hayalet baba

8 yıl önce bugün, içinde bulunduğumuz hayata veda edip başka bir diyara giden babam için, 2004 yılında yazdığım bir öykü:

hayalet
baba

yazdı..
okuldan yeni atılmıştım.. kaydımın tamamen silinmesini ve lise
diplomamın bana geri iade edilmesini bekliyordum.. ölüm gibi
geliyordu, bu iş için yürütülecek olan işlemler.. askerliği
tecil ettirememek gibi bir risk vardı.. sıkıntıdan patlıyordum..

sakallarımı
kesmiyordum uzun bir süredir.. tırnaklarımı da.. günde bir öğün
ya yiyor ya yemiyordum. annem, zayıfladın deyip duruyordu.
umursamıyordum.

hiçbir
iş yaptığım yoktu, yapılacak hiç bir iş de yoktu..
boşalmıyordum bile.. aşık değildim kimseye.. aranıyordum.. rüya
görmez olmuştum.. sakallarım tuhaf bir biçimde çıkıyordu,
tarikatçı kaçıklara benziyordum sakallarım uzayınca.. babamla
tartışırdım sürekli bu yüzden.. ben sakal sevmem, derdi.. o
zaman sen de bırakma, derdim.. üç dört günde bir tıraş olurdu
o ve yaşı 66 olmuştu sanıyorum..

sanıyorum.”

ilgisizdim
her şeye karşı.. ona kötü davranmıştım ve kötü davranmaya
da devam ediyordum.. herkese kötü davranıyordum aslında.. zamanla
değişmeyen sabit bir tavrım yoktu ama iki yüzlü değildim..
neysem oydum.. sadeydim.. ama sabit değildim.. bugün “olur”
derdim, yarın “olmaz.”

gene
halüsinasyonlar baş göstermişti.. oysa yoktular bir üç ay
kadar.. basit görüntülerdi bunlar, ne ses ne hareket vardı,
sadece gölge ve ışık.. görünüp kaybolan türlerinden.. ve de
nefes alıp veren bir şeyler.. ne olduğunu bilmiyorum.. ama
hissedebiliyordum.. ensemde.. ağzımı bantlayacaklarmış gibi..

günde
25 bardak çay içiyor ve 2 saat uyuyordum.. çok fazla boş zaman
ama yapılacak hiç bir şey yok.. bekliyordum.. neyi? bunu
bilmiyordum..

yazdı..
ve sıkıntıdan patlıyordum.. 2 aydır evden çıkmamıştım.. yo
yo, arada sırada bakkala gidiyordum.. ve delirmek üzereydim artık..
yazmıyordum.. okuyabileceğim hiç bir şey yoktu.. film izlemekten
sıkılmıştım.. mullholland en nihayetinde çözülmüştü, en
azından bana göre.. müzik dinlemek istemiyordum.. ama fonda
sürekli çalardı bişeyler, en çok da beth gibbons, cebrailim..

telefonun
çalmasını bekliyordum sadece.. çalıcak ve gidicem.. çalmıyordu..
izmir çekilmezdi yazları, herkes gider ve geride bi tek sen
kalırdın.. sıcaktır ve yapılabilicek hiçbir şey yoktur,
eylüle kadar bekler ve bu arada delirirdin..

neyse,
akşam 9 sıralarıydı.. annem ablam ve yeğenim dizi izliyor, babam
diğer odada film izliyor ve abim ise evin karşısındaki kahvede
maç izliyordu.. koltukta yatmış, hiçbir şey yapmıyordum..
düşünmüyordum bile.. bilgisayara geçince de hiçbir şey
yapmıyordum.. bir dosya açıyor ve “bara girdim, güzel bir hatun
vardı” diye yazıp sonra kaydediyordum dosyayı.. sonra da
siliyordum.. sonra bir dosya daha açar ve bu kez de, “bara girip
en dibe göçtüm.. bir içki istedim” diye yazardım.. kaydeder ve
silerdim.. yolunda gitmeyen bir şeyler vardı ama ne olduğunu
çözemiyordum.. her zaman yolunda gitmeyen bir şeyler vardı
zaten.. ama bu kez yolunda giden bir şey yoktu belki de..

annem
mutfağa gitti ve 10 dakika sonra beni çağırdı, kavun kesmişti
ve kabuklarını çöpe atmam gerekiyordu, evdeki ufak çöp kutusu
dolmuştu, çöp evin biraz ilerisindeydi, çöp torbasını aldım
ve dışarı çıktım.. alt kapının menteşesi bozuktu, çok zor
açılıyordu kapı, tüm enerjimi kapıda kaybettim, nedeni buydu
belki de, yoksa haklardım o pezevengi.. neyse, daha oraya gelmedik,
spoiler vermeyeyim.. çöpe gittim, kapağı kaldırdım ve torbayı
attım.

kahveden
bir adam çağırdı yanına, bu daha önce de olmuştu, bu mahalleye
6 ay önce ilk taşındığımız zaman, çağırmış ve “neden
çöpü oraya atıyorsun, nerde oturuyorsun sen” demişti. o zaman
hıncımı alamamış ve o günden sonra da evdeki çöpleri atmak
için can atar olmuştum..

adamın
evi, çöp tenekesinin dibindeydi ve “sizin kokunuzu mu çekicez
lan biz” diyordu, evimiz tenekeye biraz uzak diye.. ama
yapılabilicek bir şey yoktu, büyük ihtimal işsizdi adam, ve canı
sıkılıyordu kesinlikle, biriken enerjisi bir yere boşaltılmalıydı
getirisi olmasa bile, belki bir yumruk belki bi kaç tekme.. atsa da
bunları yese de..

mahallede
olup bitenle pek ilgim olmamasına rağmen onu gece gündüz
görürdüm.. 6 ay geçmişti ve hâlâ o anı bekliyordum, dayak
yiyecektim belki de, ama bir yumruk inecekti ona.. 35 yaş
civarındaydı adam.. kesinlikle çocuğu olan biriydi..

ne
var” dedim

çöpü
neden oraya atıyorsun” dedi,

evinize
yakın diye” dedim, “karnın acıkınca çok yol yürümezsin”

seni
siktiğimin pezevengi” dedi.. ve olan oldu.. hâlâ hayattaydım..
iyi geçirmişti kafayı bana, ama sonrasında gözü morarmıştı..
ben vurmadım ama.. birader kahvede maç izliyordu o an ve
“siktiğimin pezevengi” sözünü duymuştu, aile bağlarına
benden daha çok önem verirdi, ve tabii kardeşi olarak bana da..
koşarak geldi.. gerçekten koşarak.. ve iyi geçirdi.. çok iyi..
sayı!

hepsi
buydu.. futbol maçı unutuldu ve boks maçını erteletmek için
sahaya indi herkes.. eve girdim.. girdik.. aynı koltuğa yattım..
birader tekrardan kahveye gitti.. aynı can sıkıntısı ile baş
başa kaldım.. kafayı yemiş ama can sıkıntısını
yenememiştim..

internet
cafeye gidicem” ben dedim valideye.. “hayır!” dedi,
endişeliydi.. daha öncesinde, bir kavga sonrası, konsere diye
gitmiş, kafam ve dirseğim yarılmış şekilde hastanede bulmuştum
kendimi, sadece başım dönmüş ve düşmüştüm durakta.. umrumda
da değildi o adam.. uzun zamandır kimseyi kâle almıyordum..
sinirim adama değil kendimeydi.. kafa yemek istemiştim.. işe yarar
sanıyordum.. duvara vurmaya da cesaretim yoktu.. biri kafa atsa
düzeleceğimi sanıyordum, hiç bi bok olmadı..

neyse,
evden çıkmış kafeye doğru yol alıyordum, iyice yaklaşmıştım,
kapısı görünüyordu, kurtulmak üzereydim.. içerden bi tip
çıktı, yüzünü görüyordum, sırıtıyordu, iyice yaklaştı,
yaklaştı, yaklaştı.. kimyasal yasin miydi bu? evet oydu, ona öyle
derdim ortaokulda, ben koymuştum ona bu adı, mantıklı bir
açıklaması yoktu, ama adı buydu ve o yaşlarda kimse mantığa
önem vermiyordu.. çok zayıftı yasin, fen bilgisi derslerinde
iskelet olarak kullanılabilirdi..

“naber?”
dedi, “tanıdın mı beni”

“eyvallah”
dedim gülerek, sahte bir gülüş değildi bu, severdim onu,
“tanıdım, senden naber?”

“eh
işte, sınav sonuçlarına baktım”

“ne
sınavı bu böyle?”

“memur
olmak için. daha önce de ösys’ye girdim ama fos.”

ben
meslek lisesine gitmiştim o ise düz liseye.. en son 1 yıl önce
karşılaşmıştık, yolda, işsizdi o zamanlar, ben ise
öğrenciydim, hayatım boyunca öğrenciydim, -ilk altı yılı
saymazsak- evlerimiz yakındı yasin ile, iki üç mahalle, lanet
olası geçim derdi engelliyordu insanlarla tesadüfen de olsa
görüşmeni..

çalışıyor
musun bir yerde”

yo
hayır.. ya sen?”

ben
okuyordum işte..”

bitmiştir
artık okulun…”

bitti..
ama diploma vermicekler”

nasıl?”

atıldım.”

durdu..
gözlerindeki nefreti görebiliyordum.. bir anda oldu bu. nefret
kolay bir duygudur, basittir, aniden gelir ve kalıcıdır! aşk da
en başlarda aniden gelir, yenilen kazıklar biriktikçe bu duyguyu
hissetmemeye çalışırsın.. aslında aşk bir şartlanmadır en
başlarda, birini gözüne kestirir ve şartlanırsın, sonra nefret
başlar.. aniden gelir.. aşk gidince yerine nefret gelir, eğer eski
sevgilinizden nefret etmiyorsanız, aşıkta olmamışsınızdır, ya
da hâlâ aşıksınızdır. ilk görüşte aşk diye bir şey
yoktur, ilk görüşte şartlanma vardır, şartlanmalardan yenilen
kazıklar sonrası kolaydır, bir aşk baş gösterir.. aniden en
derininizde dolaşır ve dinamiti koyar biri, sonrası zordur,
şartlanmamaya çalışırsınız.. ve nefret ise kimyasal yasin’in
gözlerindedir..

o
bir okula girmeye çalışıyordu, ne olursa.. ve tek söz etmeden
yoluna devam etti.. sadece kendime değildi zararım. fazlalık
olduğumun farkındaydım. intikam alıyor gibiydim ama yanlış
kişileri seçtiğimi de biliyordum. dünya ağzıma sıçmıştı,
istediğim gibi yaşayamıyordum.. yaşamamı istedikleri gibi de
yaşamıyordum.. öylece durmuş bekliyordum işte ve bu arada
başkalarının, istendiği gibi -en azından kendileri bunu istemese
de- yaşamalarını engelliyordum.. yatağa yattım, şartlanmalar ve
dinamit sonrası, gerçek bir şeyler için beklemeye başladım..
bir aşk hayatta tutardı beni.. ama yoktu işte.. nerdeydin be sen?

kafayı
yedikten 4 saat sonrasıydı sanırım, saat bir civarıydı, ev
uyuyordu, herkes işe gidicekti yarın.. bilgisayarı açtım ve
bekledim öylece.. disketim takılı kalmıştı.. bir düğmeye
basmam gerekiyordu.. sistem disketi değil o diyordu.. disketi çıkar
ve bi boka bas.. bense bekliyordum..

babam
öksürmeye başladı diğer odada.. uzun süredir tıkanmıyordu..
ona okuldan atıldığımı söyleyememiştim.. annem söylemişti..
evin yatak odasında, ki orada uzun süredir yatmıyordu kimse,
oturmuş mülksüzleri okuyorken ben, babam işten geldi, saat ondu,
gece, sabah 8’de evden çıkıyordu ve akşam onda evde oluyordu,
bir kahvede 12 saat çalışıyor ve günlük 15 milyon alıyordu,
bir kısmı ganyana giderdi paranın, emekliydi aynı zamanda, iki
otobüs değiştiriyordu işe giderken ve gelirken.. ve ölmek
üzereydi.. hatta 6 ay önce ölmüştü de, benim moralim bozulmasın
diye yaşıyormuş gibi yapıyordu, gülmeyin, şaka yapmıyorum,
hastaneye kaldırmıştık onu 6 ay önce, nefes alamıyordu, 2 hafta
yattı orada.. şubat tatilimi harcadım, şikayetname olarak
söylemiyorum harcadım derken, feda olsun..

refakatçıydım,
ilk haftaydı, geceydi. “kalk” dedi, “kalk ben ölüyorum”
sandalyede yatıyordum, 11’de haplarını vericektim ona, saat üç
olmuştu, uyuyakalmıştım, “noldu” dedim.. bana, 11’de
haplarını içmek istediğini, ancak yanlış hapları içtiğini ve
üstelik yanlış miktarda içtiğini söyledi, bunu söylemesi çok
uzun sürdü, bir yandan hava üfleyen bir makineyi takmaya çalışıyor
bir yandan onu dinliyordum, makineyi taktım ve hortumu ona verdim..

neden
beni kaldırmadın ki” dedim.

uyuyordun”
dedi.. iyice kötüleşiyordu ve odadaki diğer 3 hasta sadece
uyuyordu.. nöbetçi hemşireyi çağırdım, durumu anlattım, bana
“onun bişiyi yok, o haplar zehirlemez, psikolojik olarak tıkanıyor
bişi olmaz” dedi, ve gitti yattı kaltak.. 1 saat içinde 4 kez
çağırdım onu, dördücüsünde tekrar geldi, ve aynı tiyatro
oyununu canlandırdık hemşire ile bu kez desibeli yüksek bir
şekilde. nöbetçi doktoru çağırdım sonra.. böyle bir şey
işte.. ölmeyeceğini söylüyor herkese o gün bugün, “ben o gün
ölmedim ya, bi daha da ölmem artık.”

ama
her gece öksürüp duruyordu ve kimseden hiç bi şey istemiyordu..

neyse,
iyice karıştırdım, mülksüzleri okuyordum, bir zamanlar imal
edildiğim yatağın üzerinde –şimdi de ihmal ediliyordum belki
de?

bizim
oğlan yok mu” dediğini işittim babamın. valide,

yatak
odasında kitap okuyor” dedi. salona girmeye çıkmaya korkuyordum.

nolmuş
okul” dedi babam.

gene
sınıfta kalmış” dedi valide.

e
nolcak şimdi, 1 sene daha mı uzadı?”

af
çıkması gerekiyormuş, kaydını sildircek.”

olsun”
dedi, “askere gider, işe girer, yapar bir şeyler, darlama çocuğu”

başka
hiç bir şey demedi.. kimse hiçbir şey demedi.. kitaba devam
ettim..

işte
bu gecede öksürüp duruyordu.. su verdim önce, istemedi, koydum
bardağa, içti, “sen git yat” dedi, “bişey yok.”

bişey
vardı.. ve gidip yatmadım bu kez.. ama uyku onbin yıldır namağlup
götürüyordu bu ligi, ve uyandığımda saat üçtü.. bakkala
gidip ekmek almam gerekiyordu, gittim, gazeteye takıldı gözüm,
ama gazete okumuyordum ben, dönen dolapları benim gözümden haber
eden bir gazete çıkana kadar da bu böyle gidicekti.. kesiyordum
onları sadece. basını ameliyat ediyordum neşterle. kolaj için.

ve
çöp tenekesi kapımızın önüne gelmişti, 15 metre itilmişti..
canım hâlâ sıkılıyordu ve 15 dakikalık bir iş bulmuştum
kendime.. ekmekleri eve bırakıp, çöp tenekesini dün geceki
yerine iteklemek için evden çıktım.. ittim.. kavga çıkmadı..
adam görünürde yoktu.. ve canım hâlâ sıkılıyordu..
göztepe-karşıyaka maçına gidip kavgaya karışmak iyi fikirdi
aslında.. ama ligler tatildeydi.. yazdı.. ve sıkıntıdan
patlıyordum..

tek
kelime etse babam, bağırıp çağırsa, evire çevire bi güzel
pataklasa, rahatlayacaktım.. yapmıyordu..

15.09.2004
– 03:22

p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }