklık, oldukça sert beat’ler, ve dönüp dolaşıp aynı noktaya
    takılıyor kafam, biri tarafından aynı gün akşamüstü durduk yerde terk edildim ve
    nedenini çözmeye çalışıyorum,
    “bence” diyor,
    “gidip birini düzmelisin, yapman gereken en iyi şey budur böyle durumlarda”
    sonra bana bir hatundan bahsetmeye başlıyor, gangbang yaptıklarını, dörde tek,
    duygu yok, sadece et,
    “kötü geliyor bana,
    diğer erkeklerle birlikte bir hatuna girme fikri”
    “4 hatunla birlikte
    yaptığını düşünsene” diyor, “kimi isterdin”
    “sanırım yapamazdım”
    diyorum,
    “bence o herifi
    pataklamayı tercih ederdin” diyor
    “herifin suçu yok”
    diyorum, “hatunun da, bu benim şansızlığım, sürekli giderler ve daima
    gidicekler”
    “geri dönüyorlar
    ama” diyor, “görüceksin”, ve haklı çıkıyor, ama bu da umrumda değil. “beklenen
    ve olan çoğu zaman farklıdır” diyor, “ve bu adam gerçekten çok iyi rap
    yapıyor”



    yaptığımız başka hiçbir şey yok, soğuk bir evde, geceleri içip müzik
    dinleyerek, kaçak elektrikle yaktığımız sobaya ellerimizi uzatıp sigaramızı
    yakarken hissettiğimiz sıcaklıkla yetinerek, ve gündüzleri de üniversitenin
    kampüsünde kulüp kurmaya çalışıp birkaç hap atıp ya da toz amfetamin alarak, bu arada da bazı ucuz hapları yurt dışından geliyor diye, meseleden çakmayan tiplere satarak geçiriyoruz. bir de arada, çingene mahallesinde yaşıyor olmamdan dolayı, ucuza bulduğum bazı ürünleri, okulda el altından paslıyorum, çaylaklara… tabii ki fahiş fiyata.



    ve sonunda 7 kişi buluyoruz. üçüncü yılımda oluyor bu. üç yılda yedi tane rap dinleyen insanı anca bulabiliyorum koskoca 9 eylül üniversitesi eğitim fakültesi kampüsünde. kulüp kurmak için gerekiyor bu,
    en az 7 kişi! okula bir dilekçe yazıyoruz, ben yazıyorum, bu tip şeylerde doğru
    cümleleri bulma konusunda iyi sayılırım, ve daha sonra bir masa açıyoruz okulun
    ortasında, kulüp kurmak için, masada benim yazdığım epey uzun olan birkaç metin
    var, fotokopi çektirdik, insanlara dağıtıyoruz. herkes derste, yani diğer altı
    üye de derste, onların okulu bitirebilmek gibi bir derdi var, benim yok, hayatım boyunca herhangi bir şeyi bitirebilmeyi dert edinmedim, buna okunan kitap izlenen film ya da yapılan kitap da dahil, pek sevgili eski sevgililerim de tabi – çelişti mi cümle? 



    ben oturuyorum masada, biri geliyor, kafam epey iyi, çünkü
    çantamda bir şarap şişesi var, ve arada bir, kimse yokken dikliyorum şişeyi, üstelik haplıyım da.. birkaç kişi gördü gerçi ama hiç bi önemi yok, yeterince sarhoşsan her yerde
    içebilirsin her şeyi, önemli olan kimseyi umursamadan içmeye devam edebilecek kadar
    sarhoş olmak, sonrası kendiliğinden geliyor, derste hoca yüzünü tahtaya
    döndüğünde en arka sırada içtiğim zamanlar oldu.. ve işin aslı epey de heyecan verici
    bir duygu bu, başkasının yerine sınava girmekte epey heyecan verici, üstelik
    bir hatunun yerine, ve birkaç gün sonra hatunun size gelip, “sana hoca anlıcak
    dedim değil mi, hoca beni tanımıyor ama bir kız ismim var benim, anlıcak
    demiştim sana” diye bağırabiliyor, “dert etme” diyorum, “bir bira içelim”
    “alkolün her şeyi
    çözebileceğini sanıyorsun öyle değil mi” diyor,
    “bunu
    kanıtlayabilirim” diyorum, “birkaç yudum al, farkı hissedeceksin”. sonra sarhoş
    oluyoruz, orada, kampüste, ve bana dönüp “haklıymışsın” diyor, her ne kadar
    ertesi gün o da gidecek olsa da, haber vermeden, ansızın, ve bakın yine
    karıştırdım işte, şunu anlatıyordum, baştan alayım; 



    sonra bir masa açıyoruz
    okulun ortasında, kulüp kurmak için, masada benim yazdığım epey uzun olan
    birkaç metin var, fotokopi çektirdik, insanlara dağıtıyoruz. herkes derste,
    yani diğer altı üye de derste. ben oturuyorum masada, biri geliyor, kafam epey
    iyi, çünkü çantamda bir şarap şişesi var, bunu daha önce de söylediğimin farkındayım ama hayatım tekrarlardan ibarettir benim, yaşananlar bazında da, yazılanlar bazında da.. 



    herif, “merhaba” diyor, “ben
    üyelik için ne gerektiğini sorucaktım” konuşamıyorum, kağıtları gösteriyorum
    sadece, alıyor ve
    “peki yarın da burada
    olur musunuz” diyor, kafamı sallıyorum, çenem uyuşmuş, ayaklarım, boynum, ve
    kulaklığı takıyorum yeniden, bu kez killarmy çalıyor, gerçekten ama gerçekten
    çok iyiler, ve çanta şarap şişesi dışında cd dolu, bir de diskman için birkaç
    yedek pil, okula bununla geliyoruz, daze ve ben, graffit ile ilgimiz çok fazla ve okulda tag
    atmadığımız tuvalet kalmamış durumda..



    bir öğleden sonra, başka bir hatunu
    keşfediyorum okulda, kısa boylu ve epey de çirkin diğerlerine göre, yani öyle
    söylüyorlar, “napıcaksın o hatunu” tavrı. yanına gidiyor ve bir kulüp kurmak
    istediğimizi, bize katılıp katılamayacağını soruyorum, sarhoşum, “ne kulübü”
    diyor, rap müzikle ilgili diyorum, ve birkaç şey daha, etkileyici gözlere
    sahip, ama bunu ona asla söyleyemedim, -eğer bunu okursan beni en kısa zamanda
    arar mısın? evet okuldan atıldım senin 2 sene öncesinden tahmin ettiğin
    şekilde, ve sen galiba tezi verememiştin, sen naptın? bir kasetim sende
    kalmıştı, hatırlıyor olmalısın, aradan 3 sene geçti ama, hâlâ onu istiyorum
    senden, ilk aldığım kasetti o benim. ve evet, o gözlere sahip olmasaydın,
    kasetimi ne zaman geri vereceğini sana sorabilirdim, üstüne yatmak zorunda
    değildin öyle değil mi?
    her neyse, kişisel
    münasebetleri bir kenara bırakıp okuyuculara dönelim.
    üye başına beş yüz
    bin lira alıyoruz, 50 üye, 25 milyon, iyi para, ve kulüp vaat ettiği
    etkinlikleri gerçekleştiremeyeceğini fark ediyor, herkese parasını geri vermeli
    ve kulübü dağıtmalıyız bana kalırsa, konser, dergi, graffiti kursu, hiç biri
    gerçekleşmeyecek, 3 toplantı yapıyoruz, 2’sinde biraz sarhoşum, birinde de
    sedasyondayım, konuşamıyorum, daze konuşuyor, bir de serkan, son toplantıda
    onlara gerçeği anlatıyor ve kulübün kapanacağını, aslına bakarsanız resmi
    olarak hiç kurulmadığını, çünkü dilekçemizin en başta reddedildiğini ama bunu
    geç öğrendiğimizi anlatıyorum. galiba size yalan söyledim, dilekçe türü
    şeylerde doğru cümleleri bulma konusunda iyi sayılırım derken. 



    ve mavi ojeler
    geliyor aklıma, o hatun, mavi ojeli, ve mavi göz kalemi. bir masada oturuyoruz,
    bir kez gördüm, o okulda dört senedir varım, o da benle aynı zamanda girmiş,
    büyük kayıp, dört senedir birbirimizi görmemiş olmamız, yani bence, ama ona
    göre ilk ve son görüşümmüş onu, çünkü mezun oluyormuş, “ojelerin çok güzel”
    demiştim ona, o da bana
    “sen de tırnaklarını
    kesmelisin” demişti,
    “yiyorum” demiştim,
    “kesmiyorum,”,
    “derse girmeliyim,
    geç kaldım” akşamın beşi, ben son dersten yeni çıkmıştım,
    “2. öğretim misin?”
    diye soruyorum
    “evet, bu yüzden hiç
    karşılaşmadık”
    “büyük kayıp, 4
    senem heba oldu desene” gülmüyor bile bu şakama mavi ojeli hatun.
    ve sonra bir gün,
    daze ile çulsuz kalıyoruz, ve ben “toplanan kulüp parası” diyorum, “o noldu”
    “25 milyon” diyor
    bana, “ben o parayı yedim moruk, itiraf etmek gerekirse” 



    ve bu da kulübün sonu
    oluyor, herkese parasını geri vereceğimizi söylüyor ama yapmıyoruz, kimse de
    500 bin lira katkı parasının peşinden koşmuyor, ve ben de dersleri iyice asmaya
    ve gidip alsancak’ta sarhoş olmaya devam ediyorum. böyle işte. ve bir gün, dört
    senelik zaman zarfı sonucunda, okula kayıt olmak için gittiğimde, kaydımı
    silmem gerektiğini ama alınan duyumlara göre yakında af çıkacağını, tekrar
    kayıt olabileceğimi, o güne kadar beklememi söylüyorlar, elbette diyorum,
    tabii, nereyi imzalamalıyım? lise diplomam. geri iade. çıkan af. hayır.
    buradayım. aftan yararlanmayacağım
    ve dört sene boyunca
    yanımdan geçip giden tipleri düşünüyorum şu an.
    her sene
    değişiyorlardı
    sınıf
    konu
    yatırılan harca
    binen ceza
    notlarım
    alkol oranı
    mavi ojeler
    ve bir türlü
    gelmeyen sene sonu
    ve yanımdan geçip
    giden tipler
    2 sene içinde mezun
    olup
    tuhaf bakışlar
    aptalca
    ve çocuksu
    en arkada
    tek yaptığım
    okulu ekmediğim
    yani zamanı
    geçirebileceğim başka bir mekan bulamadığımda
    sınıfa girip
    en arkaya oturmaktı
    ve itiraf ediyorum
    son senemde gelen
    ingilizceciye aşıktım
    kadın 40 yaşında
    olsa da
    ama bu yetmedi
    ingilizce öğrenmeme
    ya da orada kaldığım
    süre boyunca
    hiç birine
    anlatamadım
    bunun tamamen saçma
    ve sikik bir mesele olduğunu
    gitmemiz
    gerekmediğini okula
    ya da işe
    ya da askerlik
    evlilik ve çocuk
    hayır
    buradayım işte hâlâ
    ve düşünüyorum
    4 sene boyunca
    yanımdan geçip giden tipleri
    napıyorlar acaba
    ben
    sürekli sınıfta
    kalan tip
    devamsızlık
    ya da haksızlı da
    diyebiliriz buna
    bir şekilde
    gerçekten meraktayım
    napıyorlar?

    işleri var mı
    ya eşleri
    ev
    çocuk
    ya da o mavi ojeli
    olanı
    ya da şu gözleri
    nedeni ile
    kasetimi
    hacılamasına izin verdiğim
    ikimiz de biliyorduk
    gerçeği tatlım
    sen farkındaydın
    farkında olduğumun
    ve söylemiyordun
    ki gereği de yoktu
    anladığımı
    biliyordun
    ben de senin beni
    anladığını
    o gün
    elimdeki şarap
    şişesini dikerken ben
    yanıma gelip
    “bunu kendine neden
    yapıyorsun” dediğinde
    verdiğim cevap
    her ne kadar saçma
    gelse de kulağına
    gerçek olan bu
    hâlâ ve daima
    yapmak istediğim hiç
    bir şey yok aslında
    sadece oyalanıyorum
    alkol oranı çok
    yüksek birkaç gece
    sonra sabah
    kusmuğumla kaplı
    halının üzerinde yatan ben
    beth
    roads
    ve asla sona
    ermeyecek olan
    ki yine de kimseye
    çaktırılmayan hüznümle başbaşa
    orada
    arkada
    sizi izlerken
    hepinizi
    aslında farkında
    olmanızı istiyordum
    gücünüzün
    ve bu sikik eğitim
    sistemine itaat etmek zorunda olmadığınızı
    orada
    arkada
    sürekli gülünen ve
    alay edilen
    biri vardır mutlaka
    şu an bile
    yarın okulunuza
    gittiğinizde orada olucak o
    sarhoş
    döküntü giysiler
    içi hiç bi getirisi
    olmayan öykülerle dolu bir defter
    ders notları yok
    kitabı yok
    vizeleri tarihlerini
    bilmediği için kaçırabilir
    ya da ansızın
    kapıyı çarpıp
    çıkabilir sınıftan

    hocayla tartışıp

    ama yine de
    orada
    ve gerçek
    anlıyorsunuz ya
    sınıfı geçebilmek
    için rol kesmek yerine
    kalmayı ve atılmayı
    tercih ediyor
    yarın gidince
    görüceksiniz
    mutlaka sizin
    sınıfta da bir tane olmalı
    daze
    ben
    ya da
    her neyse.

    asla
    anlayamayacağımız bir mesele bu
    sihir
    (ki buna bazıları
    ilham der)
    kesilmediği sürece
    devam ederiz şiire
    ama bir noktada
    kesmek ve
    terk etmek gerekir
    çünkü
    paul valery’in de
    dediği gibi
    bir şiir asla bitmez
    terk edilir.
    * başlık, benim dört
    sene üst üstte sınıfta kalmam yada diğerlerinin iki sene içerisinde bitirmesini
    ifade etmektedir.
    [ 10.10.2005 – 07:02 ]

  • istanbulda bir hafta

    istanbulda
    bir hafta
    bir nedenden dolayı
    yaşadığım şehri değiştirmeye karar vermiştim, ailemi, arkadaşlarımı ve bi çok
    şey geride bırakarak.. aptallıktı belki de, kimine göre, veya mantıksız, veya
    aşırı güven, veya delilik, ama izmirden çıkıp istanbula gitmiştim işte.. ve
    biraz yüzeysel anlatmak zorundayım bunu, zorunluluk. zorunluluklar.
    zorunluluklar. pekala..
    istanbula vardığımda
    saat akşam dokuzu geçiyordu sanıyorum, yolculuk fena sayılmazdı, biladerimin
    çalıştığı şirket gebzeye gidiyordu her hafta, şirkete yeni mal almak için, ve
    beni de gebzeye kadar götürecekler, bende orada bir araç bulup kalan yolu
    tamamlayacaktım, aksiliklikler daha o sabah başladı, işaretler? sikmişim
    işareti.. fazlasıyla kişisel ifadeler de olmalı arada.. oluyor. her neyse, sabahın
    yedisinde uyanmıştım o gün, çarşamba, bir gün önceden çantamı, çantalarımı
    hazırlamıştım, birkaç parça giysi falan, çantamı aldım ve biladerle beraber,
    onun iş yerinin servisine bindik.. sonrasında, gebzeye doğru gidecek olan
    şirketin arabasına.. şirketin şoförü, patron, ve ben. bir yerde durduk, bir
    şeyler yemek ve işemek için, ben hızlı yediğim veya pek bir şey yemediğim için
    masadan kalkıp tuvalete gitmiştim, döndüğümde şöför bana işaret çekti ve
    birlikte arabaya oturduk, birkaç dakika sonra patron geldi, bir dolu gazete,
    çerez, su ve sigara almıştı.. tekrar hareket ettik, bir süre sonra patronun, şu
    günlük çıkan ve erotik dergilerin gazete versiyonunda olan türde şeylerden
    aldığını fark ettim, yani, aldığı gazetelerin arasındaydı ve aşağıya düştü, sonrasında
    patron bize dönüp gülerek, “bu nerden karışmış ya?” dedi, ama yol boyunca da
    yanlışlıkla alınan şeyi okumayı yada resimlerine bakmayı ihmal etmedi.
    sevmiyorum çıplaklığı, bir şey hissetmiyorum, yüzler önemli benim için, dudak
    ve gözler.. araçta kimse konuşmuyordu, minibüsteydik, en önde oturmuştuk
    üçümüzde, ben düşünüyordum, kuruyordum, heycanlıydım, bekliyordum, neler
    olucaktı acaba, yada gerçekten bir şeyler olucak mıydı?
    istanbula vardığımda
    taksimde, bir pasaja gitmem gerekiyordu, bir dükkana, önceden planlandığı
    şekilde.. bir süre kalıcak yer ayarlamıştım kendime. ancak dükkan sekizde falan
    kapanıyor olmalıydı ve hesaplamalarımıza göre ben beşte istiklalde olmalıydım..
    ot içmekten pörsümüş beynime ve bunun sonucu hiç bir şeyden emin olamayışıma
    rağmen, biliyordumki, her şeyin yolunda gözüktüğü anda korkmam gerekiyordu, her
    seferinde, önce ufak bir şey gelip şöyle yokluyordu adamı, sonrasında peşpeşe
    gelmeye başlıyordu sorunlar, bir süre sonra hiçbir şeyin yolunda gitmediğini
    kavrıyor ve tamam diyordun, pes, daha fazlasına dayanamam, depresyon, veya
    sinir krizleri, siz ne derseniz deyin adına, sabaha kadar uyuyamamak, evden
    çıkmamak, ve üstelik bunca boş vakte rağmen hiç bir şey yapmamak.. bazen canım
    hiçbir şey yapmak istemez, intihar bile zor gelir, ki gerçekten de zordur
    intihar, ölümden korkmuyorum, bu tavrım korkutuyor bazılarını. sevmiyorum
    yaşama sıkı sıkı bağlı insanları, bir şeyleri ispatlama çabasındaki tipler
    midemi bulandırmıştır daima.. neyin savaşını veriyoruzki?
    “bende yazıyorum”.
    diyor
    “herkes yazıyor”
    diyorum, “ne var bunda” bir tür ruhanı eksiklik olmalı, ifade etme isteği,
    yazı, beni anla beni anla.. açıkçası, yazmanın benim için tek iyi tarafı,
    yazarken eğleniyor olmam, hiç birşeye değişemem bunu, müzik akar, biran vardır,
    veya şarabın, ve bir şey daha.. ve bir şey.. iyi gidiyor olmalı. pekala.. devam
    edelim,
    “yayınlanmak istiyor
    musun?” diyor
    “yayınlanıyorum
    zaten” diyorum,
    “nasıl” diyor,
    “hangi yayınevi”
    “hayır, fanzin”
    “bende
    sanmıştımki..” diyor
    “boşversene”
    diyorum, “hiç bi anlamı yok, yazdıktan sonrası önemli değil, hiç bi anlamı
    kalmıyor, okumuyorum bile.. ama birilerinin hoşuna gidiyorsa, eyvallah, ne
    diyebilirim”.
    feribot
    sırasındayız, istanbula gidiyordum ben, unutmadınız değilmi? araya bazen bazı
    parçalar koyarım, bilinçsizce çıkıyor, üzgünüm, yolculuğa dönelim, sıradayız ve
    biri yaklaşıyor arabaya el kol işareti yaparak, “ne var” diyor şöför en
    sonunda,
    “lastik patlamış”
    diyor pencereye yaklaşan adam. şöför pencereden kafasını çıkartıp aşağı bakıyor
    ve bize dönüyor,
    “napıcaz”
    “geri dönelim” diyor
    patron, “az önce bi lastikçinin önünden geçtik”. ve benim aklıma şüphe düşüyor,
    bu lastik durduk yerde neden patlar, ve neden patladığı yer ile lastikçi
    arasında bu kadar kısa bir mesefa var? paranoyağım, ama kimsenin günağını
    almaya lüzüm yok.. dönüyoruz, 2 saat kadar oyalanıyor ve tekrar yola
    koyuluyoruz, tabii bu arada gideceğim dükkan kapanmış olmalı, napabilirim,
    düşünüyorum, evet, pekala, feribotta bir otobüse biniyorum, yarı yoldan, ilk
    gördüğüm şöförle konuşuyorum ve boş yer var diyor, bildiğiniz şehirlerarası
    otobüsler, biniyor ve kadiköyde iniyorum, bir gece otelde kalıyorum kadıköyde
    ve gece düşünüyorum..
    ertesi gün, 3
    çantamla birlikte tek başıma otelden çıkıyorum, temizlikçi bir kadın var,
    yerleri siliyor,
    “kolay gelsin teyze”
    diyorum,
    “odadan çıkıyorsan
    anahtarı bana ver, temizlicem” diyor,
    “tabii” diyorum,
    “nerden geldin
    istanbula” diyor, ben bu arada çantamın bir tanesini sırtıma aldım ve diğerine
    omuzuma takmaya çalışıyorum, kadınla bir süre konuşuyoruz bu arada, ardından
    bir otobüs, şöföre soruyorum, sonrasında yanıma oturan birine, “istiklal
    caddesine gideceğim”. ama her şey ters geliyor bana, sevmedim ben burayı, ilk
    dakikada nefret ettim diyebilirim, orada, otobüste, ama, pekala,
    katlanabilirim.. deneme bir iki..
    3 çanta, oldukça
    ağır, aç, susuz, yürüyorum, istiklaldeyim, buraya daha önce de geldim, iki kez,
    bir kaç saat kadar kaldım, o yüzden biraz hatırlıyorum, ve yürüyorum, ve
    üzerime insan yağıyor, rahatsız eder beni insanlar, oldukça sade giyinen bi
    herifim, dikkat çekmem pek fazla, ve dikkat çekmeye çalışan, sırf bu nedenle
    farklı görünen ancak içlerinin pekte farklı olmadığını anlayabildiğim bir çok
    insan yağıyor üzerime, enerjimi gittikçe tüketiyorum, hem yüküm ağır hem de
    insanlar ağır geliyor bana, sevmiyorum, iyi hissetmiyorum kendimi onların
    yanında, durmadan bir şey anlatırlar size, dün şöyle yaptım, ondan önceki gün
    başıma şu geldi, bu tarz bir muhabbet ilgimi çekmemiştir hiçbir zaman, bu
    yüzden sıkıcı olduğumu düşünmüşümdür bazen, ama dün başımdan geçenleri
    anlatmayı sevmiyorum, (yazı hariç), sevmiyorum, sıkılıyorum, hem iyi bir
    anlatıcı değilim ben, iyi bir dinleyiciyim ama, acınızı paylaşabilirim, benimle
    “kötü hissediyorum” deyip konuşan çok insan tanıyorum, iyi geliyormuşum onlara,
    bir de kendime iyi gelsem keşke.. bi saniye, nereye geldik böyle? iyice
    etkisini göstermeye başlamış olmalı şarap. kötü bir şarap bu, bir milyon
    yediyüzelli binlira, tam olarak fiyat bu. bugün, gündüz, karşıyakaya gidiyorken
    otobüsten gördüm, “şarap biryediyüz elli, bira bir ikiyüz elli”. pekala, şanş..
    hayatın bütünü için “şanş” kelimesini kullanabilirim, şanşın varsa iyi bir yere
    gelebilirsin, çalışmakta gerekiyor olabilir bunun için, ama azimli biri
    değilimdir, şanşa bırakıyorum, ve bir çok şeyi tesadüfen keşfettim, şu anki
    ucuz şarap gibi. ucuz. ve tadı hoş. ve sarhoş edebiliyor. bir insan başka ne
    ister? yazı da aktığı sürece. pekala.. pasajı buldum en sonunda ve içeri
    girdim, konuşamayacak kadar ölüydüm, bitkin, ve umarsamaz, birini çevirip
    elimdeki kağıdı işaret ettim, dilsiz sanmış olabilir beni, bilemiyorum, ama
    nefes nefese kalmıştım ve gittikçe daha sık bırakıyordum çantalarımı yere, mola
    veriyor ve tekrar yürümeye devam ediyordum, en sonunda pasajı buldum ve birine
    kağıdı verdim, “bilmiyorum” dedi, iki kişiyi es geçtim ve sonraki ayakda duran
    tipin buranın müdavimi olduğunu hissettim, hislerime önem veririm, önyargılarım
    var, değişebilir önyargılar bunlar, ama yine de varlar, gizleyemem, şimdilerde
    adını değiştirdiler, elektrik diyorlar galiba? ne elektriği? düpedüz önyargı
    işte. korkuyor insanlar, bazı etiketlerden korkuyor ve bazı etiketleri edinmek
    için her yolu deniyorlar. yeraltı edebiyati? nedir yeralti edebiyati? benim
    için hiçbir bok değildir.. ya senin? ama bir isme ihtiyacımız var, her ne kadar
    bu pekte önemli olmasa da, yani şunun adına örümcek edebiyati deseydim de sonuç
    değişmeyecekti, anlıyorsunuz ya, gereği yok isimlendirilmenin, sadece, eğer
    ortada benzer şekilde yazabilen birileri varsa, bunlara bir isim veriyor işte
    toplum, etiket, ve, nerden nereye, önyargılarım var, sizi sevmiyorsam
    sevmiyorumdur, saçını tarayış şeklin hoşuma gitmemiştir, giydiğin elbise çok
    şıktır, “ben buradayım” demeye çalışıyorsundur, ve ben seni görmezden gelirim,
    hoşuma gider bu, görülmeyeni görmek hoşuma gider, içi, ruhu, sezebilmek, ve
    emin olun bir insanın dışına bakarak içini görebilirsiniz, her zaman olmasa
    bile, bazıları gizlidir, kabul ediyorum, çoğu değil, gösteriş, keşfedilme
    isteği, var olma isteği, veya ölümsüzlük. ölümsüzlük? bir saniye, biraz düşünmem
    gerekiyor bu konuda.. çok sıkıcı geliyor.. ölümsüzlük.. çok sıkıcı..
    ölümsüzlük.. evet hala sıkıcı.. tanrım, lütfen ben kendi işimi bitirnce, ruhumu
    tekrar rahatsız etme.. amin! hiçlik.. harikulade hiçlik.. pekala.. güzel..
    “burada, karşısı” dedi adam, “ama şu an burada değil, birazdan gelir aradığınız
    kişi, isterseniz bir çay için, tabure verebilirim.” kime sormam gerektiğini iyi
    biliyordum, birine kağıdı uzat, sonrasında bir çay iç, sonrasında bir telefon
    et, sonrasında geriye dön, ve bekle.. herneyse, aradığım adam geldi ancak
    aksilik diz boyuydu..
    “valla a bana senin
    geleceğini söyledi ama ben ona olmaz dedim abi, yani şöyle olmaz, evde şu an
    misafirim var, sen kalamazsın”. itiraz etmeye gerek duymadım, ne anlamı
    vardıkı?
    “pekala” dedim,
    sakin, sinirli ve sakin, her nasılsa işte, “peki”
    “ama, bir arkadaşım,
    burada bir yerde ucuz bir otelde kalıyordu, istersen şansını bi de öyle dene”.
    ucuz otelde kalan arkadaşını aradı ancak ulaşamadı, bir punk grubunun, çok çok
    aşinası olduğum bir punk grubunun vokalistinde de kalabilirdim, bu da bir
    ihtimaldi, ancak o da ailesi ile yaşamaya başlamıştı, ne şanşızlık.. tanrı beni
    istemiyor. tanrı yada her kimse. ki işin aslı, tanrı, eğer varsa, gerçekten ona
    soracağım tek soru, “anlamı ne bunca curcunanın?” olucak.. ki ben, artık,
    agnostikim. nedeni muhtemelen ot.
    “bazen, girdap,
    gerçekten yaşıyor mu, yoksa bir hayal ürünümü merak ediyorum”
    “buradayım, ekranın
    diğer tarafında, izmire geldiğinde bir hayalet….” sözümü kesiyor,
    “gelicem”
    “..” gelicek, kaçarı
    yok.. bekliyorum hala.. beklediğim birkaç kişi var, gelicekler, sorun şu ki,
    ben gidiyorum.. 15 ay.. heh he. neden güldüysem? şarap iyimiş..
    “ya abi, arkadaşın
    telefonu kapalı, senin işlerin varsa hallet, telefonunu alayım ben senin,
    ararım ulaşınca arkadaşa”
    “çantalarım
    kalabilir mi?”
    “elbette”.
    minnettarım sana tanrım.. beni koru, beni bağışla..
    pekala. bir taburede
    oturup, kötü bir çay içmiş, ve yükten azede olan ben, yine yollardayım.. ilk
    günden iş bulma şansım sizce yüzde kaç? konuşmaya başladığım anda, insanların
    benden hazetmediğini hissederim çoğu zaman.. bende onlardan hazetmediğim için
    pekte önemli olmasa gerek sevilmemek.. olabilir. olmalı. pekala.. birkaç ilan
    da deniyorum şansımı, istiklaldeyim, genelde aldığım cevaplar, “eleman alındı”,
    şeklinde.. ama ilanı kaldırmıyorlar buna rağmen. hala sakinim.. ilk günüm, bir
    sevgilim var, param var, aşığım, uçuyorum, harikulade bir ruhum var, ve dönüp
    dolaşıyorum istiklal caddesi adlı ruhsuz mekanda..
    tanrım, bana sabır
    ver.
    flaş..
    kayboldum,
    kayboldum, alman hastanesinin oradan girdim, sola saptım, sonra iki kez sağa,
    ve caddeye çıkamadım, sonrasında hislerime teslim oldum yeniden ve birden
    döndüğüm bir sokakta karşıma, “komi aranıyor” ilanı çıktı, pekala dedim, tanrı
    yada adı herneyse, beni duydu..
    “ben ilan için
    gelmiştim” dedim orada herşeyden sorumlu görünen birine, bu tip mekanlarda
    patronun kim olduğunu genellikle ilk görüşte anlarsınız,
    “tabii” dedi, ve
    birkaç soru, ardından yarın gel başla dedi, günlük on beş milyon, sanıyorum on
    beş demişti, sabah dokuz akşam dokuz.. tek sorun evdi artık, bu kadar kolay
    olacağını sanmıyordum, her ne kadar bana anlatılanlar bu yönde olsada.. ev,
    kolay.. en kolayı. yeterki işin olsun. seninle evini paylaşmak isteyen, -iyi
    bir işin olduğu taktirde- onlarca insan var istanbulda, bunlar internetten ilan
    veriyorlar, ve ilk sordukları şey ne iş yaptığınız oluyor, haklılar. bir işim
    vardı artık, pasaja geri döndüm ve bu arada eleman ucuz otelde kalan arkadaşına
    ulaşmıştı, bana,
    “arkadaşım artık
    orada kalmıyormuş, ancak, asmalımesçit sokağından girersen, orada birkaç ucuz
    otel varmış”.
     “eşyalarım kalabilirmi, otele bakıp, gelip
    alayım”.
    “elbette, iş
    buldunmu sen?”
    “evet”
    “ne çabuk”
    “şanş”.
    bir otel buldum,
    adını söylemeyeceğim, içeri girdim, dar bir merdiven, kötü, nem, rutubet, koku,
    “odalar ne kadar?”
    “beş milyon”
    “odayı
    görebilirmiyim?”. çıktık, birkaç oda gördüm, birbirinden hiçbir farkı olmayan
    birkaç oda, otelde sürekli kalanlar vardı, en güzel odaları tutmuşlardı, güzel
    derken büyüklük değil pencereyi kast ediyorum, benim şansıma ise penceresi
    otelin dışına değilde koridora bakan birkaç oda kalmıştı, birini seçtim, kötü
    birkaç seçenekten birini seçmek zorundaydın, genellikle herşeyi akışına bırakan
    biriyim ben, hayat beni nereye götürürse oraya doğru sürükleniyorum, amaçsız,
    ak.. bırak aksın.. çok az seçim yaparım hayatta, örneğin üniversite için seçim,
    hangi okula gitmeliyim? hayır, izmirden ayrılamam demiş ve bi kaç şey
    yazmıştım. izmir, görüp görebileceğim en iyi kentti, çünkü ülke sınırlarının
    dışına çıkabileceğimi zannetmiyordum, yoksa bir rejkjavik görmek ister can..
    filmler dışında.. ama.. pekala. karıştırmaya gerek yok.. otelden çıktım, geri
    döndüm, eşyalarımı aldım, tekrar otele döndüm. girdim.. çantalarımı yatağın
    altına tıktım, çünkü, yatak dışında ben bile zor sığıyordum odaya, ama birkaç
    gün idare edicektim burada, bir ev bulacaktım, delilik delilik delilik..
    “bu ne cesaret?”
    demişti sevgilim.. herneyse.. ondan sözetmiyoruz gördüğünüz gibi.. o gün,
    akşam, ve gece, herşey yolunda görünüyordu, ve ben korkuyordum, herşey iyi
    gidiyorsa korkarım demiştim, bir mucize gerçekleşmemişse beş dakika içinde
    çarpar bir şey, yoldan çıkarır.. öyle olmak zorunda.. ve, neden diyorum,
    allahın belası aptal bir iş ve ufak bir evim olamıyor hala. çok fazla şey
    beklemiyorum hayattan, kıyaslarsak eğer yüzde birle falan idare edebilirim; duvarlar,
    alkol, ot, müzik, (ki o bile genel müzik piyasasının, yeralti dahil, yüzde
    biridir), ve iyi bir kadın. pekala, kadını es geçelim.. o kadar da harikulade
    olduklarını düşünmüyorum zaten, onlarsız da yapabiliriz, ve bir karar aldım,
    iyi muhabbet, iyi alkol, iyi seks, ama sevgili yok. güzel.. daha önce de
    demiştim; aşk var ama sevgili yok.
    ertesi gün sabahın
    köründe uyandım ve işime gittim.. süprizler hayatı çekilmez kılar. bence..
    orada çalışan biri vardı, patronu bekle dedi, o gelince, konuşur, işe
    başlarsın. mekanı sevmiştim. çalan müzik hariç iyi bir yerdi. “burada paranı
    zamanında alamazsın” dedi tip, “sonra birde işten çıkış saatin belirsizdir,
    gece 11e kadar kalırsın hafta içide”. hiç bir şey demeden dinliyordum, tecrübe
    konuşuyordu, “5 aydır burdayım, bende başka bir iş arıyorum, bence başka bir iş
    bak kendine.” kulak asmadım tipe, iş işti sonuçta, kaçırmak istemiyordum, bi
    süre çalışırdım, ve patron denen adam geldi, dün konuştuğum değil, onda beni
    rahatsız eden şeyin ney olduğunu bilmiyorum, ama bana aynen,
    “günlük 9 milyon”
    dedi, “işine gelirse”. gelmedi tabii.. ve ordan çıktıktan birkaç on dakika
    sonra yeni bir iş buldum, bir lokantada, ve hemen çalışmaya başladım,
    “dörtyüzelli milyon aylık, iki haftada bir pazar tatil, sabah 10 akşam 10.” uyar..
    “birde yarın gelirken beyaz bir gömlek giy”.
    çalışmaya başladım,
    garson olarak, gelen müşteriye servis açıyor, masaları siliyordum, bilirsiniz,
    tek başımaydım, ben gelene kadar patron yapıyordu bu işi, ben gelince kasanın
    başına oturdu, ve beni kesmeye başladı, rahatsız olurum izlenmekten, birkaç
    kısa filmci öykülerimi kısa film yapmak istemişti, sayıları 6 kadar var bu
    kısafilmcilerin, değişik değişik, benim oynamamı istiyorlar, ne bok yiyicem
    bilmiyorum, muhtemelen ıskalayacağım herşeyi ve en sonunda delirip setten
    kovucaklar beni. sonrasında beni oynayan adamı da beni delirticem.. ve hiç bir
    şey sonuçlanmayacak.. ne filmi? boşversenize.. sevmem ben sinemayı. uzağımdır..
    porno dahil! sevmem.. büyük bir çoğunluğunu.. heyecan duyarak izlediğim film sayısı
    bir elin parmaklarını geçmez. ama eğer odada bir hareket olsun istersem,
    altyazılı bişi izlerim, can sıkıntısı muhtemelen, iyi zaman geçirtiyor,
    hareket.. hareket olsun isterim. bir saati tamamladım lokantada garson olarak
    ve yetişemiyordum, oldukça yoğundu, ve ben daha neyin nerede olduğunu bile
    öğrenememiştim, yanıma geldi beni kesen patron, “seninle yapamayacağız” dedi,
    “yetişemiyorsun”.
    “ne?” dedim.
    “napabilirim, daha yeni başladım”
    “olsun. üzgünüm”.
    üzgünüm. üzgünsün. üzgün..
    “herneyse”
    “bi yemek ye ama,
    hakkını bu şekilde ödeyelim”. hazırlanmıştı, aşçı, kendi yemeği ile beraber
    oraya oturmuş, banada bi tabak bişi koymuştu, oturdum, açtım, sabahtan beri tek
    lokma yememiştim ve birkaç kaşık aldım, yiyemedim, nasıl yiyebilirdimki? çıktım
    oradan, ve tekrar turlamaya başladım, bir ilan gördüm, gittim, sordum, traş ol
    gel başla dediler, pekala dedim, döndüm otele ve ufak aynamda traş oldum, ki
    yoktu da sakalım, 2 günlüktü, neyse, döndüm, “geldim” dedim,
    “başlayabilirmiyim?”
    “biz eleman aldık”
    dediler.. siz olsanız naparsınız? evet, kavga, muhtemelen, küfürler, ama gereği
    yok, var, yok, var, aslında var, ama hiçbir şey değişmeyecek sonuç olarak, ve
    üstelik yeterince yorgunum ben, “için ölmüş senin” demişti bana biri, galiba
    haklılık payı var, oldukça yavaş, konuşma, düşünme, ve, evet, birkaç yer daha,
    birkaç yeni ilan, ve taşan sabır,
    “alındı”
    “o ilan neden hala
    duruyor orada”
    “deniyoruz şu an
    alınan arkadaşı”. deniyoruz. deniyoruz. deney? insanları deniyorlardı, hakları
    vardı buna, güçlü olanın herşeyi yapmaya hakkı oluyordu, buydu şifre, güç, ve
    bu para demekti,elimi cebime attım, ve birkaç lira aradım cebimde, karnım çok
    acıkmıştı ve susamıştım, ama cüzdanımı otelde unutmuştum, ve istiklalin bir
    ucundan diğer ucuna yürümem gerekiyordu, otele, diğer uçtaydı otelim, bense
    girişte, meydanda, taksim meydanına oturup insanları izlemeye ve düşünmeye
    başladım, yavaş yavaş anlıyordum gerçeği, büyük oynamış ve kaybedeceğimi
    anlamıştım. blof yapıyordu hayat bana, herşeyin iyi gideceğini sanmamı
    sağlıyordu, birkaç mucize çıkartıyor önüme ve devam etmemi sağlıyordu, oysa
    azar azar da olsa kaybediyordum işte, düpedüz kayıp.. başından sonuna.. dünyaya
    gözümü açtığımda, az kalsın ölüyormuşum, ilk 6 gün doktorlar ve onların çabası
    sonucu ailem ölüceğimi sanmış, boşuna demiyorum çocukluğumdan beri ölüceğimi
    sanarak büyüdüm diye, 6 günlükken boyun kısmımdan kan almışlar, ölebilirmişim,
    yani müdahale edilmeseymiş, ölürmüşüm, bir şeyler yaşanmış, ben hatırlamıyorum,
    hiç kimse bu dünyadaki ilk 6 gününü hatırlayamaz, ama anlatılan birkaç hikaye
    var..
    “havada asılı
    kalmak” adını verdiğim bir his var içimde bu aralar, sizde olmayabilir, bende
    zaman zaman oluyor ve ben böyle zamanlarda size yeni şeyler anlatıyorum, sonra
    tekrar düşüyorum, sonra yine duruyor, ve bu arada yazıyorum, sonra tekrar
    aşağı..
    “bilirim bu hissi..”
    dedim ona “şöyle bi tanım yapıcam, sanirim hayat bir asansör dersek genel
    anlamda, bizim bindiğimiz asansörde çoktan “z” harfini basmış
    birileri, henuz varmadik galiba, arada bi duruyor asansör, dibe vurduğumu zannediyorum,
    sonra gene inmeye başlıyorum, şimdi aklıma geldi bu”
    “benim
    asansörün ipi koptu” dedi.. sustum. böyle..
    kalktım ayağa ve
    otele yürümeye karar verdim, cumaydı günlerden, size bir mucizeden daha söz
    etmek istiyorum.. istiklalde yürüyordum, ve karşıdan, o kalabalığın içinde,
    yüzü tanıdık gelen biri yaklaşıyordu, hayır dedim, bu kadarıda fazla ama,
    dostlarımın halüsyunasyonunu görmemeliyim, henuz o kadar kafayı yemiş olamam..
    herneyse, izmirden birini, bir arkadaşımı, bir çok kez içip anlamsız şeylere
    güldüğümüz bir arkadaşımı gördüm, o beni görmedi, kulaklığındaki ritme
    kaptırmıştı kendini muhtemelen,
    “d…” diye seslendim,
    dokunarak tabiyki, ayıldı, ve elbette şaşırdı, gerçekti, her anlamda bana
    tamamen yabancı bir şehirde ve onca insan arasında kendi kentimden tanıdık bir
    yüz görmek. vazgeçmeye bu kadar yaklaşmışken. mucize..
    “ne arıyorsun burda”
    dedim,
    “asıl sen ne
    arıyorsun” dedi.. anlattık birbirimize durumları, o 2 aydır istanbuldaydı ve
    artık gerçekten yılmıştı,
    “2 günde yıldım”
    dedim ona, kaldığım yeri, iş ararken başıma gelenleri falan anlattım.. bir
    şekilde, iyi gelmişti bana onu görmek, o günden sonra bir daha görüşemedik,
    hayat işte.. birkaç gün daha dayanmamı sağladı.
    o gün gece
    harikulade idi.. bir bardaydım. ve herşey yolunda görünüyordu yinede.. bir
    noktaya kadar. ertesi günün çok büyük bir kısmını es geçeceğim. gece 10du saat,
    istiklal caddesinde eve doğru yürüyordum, hata hata hata, ne evi? otele doğru
    yürüyordum, bir ilan gördüm, girdim,
    “kaç yaşındasın”
    dedi
    “23” dedim,
    “biz daha genç
    birini arıyoruz” dedi, bu neydi şimdi? garip.. anlam veremiyordum olan bitene,
    herşey oldukça saçmaydı, garipti hayat, ne önemi vardı ki yaşamın? ne
    istiyorduk? tanrı bizden ne istiyordu? eğer ot olmasaydı, çoktan dağıtmıştım
    beynimi, çoğu kötü gecemde biraz daha dayanmamı sağladı benim, ve kanal, yeni
    bir kanal buldum kendime, torbacımı çaldı polisler demiştim bir zamanlar size,
    sıkı okuyucularım hatırlıyor olmalılar, herneyse, ölümüne içiş.. sikiş.. kafiye
    yapıyorum, kafanıza takmayın..
    otele döndüm,
    dönerken, 12 kutu yüksek alkollü bira aldım, istisnasız ölüm, katışıksız, saf,
    doğal ölüm, alkol, bir çok kez denedim bunu, bir tam bir yarım intihar ve
    defalarca ölümüne alkol.. oradaydım işte, o ufak odada, geçmişimi düşünüyordum,
    ne yapmam gerektiğini, ne yapmaya çalıştığımı, hayatım boyunca, hiç bi getirisi
    olmayan işlerle uğraşmıştım ve daha 23 diyordum, yarışı tamamlamak istiyordum
    bende çoğunluk gibi, ama dayanamayacağım sanırım..  zor geliyor. pekala.. ertesi gün uyandığımda
    boş kutuları topladım ve dışarı çıktım, pazardı günlerden, anneler günüydü,
    kutuları çöpe atıp otelin karşısındaki kulübeden annem, ve anne olan birkaç
    yakınımı, arkadaşımı falan aradım.. iyi bir duygu olmalıydı çocuk sahibi olmak,
    ama gereksiz buluyordum ben, yeterince sıkıcı bulduğum bir yere neden birini
    götürmüş olayım ki? boş. boşluk. aşk yoksa çocukta yok. nokta.
    düşündüm, akşama
    kadar, napıcaktım? öykülerimin çıktısını alıp şansımı denemeyi kararlaştırdım,
    zaman geçerdi bare, gelmemişti aklıma başka bir şey, kimseyi tanımıyordum
    şehirde, ve sevmiyordum, oyalanmam gerekiyordu, aldım öykülerimi ve bir
    yayınevine gittim, verdim, “bunu falanca beye verirmisiniz?” ne anlamı vardı
    bunun? defalarca göndermiştim ben onlara öykülerimi, hatta bir keresinde,
    ““eğer ilgilenmiyorsanız ve yayınlamak istemiyorsanız, lütfen “çok berbat
    yazıyorsun, boktansın” gibi bir cevap vererek sizinle daha fazla zaman
    kaybetmemi engelleyebilirmisiniz?”. yazılı bir not koydum postaladığım
    zarflara, 30 dan fazla yere, email, posta, ama ne anlamı vardı ki, kestim,
    bitti, geldikleri zaman, “hayır” demek istiyorum.. çok güleceğim bunu derken,
    ama, umarım gelirler.. şanş… başarıyı sadece şanşa bağlıyorum ben, azmin ve
    şansın varsa seni kimse tutamaz. bende her ikiside yok..
    öykülerimi verdiğim
    kitabevinde, tanrıyı gördüm, türkçeye 30’a yakın kitabi çevrilmişti tanrının ve
    orada yüzdeelli indirimliydi, aldım 8 tane, yanımda o kadar para vardı ve bir
    karar almıştım, ertesi gün dönücektim izmirime. bunu kadar içten söylüyorumki;
    izmirim! dönücektim, yoktu başka yolu, ve tüm paramla tanrının sözlerini
    alıcaktım, o günlük sekiz taneyle döndüm otele, o boktan otelde, odamda
    telefonumu şarj edebileceğim bir priz bile yoktu ve banyo ücretliydi, iki kez
    yaptım, neyse, pazar, istanbul, boktan odamda oturmuş kitap okuyorum, “zor bir
    hayat” dediğimi anımsıyorum, oldukça zor bir hayat, o otel odasında daha iyi
    anladım bunu, nasıl dayanmış, harikulade.. (bu kelimeyi girdap çok sık
    kullanıyor, bir çok kelimeyi sık sık kullanır, çünkü gerçekten kelime dağarcığı
    az, ama önemli olan eldeki malzemelerle nasıl bir yemek yaptığınız..)
    ertesi gün.. o
    gecede içtim ben. dönmeye karar verdikten sonraki her gün içtim ve boktan
    odamda kitap okudum, normalde gezmem gerekiyormuş, sevmiyorum kenti, nesini
    gezicem allah aşkına, odamda avrupa seyahatine çıktım o gün buk ve linda ile,
    çok daha eğlenceli gözükmüştü gözüme.. sikmişim istanbulu..
    salı günü yola
    çıktım.. salı gecesi. ama ne yol.. bir düşünün. salı. akşam. içtim yine
    elbette, paramı son kuruşuna kadar tükettim, kitap aldım ve içtim. cebimde bir
    milyon lira kalmıştı. ve çantaları yüklendim, otelden çıkarken, tipin teki,
    “gidiyormusun” dedi,
    “elbette” dedim, ve
    orada her sabah birilerine günaydın der ve cevap alamazdım ben, “bu gece yola
    çıkıyorum”
    “zaten buraya
    gelende temelli kalmıyor” dedi bana, o adamla bir kez kısaca konuşmuştum, bana
    eski istanbulluyum demişti, çok seviyor olmalı.. ben sevmiyorum.. aslına
    bakarsanız sevdiğim şeyler sevmediğim şeylerle kıyaslandığında yüzde beşlik bir
    dilimi kapsar.. cep telefonumun sürekli kapanmasını ve bana kimsenin
    ulaşamamasını çok seviyorum mesela.. gazozla beyaz şarabı karıştırmayı ve
    sabaha dek konuşabileceğim kadar ruhuma denk hatunlarıda. ve kendime bir üçlü
    sarmayı seviyorum, balkonda, gece yarısı çekmeyi, sonra dönüp size bir öykü anlatmayı
    seviyorum.. pekala.. (bu kelimeyi sevdim, bağlama ve kesinti yaratmamı
    sağlıyor, öykülerde yarattığım kesintileri de severim)
    noldu dersiniz
    çantamla beraber bilet aldığım şirketin yazihanesine yürürken? çantamlardan
    birinin, ki en ağır olanıydı, sapı koptu.. 25 adet bukowski, iki adet jack
    kerouac, (ki sevmedim), almıştım ve hepsini tıkmıştım bu çantaya, ve zaten yer
    yoktu çantada, ağzına kadar doluydu, ve koptu.. ve henuz galatasaray lisesinin
    ordaydım koptuğunda sap.. napabilirdim? yardım eden çıkarmıydı? insanlar
    bencildir.. bu yüzden bu kadar acı çekiyoruz.. yürüyordum.. duruyordum. nefes
    alıp iki adım atıp tekrar duruyordum. çanta sapsızken zorluk çıkarıyordu,
    üstelikte bir omzumda birde sırtımda çanta varken.. ama başardım sonuçta, 70
    veya 80 dakikada taksim meydanına geldim, orada oturdum bir süre.. evi aradım.
    geliyorum dedim. bu kez kesin. herşey kesinleşince kesin bir haber
    vermeliydim.. ve final.. izmiri soluyordum yeniden. buruktu içim. kırık.. ve
    acı. basmanedeydim yeniden. bir taksiye binip evimin önünde durdum ve evden
    para alıp taksiye verdim.. içeri girdim.. su içtim. su.. çeşmeden! istanbulda
    bu da olmuyormuş galiba. ve yatağıma yattım. odaya baktım. garip geldi.
    yabancı. duvarlarıma baktım. yıllardır yoktum sanki orada.. ama dönmüştüm işte.
    ve hediyem olan cdlerimi çıkardım çantamdan. dinlemeye başladım, iyi şeylerdi
    gerçekten.. keşif.. bu kadar..
    haa bu arada,
    unutmadan, istanbuldayken, cumartesi günü bir yere form doldurmuş ve kısa bir
    görüşme gerçekleştirmiştim.. izmire döndükten iki gün sonra aradılar..
    “alo. biz falanca
    yerden arıyoruz.. falanca beylemi görüşüyoruz. form doldurmuşsunuz, yarın sabah
    gelip başlayabilirsiniz”
    şaka dedim. şaka
    yapıyor olmalılar.. gitmedim tabii ki.. ve gitmeyeceğim de..  [
    12 ağustos 2005 – 02:30 ]

  • 2 küçük kız hakkında – ya da büyük

    berbat bir sıcak. sabah 11 suları. sular
    kesik evde, nedeni fatura. evde yalnızım ve uyuyorum. üzerim çıplak, altımda
    bir şort var, sakallarımı en azından haziranın başından beri kesmedim ve
    ağustos ayındayız, en nefret ettiğim ay ağustostur, neyse, konumuz bu değil,
    saçlarım sakallarımdan daha kısa, üç numaraya vurmuştum her zaman olduğu gibi
    ve sakallarımın uzunluğu saçlarımın uzunluğunu geçti. geçer. hayalarım temiz en
    azından, birinin yalamasına her an ihtiyaç duyabilirim diye değil, sıcakta
    sıkıcı oluyor apış arasının.. her neyse, konumuz bu da değil.. gece yatarken
    açık bıraktığım vantilatör, bu kelimeyi yanlış yazmış olabilirim, açık
    bırakmışım, ve en üst ayar seviyesinde, ve sabit, sadece üzerime doğru üflüyor,
    ölmeye çalışıyorum da ben. ve müzik akıyor, çok az bir desibelde, roads
    dönüyor, ardından angels playground, sonra yine roads, iyi bir ikili
    oluşturuyorlar, ve biz de iyi bir ikiliyiz, evde yalnızım ve geliyor, kapıyı
    çalıyor.. geleceğini biliyordum.. kalkamıyorum. kalkmak istemiyorum. daha
    öncesinde ev telefonum çalmıştı, çok uzun bir süre çaldı, açmadım, uyuyordum.
    genelde, uyurken, telefon çalsa da kalkıp açmıyorum, ama ısrar ederseniz kalkar
    ve iyi bir fırça kayarım size, sonra tekrar dönerim uykuma, hayat akşamüstü dörtten
    sonra başlar benim için, ve güneş doğana dek sürer, genelde bu şekilde oluyor,
    bazense, ya da her neyse, ve ben uzun süredir pek bişi yapmıyorum, aylaklık
    etmekle meşgulüm, çok yoğun bir tempoda aylaklık ederim, boş vaktim kalmıyor bu
    yüzden. mesela, akşama kadar hiç bişi yapmadan oturur ve duvarlarımı izlerim,
    şampanya rengiymiş duvarlarım, annem öyle demişti, annem benden daha fazla şey
    biliyor, ve müzik akıyor, ve bekliyorum, neyi beklediğimi bilmiyorum, ama gelecek
    bir gün, geldiği zaman anlayacağım, yıllardır bekliyorum.. harikuladengiz aşk
    çalacak kapımı.. kapı çalıyordu değil mi? evet, bunu biliyorum, oraya
    döneceğiz, ama acelemiz yok..
    bir gün önce gece, ekrana bakıyordum.. boş
    boş ekrana.. birileri konuşsun benimle diye bekliyordum, şöyle oldu, sekizde
    açtım msn denen icadı, ve listemdeki 7 kişi, aa evet az, 7 kişi, değişiklik
    iyidir, bu da dolunca yeni bir adres alacam, öncesinde 44 kişi vardı, ve can
    sıkıcı muhabbetler dönüyordu, değişiklik iyidir, şimdi kimse konuşmuyor
    benimle.. bekledim, bi kişi geldi, sonra bir başkası, 7 kişi de yavaş yavaş
    online oldu, biri arada bir konuşuyordu, diğerlerinin üzerine tıkladım ve bana
    selam vermelerini bekledim, evet galiba deliyim, ve bu aralar canım fena
    sıkkın, yani boşa zaman öldürmeye fazlasıyla mecalim var sadece, ve kimse selam
    vermedi, bir süre sonra şansımı denemeye karar verdim ve biri işim var dedi,
    biri cevap vermedi, biri meşguldü, ikisi dışardaydı, biri hemen dönecekti, biri
    de hani bana hani bana demiş. “kes soytarılığı girdap hiç de komik değilsin”,
    evet, bi hatun bana aynen bu şekilde bağırdı bi kez, bunu çok iyi
    hatırlıyorum.. ve biliyorum öykü içinde öykü anlatıyorum hep, ama, acelemiz
    yok, kapı çalmıştı, müzik ve vantilatör (hala yanlış yazıyor olabilirim),
    açıktı, üstüm çıplaktı. üstüm çıplaktı demişken, bir süredir boşalamadığımı
    bilmenizi isterim, “elinize patlatın gitsin” demiştim bir şiirimde, ve şimdi
    bunu da ıskalar oldum, nedeni muhtemelen aşk, yanlış hatun aşk demek değildir
    ama, ve aşk desek de biten bir aşk bu, başlayamayan veya yarım kalan.. ve
    başkalarını düşünemeyen, onu düşününce de gelemeyen bir aletim var.. canın
    sıkılınca boşalırsın oysa, yani doğru olan budur, içindeki sıkıntıyı aletinden
    çıkarmayı bilmesin, boşalamayacak derecede kötüyüm, daha da ötesi yok sanırım..
    geriye doğru gidiyoruz.. iki gün önce
    sabah.. evdeyim.. yattım.. yedide yattım. yediyi çeyrek geçe evdeki gürültüye
    uyandım. 15 dakika uyku çok bile bana. evdeki 3 kişi bir daha dönmeyeceğim
    diyerek evi terk etti, biri işe gitti akşam dönmek üzere, biri de kardeşine
    gitti bi kaç gün dönmücem diye diye.. onun öncesinde bir dostum anlayamadığım
    şekilde davrandı, tüm bunların sonrasında sevgilim “sana cevap yazmak
    istemiyorum” dedi, en iyi dostum, kız kardeşi ile konuşmuyorum diye bana
    küfrederken telefonum kapandı, telefonum günde en az yirmi kez kendi kendine
    kapanıyor ve her şey bir yana, dehşet bir ağrı var sol serçe parmağımda,
    tuvaletin kapısına sıkıştırdım..
    biraz ileriye alıyoruz. 2 gün önce akşam..
    evde bekliyorum. msn gene açık ancak bu kez çevrimdışı kalarak giren çıkana göz
    kulak oluyorum.. yedinci biram. bakkala bira yazdırabilecek kadar şanslı bi
    insanım, ve son koşuda önceki 4 koşudan aldığı parayı kaybedecek kadar
    aptalım.. buna ölüm isteği der bukowski, ve gerçekten ölüm isteği geldi.. iyi bağlıyorum
    konuyu. sitesini güncellediği yazıyor birinin msninde, giriyorum, sonra aynı
    siteden silindiğimi fark ediyorum, kısmen silinmişim, acı çekiyor olabilirim,
    çünkü etrafım kararıyor o an, ve hayal ediyorum, ekranın diğer tarafında o,
    ağlıyor olabilir, ya da olmayabilir, beni tamamen siliyor olabilir, “senden
    nefret ediyorum” gibi şeyler de diyor olabilir. ve ben hayatımı varsayımlar
    üzerine kurarak insanları kırarım.. ölüm isteğine döneceğiz.. zamanınız var
    öyle değil mi?
    çok fazla ot, hap ve alkol, ki bu üçünü
    kullanım miktarıma göre sıraladım, yani en az alkol en çok ot şeklinde, ancak
    son düzlükte yaptığı atağı ile alkol birinci sıraya oturacak gibi, ikinci ot,
    üçüncü hap. hap sabit bir sayıda kaldı zaten. (burada yazar “sabit bir sayıda kaldı”
    ile hapı bıraktığını kast etmektedir, ancak intihar ettiği anda alacağı hap
    sayısı ile listelerde bir karışıklık yaratabilirdi). işten eve gelen birine
    yemek hazırlıyorum, sonrasında ona masaj yapıyorum, ve bu arada birbirimizi son
    kez gördüğümüzü biliyorum, o ise her şeyden habersiz “ben biraz uyuyacağım
    oğlum” diyor, ışıklar sönüyor. ve ben diğer odaya dönüyorum. birkaç kutu hap
    var. evdeki tüm lambalar kapalı. televizyonun ışığı var. bir film oynuyor, vcd
    açık kalmış, filmde sürekli baştan başlıyor bittikçe, bir korku filmi bu, ve o
    an hapları tek tek içmeye başlıyorum, bir, iki, üç, dörde geldiğimde telefon,
    ev telefonum çalıyor, gidip numaraya bakıyorum, açmıyor ve haplarıma dönüyorum,
    beş, altı, yedi, ardından tekrar telefon, numaraya bakıyor ve açıyorum,
    “eğer öyle bişi yaparsan arkandan
    küfrederim” diyor bir ses, kendimi kaybettiğimin bilincine varıyorum o an,
    hayata geri dönüş, sesli şok tedavisi. “aldın mı hap”,
    “almadım, hayır, nerdesin sen”,
    “karşıyaka’dayım. sana güvenebilirim değil mi?”,
    “tamam endişe etme, şu an konuşamıcam,
    nerdesin sen?”,
    “karşıyaka”,
    “tamam”,
    “bak çok küfrederim sana”,
    “endişelenmeye gerek yok”,
    “bak kapatıcam telefonu sana güveniyorum”,
    “tamam, sen nerdesin”,
    “karşıyakadayım ben”,
    “anlıyorum, merak etme ya, geçti”,
    “söz demi”,
    “tamam, sorun yok, nerdesin sen?”,
    “karşıyakadayım ben”..
    kafayı yemiş olmaya iyi bir örnek..
    nerdesin sen. nerdesin sen. nerdesin sen.. git.. bilgisayarı aç. müzik aç. ve
    bekle. karşımda, elliden fazla hap yatağa saçılmış durumda, karışmış, değişik
    tür ve boyutlarda, düşünüyorum, yedi tane beni öldürür mü? ve sonra berbat bir
    uykuya dalıyorum, çünkü haplar kafamı çok güzel yapıyor.. sabaha uyanmamak
    dileğiyle tanrım, iyi geceler, amin.
    hayır henüz bitmedi.. evdeyim. sabah.
    vantilatör açık, müzik açık. uyuyorum.. kapı çalıyor. uzun bi süre.. açmıyorum.
    uykumdan zorlanmadan uyanmam için her sabah uyanınca görmek isteyebileceğim
    gözlere sahip olmalısınız. kapı çalıyor..
    “kim o”
    “benim zehra”
    açıyorum kapıyı, giriyor içeri, sorgusuz sualsiz,
    odaya giriyor.. az önce yattığım koltuğa oturuyor. “kimse yok mu” diyor,
    “yok” diyorum, “gittiler, çekilmez bir
    adamım da ben, terk ediyor herkes, insanları kırıyor sonra da intihar etmeye
    kalkışıyorum, onlar da affettiğine inandırmaya kalkışıyor, oysa kimsenin
    kimseyi affettiği yok, ve ben blöf yapmıyorum, gerçekten edicem, biraz daha
    zaman tanıdım kendime”. öyle bakıyor yüzüme, anlamıyor, anlayamaz, henüz 4
    yaşında zehra, karşı evde oturan bir kadının kızı, bana geliyor sık sık.. bira
    içtiğimi biliyor, ve bu aramızda bir sır, bir çok sırrımız var onunla,
    konuşuyor benimle, henüz dört yaşında, ve benimle iletişim kurabilen tek insan
    diyebilirim, bir zamanlar yeğenlerimden bir tanesi de bu şekildeydi, sonra
    büyüdü o, en azından büyüdüğünü düşünüyordu, ben ise çocuk gibiyim hâlâ.. evet,
    “kaç yaşındasın” demişti bana bir hatun, aşırı sarhoştuk, “23” demiştim, “küçük
    gösteriyorsun” demişti, “büyük göstereceğim zamanlar da olur güzelim” demiştim,
    “kes soytarılığı girdap hiç de komik değilsin” diye bağırmıştı, haklı
    olabilir.. hiç de komik değilim, alkolün payı olmalı bunda.. ama hakketti o da
    bunu, bana salça olmaması gerektiğini anlatmıştım ona..
    “abi, maçlar başlıyormuş, gene para kaybedeceksin”
    diyor  zehra
    “haa evet güzelim, türkiye ligi yarın akşam
    başlıyor” diyorum..
    “bildin mi birinci gelen atları dün”
    “birazını”
    “babam gene sarhoş geldi eve, annemi
    dövdü”..  bişey diyemiyorum, 4 yaşındaki
    bir kız “babam annemi dövdü” diyor, ben bakıyorum, “ama sonra barıştılar”.
    “hı hı”
    “sen de döver miydin?”
    “ne?”
    “evlenince”
    “ben evlenmicem, benimle evlenebilecek bir
    hatun göremiyorum dünya üzerinde”
    “herkes evlenirmiş, büyükannem böyle dedi
    bana”
    “herkes evleniyor evet”
    “sorumu cevaplamadın abi”. çok zeki bir
    kız, birebir naklediyorum..
    “ben daha beter bi yöntem biliyorum,
    dövmeme gerek kalmıyor, iki cümle kurarak kalbini morartabiliyorsun insanların”
    bu kez de o bişi demiyor. size demiştim, iyi bir ikili oluşturuyoruz, roads ve
    angels playground gibi, müzik açık hâla ve vantilatör de, ve ben halâ yanlış
    yazıyor olabilirim..
    “bitmedi mi abi öykü?” diyor
    “bitti güzelim” diyorum. ama emin değilim.
    sadece, kızın canı sıkıldı beni beklemekten, şimdilik bu kadarla
    yetinmelisiniz.. belki daha sonra devam edebilirim, bilemiyorum, beni takip
    edin..  arada birde hayatta mıyım diye
    kontrol etseniz fena olmaz. nerdesiniz siz?
    ..
    burdayız biz, beni aldattı, beni aldattı,
    gerçekten beni aldattı, ve ben ona ağza alınmayacak laflar ettikten sonra
    komploya kurban gittim çünkü beni kandırdı, ve özür dilerim dedim, oysa oysa
    oysa, gerçekten özrünün reddedilmesi gereken biri varsa, o da oydu, ve ve ve,
    şu işe bakın ki, suçluluk psikolojisi ile birleşen kafa bulanıklığım sonucunda
    oluşan bir itki ile bok yoluna gidiyordum, peki ama neden? çünkü bazen, gerçek,
    görünenin aksine inandırılmakta yatar, yalan ise görünenin aksine, görülmeyen
    de saklıdır. bu kadar basit olay, şimdi herkes, herkesle, yiyişmeye devam
    edebilir, ben aletimi içine alıcak bir uzaylı bulmaya karar verdim.. sahi, nerdeydik
    biz?

     05.ağustos.2005
  • isimsiz – 2

    isimsiz – 2
    orta okuldaydım. 3.
    sınıfta. kimseyle konuşmuyordum, çünkü konuşmaya çalıştığım zaman harfler
    boğazıma takılıp kalır, ne dediğim anlaşılmaz ve karşımdaki insan genellikle
    gülerdi buna, ya da sorduğu soruyu geri alırdı, bazılarının cümlelerimi
    tamamladığı da oluyordu, en nefret ettiğim şey de, “istersen yaz” denilmesiydi,
    “istersen yaz denilmesinden nefret ediyorum” demek isterdim ama çıkmazdı işte
    harfler. kekemeydim ve bu nedenle de susuyordum hep. o zamanlar çok
    düşünüyordum insanların benim hakkımda ne düşündüğünü, hatta davranışlarımı
    bile bunun belirlediğini söyleyebilirim – sadece o dönemler için. yok hayır,
    öfkelendiğim zaman başka, o zaman kelimeler ardı ardına dökülürdü ve bu da
    insanların beni inandırıcı bulmamasına yol açardı. sözlüye kaldırılmıyordum
    mesela, hem zaten böyle bir risk ile karşı karşıya olduğum zamanlar okulu
    ekiyordum. o zamanlar, bir icat çıkmıştı başıma, bir hoca, sanırım sosyal
    bilgisi dersiydi, hoca bizi beşerli gruplara böldü ve her hafta bir grup verilen
    konuya hazırlanıp geliyor, konuyu hoca yerine o grup sırayla anlatıyordu. benim
    grubumdaki en çalışkan olan tip bana bir konu verdi, ve ben, anlatma sırası bizim
    gruba geldiğinde dersi ektim, ilk devamsızlığımı da o gün yapmış oldum, ve
    sonrası da devam işte, hatta peşpeşe okulu ektiğim zamanlar oldu, lisede bazı
    zamanlar 1 hafta boyunca okula gitmediğim olurdu ve ertesi hafta tüm
    arkadaşlarıma ayrı ayrı cevap verirdim, “merak ettik seni” derlerdi, “hasta
    mıydın?”. Ortadan kaybolmak gibisi yoktu. hala bazı zamanlar ortadan
    kaybolurum… ve eğer gene intihar etmeyi başaramamışsam, aynı soruları duyarım,
    “merak ettik seni”. Neden merak edilirki bir insan. kimseye yaşadığımı
    ispatlamak ve nasıl olduğumu açıklamak zorunda değilim, bunu kafanıza sokun!
    telefon kapalı ise ve çalan zil sonucunda açılmıyorsa kapı, üstelik  perdeler örtük ve hatta ev telefonunun
    kablosu sökükse, sadece bekleyin, gürültü çıkarmadan, eğer hayatta isem,
    mutlaka geri döner ve size “merhaba” derim. ama çoğu zaman hayatta olmamayı yeğliyorum…
    Orta okulun son
    senesinde, bir hatun, yan sınıftan biri ile çıkmaya başladı. bütün okul
    biliyordu bunu, müdüre kadar herkes derya ile ilhan’ın sevgili olduğunu
    öğrendi, 14 yaşındaydı derya, ilhan ise 13. ikisi de orta 3’te idi, ve teneffüste
    elele geziyorlar, hatta okul çıkışı birbirlerini bekliyorlardı. bir gün, veli
    toplantısından sonra annem eve geldi ve bana bunu anlattı, sınıf öğretmenimiz,
    toplantıda bunu söylemişti alenen, kızlarınıza dikkat edin diye de bitirmişti
    lafını, etek boylarına dikkat edin. henüz orta üçteydik ve meraklıydık diz
    altınıza bile! oysa yan sırada oturan canan dizinden yukarısını da gösteriyordu
    bize, bunu bilerek yaptığını sanmıyorum, ama sıra arkadaşım hasan dürtüyordu
    beni bazen, ve kafamı çevirince, merak ediyordum daha yukarlarını… herkes böyle
    zamanlardan sonra evde napıldığını bilir, utanılıcak bir şey değil bu…
    saklamayın artık.
    Ben de 13
    yaşındaydım o zamanlar ve henüz kimseye aşık olmamıştım, bu aniden gelişti.
    neyse, bir gün matematik dersinde, hoca bir soru sordu ve ekledi, “bilenin
    sözlü notu beş olucak”, bize anlatmadığı bir konudandı soru ve pekala mantığımı
    kullanarak çözebilirdim, çözdüm de zaten. ama bunu turgay dışında kimseye
    söylemedim, çünkü matematik hocası şöyle bir şey de eklemişti sorunun ardından,
    “sözlüden beş vermem için, tahtaya çıkıp, yaptığınız işlemi anlatıcaksınız”,
    anlatmak mı, ben mi? Bu halimle üstelik, ve üstüne üstlük 50 kişinin
    karşısında… hoca şöyle bir şey söyledi beş dakika sonra, “1 dakika daha size”,
    ve 1 dakika sonra kimseden ses çıkmayınca, işlemi tahtada yaptı kendi,
    defterime baktım, az önce karaladığım şey ile hocanın tahtada karaladığı şey
    aynıydı, sınıfta benden başka kaçık var mıydı bilmiyorum ama ben sözlüden beş
    almayı ıskalamış ve orta ile geçmiştim o dersten. bazen süküt altın değildir…
    Arka sırada derya
    otuyordu, bazen konuşmaya çalışıyordu benimle ama ben hiç bir sorusunu
    cevaplayamıyordum, ve bir gün bütün okul çalkalandı, derya ile ilhan
    ayrılmıştı… herkes bunu konuşuyordu, gerçek miydi değil miydi? Artık teneffüslerde
    yanyana gelmiyorlar, okul çıkışı hemen eve gidiyorlardı tek başlarına. bu
    olaydan 2 hafta sonra, tenefüste, ben canan’ın bacaklarına bakarken, hasan
    geldi ve kulağıma şunu dedi, “derya seninle çıkmak istiyormuş, ne diyorsun?”,
    kızlardan korkuyordum, bunu net olarak itiraf ediyorum işte, nedenini bilmiyordum,
    ama korkuyordum, bu korku bir vampirin yada kurtadamın verdiği korkuya
    benzemiyordu, beni korkutan şey kekeme oluşum, yani konuşamıyor olmamdı… ve
    hasan’a tek kelime söyledim, “bilmiyorum” ve bunu o kadar hızlı söyledim ki,
    hastalığım gafil avlandı ve hiç takılmadım. hasan arkaya giderek, derya ile
    konuşmaya başladı. bende ön sıradaki muhabbeti dinlemeye başladım, dün gece ki
    maçı tartışıyordu iki tip, ofsayt mıydı değil miydi? Ya da gerçekten ofsayttın
    ne demek olduğunu biliyorlar mıydı… her gün top alırdım, 4 kişi ile paramı
    birleştirip. ve hergün de patlardı top ve her teneffüs derse geç kalırdık,
    minyatür kale maç yapıyorduk, ve o gün, “bilmiyorum” cevabımdan sonra hasan
    tekrar geldi yanıma, “derya kesin bir cevap söylemeni istiyor” dedi, ve ben net
    olarak “hayır” dedim, oysa o gün, gerçekten evet demek istediğimi biliyordum,
    hatta şarkı söylemek istiyordum bazen, müzik dersine kaçık bir adam giriyor ve
    sırayla herkese şarkı söyletiyordu, 40 dakikada, en az 10 kişi şarkı
    söylüyordu, solo olarak… ve ben bu solo bokunu hiç deneyemedim, sıra bana
    gelince, hasan kalktı ve, “hocam, arkadaş konuşurken…” diye girdi söze,
    durumumu anlattı, ve hoca tamam dedi, ön sıradan devam etti olay. ve bir gün,
    beden dersinden sonra sınıfa girerken, canan beni kenara çekti ve dedi ki,
    “bence sen rol yapıyorsun, kekeme falan değilsin sen, sözlü olmamak için rol
    kesiyorsun”, o an, arkamdaki bina üzerime yıkıldı, donup kaldım öylece, tek bir
    harf çıkmadı cevap olarak, ağlamak istedim, bunu bile beceremedim! kaçıp
    saklanmalıydım hemen. ama gidebileceğim bir yer yoktu, tüm okul tanıyordu beni,
    okulun futbol takımında sağ bek oynuyordum ben, tüm okul biliyordu beni, maç
    yaparken kekelemiyordum, “pas ver”, “sola kaç”, “orta yap”, “adama bas”, hepsi
    takır takır çıkıyordu ağzımdan, hem de onca seyirciye rağmen… rol kesmiyordum,
    bunu defalarca söylemek istedim ona, “tamam bacaklarına bakıyorum ama herkes 13
    yaşında bacaklara bakar, ama rol kesmiyorum!”, oysa tüm sınıf çoktan binaya
    girmiş ve beden hocası, ve aynı zamanda okul takımına beni alan tip seslendi,
    “sınıfta yoklama alıp serbest bırakıcam” dedi bana ve gene yoklama da benim
    adımı söylemedi, beni tanıyan hocalar zaten yoklama esnasında adımı
    okumazlardı, listede sıra bana gelince kafalarını kaldırıp sınıfta mıyım diye
    bakıyorlardı. ‘burda’ bile diyemiyordum çünkü!
    Derya’ya, o ilhanla
    çıkarken, ondan öncesinde de, onu ret ettiğim dönemde de aşıktım. yani o
    yaşlarda aşk nasıl bişi ise, öyleydi bu his. ve bazen de şunu düşünüyordum,
    acaba sadece ilhanı kıskandırmak için mi bana çıkma teklif etti, ya da bu da
    hasan’ın bir şakası mıydı, ya da gerçekten derya da beni….” Hasan benimle dalga
    geçerdi bazen, şaka olarak, ve beni öfkelendirdiği zamanlarda olmuyor değildi,
    ama ilk o iletişim kurmuştu benimle, ve bana adımı sorduğunda ve ben bunu
    söyleyemediğimde, en ufak bir sırıtış bile yoktu yüzünde. içi dışı birdi, ve bu
    nedenle bazen bana kızardı, “ne biçim adamsın oğlum sen” derdi, “içinden ne
    geliyorsa onu söyle, bunu söylemen 10 dakika bile sürse, bırak karşındaki ne
    düşünürse düşünsün”. Oysa, lise 2’e kadar bunu başaramadım, ta ki, kafasındaki
    her şeyi tüm dünyaya haykıran, üstüne de, “fuck the world” adında bir şarkı
    yapan adamı duyana kadar. ve tabi daha sonra “Fuck All Y’all” da dedi.

    Sınıf öğretmenimiz
    olan kadın, beşli grup anlatımından sonra yeni bir icat daha geliştirdi, yıl
    başında herkes bir kura çekicekti ve öncelikle herkesin adı küçük kağıtlara
    yazılmalıydı, yazıldı da ve kurayı çektim, bana kimin çıktığını kimseye
    söylememeliydim, bu önemli değil, ama sorun şu ki, sıran gelince tahtaya çıkıp
    sana kimin çıktığını söylemeli, sonrada hediyeni vermeliydin. kuraların
    üzerinden iki hafta geçti, ve yıl başından 2 gün önce, rehberlik dersine herkes
    hediyeleri ile geldi, derya tahtaya çıktı ve adımı söyledi, şok olmuştum, ve
    üstelik millet birbirine hediye verirken dikkatimi çeken şey de şuydu, erkekler
    erkeklere hediye verirken, ya da kızlar kızlara, yanaklarından öpüyorlardı
    birbirlerini, oysa bir kız bir erkeğe, ya da bir erkek bir kız hediye verirken
    sadece tokalaşıyorlardı. bana ferat çıkmıştı ve ben bunu ona söylemiştim daha
    önce, kuralı bozmuştum ama buna mecburdum, sınıftaki herkesin gözü üzerimdeyken
    tahtaya çıkıp da, “bana”, ferat”, “çıktı” evet bu üç kelime, söylemesi o kadar
    zor ki. ya o gün okulu ekicek, ya da önceden ferata durumu izah edip, bana sıra
    gelince hemen tahtaya çıkmasını sağlayacaktım, öyle de oldu ve bunun için her
    ikimiz de hocadan azar işittik. en çokta ben, sonuçta hata bendeydi. aslına
    bakarsanız, bir çok kişi zaten kime kimin çıktığını öğrenmişti bile, çünkü
    çocuklar sır saklamasını pek beceremezler, oysa hasan ve derya şu sırrı uzun
    bir süre sakladı. hasan’a ben çıkmıştım ve onlar değişmişlerdi kuralarını,
    derya tahtaya çıktı ve adımı söyledi, ve hediyesini verdi, üstelikte beni
    yanaklarımdan öptü. tüm sınıf alkışladı bunu, bizim dışımızda diğer tüm
    birbirine çıkan kız ve erkekler tokalaşmakla yetindi. cesur bi kızdı zaten o,
    ama bana göre değildi, bunu daha sonra fark edebildim. genelde, eğer yüzeysel
    bir aşk yaşıyorsanız, kendinizi budarsınız, karşınızdakini de. ve sonuçta her
    iki tarafta, aşık oldukları yüze, istedikleri ruhu giydirip öyle evlenirler.  bu nedenle, kısa bir süre öncesine kadar, son
    dönemde bir hayli yaygın olan sanal aşklara, ve onların evlilikle bitmesine
    olumlu bakıyordum. oysa bir gün maillerime bakmak için nete girdim, ve sikik
    yahoo açılana kadar yan masadaki elemanı kestim… inbox’unda, tam 5 adet farklı
    hatundan, (en azından farklı hatun isimlerinden) mail olduğunu gördüm. izledim
    onu, ben herkesi izlerim, çünkü yazar olmaya çalışıyorum, bazıları yazar
    oldular bile ve şimdi daha çok zengin olmak için kapandıkları köşklerinde hiç
    bi sik yazamıyorlar… tip, yani yan masada ki, maillerini cevaplıyordu, bir tek
    yahoo açıktı ekranında, ve size yemin edebilirim, 3 saat sürdü beş adet maili
    cevaplaması. şöyle oldu, ben yarım saat nete girdim, kendi maillerimi
    cevapladım ve çıktım, bu esnada tip ilk maili cevaplamakla meşguldü, uzun
    yazmıyordu, alt tarafı yaptığı şey şuydu, hatun demiştiki, “merhaba, naber?
    Okuyup okumadığımı sormuşsun, ben adana da okuyorum, haftaya açılıyor okul,
    yarın ankaradan adanaya gitmek için yola çıkıcam, umarım iyisindir, kendine iyi
    bak”, ve tip bunun karşılığında, “meraba, ben adanaya da gelebilirim aslında”
    diye başlayan ve 2 cümle sonrasında, “görüşmek üzere” ile biten bir mail
    yazıyordu, toplam 3 cümle. abartmıyorum, gerçekten 3 saat. yarım saat sonra,
    tip hala ilk mailine çeki düzen vermekle meşgulken, netten çıkıp, 2 saat sonra
    bana gelen 2 çağrı nedeni ile tekrar nete girdim, ve aynı masaya gittim, tip hala
    ordaydı ve 4. maile kısa bir cevap yazmakla meşguldü, yazıyor, siliyor, tekrar
    yazıyor, tekrar siliyor ve bir türlü emin olamıyordu hangi kelimelerin karşı
    tarafı etkileyebileceğinden. ince eleyip sık dokumak bana göre değil, işte orta
    3teki ben ile üniversiteden şutlanmış ben arasındaki en belirgin fark. bu
    arada, üniversitedeki ilk yılımda, hocaya karşılık verdiğim için, sanırım 4 kez
    dersten atılmıştım… artık her zaman her yerde, eğer konuşmak istiyorsam,
    konuşurum. bir diğer farkta, evet canan’ın bacakları güzeldi, ama artık
    çırılçıplak da gelseniz üzerime, etkileyebileceğinizi sanmıyorum… bu nedenle,
    lütfen başka bir yol dene! (İşte bazen böyle tek bir kişiye ithafen kurduğum
    bir cümle ile de bitirebiliyorum öyküyü, çok tuhaf, ama üstüne alınan birileri
    olmalı)
    [ 22.10.2004 – 02:15 ]
  • isimsiz – 4

    isimsiz – 4
    okul da ki son
    senemdi, ve hâlâ 1. sınıftaydım.. yani atılmak üzereydim, salı günkü menü
    şöyleydi; sabahtan ilk iki ders tarih ve sonraki iki ders boş ve ondan sonra öğle
    tatili, ve bir ders daha boş, ardından 3 ders statik.. 10:20’de bitiyordu ilk 2
    ders, yani ilk iki dersi atlattıktan sonrasında, saat 14:40’a kadar beklemem
    gerekiyordu.. lanet olası salı günlerimin lanet olası 5 saat yirmi dakikasını
    nasıl geçirebileceğimi hala çözebilmiş değildim ve okulun açıldığı 5 hafta
    olmasına rağmen hâlâ statik dersine girmeyi başaramamıştım.. bu dersten 4 hafta
    devamsızlık hakkım vardı, ilk haftayı saymazsak, bu son şansım demekti ve
    bundan sonra da o dersi aksatmamalıydım.. o gün sekiz buçukta uyandım, erken
    uyanıp kahvaltı etmeyi bünyem kaldırmıyor, kusabiliyorum, bu nedenle bir bardak
    çay faslı sonrasında yola çıktım.. otobüs beklemek, binmek, inmek, biraz
    yürümek, kapıdaki görevliye öğrenci kartını kaybettiğini tekrar tekrar anlatabilme
    faslı ve blok yapılan ilk iki derse giriş.. buraya kadar sorun yok.. ama dersin
    blok yapılması nedeni ile katlanılması gereken fazladan bir 10 dakikam daha
    var.. hoca çıkabilirsiniz dedi ve defterimi katlayıp, kalemi de cebime atıp
    tuvalete gittim.. okulda kıdemliydim ve benim dönemimden herkes ya okulu
    bırakmış ya da mezun olmuştu, sanırım 6 kişi kalmıştık 2000 yılında giriş
    yapanlar olarak.. benim 2 devrem sonrası olan bi tip arkamdan geldi ve,
    “statiğe giricek misin” dedi, onunla takılıyordum bazı zamanlar..
    “bilmiyorum” dedim, “deneyeceğim”. dışarı çıkıp, okulun
    içindeki bir kafeye gittik.. oturduk.. bu okul derste olmadığım zamanlar,  derste olduğum zamanlara göre ruhumu daha çok
    sikiyordu, en azından hocaların yanında bu tipler ses çıkarmıyordu, ve ses
    çıkarmadıkları zaman onlara katlanması daha kolaydı.. 4 senedir geçip giden
    tiplere bakıyor ve yerimde sayıyordum, “istikrar” demişti geçen sene bana bir
    hatun, “hâlâ 1. Sınıfta mısın sen?” dedi, “evet”, dedim, “istikrarlısın” dedi
    gülerek.. ben gülmemiştim ve bu nedenle yüzü asılmıştı, insanları gerçekten
    anlayamıyordum, karşılarındaki insan beklediğin tepkiyi vermediklerinde
    bozuluyorlardı bu duruma.. her şey karşılıklıydı.. ve sanırım 4500 kişi içinde,
    en çok dikkat çeken 2 kişi, ben ve oğuzdu. Çünkü koskoca kampüste, hiç kimsenin
    hiçbir zaman oturmadığı bir yere oturuyorduk, merkez kafenin merdivenlerine.. ve
    beni istikrarlı bulan hatun bir keresinde 5 basamaklı o merdivenlerden geçip
    kafeye girerken bize 100binlira attı, dilenci gibi görünüyorsunuz dedi, ne bu
    haliniz, “zamanın geçmesini bekliyoruz” dedim.. ama o gün dersten çıktıktan
    sonra merdivene değil, bir masaya geçtik.. biz otururken oğuzun bir arkadaşı
    geldi, daha sonra başka bir arkadaşı, ve bir tane daha.. susup onların
    muhabbetini dinlemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.. konuştular,
    konuştular, konuştular ve ardından idil bana dönüp, “neden konuş muyorsun”
    dedi, “üzerine söz söyleyebileceğim bir şey yok ortada” dedim,
    “ooo” dedi, hepsi de buydu.. ardından bu 4 sınıf arkadaşı sınıflarına
    gitti ve oğuz ile tekrar gelip geçen tiplere bakmaya başladık.. “ne
    düşünüyorsun” dedi, “gözleri güzel” dedim, “2 gündür öğlen
    tatillerinde karşılaşıyorum onunla ve beni kesiyor” dedi, zaten ona göre herkes
    onu kesiyordu.. deniz adında bir hatun okuyordu müzik bölümünde, saçları
    kızıldı, “sürekli bana bakıyor” demişti oğuz, “e bana da
    bakıyor” demiştim ve o gün yanımızda olan oktay, “herkese bakıyor
    o” dedi, “ama sevgilisi var, bizim ordan otobüse biniyor
    sabahları”. benim umrumda bile değildi ancak oğuz üzüldü, bir sevgili
    istiyordu o, ve bir de müzik grubunun bir üyesi olmak, ve birde tyler durden
    olmak, ve birde, ımm – her şey olmak istiyordu aslında ve ona kimsenin “hiçbir
    şey değilsin” diyerek bir iyilik yaptığı yoktu..
    “baterist
    arıyorum” dedi bana,
    “sen ne
    çalıyorsun ki?” dedim
    “gitar”,
    dedi
    “hmm, bundan
    haberim yoktu”,
    “lise 3’ten
    beri bir grubum vardı, 2 ay önce dağıldı, şimdi tekrardan toparlamak istiyorum
    yeni bir grup”,
    “adı neydi
    grubunuzun, belki duymuşumdur”,
    “yok biz bir
    yerde çalmıyorduk, sen duymamışındır”.
    elbette duymadım göt,
    2 senedir tanıyorum seni ve hiç bahsi geçmedi bunun! her gün yeni bir fikir ile
    çıkıyordu karşıma ve eğer yalanını açığa vurursanız, o halde beyniniz yarım
    saatlik bir ispat seremonisini dinlemek ile geçerdi, kurtuluş yoktu, inanmış
    gibi görünmek dışında, ben inanmış gibi görünmüyordum ama ses de çıkarmıyordum..
    hayatım boyunca çekmişimdir bu tip insanları üzerime; sinek ve bok?  bu çocuk yalan söylediği zamanlar canım sıkılıyordu,
    ve iki yüzlünün biriydi, tamam, pekala, ama en azından fikirleri vardı onun,
    diğerleri gibi bu kafese sıkışıp kalmamıştı.. sabah siz gözlerinizi açık
    tutmaya çalışırken o gayet uyanık bir şekilde okula gelir ve “hey hey otobüste
    aklıma bir şey geldi” diye başlardı yeni ve saçma projesini anlatmaya, kaçıp
    kurtulmak istiyordu ama sadece bunu istemekle yetiniyordu, gücü yoktu çok uzağa
    adım atabilmeye.. ölmek istiyordu, hatta denemişti de bunu, hem de 2 kez, öyle
    diyordu. “gene intihar edicem, sadece uygun zamanı kolluyorum” demişti bana,
    ama söylediği her şeyi lafta kalıyordu.. ve lanet olası kafettonun lanet olası
    kapısının lanet olası merdivenlerine oturmuş, gelip geçeni kesiyorduk, geçen
    seneden beri hoşuma giden ancak bir sevgilisi olan hatunu gördüm tekrar,
    önümden geçip gitti.. doğru insan ile birlikte doğru zamanı da yakalamak
    gerekir dedim.. “ben masa altı yapçam” dedi oğuz, kalkıp içeri girdik
    ve bir şeyler satın alınan o büfenin altını derinlemesine görebilicek kadar
    uzaklıktaki bir masaya oturduk.. büfenin altına bakıyorduk, 3 adet bozukluk
    parlıyordu.. kaç para olduğunu bilmiyorduk, ama bir gevrek, belki de yanında
    bir çay, bir tanıdıkta bulursak, iki adet sigara edinmiş olucaktık.. kafeden
    bir şeyler satın alan öğrenciler, ceplerinden ya da cüzdanlarından para
    çıkartırken buraya düşürürler ve eğer düşen para yüzbinlira kadar yere eğilip
    almaya onlar için değmeyecek bir meblağ ise orada bırakırlardı.. her gün bi kaç
    adet bozukluk buluyorduk.. ve hemen harcıyorduk.. bu kez iki adet yüzlük ve bir
    adette ikiyüzellilik vardı.. oğuz yanıma geldi ve, “450 bin” dedi “bir çay
    ve gevreğe ne dersin?”,
    “bir şarkı ve
    bir çay” dedim,
    “ne
    dinleyelim?”,
     “ol dirty bastard – fantasy”,
    lanet olası müzik
    kutusundaki 500 şarkının arasındaki tek rap şarkısı buydu, 500de bir! iki
    yüzlüğü alete atıp şarkıyı seçti ve çay alıp yanıma geldi.. bir çay, ve müzik, hepsi
    bu.. oğuz çayı şekersiz içiyordu, ben ise iki adet küp şeker koyuyordum, ve
    tanıdık yoktu hiç, ve sigara da.. ve bardağın yarısına inince o, geri kalanına
    bir kaşık şeker atıp karıştırmak kaldı bana.. idil geldi, hani şu istikrar hatunu,
    ya da bize dilenci muamelesi yapan, ya da, “ooo” diyen, ya da benimle sevgili
    olmak isteyen, henüz bunu itiraf etmedi ve itiraf etmemesi daha iyi olur ikimiz
    içinde.. neyse neyse, yanımıza oturdu.. “sigara?” dedi,
    “elbette”. çıkarıp uzattı..
    “bu kez ortaya
    üzerine söz söyleyebileceğim bir konu at” dedim,
    “nelerle
    ilgilenirsin” dedi,
    “müzik”,
    “ne dinlersin”,
    “bi çok şey, mesela
    şu an çalan şeyi”,
    “neee?”,
    “şu an çalan şeyi
    biz attık”,
    “ama bu rap” dedi
    yüzünü ekşiterek
    “evet”.
    Ve birkaç cümle
    sonra vakit doldu, derse gitmesi gerekiyordu.. “burda takılıyosanız öbür ders
    uğrarım” dedi ve gitti.. ardından oğuzun başka arkadaşları geldi, okulda
    popülaritesi olan bir kaç kişi, ve onunda popülaritesi olması gerekiyordu, en
    azından bunu olabilirdi o, popüler.. ve bekliyorduk, bir süre sonra canım
    sıkıldı ve “ben gidiyorum ya” dedim oğuza,
    “nereye” dedi,
    “eve”,
    “ee devamsızlık?
    Kalırsın oğlum sınıfta, otur işte”,
    “ne bileyim ya, 3
    saat daha burada beklemek ve bunu dönem sonuna kadar sürdürmek, nası olsa en
    sonunda sikerim deyip ekicem, bare baştan hiç girmeyeyim..”,
    bir diskman’im
    olsaydı, -tabi o zaman pil sorununu çözebileceğimi sanmıyordum-, ya da bir
    sınıfa girip okuyabileceğim bir kitap, beni 4 saat 20 dakika oyalayabilicek
    herhangi bir şey işte.. masada ki muhabbet, bir bilgisayar oyunu hakkındaydı,
    ve iyice sıkıldığım bir sırada masadan kalktım, binadan çıkıyordum ki, -siz
    şimdi arkamdan idil seslendi diyeceğimi düşünüyorsunuz, ama hayır, öyle bir şey
    olmadı- kapıdaki güvenlik görevlisi seslendi bana,
    “meraba” dedim,
    elindeki öğrenci kartını bana doğru uzatarak,
    “bu senin, öyle
    değil mi” dedi,
    “aa, nerden
    buldunuz” dedim,
    “bir öğrenci
    getirdi” dedi, “artık her sabah gösterebileceğin bir kartın var”.

    Onunla daha önce
    tartışmıştım, kartımı kaybettim ve yenisini çıkarmak için uğraşmak zor geldi,
    otobüs şoförleri sormuyordu zaten, ve vapurda da sorun yoktu.. lanet olası
    metrodaki güvenlik görevlileri dışında hiç kimse, benim öğrenci olup olmadığımı
    merak etmiyordu, birde okulun girişindeki güvenlik görevlileri.. bilemiyorum,
    belki bir bankaya girersem, kapıdaki güvenlik görevlisi bana öğrenci kartı
    sorabilir.. üniforma giyen herkesin, ama herkezin, mevkiine göre bir takıntısı
    oluyor ne de olsa… ve her salı saatlerce beklemek dışında yapabileceğim başka
    bir şey de eve gidip öykü yazmaktı.. sonuç olarak ikisi de işime yaramıyordu..
    ama en azından öykü yazarken eğleniyordum.. ve sanırım şu an derse girmek
    üzereler.. tekrar otobüse binip derse yetişebilirim, ama sorun bu değil
    sanırım, ve ne olduğunu asla anlayamazsınız.. ama bir insanın, t cetvelini
    görünce tüm bünyesi alt üst oluyorsa, ve yıllar sonra bile bu his geçmiyorsa, o
    halde beklemek ya da beklememek değildir problem, ki problem de yoktur aslında,
    öykü yazar ve gene de aç kalırsın.. sonuç olarak zaman geçmiştir.. öyle ya da
    böyle.. değişen bir şey olmaz… zaman daha hızlı veya daha yavaş geçecektir.. işte
    okulda ya da evde olmam arasında ki tek fark.. 
    ve bir de, müzik dinleyebilmek için kutuya para atmam gerekmiyor –  en önemlisi de bu!
    [ 14.10.2004 – 22:45 ]
  • can sıkıntısı

    @page { size: 21.59cm 27.94cm; margin: 2cm }
    p { margin-bottom: 0.25cm; direction: ltr; color: #000000; line-height: 115%; orphans: 2; widows: 2; background: transparent }
    p.western { font-family: “Times New Roman”, serif; font-size: 12pt; so-language: tr-TR }
    p.cjk { font-family: “Times New Roman”, serif; font-size: 12pt }
    p.ctl { font-family: “Times New Roman”, serif; font-size: 12pt; so-language: ar-SA }

    3 hafta önceydi.. canım sıkılıyordu.. ve evden çıktım.. canınızın sıkıldığı zamanlar evden çıkmakla iyi edersiniz.. hiçbir şeyin önemi yoktur ve tek gereken şey zamanın geçmesidir.. evde oturmuş, hiç bi bok yemeden pinekliyordum, hayatımın yüzde doksan dokuzunu hiçbir bok yemeden müzik dinleyip odamın süslediğim duvarlarını ve tavanı izleyerek tükettim ve yüzde birinin yarısını yazarak geçirdim, geri kalan zamanda da işemiş sıçmış ve boşalmış olabilirim.. bu üçünü aynı anda yapmaya çalışıyorum, ama henüz başaramadım.. neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar ve o gün gerçekten evden çıktım.. nereye gitmeliydim? nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum.. hiç bir zaman bilmem gerekenleri bilemedim ve bildiklerim ise asla bir işe yaramadı. ısrarcı olmadım, hiçbir şeyi zorlamadım, kaderci değildim ama lanetlenmiştim.. buna inanıyordum, lanetlenmek, bu sizi rahat kılıyordu.. rahat mı? hiç sanmıyorum.. neye el atsanız elinizde kalır, ve siz yılmadan mücadele edersiniz bir süre, ama mutlaka, hem de her seferinde, bir patlak verir hayat, ama siz dersiniz ki; “everything’s gonna be alright”, bob’un dediği gibi, ya da n.b.n’nin.. bon öldü ama ben hâlâ bunu söylüyorum, hayatta kalanlarımla hayata tutunmaya çalışıyorum, neslimiz tükeniyor dostum, kısa bir süre sonra bizler olmayacağız ve insanlar rahat edecek; yaptırmak istedikleri şeyler olan efendiler ve kendilerini yapmaya mecbur hisseden köleler.. bir taraf seçenlerden değiliz biz, sadece yaşıyoruz, nefes alıp vermek dışında yaptığımız bir şey yok.. bazen çalışırız, ve kazandığımız para geldiği gibi gider; içki.. hiçbir şeyi biriktiremeyenlerdeniz biz. ölmemek için içeriz.. çünkü kafamız yüksek değilse ağır gelir ruhumuza ve ölmek isteriz.. ölmemek için içeriz ama yaşamak da istemeyiz.. “iki arada bir derede” temsil ettiğim her şey bu işte.. ve evden çıkmıştım, bu kez tam odaklanmak istiyorum, anlatamadım bir türlü ve anlatamadıkça saçmalıyorum, sayfalar sayfalar sayfalar.. bir kitap dolusu zırva, bu da eşittir bestseller olmaca.. yürüyordum.. elimi cebime attım, 2 milyon lira vardı, sevindim, bugün karşıyaka yapacaktım demek ki, tanıdık birine denk gelirdim belki.. hiç olmadı retro’ya, emin aga’nın dükkana giderdim, ama ben direk oraya gidecektim, son değil, ilk tercih orasıydı.. durağa vardım ve 514 geldi, hemen geldi, tanrı beni izlemeye almıştı gene, hemen gelmesi için 514 değil de bir tank dua etseydim kabul eder miydi? bu iyi olurdu aslında.. bazen internet kafeye girerdim, evimde bir bilgisayarım vardı.. müzik dinlemek ve .txt açıp üzerine harf kusmak dışında bir işime yaramayan bilgisayarım.. 3 sene önce ona bir modem buldum, eski bir modem, 2. el.. internete nasıl girilir bilmiyordum, ama bir şey duymuştum, 146’yı tuşlayınca giriliyordu, ben de denedim.. ve girdi.. ve yazdı işte.. anlıyor musunuz? bir mevsim bu! yaz! ve izmir.. bu iki kelime bir araya gelirse, 3. kelime intihardır.. eğer pas derseniz size 4. bir kelime verilir; sikik! bunun ardına bir çok kelime konabilir, sikik gün, sikik gün, sikik gün.. böylece devam eder bu.. 2 ay sürer ve o 2 ay içinde ölmediyseniz geriye kalan 10 ay da ölmezsiniz.. ve o günlerde 146 beni hayatta tuttu – ev telefonum sonraki 10 ay kapalı kalsa da.. bu güzeldi aslında, cep telefonumu da kapatıyor ve ölü taklidi yapabiliyordum böylece.. ama o günler bir felaketti benim için.. nete girer ve sitelerde gezerdim.. anlam veremezdim üstelik, bir sürü kişisel site, herkes herkese ruhunu göstermeye çalışıyor, peki ama hangisi gerçek? 3 yıl sonunda bir gerçek bulmuştum.. ve inandım.. bazen inanmaktan başka şansınız yoktur, ama inanç kelimesi iki yüzlüdür, çünkü içinde aldatılmayı barındırır bu kelime.. hayır, ben bir filolog değilim, ama kelimeleri iyi bilirim.. ‘sana inanıyorum’ dersiniz.. ve bir süre sonra da ‘sana inanmıştım’.. ve böylece devam eder bu, hayat boyu.. “hangisi gerçek?”


    paramın olduğu ilk gün bir dövme istiyorum taşaklarıma, yo hayır iki dövme, birinde “fuck the world” yazacak, diğerinde de “keep it real” ve bir de, “taşaklarımı yalasın o üç kağıtçılar” adında bir kitap yazmak istiyorum.. ve bedavaya dağıttırmalıyım onu, bedava dağıtımdan bir hafta sonra ksk sahile çıkıcam ve güzelim denizimi kitaplarımla kaplı bulucam.. denize atılmış bir ton kitap.. öyle olmuştu, sanırım 7-8 sene önceydi bu, bir peygamber bozuntusu bir kitap yazdı, “evrim aldatmacası” adında, ardından bunu bedava dağıttı, sonra ne mi oldu? herkes kitabı denize attı.. nerden geldiğimiz kimin umurunda ha? evrim ya da tanrı.. neyi değiştirir bu? hiç bir yerden geliyorum ve hiçbir yere gidiyorum.. ya da tam tersi.. ben bunlarla uğraşmıyorum dostum, bana şu an gerek, an! bu an, ah bak o an da uçtu gitti işte, sürekli tüketiyoruz, ve tükettikçe mutlu oluyorum ben.. ve bir türlü odaklanamıyorum “evden çıktım”dan sonrasına.. ama hâlâ umudum var, anlatıcam o günü.. “madem yaşamın sence bir anlamı yok o halde intihar etsene” dedi biri bana geçen gün, ona dedim ki “ben anlam aramıyorum dostum, ama sen anlam arıyorsun, bu nedenle yaşama sımsıkı bağlısın, mücadele ediyorsun”

    evden çıktım, bakın işte o gün 514 hemen geldi, ve ben neden tank istemedim ki dedim? internet cafe, (bir net cafe açıp intiharet cafe koyucam adını, göz alışkanlığından herkes internetcafe diye okucak onu, komik değil komik değil, gülmeyi kesin), herkes gta diye bir oyun oynuyor oralarda bu sıralar, tank ile şehirde katliam yapıyorlar ama oyun o.. bir tank kaçırmak istiyorum, 15 ay (askerlik) bedenimi rehin alıp ruhumu sikmek isteyenlerden bir tank çalmak istiyorum ve sonra gta oynamak istiyorum gerçek hayatta.. ölene kadar gangster.. ölene kadar nigga, ölene kadar güney amerika! ölene kadar latin! ya da, mickey ve mallory. ama mallory’m uzak bana.. neyse, 514’e bindim ve bir milyon verdim şoföre ve arkaya doğru yürüdüm ve bir kağıt yapıştırmışlardı cama, eshot’un bir ilanı.. yol boyunca o ilan beni idare ederdi.. okumaya başladım, bundan sonra şoförleri kontrol etmemiz gerekiyordu, öyle yazıyordu ilanda, artık şoföre bir milyon verince onun bizim için özel kentkartını alete okutup okutmadığına bakmamız gerekiyordu.. o an şoföre, “kentkartını alete yalattın mı benim için? sana para verdim ve sonra şu ilanı gördüm” demek istedim.. ama şoförün can sıkıntımla bir ilgisi yoktu.. kimsenin can sıkıntımla bir ilgisi yoktu.. yoo, birileri vardı, tepemde gezinip vır vır konuşan birileri, her şeye sahip olup konuşmaktan başka bi bok bilmeyen birileri, birbirleri ile çatışıp bizi duymazdan gelen birileri, anlaşamıyorsanız ne yarak yemeye HIYARarşik düzende aralıksız altlı üstlü konumdasınız demek istediğim birileri, ilk bombamın çalışıp çalışmadığını boktan bir davetiye nedeni ile çatışıp durdukları resepsiyonlarında denemeyi tasarladığım birileri, hepsini öldürmek istiyordum.. alayını! ama tankım yoktu, napabilirdim?

    otobüs sahile geldi ve ben indim.. etrafıma bakındım, saati olan birini aradım, buldum, “saat kaç?” dedim, on iki dedi.. erken gelmiştim, retro kapalı olabilirdi.. ama başka gidebileceğim hiçbir yer yoktu.. pasaja girdim, kapalı.. lanet.. bir yere oturdum ve çay istedim.. bekliyordum, çok geçmeden emin abi geldi, biraz lafladık, akşamdan kalmaydı, uykusuzdu, bana “biraz uyumaya gidicem” dedi, “sen kalır mısın dükkanda, yerime bakar mısın?” tabi elbette neden olmasın.. teklifi kabul ettim, çıkma teklifi dışında dostlarımın her türlü teklifine gözüm kapalı evet derim ve ibnelerden hazzetmem.. hayır canım, şaka yapıyorum, homofobik değilim elbette, bana ısrarla tacize varacak boyutta rahatsızlık veren gay’lerden hatunlardan da hazetmiyorum, yoksa çok gay arkadaşım var ve asla yadırgamam onlarla yolda yürürken ya da mekanda çay içerken utanmam. ama cinsel taciz konusunda ayrım gözetmiyorum, bazı insanlar bu konuda bile pozitif ayrımcı davranıyorlar. onlarla politik bir mücadele sürdürmem imkansız. hele ki fanzinlerimde küfür var diye kadın düşmanı ilan edildikten sonra..

    kızlarla sevişen kızları izleyebilirim bak ama, yahu kızlarla kızlar da saçma aslında, acaba kadınlar homoseksüel pornoları izleyip mastürbasyon yapıyor mu? bu tip bir ton saçma soru gayr-intiyari bir biçimde zihnimde dolanırken zamanı hatır hatur yerim.. saçma şeyleri düşünmek gerçeklerden uzaklaştırır beni, gerçeğe ne kadar yakınsam, işte o kadar.. “o kadar ne girdap!”


    bu cümleyi tamamlayamadım, bir ara hatırlatın, belki başka şeyler yapılabilir o harflerle.. kukuleta mesala.. az dost edinirim, çünkü bu soğuk dünyada kime güveneceğimi şaşırdım, ama benim de inanacak birine ihtiyacım var, tanrının iki yüzlülüğünden sonra iyice umudumu kaybettim, pezevenk çocuğu darwin ve yardakçısı nietzsche yoldan çıkardı beni. (onların dost olduğunu bilmiyor muydunuz? şaka şaka, ben de bilmiyorum.)

    mekanda yalnız kalmıştım, ufak bir yer, bir sürü giysi.. emin abi fiyatları söyledi ve gitti, 3-5 inandığım insandan biri.. bu soğuk dünyada kime güvenebilirim.. “bu soğuk dünyada kapana kısıldım-2pac) hafızam sikikti her müptela gibi.. bir kağıt kalem alıp yazdım fiyatları ve hemen canım sıkılmaya başladı.. kendimle baş başa kalınca canım sıkılır, kendimle baş başa kalmamam gerekir, mutlaka oyalanmalıyım.. gözüm kaçak yayın adında bir dergiye takıldı, elime aldım, içinde amatör yazarlar için bir ek vardı.. onları okudum, ve onlar hakkında yapılan yorumları da.. neden katlanıyorsunuz ki bu üçkağıtçılara? yazın işte, konuşur gibi yazın.. hiç bir eleştiri bana göre değil, çünkü ben diğer dillere çevrilmeye, yüz binler satmaya ve ünlü bir entelektüel olmaya çalışmıyorum, tek istediğim zamanı geçirebilmek ve düşünmemek.. yazmak başka şeyleri düşünmemi engelliyor.. ve nedense bir müşteri geldi o gün, genelde gelmezler, genelde dışarıdan bir göz atıp camekana, giderler, içeri girmeye korkuyor olabilirler, bizim görmediğimiz bir şey görüyor olabilirler içerde, bir örümcek? ya da kurt adam.. ya da elinde bir tank olsa herkesi öldürmeyi düşleyen biri olduğum anlaşılıyordur.. ama nedense o gün, tüm bu n.b.k ve g.t.a teorilerimden korkmayan biri “merhaba” dedi, “merhaba” dedim, “türkçerap cd’si bakmıştım” dedi, ben de elimdeki cd’leri gösterdim ona.. kendi korsan baskılarım, killa, fuat, susturucu, islamic force vs vs. baktı, baktı, baktı, ve, iyi günler deyip çıkıp gitti..

    anlam veremiyordum.. ama sanırım biz lanetlenmiştik, -kim tarafından?- ve biz lanetlenmişler birbirimizi bulurduk hep, ve ölene kadar güvenirdik birbirimize.. tıpkı o gün olduğu gibi, kimse gelmedi dükkana, o çocuk dışında kimse gelmedi, bir de emin abi geldi, akşam yedi gibi.. ve nedense, bu daima böyleydi.. sinek avlamak yani… ve ben neye el atsam elimde kalır… her şeyi doğru yaptığımdan eminim, ama mutlaka bir noktada hava kaçırıyor lastikler ve yolda kalıyorum.. bazen alnımda koskoca bir çarpı işareti olduğunu düşünürüm, ve benim gibi işaretlenmişlerle içerim.. sanırım daha fazla yapabileceğim bir şey yok.. içmek, sıçmak ve uyumak.. ve bir de aldatılmak – aşk değil kast edilen!

    insanlar tarafından aldatılmak! evet evet, daha fazlası yok, işte size hayatın anlamı.. şimdi sikik oyunuzu verin bana da bir savaş açayım size.. size ve tüm dünyaya.. dünyaya karşı ben.. “all eyez on me” – “bana verdikleri ıstırap için öç arıyorum”

    tuvaletim geldi, 1 saattir tutuyorum, ama artık yeter, sanırım işedikten sonra yazının başına geçince yazamayacağım.. bu kadarla idare edin.. yazı küstahtır çünkü, onun başından kalkarsanız bir daha sizi yanınıza sokmaz.. asla! biter.. aynı şu an olduğu gibi.. bitti.. bu da böyle olsun.. ama tank edinir ve kullanabilirsem meclislerine dalacam.. bundan şüpheniz olmasın asla!

    30.eylül.2004
  • hayalet baba

    8 yıl önce bugün, içinde bulunduğumuz hayata veda edip başka bir diyara giden babam için, 2004 yılında yazdığım bir öykü:

    hayalet
    baba

    yazdı..
    okuldan yeni atılmıştım.. kaydımın tamamen silinmesini ve lise
    diplomamın bana geri iade edilmesini bekliyordum.. ölüm gibi
    geliyordu, bu iş için yürütülecek olan işlemler.. askerliği
    tecil ettirememek gibi bir risk vardı.. sıkıntıdan patlıyordum..

    sakallarımı
    kesmiyordum uzun bir süredir.. tırnaklarımı da.. günde bir öğün
    ya yiyor ya yemiyordum. annem, zayıfladın deyip duruyordu.
    umursamıyordum.

    hiçbir
    iş yaptığım yoktu, yapılacak hiç bir iş de yoktu..
    boşalmıyordum bile.. aşık değildim kimseye.. aranıyordum.. rüya
    görmez olmuştum.. sakallarım tuhaf bir biçimde çıkıyordu,
    tarikatçı kaçıklara benziyordum sakallarım uzayınca.. babamla
    tartışırdım sürekli bu yüzden.. ben sakal sevmem, derdi.. o
    zaman sen de bırakma, derdim.. üç dört günde bir tıraş olurdu
    o ve yaşı 66 olmuştu sanıyorum..

    sanıyorum.”

    ilgisizdim
    her şeye karşı.. ona kötü davranmıştım ve kötü davranmaya
    da devam ediyordum.. herkese kötü davranıyordum aslında.. zamanla
    değişmeyen sabit bir tavrım yoktu ama iki yüzlü değildim..
    neysem oydum.. sadeydim.. ama sabit değildim.. bugün “olur”
    derdim, yarın “olmaz.”

    gene
    halüsinasyonlar baş göstermişti.. oysa yoktular bir üç ay
    kadar.. basit görüntülerdi bunlar, ne ses ne hareket vardı,
    sadece gölge ve ışık.. görünüp kaybolan türlerinden.. ve de
    nefes alıp veren bir şeyler.. ne olduğunu bilmiyorum.. ama
    hissedebiliyordum.. ensemde.. ağzımı bantlayacaklarmış gibi..

    günde
    25 bardak çay içiyor ve 2 saat uyuyordum.. çok fazla boş zaman
    ama yapılacak hiç bir şey yok.. bekliyordum.. neyi? bunu
    bilmiyordum..

    yazdı..
    ve sıkıntıdan patlıyordum.. 2 aydır evden çıkmamıştım.. yo
    yo, arada sırada bakkala gidiyordum.. ve delirmek üzereydim artık..
    yazmıyordum.. okuyabileceğim hiç bir şey yoktu.. film izlemekten
    sıkılmıştım.. mullholland en nihayetinde çözülmüştü, en
    azından bana göre.. müzik dinlemek istemiyordum.. ama fonda
    sürekli çalardı bişeyler, en çok da beth gibbons, cebrailim..

    telefonun
    çalmasını bekliyordum sadece.. çalıcak ve gidicem.. çalmıyordu..
    izmir çekilmezdi yazları, herkes gider ve geride bi tek sen
    kalırdın.. sıcaktır ve yapılabilicek hiçbir şey yoktur,
    eylüle kadar bekler ve bu arada delirirdin..

    neyse,
    akşam 9 sıralarıydı.. annem ablam ve yeğenim dizi izliyor, babam
    diğer odada film izliyor ve abim ise evin karşısındaki kahvede
    maç izliyordu.. koltukta yatmış, hiçbir şey yapmıyordum..
    düşünmüyordum bile.. bilgisayara geçince de hiçbir şey
    yapmıyordum.. bir dosya açıyor ve “bara girdim, güzel bir hatun
    vardı” diye yazıp sonra kaydediyordum dosyayı.. sonra da
    siliyordum.. sonra bir dosya daha açar ve bu kez de, “bara girip
    en dibe göçtüm.. bir içki istedim” diye yazardım.. kaydeder ve
    silerdim.. yolunda gitmeyen bir şeyler vardı ama ne olduğunu
    çözemiyordum.. her zaman yolunda gitmeyen bir şeyler vardı
    zaten.. ama bu kez yolunda giden bir şey yoktu belki de..

    annem
    mutfağa gitti ve 10 dakika sonra beni çağırdı, kavun kesmişti
    ve kabuklarını çöpe atmam gerekiyordu, evdeki ufak çöp kutusu
    dolmuştu, çöp evin biraz ilerisindeydi, çöp torbasını aldım
    ve dışarı çıktım.. alt kapının menteşesi bozuktu, çok zor
    açılıyordu kapı, tüm enerjimi kapıda kaybettim, nedeni buydu
    belki de, yoksa haklardım o pezevengi.. neyse, daha oraya gelmedik,
    spoiler vermeyeyim.. çöpe gittim, kapağı kaldırdım ve torbayı
    attım.

    kahveden
    bir adam çağırdı yanına, bu daha önce de olmuştu, bu mahalleye
    6 ay önce ilk taşındığımız zaman, çağırmış ve “neden
    çöpü oraya atıyorsun, nerde oturuyorsun sen” demişti. o zaman
    hıncımı alamamış ve o günden sonra da evdeki çöpleri atmak
    için can atar olmuştum..

    adamın
    evi, çöp tenekesinin dibindeydi ve “sizin kokunuzu mu çekicez
    lan biz” diyordu, evimiz tenekeye biraz uzak diye.. ama
    yapılabilicek bir şey yoktu, büyük ihtimal işsizdi adam, ve canı
    sıkılıyordu kesinlikle, biriken enerjisi bir yere boşaltılmalıydı
    getirisi olmasa bile, belki bir yumruk belki bi kaç tekme.. atsa da
    bunları yese de..

    mahallede
    olup bitenle pek ilgim olmamasına rağmen onu gece gündüz
    görürdüm.. 6 ay geçmişti ve hâlâ o anı bekliyordum, dayak
    yiyecektim belki de, ama bir yumruk inecekti ona.. 35 yaş
    civarındaydı adam.. kesinlikle çocuğu olan biriydi..

    ne
    var” dedim

    çöpü
    neden oraya atıyorsun” dedi,

    evinize
    yakın diye” dedim, “karnın acıkınca çok yol yürümezsin”

    seni
    siktiğimin pezevengi” dedi.. ve olan oldu.. hâlâ hayattaydım..
    iyi geçirmişti kafayı bana, ama sonrasında gözü morarmıştı..
    ben vurmadım ama.. birader kahvede maç izliyordu o an ve
    “siktiğimin pezevengi” sözünü duymuştu, aile bağlarına
    benden daha çok önem verirdi, ve tabii kardeşi olarak bana da..
    koşarak geldi.. gerçekten koşarak.. ve iyi geçirdi.. çok iyi..
    sayı!

    hepsi
    buydu.. futbol maçı unutuldu ve boks maçını erteletmek için
    sahaya indi herkes.. eve girdim.. girdik.. aynı koltuğa yattım..
    birader tekrardan kahveye gitti.. aynı can sıkıntısı ile baş
    başa kaldım.. kafayı yemiş ama can sıkıntısını
    yenememiştim..

    internet
    cafeye gidicem” ben dedim valideye.. “hayır!” dedi,
    endişeliydi.. daha öncesinde, bir kavga sonrası, konsere diye
    gitmiş, kafam ve dirseğim yarılmış şekilde hastanede bulmuştum
    kendimi, sadece başım dönmüş ve düşmüştüm durakta.. umrumda
    da değildi o adam.. uzun zamandır kimseyi kâle almıyordum..
    sinirim adama değil kendimeydi.. kafa yemek istemiştim.. işe yarar
    sanıyordum.. duvara vurmaya da cesaretim yoktu.. biri kafa atsa
    düzeleceğimi sanıyordum, hiç bi bok olmadı..

    neyse,
    evden çıkmış kafeye doğru yol alıyordum, iyice yaklaşmıştım,
    kapısı görünüyordu, kurtulmak üzereydim.. içerden bi tip
    çıktı, yüzünü görüyordum, sırıtıyordu, iyice yaklaştı,
    yaklaştı, yaklaştı.. kimyasal yasin miydi bu? evet oydu, ona öyle
    derdim ortaokulda, ben koymuştum ona bu adı, mantıklı bir
    açıklaması yoktu, ama adı buydu ve o yaşlarda kimse mantığa
    önem vermiyordu.. çok zayıftı yasin, fen bilgisi derslerinde
    iskelet olarak kullanılabilirdi..

    “naber?”
    dedi, “tanıdın mı beni”

    “eyvallah”
    dedim gülerek, sahte bir gülüş değildi bu, severdim onu,
    “tanıdım, senden naber?”

    “eh
    işte, sınav sonuçlarına baktım”

    “ne
    sınavı bu böyle?”

    “memur
    olmak için. daha önce de ösys’ye girdim ama fos.”

    ben
    meslek lisesine gitmiştim o ise düz liseye.. en son 1 yıl önce
    karşılaşmıştık, yolda, işsizdi o zamanlar, ben ise
    öğrenciydim, hayatım boyunca öğrenciydim, -ilk altı yılı
    saymazsak- evlerimiz yakındı yasin ile, iki üç mahalle, lanet
    olası geçim derdi engelliyordu insanlarla tesadüfen de olsa
    görüşmeni..

    çalışıyor
    musun bir yerde”

    yo
    hayır.. ya sen?”

    ben
    okuyordum işte..”

    bitmiştir
    artık okulun…”

    bitti..
    ama diploma vermicekler”

    nasıl?”

    atıldım.”

    durdu..
    gözlerindeki nefreti görebiliyordum.. bir anda oldu bu. nefret
    kolay bir duygudur, basittir, aniden gelir ve kalıcıdır! aşk da
    en başlarda aniden gelir, yenilen kazıklar biriktikçe bu duyguyu
    hissetmemeye çalışırsın.. aslında aşk bir şartlanmadır en
    başlarda, birini gözüne kestirir ve şartlanırsın, sonra nefret
    başlar.. aniden gelir.. aşk gidince yerine nefret gelir, eğer eski
    sevgilinizden nefret etmiyorsanız, aşıkta olmamışsınızdır, ya
    da hâlâ aşıksınızdır. ilk görüşte aşk diye bir şey
    yoktur, ilk görüşte şartlanma vardır, şartlanmalardan yenilen
    kazıklar sonrası kolaydır, bir aşk baş gösterir.. aniden en
    derininizde dolaşır ve dinamiti koyar biri, sonrası zordur,
    şartlanmamaya çalışırsınız.. ve nefret ise kimyasal yasin’in
    gözlerindedir..

    o
    bir okula girmeye çalışıyordu, ne olursa.. ve tek söz etmeden
    yoluna devam etti.. sadece kendime değildi zararım. fazlalık
    olduğumun farkındaydım. intikam alıyor gibiydim ama yanlış
    kişileri seçtiğimi de biliyordum. dünya ağzıma sıçmıştı,
    istediğim gibi yaşayamıyordum.. yaşamamı istedikleri gibi de
    yaşamıyordum.. öylece durmuş bekliyordum işte ve bu arada
    başkalarının, istendiği gibi -en azından kendileri bunu istemese
    de- yaşamalarını engelliyordum.. yatağa yattım, şartlanmalar ve
    dinamit sonrası, gerçek bir şeyler için beklemeye başladım..
    bir aşk hayatta tutardı beni.. ama yoktu işte.. nerdeydin be sen?

    kafayı
    yedikten 4 saat sonrasıydı sanırım, saat bir civarıydı, ev
    uyuyordu, herkes işe gidicekti yarın.. bilgisayarı açtım ve
    bekledim öylece.. disketim takılı kalmıştı.. bir düğmeye
    basmam gerekiyordu.. sistem disketi değil o diyordu.. disketi çıkar
    ve bi boka bas.. bense bekliyordum..

    babam
    öksürmeye başladı diğer odada.. uzun süredir tıkanmıyordu..
    ona okuldan atıldığımı söyleyememiştim.. annem söylemişti..
    evin yatak odasında, ki orada uzun süredir yatmıyordu kimse,
    oturmuş mülksüzleri okuyorken ben, babam işten geldi, saat ondu,
    gece, sabah 8’de evden çıkıyordu ve akşam onda evde oluyordu,
    bir kahvede 12 saat çalışıyor ve günlük 15 milyon alıyordu,
    bir kısmı ganyana giderdi paranın, emekliydi aynı zamanda, iki
    otobüs değiştiriyordu işe giderken ve gelirken.. ve ölmek
    üzereydi.. hatta 6 ay önce ölmüştü de, benim moralim bozulmasın
    diye yaşıyormuş gibi yapıyordu, gülmeyin, şaka yapmıyorum,
    hastaneye kaldırmıştık onu 6 ay önce, nefes alamıyordu, 2 hafta
    yattı orada.. şubat tatilimi harcadım, şikayetname olarak
    söylemiyorum harcadım derken, feda olsun..

    refakatçıydım,
    ilk haftaydı, geceydi. “kalk” dedi, “kalk ben ölüyorum”
    sandalyede yatıyordum, 11’de haplarını vericektim ona, saat üç
    olmuştu, uyuyakalmıştım, “noldu” dedim.. bana, 11’de
    haplarını içmek istediğini, ancak yanlış hapları içtiğini ve
    üstelik yanlış miktarda içtiğini söyledi, bunu söylemesi çok
    uzun sürdü, bir yandan hava üfleyen bir makineyi takmaya çalışıyor
    bir yandan onu dinliyordum, makineyi taktım ve hortumu ona verdim..

    neden
    beni kaldırmadın ki” dedim.

    uyuyordun”
    dedi.. iyice kötüleşiyordu ve odadaki diğer 3 hasta sadece
    uyuyordu.. nöbetçi hemşireyi çağırdım, durumu anlattım, bana
    “onun bişiyi yok, o haplar zehirlemez, psikolojik olarak tıkanıyor
    bişi olmaz” dedi, ve gitti yattı kaltak.. 1 saat içinde 4 kez
    çağırdım onu, dördücüsünde tekrar geldi, ve aynı tiyatro
    oyununu canlandırdık hemşire ile bu kez desibeli yüksek bir
    şekilde. nöbetçi doktoru çağırdım sonra.. böyle bir şey
    işte.. ölmeyeceğini söylüyor herkese o gün bugün, “ben o gün
    ölmedim ya, bi daha da ölmem artık.”

    ama
    her gece öksürüp duruyordu ve kimseden hiç bi şey istemiyordu..

    neyse,
    iyice karıştırdım, mülksüzleri okuyordum, bir zamanlar imal
    edildiğim yatağın üzerinde –şimdi de ihmal ediliyordum belki
    de?

    bizim
    oğlan yok mu” dediğini işittim babamın. valide,

    yatak
    odasında kitap okuyor” dedi. salona girmeye çıkmaya korkuyordum.

    nolmuş
    okul” dedi babam.

    gene
    sınıfta kalmış” dedi valide.

    e
    nolcak şimdi, 1 sene daha mı uzadı?”

    af
    çıkması gerekiyormuş, kaydını sildircek.”

    olsun”
    dedi, “askere gider, işe girer, yapar bir şeyler, darlama çocuğu”

    başka
    hiç bir şey demedi.. kimse hiçbir şey demedi.. kitaba devam
    ettim..

    işte
    bu gecede öksürüp duruyordu.. su verdim önce, istemedi, koydum
    bardağa, içti, “sen git yat” dedi, “bişey yok.”

    bişey
    vardı.. ve gidip yatmadım bu kez.. ama uyku onbin yıldır namağlup
    götürüyordu bu ligi, ve uyandığımda saat üçtü.. bakkala
    gidip ekmek almam gerekiyordu, gittim, gazeteye takıldı gözüm,
    ama gazete okumuyordum ben, dönen dolapları benim gözümden haber
    eden bir gazete çıkana kadar da bu böyle gidicekti.. kesiyordum
    onları sadece. basını ameliyat ediyordum neşterle. kolaj için.

    ve
    çöp tenekesi kapımızın önüne gelmişti, 15 metre itilmişti..
    canım hâlâ sıkılıyordu ve 15 dakikalık bir iş bulmuştum
    kendime.. ekmekleri eve bırakıp, çöp tenekesini dün geceki
    yerine iteklemek için evden çıktım.. ittim.. kavga çıkmadı..
    adam görünürde yoktu.. ve canım hâlâ sıkılıyordu..
    göztepe-karşıyaka maçına gidip kavgaya karışmak iyi fikirdi
    aslında.. ama ligler tatildeydi.. yazdı.. ve sıkıntıdan
    patlıyordum..

    tek
    kelime etse babam, bağırıp çağırsa, evire çevire bi güzel
    pataklasa, rahatlayacaktım.. yapmıyordu..

    15.09.2004
    – 03:22

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • havalandırma deliği

    havalandırma deliği

    dönemin son sınavıydı.. ve belkide okul hayatımın son sınavı.. okuldan atılmak üzereydim.. atılmamam için hem bu yıl ortalamayı tutturmam, ve eğer bunu başarabilirsem, ardından seneye sınıfta kalmamam gerekiyordu..

    yapabileceğim bir şey yoktu, ders çalışmak istememişti gene canım ve aklımda kalanlar ile 10 sorudan ikisini yanıtlayıp sınıftan çıktım.. sınavdaki iki gözcüden biri, benimle yakından ilgilenen bir öğretim görevlisiydi ve benim kağıdımı boş görünce, daha önce yaptığı hatayı (‘çıkışta beni bir gör’ deme hatası, çünkü onu beklemeyip gideceğimi biliyordu) tekrarlamayıp, hemen peşimden gelerek, sınıftan çıktıktan sonra arkamdan seslendi..

    arkamı döndüm, ne var dedim ve bana, konuşabilir miyiz dedi gayet kibar bir tavırla.. kendi açısından bana yardımcı olmaya çalışıyordu ve bu açıdan onu anlayabiliyordum, ama o benim açımdan bakmıyordu asla..

    “benim yapabileceğim bir şey yok biliyorsun” dedi..

    “önemli değil” dedim

    “neden” dedi.. “atılacağının farkındasın değil mi?”

    “saçma” dedim..

    “ney” dedi,

    “bunca çaba” dedim, “şu an ki yaşama savaşı”

    “sen dünyayı değiştiremezsin ki”

    “değiştirmek istiyor muyum ki?”

    “ya ne istiyorsun?”

    “susmanı!”

    şefkat dolu bir gülüş vardı yüzünde, aynı zaman beni aptal ve çocuksu buluyordu..

    “odama gidelim” dedi, “vaktin varsa yani?”

    “ah evet, tabi neden olmasın..” gittik..

    “otur.” oturdum.. “bir şey içer misin?” dedi, “söyleyeyim..”

    “gerek yok” dedim, “şimdi de ben sorayım, neden?”

    “tek şansın bu” dedi, “anlamıyor musun? başka şansın yok.” tekrar, tüm olan biteni saçma bulduğumu söyledim..

    “n’apmak istiyorsun” dedi, “sen belki matematiği, fiziği ve daha bir yığın şeyi gereksiz buluyor olabilirsin ama bak, fotokopi çektiriyorsun dergin için, otobüse biniyorsun, film izliyorsun.. yani tüm bu şeyler, bu bilimin sayesinde oluyor, bilim ilerledikçe daha yeni şeyler çıkıyor ve hayatımız kolaylaşıyor, uçaklar, internet, cep telefonları.. anlıyorsun ya.. senin için de yararlı şeyler vardır mutlaka, en azından müziğin senin için önemli bir şey olduğunu biliyorum.” beni iyi tanıyordu, oldukça iyi..

    “tüm bunlar için, 10 saat çalışıp 10 saat de uyuduğumu düşünürsek, 1 saat de yol, geriye kalan 3 saat için mi hepsi? Yorgun düşülmüş 3 saat? bunların hepsi de birbirine bağlı, yetişmiş insan gücü, bir hikaye! ben bir şey üreticem, sende bir şey üreticen, sonuçta ikimizin emeğinin yüzde ellisi ile birileri keyif çatıcak, yüzde ellisi ile biz birbirimizin ürettiği şeylerin yüzde onuna sahip olabileceğiz, yüzde doksanı ise gene üst kademe beylerinin olucak.. ah evet, ben de yükselip, süper bir hayata kavuşabilirim, haklısın, ama saçma işte, gereksiz hepsi.. sadece yiyecek ve giyecek yeter.. elektronik olan/lüks olan ve üretimi için belli bir profesyonel bilgi gerektiren şeyleri üretmek ve kullanmak için hayatımızı tüketiyoruz.. ve sen bana ölümün de zayıf işi olduğunu söyleyebilirsin, ama ölüm bazen de isyandır, bu hayata ayak uyduramayanların isyanı, redddenlerin isyanı. balinalar sence zayıf oldukları için mi intihar ediyor, ne dersin? bence reddettikleri için..

    işe yaramadığını söyleyebilirsin ama zaten işe yarasın diye ölünmez.. (burada açlık grevlerine de gönderme yapıyordum ama anlamazdı pezevenk, siz anladını mı?) ritme ayak uyduramayan biri gibi algıla bunu, herkes horon tepiyor, oysa ben durup dinlenmek istiyorum, e tabi normal olarak düşüyorum durunca, ve eziyorsunuz beni, ve sizin gibiler yüzünden benim dışımda, orada, içerde, sınavda, hala sınavda, 79 kişi, HIZA ayak uydurmaya çalışıyor..

    ama anlayamadıkları şey, o hızda manzararın görünmeyeceği.. o hızda dünya görünmez, yaşam görünmez.. ve aniden fren kopar.. daha sonra da bir tekrarın içinde sıkışıp kalırsın, çocuğunu da kendine benzesin diye okula yollarsın, dersin ki oku da baban gibi eşek olma. oysa fark yoktur, günümüzde okuyan da okumayan da eşektir, ceo’lar bile eşektir, nerdeyse 24 saat çalışıp milyarlarca maaş alırlar ama sadece tatillerde yaşarlar..

    yüksek hız mide bulandırır, baş döndürür, zevk aldığını sanırsın başlarda ama bu sahte bir zevktir.. gittikçe manzara yok olur ve düz bir çizgiden ibaret olur gördüğün her şey, aynılaşır, aynalaşır.. ben durmayı ve böylece düşmeyi seçenlerdenim..

    bir otobüs gibi algıla bunu. siz otobüste oturmuşsunuz ve otobüsün hızı aşırı yüksek.. bu hızda siz sadece camdan bakıyorsunuz, ama hiç bir şey görmüyorsunuz, bazen hostesler [gezegensel iş makinası] sizlere yeni ikramlarda bulunuyor, ama bunlar sizi tatmin etmiyor, siz durup dinlenmek istiyorsunuz, oysa sadece, arada sırada mola verebiliyorsunuz, hepsi bu..

    biz aynı otobüsün içinde, otobüsün hızına eşit bir hızda terse doğru koşanlarız, bu nedenle de bizim manzaramız hep aynı kalıyor sizin yüzünüzden. sadece yanımızdan geçen koltuğa oturmuş insanlar değişiyor, anne baba, abi, abla, dayı amca, teyze hala, ilkokul öğretmeni, ortaokul lise, üniversite, çavuş, komutan, general, başbakan, imam, koca, arkadaş, dost, bir sürü ıvır zıvır..

    sürekli aynı şeyi söyleyip duruyorsunuz bize; ‘otursana boş bir yere, bizimle gel, hıza ayak uydur..’

    istesek yapamaz mıyız sanıyorsunuz? yapıyoruz zaten, aynı hızdayız sizinle, sadece yönümüz ters.. otobüsün kapısını bulabilsek inicez ama dayanamıyoruz sonuna kadar, ya siz bizi pencereden aşağı atıyorsunuz (içeri) ya da biz üstteki havalandırmayı bir kurtuluş olarak görüp (intihar) ölüyoruz.. ama bu zayıflık değil.. reddediş..”

    sustum.. hiç bir şey söylemedi.. beni çocuksu bulduğundan eminim.. ayağa kalktı, elimi sıktı ve “sen bilirsin genç” dedi alaylı bir şekilde pis pis sırıtarak..

    dışarı çıktım.. merdivenlerden indim, kampüste kimseyle görüşmeden evin yolunu tuttum.. milyarlarca insan, hıza ayak uydurmaya çalışıyordu.. manzara aynıydı ve sıkılmıştım artık.. tepedeki havalandırma deliğine takıldı gözüm.. henüz zamanı gelmemişti..

    // 18.06.2004

  • aylak

    aylak

    bir öykü yazmaya
    çalışıyorum.. bir odadayım.. hep aynı odadayım! 3 kişi
    horluyor. ve kulaklık taktığım halde, seslerini
    engelleyemiyorum.. müziğin sesini fazla açarsam, kısmamı
    istiyorlar, ve onlara horlamamaları gerektiğini, lanet bir öykü
    yazmaya çalıştığımı anlatamıyorum. “yarın okula gitmicen
    mi? yatsana sen artık, saat sabahın beşi olmuş” diyorlar.

    yatıcam bişi
    yazıyom”

    ve yazmaya çalıştığım
    şeyin içine ediliyor, ardından da duvarda bir yanılsama
    görülüyor, bir saniye bile durmuyor ama ürkütüyor beni,
    sonrasındaysa peder kalkıyor tuvalete girmek için.. odaya
    giriyor..

    “yatmıyon mu sen?
    okul yok mu yarın?”

    “yarın öğleden
    sonra gidicem, işim var, şimdi yatıcam” diyorum.. ve sanırım
    yalan söylüyorum, çünkü yarın sabahın yedisinde uyanacak ve
    derse girmek için evden çıkacağım.. bir hatun gelecek yarın,
    garajdan onu alacam.. ya da, du bi saniye, yoksa bu hatun sınıftan
    biri mi olsa? barda karşılaşsak? klasik öykü kurguları hepsi…
    basit.

    bir öykü yazmaya
    çalışıyorum.. bir odadayım.. hep aynı odadayım! ve sanırım
    bir öykü yazamadım.. olsun.. şimdi de uyuyacağım…

    ***

    uyuyamıyor, kalkıp
    defterimin arasına sakladığım 10’luk paketten 6 adet
    dimenhidrinat etkili atraksiyonu alıyorum avucuma.. midem bulanıyor
    onları her görüşümde! özellikle elimde iken onlar.. bi de suyu
    alınca diğer elime.. midem bulanıyor.. acı değiller! tatları
    çok da kötü değil aslında.. ama bazı şeyleri hatırlatıyor bu
    haplar.. attım ağzıma.. ve su.. kusmak üzereyim ama olmaz.. 15
    dakika.. sadece 15.. sonra yoluna girecek her şey.. girecek mi
    gerçekten? valide uflayıp pufluyor oğlu hâlâ uyumadı diye..
    bişi de diyemiyor.. hadi yat anlamında bir ‘uff’ sesi.. sanki
    sıcaktan bunalmış da öylesine söyleniyormuş gibi.. ama öyle
    değil işte..

    telefonumu elime alıp
    bir numarayı tuşluyorum, karşı taraftan bir ses geliyor;
    “aradığınız numara geçici olarak servis dışı olmuştur,
    lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.”

    daha sonra? her gün
    aynı şeyi duymaktan bıktım.. 2 yıldır aynı şeyi söylüyor bu
    karı bana; daha sonra dene! ‘geçici olarak’mış demek?

    telefonumu başucuma
    koyup gece lambasını söndürüyorum, saat 6 olmuş.. güneş
    doğmak üzere.. midem hareketleniyor.. unutmuşum.. birden
    seviniyorum.. işte.. başlıyor.. hemen yatağıma yatıyorum.. 3
    dakika sonra şakaklarım uyuşuyor.. sonrada parmaklarım.. gözlerim
    ağırlaşıyor.. yarım saat sonrasındaysa -ne kadar çabuk geçti
    bu zaman- çalar saat.. valide kalkıyor, peder de, birileri işe
    gidiyor işte.. gözlerim kapalı.. ağırım.. ama uyku yok..
    bitkisel hayat gibi bişi.. dış dünyada nelerin olduğunu
    hissedebiliyorsunuz ama aynı zamanda rüya görüyor da
    olabilirsiniz, halüsinasyonlar da.. ya da rüya gördüğünüzü
    zannediyorsunuzdur hatta her şeyi zannetmeye başlarsınız bu akış
    içinde.. her şeyi zannettiğiniz bir zaman dilimi.. hiçbir şeyden
    emin olamıyorsunuz..

    sanrılar görmeye
    başlamadan önce her cümlenin sonunda ‘sanırım’ dersiniz..
    olaylar karşısındaki emin olma duyunuzu yitirdikten sonra sanrılar
    kendiliğinden belirecektir.. bunları nerden mi biliyorum? hayır
    bir psikolog değilim ben ama emin olun psikologlar da hastalarına
    verdikleri hapları kendi üzerlerinde denemiş değiller..

    bir yarım saat daha
    geçiyor, annem kardeşlerimi kaldırıyor bu kez, ve yeğenimi, işe
    ve okula gitme vakti.. daha sonra ben.. ben? ama.. ama ben..

    “hasta mısın
    oğlum?”

    “şeey.. eeaeaa”
    konuşamıyorum, git başımdan anne, git, bırak beni, böyle iyiyim
    ben, bırak..

    “okula gitmicek
    misin?”

    “gi..de..rim..”

    “hadi kalk”

    “ta..mam”

    “hadi kalk”

    “gitmicem bugün”

    “olmaz, hadi kalk”

    kalkıp, soğuk suyu
    yüzüme vuruyorum bir kaç kez. kahvaltı yapacak mısın sorusuna
    sert bir şekilde, hayır diyorum, midem berbat ötesi, başım
    dehşet, tonlarca demir atmışlar sanki beynime, ağır, çok ağır..
    valide yeğenimi okula geçiriyor.. sene başından beri üzerine tek
    satır yazılmamış bir defteri alıyorum yanıma, ve bir de içine
    uzun süredir uç koymadığım bir kalemi.. yola çıkıyorum.. kent
    kart parası cebimde.. kartı doldurmuyorum.. okula yayan gidiyorum..
    2 saat sürüyor.. insanları izliyorum.. napıyor bunca insan?
    nereye koşuyor? servisleri görüyorum.. içindeki işçilerin hepsi
    uyuyor.. kaçırılan otobüslerin arkasından küfürler
    savruluyor.. ne bu telaş? anlam veremiyor ve yoluma devam ediyorum..

    okula vardım..
    girişteki güvenlik görevlisi gıcık edici bir şekilde bakıyor
    yüzüme.. dün tartışmıştım onunla, “sana her gün öğrenci
    kartımı göstericem lan ben” demiştim, kafam çok iyiydi..

    seni şikayet edicem”
    dedi bana.. atılmak için uğraşıyorum.. atmıyorlar.. neden?
    neden atmıyorlar beni? neden? biliyorum derse girdiler ve geç
    kaldım ve kafam çok iyi ve bir cümle içinde bu kadar çok ‘ve’
    kullanılmaz.. hepsini biliyorum.. c blok 4. kat, 408 numaralı
    sınıf.. gidiyorum.. merdivenleri çıkıyorum.. öncelikle tuvalete
    giriyorum.. yüzümü yıkıyorum.. bir kat daha çıkıp koridorun
    sonuna kadar yürüyorum.. kulağımı kapıya dayadım, hoca sınıfa
    girmiş mi, ders başlamış mı öğrenmek için, bir gürültü
    duyuyor ve gerisi geriye dönüp merdivenlerden inmeye başlıyorum..

    bir tiple
    karşılaşıyorum, beni uzun süredir görmediğinden bahsediyor,
    iyi de bana ne, ben senin arada bir göresi geldiğin için ziyaret
    edebileceğin bir müze miyim? telefon numaramı soruyor, işte bu
    yüzden telefon taşımıyorum genelde, arada bir çağrı atarım
    diyor, veriyorum numaramı ama sanırım son rakamı yanlış
    söyledim.. görüşelim diyor ve elini uzatıyor..

    en aşağıya iniyor ve
    kütüphaneye giriyorum.. bakalım ne varmış? hiç bişi yok! bugün
    de japon edebiyatından bir şeyler tırtıklayalım.. bir kaç kitap
    deniyorum.. sarmıyor.. ayağa kalkıp aşağı iniyorum.. okuldan
    çıkıyorum güvenlik görevlisine dik dik bakarak.. otobüse binip
    eve geliyor ve bir yalan uyduruyorum; ders boştu, erken çıktık,
    vs..

    bişiler yazmak için
    pc’yi açtım.. annem komşuya gideceğini söylüyor, kapı çarpılıp
    evde yalnız başıma bırakılınca bir porno takıp izliyorum..
    boşalıyorum.. sonrasındaysa uyuyorum.. akşam uyandırılıyorum..

    “dayı dersim var”

    “banane senin
    dersinden”

    “ya lütfen ama ya”

    “iyi de banane
    yapma ödev”

    “zayıf alıcam”

    “al”

    oysa dünya üzerinde
    benim için en değerli varlık kendisi.. yeğenimin annesi bana
    bakıyor, kötü şeyler öğretiyorum kızına diye.. ödevine
    yardım edeyim diye girdiğim odasında, duvarlardaki bir ton poster
    ile yüz yüze kalıyorum.. ve küçük notlar, şarkı sözleri gibi
    şeyler, maniler..

    telefonum çalıyor,

    “alo canım, bugün
    görmedim seni okulda, derse de girmemişsin, bişi mi var?”

    “bişi yok”

    “yarın görüşelim
    mi?”

    “her gün görüşmek
    zorunda mıyız?”

    “kırıyorsun
    beni?”

    “neden?”

    “sensiz eksik
    hissediyorum kendimi”

    “ama ben kendimi
    senin yedek parçan gibi hissetmiyorum”

    “ya tamam ama keşke
    başarabilsem.”

    “başarırsın, iyi
    geceler”

    “kapatıyor musun?”

    “bişimi diceksin?”

    “yoo oo”

    “ee o zaman?”

    “hattın diğer
    tarafında olman bile bana….” sözünü kesiyorum,

    “iyi geceler”

    “sana da”

    sevgilim falan değil
    kendisi. bir sevgilim var zaten. yurt dışına gidip hayaletini
    geride bırakan. ve bu yüzden her şeye tersoyum bu aralar. en çok
    kendime.

    gece.. bir öykü
    yazmaya çalışıyorum.. bir odadayım.. hep aynı odadayım! 3 kişi
    horluyor! ve kulaklık taktığım halde seslerini engelleyemiyorum..
    sanırım ben öykü yazmasını beceremiyorum yaşamayı
    beceremediğim gibi.. okula da gittiğim yok, yakında atılırım,
    sanırım bir fabrikada da çalışmayacağım.. genlerimde
    asırlardır süregelen çalışmışlığın bir yorgunluğu var..
    intihar etmem, telaş etmeyin, zaten beceremiyorum.. böylece sürüyor
    işte.. sürükleniyorum..

    // 09.06.2004

    p { margin-bottom: 0.25cm; line-height: 115%; background: transparent }