türkiye 7, girdap eksi yirmialtı

türkiye
7, girdap eksi yirmialtı

her
şeyin kötü olduğunun farkındayım, sürekli boka battığını,
ama aslında çıkma çabası içinde de bulunduğumuzun
anlaşılmadığı ve “bunu hakkettin sen” vari bakışların
çevremizi dikenli tel gibi sardığını, her şeyin farkındayım,
bir karacahil olarak görünsem de, edebiyatın kara cahili,
edebiyatınızın.. sokak serserisi…

yarını
düşünmeden yaşamak iki şekilde mümkün olabiliyor, ya götü
kurtarmış bir rahat adam, ya da “daha ne kadar kötü olabilir
ki” deyip daima daha kötüsünü gören ama umursamayan bir adam,
hangisinin daha iyi hangisinin daha kötü olduğu konusunda
kararsızım, her konuda kararsızım, kararsız değilim, karar
vermek istemiyorum, yaşıyorum sadece, bata çıka, bir boktan çıkıp
başka bir boka batmak, geçmiş yazarların sözlerini çalabilirim,
orijinal bir bok parçası üretmektense iyi bir şeyi iyi taklit
etmek, belkide, kim bilir.. dün geceyi size nasıl anlatabilirim,
hayır türkiye’nin galibiyetinden dolayı zafer sarhoşu değilim,
ama sarhoş olduğum açık, dün gece, bir şekilde ve ölümüne,
ve yazıyı kendi haline bıraktım, bilinçsizce akıyor, nereye
varacağını bilmiyorum, hayatımı da kendi haline bıraktım,
bilinçsizce akıyor, nereye varacağımı bilmiyorum, bir ay sonramı
düşünmüyorum, dün geceyi düşünüyorum…

evde
oturmuş ve uyumayı düşlüyordum, yerimden kalkabilirsem divana
gidicek ve uzanıcaktım, uyumak için, uyurdum da muhtemelen, son 36
saattir uyumadığımı göz önüne alırsak. ama öyle olmadı,
telefonum çaldı, fenris’ti arayan, pardon önce mesaj atmıştı,
“selam hacı, 6’da camide öner’le buluşçam, işin yoksa kop
gel, selametle.”

bir
dakika bir dakika, bir karışıklık sezinliyorum, mesaj aynen
böyleydi ve fenris yazmıştı, size bir yalan söylemek amacını
taşısaydım, evet fenris’in “sokak edebiyatı tarikatının”
bir müridi olduğunu, ve müritlerin birbirlerine “hacı”
dediklerini söyleyebilirdim, camide öner’le buluşucaktı, camiye
gidip namaz kılıp geri dönücektik, bizim tarikatın namaz
saatleri aperiyodikti, tıpkı fanzinler gibi, canımız isteyince
toplanıp namaz kılıyorduk, selametle derdik veda ederken. böyle
mi? değil tabii, fenris alsancak camii önünde öner’le
buluşucaktı, ve bir hitap şekli olarak “hacı”yı
kullanıyordu, “tamam abi” derdim ona, kimimiz “bro” derdi,
kimimiz “moruk” falan filan falan filan. cevap yazamadım, çünkü
konturum yoktu ve bir ev telefonum da, yani hemen hemen. aradı,
uyumayı düşünürken ben, “son anda aklıma geldi konturunun
olmadığı hacı, gelicek misin?” “altıda ordayım.” saat
daha dört, yağmurcuya haber saldım, net ortamı sayesinde, stüdyo
çalışması vardı, gelicekti çıkışta. duvar dibi? hastaydı ve
maç vardı.. başka kim kaldı.. ulaşabileceğim kimse yok..
bekliyoruz..

altıda
cami önünde, bekliyoruz.. öner geç kaldı. bir şeyler yiyip, bir
çay içelim dedim. öyle de yaptık. öner hala yoktu. bize ulaştı,
yeni kalkmıştı ve gelicekti, beklemek zorundaydık. bekledik de..
çay içtik ve muhabbet ettik.. öyküyü kotarmak için, gerçeği
çarpıtabilirim, ama yapmayacağım, sıkıldıysanız bir bilim
kurgu okuyun, gerçekten gerçekten sapmak için ümit dolu bir ahmet
bile önerebilirim size, ümitli olması yeterli, adı altay’da
olabilir, fark etmez, heycan katması, “sonra nolucak acaba” diye
merak ettirtmesi, katil kim? olağan dışı kurgular yaratması ve
imza dağıtması yeterli, ben yapamam, yeteneksizim, en kolay yolu
seçtim, hayatımı anlatıyorum, yerse… yemedi tabii, girdap
diyorum, girdap bir şey yemedi, karnı toktu, fenris bir şeyler
yedi, ordan iki çay içmeye gidildi, ve öner bekleniyordu,
hatırladınız mı? burda kalmıştık ve bunu tekrar ediyor olmamın
nedeni, sizi akışın dışına çıkardığım için tekrar konuya
geri döndürmek, ne kadar iyi kalpli bir yazarım öyle değil mi?
öner geldi, tüm bunlar arasında emin abinin telefonu geldi,

alo?”,

ya
benim kalıcak yere ihtiyacım var bir günlüğüne?”

bizde
kalabilirsin abi, sorun değil”

ya
çok sağol”

iskeleye
gel alayım seni abi, alsancak iskele”

tamam”

size
emin abiden bahsetmeme izin verin, tüm bu öyküyü sadece onun için
yazıyor olmamı hesaba katarsanız, ha siktir, kolum yoruldu,
dinlenirsem akış ve sihir kesilir, bir saniye, bir saniye…

evet,
ne diyorduk, emin abi, sekiz yıl önce tanıdım onu, ve beni
gerçekten yüzde yüzümle anlayıp kabul eden bi kaç insandan
biri, başkaları da vardır mutlaka, anlayan ve kabul eden, ama
tamamen bir bütün olarak, pek az, tüm kabalık sorumsuzluk ve
arayıp sormamazlıklarımı anlayış gösteren.. 45 yaşındaydı,
gençliğinde birkaç ülke gezmiş, son dönemlerde de muğla, foça,
bergama, dikili, cehennemin yedi kat dibi ve cennetin teras katı
arasında dolaşıp duruyordu. ilk olarak kendimi bi bok sanmama yol
açan o oldu, evet kendimi bir bok sanıyorum, dünyanın en iyi
yazarı olarak henüz keşfedilmediğime inanıyorum, koca bir yalan
bu, ama koca bir yalanı gerçekmişçesine yaşamak bazen iyi
gelebiliyor insana, ben bunu yapmam, ama bana bunu yapanlar çıktı
karşıma, sizin de çıkmıştır mutlaka, herkesin hayatında
birkaç farklı insan bulunur, moronlar, kutsallar, yalakalar,
yalancılar, eğitimliler, çöpçüler, otlaklar, konuşanlar ve
susanlar, sikenler ve sikilenler, hayat bu, ya a ya b, ama asla hem a
hem b değil, karışık insanları sevmiyorum, yani zaman zaman
siyah zaman zaman beyaz olanları, ben renksiz bir sıvı kadar
saydam olan insanları severim, içi dışı bir,

emin
abi demiştim, ve bu günkü öykümüzün figüranı kendisi. minor
edebiyatı, benim yaptığım minor edebiyatımı bilemem, ama
karakterler manuel hayat şartlarına tam otomatik tepkiler vermiyor
sonuç olarak, ne demek istediğimi anlıyor havasına yatmayın,
saçmalıyorum…

evin
beni aramasını sağladım bir şekilde, yani ailemin, “emin
abinin bizde kalması gerekiyor baba, anne, abla, yiğen, abi, yenge,
tanrı, peygamber, zeus, bir mahsuru var mı?”

kalabilir”
demiş, benim seksene yakın olan peder.

öner
geldi, birkaç sigara, birkaç öykü, ve emin abi aradı, sahile
çıktık.. emin abi, yıllarca kullanılan alkol, ot, ve
kazıklanmışlık sonucunda biraz yavaş konuşuyor,
söyleyeceklerini bazen unutuyor, ama ben onu anlıyorum, çevremdeki
diğer tiplerin anlayıp anlamadığını bilmiyorum ama gülüyorduk
işte anlattıklarına, keyifli bir sohbet, şarap almıştık, bira
almıştık, emin abim bana xanax ikram etmişti. xanax; alprazolam
içeren benzodiyazepin grubu, anksiyete bozukluklarında sinirlilik,
panik ve gerilimi azaltmak içindir, yani yine sikik tıp literatürü,
öykü yerine ilaç reçetesi yazsam iyi para ederdi.. emin abim bana
xanax ikram etmişti, içmiştim, hap ve şarap dolu bünyemle çenem
açılmış, sekiz yıldır ilk kez bu kadar çok konuşmaya
başlamıştım onunla, genellikle o konuşur ben dinlerdim, ve
şikayetçi değildim bundan çünkü yaşanılmış bir hayat vardı
karşımda, yaşanılmış, gerçekten yaşanılmış! insanların
çoğu bir hayat yaşamak yerine bir işte çalışıp otomata
bağlamayı seçiyorlar, o öyle yapmamış, arada bir dükkan açıp
batsa da, arada bir başka ülkelere, ya da şehirlere kaynasa da,
yaşıyordu gerçekten, en azından bence, otomata bağlamamıştı,
manuel bir insandı hala, ne demek istediğimi anlayabiliyor musunuz?
hayır bu kez saçmalamıyorum…

her
neyse, konuşuyorduk, ve yağmurcu geldi, kardeşi, kardeşinin
sevgilisi, ve tanıştırdım, onlarla bunları, bunlarla şunları,
falan filan falan filan… emin abi, bahsetmiştim sana, yağmurcu,
fanzinlerden.. yağmurcu, bahsetmiştim sana, emin abi, retro,
fanzinler, ilham veren bana.. işte bu kadar.. xanax patlamış,
şarap ve sigarayla iyi dans ediyordu içimde, ve sonra emin abi bir
iki telefon görüşmesi yapmış, ama kanal bulamamıştı, ben
kanal bulmak istemiyordum çünkü tekrar uyuşturucuya bilinçli bir
dönüş yaparsam, virajı alamazdım, biliyordum kendimi, midem boku
yemişti, karaciğerim boku yemişti, kan dolaşımım yavaşlamış,
kalp atışımda ritim bozukluğu başlamıştı, iki akciğer
ameliyatı, sağlıksız mukoz akışı, arada bir kasılan sol
kasık, daha saymamı ister misiniz? ama ölmemiştim, ve
ölmeyecektim, sadece, alkol ve sigara dışında kalan kendini imha
türevlerinde, yeni bir kanal açmaktansa, denk geldikçe
çörekleniyordum.. kanal? tanıdığınız bir torbacı varsa, buna
argoda “kanal” adı verilir, kulağınızda bulunsun. kanalımız
yoktu, yeşil reçetemiz ya da tanıdığımız bir eczacı da öyle.
ve pazardı. ve şarap bitince, yenisini almak üzere gitti emin abi,
yağmurcu kendine bira aldı. ben orada tüm bu olan bitenleri
izliyor, ve mutlu oluyordum. mutluydum, gerçekten.. orada. o
şekilde. ve nedeni alkol ya da hap değil, gerçekten gerçek
dostlarımla bir arada olmamdı…

asıl
kısım.. eve dönüş yolculuğu.. sarhoş, ölümüne sarhoş, ve
burnum akıyor, herhangi bir tür uyuşturucu, ot, ya da alkol
alınca, hala burnum akıyordu.. ve otobüse bindik, oturduk,
otobüste sızdık, ineceğimiz yeri kaçırdık ve her yer ışıl
ışıldı dostlarım, türkiye kazanmış, kupayı götüne
sokmasına ramak kalmıştı, umursamıyordum, bazı ülkeler sahte
zaferlerle dünyaya kendilerini tanıttıklarını sanırlar,
açlıktan geberseler de, kazanılan kupalar en büyük mutlulukları
haline dönüşür, diğer sağlıklı beslenen ülkelere nazaran
daha çok mutlu olurlar, bu salak ülkeler.. her yer ışıl ışıldı,
çekoslavakya’ya kaymıştık, arabalara binilmiş, caddelere
çıkılmıştı, dat dat dat, ışıl ışıl dostlarım, çığlık
çığlığa, ve ineceğimiz durağı kaçırmıştık, ama nihayet
geç de olsa, otobüsten kurtulmuş, kendimizi buca çevik bir
meydanında, kutlamanın ortasında çorbacı ararken bulmuştuk,
saat oniki olabilir, ve saat onikide böylesi merkezi bir yerde bir
çorbacı bulmak, pek zor değildir.. çekoslavakya kazanmış
olsaydı… keşke dedim, böylece bu aptal sevinç nidaları yerine,
sakin sessiz, üzgün, melankolik ülkede, bir çorba içicek, sonra
eve dönücektik.. yürümeye başlamıştık, evim buca heykele
yakın bir yerdedir, aşağı yukarı yirmi dakika ıskalamıştık
durağı, yürüyorduk, sigaram yoktu.. elinde bayrak olan, bağırıp
çağıran bir elemana sigara sordum, verdi, yaktım, içmeye
başladım, ve çorbacı, “aşağıda var”, kapalı, “iki sokak
ilerden sola dön”, kapalı, şu caddenin bi arka caddesinde”,
kapalı, yarım saat sonra, özellikle hapın yarattığı açlık
etkisi yerini uyku ihtiyacına bırakıyordu, “eve gidelim bare”
dedim, emin abime. gidelim dedi.. ve yine, o aptal kalabalığın dat
datlarından kurtulmaya çalışan iki sürüngene dönüştük,
neydi bu çılgınlık, ne olmuştu, dünyayı elemi geçirmiştik,
dünyayı ele geçirsek ne olurdu, ne vardıki dünyada, insanları
öldür, tamam, yaşanacak bir yer olur, hayvanlar için yaşanacak
bir yer, ama insanlar? her yerin içine eden, silip süpüren,
üretmeyen, sömüren insanlar? insanlarla dolu bir cennet bile işe
yaramaz tanrım, hatalısın kabul et, ve seni arayıp bulmama izin
ver, doğru yolu göstericem sana, insanları öldür, insanları
öldür, hayvanlar için yaşanacak bir dünya yarat, ve ben o
dünyada bir kedi olarak tekrar canlanayım, ne dersin?

eve
vardık, nihayet, ve her ne kadar iki sarhoş olarak eve varmamın
zılgıtını ertesi gün yiyecek olsam da, umursamıyordum, emin
abimi, odama götürdüm, burada yatabilirsin abi dedim ona, benim
odamda, benim odamda o yatacaktı, mutluydum, koliden odamda, sigara
kokan odamda, fanzinler etrafta, kitaplar ayak altında, ve yatağıma
yatırdım onu, karnı açtı, elbette, ekmek arası bir şeyler
sundum, ve sonra ışığı söndürüp, içeri geçip sabah
konuşmayı dileyerek evin tanrılarından, bir kanepeye uzanıp,
acayip halüsinasyonlara yelken açtım. biliyorum, onirojen değildi,
aldığım hap, ama yine de, ve nedenini bilmesem de, üç yıl
nerdeyse her gün, ortalama 1000 gün, 24 saat kafası yüksek
dolaşmış olmamın kalıntıları, hala bana renkli geceler
sunuyor, olmayan varlıklar bazen evde dönüyorlar, böcekler,
karıncalar, ışık oyunları, cin ve peri belki, ya da bir azrail
her hamlesinde başarısız çıkıyor, bilemiyorum, bilemiyorum,
yatakta bir sağa bir sola dönerken o an, aslında odada değil
kutuplarda buz üstünde sandım kendimi, karla kaplı bir arenada
boğa güreşi yapılıyordu, ve ben yenik düşmüş, yere düşmüş,
ve yuhalanmıştım, böyleydi, en son böyleydi ve uykuya daldım…

sabah,
annem uyandırdı,

emin
gidicekmiş,” kalktım alelacele,

abi
kahvaltı yapsaydık?”

yok
ben gideyim”

peki
abi.” babamla emin abi konuşuyordu. muhabbetlerini bölmüş
olabilirim, emin değilim, çıktık yola, onu dolmuşa bindirdim,
garaj… eve geldim, ve cock sparrer, samimiyetle müziğe daldım..
cock sparrer, hala onlar çalıyor, ve ama ben kendi şarkımı
çalmayı kesiyorum.. eski güzel günlerin şerefine, gelicek kötü
günlerin kaygısını taşımadan… bu, senin için…. selametle..

16.haziran.2008

p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }