Kategori: Genel

  • isimsiz 3

    isimsiz – 3
    “gene kendin
    hakkında yazıyorsun” dedi, “sürekli kendin hakkında yazıyorsun.”
    “kendimi bi bok
    zannediyorum” dedim, “herkesin ruhumu görmesini istiyorum.”
    “ama”
    dedi, “böyle bir yere varamazsın hem çok içiyormuşsun artık, yapma!”
    “kim nasıl bir
    yere varmış ki” dedim
    “nereye gidiyoruz?
    hem herkesin nesi
    var böyle?
    neden herkes her şey
    yolundaymış gibi davranıyor?”
    bir nefes aldım
    hastalıklı ciğerlerime. ağzımdaki sigarayı çekti aldı o.
    “içme” dedi.
    “sana ne”
    dedim. yeni bir tane daha yaktım. “başka işin yok mu senin” dedim,
    “yemek yapsana sen”
    onun evindeydik,
    onun mutfağında. az önce içeride o’nun grup arkadaşları vardı, gittiler.
    sevmiyordum onları. hiçbirini. orada ne aradığımı da bilmiyordum. sadece
    oradaydım. orada bulunmam gerekiyordu belki de. bilemiyorum.
    telefon çalar, ve
    biri “oğlum seni arıyor bi kız” der, “alo” dersin,
    “görüşebilir miyiz” der kız. bu kız m veya z olabilir, 999 tane
    ihtimalden herhangi biri, ve mutlaka ilk lafı “görüşebilir miyiz”
    olur. çoğunun sizin “alo” lafınızı duyduktan sonra söylediği ilk söz
    “görüşebilir miyiz” oluyor. programlanmış bir robot gibi, kolu çek
    düğmeye bas gibi, 6 yıl önce yazdığım bir şeyde olduğu gibi, ama asla gerçekte
    olması gerektiği gibi değil, biraz alışılmışın dışında ve sahte gibi biraz sanki,
    “tabii görüşebiliriz” diyorum. çünkü, ona hayatımı borçluyum, en
    azından o öyle olduğumu zannediyor, oysa ben ondan, ve diğerinden, ve bir
    diğerinden ve daha daha diğerinden nefret ediyorum. “hayatını
    kurtardım” derler, ve arkalarını dönerek kıvırta kıvırta mutfağa doğru
    yürürlerken rahatsız edici bir kahkaha çıkıverirler. neden burdayım neden
    burdayım neden burdayim. pekala, başa alalım.
    evde oturmuş,
    sabahın on buçuğunu beş geçe, yani 10:35’de uykusuz geçirdiğim bir gecenin
    ardından biraz uyumak için yatmaya hazırlanıyordum. hayatta en çok sevdiğim
    şeylerden biri, uzun süre uyuyamayıp sonra mışıl mışıl uyumaktır, bebekler
    gibi,  bunu chuck palahniuk’te anlatmış,
    evet, biliyorum, pekala, zor, zor, zor, altı aydır tek satır yazmamış biri için
    gerçekten zor, ama başladık bir kere, devam ediyoruz. bitirmek zorundayım,  bitirirsem kendimi rahat hissedicem. hem o
    iki yüzlü insanlardan kurtuldum artık. evet daha rahatim, rahat rahat rahat.
    birazdan beni dünyaya getiren insan ile pazara gidicek ve gördüğüm her yeni
    yüzle enerjimi biraz daha yitireceğim, ama şu an, pj harvey çok iyi gidiyor,
    ben de, birlikte ilerliyoruz, ruh veriyor bana bu kadın vokaller – ama hepsi
    değil, çok azı. ve. pekala.
    kendimi yatağa
    bıraktım, iki gündür uyuyamamıştım. bazen öyle oluyor. genelde öyle oluyor. hep
    öyle. iki günde bir uyuyorum. ya da günde iki saat. tercih hakkım yok.
    kendiliğinden geliyor uyku, ve o an, dünyanın en mutlu insanıyım diye
    düşünüyorum, düştüğümü hissediyorum, yatağın içinde aşağıya doğru düştüğümü, ve
    bir telefon. “oğlum seni arıyor bir kız”.
    “alo”
    “görüşebilir
    miyiz?”
    eve çıkıyorum.
    üçüncü kat. buca. isteyenlere tam adresini verebilirim, ama şu an… pekala,
    zorlanıyorum.
    kapıyı çaldım. açtı.
    hatun. ve odada üç erkek var. bi de kız. o kızı ilk kez görüyorum. hatunu ise,
    hey bi saniye neden kız ve hatun diye ayırıyorum ben bunları? pekala.. hatun
    hayatımı kurtardığını zannediyor. kızı ilk kez görüyorum. diğer üç erkek ise
    grubun diğer üyeleri imiş, bas, davul, gitar. müzik yapıcaklar. yapabilirler,
    seslerini kısık tuttuğum sürece her bi bok yapabilirler. ama kötü. kötü olmak
    zorunda değil ama kötü. ve kötü de olabilir. bu müzik yapmalarını engellemez.
    keşke engelleseydi. “yeni bi demo kaydettik”. parası olan herkes yeni
    demo kaydedebilir, ama iyi müzik yapanların çoğu demo kaydedecek parayı
    bulamaz. para ile yetenek ters orantılı olabilir. tanrının bir hatası daha.
    upgrade etmeliyiz hayatı. çok fazla bug var. bug mu deniyodu ona? ama zor.
    pekala
    pekala.
    “gitarlar her
    parçada aynı sanki” diyorum, ve bunu derken o üçlüden hangisi gitar
    çalıyordu hatırlamıyorum ama üçlüden bir nefes alma sırasının bende olduğunu
    biliyorum. boktan adamlarla içtim, boktan yerlerde içtim, boktan şeyler içtim,
    ama daha kötüsü de bu üç kötünün aynı anda denk gelmesi; boktan bir yer, boktan
    adamlar ve boktan bir mal. ciğerim harbiden beş para etmez ayrıca. ve
    biliyorum, artık sıkıldınız bu metafordan, ama sizin de her sabah
    akciğerleriniz ağrısa, nefes alamasanız, ve “evet, tamam, galiba bu kez
    ölüyorum” deseniz, siz de her öykü ve şiirinizde “ciğerlerim şöyle
    ciğerlerim böyle” der durursunuz. evet bir sonraki paragraf lütfen.
    biri yüzüme ters
    ters bakıyor, ve anlıyorum, gitarist oğlan bu. ve bir şey daha keşfediyorum,
    yaptığı işi kötü yapan insanlara “kötü” derseniz kızıyorlar ve
    yaptığı işin iyi olduğunu zanneden insanlara yalancıktan “iyi”
    derseniz bunu anlayamıyorlar, ve gerçekten “iyi” iş çıkaran insanlara
    “iyi” veya “kötü” demeniz bir şey ifade etmiyor, çünkü
    onlar size “nasıl buldun” demiyor bu dangalaklar gibi.
     “nasıl 
    buldun” aptalca bir sorudur ve nefret ederim. ortaya koyduğun bir
    şeyi, birine gösterip, “nasıl buldun” diye sorma. asla. asla. asla.
    pekala.
    “gitar kötü ama
    şarap iyi” diyorum, hatun gülüyor, hatun bana aşık, genelde hatunlar bana
    aşıktır, ben onlardan nefret ederim, iyi bir denklem. neyse, devam edelim, kız
    bana bakıyor, biraz şişirilmiş bir kahramanım ben. bu işler ortalama iki üç
    yıldır bu şekilde yürüyor, ufak bir üne kavuştum, “seni biriyle tanıştırcam”cı
    insanlar var etrafımda. bir süredir yoktular, gene geldiler.
    pekala.
    “yazdıklarını
    okudum” dedi kız, “bana kalırsa, bir açıdan iyi, ama aceleye
    getirilmiş gibi bir halleri var, üzerinde biraz çalışılsa çok daha iyi
    olabilirmiş” diyor.
    “iyi, sen
    üzerimde çalış o zaman, buna izin veriyorum” diyorum.
    “hayır sen beni
    yanlış anladın” diyor.
    “ben herkesi
    yanlış anlıyorum” diyorum, “biraz daha şarap ve bi kaç furt sonrası
    çok iyi anlaşacağımızdan eminim.”
    sarhoş olmak
    üzereyim, ve akıyorum, sihirliyim, kafam ayıkken tek laf edemiyorum bu
    hatunlara. şarap tek ilacım benim. şaraptan önce, şaraptan sonra, tıpkı isa
    gibi. hatun gene gülüyor. sürekli gülüyor. ve bir şey daha, hayatımı kurtardı o
    benim, o öyle sanıyor, sorun yok, sanabilir.
    gecenin ilerki bir
    saatinde herifler gidiyor. ben iki kızla, iki hatunla veya bir kız bir hatunla
    kalıyorum. bu ikisi bundan sonra bu evde yaşayacaklar. ve ben bir kalem ve
    kağıt istedim. aldım.
    sonra yanıma oturdu
    hatun. bir kaç satır sonra;
    “gene kendin
    hakkında yazıyorsun” dedi “sürekli kendin hakkında yazıyorsun.”
    “kendimi bi bok
    zannediyorum” dedim “herkesin ruhumu görmesini istiyorum.”
    “ama”
    dedi, “böyle bir yere varamazsın, “hem çok içiyormuşsun artık,
    yapma!”
    “kim nasıl bir
    yere varmış ki” dedim “nereye gidiyoruz? hem herkesin nesi var? neden
    herkes her şey yolundaymış gibi davranıyor?”
    bir nefes aldım
    hastalıklı ciğerlerime. ağzımdaki sigarayı çekti aldı o.
    daha iyi bir öykü
    olabilirdi, biliyorum, ama gecenin ilerleyen saatlerinde yaşanan pek bir şey
    olmadı, ve emin olun bir daha onlarla görüşmeyecek, içmeyecek, ve… her neyse.

    yok. olmamalı. neden
    kurtulamıyorum bilmiyorum. kızıcaklar bana. eminim. “sana evimizi açtık,
    içkimizi paylaştık, senin hayatını kurtardık ve senin şu yaptığına bak”
    diyicekler. haklı da olabilirler. ama anlamaları gereken şey, bir kişinin cep
    telefonunu 12 kez arayıp cevap alamayınca, sonra evden aramak, ve validenin,
    “uyuyor” lafına, “çok önemli” diye karşılık vermek. nedir
    önemli olan? yok. öylesine. ve ben 3 gündür uyuyamıyorum. ve bu bok çok kişisel
    oldu. ama pj harvey akmaya devam ettiği sürece, sorun yok. o ve beth.. [
    22.haziran.2005]
  • son dakika golüne kadar dindar

    sabahtan
    akşama kadar
    beth’in
    o hüzünlü sesini dinleyip
    oynadığım
    kuponun
    ters
    gelmemesini umut ettim
    hayır
    tanrım
    lütfen
    bu
    kez olmaz
    paraya
    ihtiyacım var
    bir
    ara annem geldi
    “bugün
    kadir gecesi”
    “evet”
    dedim, “duydum, öyleymiş”
    “5
    saat var iftara
    ve
    nasıl olsa hiç bir şey yemiyorsun
    bare
    bir niyet et de
    oruç
    tut bugün”
    “ederim”
    dedim
    ve
    niyet ettim
    kabul
    ederse
    ki
    etmese de
    onun
    bileceği iş bu
    ve
    ezan okundu
    ve
    bir kupon daha hazırladım ben
    iyi
    gidiyordu
    son
    dakika golüne kadar
    hey
    tanrım dedim
    senin
    için oruç tutuyorum
    cennet
    umurumda bile değil benim
    yak
    beni
    öldür
    mahvet
    bak
    diğerlerine
    onların
    tek istediği cennet
    sen
    siklerinde bile değilsin
    nasıl
    kanabilirsin buna?
    ve
    bir kupon daha hazırladım çarçabuk
    ve
    üçüncü kez son dakikada kaybettim
    yirmialtı
    milyon
    çünkü
    bahisçiler sürekli
    kazanacakları
    takdirde alacakları
    ikramiyeyi
    kaybettiklerini düşünürler
    işte
    bu yüzden ben
    her
    gün
    milyarlar
    kaybediyorum
    bir
    bira açtım sonra
    oysa
    tek istediğim
    doğru
    tahminlerdi
    cennet
    değil

    31mayıs2005
  • yaşam ve akciğerlerim

    saçmaydı
    bastan sona
    komple bir şekilde
    düzülmüş gibi
    hissediyordum kendimi
    çıkamıyordum bir türlü
    son bulmasını
    istiyordum
    herhangi bir son
    ama ölmene bile izin
    yoktu
    ne saçma bir hayat
    diye düşündüm
    sigaramdan bir duman
    alıp
    yoluma devam ettim
    ciğerlerim
    üçüncü kez patlarsa
    ölebilirdim
    ama sorun değildi
    yaşıyor da sayılmazdım
    zaten
    bir aşağı bir yukarı
    bir ileri bir geri

    12.mayıs.2005
  • bu şeyi sevdim

    yatırılmış
    ve yatan
    bir
    çok bahis kâğıdı
    bülten
    yarinki
    bülten
    puan
    durumu
    ve
    kitaplar
    ve
    bozuk bir diskman
    ve
    anlatsam inanmaz kimse
    bekliyorum
    tam
    burada
    bu
    şiirden daha kötü ne olabilir?
    son
    bir yılımdan daha kötü
    her
    neyse

    12.mayıs.2005
  • işe yarar bir ölüm şekli

    herkes
    her şeyi biliyor
    ve
    ben hiçbir şey bilmiyorum
    ne
    tuhaf
    çok
    şey yaşadım
    ama
    hâlâ
    anlatacak
    güzel bir hikayem yok
    ve
    toplum içinde nasıl davranılır bilmiyorum
    bazen
    deniyorum bunu
    ama
    çoğu zaman boş veriyorum
    komik
    görünüyorumdur muhtemelen
    ya
    da aptal
    yine
    de oldukça rahat biriyimdir – bazen
    özellikle
    kendi kentimde
    ya
    da kendimden biriyleysem
    üzerime
    ne giydiğim
    ya
    da saçım
    umurumda
    bile değil
    nasıl
    göründüğümü umursamam
    ya
    da
    sizin
    beni nasıl gördüğünüzü
    ama
    bazen
    rahatsız
    edebiliyor bakışlar
    zor
    gerçekten
    çok zor bişi insanlar arasında yasamak
    ve,
    nedenini bilmiyorum ama
    bazen
    çıldırıyorum
    yoldan
    gecen birinin kafasına
    kola
    dökmek istiyorum
    acaba
    ne tepki verir?
    sadece
    merak
    ya
    da otobüs tiklim tiklim dolu iken
    bir
    çığlık atmak
    ama
    hayır
    daha
    yeterince delirmedim
    biraz
    daha zaman
    belki
    otuzumdan sonra
    -tabi
    o zamana kadar dayanabilirsem-
    arka
    balkondan atlarım
    “yeterince
    yüksek değil” diyorum aşağı bakıp
    bazı
    sabahlar
    “öldürmez”
    ve
    geçen gün
    istanbul’dan
    izmir’e
    bir
    ölüm yolculuğundayken
    bilete
    takıldı gözüm
    kaza
    halinde sakat kalırsam
    otuz
    milyar veriyordu şirket
    evet
    dedim
    iyi
    para
    bir
    kaza için dua etmeye başladım
    ölecek
    ve ailemi zengin edecektim
    arka
    balkon beş para etmezdi

    12.mayıs.2005
  • dünyanın en güzel şeyini istiyorum

    dünyanın en güzel
    şeyini istiyorum
    bugün
    yeliz aradı,
    sanırım
    mastürbasyon yapıyordu,
    inliyordu
    telefonda.
    “alo”
    dedim.
    “boşalmak
    üzereyim adamım” dedi.
    “’napabilirim”
    dedim,
    napmam
    gerektiğini bilmiyordum.
    durdu
    kesti
    inlemeyi
    “sence
    dünyanın en güzel şeyi nedir?” dedi.
    “intihar”
    dedim.
    “saçma”
    dedi.
    “hayır”
    dedim.
    intihar
    güzel bir şeydir,
    eğer
    ölen sensen.
    “seni
    istiyorum” dedi bana.
    “aynı
    dertten muzdaripiz o halde” dedim.
    “ne?”
    “benim
    istediğim kişi de beni istemiyor.”
    “iyi
    geceler.”
    “sana
    da.”

    12.mayıs.2005
  • abrakadabra

    abrakadabra
    ve
    yine izmir’deyim
    ve
    son zamanlarda şiir yazıyorum
    hoşuma
    gidiyor bu
    kısa
    ve düzensiz mısralar
    öykü
    gibi değil
    zorlamıyor
    adamı
    yazarken
    elin yorulmuyor
    sikerim
    deyip yarıda kesmiyorsun
    ve
    hoşuma gidiyor
    anlıyor
    musunuz?
    eğer
    beğenmiyorsanız
    bu
    sizi ilgilendirir
    ve
    eğer beğeniyorsanız
    bu
    da sizi ilgilendirir
    değer
    yargılarınız benim için hiç
    müzik
    dinleyip şiir yazıyorum
    hepsi
    bu
    tamam
    mı?

    12.mayıs.2005
  • enkaz

    enkaz
    10 şubat 2005
    şu an, burada
    oturmuş, bir öykünün beni ziyaret etmesini bekliyorum tatlım.. gelmiyor uzun
    süredir, sanırım iki buçuk ay oldu.. küsmüş olabilir, bir daha asla gelmeyecek
    olabilir. ve o kadar da kötü bir kayıp sayılmaz bu.. ama şu an önemli..
    geçenlerde, bir arkadaşım, dağıtım iznine gelmeme az bir zaman kala, “yazarsın
    askerlik günlerini” demişti, ve ben de öyle umuyordum, ama çıkmıyor bir türlü..
    yoğunluktan olabilir belki.. karışıklık.. ve sıkıntı.. yeniden aynı şeylere, ve
    üstelik de çok daha uzun bir süre maruz kalacağını biliyor olmanın sıkıntısı..
    ne yapabilirim? yapılabilecek hiç bir şey yok.. ki çoğu zaman, yapılabilecek
    bir şey olsa bile, ben olmadığını düşünür, veya söylerim. bu yüzden hala yerimde
    sayıyorum, sanırım hayatımın en büyük devinimi istanbul’a yerleşmeye çalışmamdı,
    ki o da pek akıllıca bişi değildi zaten, en azından sonrasında olanları
    düşününce, işe yaramadığını anlıyorum. yapılabilecek hiçbir şeyin olmaması ve
    olduğu zamanlarda bile yapmamaktan bahsediyorum, evet, şu an roads çalıyor, her
    zamanki gibi, şarap, kırmızı, ve her şey olması gerektiği gibi, ayarında, duvarlar,
    olması gerektiği şekilde ilerliyor hayat, 24, ve gerçekten yapabileceğim hiçbir
    şey yok.. “dene” diyor, “hayır” diyorum, “ve sen de boşuna deneme”. sonrasında
    bırakıyor kendini bana, öpüyorum, öpüyor, tat almıyorum ama, sadece öpüşüyoruz
    işte, aşk yok, hiçbir şey yok.. iyi yazdığımı söyleyip duruyor öncesinde, aylar
    öncesinde, sonra bir gün, dağıtım iznine geldiğim bir sırada, çıkıp geliyor,
    içiyoruz, sürekli burnunu çekiyor, ve kendiliğinden gelişiyor her şey, dediğim
    gibi, hiç bir şey yapmıyorum, tek bir şey hariç hayatım boyunca hiç bir şey
    yapmadım, o şeyin ney olduğunu da az önce söyledim zaten..  aptalca.. hiçbir şey yapmamak iyi, en azından
    olaylar sonuçlandığında üzülmüyorsun, çünkü hiç bir şey yapmamışsın, kazanmak
    için, ya da değiştirmek.. bazıları, aslında, çaba sarf etseydim, şu an olduğum
    konumdan çok daha iyi bir yerde olacağımı söyler durur, sanmıyorum.. hayır,
    kadercilikle ilişkin bir şey de değil bu, sadece.. hmm, hey bak bunun neyle
    ilgili olduğunu da bilmiyorum, hatta hiç bir şey bilmiyorum, ama hayır, bi
    saniye, bir şeyler biliyorum galiba, yani, en azından, ‘bir cümle içinde birden
    fazla ‘ve’ kullanılmaz diyen o lavuğa “evet biliyorum ama önemli değil”
    demiştim, ve aynı zamanda ‘ve’den önce virgül kullanılmayacağını da biliyorum,
    ve bir cümlenin ‘ve’ kelimesi ile başlayamayacağını da, tüm gereksiz imla
    kurallarını biliyorum, ve önemsemiyorum, sadece imla kurallarını değil, her
    şeyi biliyorum, ve bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyorum, ve sadece ben değil, hiç
    kimse bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyor, tüm eski sevgililerim de dahil buna, ve
    yenileri de eskilerine dahil nasıl olsa.. 
    hiçbir şey sonsuza dek sürmez, insanın canını acıtan, kolay unutulabiliyor
    olmak, bazen kendimi bir yarışmanın en zor sorusuymuşum gibi hissediyorum,,
    herkes pas diyor bir süre sonra, ki
    ne önemi var, ki, bu kadarı yeterli sanırım, en azından bu konuda.. buradayım,
    ve bazen iyi diyorum bazen kötü, genellikle kötü. ve boş. ve aptallık.. ve
    belki de.. ya da neyse..
    ve gerçekten şu an,
    kendimi yalnız hissediyorum.. bir süredir bu böyle.. aslına bakarsan uzun bir
    süredir böyle.. ve intihar yanı başımda bekliyor, elinde bıçakla, boğazıma
    yapışmaya hazır.. yapmıyorum.. yapamayacağımdan değil.. bir tercih meselesi
    sadece bu. ve bazılarının tercihi ölüm olduğu halde buna cesaret edemezler..
    ben edebilirim.. ettim de daha önce.. ama şu an, her ne kadar en doğru şeyin bu
    olduğunu düşünsem de, daima en doğru şeyin bu olduğunu düşünsem de,
    bekliyorum.. her zaman doğru olanı seçmeyiz öyle değil mi? ki bir şeyin doğru
    olup olmadığını da asla bilemeyiz sanırım.. olaylar sonuçlandığında açığa çıkar
    her şey.. ve henüz her şey belirsizliğini koruyor.. napıcam.. napabilirim..
    napmalıyım? bilmiyorum ve açıkçası pek düşünmem de napabilirim diye.. çünkü
    biliyorum,  yapmayacağım.. ölüyor olsam
    doktora gitmem mesela.. ya da yemek yemem muntazaman.. zorunlu olmadıkça hiç
    bir şey yapmam, ve bu zorunluluk, kendim için değil, başkalarından kaynaklanan
    zorunluluklar… günün birinde açlıktan öleceğimi düşünüyorum.. şimdilik değil,
    telaş etmeyin.. ama bir gün olabilir bu.. sigarasızlıktan ölebilirim, bu daha
    mantıklı bir ihtimal, en azından bana göre.. o kadar üşengecimki.. ve evet,
    gerçekten kendimi kötü hissediyorum. o yüzden bu kadar kötü yazıyor
    olabilirim.  kimbilir.. sizi sıktıysam
    özür dilerim, ama durum bundan ibaret, şu an için.. bekle.. beklemeye devam..
    bekle ve gör. cioran’ı anımsadım bi an.. adamım.. “son savaştan beri yapılan her
    şeye karşısınız” derler, o da cevap verir, “son savaştan beri değil, ademden
    beri yapılan her şeye karşıyım”.
    intihar daima geç
    kalınmış bir eylemdir..
    inancını yitirmiş
    birine söylenebilecek en iyi söz nedir.. hala şansın var denilebilir mi? ya da
    gerçekten var mı? hala..  evet. kısalıyor
    gittikçe..
    this empty flow
    çalıyor.. daima çalması gereken tek şey onlar belki de.. birlikte içtiğim
    insanları düşünüyorum, ve şu an, tek başına içmek dışında, yapılası hiçbir şey
    yok.. olsa yapardım.. inanın yapardım.. aylak olduğum söylenir.. ya da
    vurdumduymaz.. ki kabul edebilirim de bunu, çoğu zaman, işime geldiği zaman.
    ama şu an, sadece çıkmak istiyorum.. iyileşmek.. ya da devam edebilmek.. ama
    biliyorum, gittikçe güç kazanıyor içimdeki o şey.. işimi bitirmeye hazır,
    zamanını bekliyor sadece.. uygun anını bulur bulmaz yapışıcak boğazıma.. ve ben
    o zaman, işi şansa bırakmayacağım, daha öncekiler gibi.. gabba gabba hey..
    24 nisan 2008
    yaşamak için, arada
    sırada bulunduğun kabın şeklini alman gerekiyordu, bunu ne kadar iyi yaparsan o
    kadar başarılı oluyordun, ve ben 26 yılda o kadar katılaşmıştım ki, hiçbir
    kalıba uymuyordum, hayatı kavrayış şeklim farklıydı, hatta, doğruyu söylemek
    gerekirse kavrayış yeteneğinden yoksundum, aptalın tekiydim, ama yine de, ve
    tamamen çuvallamış olsam da, bir şey beni ertesi güne taşımaya yardım ediyordu,
    kendime ufak aptal bahaneler yaratarak 26 yılı tüketmiştim, tamam, kabul
    ediyorum, 26 yılın tümünü de bu şekilde tüketmiş olamam, ama en azından, ve
    muhtemelen bir 10 yılın böyle geçtiğini itiraf etmeliyim, hiçbir amaç edinmeden,
    ve günü kurtarmaya dahi çalışmadan zamanı tüketmek, intihar edicek cesaretten
    yoksun olmamak değildi sorun, sorun yoktu, her şey tam ayarında gidiyordu,
    ayarında gitmeyen bendim, ya da hiçbir yere gidemeyen, bir zamanlar kendimi tüm
    taşları yenmiş ve sadece şah taşı ile savunma yapıp hala mat edilemeyen bir
    satranç oyuncusuna benzetmiştim, aptallıktı, kendini kandırma provaları,
    hayatın hipnozuna kapılmamak için dikkat dağıtma denemeleri, savunma yapmama
    gerek yoktu çünkü kimse saldırmıyordu, benim dışımda, kendime karşı kendimi
    savunmam gerekiyordu, asıl sorun bir şeyler yapmaya zorunlu kalmaktı,
    insanların seni bir şeyler yapmak zorunda bırakmasıydı, insanların kendi
    kendilerini bir şeyler yapmak zorunda bıraktığı ve bunu da periyodiksel bir
    zaman dilimine yayarak hayatlarını tükettikleri aptal yaşam formuydu,
    kabullenemiyordum, bir şekilde yırtmam gerekiyordu, ama çaba sarf edemiyordum,
    eder gibi yapıyordum, her konuda hem de istinasız her konuda “gibi” yapıyordum,
    ayak uydurma çabaları, ki buna “çaba” demek bile yersiz, bir dakika,
    tıkandığımı hissediyorum, uzun süredir yazamayan biri olarak şu an bu kadar
    yazmış olmak bile kafi aslında, yaşama devam edebilmem için iyi bir neden bu,
    çok iyi bir neden, muhteşem, muhteşem taşaklar, bu kadar yazmış olmak,
    yazabiliyor olmak, yazar olmak için gerekli bilgi deneyim ve yetenekten yoksun
    bir halde, bana en uygun olan yaşam şeklinin, yazarak kazanmak olduğunu
    düşünmek aptallıktı, kabul ediyorum, bugün tüm aptallıklarımı kabul etme
    günümdeyim, ve dahası, size bir sır daha vereyim, bugün günümdeyim, sabaha dek
    sırtüstü uzanıp gözlerimi kırpmadan tavanı izleyip odanın aydınlanmasını ve
    eşyaların ve duvarların yeniden görünmesini bekledim, birkaç sigara,
    olasılıklar, tüm olasılıkları tükettiğimin bilincinde olarak yataktan kalkmak
    için hiçbir bahane üretemedim, bir süre sonra, sadece bedensel bir ihtiyacın
    benim günün ilk hareketini gerçekleştirmeme neden olacağını fark etim, ve bu
    durum çok uzun bir süredir böyle dostlarım, yatağa yapışmış durumdayım, hareket
    edemiyorum, isteyemiyor ve yapamıyorum, boşlukta olmaktan çok öte bir şey söz
    konusu, ve bu söz konusu durum dahilinde geleceğe dair olasılıkları düşünmek,
    pek akıl karı olmamalı, izlanda müziği dinleyerek gelecek güzel günlerin düşünü
    kurmak fayda etmez, beklemek gerek her zaman olduğu gibi, ve neyi beklediğini
    soranlara “bilmiyorum” demek, epey mantıklı geliyor bana, mantıksız olan her
    şey mantıklı geliyor, iş görüşmeleri, siktiriboktan iş görüşmeleri, çalışmak
    istemiyor ve iş arıyorum, trajikomik, hepimiz trajikomiğimiz, ve ben trajikomik
    ne demek tam olarak bilmiyorum, ve başta da söylediğim gibi kavrayış
    yeteneğinden yoksunum, donuğum, donuk, ve katılaşmış, üzülemiyor, sevinemiyor,
    sadece derin bir acı hissediyorum, ama unuttum, acının kaynağını yani, başlangıcı,
    ama sonunun başlangıç noktası ile bitişik olduğunu biliyorum, bu yüzden hiç
    bitmiyor, anlamayacaksınız, hiç kimse anlamayacak ve ben de “zaten bir şey
    anlatmıyordum ki” diyeceğim “her neyse”.. geçersiz, önemsiz, ve kaydadeğer
    değil, ve susacağım, ve daha neler neler..
    bunları niye
    yazdığımı bilmiyorum, en azından bu konuda anlaşalım, tamam mı? yani en azından
    bu konuda…
    bu, kötü yaşanmış
    bir hayatın bir o kadarda kötü yazılmış öyküsü olabilir… ve anlatmaya nerden
    başlayacağımı bilemediğim için lafı eveleyip geveliyor olabilirim… anlatmaya
    başlayıp başlamayacağımdan emin olmadığım için de aynı zamanda.. bir diğer
    sorun, her şeyin ne zaman başladığını kestiremiyor oluşumdan kaynaklanıyor
    olabilir, yani ipin ucunu kaçırdığım ve yakalamaya zahmet etmediğim o anın..
    psikolog olsaydım çocukluğuma inmeyi deneyebilirdim, ama bir seçim şansım
    olsaydı, bir seçim şansımın olmamasını seçerdim, ya da hiç olmamayı, salt
    olarak olmamaktan bahsediyorum, var olmamaktan, varsa yoksa can sıkıntısı.. can
    sıkıntısı neşriyat sokağı.. o günü hatırlıyorum.. yayınevi kurmak konusunda
    anlaşmıştık, ve işe underground olarak başlayacaktık, ve canımız çok
    sıkılıyordu ve underground yayınevimizin adını can sıkıntısı neşriyat sokağı
    koymuştuk, işimiz gücümüz absürt şeylerle uğraşmaktı, ve bir amacımız yoktu, ve
    yıl ikinbindi, ve “battal niyazi” adında bir fanzin yaptık tuncay ve refikle,
    hayaletlerimle beraber, ama fanzinin kapağına ismi yazarken “battal” yazmayı
    unutmuştuk, gazeteden kestiğimiz harfleri yapıştırırken niyazi’yi oluşturan her
    harfi öyle bir yapıştırmıştık ki, öyle kalmak zorunda oldu ismi, ve fotokopiciye
    gitmeye üşendik, gerçekten üşendik, refik ortada, ben sağda, tuncay solda,
    oturup sayfa sayfa okuduk fanzini, dışımızdan, takı tezgahında, amfetamin esiri
    beyinlerimizde yankılanan kahkahalarımız, sonra noldu bilmiyorum, evin bi köşesinde
    kaybolup gitti fanzin, ürettiğimiz her şey evin ya da tezgah açtığımız sokakların
    bi köşesinde kaybolup gidiyor ya da unutuluyordu, hala bu durum devam ediyor,
    her şey uçuyor elimden, bu yüzden neşriyat sokağı demiştim yayınevi demek
    yerine ve gerçekten canım çok sıkılıyor, sıkıntıdan ödüm bokuma karışıyordu,
    yalnızca alkollü ya da haplı iken iyiydik, diğer zamanlar uzaydan bu dünyaya
    fırlatılmış bir meteordan farkımız yoktu, aslında daima bir meteordan farkımız
    olmuyordu, sırf zarar ziyan, ama alkollü iken en azından kendimiz bunu
    önemsemeyerek daha esnek davranabiliyorduk ve başlangıçta da dediğim gibi esnek
    davranmak gerekiyordu, başka türlü hayatta kalamıyordun.. ve şimdi, aradan
    geçen sekiz seneyi düşününce, bi sekiz senem daha olmadığını görebiliyorum,
    doktor da bunu gördü geçen hafta, ve yasaklar yasaklar yasaklar, ve devam
    ediyor, her şey.. her şey olanca hızıyla ve tüm şiddetiyle dönmeye devam
    ediyor, benim dışımda.. kırmızı kart gördüğü halde sahayı terk etmeyi reddeden
    bir aptaldan farkım yok, ve geçen hafta beşinci arkadaşımı kaybettim,
    uyuşturucudan, beşi de uyuşturucudan demek istiyorum, gecenin bi yarısı telefon
    çalar, kendini yalnız hissettiğini söyler telefondaki ses, ve siz evden çıkmaya
    para bulamazken, o ölmesine yeticek kadar tozu almıştır bile, ölüme çeyrek
    kala… ve sen kaç kişi kaldığını düşünürsün ister istemez, gerçekten senin gibi
    olduğunu bildiğin kaç kişinin kaldığını, yeraltından bahsederler kitaplarda,
    iyi bir işi olan ve gelecek kaygısı taşımayan yazarlar bahseder yeraltından,
    bulundukları konumdan net görüyor olmalılar, ve sen ister istemez, her ölümün
    ardından kaç kişi kaldığını düşünürsün, hamam böcekleri, sinekler, ve fareler
    dışında konuşabileceğin kimsenin kalmayacağı o güne kaç kişi kaldığını, ve yine
    de, ve hala, daha çok vakit var, beklemek için, hiçbir şeyin değişmeyeceğini
    bilerek, ve umut etmeyerek, beklemek için.. hiçliğin köpekleri.. dört.. üç..
    iki.. bir..

  • zihin halim

    zihin halim
    bir evdeyim.
    alsancak olmalı. en azından ben öyle hatırlıyorum. 10 dakika önce girdik eve ve
    ben 10 dakikadır ayaktayım. hatun tuvalete girdi biz eve girer girmez. ve ben
    onun çıkmasını bekliyorum, ayakta bekliyorum, henüz herhangi bir odaya girmedim,
    holde bekliyorum, nedenini bilmiyorum. kafam dumanlı…
    az önce, tezgahta, 2
    üçlü patlattık, aslında bana yasak bu, yani ot diyorum, akciğerlerim hassas,
    ölebilirim, çocukluğumdan beri her an öleceğimi sanarak büyüdüm zaten, bir
    türlü aklımdan çıkartamıyorum bunu. intihar intihar intihar. amcık.
    neyse. ölmeyi
    denemiştim bi kez, yeni yılın ilk haftasıydı, bir arkadaşımda kalıyordum,
    hatundu, bir grunge grubunda vokalistti, ama pek beğenmiyordum yaptıkları
    şeyleri, neyse, evde elektriklerimizin kesik olduğu bir gün onu aramış ve
    “sende kalabilir miyim” demiştim, ki bundan bir kaç hafta öncesinde o
    bana “bende dilediğin kadar kalabilirsin” demişti.
    “ne yani
    demiştim, birlikte yaşamayı teklif etmenin başka bir yolu mu bu?”
    “ne
    dersin?”
    “olmaz
    derim.”
    üzülmüştü.
    üzülmesine üzülmüştüm. onu hiç ayık görmedim mesela ben. var öyle bi kaç insan
    hayatımda -hiç ayık görmedim. geleceğimi görebiliyorum onlara bakınca.
    size doğruyu
    söyleyeceğim, bu öyküde hiçbir şey anlatılmıyor ve sonunda da bir yere varılacağı
    yok. hiç bi şeyin hiç bi yere vardığı yok zaten. dönüp dolaşıp en başa sarıyorum
    sürekli, bu yıllardır böyle. şu ansa, sarhoşum. şu an bu şeyi yazarken deli
    gibi hissediyorum kendimi.
    ne diyordum?
    elektriklerimiz kesikti. faturayı ödemezseniz öyle oluyor, bu hayatta her şey
    için size bir fatura kesiliyor, hiç dikkat ettiniz mi buna? ne tuhaf bir yaşam
    tarzı edinmiş insanlık yüzlerce yıllık evrim süreci sonrasında. bana
    sorarsanız, hiç çıkmamalıydık sudan derim, ne demek istediğimi anlayabiliyor
    musunuz? merak ediyorum, sudan çıkmış balığa dönmek? kim bulmuş bu deyimi?
    kıyak bence. çok kıyak. sudan çıkmış balığa dönmek. benim gibi bir insan için
    ne güzel bir tanım bu. harika!
    alışamıyorum
    yaşamaya. ağır geliyor. taşıyamıyorum. sürekli bir açık kapı. intihar intihar
    intihar. bok! her şeye karşı bir yabancılık hissi barındırıyorum içimde. ait
    olmama hissi. ait olamama. teneffüsten sonra zil çalar, ve siz yanlış bir
    sınıfa girersiniz mesela, herkes yabancıdır, herkes ve her şey. oturacağınız
    yerde bile başka biri vardır. hani olur ya, bi düşünün, bu tip bir şey işte.
    sudan çıkmış balık. her an ölecekmişim gibi bir his var içimde. kendi elimlen.
    geceleri, yatağa
    girdiğimde ki bu sabahın altısından önce olmuyor genel de ki o zaman neden
    geceleri diyorum ben? her neyse. sabahın altısında yatağa giriyorum, aklımda,
    ölüm güzel ölüm. -evim güzel evim- gibi bir şey. son günlerde düşündüğüm tek
    şey bu. çok fazla baskı var.
    hikayenin iyice
    karıştığının farkındayım. aslında olay şundan ibaret arkadaşlar; 2 herif var,
    ve 2 hatun, takı tezgahında içip muhabbet ediyorlar, sonra heriflerin biri ile
    hatunların biri eve gidiyor, bir süre sonra diğer herifle diğer hatunda
    geliyor, gece oluyor, içmeye devam, sabah, herif evine dönüyor. özet bu. şimdi
    dilerseniz, öykümü okumaya devam edebilirsiniz, beğenmeyenler yarıda
    bırakabilir. merak edilecek bir şey yok kısacası, her zamanki boktan
    muhabbetime devam ediyorum; hatunlar, içki, müzik.. ölüm ölüm ölüm. -ölüm daima
    var zaten.. hayattan, ufak ama ölümcül bir kaçamak yapmak. intihar intihar
    intihar. zihin halim!
    yeni yılın ilk
    haftası elektriklerimiz kesikti, -nedeni fatura- ve 3 gündur, karanlıkta,
    geceleri, uykusuzlukla mücadele ederken hayatta kalmaya çalışıyor ve bu arada
    sürekli kapanan telefonumu açık tutmakta zorlanıyordum. şarjımız bitiyordu;
    telefonumun ve benim! karanlıkta zihnimin salgıladığı şeyler; bir kaç hap,
    dolab, git, aç kapağı, kolay olucak, inan bana, çok kolay..
    çarşambaydı,
    muhtemelen, ya da salı, akşam 22 sıraları.. karanlıkta oturmuş, evdeki herkesin
    birbirine sataşmasını izliyordum. annem babama. abim ablama. sonra hepsi birden
    bana. evet evet, bir porno filmin senaryosunu çağrıştırabilir size bu durum,
    ama hayır. olay daha çok, ödenmeyen maaşlar ve yatırılamayan faturalar ile
    ilgiliydi.. ve stres, daha çok stres, daha da çok stres ve her şeyin merkezine
    komplike bir şekilde bağlı tutulan ben.
    anlamadığınızı
    biliyorum. ben de bi sik anlamıyorum zaten. hem anlamanız da gerekmiyor! okuyup
    gececeksiniz. hepsi bu. antre. bir şekilde. holde. ayakta. bekliyorum. hatun
    tuvalette. az önce biz. ikimiz. ve refik ile bir ikinci hatun. biz dördümüz
    takı tezgahındaydık. sonra ben, bu hatunla, eve geldim. o tuvalete girdi. bende
    holde beklemeye başladım. kafam bi milyon. şarap içtik. ve ot. ve bira.
    alsancakta. bir pasajda. hangisi olduğunu söylemeyeceğim.
    geriye dönersek, şu
    grunge grubunun vokalistine. adı yeliz. en azından o bana adının bu olduğunu
    söylemişti. buca’da yaşıyor. buca, izmirde bir yer. 26 yaşında bu hatun.
    sanıyorum. “ölmeye ihtiyacım var” diyorum ona, “alo”
    dedikten sonra o bana. o sırada internet kafeden yeni çıkmışım. saat 22.30
    olmalı. 22 sıralarında, evdeki gürültüye ve karanlığa daha fazla dayanamayıp,
    internet kafeye gitmiştim.  lanet olası tek
    bir mail.. lanet olası tek bir mesaj.. lanet olası tek bir çağrı. ama yok. yok
    işte. yok. ve. hikayemin bi ileri bi geri aktığının farkındayım. (cinayet
    cinayet cinayet-zihin halim) gene kimse mail yazmamıştı bana kısacası. kimse
    mail yazmıyordu o aralar zaten bana. kimse arayıp sormuyordu. ama yok. ben
    dedim bi kere. yok. kesinlikle bir daha yok.
     “girdap, sen iyi misin?” dedi bana
    yeliz, “sarhoş musun?”
    “sarhoş
    muyum?”
    “gel
    bana.”
    “hı hı.”
    gittim. buca. grunge
    grubu. vokal. “ölmeye ihtiyacım var.” sarhoştu gene. ama bi şekilde,
    ayık sayılırdı. sarhoşluğun o tuhaf evresine ermişti işte. o kadar çok içmişti ki,
    artık hepimizden daha ayık kalıyordu zihni içkiyle.
    “sabahları bana
    ilişme sakın” demişti, “benimle konuşma, tek söz etme sabahları,
    anlıyor musun?”
    “neden?”
    demiştim.
    “o başka
    biri” demişti, “gerçek yeliz, sarhoş olanı.”
    “peki.”
    sızdı o, o gece.
    yeni yılın ilk haftası. çarşamba. gece. “bi kaç hap sadece dostum. bu çok
    kolay. inan bana.” ve yaptım… intihar intihar intihar.. zihin halim!
    gözlerimi
    açtığımdaysa, gecenin onikisiydi ve hala hayattaydım. ertesi gün.
    hastanedeydik. “sana mesaj geldi” dendi bana.
    “ne?”
    “bir arkaşın
    seni merak etmiş, ulaşamamış.”
    kim olduğunu çok iyi
    biliyordum. abimin telefonunu elime alıp mesajı okudum. lanet olsun,
    ölmemiştim. buna üzüldüm. ve dahası, yıkanan midenin dışında, bir de hortum
    taktılar sol akciğerimin bulunduğu tarafa. çok fazla sigara demiş doktor, bu 2
    sene önce de oldu. hey bakın, hastalığımın ismini bilmiyorum, çok uzun bir adı
    var, akciğerimde bilmemne bişileri patlıyor ve içeride hava sıkışıyor. ardından
    bir hortum takıyorlar size, rahat nefes alabilmeniz ve sıkışan havayı dışarı
    atabilmeniz için. çok fazla ağrı yapıyor bu durum. ama acı güzeldir. bunu daha
    önce de anlattım size. jilet. kesikler. acı. ruhsal acıyı dindirebilen bir
    fiziki acı. ya da her neyse işte. ölmemiştim. Anlayabiliyor musunuz? ne boktan
    bi durum. yılbaşının ilk haftasıydı. sikmişim yılbaşlarının ilk haftalarını..
    ve bir ay sonrası..
    ayakta bekliyorum. holde. şifonu çekiyor hatun. sesi duyabiliyorum. bir adı var
    bu hatunun, adının idil olduğunu söyledi bana. intihar intihar intihar.
    zihnimin her boş kaldığı anda, durmaksızın canımı acıtan hayata karşı, basit
    bir elveda. fısıltı halinde sürekli tekrarlanıyor bu kulağıma. hayran olduğum
    üç heriften biri cobain. bir gün bir tüfek edinmeliyim. yirmi üç. yirmi beş.
    yirmiyedi. yetmişdört. ben kaçta gidicem? 23 çok kıyak bana sorarsanız!
    ölmeyi deneyip
    başaramadıktan bir ay sonra, alsancak kıbrıs şehitlerinde yürüyordum. arkamdan biri
    seslendi, “girdap, adamım.” bu refik olmalıydı. “sen içimdeki
    boşluğu dolduruyorsun adamım.” biri böyle demişti bana bir zamanlar.
    “ooo, sen
    nerden çıktın ya?” dedim refik’e dönüp.
    “hollanda
    maceram bitti. döndüm” dedi.
    bir keş. bir ayyaş.
    genel anlamda tam bir junkie. 30 yaşında henüz. onunla ve seçil’le beraber
    amfetamin takıldığım dönemler geldi aklıma o an. manisa yolu. 5 yıl önce. 6 yıl
    önce, tanıştırıldık onunla, şu an ankara’da kafayı yemekle meşgul olan seçil
    adında bir dostum “bu herif seninle tanışmak istiyor” demişti bana.
    aman Allah’ım, son
    bir senede ne çok duydum bu kelimeyi. tanış. tanışıklık. tanıştırılmak.
    “seni biriyle tanıştırcam.” “seninle tanışmak isteyen biri var.”
    “seninle tanışmak istiyorum.” sikmişim… neyse… her anlamda sikilmişim
    aslında, ama bunun farkına varmam zaman aldı ve sikildiğimin farkına vardığımda
    çoktan içime boşalmışlardı bile, tümden, tüm dünya. çok fazla uğraşıyorlar
    benimle. mesela şimdi de af çıkardılar, bok var diye yani, iki yıllık bir
    okula, 4 senemi harcadım. ne saçma bir hayat! ama en sonunda kazanan ben
    olucam, bundan eminim. hala umut var.. bok var!
    şifonu çekti idil.
    çıktı. yalın ayak. harikulede yeşil ojeler sürmüş ayak parmaklarına.
    “içeri geçsene, neden ayakta dikiliyorsun” dedi bana.
    “hangi
    kapı” dedim. 3 kapı vardı, biri yatak odası, biri mutfak, biri oturma
    odası. bi de tuvaletin kapısı. bir de çıkış kapısı. etti beş kapı. beş kapı
    arasında sıkışıp kalmıştım anlayacağınız. midem bulanıyordu. kusmak
    istemiyordum. “genç zenci, sakin ol.”
    ama oldu işte.
    çıkardım ne varsa. hole. “önemli değil” dedi idil, “ben temizlerim
    onu, sen içeri geç, şu kapı.”
    içeri geçtim. müzik
    sesi geliyordu. açık kalmıştı teyp. gravediggaz çalıyordu. “bu grubu
    biliyor musun?” dedi bana idil.
    “bronx’lu rap
    gruplarının çoğunu bilirim” demiştim ona, neden öyle söylediğimi
    bilmiyorum, “bilen adam”ı oynamaktan ve dahası her şeyi bilen
    tiplerden nefret ederim. kötü bir izlenim yarattım onun üzerinde. ki ilk anda
    zaten içine etmiştim her şeyin orta yere kusmakla. ama umurumda da değildi
    açıkçası.. hatunların biri gelip biri giderken izmir’e, ben gitmek istiyordum
    izmir’den başka bir yere.. aşk iş ev – zihin halim.
    refik bana
    “döndüm” demişti, alsancakta karşılaştığımız gün. hollanda’ya gitmiş,
    bir süre takılmış ve dönmüştü. takı yapıp satıyordu gene, eskisi gibi yani. 6
    sene önceydi bu. seçil,
    “biri seninle
    tanışmak istiyor” demişti 6 sene önce.
    “nası
    yani” demiştim.
    “ona senden bahsettim
    ve seni ilginç buldu.”
    “senin tuhaf
    bulman gibi yani” dedim seçil’e. çünkü daha öncesinde  “çok tuhaf bir herifsin sen”
    demişti bana seçil.. ah, evet, iyicene içine ettim öykünün. ama napabilirim?
    size sarhoşum demiştim. refik’le beraber o’nun takı tezgahına gittik. bu arada,
    6 sene sonrasına geçiş yaptım yine. neyse..
    iki hatun vardı
    tezgahta. idil ve cansu. “bu girdap” demişti refik, çook eski bir
    dostumdur, yolda karşılaştık”. ‘rastlantısal bir düzüşme faslı’
    koyabilirim bu öykümün adını, şimdi aklıma geldi. iyi fikir… ama henüz
    kimseyle düzüşmedik çok şükür. ne diyordum. bi süre takıldık tezgahta, hava
    karardı, saat sekiz sıralarında idil, “biz eve gidelim girdap’la, siz
    sonra gelirsiniz” dedi refik’e. tezgahı gece 22’de kapatıyorlardı. ama
    tezgah refik’e aitti. ve bu iki hatun öğrenciydi, refik’te bunların yanına
    yamanmıştı, ne güzel bir hayat diye düşünmüştüm o an. eskişehirde bir, izmirde
    iki adet olmak üzere, toplam üç adet, benimle birlikte yaşamak isteyen hatun
    var, hemen şimdi olabilecek bir şey bu, eşyanı topla, evden çık, evlerine git,
    kapının zilini çal, ve ben geldim de, herhangi biri ile bunu yapabilirim, ama
    yapmıyorum, bekliyorum.
    holde ayakta
    bekliyordum. idil şifonu çekti. dışarı çıktı. ben kustum. sonra içeri geçtim. o
    da arkamdan geldi, elinde bir şişe şarap ve iki bardak vardı, teyp açıktı, gravediggaz
    çalıyordu. harika diye düşündüm, sonunda benim gibi sıkı rap dinleyen bir hatun
    buldum siktiğimin izmir’inde. karşıma oturdu. “bu herifin vokali hasta
    ediyor beni” dedi rza’yı kast ederek, “çok sakin.” durdu, gözlerime
    baktı, “sende çok sakin takılıyorsun” dedi, “çok hoş”.
    bişey demedim. konuştu. dinledim. kısa cevaplar verdim. çok sorunluydu açıkçası
    ve gerçek anlamda etkilendiğimi itiraf etmeliyim bazı noktalarında.
    “yeşil. güzel.”
    dedim.
    “beğenmene
    sevindim.”
    “neden?”
    “bilmem.. her
    renk ojem var. oje manyağıyım ben.”
    “asiton
    getirsene”
    “napıcaksın”
    “getir, tüm
    ojelerini de getir.”
    gidiyor, ve geliyor.
    gelip karşıma oturuyor.. çok yükseğiz. kendimizi bıraksak hemen sızacak bir
    halde.. ayağını uzatıyor, iki bacağımın arasında, kötü bi niyetim yok, sadece
    ojeyi çıkartıcam ayak parmaklarından, çıkartıyorum da, sonra getirdiği ojelere
    bakıyorum. tek tek sürüyorum, sol ayak baş parmağına. sürüyorum, şöyle bir
    bakıyorum, “yok bu olmadı” deyip çıkartıyorum, sürüyorum, yok bu da olmadı,
    çıkar, en sonunda yeşilde karar kılıyorum ve “al diyorum, yeşil iyi, bunu
    sür.”
    “yeşildi
    zaten” diyor.
    “ne
    yeşildi”
    “sen tüm
    parmaklarımdan çıkarmadan önceki hali.”
    “sikmişim
    parmaklarını. tekrar sür o zaman.”
    oje sürme demeye
    çalıştığımı nasıl anlayamadı acaba? tüm renkleri denedim halbuki başa dönene
    kadar. bu arada şimşek çakıyor. yağmur. boşanan yağmur. ağlamaya başlıyor bu
    kez de. manik depresif bişi olabilir mi bu kızcağız? hiç başıma gelmedi.
    bilemiyorum. benim zaman zaman paranoyaklaştığım su götürmez tabii, o ayrı
    mesele.
    bir buçuk saat sonra
    kapının zili çaldı. refik ve cansu geldi yanlarında bir de şair getirdiler,
    pazarda satılıyormuş, alıp getirmişler bi tane.. adını unuttum şair olan
    herifin. “bir tane şiir kitabım yayınlandı” dedi bana,
    “öykülerin derinliksiz”, diyor.
    “farkındayım”
    diyorum.
    “ve aynı
    zamanda çok basit konular.”
    “bok gibi
    yazdığımı söylüyorsun yani” diyorum gülerek, son derece sakinim.
    “yok hayır öyle
    demek istemedim” diyor utanarak.
    “diyebilirsin”
    diyorum, “çekinme, kimse beğenmek zorunda değil. bense senin şiirlerini
    çok derin buldum mesela, hiç bi sik anlayamadım. kafam iyi diyedir belki,
    bilemiyorum. boşversene. iyi bi adamsın sen, beni asıl sinir eden
    beğenmedikleri halde beğenmiş gibi yapanlar”. o da gülmeye başlıyor.
    “seni sevdim”
    diyor. kötü bir şair ama iyi bir insan diye geçiriyorum içimden..
    ertesi gün sabahın
    köründe kalkıyoruz. sanıyorum saat altı. iki hatun da akşamdan kalma bir halde
    okula gidiyor. ne biçim bir hayat diyorum kendi kendime. buraya yerleşebilir ve
    hayatımın sonuna kadar takı satıp içki içip idil’le düzüşebilirim. bir sevgili
    mi? ama bunun olamayacağı açık… asla olmadı zaten. sürekli bir engel vardı,
    kendini birine saklama arzusu muydu 
    bilemiyorum, ya da yakında gidecek oldukları için miydi bu istençsizlik
    onu da bilemiyorum.. ben de refik’le beraber takı yapmaya başlamıştım, sabahın
    yedisinde. aklıma, bir zamanlar takı yapıp dikiş tutturamadığım zamanlar geldi
    o an. özlem’le beraber, ege üniversitesi kampüsündeydik, kendinizden 3 yaş
    büyük bir hatunla takılınca, içinizi acayip bir his kaplıyor. üstelik onun size
    “sana aşık olabilirim” demesi daha da ilginç kılıyor işi. ki o bile, bir süre
    sonra başka birine aşık olup terk ediyor şehri.. ve her şeye rağmen, hiç iş
    yapmayan tezgahımız, sürekli geç kaldığımız dersler ve etraftaki binlerce asık
    surata rağmen gülebiliyoruz sabahın dokuzunda o kampüste. ve sonrasında bir
    sabah, “ben birine aşık oldum galiba” diyor, söz konusu olan siz
    değilsiniz, başka biri. pufff. sihirbazlık gösterisi.. önce, seninledir, ertesi
    gun diğeriyle. anlıyorsunuz ya?
    “ex’i bırakmak
    zorundasın” diyorum ona her sabah. sürekli ex atıyor. parayı nerden
    bulduğu hakkında hiç bir fikrim yok. intihar ediyor sonra bir sabah.
    takı tezgahındayız,
    kimse bizden bir şey satın almıyor, (bugüne kadar bu tip bi kaç tezhahım oldu,
    eski kitapçılık, cd, takı, bok, amcık, ama hiç biri tutmadı) sonra, bir gün,
    sabah, güneşin hayatta kalmamız konusunda bize telkinde bulunduğu bir sırada
    gülerek geliyor ve “ben az önce tuvalette naptım bil bakalım” diyor.
    “ne?”
    diyorum.
    “bil.”
    bi çok şey
    söylüyorum ama bilemiyorum. sonra o yavaş yavaş kötüleşiyor. ve “intihar
    ettim” diyor, “az önce, ben bunu yapmıştım tuvalette, bilemedin..
    ehehe” hala gülüyor bunu söylerken. sonra hastaneye götürüyorum onu. beş
    sene önce, iki ay boyunca beraber olduğum nesli tükenmek üzere olan harikulade bir
    canlı türü. adı özlem.
    ve beş sene sonra.
    değişen hiç bişi yok.. hala sarhoşum. ve sürekli sarhoş kalmaya dair kendi
    kendime söz verdim. bu sözümü tutmama engel olan tek şey parasızlık. “sen
    evlenilebilecek türde bir herif değilsin” demişti bana grunge grubunun
    vokalisti, “ama dilersen, istediğin kadar kalabilirsin evimde.” taşak.
    ve sonu iyi bağladım galiba. taşak.
    ve. dahası.

    hemen şu köşede
    ölümü görebiliyorum, benim içim geldi.. dünyam dört duvardan ibaret bu aralar..
    intihar intihar intihar. zihin halim. [
    şubat 2005 ]
  • erkekler tuvaleti

    erkekler
    tuvaleti
    sevgilimle barda oturuyorduk. bir mini etek
    vardı onda ve göğüslerini oldukça ele veren bir body. hiçbir şey yapmıyorduk,
    içmek dışında… konuşmuyorduk bile. hayır, küs değildik birbirimize ama
    durmadan konuşuyor da değildik. sustuğumuz zamanlar da oluyordu.
    karşıdaki masada tek başına içen bir eleman
    sürekli yanımdaki hatuna bakıyordu ve ben sadece bekliyordum, hiçbir şey
    yapmadan, buna gerek de yoktu zaten. bir süre sonra, karşıdaki adam masama
    yaklaştı, bir makas aldı yanımdaki hatundan ve “n’aber fıstık?” dedi, bunu
    söylerken bana pis pis sırıtıyordu ve bardaki herkes bunu görüyordu. hiçbir şey
    yapmadan bekliyorduk. adam daha sonra tuvalete gitti. yanımdaki hatun da öyle
    ve bir arkadaşım yanıma gelerek
    “neden bunu yapmasına izin veriyorsun?”
    dedi bana.

    “neyi?” dedim.

    “herif, kızına resmen asılıyor” dedi.

    “hey, hey” dedim, “laflarına dikkat et, o
    bana ait değil, benim kızım ya da kadınım değil o”.

    “öyle mi?” dedi, “ama buradan bakınca hiç de öyle görünmüyor, sevgili gibisiniz”.

    “elbette öyleyiz” dedim, “ama o bana ait değil, ben de ona. sahibi değilim yani
    onun. istediği her şeyi yapabilir, onu kısıtlayamam ama sevmediğim bir
    davranışı varsa, bunu kendisine söyler ve bitiririm işi. değiştirmeye
    çalışmıyorum. istediğim ruh özünde yoksa sonradan eklenmesi bir boka yaramaz”.
    “ama” dedi, “sen beni anlamıyorsun, adam
    resmen kıza asılıyor ve kız da bundan rahatsız oluyor, hiçbir şey yapmayacak
    mısın?”
    “o kendini koruyabilir” dedim, “bu benden
    önce de böyleydi, şimdi de böyle. onu severek zayıflatıyor değilim.
    hatırlıyorsun geçen seneki kavgayı. hem bir de şu var, ben onun heriften
    hoşlanıp benden vazgeçmeyeceğini nereden bileyim? belki de o adama aşık oldu ve
    benim onu sahiplenmem her şeyi altüst edecek. hem kendini savunamazsa bana söyler.
    hatta söylemesine gerek kalmaz, ben bunu anlarım zaten ve devreye girerim.
    konuşmadan anlaşabiliyoruz, endişelenme”.
    iki dakika sonra sevgilim yanıma oturdu.

        “nasılsın?” dedim, “oldukça iyi”
    dedi, “ama pisuvara yazık oldu”.
    bir iki dakika daha geçti. pezevenk çocuğu
    yüzü dağılmış bir şekilde bardan çıkıyordu. üstelik başı öne eğik. erkekler
    tuvaletinde bir kadından dayak yemiş ve bunu tuvaletteki diğer tüm erkekler
    izlemişti. böyle bir şeydi işte. her an terk edilebilirdim yine de paranoya yapmıyordum. en ufak bir belirsizlik yoktu, o
    benimleydi ve bunu kanıtlamak için erkekler tuvaletinde olmam gerekmiyordu.
    23.10.2004 – 01:05 ]