Kategori: Genel

  • isimsiz – 2

    isimsiz – 2
    orta okuldaydım. 3.
    sınıfta. kimseyle konuşmuyordum, çünkü konuşmaya çalıştığım zaman harfler
    boğazıma takılıp kalır, ne dediğim anlaşılmaz ve karşımdaki insan genellikle
    gülerdi buna, ya da sorduğu soruyu geri alırdı, bazılarının cümlelerimi
    tamamladığı da oluyordu, en nefret ettiğim şey de, “istersen yaz” denilmesiydi,
    “istersen yaz denilmesinden nefret ediyorum” demek isterdim ama çıkmazdı işte
    harfler. kekemeydim ve bu nedenle de susuyordum hep. o zamanlar çok
    düşünüyordum insanların benim hakkımda ne düşündüğünü, hatta davranışlarımı
    bile bunun belirlediğini söyleyebilirim – sadece o dönemler için. yok hayır,
    öfkelendiğim zaman başka, o zaman kelimeler ardı ardına dökülürdü ve bu da
    insanların beni inandırıcı bulmamasına yol açardı. sözlüye kaldırılmıyordum
    mesela, hem zaten böyle bir risk ile karşı karşıya olduğum zamanlar okulu
    ekiyordum. o zamanlar, bir icat çıkmıştı başıma, bir hoca, sanırım sosyal
    bilgisi dersiydi, hoca bizi beşerli gruplara böldü ve her hafta bir grup verilen
    konuya hazırlanıp geliyor, konuyu hoca yerine o grup sırayla anlatıyordu. benim
    grubumdaki en çalışkan olan tip bana bir konu verdi, ve ben, anlatma sırası bizim
    gruba geldiğinde dersi ektim, ilk devamsızlığımı da o gün yapmış oldum, ve
    sonrası da devam işte, hatta peşpeşe okulu ektiğim zamanlar oldu, lisede bazı
    zamanlar 1 hafta boyunca okula gitmediğim olurdu ve ertesi hafta tüm
    arkadaşlarıma ayrı ayrı cevap verirdim, “merak ettik seni” derlerdi, “hasta
    mıydın?”. Ortadan kaybolmak gibisi yoktu. hala bazı zamanlar ortadan
    kaybolurum… ve eğer gene intihar etmeyi başaramamışsam, aynı soruları duyarım,
    “merak ettik seni”. Neden merak edilirki bir insan. kimseye yaşadığımı
    ispatlamak ve nasıl olduğumu açıklamak zorunda değilim, bunu kafanıza sokun!
    telefon kapalı ise ve çalan zil sonucunda açılmıyorsa kapı, üstelik  perdeler örtük ve hatta ev telefonunun
    kablosu sökükse, sadece bekleyin, gürültü çıkarmadan, eğer hayatta isem,
    mutlaka geri döner ve size “merhaba” derim. ama çoğu zaman hayatta olmamayı yeğliyorum…
    Orta okulun son
    senesinde, bir hatun, yan sınıftan biri ile çıkmaya başladı. bütün okul
    biliyordu bunu, müdüre kadar herkes derya ile ilhan’ın sevgili olduğunu
    öğrendi, 14 yaşındaydı derya, ilhan ise 13. ikisi de orta 3’te idi, ve teneffüste
    elele geziyorlar, hatta okul çıkışı birbirlerini bekliyorlardı. bir gün, veli
    toplantısından sonra annem eve geldi ve bana bunu anlattı, sınıf öğretmenimiz,
    toplantıda bunu söylemişti alenen, kızlarınıza dikkat edin diye de bitirmişti
    lafını, etek boylarına dikkat edin. henüz orta üçteydik ve meraklıydık diz
    altınıza bile! oysa yan sırada oturan canan dizinden yukarısını da gösteriyordu
    bize, bunu bilerek yaptığını sanmıyorum, ama sıra arkadaşım hasan dürtüyordu
    beni bazen, ve kafamı çevirince, merak ediyordum daha yukarlarını… herkes böyle
    zamanlardan sonra evde napıldığını bilir, utanılıcak bir şey değil bu…
    saklamayın artık.
    Ben de 13
    yaşındaydım o zamanlar ve henüz kimseye aşık olmamıştım, bu aniden gelişti.
    neyse, bir gün matematik dersinde, hoca bir soru sordu ve ekledi, “bilenin
    sözlü notu beş olucak”, bize anlatmadığı bir konudandı soru ve pekala mantığımı
    kullanarak çözebilirdim, çözdüm de zaten. ama bunu turgay dışında kimseye
    söylemedim, çünkü matematik hocası şöyle bir şey de eklemişti sorunun ardından,
    “sözlüden beş vermem için, tahtaya çıkıp, yaptığınız işlemi anlatıcaksınız”,
    anlatmak mı, ben mi? Bu halimle üstelik, ve üstüne üstlük 50 kişinin
    karşısında… hoca şöyle bir şey söyledi beş dakika sonra, “1 dakika daha size”,
    ve 1 dakika sonra kimseden ses çıkmayınca, işlemi tahtada yaptı kendi,
    defterime baktım, az önce karaladığım şey ile hocanın tahtada karaladığı şey
    aynıydı, sınıfta benden başka kaçık var mıydı bilmiyorum ama ben sözlüden beş
    almayı ıskalamış ve orta ile geçmiştim o dersten. bazen süküt altın değildir…
    Arka sırada derya
    otuyordu, bazen konuşmaya çalışıyordu benimle ama ben hiç bir sorusunu
    cevaplayamıyordum, ve bir gün bütün okul çalkalandı, derya ile ilhan
    ayrılmıştı… herkes bunu konuşuyordu, gerçek miydi değil miydi? Artık teneffüslerde
    yanyana gelmiyorlar, okul çıkışı hemen eve gidiyorlardı tek başlarına. bu
    olaydan 2 hafta sonra, tenefüste, ben canan’ın bacaklarına bakarken, hasan
    geldi ve kulağıma şunu dedi, “derya seninle çıkmak istiyormuş, ne diyorsun?”,
    kızlardan korkuyordum, bunu net olarak itiraf ediyorum işte, nedenini bilmiyordum,
    ama korkuyordum, bu korku bir vampirin yada kurtadamın verdiği korkuya
    benzemiyordu, beni korkutan şey kekeme oluşum, yani konuşamıyor olmamdı… ve
    hasan’a tek kelime söyledim, “bilmiyorum” ve bunu o kadar hızlı söyledim ki,
    hastalığım gafil avlandı ve hiç takılmadım. hasan arkaya giderek, derya ile
    konuşmaya başladı. bende ön sıradaki muhabbeti dinlemeye başladım, dün gece ki
    maçı tartışıyordu iki tip, ofsayt mıydı değil miydi? Ya da gerçekten ofsayttın
    ne demek olduğunu biliyorlar mıydı… her gün top alırdım, 4 kişi ile paramı
    birleştirip. ve hergün de patlardı top ve her teneffüs derse geç kalırdık,
    minyatür kale maç yapıyorduk, ve o gün, “bilmiyorum” cevabımdan sonra hasan
    tekrar geldi yanıma, “derya kesin bir cevap söylemeni istiyor” dedi, ve ben net
    olarak “hayır” dedim, oysa o gün, gerçekten evet demek istediğimi biliyordum,
    hatta şarkı söylemek istiyordum bazen, müzik dersine kaçık bir adam giriyor ve
    sırayla herkese şarkı söyletiyordu, 40 dakikada, en az 10 kişi şarkı
    söylüyordu, solo olarak… ve ben bu solo bokunu hiç deneyemedim, sıra bana
    gelince, hasan kalktı ve, “hocam, arkadaş konuşurken…” diye girdi söze,
    durumumu anlattı, ve hoca tamam dedi, ön sıradan devam etti olay. ve bir gün,
    beden dersinden sonra sınıfa girerken, canan beni kenara çekti ve dedi ki,
    “bence sen rol yapıyorsun, kekeme falan değilsin sen, sözlü olmamak için rol
    kesiyorsun”, o an, arkamdaki bina üzerime yıkıldı, donup kaldım öylece, tek bir
    harf çıkmadı cevap olarak, ağlamak istedim, bunu bile beceremedim! kaçıp
    saklanmalıydım hemen. ama gidebileceğim bir yer yoktu, tüm okul tanıyordu beni,
    okulun futbol takımında sağ bek oynuyordum ben, tüm okul biliyordu beni, maç
    yaparken kekelemiyordum, “pas ver”, “sola kaç”, “orta yap”, “adama bas”, hepsi
    takır takır çıkıyordu ağzımdan, hem de onca seyirciye rağmen… rol kesmiyordum,
    bunu defalarca söylemek istedim ona, “tamam bacaklarına bakıyorum ama herkes 13
    yaşında bacaklara bakar, ama rol kesmiyorum!”, oysa tüm sınıf çoktan binaya
    girmiş ve beden hocası, ve aynı zamanda okul takımına beni alan tip seslendi,
    “sınıfta yoklama alıp serbest bırakıcam” dedi bana ve gene yoklama da benim
    adımı söylemedi, beni tanıyan hocalar zaten yoklama esnasında adımı
    okumazlardı, listede sıra bana gelince kafalarını kaldırıp sınıfta mıyım diye
    bakıyorlardı. ‘burda’ bile diyemiyordum çünkü!
    Derya’ya, o ilhanla
    çıkarken, ondan öncesinde de, onu ret ettiğim dönemde de aşıktım. yani o
    yaşlarda aşk nasıl bişi ise, öyleydi bu his. ve bazen de şunu düşünüyordum,
    acaba sadece ilhanı kıskandırmak için mi bana çıkma teklif etti, ya da bu da
    hasan’ın bir şakası mıydı, ya da gerçekten derya da beni….” Hasan benimle dalga
    geçerdi bazen, şaka olarak, ve beni öfkelendirdiği zamanlarda olmuyor değildi,
    ama ilk o iletişim kurmuştu benimle, ve bana adımı sorduğunda ve ben bunu
    söyleyemediğimde, en ufak bir sırıtış bile yoktu yüzünde. içi dışı birdi, ve bu
    nedenle bazen bana kızardı, “ne biçim adamsın oğlum sen” derdi, “içinden ne
    geliyorsa onu söyle, bunu söylemen 10 dakika bile sürse, bırak karşındaki ne
    düşünürse düşünsün”. Oysa, lise 2’e kadar bunu başaramadım, ta ki, kafasındaki
    her şeyi tüm dünyaya haykıran, üstüne de, “fuck the world” adında bir şarkı
    yapan adamı duyana kadar. ve tabi daha sonra “Fuck All Y’all” da dedi.

    Sınıf öğretmenimiz
    olan kadın, beşli grup anlatımından sonra yeni bir icat daha geliştirdi, yıl
    başında herkes bir kura çekicekti ve öncelikle herkesin adı küçük kağıtlara
    yazılmalıydı, yazıldı da ve kurayı çektim, bana kimin çıktığını kimseye
    söylememeliydim, bu önemli değil, ama sorun şu ki, sıran gelince tahtaya çıkıp
    sana kimin çıktığını söylemeli, sonrada hediyeni vermeliydin. kuraların
    üzerinden iki hafta geçti, ve yıl başından 2 gün önce, rehberlik dersine herkes
    hediyeleri ile geldi, derya tahtaya çıktı ve adımı söyledi, şok olmuştum, ve
    üstelik millet birbirine hediye verirken dikkatimi çeken şey de şuydu, erkekler
    erkeklere hediye verirken, ya da kızlar kızlara, yanaklarından öpüyorlardı
    birbirlerini, oysa bir kız bir erkeğe, ya da bir erkek bir kız hediye verirken
    sadece tokalaşıyorlardı. bana ferat çıkmıştı ve ben bunu ona söylemiştim daha
    önce, kuralı bozmuştum ama buna mecburdum, sınıftaki herkesin gözü üzerimdeyken
    tahtaya çıkıp da, “bana”, ferat”, “çıktı” evet bu üç kelime, söylemesi o kadar
    zor ki. ya o gün okulu ekicek, ya da önceden ferata durumu izah edip, bana sıra
    gelince hemen tahtaya çıkmasını sağlayacaktım, öyle de oldu ve bunun için her
    ikimiz de hocadan azar işittik. en çokta ben, sonuçta hata bendeydi. aslına
    bakarsanız, bir çok kişi zaten kime kimin çıktığını öğrenmişti bile, çünkü
    çocuklar sır saklamasını pek beceremezler, oysa hasan ve derya şu sırrı uzun
    bir süre sakladı. hasan’a ben çıkmıştım ve onlar değişmişlerdi kuralarını,
    derya tahtaya çıktı ve adımı söyledi, ve hediyesini verdi, üstelikte beni
    yanaklarımdan öptü. tüm sınıf alkışladı bunu, bizim dışımızda diğer tüm
    birbirine çıkan kız ve erkekler tokalaşmakla yetindi. cesur bi kızdı zaten o,
    ama bana göre değildi, bunu daha sonra fark edebildim. genelde, eğer yüzeysel
    bir aşk yaşıyorsanız, kendinizi budarsınız, karşınızdakini de. ve sonuçta her
    iki tarafta, aşık oldukları yüze, istedikleri ruhu giydirip öyle evlenirler.  bu nedenle, kısa bir süre öncesine kadar, son
    dönemde bir hayli yaygın olan sanal aşklara, ve onların evlilikle bitmesine
    olumlu bakıyordum. oysa bir gün maillerime bakmak için nete girdim, ve sikik
    yahoo açılana kadar yan masadaki elemanı kestim… inbox’unda, tam 5 adet farklı
    hatundan, (en azından farklı hatun isimlerinden) mail olduğunu gördüm. izledim
    onu, ben herkesi izlerim, çünkü yazar olmaya çalışıyorum, bazıları yazar
    oldular bile ve şimdi daha çok zengin olmak için kapandıkları köşklerinde hiç
    bi sik yazamıyorlar… tip, yani yan masada ki, maillerini cevaplıyordu, bir tek
    yahoo açıktı ekranında, ve size yemin edebilirim, 3 saat sürdü beş adet maili
    cevaplaması. şöyle oldu, ben yarım saat nete girdim, kendi maillerimi
    cevapladım ve çıktım, bu esnada tip ilk maili cevaplamakla meşguldü, uzun
    yazmıyordu, alt tarafı yaptığı şey şuydu, hatun demiştiki, “merhaba, naber?
    Okuyup okumadığımı sormuşsun, ben adana da okuyorum, haftaya açılıyor okul,
    yarın ankaradan adanaya gitmek için yola çıkıcam, umarım iyisindir, kendine iyi
    bak”, ve tip bunun karşılığında, “meraba, ben adanaya da gelebilirim aslında”
    diye başlayan ve 2 cümle sonrasında, “görüşmek üzere” ile biten bir mail
    yazıyordu, toplam 3 cümle. abartmıyorum, gerçekten 3 saat. yarım saat sonra,
    tip hala ilk mailine çeki düzen vermekle meşgulken, netten çıkıp, 2 saat sonra
    bana gelen 2 çağrı nedeni ile tekrar nete girdim, ve aynı masaya gittim, tip hala
    ordaydı ve 4. maile kısa bir cevap yazmakla meşguldü, yazıyor, siliyor, tekrar
    yazıyor, tekrar siliyor ve bir türlü emin olamıyordu hangi kelimelerin karşı
    tarafı etkileyebileceğinden. ince eleyip sık dokumak bana göre değil, işte orta
    3teki ben ile üniversiteden şutlanmış ben arasındaki en belirgin fark. bu
    arada, üniversitedeki ilk yılımda, hocaya karşılık verdiğim için, sanırım 4 kez
    dersten atılmıştım… artık her zaman her yerde, eğer konuşmak istiyorsam,
    konuşurum. bir diğer farkta, evet canan’ın bacakları güzeldi, ama artık
    çırılçıplak da gelseniz üzerime, etkileyebileceğinizi sanmıyorum… bu nedenle,
    lütfen başka bir yol dene! (İşte bazen böyle tek bir kişiye ithafen kurduğum
    bir cümle ile de bitirebiliyorum öyküyü, çok tuhaf, ama üstüne alınan birileri
    olmalı)
    [ 22.10.2004 – 02:15 ]
  • siyah – kırmızı – mavi

    orada öylece
    duruyordu işte, en arka koltukta. birini beklediği açıktı. ama niye beklediğini
    kestirmek güçtü. her dakika derin bir nefes alıyor ve iri göğüslerini daha da
    şişiriyordu, sonra aldığı nefesi geri verip gözlerini kısa bir süreliğine
    kapatıyordu. yorgundu, uyumak istiyordu, onu orada öylece bıraksam ve çıkıp
    gitsem, sabah onu arka koltuğa kıvrılmış uyurken bulabilirdim, ama yapmadım
    bunu, otobüsün şoför koltuğundan kalkıp, arkaya doğru yürüdüm ve “iyi geceler”
    dedim, “burası son durak ve son seferimi yaptım, artık arabayı kapatıp gitmem
    gerekiyor”
    “üzgünüm” dedi,
    “farkında değildim arabanın gitmediğinin, demek durdu ha?”
    “sürekli
    gidemeyeceği açık” dedim, “ama yürüyebiliriz, ne dersin?”
    “olabilir” dedi, “peki
    ama insan sürekli yürüyebilir mi? neyse, deneyelim”

    ve ayağa kalkmaya çalıştı, bana
    tutunarak, ve yürüyorduk işte sonuçta, 5 dakikadır yürüyorduk -arada bir bok
    kokan denizin dibindeki çimenleri ezerek. başını omzuma dayamış ve elini belime
    atmıştı, onu taşıyor gibiydim, ama sorun yoktu, taşıyabildiğim kadar taşımaya
    razıydım, ya düşecek ya da pes edecek ve bir banka oturacaktık, ama bir karar
    alınması için ses çıkarmak gerekiyordu.

    “oturalım mı şu banka” gibi, ya da “bu
    geceyi çimlerde geçirelim mi ne dersin” gibi, ama sesim çıkmıyordu, her dakika
    göğüsleri daha da büyüyor ve sonra tekrar iniyor, ve gözleri daha uzun süre
    kapalı kalıp, tekrar açılıyordu.

    “yoruldun mu” dedim,
    “çok uzun süre önce
    yorulmuştum” dedi, “tekrar yorulmak için dinlenmek şart” banklar fena fikir
    değildi, ya da çimenler, ya da ev. ama sorunun ney olduğunu bilmiyor ve ses
    çıkartamıyordum, gözlerini arada bir yumuyor, ve bir süre açmıyordu işte, eğer yürümüyor
    olsaydık öldüğünü düşünürdüm, ama hayır, ölseydi yürüyemezdi ve belki de
    yaşamıyordu da, sadece gidiyordu, nereye veya kime olduğunu bilmeden… ya da kaçıyordu, birinden, kaçmıştı ve kaçmaya devam ediyordu.
    “şimdi yoruldun mu
    peki” dedim,
    “dinlenmeye ne
    dersin” dedi gülerek ve elini belimden çekip, kafasını da omzumdan kaldırarak
    benden ayrıldı, sanki etimden bir parça kopuyormuş gibi hissettim, bedeninin ruhuma
    değen kısımları uzaklaşırken benden… ve gidip yanına oturdum.. saat gecenin
    biriydi ve bugüne kadar, gecenin bu saatinde dünyanın bu noktasına kimse ayak
    basmamıştı belki de… 
    ben yanına oturunca,
    dizlerime yattı ve “uyumak istiyorum” dedi, “hepsi bu, sadece uyumak, sana
    güvenebilir miyim?”
    “evim var” dedim,
    “bu iş için bir evim var, uyumak için, yanlış anlama, uyursun, hepsi bu, sadece uyuruz, günlerce
    uyuruz, haftalarca uyuruz, aylarca, yıllarca… ölene dek uyuruz, ne dersin?”
    “soba?”
    “soba da var”
    “peki ya halı,
    yastık, yorgan, kanepe, duvar”
    “normal bir ev işte”
    dedim
    “senden başka kimse
    var mı evde” dedi

    “çoğunlukla ben bile
    olmuyorum” cevabını verdim ve o an bi’ şey oldu, kendini bıraktı, nefes alış verişleri
    normale döndü, zaten hep normaldi, sadece o her dakika derin bir nefes
    alıyordu, sanki ciğerleri onu kandırıyormuş gibi, iç organlarına bile
    güvenmiyordu, güvenebileceği hiçbir şey kalmamıştı. ve gözleri, evet, göz
    kapaklarının arkasında uzun bir süre huzurlu bir şekilde saklandı onlar… ne her
    dakika olan derin nefes alışverişi, ne de arada bir kapalı kalıp, sonrasında
    korkuyla açılan göz kapakları… ölmüş olamazdı, sadece uyuyordu, hala ruhunu
    hissedebiliyordum çünkü, onun içinde, içeride bir yerlerde, saklanıp kalmıştı,
    ya da daha önce hiç kimse fark etmemişti bir ruh taşıdığını, ama taşıyordu işte,
    ve sırf bu nedenle, yaşamak bu kadar zordu onun için… ve beklemek istedim, ta
    ki denizdeki dalgaları görebilene dek beklemek istedim, gökyüzü siyahtan kırmızıya,
    sonrasında da maviye dönüşene dek beklemek istedim – uyumadan. farkında mısınız? havanın aydınlanışı mucizevi bir şeydir, siyah, kırmızı, ve mavi.. ama tüm bu
    dönüşüm esnasında, bir yerlerde bir mor saklanıyor gibi, bu renk karışımları
    sanki O’nu vericekmiş gibi, ama vermedi, bir ara dalmıştım, ve gözlerimi
    açtığımda, O’nun haklı olduğunu anladım, hiç kimse güvenilir değildi, ve o -her
    nasılsa- bana güvenip, gözlerini kapatmış, ve kendini bırakmıştı… adını
    bilmiyordum, ona çeşitli isimlerde seslendim, ve birkaç güzel sıfat, mucizevi,
    esrarlı, ve harikulade. ama yine de, kaybetmiştim işte, orada öylece yatıyordu
    ve bir daha gözlerini açmayacaktı. tuhaf olansa, rüzgarın sert oluşuna rağmen, gözlerinin
    dışında eteklerinin de hiç açılmayışıydı –elbiseleri bile ölmüştü belkide. öylece bekledim, ta ki, tekrar hava kararana, ve O, o karanlıktan sağ çıkıncaya
    kadar… kim nasıl ölürdü, nasıl fark etmedim, bilmiyorum. siyah.. kırmızı.. ve mavi.. arada, bir mor gözden kaçmıştı işte –belki
    beş saniye belki de beş dakika uyuyakaldığım için.
     [ 01.11.2004 – 00:35 ]
  • isimsiz – 4

    isimsiz – 4
    okul da ki son
    senemdi, ve hâlâ 1. sınıftaydım.. yani atılmak üzereydim, salı günkü menü
    şöyleydi; sabahtan ilk iki ders tarih ve sonraki iki ders boş ve ondan sonra öğle
    tatili, ve bir ders daha boş, ardından 3 ders statik.. 10:20’de bitiyordu ilk 2
    ders, yani ilk iki dersi atlattıktan sonrasında, saat 14:40’a kadar beklemem
    gerekiyordu.. lanet olası salı günlerimin lanet olası 5 saat yirmi dakikasını
    nasıl geçirebileceğimi hala çözebilmiş değildim ve okulun açıldığı 5 hafta
    olmasına rağmen hâlâ statik dersine girmeyi başaramamıştım.. bu dersten 4 hafta
    devamsızlık hakkım vardı, ilk haftayı saymazsak, bu son şansım demekti ve
    bundan sonra da o dersi aksatmamalıydım.. o gün sekiz buçukta uyandım, erken
    uyanıp kahvaltı etmeyi bünyem kaldırmıyor, kusabiliyorum, bu nedenle bir bardak
    çay faslı sonrasında yola çıktım.. otobüs beklemek, binmek, inmek, biraz
    yürümek, kapıdaki görevliye öğrenci kartını kaybettiğini tekrar tekrar anlatabilme
    faslı ve blok yapılan ilk iki derse giriş.. buraya kadar sorun yok.. ama dersin
    blok yapılması nedeni ile katlanılması gereken fazladan bir 10 dakikam daha
    var.. hoca çıkabilirsiniz dedi ve defterimi katlayıp, kalemi de cebime atıp
    tuvalete gittim.. okulda kıdemliydim ve benim dönemimden herkes ya okulu
    bırakmış ya da mezun olmuştu, sanırım 6 kişi kalmıştık 2000 yılında giriş
    yapanlar olarak.. benim 2 devrem sonrası olan bi tip arkamdan geldi ve,
    “statiğe giricek misin” dedi, onunla takılıyordum bazı zamanlar..
    “bilmiyorum” dedim, “deneyeceğim”. dışarı çıkıp, okulun
    içindeki bir kafeye gittik.. oturduk.. bu okul derste olmadığım zamanlar,  derste olduğum zamanlara göre ruhumu daha çok
    sikiyordu, en azından hocaların yanında bu tipler ses çıkarmıyordu, ve ses
    çıkarmadıkları zaman onlara katlanması daha kolaydı.. 4 senedir geçip giden
    tiplere bakıyor ve yerimde sayıyordum, “istikrar” demişti geçen sene bana bir
    hatun, “hâlâ 1. Sınıfta mısın sen?” dedi, “evet”, dedim, “istikrarlısın” dedi
    gülerek.. ben gülmemiştim ve bu nedenle yüzü asılmıştı, insanları gerçekten
    anlayamıyordum, karşılarındaki insan beklediğin tepkiyi vermediklerinde
    bozuluyorlardı bu duruma.. her şey karşılıklıydı.. ve sanırım 4500 kişi içinde,
    en çok dikkat çeken 2 kişi, ben ve oğuzdu. Çünkü koskoca kampüste, hiç kimsenin
    hiçbir zaman oturmadığı bir yere oturuyorduk, merkez kafenin merdivenlerine.. ve
    beni istikrarlı bulan hatun bir keresinde 5 basamaklı o merdivenlerden geçip
    kafeye girerken bize 100binlira attı, dilenci gibi görünüyorsunuz dedi, ne bu
    haliniz, “zamanın geçmesini bekliyoruz” dedim.. ama o gün dersten çıktıktan
    sonra merdivene değil, bir masaya geçtik.. biz otururken oğuzun bir arkadaşı
    geldi, daha sonra başka bir arkadaşı, ve bir tane daha.. susup onların
    muhabbetini dinlemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.. konuştular,
    konuştular, konuştular ve ardından idil bana dönüp, “neden konuş muyorsun”
    dedi, “üzerine söz söyleyebileceğim bir şey yok ortada” dedim,
    “ooo” dedi, hepsi de buydu.. ardından bu 4 sınıf arkadaşı sınıflarına
    gitti ve oğuz ile tekrar gelip geçen tiplere bakmaya başladık.. “ne
    düşünüyorsun” dedi, “gözleri güzel” dedim, “2 gündür öğlen
    tatillerinde karşılaşıyorum onunla ve beni kesiyor” dedi, zaten ona göre herkes
    onu kesiyordu.. deniz adında bir hatun okuyordu müzik bölümünde, saçları
    kızıldı, “sürekli bana bakıyor” demişti oğuz, “e bana da
    bakıyor” demiştim ve o gün yanımızda olan oktay, “herkese bakıyor
    o” dedi, “ama sevgilisi var, bizim ordan otobüse biniyor
    sabahları”. benim umrumda bile değildi ancak oğuz üzüldü, bir sevgili
    istiyordu o, ve bir de müzik grubunun bir üyesi olmak, ve birde tyler durden
    olmak, ve birde, ımm – her şey olmak istiyordu aslında ve ona kimsenin “hiçbir
    şey değilsin” diyerek bir iyilik yaptığı yoktu..
    “baterist
    arıyorum” dedi bana,
    “sen ne
    çalıyorsun ki?” dedim
    “gitar”,
    dedi
    “hmm, bundan
    haberim yoktu”,
    “lise 3’ten
    beri bir grubum vardı, 2 ay önce dağıldı, şimdi tekrardan toparlamak istiyorum
    yeni bir grup”,
    “adı neydi
    grubunuzun, belki duymuşumdur”,
    “yok biz bir
    yerde çalmıyorduk, sen duymamışındır”.
    elbette duymadım göt,
    2 senedir tanıyorum seni ve hiç bahsi geçmedi bunun! her gün yeni bir fikir ile
    çıkıyordu karşıma ve eğer yalanını açığa vurursanız, o halde beyniniz yarım
    saatlik bir ispat seremonisini dinlemek ile geçerdi, kurtuluş yoktu, inanmış
    gibi görünmek dışında, ben inanmış gibi görünmüyordum ama ses de çıkarmıyordum..
    hayatım boyunca çekmişimdir bu tip insanları üzerime; sinek ve bok?  bu çocuk yalan söylediği zamanlar canım sıkılıyordu,
    ve iki yüzlünün biriydi, tamam, pekala, ama en azından fikirleri vardı onun,
    diğerleri gibi bu kafese sıkışıp kalmamıştı.. sabah siz gözlerinizi açık
    tutmaya çalışırken o gayet uyanık bir şekilde okula gelir ve “hey hey otobüste
    aklıma bir şey geldi” diye başlardı yeni ve saçma projesini anlatmaya, kaçıp
    kurtulmak istiyordu ama sadece bunu istemekle yetiniyordu, gücü yoktu çok uzağa
    adım atabilmeye.. ölmek istiyordu, hatta denemişti de bunu, hem de 2 kez, öyle
    diyordu. “gene intihar edicem, sadece uygun zamanı kolluyorum” demişti bana,
    ama söylediği her şeyi lafta kalıyordu.. ve lanet olası kafettonun lanet olası
    kapısının lanet olası merdivenlerine oturmuş, gelip geçeni kesiyorduk, geçen
    seneden beri hoşuma giden ancak bir sevgilisi olan hatunu gördüm tekrar,
    önümden geçip gitti.. doğru insan ile birlikte doğru zamanı da yakalamak
    gerekir dedim.. “ben masa altı yapçam” dedi oğuz, kalkıp içeri girdik
    ve bir şeyler satın alınan o büfenin altını derinlemesine görebilicek kadar
    uzaklıktaki bir masaya oturduk.. büfenin altına bakıyorduk, 3 adet bozukluk
    parlıyordu.. kaç para olduğunu bilmiyorduk, ama bir gevrek, belki de yanında
    bir çay, bir tanıdıkta bulursak, iki adet sigara edinmiş olucaktık.. kafeden
    bir şeyler satın alan öğrenciler, ceplerinden ya da cüzdanlarından para
    çıkartırken buraya düşürürler ve eğer düşen para yüzbinlira kadar yere eğilip
    almaya onlar için değmeyecek bir meblağ ise orada bırakırlardı.. her gün bi kaç
    adet bozukluk buluyorduk.. ve hemen harcıyorduk.. bu kez iki adet yüzlük ve bir
    adette ikiyüzellilik vardı.. oğuz yanıma geldi ve, “450 bin” dedi “bir çay
    ve gevreğe ne dersin?”,
    “bir şarkı ve
    bir çay” dedim,
    “ne
    dinleyelim?”,
     “ol dirty bastard – fantasy”,
    lanet olası müzik
    kutusundaki 500 şarkının arasındaki tek rap şarkısı buydu, 500de bir! iki
    yüzlüğü alete atıp şarkıyı seçti ve çay alıp yanıma geldi.. bir çay, ve müzik, hepsi
    bu.. oğuz çayı şekersiz içiyordu, ben ise iki adet küp şeker koyuyordum, ve
    tanıdık yoktu hiç, ve sigara da.. ve bardağın yarısına inince o, geri kalanına
    bir kaşık şeker atıp karıştırmak kaldı bana.. idil geldi, hani şu istikrar hatunu,
    ya da bize dilenci muamelesi yapan, ya da, “ooo” diyen, ya da benimle sevgili
    olmak isteyen, henüz bunu itiraf etmedi ve itiraf etmemesi daha iyi olur ikimiz
    içinde.. neyse neyse, yanımıza oturdu.. “sigara?” dedi,
    “elbette”. çıkarıp uzattı..
    “bu kez ortaya
    üzerine söz söyleyebileceğim bir konu at” dedim,
    “nelerle
    ilgilenirsin” dedi,
    “müzik”,
    “ne dinlersin”,
    “bi çok şey, mesela
    şu an çalan şeyi”,
    “neee?”,
    “şu an çalan şeyi
    biz attık”,
    “ama bu rap” dedi
    yüzünü ekşiterek
    “evet”.
    Ve birkaç cümle
    sonra vakit doldu, derse gitmesi gerekiyordu.. “burda takılıyosanız öbür ders
    uğrarım” dedi ve gitti.. ardından oğuzun başka arkadaşları geldi, okulda
    popülaritesi olan bir kaç kişi, ve onunda popülaritesi olması gerekiyordu, en
    azından bunu olabilirdi o, popüler.. ve bekliyorduk, bir süre sonra canım
    sıkıldı ve “ben gidiyorum ya” dedim oğuza,
    “nereye” dedi,
    “eve”,
    “ee devamsızlık?
    Kalırsın oğlum sınıfta, otur işte”,
    “ne bileyim ya, 3
    saat daha burada beklemek ve bunu dönem sonuna kadar sürdürmek, nası olsa en
    sonunda sikerim deyip ekicem, bare baştan hiç girmeyeyim..”,
    bir diskman’im
    olsaydı, -tabi o zaman pil sorununu çözebileceğimi sanmıyordum-, ya da bir
    sınıfa girip okuyabileceğim bir kitap, beni 4 saat 20 dakika oyalayabilicek
    herhangi bir şey işte.. masada ki muhabbet, bir bilgisayar oyunu hakkındaydı,
    ve iyice sıkıldığım bir sırada masadan kalktım, binadan çıkıyordum ki, -siz
    şimdi arkamdan idil seslendi diyeceğimi düşünüyorsunuz, ama hayır, öyle bir şey
    olmadı- kapıdaki güvenlik görevlisi seslendi bana,
    “meraba” dedim,
    elindeki öğrenci kartını bana doğru uzatarak,
    “bu senin, öyle
    değil mi” dedi,
    “aa, nerden
    buldunuz” dedim,
    “bir öğrenci
    getirdi” dedi, “artık her sabah gösterebileceğin bir kartın var”.

    Onunla daha önce
    tartışmıştım, kartımı kaybettim ve yenisini çıkarmak için uğraşmak zor geldi,
    otobüs şoförleri sormuyordu zaten, ve vapurda da sorun yoktu.. lanet olası
    metrodaki güvenlik görevlileri dışında hiç kimse, benim öğrenci olup olmadığımı
    merak etmiyordu, birde okulun girişindeki güvenlik görevlileri.. bilemiyorum,
    belki bir bankaya girersem, kapıdaki güvenlik görevlisi bana öğrenci kartı
    sorabilir.. üniforma giyen herkesin, ama herkezin, mevkiine göre bir takıntısı
    oluyor ne de olsa… ve her salı saatlerce beklemek dışında yapabileceğim başka
    bir şey de eve gidip öykü yazmaktı.. sonuç olarak ikisi de işime yaramıyordu..
    ama en azından öykü yazarken eğleniyordum.. ve sanırım şu an derse girmek
    üzereler.. tekrar otobüse binip derse yetişebilirim, ama sorun bu değil
    sanırım, ve ne olduğunu asla anlayamazsınız.. ama bir insanın, t cetvelini
    görünce tüm bünyesi alt üst oluyorsa, ve yıllar sonra bile bu his geçmiyorsa, o
    halde beklemek ya da beklememek değildir problem, ki problem de yoktur aslında,
    öykü yazar ve gene de aç kalırsın.. sonuç olarak zaman geçmiştir.. öyle ya da
    böyle.. değişen bir şey olmaz… zaman daha hızlı veya daha yavaş geçecektir.. işte
    okulda ya da evde olmam arasında ki tek fark.. 
    ve bir de, müzik dinleyebilmek için kutuya para atmam gerekmiyor –  en önemlisi de bu!
    [ 14.10.2004 – 22:45 ]
  • kolaj edebiyatı

         kolaj
    Edebiyatı
    her şeyin saçma
    geldiği ve yok olmanın bile bir anlam ifade etmediği zamanlardan biriydi. iyi
    yazıyordum o aralar. iyi derken, çok yazıyordum demek istiyorum. ve para
    geliyordu işte bir şekilde, ve içiyordum. ve bir gece, ilahı çektim içime, bir
    süre sonra çenem uyuştu, ani oldu bu, hiç böyle olmamıştı, beynimin arka kısmı
    ağrıyordu, ve devam etti gece. gece hep devam eder zaten, ama bazen duvar
    saatinin akrebini izlemek gibi gelir size havanın aydınlanışı. elime kumandayı
    alıp 134 kanala teker teker ve birer saniye takılarak 2 dakika 14 saniye
    tükettim, bu iyi geldi ruhuma. izlenebilicek bir şey bulmak değildi niyetim, ki
    televizyonda kanal gezerken istediğim tek şey zaman geçirmektir, ne kadar çok
    kanal o kadar çok 1 saniye. ufak bir cd çalarım vardı. bir cd takılıydı,  sürekli dönüp duruyordu parçalar rastgele bir
    şekilde. o an krazy çalıyordu, ve gerçekten deli gibi hissediyordum. isteksiz
    bir şekilde alete uzanıp, bu şarkıyı kesintisiz çalması için gereken düğmeye
    bastım. ve bekledim. bunun kaçıncı olduğunu bilmiyordum ama sanırım gene
    yeniden başlayacaktım. “gene yeniden” başlamak üzere olan şeyin ne
    olduğundan daha çok bu iki kelimenin aynı anlama geldiği ve  arkaarkaya kullanmanın manasız olduğunu
    düşünenleri siklemiyordum. bir yere gittiğim yoktu ve biryerden de geliyor
    değildim, sadece bir format atıcaktım hayatıma o gece, hepsi bu. evet evet, çok
    klişe cümleler kullanıyorum, ama napabilirim? neyin klişeleştiğini belirleyen
    ben değilim, ben konuşurum, siz etiketlendirirsiniz, olay bundan ibaret.
    “sürrealist akımın öncülerinde olan” diye girer biri lafa, bir
    başkasının hayatıdır söz konusu olan ve herif çoktan yokolmuştur zaten. ben
    öldükten sonra hakkımda metiyeler düzülmesi kimin umrunda? benim değil.
    yaşayamadıktan sonra, napayım adımın anılmasını. hem herhangi bir akıma da ait
    değilim ki. neden gruplandırılıyoruz? O an tek istediğim krazy’yi dinlemekti,
    bu aptal düşüncelerle neden meşgul ediyordumki sikik beynimi. 2 dakika 14
    saniye daha tüketmek için kumandayı elime almışken kapı çaldı. saate baktım,
    ikiyi on dört geçiyordu ve hava karanlıktı. toplarsam yedi ederdi, sadece aptal
    bir tesadüf dostum, kapıyı aç, sikmişim mucizeyi. “kim o”, “Bana
    bi sigara uzat adamım!”.[1]
    açtım kapıyı. içeri girdi. az önce benim oturduğum yere oturup öykülerimi aldı
    eline. cd dönmeye devam ediyordu, ve bende 96’da çarmığa gerilen siyah isa’ya
    bakıyordum uzaktan. evet, olabilir, neden olmasın, belkide gerçekten ölmemiştir.  elimdeki üçlüden derin bir nefes alıp ona
    uzattım, “Deli gibi hissetmeme neden oldular”[2]
    dedim. “geçen yıl zor bir yıldı ama hayat devam ediyor”.[3]
    dedi. derin bir nefes. gözünü tekrar öykülere dikti ve ben ayağa kalkıp mutfağa
    gittim. Hennesey. ona ve bana. “benden çok sık söz ediyorsun” dedi
    bana, sende benden söz ediyor gibiydin dedim, her cümlen benim cümlem gibi,
    söylemek istediklerimi söylüyor, yapmak istediklerimi yapıyor ve yaşamak
    istediğim gibi yaşıyordun. – benim istediğim bu değildi dedi “tek isteğim,
    sevmediğim bu kıskanç korkak itlerin üzerine çıkmaktı”[4]
    geçen gün herifin teki ile senin hakkında söz ediyorduk dedim. ve bana ‘kendini
    boşu boşuna öldürttü o, susabilirdi, çok fazla işe burnunu soktu, aptalcaydı’
    dedi dedim. bundan haberim yok dedi bana.
    “herifin teki,
    70lerin rock’ını dinliyormuş, benim 4 cd’mi hacıladı hatta, dinleyebileceği
    şeyler değil, ki bunun önemi de yok öyleleri için, bilirsin, ve daha bi ton
    ıvır zıvır, böcek öldürmeyip alkol kullanmayan ve et yemeyen insan türlerinden.
    ve birde devrimci, hayatını buna adamış, bu uğurda ölebilir. ve senin çok
    konuşarak hayatını mahvettiğini söylüyor, ve dünyayı değiştirmek istiyor,”
    “değişmez.
    böyle kurulmuş işte”[5]
    “hı hı” parmaklarımın
    arasında çıtır çıtır yanan tanrıya göz atıp, “Yeşil”, dedim,
    “Zencinin hayal görmesine neden oldu”. Hala onun bir halüsyünasyon
    olduğunu düşünüyordum.
    “Niye ota
    sarılıp Tanrıya uçmak için dua ediyorsun”[6]
    dedi.
    “Acıyı
    gidermesi için bir marihuana içiyorum ve uçmuş olmasaydım, belki de beynimi
    dağıtmayı denerdim”[7]
    dedim.
    “rahatla” dedi
    “Gangster yaşamı faturaları öder”[8]
    “Uzun bir yol
    katettim ama hala gidecek çok yolum var”[9]
    dedim,
    “artık gitmeliyim”
    dedi.
    “Hennesey’nin
    beşte birini içtin sağlıklı olduğunu sanmıyorum” dedim.
    “kapalı bir
    tabut ve orda kimsecikler yok”[10]
    dedi. “yapman gerekeni yap,    
    Vahşileş, ama akıllı ol. Oyunu kurallarına göre oyna. Bazen karışık
    oluyo biliyorum. Ama oyunun kuralları seni kazandıracak, hergün.  Bu yılan ve sahtekarlara dikkat et,”[11].
    Öğütlerin için teşekkür ederim demek istedim ama konuşmaya çalıştığımda çıkan
    şey buydu – tüm duyduğum buydu.
    ve kapıyı açtı.
    çıktı. merdivenlerden aşağıya indiğini sanmıyorum, ayak sesi yoktu, görüntü de
    yok oldu. kapıyı örtüp içeri geçtim ve az önce bahsettiğim o zamanı atlattığımı
    farkettim. (“Gerçek arkadaşlar seni zor durumdan çıkarır”-pac), genelde böyle
    zamanlarda herşeyimi yakarım, ayırt etmem, tümü yakılır ve üzerine kötü bir
    uykuya yatılır. sabah uyanırsınız ve “yeniden yazabilicekmiyim acaba aynı
    şeyleri” dersiniz. mütamadiyen yılda bir kez bu bana olur, herşey yakılır,
    herşeyden vazgeçilir, ve ölmek bile aptalca gelir o an. eğer ölmek bile aptalca
    geliyorsa, o halde kaçılabilicek hiçbiryer yok demektir. 
    beynimin arka
    kısmındaki ağrı devam ediyordu, içeriye geçip boş hennesey şişesini elime aldım
    ve cd player’a fırlattım. alet sabah uyandığımda çalışmıyordu, oysa o gece,
    üzerinde patlayan şişeye rağmen müzik kesilmemişti. beynimin bana oynadığı bir
    oyundu hepsi. yada gerçekten tanrım beni ziyaret etmişti. ve o gece nereye
    gittiğimi anladım, beni hiçbirşey kurtaramaz. o yüzden şimdi öykülerimi okuyup
    okuyup, aptal ve iğreti bir gülümseyişle bana, kolaj edebiyatı yaptığımı ve boş
    işlerle uğraştığımı iddia eden o piçe şunu söyleyeceğim, bu bir kolaj edebiyatı.
    ve “öleceğim kesin olsa da, nefes alamayana kadar içicem”pac…  
    [ 10.10.2004 – 04:25 ]


    [1] 2pac – Krazy
    [2] 2pac – Krazy
    [3] 2pac – Krazy
    [4] 2pac – Ambitionz az
    a ridah
    [5] 2pac – Keep ya Head
    Up
    [6] 2pac – Street Fame
    [7] 2pac – Lord Knows
    [8] 2pac – Street Fame
    [9] 2pac – krazy
    [10] 2pac – Only Fear of
    Death
    [11] 2pac – Letter 2 My
    Unborn Child
  • can sıkıntısı

    @page { size: 21.59cm 27.94cm; margin: 2cm }
    p { margin-bottom: 0.25cm; direction: ltr; color: #000000; line-height: 115%; orphans: 2; widows: 2; background: transparent }
    p.western { font-family: “Times New Roman”, serif; font-size: 12pt; so-language: tr-TR }
    p.cjk { font-family: “Times New Roman”, serif; font-size: 12pt }
    p.ctl { font-family: “Times New Roman”, serif; font-size: 12pt; so-language: ar-SA }

    3 hafta önceydi.. canım sıkılıyordu.. ve evden çıktım.. canınızın sıkıldığı zamanlar evden çıkmakla iyi edersiniz.. hiçbir şeyin önemi yoktur ve tek gereken şey zamanın geçmesidir.. evde oturmuş, hiç bi bok yemeden pinekliyordum, hayatımın yüzde doksan dokuzunu hiçbir bok yemeden müzik dinleyip odamın süslediğim duvarlarını ve tavanı izleyerek tükettim ve yüzde birinin yarısını yazarak geçirdim, geri kalan zamanda da işemiş sıçmış ve boşalmış olabilirim.. bu üçünü aynı anda yapmaya çalışıyorum, ama henüz başaramadım.. neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar ve o gün gerçekten evden çıktım.. nereye gitmeliydim? nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum.. hiç bir zaman bilmem gerekenleri bilemedim ve bildiklerim ise asla bir işe yaramadı. ısrarcı olmadım, hiçbir şeyi zorlamadım, kaderci değildim ama lanetlenmiştim.. buna inanıyordum, lanetlenmek, bu sizi rahat kılıyordu.. rahat mı? hiç sanmıyorum.. neye el atsanız elinizde kalır, ve siz yılmadan mücadele edersiniz bir süre, ama mutlaka, hem de her seferinde, bir patlak verir hayat, ama siz dersiniz ki; “everything’s gonna be alright”, bob’un dediği gibi, ya da n.b.n’nin.. bon öldü ama ben hâlâ bunu söylüyorum, hayatta kalanlarımla hayata tutunmaya çalışıyorum, neslimiz tükeniyor dostum, kısa bir süre sonra bizler olmayacağız ve insanlar rahat edecek; yaptırmak istedikleri şeyler olan efendiler ve kendilerini yapmaya mecbur hisseden köleler.. bir taraf seçenlerden değiliz biz, sadece yaşıyoruz, nefes alıp vermek dışında yaptığımız bir şey yok.. bazen çalışırız, ve kazandığımız para geldiği gibi gider; içki.. hiçbir şeyi biriktiremeyenlerdeniz biz. ölmemek için içeriz.. çünkü kafamız yüksek değilse ağır gelir ruhumuza ve ölmek isteriz.. ölmemek için içeriz ama yaşamak da istemeyiz.. “iki arada bir derede” temsil ettiğim her şey bu işte.. ve evden çıkmıştım, bu kez tam odaklanmak istiyorum, anlatamadım bir türlü ve anlatamadıkça saçmalıyorum, sayfalar sayfalar sayfalar.. bir kitap dolusu zırva, bu da eşittir bestseller olmaca.. yürüyordum.. elimi cebime attım, 2 milyon lira vardı, sevindim, bugün karşıyaka yapacaktım demek ki, tanıdık birine denk gelirdim belki.. hiç olmadı retro’ya, emin aga’nın dükkana giderdim, ama ben direk oraya gidecektim, son değil, ilk tercih orasıydı.. durağa vardım ve 514 geldi, hemen geldi, tanrı beni izlemeye almıştı gene, hemen gelmesi için 514 değil de bir tank dua etseydim kabul eder miydi? bu iyi olurdu aslında.. bazen internet kafeye girerdim, evimde bir bilgisayarım vardı.. müzik dinlemek ve .txt açıp üzerine harf kusmak dışında bir işime yaramayan bilgisayarım.. 3 sene önce ona bir modem buldum, eski bir modem, 2. el.. internete nasıl girilir bilmiyordum, ama bir şey duymuştum, 146’yı tuşlayınca giriliyordu, ben de denedim.. ve girdi.. ve yazdı işte.. anlıyor musunuz? bir mevsim bu! yaz! ve izmir.. bu iki kelime bir araya gelirse, 3. kelime intihardır.. eğer pas derseniz size 4. bir kelime verilir; sikik! bunun ardına bir çok kelime konabilir, sikik gün, sikik gün, sikik gün.. böylece devam eder bu.. 2 ay sürer ve o 2 ay içinde ölmediyseniz geriye kalan 10 ay da ölmezsiniz.. ve o günlerde 146 beni hayatta tuttu – ev telefonum sonraki 10 ay kapalı kalsa da.. bu güzeldi aslında, cep telefonumu da kapatıyor ve ölü taklidi yapabiliyordum böylece.. ama o günler bir felaketti benim için.. nete girer ve sitelerde gezerdim.. anlam veremezdim üstelik, bir sürü kişisel site, herkes herkese ruhunu göstermeye çalışıyor, peki ama hangisi gerçek? 3 yıl sonunda bir gerçek bulmuştum.. ve inandım.. bazen inanmaktan başka şansınız yoktur, ama inanç kelimesi iki yüzlüdür, çünkü içinde aldatılmayı barındırır bu kelime.. hayır, ben bir filolog değilim, ama kelimeleri iyi bilirim.. ‘sana inanıyorum’ dersiniz.. ve bir süre sonra da ‘sana inanmıştım’.. ve böylece devam eder bu, hayat boyu.. “hangisi gerçek?”


    paramın olduğu ilk gün bir dövme istiyorum taşaklarıma, yo hayır iki dövme, birinde “fuck the world” yazacak, diğerinde de “keep it real” ve bir de, “taşaklarımı yalasın o üç kağıtçılar” adında bir kitap yazmak istiyorum.. ve bedavaya dağıttırmalıyım onu, bedava dağıtımdan bir hafta sonra ksk sahile çıkıcam ve güzelim denizimi kitaplarımla kaplı bulucam.. denize atılmış bir ton kitap.. öyle olmuştu, sanırım 7-8 sene önceydi bu, bir peygamber bozuntusu bir kitap yazdı, “evrim aldatmacası” adında, ardından bunu bedava dağıttı, sonra ne mi oldu? herkes kitabı denize attı.. nerden geldiğimiz kimin umurunda ha? evrim ya da tanrı.. neyi değiştirir bu? hiç bir yerden geliyorum ve hiçbir yere gidiyorum.. ya da tam tersi.. ben bunlarla uğraşmıyorum dostum, bana şu an gerek, an! bu an, ah bak o an da uçtu gitti işte, sürekli tüketiyoruz, ve tükettikçe mutlu oluyorum ben.. ve bir türlü odaklanamıyorum “evden çıktım”dan sonrasına.. ama hâlâ umudum var, anlatıcam o günü.. “madem yaşamın sence bir anlamı yok o halde intihar etsene” dedi biri bana geçen gün, ona dedim ki “ben anlam aramıyorum dostum, ama sen anlam arıyorsun, bu nedenle yaşama sımsıkı bağlısın, mücadele ediyorsun”

    evden çıktım, bakın işte o gün 514 hemen geldi, ve ben neden tank istemedim ki dedim? internet cafe, (bir net cafe açıp intiharet cafe koyucam adını, göz alışkanlığından herkes internetcafe diye okucak onu, komik değil komik değil, gülmeyi kesin), herkes gta diye bir oyun oynuyor oralarda bu sıralar, tank ile şehirde katliam yapıyorlar ama oyun o.. bir tank kaçırmak istiyorum, 15 ay (askerlik) bedenimi rehin alıp ruhumu sikmek isteyenlerden bir tank çalmak istiyorum ve sonra gta oynamak istiyorum gerçek hayatta.. ölene kadar gangster.. ölene kadar nigga, ölene kadar güney amerika! ölene kadar latin! ya da, mickey ve mallory. ama mallory’m uzak bana.. neyse, 514’e bindim ve bir milyon verdim şoföre ve arkaya doğru yürüdüm ve bir kağıt yapıştırmışlardı cama, eshot’un bir ilanı.. yol boyunca o ilan beni idare ederdi.. okumaya başladım, bundan sonra şoförleri kontrol etmemiz gerekiyordu, öyle yazıyordu ilanda, artık şoföre bir milyon verince onun bizim için özel kentkartını alete okutup okutmadığına bakmamız gerekiyordu.. o an şoföre, “kentkartını alete yalattın mı benim için? sana para verdim ve sonra şu ilanı gördüm” demek istedim.. ama şoförün can sıkıntımla bir ilgisi yoktu.. kimsenin can sıkıntımla bir ilgisi yoktu.. yoo, birileri vardı, tepemde gezinip vır vır konuşan birileri, her şeye sahip olup konuşmaktan başka bi bok bilmeyen birileri, birbirleri ile çatışıp bizi duymazdan gelen birileri, anlaşamıyorsanız ne yarak yemeye HIYARarşik düzende aralıksız altlı üstlü konumdasınız demek istediğim birileri, ilk bombamın çalışıp çalışmadığını boktan bir davetiye nedeni ile çatışıp durdukları resepsiyonlarında denemeyi tasarladığım birileri, hepsini öldürmek istiyordum.. alayını! ama tankım yoktu, napabilirdim?

    otobüs sahile geldi ve ben indim.. etrafıma bakındım, saati olan birini aradım, buldum, “saat kaç?” dedim, on iki dedi.. erken gelmiştim, retro kapalı olabilirdi.. ama başka gidebileceğim hiçbir yer yoktu.. pasaja girdim, kapalı.. lanet.. bir yere oturdum ve çay istedim.. bekliyordum, çok geçmeden emin abi geldi, biraz lafladık, akşamdan kalmaydı, uykusuzdu, bana “biraz uyumaya gidicem” dedi, “sen kalır mısın dükkanda, yerime bakar mısın?” tabi elbette neden olmasın.. teklifi kabul ettim, çıkma teklifi dışında dostlarımın her türlü teklifine gözüm kapalı evet derim ve ibnelerden hazzetmem.. hayır canım, şaka yapıyorum, homofobik değilim elbette, bana ısrarla tacize varacak boyutta rahatsızlık veren gay’lerden hatunlardan da hazetmiyorum, yoksa çok gay arkadaşım var ve asla yadırgamam onlarla yolda yürürken ya da mekanda çay içerken utanmam. ama cinsel taciz konusunda ayrım gözetmiyorum, bazı insanlar bu konuda bile pozitif ayrımcı davranıyorlar. onlarla politik bir mücadele sürdürmem imkansız. hele ki fanzinlerimde küfür var diye kadın düşmanı ilan edildikten sonra..

    kızlarla sevişen kızları izleyebilirim bak ama, yahu kızlarla kızlar da saçma aslında, acaba kadınlar homoseksüel pornoları izleyip mastürbasyon yapıyor mu? bu tip bir ton saçma soru gayr-intiyari bir biçimde zihnimde dolanırken zamanı hatır hatur yerim.. saçma şeyleri düşünmek gerçeklerden uzaklaştırır beni, gerçeğe ne kadar yakınsam, işte o kadar.. “o kadar ne girdap!”


    bu cümleyi tamamlayamadım, bir ara hatırlatın, belki başka şeyler yapılabilir o harflerle.. kukuleta mesala.. az dost edinirim, çünkü bu soğuk dünyada kime güveneceğimi şaşırdım, ama benim de inanacak birine ihtiyacım var, tanrının iki yüzlülüğünden sonra iyice umudumu kaybettim, pezevenk çocuğu darwin ve yardakçısı nietzsche yoldan çıkardı beni. (onların dost olduğunu bilmiyor muydunuz? şaka şaka, ben de bilmiyorum.)

    mekanda yalnız kalmıştım, ufak bir yer, bir sürü giysi.. emin abi fiyatları söyledi ve gitti, 3-5 inandığım insandan biri.. bu soğuk dünyada kime güvenebilirim.. “bu soğuk dünyada kapana kısıldım-2pac) hafızam sikikti her müptela gibi.. bir kağıt kalem alıp yazdım fiyatları ve hemen canım sıkılmaya başladı.. kendimle baş başa kalınca canım sıkılır, kendimle baş başa kalmamam gerekir, mutlaka oyalanmalıyım.. gözüm kaçak yayın adında bir dergiye takıldı, elime aldım, içinde amatör yazarlar için bir ek vardı.. onları okudum, ve onlar hakkında yapılan yorumları da.. neden katlanıyorsunuz ki bu üçkağıtçılara? yazın işte, konuşur gibi yazın.. hiç bir eleştiri bana göre değil, çünkü ben diğer dillere çevrilmeye, yüz binler satmaya ve ünlü bir entelektüel olmaya çalışmıyorum, tek istediğim zamanı geçirebilmek ve düşünmemek.. yazmak başka şeyleri düşünmemi engelliyor.. ve nedense bir müşteri geldi o gün, genelde gelmezler, genelde dışarıdan bir göz atıp camekana, giderler, içeri girmeye korkuyor olabilirler, bizim görmediğimiz bir şey görüyor olabilirler içerde, bir örümcek? ya da kurt adam.. ya da elinde bir tank olsa herkesi öldürmeyi düşleyen biri olduğum anlaşılıyordur.. ama nedense o gün, tüm bu n.b.k ve g.t.a teorilerimden korkmayan biri “merhaba” dedi, “merhaba” dedim, “türkçerap cd’si bakmıştım” dedi, ben de elimdeki cd’leri gösterdim ona.. kendi korsan baskılarım, killa, fuat, susturucu, islamic force vs vs. baktı, baktı, baktı, ve, iyi günler deyip çıkıp gitti..

    anlam veremiyordum.. ama sanırım biz lanetlenmiştik, -kim tarafından?- ve biz lanetlenmişler birbirimizi bulurduk hep, ve ölene kadar güvenirdik birbirimize.. tıpkı o gün olduğu gibi, kimse gelmedi dükkana, o çocuk dışında kimse gelmedi, bir de emin abi geldi, akşam yedi gibi.. ve nedense, bu daima böyleydi.. sinek avlamak yani… ve ben neye el atsam elimde kalır… her şeyi doğru yaptığımdan eminim, ama mutlaka bir noktada hava kaçırıyor lastikler ve yolda kalıyorum.. bazen alnımda koskoca bir çarpı işareti olduğunu düşünürüm, ve benim gibi işaretlenmişlerle içerim.. sanırım daha fazla yapabileceğim bir şey yok.. içmek, sıçmak ve uyumak.. ve bir de aldatılmak – aşk değil kast edilen!

    insanlar tarafından aldatılmak! evet evet, daha fazlası yok, işte size hayatın anlamı.. şimdi sikik oyunuzu verin bana da bir savaş açayım size.. size ve tüm dünyaya.. dünyaya karşı ben.. “all eyez on me” – “bana verdikleri ıstırap için öç arıyorum”

    tuvaletim geldi, 1 saattir tutuyorum, ama artık yeter, sanırım işedikten sonra yazının başına geçince yazamayacağım.. bu kadarla idare edin.. yazı küstahtır çünkü, onun başından kalkarsanız bir daha sizi yanınıza sokmaz.. asla! biter.. aynı şu an olduğu gibi.. bitti.. bu da böyle olsun.. ama tank edinir ve kullanabilirsem meclislerine dalacam.. bundan şüpheniz olmasın asla!

    30.eylül.2004
  • geleceği beklerken bir öykü yazayım dedim

    geleceği
    beklerken bir öykü yazayım dedim 
    5 yıldır bu anı bekliyorduk.. uzaktık.. ve
    artık yakın olucaktık.. 5 yıl önce tanıştım onla.. nasıl olduğunu
    anlatmayacağım, çünkü uykum var ve başım ağrıyor, kesin sesinizi de
    okuyun.. 
    5 yıl içinde çeşitli aralıklarla görüştük..
    benden büyüktü ve bunu bizim dışımızda herkez sorun etmişti.. onun çevresi..
    benim çevrem.. ama önemi yoktu.. takmıyorduk.. 5 yıl önce bu işi zamana
    bırakmıştık ve artık zamanı geldi dedik 5 yıl sonunda.. bu cümleme hasta oldum,
    tekrar etçem;  5 yıl önce bu işi zamana
    bırakmıştık ve artık zamanı geldi dedik 5 yıl sonunda..
    ben kitaplarımı yazdım, yayınladım, üst
    kademe beyfendilerinin isteği üzerine, 15 ayımı sikip attım, ve birde ev iş
    olaylarını çözümledim.. kitap işinden pek kazanamıyordum, bir kaç eleştiri
    almıştım, türkçeyi bozuyordum, basit yazıyordum, hep aynı şeylerden
    bahsediyordum ve birde kelime haznem azdı.. ve bende azıp üstlerine patladım;
    sikerim edebiyatı, beğenmeyen okumasın!
    yayıncım ile de sorunlar yaşıyordum.. her
    yazdığımı basmazlardı, değiştirelim değerlerdi, bende “fanzin ne güne icad
    edilmişim be bilader” derdim, “basmazsan basma” o zaman gözleri
    parlardı ibnenin, sanki ondan para kaçırıyormuşum gibi hissetiğini anlardım,
    gözlerinden.. gözler her bir şeyi eleverir.. gözler birer yalan makinesidir..
    bilim adamlarına tavsiye, yalan makinesi yapmakla uğraşçaklarına, iğneden iplik
    geçirme makinesi icad etsinler, bu fikir bir arkadaşımın, benden size iletmemi
    rica etti..
    her neyse, 5 yıl önce bir salı günü, yada
    perşembe, yada cuma, bir mail aldım.. “yazdıklarına bayılıyorum”. o
    zamanlar internetten yayınlanıyordum ve ilk kitabımı basmak üzereydim..
    “eyvallah” dedim ona.. sonra bir daha mail attı, “ya abi sen
    süper adamsın”. alla alla, bi daha “eyvallah” dedim ve birde
    telefon verdim.. bazı şeyler özel kalmalı, ve 
    bir de şu, uçağı bekliyorum.. uçak.. birazdan inicek ve bize gideceğiz..
    ***
    uçak indi.. içinden tavşan çıktı..
    gözlerimi ovuşturup tekrar bakınca, bunun tavşan değil, sevgilim olduğunu
    gördüm.. ben yanlış yazarım, yanlış görürüm, yanlış duyarım.. çünkü bir
    zamanlar hayatimi siken biri nedeni ile beynimi siktim, hap hap hap.. şimdi
    hiçbirşeye konsantre olamıyorum.. roman yazamıyorum bu nedenle, ama yazdırmayı
    tasarlıyorum.. şimdilerde moda oldu bu, buluyosun bi tip, anlatıyosun anılarını,
    o da yazıyor.. hem iyide satıyor bu, ama önce ünlenip magazinsel bir malzeme
    haline gelmem şart.. yoksa kimse siklemez beni.. bu işler böyle.. “oyunu
    kuralına göre oyna, oyunun kuralları sana kazandırıcak” der tanrım..
    sarıldık, daha doğrusu o sarıldı, bende onu
    taklit etmeye çalıştım.. ben sevgimi bu yollarla göstermesini becerebilen biri
    değilim.. elinden tuttum ama, içimden gelirse tutarım.. otobüse bindik.. evime
    götürdüm onu..
    geçtik içeriye.. evimi gördü.. inceledi..
    “çok dağınık” dedi, ilk sözü
    buydu, “çok dağınık”.
    “toplarız” dedim, “ben
    dağıtırım sen toplarsın.”
    “çok severim herşey yerli yerinde
    olsun”.
    “bende severim” dedim, “ama
    bir türlü beceremedim bunu”
    “ben yardım ederim sana”
    “bilakis”.
    Onun sözlerini çalardım sıklıkla.. orijinal
    sözleri vardı ve öyküme cuk oturuyordu. birkaç kez ben imza dağıtırken… hey
    hey, bişi dicem, ben imza dağıtmaktan nefret ediyorum hayranlarım, lütfen bir
    dahaki imza gününde bana imzalancak kitap getirmeyin.. imza dağıtmakta neyin
    nesi allahaşkına.. ben size söyleyeyim, şimdi şöyle bir olay var bu işte..
    tipin teki, biraz hava yapayım diyor, iki türlü hava.. hem yazara, “ben seni
    okuyorum” demeye çalışarak dikkat çekmek istiyor, hemde arkadaşlarına imza
    göstereyim istiyor..  neyse, uzun süredir
    güzel bir yemek yiyememiştim, ailemden ayrılıp yalnız yaşamaya başladım
    başlayalı her hafta sonu anneme gidip yemek yerdim, tıkabasa dolar, bir hafta
    boyu yumurta ve makarnaya boyun eğerdim.. ve şimdi aynı zamanda bir aşçı bulmuştum
    kendime.. markete gittik öncelikle, ev bira şişeleri, çarşaf ve tütün ile
    kaplıydı.. ilk işi bunları temizlemek oldu.. daha sonra, ona ayırdığım bölmeye
    kitap ve cd’lerini dizdi.. ardından ‘yemek yapıcam sana’ dedi..
    “yap” dedim, “ama henuz son kitaptan para
    gelmedi, ve maaşımı da haftaya alıcam.. arkadaşlardan geçiniyordum 2 gündür, şu
    an kalmadı param”.
    “bende de yok” dedi, “biliyorsun yani”
    şişeleri geri verdik, ve evde biriken şişeler 
    ile bir ev satın alabileceğimin farkına vardım… ama işi abartmanında
    anlamı yoktu, neden öyle söyledim bilmem, en fazla köpek kulübesi satın
    alabilirdik o parayla.. ama yemeklik bişiler aldık biz.. köpek kulubesini
    yiyecek halimiz yoktu.. insanlar paraları ile ihtiyaçları olan şeyleri
    almalılar, ama günümüzde insanlar artık sapıttı ve çok çalışıp çok
    tüketiyorlar.. bu döngünün dışında kalıp, ye iç sıç modunda takılıyorum ben..
    ve onun getirdiği cd’leri kurcalarken, aklıma 5 yıl önce bana dedikleri
    geliyor, arkasından yaklaşıp sarılıyorum ve “seni seviyorum” diyorum.. aynı
    şekilde karşılık vermiyor, “şurdan tuzu uzatsana” diyor..
    “Seni seviyorum” demek eğer bir dişli çark
    düzenine inerse, o halde o iş çabuk biter.. seni seviyorum denilen her an, buna
    karşılık vermediği için küsüyorsan karşındakine, sen bir insanı değil, dişli
    çarkı seviyorsundur ve kendinde bir çarksındır.. bu iş böyle olmaz! Günümüzdeki
    boşanmaların en büyük nedeni, çiflerin birbirlerini dişli çark olarak
    görmeleridir..
    Uzatıyorum tuzu ve tekrar odaya dönüp
    cd’leri kurcalıyorum.. buluyorum aradığımı ve cd player’a yerleştiriyorum.. ne
    dediğini bilmiyorum herifin ama bu bir jest, letdown jesti.. ve daha sonra
    yemek yiyoruz.. saat 7 gibi.. ve daha sonra konuşuyoruz.. gece yarısına kadar..
    şarap içip konuşuyoruz.. sızıyoruz..
    Sabah oluyor.. ve uyanıyorum.. eeeh, kesin
    be, her öykümde aynı şeyi dicem ben, “sabah oluyor.. ve uyanıyorum”. Ne yani,
    sabah olunca uyanmıyor musun sen?
    ***

    Başım ağrıyor.. akşamdan kalmayım..
    kusuyorum.. ve su içiyorum.. kana kana.. akşamdan kalma olduğumun her sabahı
    başım ağrır, 2 şişe su içerim ve kusarım.. beynim tamamiyle boştur.. anlık,
    gelgitlerden arınmıştır.. gelgit düşünceler yoktur.. geçerim yazının başına..
    ve yazarım..  ve belkide bir gün, böyle
    bir şeyler yaşayacağım.. şimdilik beklemekteyim..
    [ 24.09.2004 – 00:42 ]
  • araba ve palavra

    “yaşam gittikçe
    zorlaşıyor yavrum” dedim, “hayatta kalma şansımız giderek azalıyor..
    her an ölebiliriz.. fırsatları kaçırmamalı”
    “her an
    ölebiliriz.. çok orijinal bir saptama” çok sakindi bunu derken, dalga
    geçiyor gibi bir hali yoktu.. bir yudum daha..
    “hayır, ben
    törer denen şeyden bahsediyorum”
    “terör”
    “hıh hı..
    silahlar.. bombalar.. uçaklar.. işsizlik.. işsizlik de bir terördür değil mi?”
    oralı değildi, ama duyuyordu beni, bundan emindim, devam ettim.. “şu an
    havaya uçabiliriz..  belki de delinin
    biri şu an burayı havaya uçurmak istiyordur”
    “kimseye güven
    yok”
    “tabi ki
    de” dedim, kıvama geliyordu, “anlamaya başlıyorsun”
    “senin cümleni
    devam ettirdim sadece.. abartılacak bir şey değil bu”
    “birini
    anlamaya başlamak abartı mıdır?”
    “kimse kimseyi
    anlayamaz” dedi, keskin bir bakış attı, göz bebeklerine oyuncak
    lazerlerden yerleştirmiş olabilirdi
    “belki de
    ironi yapıyorsundur.. ama bana güvenebilirsin”
    “ne istiyorsun?”
    “senin de
    istemeni”
    “neyi?”
    “bak ben bu
    oyunları sevmem..”
    “oynamak
    zorunda değilsin”
    bir süre sustuk..
    barmen, ikimizin de ortak arkadaşıydı, birkaç dakika sonra yanımıza gelip, neler
    olduğunu sordu
    “hiç”
    dedim, “senin fıstık ağırdan alıyor”
    “kabuklarımı
    yemek istiyorsan soyunabilirim ama hepsi bu.. çorap sever misin?”
    “başlangıç
    için ideal” cevabını verdim, “tatlı olarak ne var?”
    “gel
    benimle” dedi, barmene göz kırptığını gördüm ve – ya bir alay vardı ortada
    ya da bu gecenin seçileni bendim.. bardan çıktık.. arabama bindik ve yolu tarif
    etti.. bir apartmanın önünde durdurttu beni, içeri geçtik, “burası benim
    evim” dedi. “nasıl bu kadar rahatsın ya” dedi bir okuyucu,
    “palavra sıkıyorsun sen.” evet evet, o öykü daha ilgi çekici, onu
    anlatayım ben
    bi gün sahilde
    çimlerin üzerindeyiz, 4 tip ve ben.. içiyoruz.. tiplerden biri, ‘bir şiir dergisinde şair’, her sayıda
    attırır bi tane.. ama hiç bi bok anlamam ben, çok derin yazıyormuş o
    dergidekiler, marjinalmiş.. neyse, ben buna bir ara, okumak istediğini
    söylediğini için, bir öykümü gönderiyorum ama siklemiyor beni, ben paçoz yazarlardanım
    yani..
    ve sonra, o gün, ortada
    hiçbir bok yokken, “bukowski iki yüzlüdür” dedi
    “evet”
    diyorum, “öyledir, bi tek o ikiyüzlüdür. onun da moru bu”
    “hayır hayır,
    gerçekten öyledir ama”
    “gerçekten evet,
    ben ne dedim, frekanslar mı karıştı acaba, bak bir daha diyicem iyi dinle, ‘bukowski
    ikiyüzlüdür’, ne duydun?”
    “kes şunu be
    abi, bilmiyoruz sanki seni”
    “ama değiştim
    ben.. küçük iskender’e aşık oldum”
    “biliyor musun
    o muhabbeti?”
    “hangi
    muhabbet?”
    “picus
    dergisindeki”
    “öyle bir dergi
    mi varmış, bilmem”
    “ne biçim
    edebiyatçısın sen”
    “öyle miymişim
    gerçekten?” bu arada yeni biralar geldi ve biz de kestik muhabbeti bir
    süre için.. ikinci şişemden bir yudum aldım, ve “neyse şair, bugünlerde
    kafam sikik, nolmuş o dergide” dedim..
    “önemli değil
    ya, anlıyorum seni, küçük iskender demiş ki, bukowski iki yüzlünün tekidir
    vs..”
    “desin..
    napalım yani?”
    “belki bilmek
    istersin diye söyledim”
    “o ibnenin ne
    sik düşündüğünü bilmek isteseydim öğrenirdim merak etme..”
    “picus diye
    bir dergi çıkmaya başladı”
    “hı hı..
    çıkar.. para bol edebiyatta.. üç cümle kurup iki röportaj yapınca best seller
    yapıyor seni okuyucu..”
    neyse işte, eve
    çıktık, hatun öncelikle banyoya girdi.. bilindik modlar.. bekliyordum ben de..
    aklım çimlere gitti tekrar, şair tip ile tartıştığım günü düşündüm;
    “ya ama
    bukowski burjuvadır be abi.. hem de çok palavracıdır”
    “nerden
    anlıyoruz bunu ve buradan nereye varıyoruz”
    “onun
    anılarını anlattığı bir kitabı var”
    “bilmem,
    vardır herhâlde, ee?”
    “işte orda,
    evden çıktım arabama atladım tarzı şeyler diyor, bir adamın arabası varsa
    burjuvadır”
    “hı hı
    öyledir, bi de palavracıdır arabası varsa”
    “ya o da şey,
    şimdi bak, bu adam her öyküsünde bi hatunla düzüşüyor demi”
    “öyküde hatunla düzüşüyor evet”
    “anılarını
    yazdığı kitapta aynı tarzda, bu adam o kadar çok kadını düzmemiştir bence”
    “kıskandın mı len
    yoksa”
    “yok lan, ne
    kıskancam..”
    “anılarını
    yazdığı bir kitap var mıdır bilemem, çokta yakından incelediğim biri değildir, okumadım
    bile, boş ver bunları, içelim”
    neyse, banyodan
    çıktı hatun, girdi odaya.. bi güzel düzdüm onu.. sonrada arabama atlayıp evime
    gittim..
    17.eylül.2004

  • hayalet baba

    8 yıl önce bugün, içinde bulunduğumuz hayata veda edip başka bir diyara giden babam için, 2004 yılında yazdığım bir öykü:

    hayalet
    baba

    yazdı..
    okuldan yeni atılmıştım.. kaydımın tamamen silinmesini ve lise
    diplomamın bana geri iade edilmesini bekliyordum.. ölüm gibi
    geliyordu, bu iş için yürütülecek olan işlemler.. askerliği
    tecil ettirememek gibi bir risk vardı.. sıkıntıdan patlıyordum..

    sakallarımı
    kesmiyordum uzun bir süredir.. tırnaklarımı da.. günde bir öğün
    ya yiyor ya yemiyordum. annem, zayıfladın deyip duruyordu.
    umursamıyordum.

    hiçbir
    iş yaptığım yoktu, yapılacak hiç bir iş de yoktu..
    boşalmıyordum bile.. aşık değildim kimseye.. aranıyordum.. rüya
    görmez olmuştum.. sakallarım tuhaf bir biçimde çıkıyordu,
    tarikatçı kaçıklara benziyordum sakallarım uzayınca.. babamla
    tartışırdım sürekli bu yüzden.. ben sakal sevmem, derdi.. o
    zaman sen de bırakma, derdim.. üç dört günde bir tıraş olurdu
    o ve yaşı 66 olmuştu sanıyorum..

    sanıyorum.”

    ilgisizdim
    her şeye karşı.. ona kötü davranmıştım ve kötü davranmaya
    da devam ediyordum.. herkese kötü davranıyordum aslında.. zamanla
    değişmeyen sabit bir tavrım yoktu ama iki yüzlü değildim..
    neysem oydum.. sadeydim.. ama sabit değildim.. bugün “olur”
    derdim, yarın “olmaz.”

    gene
    halüsinasyonlar baş göstermişti.. oysa yoktular bir üç ay
    kadar.. basit görüntülerdi bunlar, ne ses ne hareket vardı,
    sadece gölge ve ışık.. görünüp kaybolan türlerinden.. ve de
    nefes alıp veren bir şeyler.. ne olduğunu bilmiyorum.. ama
    hissedebiliyordum.. ensemde.. ağzımı bantlayacaklarmış gibi..

    günde
    25 bardak çay içiyor ve 2 saat uyuyordum.. çok fazla boş zaman
    ama yapılacak hiç bir şey yok.. bekliyordum.. neyi? bunu
    bilmiyordum..

    yazdı..
    ve sıkıntıdan patlıyordum.. 2 aydır evden çıkmamıştım.. yo
    yo, arada sırada bakkala gidiyordum.. ve delirmek üzereydim artık..
    yazmıyordum.. okuyabileceğim hiç bir şey yoktu.. film izlemekten
    sıkılmıştım.. mullholland en nihayetinde çözülmüştü, en
    azından bana göre.. müzik dinlemek istemiyordum.. ama fonda
    sürekli çalardı bişeyler, en çok da beth gibbons, cebrailim..

    telefonun
    çalmasını bekliyordum sadece.. çalıcak ve gidicem.. çalmıyordu..
    izmir çekilmezdi yazları, herkes gider ve geride bi tek sen
    kalırdın.. sıcaktır ve yapılabilicek hiçbir şey yoktur,
    eylüle kadar bekler ve bu arada delirirdin..

    neyse,
    akşam 9 sıralarıydı.. annem ablam ve yeğenim dizi izliyor, babam
    diğer odada film izliyor ve abim ise evin karşısındaki kahvede
    maç izliyordu.. koltukta yatmış, hiçbir şey yapmıyordum..
    düşünmüyordum bile.. bilgisayara geçince de hiçbir şey
    yapmıyordum.. bir dosya açıyor ve “bara girdim, güzel bir hatun
    vardı” diye yazıp sonra kaydediyordum dosyayı.. sonra da
    siliyordum.. sonra bir dosya daha açar ve bu kez de, “bara girip
    en dibe göçtüm.. bir içki istedim” diye yazardım.. kaydeder ve
    silerdim.. yolunda gitmeyen bir şeyler vardı ama ne olduğunu
    çözemiyordum.. her zaman yolunda gitmeyen bir şeyler vardı
    zaten.. ama bu kez yolunda giden bir şey yoktu belki de..

    annem
    mutfağa gitti ve 10 dakika sonra beni çağırdı, kavun kesmişti
    ve kabuklarını çöpe atmam gerekiyordu, evdeki ufak çöp kutusu
    dolmuştu, çöp evin biraz ilerisindeydi, çöp torbasını aldım
    ve dışarı çıktım.. alt kapının menteşesi bozuktu, çok zor
    açılıyordu kapı, tüm enerjimi kapıda kaybettim, nedeni buydu
    belki de, yoksa haklardım o pezevengi.. neyse, daha oraya gelmedik,
    spoiler vermeyeyim.. çöpe gittim, kapağı kaldırdım ve torbayı
    attım.

    kahveden
    bir adam çağırdı yanına, bu daha önce de olmuştu, bu mahalleye
    6 ay önce ilk taşındığımız zaman, çağırmış ve “neden
    çöpü oraya atıyorsun, nerde oturuyorsun sen” demişti. o zaman
    hıncımı alamamış ve o günden sonra da evdeki çöpleri atmak
    için can atar olmuştum..

    adamın
    evi, çöp tenekesinin dibindeydi ve “sizin kokunuzu mu çekicez
    lan biz” diyordu, evimiz tenekeye biraz uzak diye.. ama
    yapılabilicek bir şey yoktu, büyük ihtimal işsizdi adam, ve canı
    sıkılıyordu kesinlikle, biriken enerjisi bir yere boşaltılmalıydı
    getirisi olmasa bile, belki bir yumruk belki bi kaç tekme.. atsa da
    bunları yese de..

    mahallede
    olup bitenle pek ilgim olmamasına rağmen onu gece gündüz
    görürdüm.. 6 ay geçmişti ve hâlâ o anı bekliyordum, dayak
    yiyecektim belki de, ama bir yumruk inecekti ona.. 35 yaş
    civarındaydı adam.. kesinlikle çocuğu olan biriydi..

    ne
    var” dedim

    çöpü
    neden oraya atıyorsun” dedi,

    evinize
    yakın diye” dedim, “karnın acıkınca çok yol yürümezsin”

    seni
    siktiğimin pezevengi” dedi.. ve olan oldu.. hâlâ hayattaydım..
    iyi geçirmişti kafayı bana, ama sonrasında gözü morarmıştı..
    ben vurmadım ama.. birader kahvede maç izliyordu o an ve
    “siktiğimin pezevengi” sözünü duymuştu, aile bağlarına
    benden daha çok önem verirdi, ve tabii kardeşi olarak bana da..
    koşarak geldi.. gerçekten koşarak.. ve iyi geçirdi.. çok iyi..
    sayı!

    hepsi
    buydu.. futbol maçı unutuldu ve boks maçını erteletmek için
    sahaya indi herkes.. eve girdim.. girdik.. aynı koltuğa yattım..
    birader tekrardan kahveye gitti.. aynı can sıkıntısı ile baş
    başa kaldım.. kafayı yemiş ama can sıkıntısını
    yenememiştim..

    internet
    cafeye gidicem” ben dedim valideye.. “hayır!” dedi,
    endişeliydi.. daha öncesinde, bir kavga sonrası, konsere diye
    gitmiş, kafam ve dirseğim yarılmış şekilde hastanede bulmuştum
    kendimi, sadece başım dönmüş ve düşmüştüm durakta.. umrumda
    da değildi o adam.. uzun zamandır kimseyi kâle almıyordum..
    sinirim adama değil kendimeydi.. kafa yemek istemiştim.. işe yarar
    sanıyordum.. duvara vurmaya da cesaretim yoktu.. biri kafa atsa
    düzeleceğimi sanıyordum, hiç bi bok olmadı..

    neyse,
    evden çıkmış kafeye doğru yol alıyordum, iyice yaklaşmıştım,
    kapısı görünüyordu, kurtulmak üzereydim.. içerden bi tip
    çıktı, yüzünü görüyordum, sırıtıyordu, iyice yaklaştı,
    yaklaştı, yaklaştı.. kimyasal yasin miydi bu? evet oydu, ona öyle
    derdim ortaokulda, ben koymuştum ona bu adı, mantıklı bir
    açıklaması yoktu, ama adı buydu ve o yaşlarda kimse mantığa
    önem vermiyordu.. çok zayıftı yasin, fen bilgisi derslerinde
    iskelet olarak kullanılabilirdi..

    “naber?”
    dedi, “tanıdın mı beni”

    “eyvallah”
    dedim gülerek, sahte bir gülüş değildi bu, severdim onu,
    “tanıdım, senden naber?”

    “eh
    işte, sınav sonuçlarına baktım”

    “ne
    sınavı bu böyle?”

    “memur
    olmak için. daha önce de ösys’ye girdim ama fos.”

    ben
    meslek lisesine gitmiştim o ise düz liseye.. en son 1 yıl önce
    karşılaşmıştık, yolda, işsizdi o zamanlar, ben ise
    öğrenciydim, hayatım boyunca öğrenciydim, -ilk altı yılı
    saymazsak- evlerimiz yakındı yasin ile, iki üç mahalle, lanet
    olası geçim derdi engelliyordu insanlarla tesadüfen de olsa
    görüşmeni..

    çalışıyor
    musun bir yerde”

    yo
    hayır.. ya sen?”

    ben
    okuyordum işte..”

    bitmiştir
    artık okulun…”

    bitti..
    ama diploma vermicekler”

    nasıl?”

    atıldım.”

    durdu..
    gözlerindeki nefreti görebiliyordum.. bir anda oldu bu. nefret
    kolay bir duygudur, basittir, aniden gelir ve kalıcıdır! aşk da
    en başlarda aniden gelir, yenilen kazıklar biriktikçe bu duyguyu
    hissetmemeye çalışırsın.. aslında aşk bir şartlanmadır en
    başlarda, birini gözüne kestirir ve şartlanırsın, sonra nefret
    başlar.. aniden gelir.. aşk gidince yerine nefret gelir, eğer eski
    sevgilinizden nefret etmiyorsanız, aşıkta olmamışsınızdır, ya
    da hâlâ aşıksınızdır. ilk görüşte aşk diye bir şey
    yoktur, ilk görüşte şartlanma vardır, şartlanmalardan yenilen
    kazıklar sonrası kolaydır, bir aşk baş gösterir.. aniden en
    derininizde dolaşır ve dinamiti koyar biri, sonrası zordur,
    şartlanmamaya çalışırsınız.. ve nefret ise kimyasal yasin’in
    gözlerindedir..

    o
    bir okula girmeye çalışıyordu, ne olursa.. ve tek söz etmeden
    yoluna devam etti.. sadece kendime değildi zararım. fazlalık
    olduğumun farkındaydım. intikam alıyor gibiydim ama yanlış
    kişileri seçtiğimi de biliyordum. dünya ağzıma sıçmıştı,
    istediğim gibi yaşayamıyordum.. yaşamamı istedikleri gibi de
    yaşamıyordum.. öylece durmuş bekliyordum işte ve bu arada
    başkalarının, istendiği gibi -en azından kendileri bunu istemese
    de- yaşamalarını engelliyordum.. yatağa yattım, şartlanmalar ve
    dinamit sonrası, gerçek bir şeyler için beklemeye başladım..
    bir aşk hayatta tutardı beni.. ama yoktu işte.. nerdeydin be sen?

    kafayı
    yedikten 4 saat sonrasıydı sanırım, saat bir civarıydı, ev
    uyuyordu, herkes işe gidicekti yarın.. bilgisayarı açtım ve
    bekledim öylece.. disketim takılı kalmıştı.. bir düğmeye
    basmam gerekiyordu.. sistem disketi değil o diyordu.. disketi çıkar
    ve bi boka bas.. bense bekliyordum..

    babam
    öksürmeye başladı diğer odada.. uzun süredir tıkanmıyordu..
    ona okuldan atıldığımı söyleyememiştim.. annem söylemişti..
    evin yatak odasında, ki orada uzun süredir yatmıyordu kimse,
    oturmuş mülksüzleri okuyorken ben, babam işten geldi, saat ondu,
    gece, sabah 8’de evden çıkıyordu ve akşam onda evde oluyordu,
    bir kahvede 12 saat çalışıyor ve günlük 15 milyon alıyordu,
    bir kısmı ganyana giderdi paranın, emekliydi aynı zamanda, iki
    otobüs değiştiriyordu işe giderken ve gelirken.. ve ölmek
    üzereydi.. hatta 6 ay önce ölmüştü de, benim moralim bozulmasın
    diye yaşıyormuş gibi yapıyordu, gülmeyin, şaka yapmıyorum,
    hastaneye kaldırmıştık onu 6 ay önce, nefes alamıyordu, 2 hafta
    yattı orada.. şubat tatilimi harcadım, şikayetname olarak
    söylemiyorum harcadım derken, feda olsun..

    refakatçıydım,
    ilk haftaydı, geceydi. “kalk” dedi, “kalk ben ölüyorum”
    sandalyede yatıyordum, 11’de haplarını vericektim ona, saat üç
    olmuştu, uyuyakalmıştım, “noldu” dedim.. bana, 11’de
    haplarını içmek istediğini, ancak yanlış hapları içtiğini ve
    üstelik yanlış miktarda içtiğini söyledi, bunu söylemesi çok
    uzun sürdü, bir yandan hava üfleyen bir makineyi takmaya çalışıyor
    bir yandan onu dinliyordum, makineyi taktım ve hortumu ona verdim..

    neden
    beni kaldırmadın ki” dedim.

    uyuyordun”
    dedi.. iyice kötüleşiyordu ve odadaki diğer 3 hasta sadece
    uyuyordu.. nöbetçi hemşireyi çağırdım, durumu anlattım, bana
    “onun bişiyi yok, o haplar zehirlemez, psikolojik olarak tıkanıyor
    bişi olmaz” dedi, ve gitti yattı kaltak.. 1 saat içinde 4 kez
    çağırdım onu, dördücüsünde tekrar geldi, ve aynı tiyatro
    oyununu canlandırdık hemşire ile bu kez desibeli yüksek bir
    şekilde. nöbetçi doktoru çağırdım sonra.. böyle bir şey
    işte.. ölmeyeceğini söylüyor herkese o gün bugün, “ben o gün
    ölmedim ya, bi daha da ölmem artık.”

    ama
    her gece öksürüp duruyordu ve kimseden hiç bi şey istemiyordu..

    neyse,
    iyice karıştırdım, mülksüzleri okuyordum, bir zamanlar imal
    edildiğim yatağın üzerinde –şimdi de ihmal ediliyordum belki
    de?

    bizim
    oğlan yok mu” dediğini işittim babamın. valide,

    yatak
    odasında kitap okuyor” dedi. salona girmeye çıkmaya korkuyordum.

    nolmuş
    okul” dedi babam.

    gene
    sınıfta kalmış” dedi valide.

    e
    nolcak şimdi, 1 sene daha mı uzadı?”

    af
    çıkması gerekiyormuş, kaydını sildircek.”

    olsun”
    dedi, “askere gider, işe girer, yapar bir şeyler, darlama çocuğu”

    başka
    hiç bir şey demedi.. kimse hiçbir şey demedi.. kitaba devam
    ettim..

    işte
    bu gecede öksürüp duruyordu.. su verdim önce, istemedi, koydum
    bardağa, içti, “sen git yat” dedi, “bişey yok.”

    bişey
    vardı.. ve gidip yatmadım bu kez.. ama uyku onbin yıldır namağlup
    götürüyordu bu ligi, ve uyandığımda saat üçtü.. bakkala
    gidip ekmek almam gerekiyordu, gittim, gazeteye takıldı gözüm,
    ama gazete okumuyordum ben, dönen dolapları benim gözümden haber
    eden bir gazete çıkana kadar da bu böyle gidicekti.. kesiyordum
    onları sadece. basını ameliyat ediyordum neşterle. kolaj için.

    ve
    çöp tenekesi kapımızın önüne gelmişti, 15 metre itilmişti..
    canım hâlâ sıkılıyordu ve 15 dakikalık bir iş bulmuştum
    kendime.. ekmekleri eve bırakıp, çöp tenekesini dün geceki
    yerine iteklemek için evden çıktım.. ittim.. kavga çıkmadı..
    adam görünürde yoktu.. ve canım hâlâ sıkılıyordu..
    göztepe-karşıyaka maçına gidip kavgaya karışmak iyi fikirdi
    aslında.. ama ligler tatildeydi.. yazdı.. ve sıkıntıdan
    patlıyordum..

    tek
    kelime etse babam, bağırıp çağırsa, evire çevire bi güzel
    pataklasa, rahatlayacaktım.. yapmıyordu..

    15.09.2004
    – 03:22

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • yatak

    sakallarımı kesmem
    gerekiyor
    kesmek zorundayım
    kızıyor annem
    herkes kızıyor uzun
    sakallarıma
    çok da uzun değil
    aslında
    sadece
    biraz uzadı işte
    ve ben
    ah! bi saniye
    saçlar
    evet saçlarımı da
    kestirmeliyim
    uzun
    ve bir de şey var
    tırnaklarım
    onların da uzadığı
    söylendi
    sonrasında bir de
    şey
    okula yeni dönem
    için kayıt yaptırmam gerekiyormuş
    ve
    hmm
    az önce telefonum
    çaldı ve bir mesaj geldi
    ekranı
    görebiliyordum oturduğum yerden ve
    “4 mesaj
    alındı” yazıyordu ekranda
    önceki üç tane ne
    zaman geldi bilmiyorum
    telefonu duymadım
    ve mesajları da bir
    gün okurum elbet
    şu an olmasa bile
    ve kapı çalıyor
    açmıyorum
    kim geldi acaba?
    ben ne bileyim
    buraya yapıştım
    sanırım
    yatağımdan çıkmak öyle
    zor geliyor ki bu aralar
    yemek yemeye bile
    üşeniyorum
    ama söz
    sakallarımı
    keseceğim
    bir ara
    şu an değil

    12.eylül.2004
  • asimetrik kişilik bozukluğu 2: bir aşk hikâyesi

    telefon çaldı..
    arayan henry’ydi..
    “alo, bab,
    naber, nasıl gidiyor hayatın”
    henry herkese bab
    derdi, kadınlara bile.. nedeni bu olabilirdi belki de, kadınlar bu yüzden ona
    vermiyor olabilirdi, bir kadın değildim, bilemezdim bunu, ama kendimle
    kıyaslayınca anlayabiliyordum onu, yakışıklı biriydi henry, temiz giyinir ve
    her gün tıraş ederdi kendini, bir kadın olsaydı eğer, bana nasıl hitap ettiğine
    aldırmaz, sorgusuz sualsiz düzerdim onu.. ama kadınları anlamak zordu
    gerçekten, anlamak da gerekmiyordu zaten, ‘hı hı’ der geçiştirirdiniz ve bir
    gün aniden patlardı gerçek, eğer devletin onayladığı bir aşk ise sizinkisi,
    zokayı yutardınız, bu yüzden kötüydü devlet, sizin kiminle iş tuttuğunuzu bile zapturapt
    altına almaya çalışırdı.. neyse, telefonda çok beklettik henry’yi..
    “bir değişiklik
    yok henry” dedim.. “ya sende?”
    “bende de yok
    bab” diye karşılık verdi henry.. ikimizin de hayatında değişiklik yoktu
    ama farklı bir durağanlıkta ilerliyordu hayatımız; ben kayıyordum, o ise
    izliyordu.. ikisi de aynıydı, hemen hemen.. sonuçta boşalabiliyordunuz, yarıklı
    da yarıksız da değişmiyordu sonuç; iki şak şak ve bir pat..
    “artık
    dayanamayacağım” dedi henry bana, “şimdi sapıkları daha iyi anlıyorum”
    “saçmalama”
    dedim ona
    “sen nasıl
    yapıyorsun peki”
    “ben yapmıyorum”
    dedim “bir erkek asla yapmaz, yapan kadındır, iplerimiz onların
    elinde..”
    “bana da
    öğretir misin?” dedi henry, öğretilecek bir şey yoktu, seçilmeyi beklemeyi
    bilmeliydi henry, bir piyangoydu seks, şans işiydi – genel evleri saymazsak..
    devlet her şeyi berbat ettiği gibi, üstüne bir de sekse el atmıştı.. genelevler
    yasal olarak tecavüz etme yerleriydi.. kimse anlamıyordu bunu.. para yolu ile
    ya da fiziksel yolla, sonuç aynıydı, zor kullanıyordunuz..
    “akşam bir bara
    gitmeye ne dersin henry? senin için bir sürprizim var, şimdi aklıma geldi”
    “tamam, akşam
    sekizde seni alırım”
    telefonu kapattı
    henry ve beklemeyi sürdürdü.. bu aralar bir televizyon kanalının saat başı
    haberlerinin fanatiği olmuştum, her saat başı boşaltabiliyordu beni sunucu,
    “son aldığımız bir habere göre, meclis zinayla ilgili yasa tasarısını…”
    pat.. sonra uyurdum, bir saat sonra uyanır ve televizyonu açardım, “…347
    evet ile onayladı, artık zina suç kapsamına…” pat.. uyur uyanır ve haberleri
    izlerdim.. telefon çaldı, arayan henry’ydi..
    “alo”
    “alo bab”
    “henry?”
    “olacak mı?”
    “ne olacak mı?”
    “bu akşam”
    “çok
    sabırsızsın henry, beklemeyi bilmelisin..”
    saat 7 oldu.. her
    gün saat yedide markete giderdim ve 2 paket altılık bira alır, oradan çıkar,
    parkın oradaki korsan sidiciden bir film kiralardım.. filmin hangisi olduğuna
    bakmazdım bile, herifin göz zevkine
    güveniyordum, sonra eve gelir ve filmi izlerken bir altılığın yarısını
    tüketirdim.. saat sekiz buçuk olunca biterdi film, tüm pornolar 1 saat
    sürüyordu ya da kazıklanıyordum.. film bitince yazmaya başlardım, ta ki güneş
    doğana kadar.. güneş doğmadan uyuyamazdım, kendimi güvende hissettiriyordu
    tanrının güneşi, tanrıdan ise korkardım, korkağın tekiydim zaten.. herkes
    korkağın tekiydi, sadece rol kesiyorduk, hepsi bu – hemen hemen.. film izliyor
    ve bira içiyordum, sigara kullanmazdım, sigara aptalcaydı, nefes almak bile
    aptalcaydı, sarhoş etmiyorlardı adamı.. ekrana kenetlendim, iyi bir sahneydi,
    belladonna kendini düzdürürken telefon çaldı, arayan henry’ydi muhtemelen..
    “alo”
    “alo bab”
    “henry?”
    “buluşuyor muyuz
    bab?”
    “evet evet,
    unutmuşum, hemen giyiniyorum”
    “seni almaya gelmemi
    ister misin?”
    “arabamı aldın
    kendine?”
    “peder erken sızdı
    bugün, araba bende..”
    “tamam peki gel al”.
    anlaşılan çok heyecanlıydı henry, ve çok fazla film izlemişti, oysa gerçek
    hayatta olmuyordu bu iş, en azından ben yapamamıştım, çok defalar denemek
    zorunda kalmıştım.. bunun için araba kiralamak gerekmiyordu hem, arabası olan
    bir hatunla düzüşmek yeterliydi, ama dedim ya, olmuyordu arabada, rahat bir
    pozisyona denk gelene kadar saatler geçiyordu.. kapı çaldı..
    “kim o”
    “benim bab, henry”
    “gel henry, kapı
    açık”
    kapıyı açamadı
    henry, güçsüz biriydi, ondan korkmuyordum, korktuğum şey, kapımı açabilecek
    kadar güçlü olan hırsızlardı, güneş güven veriyordu adama.. çalınabilecek bir
    şeyim yoktu, öykülerim dışında, ve öykülerimi satarak kazanıyordum bazı
    şeyleri, hatunlar hediye olarak geliyordu tabi.. yayınevinin değildi hediye,
    yayınevine para ödeyerek alırlardı kitaplarımı ve daha sonra kayınevini ziyaret
    ederlerdi..
    “naber henry, heyecanlımınsın?”
    “evet bab, ilk kez olacak,
    sen ilk defasında heyecanlı değil miydin yani?
    “hayır henry,
    değildim”
    “eminsin değil mi, olacak
    bu iş”
    “telaş etme henry,
    kamışını sıkı tut, gidiyoruz”
    henüz yayınlanmamış
    olan öykülerimi aldım yanıma, ve evden çıktık, arabaya gerek yoktu aslında,
    evimi her zaman barlara yakın yerlerde kiralıyordum, yol parası ile daha fazla
    içebiliyor ve eve kadarda taşıttırabiliyordum kendimi, gene de arabaya bindik
    ama..
    “nasıl olacak,
    anlatsana bi”
    “görünce şaşıracaksın”
    dedim ona, “çok hoşuna gidecek, ancak sonrasına karışmayacağım”
    onu, en az gittiğim
    bara götürdüm, bu bara, uzun bir süre boş delik bulamazsam giderdim, bir fıstık
    takılıyordu bu barda, bana müptelaydı ama ona öğretmiştim beni sıkmaması gerektiğini,
    çok fazla birlikte olursak senden bıkarım, nedeni bu bebeğim, sık sık değil ama
    ömür boyu, yetmişine de gelsem seninle vuruşacağım..
    bara girdik, lita
    hemen karşıladı beni, onu henry ile tanıştırdım ve masamıza oturduk, bir adam
    geldi yanımıza,
    “lita, aşkım, beni
    unuttun sanırım” dedi..
    “gider misin
    başımdan, seni hatırlamak istemiyorum” dedi lita, öpücüğünü de yanağıma
    kondurdu, bunu adam için değil benim için yapmıştı, adamı defetmek benim için
    zor iş değildi, ama lita benim gönlümü almaya çalışıyordu, adamın yanında beni
    öpmesi bir lütuftu sadece.. adam aşkım kelimesinin harflerini tek tek yerden
    toplayıp bardan çıktı.. biraz içtik ve biraz sohbet ettik..
    lita’ya, ‘lita, bak bu
    henry, çocukluk arkadaşım, hâlâ bakire, yap bi kıyak, ölmeden önce sikişmek
    onunda hakkı” diyemezdim herhâlde, ama henry bunu söylememi bekliyordu, bir ara
    lita tuvalete gitmişken bana, “hadi bab, ne zaman açacaksın konuyu” dedi, ona
    sabretmesi gerektiğini yoksa lita yerine onun düzüleceğini söyledim.. lita
    geldi ve kulağıma eğilerek, “arkadaşın ne zaman gidecek” dedi bende onun
    kulağına eğildim ve ısırdım.. bu hoşuna gitti ve bir daha benim yanımda üstüne
    vazife olmayan işlere burnunu sokmadı
    “ee, napıyoruz” dedi
    henry.. ne lita, ne de ben bir cevap vermedik.. lita çok güzel bir hatun
    değildi, ama işi biliyordu, aptal değildi ve çok tehlikeliydi, ona ‘henry
    seninle sevişmek istiyor ne dersin’ diye sorsam, henry’yi bıçaklardı, bundan
    emindim, ama bana zarar vermezdi, ona âşık olduğuma inanmıştı bir kere, âşıktım
    da gerçekten, ama bu benim başka kutucukları ve onun başka aletleri yalamasına
    engel değildi.. “zina yasa tasarısı da neyin nesiydi allah aşkına? siktirin be
    oradan..” diye bağırdım, sohbetin bu noktaya nasıl sarktığını hatırlamıyorum,
    politika konuşmuyorduk, ama henry bir kurnazlık yapıp konuyu açmış olabilirdi,
    buradan sekse doğru bir yol almak istemiş olabilirdi.. “içkilerinizi bitirin”
    dedim, “henry bizi eve bırakacak lita”, henry yüzüme haince bir bakış attı, ne
    düşündüğümü anlamaya çalışıyor gibiydi, lita ise memnundu halinden, bir öpücük
    daha kondurdu yanağıma.. dudaklarını daha iyi hissetmek için, bundan sonra her
    gün tıraş olmaya karar verdim..  lita ve
    henry biralarını içerken yarış yapıyor gibiydiler, benim biramı bitirmemi
    beklediler daha sonra, acele etmiyordum, nasıl olsa gecenin kazananı henry olacaktı..
    bu gecelik hakkımı ona vermiştim.. arkadaş arasında olur böyle şeyler.. sorun
    lita’nın ona ne yapacağıydı, henry’ye zarar gelsin istemiyordum, ama içinde
    bulunduğu durum üzüyordu beni.. beş parasızdı henry, ailesi ile kalıyor ve iş
    arıyordu, babası alkolik bir herifti ve annesinden arta kalan zamanlarda onu
    dövüyordu, henry 21 yaşındaydı ve askere gidip ölmekten korkuyordu, bari bir
    kez diyordu bana, en azından bir kez.. o iş olmadan ölmek istemiyorum bab..
    henry çok kez âşık olmuştu ama bir türlü söyleyememişti bunu, bense birçok
    hatuna ‘sana aşığım’ demiştim ama çok az âşık olmuştum.. belki bir defa, belki de
    hiç.. aşk bittikten sonra inkâr ediyordunuz çünkü o günleri.. unutmanın bir
    yoluydu bu, ve daha sonra, uzun süren abazalık dönemlerinde, o günlerin seks
    ile alakalı olan anılarını hatırlayıp otuzbir çekiyordunuz.. işte aşk böyle bir
    şeydi..
    sarhoş değildik, az
    içmiştik.. masadan kalktık ve benim eve doğru yol aldık.. henry yarı yolda
    babasının arabasını çaldığını hatırladı ve geri döndürdü bizi, 10 dakikadır
    yürüyorduk, aynı yolu geri tepmesi 5 dakika sürdü, insan sinirliyken daha hızlı
    yürür, arabaya bindik ve 5 dakika içinde evimin önüne geldik, matematik
    meraklısı bir okur öyküyü yarıda bırakıp, bardan eve gelişimizin kaç dakika
    sürdüğünü hesaplamaya çalıştı.. lita’ya anahtarı verdim ve eve çıkıp hazırlanmasını
    söyledim, ben beş dakika sonra gelicem dedim ona, henry ile özel bir görüşme
    yapmam gerekiyor, söz dinledi ve eve çıktı lita..
    “bak henry, yanlış
    anlama ama şu an ereksiyon halindeyim ben, bana izin ver, önce onu bi güzel
    düzeyim”
    “ama bab, sen
    demiştin ki…”
    “dinle beni henry,
    daha bitirmedim, sen içeriye ben ışığı iki kez söndürüp yakınca geleceksin,
    tamam mı, al şu anahtarı”
    cebimden yedek
    anahtarı çıkardım, henry’ye güveniyordum, öykülerimi çalmazdı o, yazar olduğumu
    bile bilmiyordu, ona söyleyemezdim, onun iyiliği için, sonra tılsımın bu
    olduğunu zannederek öykü yazmaya başlayabilirdi, sorun bana rakip olması
    değildi, yanlış yolda ilerleyecekti o zaman, tılsım olan öykü değildi çünkü ve
    ne olduğunu asla bilemezdiniz.. ama tanrı bazılarına 5 bazılarına da 255 hatun
    yazıyordu.. eve çıkıp kapıyı çaldım, lita açtı kapıyı, ve elbiselerini
    değiştirmiş olduğunu anladım, bir deri giymişti lita, ayakucundan saç teline
    kadar deri
    “çıkar şunları”
    dedim ona, “nefret ettiğimi biliyorsun..” daha sonra hâlâ kapının önünde
    dikiliyor olduğumun farkına vardım, otu bırakmıştım ama halüsinasyonlar beni
    bırakmamıştı.. kapıyı çaldım, bu kez emindim, ve kapı açıldı.. öncelikle
    dokundum ona, sarıldım, “gerçeksin değil mi?” 4 yıldır beraberdim onunla ve
    gülüyordu karşımda..
    “halüsinasyonlar da
    yalan söyler ama ben gerçeğim” dedi.
    “benim halüsinasyonlarım
    dilsizdir” dedim. ve soydum onu.. yatağa attım.. kendisine sert
    davranılmasından zevk alırdı.. onu memnun ettikten sonra benim tarzımda
    sevişmeye başlardık, ben de sert davranılmasından zevk aldığım için değişen bir
    şey olmuyordu roller dışında; saç çekmek ve ısırmaktan fazlası yoktu ama, bir
    sadist ya da mazoşist değildim ben, sadece hedonisttim.. ve iki devre olarak
    sevişirdik onunla, birinci ve ikinci bölüm olarak.. birinci bölümde yönetmen o
    olurdu, ikinci bölümde de ben.. bazen 3 devre yapardık.. eğer altın gol olmazsa
    dördüncü devreye bile kalabilirdik.. bir keresinde sırf nereye kadar
    gidebileceğimizi denemek için penaltılara kaldık, önce o üzerime çıkıyor ve zıplıyordu,
    boşalınca bu kez ben altıma alıyordum onu.. böylece sonsuza kadar devam edebilirdik,
    ta ki tanrı bizi izlemekten sıkılana kadar, tanrı sıkılınca kopacaktı kıyamet,
    ki sıkılmazdı tanrı, kendini tanrının yerine koy ve birazda amelia ekle
    sahneye.. şu an dünyada kaç kişi orgazm yaşıyor? ve tanrı hepsini görüyor..
    lita’ya bugün yeni bir şey denemek istediğimi söyledim, ve arkasına geçerek
    gözlerini bağladım, “sakin ol tatlım” dedim, “şimdi ben dilsizim, sen de kör..
    rol yapıcaz”
    bazen böyle rol
    yapıyorduk onunla, bana, “bunun için gözümü bağlaman gerekmez, ben kaparım
    gözümü ya da sende ağzını bağlarsın” dedi, “eşitlik istiyorum!”
    “tamam” dedim ağzımı
    bağlıcam.. daha sonra onu tekrardan giydirdim ve “tuvaletim geldi” dedim, “üzgünüm,
    hemen gelicem”
    bana, tanrımdan
    başlayarak doğacak olan kız çocuklarıma kadar küfür etti.. doğacak olan kız
    çocuklarıma tanrıdan daha çok değer vereceğimi biliyordu.. neyse, tuvalet
    yerine kapıya gittim ve öncelikle ışığı iki kez yakıp söndürdüm, daha sonra
    henry geldi, ona durumu anlattım ve işi berbat ederse lita’nın ikimizi de
    öldürebileceğini söyledim, “sakın gözlerini açmasına izin verme” dedim, “ve
    işin bitince defol git..” onun da ağzını sıkıca bağladım, bağlamadan önce bana
    “ne yani hiç yalamayacak mıyım, hiç öpmeyecek miyim onu, meme uçlarını
    emmeyecek miyim?” dedi, “başka şansımız yok” dedim ona, “hadi hadi çabuk, koş”
    kıçına bir şaplak attım..
    lita sırt üstü
    yatıyordu ve henry üzerine çıktı, çok nazikçe soydu onu, lita ben olmadığımı
    anlayacaktı kesinlikle, bir hayvan gibi gidip gelmeye başladı onun içinde
    henry, lita kesinlikle anlayacaktı.. benim tam zıttı mı oluşturuyordu henry
    yatakta.. neyse, henry boşaldı ve tam bu esnada olan oldu, gözlerini açtı
    lita..
    “lanet olsun” dedi
    henry, “ellerini de bağlamalıydın bab, ellerini bağlamalıydın onun”
    “kez sesini henry” dedim,
    “onu daha fazla kızdırma”
    “seni orospu çocuğu”
    dedi lita bana, bunu her zaman söylüyordu zaten, “seni adi üçkâğıtçı pezevenk”
    bana hiç pezevenk
    dememişti, ölümümün yakın olduğunu hissedebiliyordum, lita daha önce ona
    sarkıntılık eden 3 kişiyi bıçaklamıştı, sabıkalıydı ve en nefret ettiği şey
    sevmediği birinin onunla birlikte olmak için onu zorlamasıydı, oysa şimdi
    sevmediği biri tamamlamıştı işi..
    “hey, bak adamın şu
    haline, ilk kez yapıyor bunu, ona borçluydum lita, manevi borç, anlıyorsun ya?”
    “anlamıyorum” dedi
    lita, “defolup git, seni öldürmeden defolup git ve beni bu pezevenk ile baş
    başa bırak”
    hiç itirazsız çıktım
    evden, öykülerimi de alarak tabii ki, daha sonra gelir ve henry’nin cesedini
    kaldırması için polisi arar, lita’yı da ele verirdim.. sorun yoktu, lita bana âşıktı,
    tek güvencemde buydu, öldürmezdi beni.. aşk böyle bir şeydi..
    evden çıktım ve en
    yakın bara gidip 2 bira istedim.. adam birini bekleyip beklemediğimi sordu,
    sana ne dedim ona, 2 bira ver ve defol git.. 10 dakika sonra lita geldi,
    rahatlamıştı, özür diledi benden, sorun değil dedim, “hakladım o pezevengi”
    dedi.. pezevenk kelimesi onun için bir hakaret sayılıyordu, orospu çocuğu deyince
    de iltifat etmiş sayılıyordu.. çünkü annesi bir orospuydu onun, ve
    pezevenklerden nefret ederlerdi her ikisi de.. lita ise hiç bir şey değildi, sadece
    âşıktı, belki de bu her şey olmaktı ya da her şey olmanızı sağlıyordu.. bardan
    çıktık ve eve geldik, henry yoktu,
    “ölmemiş” dedi lita
    “yeni bir halı
    almalıyım” dedim ona
    “bana taşınmanı
    istiyorum” dedi
    “peki ya sen nerde yaşayacaksın”
    dedim
    “birlikte yaşamamızı
    istiyorum” dedi, “domuz gibi anlıyorsun bundan bahsettiğimi”
    “peki” dedim.. “ama
    bu evde 20 gün daha oturmalıyım, kirasını ödedim, parayı çarçur etmeyi sevmem,
    biliyorsun, çok zor kazanıyorum ben”
    öykü yazmak zordu
    gerçekten hiç yazmamış olana, bir kez yazınca alışıyordunuz oysa, sonra her
    gece oturur ve bir şey sallayabilirdiniz.. herkesin uyduracak bir hikâyesi
    vardı.. benimki biraz fazlaydı.. iyi bir yalancıydım ve  ertesi gün henry’yi ziyarete gittim, ciddi
    bir yara almamıştı henry, evinde yatıyor ve babasının işten gelip onu
    pataklamasını bekliyordu.. bana teşekkür etti.. “bir şey değil” dedim,
    televizyonun saat başı haber spikerini değiştirmişlerdi ve saat başı otuzbirim
    için lita’ya taşındım..
    ***
    evde oturmuş, cacık
    içiyordum.. lita çok güzel cacık yapardı.. telefon çaldı.. arayan henry’ydi –
    muhtemelen..
    “alo?”
    “alo
    bab?”, lita ahizeden yüzünü ayırmadan
    “orospun
    arıyor” dedi bana,
    “bu karının
    dedikleri için özür dile” dedi henry, telefona alo der demez ben, kendini
    daha erkekleşmiş hissettiği kesindi, oysa beni rahatsız etmişti onun bu yeni tavrı..
    “kimse kimsenin
    adına özür dileyemez henry” dedim, “neden aradın?”
    “acaba biz
    tekrardan bir plan yapsak, lita için”
    “olmaz
    henry” dedim, “senin ölmeni ve benin cacıksız kalmamı sağlayacak bir
    işe yardım edemem ben”
    “ama bab, çok
    zor durumdayım, anlamalısın”
    “seni bir süre
    idare edecek bir yöntem biliyorum” dedim ona,
    “nasıl bir şey
    bab?”
    “bak şimdi,
    tuvalet kâğıdını üzerine sardıkları o karton silindir var ya?”
    “evet bab,
    yazdım devam et”
    “kes
    henry” dedim, “yemek tarif etmiyorum sana, dikkatlice dinle, o şeye
    aletini yerleştirebilirsin, bir süre idare eder seni, sonra başka yöntemlerde
    öğretirim, şimdi beni rahat bırak, bugün beşinci kez arıyorsun farkındasın
    değil mi?”
    “ama bab, ben
    gerçek bir şeyler arıyorum”.
    telefonun kablosunu
    kesti lita.. hayatta kaldığım için kendimi şanslı hissediyordum..
    01.eylül.2004

    asimetrik kişilik bozukluğu part1: http://unthatow.blogspot.com/2004/08/asimetrik-kisilik-bozuklugu-1-bir-seks.html