Kategori: Genel

  • bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18 aslan..

    kapı çalıyor..
    kalkıp yanındaki pencereyi açıyorum. “kim o” diye soruyorum..
    biri pencereye
    yaklaşıyor ama yüzünü seçemiyorum, 4 masa lambası yanıyor klavyemin üzerinde,
    pencereyi kapıyorum ama dışardan konuşma sesleri geliyor, bilgisayarın başına
    oturuyorum, hâlâ konuşma sesleri geliyor dışarıdan, yerimden fırlayıp kapıyı
    açıyor ve bağırıyorum:
    “size beni rahatsız
    etmemenizi söylemedim mi yarak kafalılar”
    dışarı bakıyorum,
    biri basamakta oturuyor diğeri balkonda sol taraftaki çalılığa sıçıyor, boku
    ağır ağır düşüyor..
    “hey bu pezevenk
    kızı çalılığıma sıçıyor” diyorum
    pezevenk kızı
    gülüyor ve sıçmaya devam ediyor. at kuyruğundan kavradığım gibi havaya
    kaldırıyor, o sıçmaya devam ederken çalılığın üzerinden savuruyorum. geri
    gelmiyor. “niye yaptın bunu” diye soruyor öteki
    “canım öyle istedi”
    diyorum
    “delisin sen” diyor
    “deli mi” diye
    soruyorum
    “evet deli” diyor,
    “üstelik üç kağıtçısın, sürekli olarak bukowski’nin öykülerini kopya ediyor,
    sadece isimleri türkçeleştirip zaman ve mekanla oynuyorsun”
    “evet” diyorum,
    “yeteneksizim, pis bir hırsızdan başka bişi değilim ama bundan sana ne, herkes
    yutuyor bu numarayı yavrum, hadi siktir ol git yoksa seni de kemerinden
    tuttuğum gibi fırlatırım” kaçıyor, arkasına bakmadan kaçıyor üstelik de..
    kapıyı kapatıp daktilonun, şey, pardon, klavyenin başına oturuyorum, ve
    telefonum çalıyor, bir mesaj, orospu çocuğunun biri numaramı öğrenmiş birinden,
    şöyle diyor mesajda, “öykülerinde bir şey eksik, defalarca okudum, ve sonunda
    karar verdim, ruh ve duygu yok öykülerinde”
    mesajı atan kişinin
    çok zeki olduğuna karar veriyorum ve siliyorum mesajı, ruhsuz ve duygusuzum
    çünkü..
    hmm.. evet.. bugün
    bukowski’nin hangi öyküsünü çalsam acaba.. sadece isimleri ve mekanları
    değiştiriyorum biliyorsunuz, biraz da cümleler üzerinde oynuyorum tabii ki,
    çaldığım anlaşılmasın diye, ama nasıl olduysa biri bunu çakozladı, ama olsun,
    onun sesini kesebilirim, onlarca hayranım var ne de olsa, yeteri kadar güç
    kazandım artık, “bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 12 maymun”u çalsam nasıl
    olur acaba, maymun yerine aslanlar düzüşür ve, hmm, 17 adet olur evet, hem
    bunlar homoseksüel aslan olursa fena olmaz.. iyi fikir.. evet, pekala..
    elimizde 17 adet maymun, yok pardon şey, aslan var, yok 18 olsun, 9’u erkek 9’u
    dişi ve bunlar homoseksüeller, 9 erkek aslan grup seks yapmaya karar veriyor, 9
    dişi aslan da eşleşiyor ve bir dişi aslan açıkta kaldığı için kavga çıkıyor
    dişi aslanlar arasında, erkek aslanların umurunda değil bu kavga.. ve benim de
    umurumda değil, kimin ne bok düşündüğü, yazdıklarım hakkında.. kesiyorum burada
    bu saçmalığı, ve size başıma gelen bir şeyi anlatmak istiyorum dostlarım, her
    zaman olduğu gibi.. ama eğer çok bukowskivari olursa bu da, beni affedin, ama
    yapabileceğim bişi yok bu konuda, buk.tan önce de yazıyordum, buk.u okumadan
    önce demek istiyorum, buk yazmaya başlamadan önce değil, ve ister inanın ister
    inanmayın tarzım şu anki ile aynıydı ki bunu bilen bilir, ve sonra, ama, her
    neyse, başıma gelen bir şeyi anlatayım istiyorum yine, ama biraz düşünmem lazım,
    biraz bekleyin, bi saniye, evet.. hmm..
    sabahtı, sabahın beş
    buçuğu, “koğuş kalk” diye bağırdı bi tip, ve, kalktım, herkes kalktı çünkü,
    hâlâ sivil elbiselerleydim, henüz kamuflaj vermemişlerdi bana, çünkü cuma günü
    mesai saatinden çok sonra teslim oldum acemi birliğine ve pazartesi günü
    kaydımın yapılacağını ve kamuflaj ve diğer malzemeleri vereceklerini
    söylediler, elbette cuma günü bir giriş kaydı yapıldı, muayene de oldum;
    “herhangi bir sağlık
    problemi yaşadın mı, fiziksel veya psikolojik?”
    “akciğer ameliyatı,
    iki kez, ve bir de sanrılar görüyorum, bir kez psikoza girdim, artık pek fazla
    nüksetmese de, kekemeyim, ve, hmm”
    “sanrılar nasıl?”
    “ışık, gölgeler,
    ses, ve bir de bazen odada yürüyen birşeyler olduğunu düşünürüm, öyle gelip
    giden bir his, paranoyak olduğum su götürmez bi gerçek sanırım. zaman zaman
    realitik sanrılar da oldu”
    “uyuşturucu
    kullanımı”
    “evet”
    “ne tür
    uyuşturucular”
    “bir dönem
    amfetamin, extacy ve çeşitli uyarıcılar kullandım, askere gelmeden önceyse bazı
    sedatifler ve esrar kullanıyordum”
    “alkol?”
    “hıhım”
    “ne sıklıkta”
    “her fırsatta”
    “yani her gün
    diyebilir miyiz?”
    “hemen hemen”
    “sigara”
    “evet”.
    “arkaya geçip soyun”
    geçtim perdenin
    arkasına.. kollarıma bakıldı, ve taşaklarıma.. dövme yok, jilet izi yok, yara
    yok, sol kolda dikiş izi, erkek, ve daha önce bir kez psikoza girmiş, sanrılar
    görüyor, uyuşturucu kullanımı var.. pdrm!
    oradan çıkarılıp bir
    başka yere yönlendirildim.. sigorta ve banka kartı işlemleri için.. ölmem
    dahilinde 15 milyar tazminat ödüyorlardı aileme, sakat kalırsam da bana ömür
    boyu bakacaklardı.. bir dolu kağıt imzalattılar, okumam için zaman yoktu,
    imzaladım.. sonrasında kalacağım koğuşa götürdüler beni, eşyalarımı
    yerleştirdim, falan filan işte, buralar pek kayda değer değil, ertesi gün de,
    yukarlarda bi yerde sözünü ettiğim gibi beş buçukta uyandırıldım, ve kahvaltı
    adını verdikleri o şeyden aldım yemekhaneye gidip.. 3 zeytin, ufak bir parça
    peynir, çok ufak, ve yarım ekmek, sorun değildi, sivilde kahvaltı yapamıyordum
    zaten, ama burada? denedim, ve geri çıkardım yediğim ne varsa 10 dakika içinde,
    normaldi, ve mıntıka dediler, yerdeki çöpleri toplayacaktık, yapraklar, çam
    iğneleri, izmarit.. arazi olmanın en akıllıca şey olduğunu düşünüyordum.
    sonuçta o iş, veya diğer her şey, biz ordan gidene kadar bitmeyecekti, sürekli
    yeni bir şeyle çıkacaklardı karşımıza, şurdaki çöpleri topla, yaprakları topla,
    çam iğnelerini topla.. ve ben tenha bir yer arıyordum, kadro askerlerin beni
    görmeyeceği bi yer, ve tuvaletin arkasına geçtim, oturdum, yanıma bi tip geldi,
    tanımıyordum onu, ama benim gibi acemi olduğu her halinden anlaşılıyordu
    “selam” dedi
    “selam” dedim
    “iyi yer bulmuşsun”
    dedi
    “hayatımı saklanarak
    geçirdim” dedim, “herkes ve her şeyden”
    “arazi olmak iyidir”
    dedi, “hedefim acemi birliğini son güne kadar arazi olarak tamamlamak”
    “sırf askerlik
    değil, hayatın tamamında arazi olmak gerek” dedim
    “alkol kullanır
    mısın?”
    “evet.. ya sen?”
    “bende..”
    ve vefa ile böyle
    tanıştım.. aslına bakarsanız askerliğe başlamadan önce, orada tek bir kafa
    dengi tip bulamayacağımı düşünüyordum, ama ne de olsa bizim gibiler hep aynı
    köşeye saklanırlar hayatta, ve çekerler birbirlerini.. bi kaç gün içinde sıkı
    iki dost olduk vefa ile.. ankara’da yaşıyordu, üniversiteyi bırakmıştı, hem de
    son yılında, neden diye sorduğumda bi sikime yaramıcaktı dedi, bende bi sikime
    yaramayacağı için dört sene üst üste devamsızlıktan sınıfta kalmıştım
    üniversitede, sonra da atılmıştım zaten, ve alkol, evet, askerlik süresince en
    büyük problemimin olacağını düşündüğüm şey, ama hayır, en büyük problem tıraş
    olmak ve bot boyamaktı, ilk hafta sürekli akşamları tıraş oldum, sabahın
    köründe olmak zor geliyordu çünkü ve ben de olmuyordum, bi kaç kez azar
    işitince akşam olmaya başladım, ama yine azar işitmeye başlayınca sabah kalkar
    kalkmaz ilk işim tıraş olmak ve bot boyamak oldu, ve bunu 10 aydır başarılı bir
    şekilde sürdürüyorum, bu arada bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 12 maymun,
    şey pardon özür dilerim karıştırdım, bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18
    aslan’a dönücez bir ara..
    askerliğimin 16.
    günüydü, tek gram alkol koymamıştık ağzımıza vefa ile, aranıyorduk, kadro
    askerler ile bağlantı kurmaya çalışıyorduk, ama henüz başaramamıştık, 16.
    günümüzdü, gecenin ikisi, biri yatağıma gelip dürttü, gözümü açtım, vefa’ydı,
    “hadi kalk gidiyoruz, alkol ayarladım” dedi, “taşak yapıyorsun” dedim, “hadi olm
    kalk” dedi, kalktım, “beni takip et” dedi, dışarısı buz gibi soğuktu, ama hiç
    bişi giymedim üzerime, eşofmanlar sadece, koğuştan çıkıp arkaya, çalılıkların
    oraya doğru yürümeye başladık, bir kadro asker söz vermişti vefa’ya, gece
    dışarı çıkıyordu kadro askerler, tellerden, ve gelirken bira getirmeye söz
    vermişti bir tanesi, tutmuştu da sözünü, bir köpek kulübesinin önüne geldik,
    yere oturunca köpek kulübesi boyunuzu geçiyordu, yani köpek kulübesinin
    arkasına oturduğunuz takdirde görünmüyordunuz, iyi kamufle ediyordu bizi, 75
    gün boyunca iyi kamufle etmiş olmalı ki acemi birliğinde hiç fire vermedik,
    gerçi 10 aydır askerim ve henüz fire vermedim, umarım geriye kalan 4,5 aylık
    sürede de alkollü iken yakalanmam, askeri cezaevine girmek istemiyorum, insanın
    suyunu sıkıyorlar orada, 20 günde 15 kilo veriyorsun, ve bunu sana yapan senin
    gibi askerler, oraya pas pas çek, şurayı sil, piyadeler, gardiyan piyadeler,
    alt devren olan piyadeler.. ve ben jandarmayım üstelik, piyadeler jandarmalardan
    nefret eder, iyi de bu size de garip gelmiyor mu? askerliğin psikolojisi, çok
    çabuk etkiliyor insanı, ve çok çabuk değiştiriyor, çok saçma şeyler yaptım, ve
    yapmaya da devam edeceğim muhtemelen, bir ara anlatırım onları da, ama şu an
    konumuz alkol, ve evet, köpek kulübesinin içinde bir köpek yaşamıyordu, siyah
    bir poşet vardı sadece, çıkardık poşeti dışarı, içinde bir tane bira, açtık kapağını,
    ve ilk yudum, 16 günlük hasret, mucizeviydi..
    pek fazla
    hatırlamıyorum ilk günleri, bilincimi yitirmiş gibiydim, felç geçirmiş bir hasta
    gibiydim, hareket edemiyordum, düşünemiyordum.. pazartesi günüydü, 4. günüm..
    sabah içtimasından sonra benim gibi henüz kamuflaj dağıtılmamış 8-10 kişiyi
    topladılar, diğer 200 küsur asker yeşiller içindeydi, ve benim gibi henüz sivil
    olanlar da çok hevesliydi o elbiselerden almaya, 2 gün boyunca sürekli sorup
    durdular ne zaman dağıtılacağını, ben o kadar meraklı biri değilim, ki aslına
    bakarsanız çok meraklı olduğumu düşündüğüm zamanlar da olmuştur, ki “bok gibi
    meraklıyım”dır da demişimdir zaman zaman, ama böylesi bir konuda? ne zaman
    silah dağıtacaklarını merak edişleri mesela.. benim tek derdimse ne zaman çarşı
    iznine çıkacağımızdı.. ve evet, kamuflajlar, giydim tabii ki, nasıl giyildiğini
    gösterdiler, botların nasıl bağlandığını, ve aynada kendime baktım şöyle bi,
    “oğlum şimdi boku yedin işte” dedim kendi kendime, “artık askersin” ve o zaman
    farkına vardım asker olduğumun, ve o boktan psikolojiyi de o gün kaptım
    sanırım..
    ilk hafta çok kötü
    geçti, uyuyamıyordum, ortama ayak uyduramıyordum, sürekli birileri ile tartışma
    içindeydim, kaçmayı düşündüm çok defalar, ve hiç de zor değildi kaçmak, mıntıka
    alanımızın olduğu bölgedeki tellerde bir boşluk vardı, üst devrelerin arada
    sırada dışarı kaçtığı ufak bir delik.. uyuyamıyor ve üstelik sabahın köründe
    kalkmak zorunda bırakılıyordum, bi çok gece yatağa girdiğimde, ertesi sabah
    yataktan çıkmamayı düşledim.. eğitim de sıkıcıydı, yere çökmek, yere yatmak,
    uygun adım, marşlar, hizaya gelmek, tüfekle nasıl yatılır, sağa dön, sola dön,
    vs vs.. ve doğru yapamadığımız için yediğimiz laflar.. kendimi zor tutuyordum
    gerçekten, ve sigara üstüne sigara.. sabah uyanır uyanmaz, kahvaltı vaktine
    kadar, yani yarım saat içinde dört beş tane içiyordum, aç karnına, kahvaltı
    sonrası da devam ediyordum buna, öğlene kadar bir paket bitiyordu sanırım, ama
    zamanla ciddiye almamam gerektiğinin farkına vardım, normal hayatımda da pek
    fazla ciddiye almıyordum olayları, akışına bırakıyordum, zaman nasıl olsa
    geçiyordu bir şekilde, naparsan yap, ya da hiçbir şey yapmadan bekle, bir
    aylağın hayat felsefesi budur, zorunlu kalana dek hiçbir şey yapma..
    10 gün içinde işin
    orospuluğunu öğrenmiştim.. akşam yemeği öncesi sıraya girmiyordum örneğin
    artık, sayı alınmıyordu çünkü, toplanılıyor ve uygun adımda marş söyleyerek
    yemekhanenin önüne gidiliyordu, nefret ediyordum uygun adımdan.. marş
    söylemek.. bağırmak zorundaydın, yoksa birileri ispiyonluyordu seni, “komutanım
    bu bağırmıyor”.. neden bağırmıyorsun? çünkü aptalca.. hayır, böyle yürümüyordu
    işler, çok ağır cezalarla donatılmıştık, ve yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu,
    ben de sayı alınmadığını anladığım her fırsatta arazi olmaya çalışıyordum, ve
    dediğim gibi, 10 gün içinde her şeyi çözdüm, artık sadece sabahları sıraya
    girip marş söylüyordum, oysa gün boyunca en az 10 kez sıraya giriyorduk..  inanmadığımız konularda marşlar söyleyerek
    gidiyorduk her yere, sol sağ sol sağ..
    silahları ilk
    dağıttıkları günü iyi hatırlıyorum.. herkes büyük bir heyecan içindeydi, ilk
    günden beri silahlar ne zaman dağıtılacak diye sabırsızlanıyorlardı, bense
    umursamıyordum, ilgisizdim, her şeye karşı ilgisizdim zaten, ve silahlar,
    herkes bir yerlerini kurcalıyordu silahının, bense alır almaz omzuma astım ve
    nişancılık eğitimi başlayana yani kurcalamak zorunda kalana kadar asla kurcalamadım,
    merak etmiyordum, ve bölük komutanı bir keresinde bana “sen ne biçim askersin”
    diye bağırmıştı, “hayattan bezmiş gibi bir halin var” haklıydı, bezmiştim
    hayattan.. bezdirmişlerdi, ansızın terk eden hatunlar, “biz seni arıcaz” diyen
    işverenler, hiçbir halt olamayacağımı düşünen öğretmenler, ve şimdi de
    askerlik.. işin güzeli, silahı da geç almıştım, kapı gibi pdrm raporumun yanına
    bir de a.s.k raporu çakarak. hiç almamam gerekiyordu o silahı oysa. ve dahası
    bir de spor yapamaz raporum vardı. bir de deli raporu alsaydım, şehit olmadan
    cennetin kapısını aralayabilirdim, islamî kurallar böyle diyordu.
    birkaç hafta sonunda
    iyice alıştık ortama.. vefa ile ben.. ilk çarşı iznimizi hatırlıyorum, tek
    düşüncemiz biraydı, nasıl içecektik, aydın’daydık, acemi birliğinde, aydın, ve
    hiçbir yeri bilmiyorduk, biraz dolaşıp park ya da içebileceğimiz bir mekan
    aradık ama nafile, ve korkuyorduk da biraz, sonuçta askerdik ve eskisi gibi her
    yerde özgürce içemezdik, ve ikişer bira aldık yine de, montlarımızın içine sokup
    içebileceğimiz bir mekan aramaya başladık, asker olduğumuz her halimizden
    belliydi, ve bir inşaat aramaya başladık son çare olarak ama her açıdan
    şansızdık, en sonunda bir inşaata denk geldik ama onunda önünde işçiler mal
    indiriyordu, çimento, kum, vs.. her neyse, işçilere “mehmet usta yukarda mı”
    diye sordu vefa, “o da kim tanımıyoruz, yok öyle biri” dedi bir işçi, biz
    duymamazlığa verip merdivenlerden yukarı çıktık, peşimizden biri geliyor mu
    diye de kontrol ediyorduk, 4 kat sonra bir apartmana girdik ve orada bir odada
    açtık şişeleri, içtik, hızlıcana, hatta ikinci şişeleri direk fondip yaptık, ve
    aşağı indik, “mehmet usta nerde acaba” dedim vefa’ya numaradan, o da bana “bu
    saatte burada olacağını söylemişti” dedi, işçiler aptal aptal bize bakıyorlardı
    kim bunlar dercesine, ve hızlıcana uzaklaştık oradan, yoktu işte mehmet usta
    diye biri, ve evet, diğer haftada şarap aldık ve içeriye tellerden girdik,
    tabura demek istiyorum, ve içerde bi yerde içtik, ve tabii ki ot, üst
    devrelerle samimiyeti artırarak onu da sağlamaya başladık, bir gece, yine köpek
    kulübesinin arkasında gecenin ikisinde cigara tüttürürken, vefa, fatih ve ben,
    yağmur çiselemeye başladı, sonra koğuşa döndük, yattım, ikili ranzalar vardı
    koğuşta, ben altta yatıyordum, ve yağmur dışarda durduğu halde koğuşta yağmaya
    başladı, yani ben öyle hissediyordum, dehşet bir tribe girdim, koğuşu sel
    götürecek ve boğularak ölecektim, bir sola bir sağa dönüyor ama kalkamıyordum,
    ve her neyse bir keresinde de cin aldık, gece dışardan içeri soktuk, ve ufak
    bir radyo bulduk üstelik, ve birde cips, ve sigara, ve harikulade bir gece
    yaşadık, gecenin iki buçuğunda koğuşa geldik, kafamız kıyaktı, nöbet listesine
    baktım, nöbetim vardı saat dörtte, hafta sonuydu, altı buçukta kalkıyorduk
    hafta sonları, ve dört altı nöbeti? kafam bi dünya iken üstelik.. düşündük vefa
    ile, ‘değiştir şu amına koduğumunun listesini’ dedi, ‘öyle yapıcam zaten’
    dedim, ‘bunlar beni siksen kaldıramaz nöbete, çakarlar mevzuyu..’ ve bir kalem
    alıp nöbet listesindeki yatak numaramı karaladım, bir numara söyle dedim
    vefa’ya 216 dedi, listede vardı ikiyüzonaltı, başka bişi söyle dedim, 158 dedi,
    yazdım bende 158’i, altına da ‘ceza’ yazdım parantez içinde, 158 yatak
    numarasıydı, şanslı numara, benim yerime nöbet tutacaktı, ve kimseye ‘bana neden
    ceza nöbeti yazdınız’ diye soramazdı, çünkü eğer neden ceza nöbeti yediğini
    sorarsa bir hafta aynı nöbeti tutardı, böyleydi bu işler, kurallar böyleydi,
    kadro askerler yazıyordu nöbetleri ve eğer yanlış bir şey yaparsanız, nöbete
    kalkmamak, arazi olup da yakalanmak gibi, size ceza nöbeti yazarlardı ve onlara
    nedenini sorarsanız bir günlük cezanız bir haftaya çıkartılırdı, dehşet bir baş
    ağrısı ile uyandım sabahın altı buçuğunda.. “koğuş kalk” kelimesi bir süre
    sonra otomatik bir buton gibi geliyordu size, saat kaçta yatarsanız yatın, ya
    da o sihirli sözcük saat kaçta söylenirse söylensin, uyanıyordunuz..
    18 kişiydik bir
    postada.. 18 aslan.. onsekizimiz de heteroseksüel aslanlardık ve erkektik,
    erkek olduğumuz için oradaydık, askerde, ve birinci postadaydım, birinci
    postanın birinci sırasında vefa, dördüncü sırasında ben vardım, aradaki 2 kişi
    de benim ekürimdendi, ve tüm bölük hizayı birinci postadan alıyordu, postanın
    geri kalan 14 kişisi de bizden, ve biz sürekli geç kalırdık içtimalara, her
    şeye, ve bölük bu yüzden sıraya giremezdi, sürekli laf yerdik, ama umursamıyorduk,
    bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18 aslan.. aslan diyorum, çünkü bölüğümün
    simgesi buydu, gerçekten buydu.. aslan.. bağırtıyorlardı 250 kişiyi marş
    söyletirken, “arslanlar geliyor”
    ben bağırmıyordum,
    asla bağırmadım, övünmüyordum da bununla, ama etrafıma bakıyordum ve şimdi
    düşünüyorum da, o günden 7-8 ay sonra, ne tuhaf diyorum, gerçek gibi gelmiyor,
    sanki hiç yaşamamışım gibi geliyor, rüya görmüşüm gibi, işin tuhaf yanı
    ordayken de eski sivil yaşantım rüya gibi geliyordu, hiç yaşamamışım gibi..
    aslında hem
    anlatılası çok şey var, hem de yok.. ve uzatmak istemiyorum.. acemi birliğinin
    bittiği gün.. dışarı çıktık vefa ile, onun otobüsü 11’de idi, benimse saat başı
    otobüsüm vardı, ne de olsa izmir aydın arası 45 dakika sürüyordu, ve evet,
    bende 11’e aldım bileti, biraz içip sohbet edecektik onunla, en sonunda bir
    park bulduk, son günümüzde, ve evet, üçer bira, ve çerez, sigara, dönüp yeni
    keşfettiğimiz parka geldik, uzun süre görüşemicez dedim ona, “özlücem lan seni”
    dedi, “ben de seni” dedim
    “garip birisin” dedi
    bana, “tutuk davranıyorsun bazen”
    “biliyorum” dedim,
    “isteksiz.. ite kaka”
    “evet aynen öyle”
    dedi
    “sende hayatımda
    gördüğüm en kıyak heriflerden birisin” dedim ona
    “eyvallah” dedi,
    içtik, içtik ve sohbet ettik
    “ankaraya gider
    gitmez düzüşücem” dedi bana
    “sen bilirsin” dedim
    “yedi gün” dedi
    “yedi gün” dedim,
    dağıtım izninin süresinden bahsediyorduk
    “çok kısa, hemen
    yine asker olucaz”
    “rize” dedim
    “balıkesir” dedi,
    usta birliklerimiz.. ve sonra garaja gittik, ne tesadüf ki bineceğimiz
    otobüsler yan yana duruyordu, aynı firmalardı büyük bir tesadüf sayılmaz, ama,
    tesadüften öte, tuhaftı, otobüste oturduğum yerden ona baktım, o da diğer
    otobüsteydi, ve geri geri gitmeye başladı otobüslerimiz yola çıkmak için, ayrıldık,
    ve bir daha görüşmedik..
    ve izin.. eve
    geldiğim ilk gün.. canım çok sıkılıyordu, hiç bişi yapasım yoktu. evet,
    haklısınız, benim zaten hiç bir zaman bişi yapasım yoktur, ama bu kez
    farklıydı, askerlik her şeye karşı yabancılaştırıyordu adamı, ve üç gün içinde
    kurtuldum bu psikolojiden.. çabuk attım, bu kadar çabuk atabileceğimi düşünmüyordum,
    ama birkaç şişe  adama cehennemi bile
    unutturabilir..
    ve şu anda yine
    izindeyim.. ve yine dağıtım iznindeki gibi ilk günler çok sıkılıyordum.. ve 3
    gün sürdü o psikolojiden kurtulmak.. tedavi yöntemi yine alkol. hafif alkol
    aldım bu gece de.. sabahladım.. ve şu an sabahın yedisinde, ev halkı işe okula
    ve oraya buraya giderken ben izlanda folk müziği eşliğinde size bunları
    yazıyorum, yazıyordum, bitti, ve evet, bukowski ölmeseydi yazacak olduğu bir
    öyküydü bu, o yazamadığı, yani ömrü yetmediği için, ben yazdım, affedin..

    18.eylül.2006
  • kadınsız

    evdeyim
    evde olmayı
    seviyorum
    bir kaç bahis oynar
    kafayı çekerken
    kazanmayı beklerim
    akşamın beşi
    dizelerim oldukça
    kısaymış bu arada, öyle dedi bi tip, böyle şiir olmazmış
    bu
    yeterince uzun mu joe?
    konumuza dönelim
    konu neydi
    baştan alalım
    şiiri başa al
    çekim iki sahne 5
    evdeyim
    sarhoşum
    sarhoş olmayı
    seviyorum
    evde olmayı da
    evde olmayı ve evde
    sarhoş olmayı ve sarhoş olmayı
    hepsini tek tek
    seviyorum
    ya da hepsini
    birlikte
    ne farkeder ki?
    iyice karıştı
    akşamın beşi
    günlerden pazar
    üçlü ganyan yan
    yattı
    orospu çocuğu f.ç
    yatırdı beni
    babam uyarmıştı ama
    “o at tek
    geçilmez evlat
    jokeyi biraz
    ibnedir”
    neyse
    evdeyim
    bunu daha önce
    söylemiş miydim?
    atlar ters köşe
    maçlar ters köşe
    kafam ters köşe
    bekliyorum
    birazdan telefon
    çalar
    bir kaç kadın
    tarafından kırmızı kart gördüm
    hayatıma giren herkesi
    başka birine
    kaptırmam kötü
    ama boş ver
    itiraz etmeye gerek
    duymuyorum
    buradayım işte
    ve en ufak bir istek
    duymuyorum içimde
    nasıl istiyorsanız
    öyle oynayalım bu oyunu
    ne de olsa sonunda
    kaybedicem
    neden kazanmak için
    çaba sarf edeyim
    boş versenize
    böyle iyiyim
    havada huzur var
    bugün
    oldukça sakin ve
    sıkıcı bir gün
    güzel
    her şey sıkıcı
    sadece oranları
    değişiyor
    bu az sıkıcı
    bu çok sıkıcı
    ve bunu bana anlatan
    bir adaşım
    teşekkür edelim ona
    oldukça sakin ve
    sıkıcı bir gün ve havada huzur var
    tricky’nin paranoyak
    ve aksak ritimleri dönüyor odada
    ve harikulade hatun
    sesi
    bu kadınların cıyaklamasına
    tahammül edebilen bir tek ben miyim?
    sürekli konuşup
    durmaları ve beynimi sikmeleri hoşuma gidiyor sanırım
    ama hepsi ve mutlaka
    başka birini tercih
    ediyor bir süre sonra
    ben
    işe yaramaz
    adi
    ve basitim
    ve haklılar öyle
    düşünmekte
    itiraz etmiyorum
    ve olayları terse
    çevirmek için
    en ufak bir şey
    yapmayacağım
    her şey benim
    dışımda cereyan ediyor
    ve güzel
    ve huzur var bugün
    havada
    kadınsızlık iyi
    huzur veriyor
    siktir et
    bahisler ve alkol ve
    dört duvar ve rap
    daha fazlasına gerek
    yok
    bir kadına da
    ihtiyacım yok
    hiç kimsenin yok
    elinize patlatın
    gitsin!

    15 eylül 2006
  • benim çöplüğüm

    “bizi öyle bir
    sikmişler ki” demişti
    o ufak dükkana
    sıkışıp kaldığımız
    ve kimsenin
    hiç bir şey satın
    almadığı
    zamanlardan birinde
    sisteme, gidişata
    ya da işlerin yürüyüş
    şekline
    ve bizim bir türlü
    yürütemeyişimize
    kızarken
    hep ters köşeye
    yatırılışımıza
    haklıydı
    çok pis sikmişlerdi
    bizi
    kanatlarımızı ve
    kuyruğumuzu kesip
    bir kümese
    kapatmışlardı
    ayar olmamızı
    bekliyorlardı
    ama farklıydık bir
    şekilde
    en azından ben
    öyleydim
    okumak istemiyordum
    çalışmak
    istemiyordum
    evlenmek
    istemiyordum
    yayınlanmak
    istemiyordum
    çok para
    istemiyordum
    parasızlığa tahammül
    edemiyordum
    ve tahammül
    edemiyordum aynalara
    aptal bir surat
    3 haftalık sakal
    ve ne yapması
    gerektiğini bilmeyen
    ve dahası hiç bir
    şey yapmak istemeyen
    bir adam
    sadece
    müzik
    alkol
    ben
    ve beni
    diğerlerinden koruyacak
    dört duvarım olmalı
    sonra
    birden
    O geldi
    ben hayatımı
    hiç bi getirisi
    olmayan
    aptal şeylerle
    tüketmiştim
    ve hiç bir çıkış
    yolum kalmamıştı
    giderek daha çok
    yaklaşıyordum bir hiç olmaya
    ve uzaktım işte
    900 kilometre
    bi tek o gece
    kendimi tamamen
    bıraktım
    ruhumu
    bedenimi
    ve daha başka ne
    varsa insanda olan
    her şey olabilirdi
    ölebilirdik bile
    O isteseydi yapardık
    ya da
    daha ileri
    gidebilirdik
    hiç çıkmayabilirdik
    o odadan
    ve dört duvar
    yeterdi bana
    ama izin vermezlerdi
    baskı altındaydım
    karnı acıkacaktı
    üşüyecekti
    ya da faturalar
    bir şekilde
    sıçacaktı ağzımıza
    ve sabah
    bir çift gözle aynı
    anda uyanıp
    tebessüm etmek
    ve dudaklar
    ve bir daha asla
    hiç bir şey
    o derece mucizevi
    ve harikulade
    olamayacak
    tekrar başa döndüm
    burada oturmuş
    düşünüyorum
    ve evet galiba
    tekrar istemiyorum
    umut etmek bana göre
    değil
    iyi bir şeyler
    beklemek de
    burada oturup
    içkimi yudumlamak ve
    duvarlarımı izlemek dışında
    yapabileceğim pek
    bir şey yok
    dışarıda
    diğer ne varsa
    sizin olabilir
    ama bu 9 metrekare bana ait
    şimdi izninizle
    uyuyacağım

    15.09.2006
  • tıkanıklık

    öyküler
    geliyor
    öyküler
    gidiyor
    geçenlerde
    bir roman bile geldi
    çaldı
    kapıyı
    yerimden
    kalkamayacak kadar kötü hissediyordum kendimi
    çaldı
    çaldı çaldı
    zorladı,
    açmaya çalıştı
    bir
    kaç sayfa sonra durdu
    olmuyordu
    olmayacaktı
    zorlamanın
    anlamı yoktu
    hiç
    bir şeyin anlamı yoktu
    ve
    şiirlerim boktandı
    ve
    ben boktandım
    ve
    hayat boktantı
    ama
    boşver
    bir
    bira aç
    ve
    yazamamaya başla
    hayatta
    kal be adam
    ne
    intiharı?
    2
    cümle yazıp tıkanıyordum
    ama
    önemi yoktu hiç bir şeyin
    öyküler
    geliyordu
    öyküler
    gidiyordu
    ve
    evet
    yazamıyordum
    okuyamıyordum
    yemek
    yiyemiyordum
    tıraş
    olamıyordum
    yürüyemiyordum
    hareket
    edemeyecek kadar sıkıştı ruhum içimde
    ya
    da
    bir
    şeyler alıp götürdü bende bir şey
    ve
    bir kez daha
    işimi
    bitirmeyi tasarlarken
    bir
    şişe şarap
    müzik
    ve
    bu şiir yetişiyor imdadıma

    15.eylül.2006
  • isimsiz -5

    isimsiz
    -5
    o’nunla nasıl tanıştığımızı hatırlamıyorum,
    çok sarhoştum, ama galiba halısına kusmuşum. ertesi gün ayıldığımda anlatmıştı
    bana. “seni bir daha bu eve almayacağım” dedi, ve çok ciddiydi yüz ifadesi bunu
    söylerken, ama sonra, her nasılsa, evinde kalmaya başlamıştım çoğu gün ve gece,
    ya da abisinin evinde. güzel zamanlardı, bir daha asla geri gelmeyecek olsa da,
    geri getirilemeyecek.
    18 yaşındaydım galiba, 19 da olabilir. hem
    bunun ne önemi var. her neyse, birinden alsancakta eski kitaplarımı
    satabileceğimi duymuştum, üniversiteyi yeni kazanmıştım o sene, henüz okullar
    açılmamıştı, ama okula gitmek istemiyordum. ve evdeki tüm kitapları, ve dahası yeğenlerimin
    – hepsi öğrenci olan dört yiğenim vardı o zamanlar- eski kitaplarını da
    toplayıp alsancak’a vurdum kendimi, eniştemle birlikte.
    bilmiyorduk nasıl yapılacağını bu işin.
    kitapları dizdik ve beklemeye başladık. sonra birisi geldi, “orası benim yerim”
    dedi, kaldırdık kitapları ve başka bir yere geçtik. ilk gün çok sıkıcıydı,
    eniştem bir kenarda oturmuş izliyordu sadece, ben de diğer köşede. sonra
    herifin biri geldi ve “çay ister misiniz?” dedi. elbette, neden olmasın. sonra
    bir öğrenci geldi ve kitaplarını bize satmak istedi, aldık biz de, başka birine
    satabiliriz umuduyla. böyle yürüyordu burada iş, bir öğrenciden ikiyüzellibin liraya
    alır, başka bir öğrenciye beş milyon liraya kakalardınız.
    ilk gün kayda değer bir şey olmadı. öğlene
    doğru eniştem epey sıkıldı ve “gidelim” dedi, “tamam” dedim. iki kişiden eski
    birkaç kitap almış, 2 öğrenciye de birer tane satmıştık. zarardaydık ama, yol
    parasını bile çıkartamamıştık, bir de çaylar.
    ertesi gün sabah 10’da kalktım ve eniştemin
    evine gittim, akşamdan kalmaydı, “ben gelmeyeceğim” dedi, “sen istiyorsan git,
    ama pek akıl karı değil o iş.”
    “sen bilirsin” dedim ve yola çıktım.
    öğlenin onbiriydi galiba. pek hatırlayamıyorum, aklımı kaçırmak üzereyim çünkü
    şu an. her neyse. yan taraftaki elemanla muhabbete başladık, adı tuncaydı,
    elinde bir meyve suyu vardı, öyle sanıyordum, ama alkol oranı yüksek bir meyve
    suyuydu bu. laflamaya başladık. sarhoştu, oldukça. ve orada eski kitap
    satıyordu benim gibi. benim gibi değil aslında. o satıyordu gerçekten, ben ise
    alıyordum sürekli ama pek satabildiğim söylenemez, tek tük.
    “alma” dedi tuncay, tam bir hatundan eski
    kitap alıcakken, “satamazsın onu, alma.”
    hangi kitabın müfredatta olduğunu,
    hangisinin olmadığını, hangi okulda hangi kitabın okutulduğunu ezbere
    biliyordu. hatun tuncay’a döndü ve,
    “sen karışma tuncay” dedi, “çeneni kapa.”
    “alan olmaz onu, benden söylemesi, elinde
    kalır.” dedi tuncay bana.
    “sen ona bakma” dedi hatun, “sarhoş zaten,
    ne dediğini bilmiyor.”
    “alamam” dedim güç bela.
    “beş yüz bin lira ver” dedi.
    “çok” dedim
    “iki yüz elli” dedi, neden bilmiyorum,
    gerçekten bilmiyorum ama aldım kitabı, satamayacaktım, ama aldım, aptalın
    tekiyim galiba.
    ertesi gün tuncay’la muhabbeti ilerlettik
    ve hâlâ o kitap satıyor ben kitap alıyordum. zarardaydım ama yine de devam
    ediyordum gelip gitmeye. çayları tuncay ısmarlıyor, arada bir de votka
    veriyordu, vişne, gazoz, ve her neyse işte dostlar, öğlene doğru yine hatun
    geldi, tuncay’ın yanına oturdu, ben de kendi kitaplarımın yanına, “teşekkür
    ederim” dedi, “burda kimse almazdı o kitabı.”
    “siktir et” dedim.
    “tuhaf birisin” dedi, “neden buraya
    geliyorsun ki, hiç satış yapamıyorsun, zarar ediyorsun, paran bol mu?”
    “hiç yok” dedim, “neden buraya geldiğimi de
    bilmiyorum, ama yapıcak hiç birşeyim yok, hiç arkadaşım da yok, evde daha fazla
    kalırsam delireceğim”
    “bizimle takılabilirsin” dedi.
    “sizinle?” diye sordum
    “istersen. dönüşte akşam, gel tuncay’la”
    “nereye”
    “onların evine”
    “gelirim” dedim.
    ve sonra biraz daha konuştuk, babasının
    onunla ilgili garip planlarını anlattı, ben pek konuşmadım, sonra gitti o, o
    gün. akşamüstü, tekrar geldi, ben bu arada tuncay’la iyice sarhoş olmuş bir
    durumdaydım.
    “seni biriyle tanıştırcam” dedi, “senden
    bahsettim, seni garip buldu.”
    “senin tuhaf bulman gibi yani” dedim.
    “garip, tuhaf”
    “hı hım”
    “bir adın var mı?” dedi, “benim seçil”
    “yok” dedim, “olmalı mı?”
    “yok da olabilir” dedi, “güzel bir isim,
    sana yakışır.” ama kimse gülmedi.
    akşam, yürüyerek, birkaç dakika uzaklıktaki
    bir eve gittik, tanıştık, refik adında bir eleman vardı odada, saçları
    rastalıydı, konuştuk bir süre. sarhoştum gerçekten, çok fazla sarhoş, hiç o
    kadar sarhoş olmamıştım sanırım, ve seçil’i evine bırakmamız gerekiyordu, yani
    refik’in seçil’i evine bırakması gerekiyordu. ikisi sevgiliydi, benim de evime
    gitmem gerekiyordu ama o saatte eve o halde gidemezdim.
    üçümüz çıktık, vapura bindik, karşıyaka
    sahilde indik ve birkaç sokak sağa birkaç sokak da sola dönerek bir apartmana
    girdik. dördüncü kat. çaldık, otamata basıldı, çıktık. bir kapının önünde
    durduk, açıktı kapı, yani aralıktı. seçil bir üst kata çıktı, bir üst katta
    yaşıyordu, ailesi ile beraber. çatlak bir baba, bir anne ve bir kızkardeşle. her
    neyse dostlar, biz refikle girdik aralık olan kapıyı iterek ve refik “sen içeri
    geç ben gelirim bi bakayım şuna ne bok yiyor diğer odada” dedi. kardeşinden
    bahsediyordu, daha önce anlatmıştı bana, ve ben de size anlatmış olabilirim
    başka bir öyküde, ama ne önemi var ki? devam edelim. kendini tekrar eden işe
    yaramaz bir yazarım işte, yazar bile değilim, olamıyorum, ölemiyorum da,
    sıkışıp kaldım.
    içeri girdi hatun, “kahve içer misin” dedi,
    “hıhı” dedim utangaç bir ses tonuyla.
    geceliği vardı üzerinde. kısaydı altı. bacakları harikuladeydi itiraf etmek
    gerekirse, ama bu değildi dikkat çeken, başka bir şey, ney olduğunu bilmiyorum,
    kendi de bilmiyor olmalı, doğal bir çekim gücü, yer çekimi gibi. farkında
    olmazsınız ama sürekli etkisi altındasınızdır. sonra refik girdi odaya. ben
    yerde oturuyordum.
    “rahat otur adamım” dedi, “bira içer misin.”
    “özlem kahve yapıcakmış.”
    “hay sıçayım onun kahvesine” dedi, “ver
    bakayım şu yazdıklarını, bir daha bakıcam.” verdim.
    ilk defa birileri okuyordu ve hiç hoşnut
    değildim bu durumdan, ama yapabileceğim hiç bir şey yoktu. birilerine satmaya
    çalıştığım edebiyat kitabımın içine çiziktirdiğim birkaç cümleyi okumuştu
    seçil, “bunlar çok iyi” demişti, “sahibi kim acaba bu kitabın.”
    ilk başta söylemeye çekindim, kendi
    kitaplarımı da satıyordum orada, lise kitaplarımı, üzerlerine karaladığım
    şeyler pek de değerli gözükmemişti bana. bilirsiniz, son sayfalarda notlar
    yazmak için birkaç sayfa boşluk bırakırlar. ben de derste oraları kararlardım.
    “benimdi o kitap” demiştim birkaç saat
    sonra seçil’e, hiç bişey demedi, hoşuma gitti bu, yazılar üzerine
    konuşulmasından hiç haz etmiyorum, o gün de, bugün de.
    geceye dönelim, verdim refik’e
    yazdıklarımı, o sırada kahve geldi, ev, evden söz etmeme gerek var mı? daha
    önce bahsetmiştim öyle değil mi? başka bir öyküde yani. başka bir çok öyküde
    size bunlardan bahsetmiştim. bahsetmiş olmalıyım. devam edelim yine de, aldım
    kahveyi, karşıma geçti.
    “ne okuyon sen” dedi refik’e, bir şey
    demedi refik, ben de bir şey demedim. sessizlik. sessizlik bir süre devam etti,
    sonra “babam aradı” dedi özlem.
    “sikeyim babamı” dedi refik de buna
    karşılık, bir tür aile içi kavgaya şahit oluyordum, ve kahvemi içiyordum. bitti
    kahve. “falına bakıcam” dedi özlem, “kapat.”
    “ne?” dedim
    “inanıp inanmaman umrumda bile değil,
    falına bakıcam”
    “peki.” kapattım. bir süre daha bekledik,
    sessizlik. ben etrafa bakınıyordum, refik bir şeyler okuyordu. hatun da
    içerdeydi, diğer odada. sonra geldi, üç bira ile, sonra bir üç bira daha, sonra
    üç tane daha, son bir üç… o andan sonrasını hatırlamıyorum, ama galiba
    kusmuşum. onun öncesinde fincanı almıştı ve bakıyordu, falıma.
    “ee” dedim
    “ne ee?” dedi
    “söylemicek misin?”
    “o herkesin falına bakar ama kimseye bir
    şey söylemez” dedi refik, “tarot da bakar birazdan, ’kafadan çatlak’ olur
    kendileri.”
    her neyse, ertesi gün tezgahı açtım yine.
    refik takı satıyordu biraz ilerimizde, bunu sonradan öğrendim. her şeyi geç
    öğrenirim, her şey bana en son söylenir, çünkü kimseye ne halt karıştırdığını
    sormam, oysa her şey açık olmalı, görünülebilir kılınmalı yani.
    birkaç gün sonra tezgaha geldi özlem.
    “kitap alıcam.” dedi, oysa 21 yaşındaydı o zamanlar, 2000 yılında. ve ben de
    sadece lise ve ortaokul kitapları bulunuyordu. “beni hatırlıyorsun değil mi?”
    “evet hatırlıyorum.”
    “bir daha evime giremiceksin, bunu da
    hatırla” çok sert bir ifade ile söylemişti bunu.
    “özür dilemiştim”. çekingen ve mahcup bir
    tona büründüm.
    güldü. kahkahayla. “şaka yapıyorum” dedi,
    “siktir et, halı işte, dünyada halı mı kalmadı, yenisini alırsın bana.” bir
    kahkaha daha.
    “burda herkesten kitap alıyorum zaten,
    sonra da satamıyorum, aptalın tekiyim, herkes kandırıyor beni.” sitemkar bir
    ifade.
    sonra, seçil’den ikiyüzellibin liraya
    aldığım kitabı gösterdi, şunu alıcam dedi, hiçbir işine yaramıcaktı oysa, seçil
    almasını istemiş ama. daha sonra anlatmışlardı, birde içlerine bakarak bana ait
    olduğunu anladığı, yani lisede kullandığım kitapları aldı. o gün kitap satım
    işindeki son günümdü, ve bir süre konuştuk, sonra evine gittik, sadece ikimiz.
    genelde o konuşuyor ben de dinliyordum, söylecek hiçbir şeyim yoktu galiba,
    hala yok.
    “amerikada doğdum ben, annem fransız, bir
    süre amerikada yaşadık, sonra boşandılar, biz de ortada kaldık, yani abimle,
    ikisi de istemiyor bizi, para gönderip durdular daima. amerika’da yaşadım bir
    süre, burda da yaşadım, ingilterede de. ama hiçbir yere ait olamıyorum, her
    yere yabancıyım, ortada kalmış gibi, hiç kimse istemez beni, ben de kimseyi
    istemiyorum zaten.”
    “hı hı” dedim.
    “sonra bir de ömrümün sonuna kadar
    çalışmadan yaşayabilirim, babamın çok parası var, bana sürekli gönderiyor,
    abime göndermez ama, bana hep gönderir, bense babamın parasını bankadan
    çekmiyorum bile. takı tezgahı açalım mı seninle?”
    “açalım.” o an ölelim dese onu da kabul
    edebilirdim sanıyorum.
    “evimdeki şeyleri gördün, çok değerli onlar
    benim için, birileri alsın istiyorum, kendi paramı kazanmak istiyorum, bir çok
    işe girdim ama olmadı.”
    “bi gün olur”
    “olmaz, asla olmucak.  sen napmayı düşünüyorsun”
    “ne konuda?”
    “yazıların.”
    “hiç bi boka yaramaz onlar” demiştim.
    galiba haklı çıktım, hiçbir boka yaramıyorlar, zaman kaybı, ama iyi bir şey,
    zamanı kaybetmek yani, öyle ya da böyle, öldürmek, zaman öldürüyorum, boşa
    zaman harcıyorum. ve hiç de rahatsız değilim bu durumdan.
    sonra takı tezgahı geldi ardından,
    deniyorduk sadece, ama olmuyordu,
    “ne kadar şu küpe”
    “bir milyon”
    “beş yüz bine olur mu?”
    “olur”
    beşyüzbin deseydim “ikiyüzellibin liraya
    olur mu” derlerdi. böyleydi işte. yazamıyorum galiba. ha? ne dersiniz?
    gitmiyor. beş sene sonra olanlardan dolayı olabilir belkide. herneyse.
    okulum açıldı sonra, üniversitedeki ilk
    yılım, sürekli gidiyor, dersten sonra da alsancak’a dönüyordum, o kadar çok
    içiyordum ki, ertesi sabah sarhoş olarak uyanır ve derse giderdim. kampüstede
    içiyorduk sürekli, arka taraflarda, derse sarhoş girmek gibisi yoktu.
    ve eve uğramaz olmuştum. sonra bir gün intihar
    etti özlem, “bil bakalım ben az önce tuvalette naptım?”
    bilemedim, ege üniversitesinin
    kampüsündeydik, ve hey kesin sesinizi, biliyorum daha önce de bahsettim
    bunlardan. sonra gidiş kısmı var, ve birde dönüş.. ve tekrar gidiş.. “biriyle
    tanıştım ben, herif bristol’de yaşıyor, türk, beni çağırdı, onunla yaşıcam,
    okula gidicem orada, kabul ettim.”
    “hı hı” dedim.
    “kızdın mı” dedi,
    “açık olduğun için teşekkür ederim” dedim.
    “ama kızdın mı?” dedi.
    “ama gerçekten teşekkür ederim” dedim.
    “sana bişi sordum” dedi, ve ben o gün iki
    saat boyunca sustum. seviyordum hatunu, gerçekten. ve kızmamıştım. ama yine de
    cevap vermedim. ve şimdi kendine gelmesini bekliyorum, 5 sene sonunda. intihar
    mı değil mi bilmiyorlarmış doktorlar, ben biliyorum ama, sonunun nereye
    varacağını da biliyorum.  dünyanın bir
    insanı kusmasının ne demek olduğunu da biliyorum. hayatı boyunca hiç çalışmadan
    yaşayabileceği halde, intihar ederek hayatına son vermeyi istemiş olmanın nasıl
    bişi olduğunu da biliyorum. her ne kadar size salaklık olarak gözükecek olsa da
    bu, ve gerçekten ödüm bokuma karışıyor, durmadan içiyorum, içiyor ve yazıyorum.
    her neyse, bu kadarı yeterli.. bu o’nun için.
    13.eylül.2006

  • pes

                                                                     
    üzerimizdeler
    çok üzerimizdeler
    hem de
    göremiyoruz bile
    onları
    nasıl bir şey
    olduklarını bilmiyoruz
    bombalarla
    vuruyorlar bizi
    onlar da bizi
    görmüyor aslında
    nasıl bir şey
    olduğumuzu bilmiyorlar
    ya da farkımız
    olmadığını onlardan
    savaşlar böyle yapılıyor
    artık
    çok değişti her şey
    düğmeye basıyor ve
    5 dakika sonra
    gemiye dönüp
    uçağındaki ekrandan
    izliyorsun olan biteni
    gerçek
    değilmişçesine
    gerçek gibi gelmiyor
    çünkü
    hiçbir şey gerçek
    gibi gelmiyor artık
    televizyon
    gerçekliği öldürdü
    bulunduğun yerde
    varsın sadece
    bulunduğun yerde
    olan biten gerçek sadece
    diğer her ne varsa,
    asla yaşanmadı
    hem ülken için bu
    çocuklarının rahat
    yaşaması için
    torunlarının
    asla göremeyeceğin
    mezar taşların için
    tarih önemli
    geçmişe dönüp
    baktığında
    “kazandık”
    diyebilmelisin
    “siktik analarını”
    “biziz her şey”
    böyle yapılıyor bu
    ve çok kolay aslında
    “devlet için”
    “rahat yaşam için”
    böyle diyorlar
    onlara
    üste para veriyorlar
    üstelik
    şanlı tarih
    intikam hırsı
    açlık ve sefalet
    olmasın diye ilerde
    önce kendin, sonra
    ailen için
    mahalleni kurtar
    evlat
    şehrini
    ülkeni
    dünyayı
    sonra da hiçbir şey
    olmamış gibi övün tüm bunlarla
    buraya da gelecekler
    çok az kaldı
    çok az kaldı her
    şeyin sona ermesine
    üçüncü dünya savaşı
    dördüncü
    beşinci
    onaltıncı
    “asla bitmeyecek”
    dedi bi ses
    “asla sona ermeyecek”
    bencillik her yerde
    sen onu vurmazsan, o
    seni vurur
    o aç kalmazsa, sen
    aç kalırsın
    kıtlık
    kuraklık
    bitmek tükenmek
    bilmeyen bir intikam hırsı
    adını bile
    bilmediğin ataların
    ve gelecek için
    hadi evlat
    bas düğmeye
    israil filistin’i
    sikti
    israil lübnan’ı
    sikicek
    amerika ırak’ı
    sonra iran
    uzak doğuda görünmez
    tehlikeler
    balkanlar
    ve hatta mars bile
    tehlike altında
    hey bi saniye
    girdap hâlâ hiç bir
    şey yapmak istemiyor ama
    ve kararlı bu konuda
    elindeki bira ve
    yanındaki hatuna zarar gelmesin yeter
    evet o da onlardan
    biri
    evet o da bencilin
    teki
    buraya kadar dostlar
    her şeyi kaybettik
    yapabileceğimiz hiçbir
    şey yok
    beklemeliyiz sadece
    kapıma kadar gelecekler
    ve almanya’da olduğu
    gibi
    tecavüz edecekler
    hatunuma benim yanımda
    hiçbir şey
    yapamayacağım
    vuracaklar beni de
    sarhoş öleceğim
    üstelik
    hiçbir önemi yok ama
    tanrı da yok
    savaşmak için bir
    nedenimizde
    savun şimdi elindeki
    son birayı
    afrika’da bir çocuk
    açlıktan ölürken
    saklama gerçekleri
    hepimizin parmağı
    var bu işte
    ve karşı
    çıkmayacağız
    boş vaazlar vermek
    dışında
    boşa çene çalmak ve
    birkaç slogan
    sallamak dışında
    hiçbir şey
    yapmayacağız
    unutulur dostlar
    unutturacaklar
    ve gerçekten hiç
    önemli değil
    vurun beni de
    üstü sizde kalsın
    hayatımın
    karşı çıkmıyorum
    artık
    yo, hayır
    korkağın teki
    değilim
    sadece
    beş para etmez bir
    adam olarak
    bu boktan hayatımı
    daha da
    boktanlaştırmak istiyorsanız
    rahat yaşamam
    mümkünken
    daha az çalışarak
    üstelik
    siz tam tersini iddia
    ediyorsanız
    savaşmanın bir
    anlamı yok
    hadi beyaz
    bayrakları dikelim göndere
    sonra da kendi
    kendimizi vuralım
    onlara kalsın bu
    dünya
    onlara kalsın izmir
    alsancak
    kilise sokağı ve
    efes güneşi
    bırakalım onlar
    kazansın
    10.ağustos.2006
    – 14-16 nöbeti

  • askı

    askı
    “buraya kadar” dedi,
    “yolumuz buraya kadar”
    “bu ne demek” diye
    sordum
    “daha fazla
    ilerleyemeyiz demek istiyorum” dedi, “hayat tıkandı”
    “sarhoşsun” dedim,
    oysa çok içmemiştik, birer şişe şarap, ikişer bira ve bolca sigara.
    “baksana” dedi,
    “farklı geçen tek bir günümüz yok, sabah kalkıyor ve tezgahı açıyoruz, hep aynı
    tipte müşteriler, hep aynı muhabbet, votka-meyve suyu, senin intihar benimse
    kaçış planlarım, abim, seçil, tuncay, sonra akşam, yine alkol, bu kez
    bira-şarap, ve sızdığımız yerden uyanıp kaldığımız yerden devam ediyoruz,
    aslında bir yere gittiğimiz yok, öyle bir derdimiz de yok zaten ama.. tamam,
    her neyse.. sustum” yüzü asılmıştı.
    “bıktın mı” diye
    sordum, üzülürek, “benden, yaşadığımız hayattan?”
    alsancak
    sahilindeydik,  elimi omzuna attım,
    sevgili değildik, aramızda bir aşk vardı ama sevgili gibi değildik.
    “hayır bebeğim”
    dedi, “yaşadığımız hayatı seviyorum, seni seviyorum, ama içimde, sıkışıp
    kaldığımıza dair bir his var, kapana kısıldık, ve çıkış yok, üzerimize kaynar
    suyu döküp de bizi ne zaman öldürecekler diye bekliyoruz adeta”
    “napalım” dedim, “şu
    an nerde olmak isterdin mesela?”
    “bulunduğum yerden
    hoşnutum” dedi, “senden, yaşadığımız hayattan, sadece artık çırpınmak
    istemiyorum, boşluğa bırakmak istiyorum kendimi, senin gibi olabilmek
    istiyorum, bazen kıskanıyorum seni bu yüzden”
    “izlanda” dedim,
    “oraya kaçabiliriz aslında” başını salladı umarsamaz bir şekilde, düşlere
    inancını yitirmişti.
    “balo kızı olmak
    istiyorum bu gece” dedi, “şık bir elbise, parıltılı. ve sende de bir takım olucak,
    kravat vesaire, cart curt, hadi kalk, baloya gidiyoruz” delirmişti.
    “geldiler sana gene”
    dedim, “saat gecenin üçü”
    “bana bir balo
    elbisesi bul bebeğim” dedi, “hadi kalk, sikmişim izlandayı, baloya gidiyoruz”
    “nereden bulucam
    sana bu saatte balo elbisesi” dedim, dudaklarını büktü hemen.
    “istediğim hiç bir
    şey hemen olmuyor” dedi, “olduğu zamanlarda da önemini yitiriyor” yanıma oturdu
    yeniden.. birer sigara yaktık.
    “sana aşığım” dedi..
    bir şey demedim. biraz daha sustuk. beş kuruşsuz ve işsizdik, takı tezgahı para
    etmiyordu, mesleğimiz yoktu, hiçbir yerde iş bulamıyorduk.
    “haklısın” dedim,
    “az önce söylediklerinde haklısın, tek düze bir hayatımız var, sıkıcı değil,
    şikayetçi değilim, ama tek düze olduğu konusunda haklısın”
    “değişiklik gerekli”
    dedi.
    “değişiklik yapalım
    o halde” dedim, “hadi kalk, askıya çıkıyoruz, sana bir balo elbisesi bulucam.”
    “delirmişsin” dedi,
    “yakalanırsak boku yeriz”
    “yakalanmayacağız”
    dedim ona, yürümeye başladık.. balkonları kesiyorduk.. ipe asılmış elbiseler
    arıyorduk, alçak katlarda, o gece sabaha kadar gezdik, ve birkaç parça elbise
    bulduk, hepsini istiyordu, her gördüğü elbiseyi, eğlenceliydi, sabahın
    yedisinde o’nun abisinin evinin önüne geldik ve zile bastık, kahkahalarla
    gülüyordu, ellerimizde bi kaç parça giysi, sarhoş, ve açın kapıyı biziz diye
    bağıran şirin bir hatun. özlem adı.
    “bu gece şarapya’nın
    kraliyet balosuna davetlisiniz beyler ve bayanlar” de-dik eve girer girmez,
    bağırarak, oysa herkes uyuyordu, sızmışlardı, uyanmadılar, ve biz de yattık
    tabii ki, ya da sızdık. akşamüstü kalkıcak ve dün gece içip tekdüzelikten dem
    vurduğumuz noktaya takı tezgahı açıcaktık. sonra yine içicek ve sızıcaktık. her
    şey her geçen gün biraz daha anlamını yitirirken, günler, eksi hanesine
    kazınmaya devam edicekti..
    [ 10.ağustos2006 -2-4 nöbetinde ]

  • altay öktem’e

    olağanüstü
    enteresan
    harikulade şeyler
    yaşamış olmanız
    onları yazmak zorunda olduğunuz
    anlamına gelmez
    önemli olan
    bir yazarın gerçekte ne yaşadığı
    ya da nasıl biri olduğu değildir
    başınıza gelmemiş
    ve daha önce hiç kimsenin başına gelmemiş
    ve gelecekte de hiç kimsenin başına
    gelemeyecek
    şeyler yazabilirsiniz
    sahte bir geçmiş yaratabilirsiniz kendinize
    bir yunan tanrısı ya da
    tanrının oğlu olduğunuzu
    anlatabilirsiniz
    ve inanırlar buna
    daha önce inandılar çünkü
    ama bunun nasıl yapılabileceğini
    ya da nasıl yaptığımı bilmiyorum
    ne yapmamanız gerektiğinden eminim oysa;
    geçenlerde bir yazar
    bir müzik dergisinde
    yeraltı edebiyatı hakkında
    bir bölüm hazırlayacağını ve
    edebiyatı aşağı çekmek istediğini söyledi
    umurumda değildi yeraltı edebiyatı
    ya da edebiyatı aşağı çekmek
    ben aşağıdaydım zaten
    edebiyat kimin umurunda?
    hem dergi
    hem de yayınlayacak kişi
    içime sinmese de
    “evet” dedim
    “olabilir
    editörlerce makaslanmayacaksam sorun
    yok”
    bir kaç gün sonra, bana
    çok uzun olduğu ve
    sığmayacağı için
    kısalttığı bir öykümü gönderdi
    içine edilmişti öykünün
    en önemli ve en sevdiğim yerleri yoktu
    sonu başkaydı
    kendimi göremiyordum orada
    “yayınlama” dedim
    “olmaz”
    sonra noldu bilmiyorum
    ama eğer yüxexes’de
    girdap varsa
    bu, O’nun isteği dışında gerçekleşmiştir
    ya da benim cevabımdan önce basılmıştır
    dergi
    yapmanız gereken şey
    dilinizi elletmemektir
    imla kurallarını siktir edin
    türkçeyi de
    yazabildiğiniz gibi yazın
    açık ve net
    konuşur gibi
    fazla derine inmeden
    ya da izin verin
    onlar size dokunsun
    kısaltıp uzatsın
    belki o zaman yayınlanırsınız
    ikinci bir elden geçmiş olarak
    ben yüksekseste değil
    eksibir desibelde yayına devam ediyorum
    hiç kimse duymasa da
    yaygaraya gerek yok
    bu arada hâlâ hayattayım
    askerde
    gecenin bir yarısı
    cezaevinde nöbet tutarken
    size bunları anlatıyorum
    hâlâ yazabiliyorum
    omzumdaki silah
    ve şarjörümdeki mermiler
    sürekli olarak bana
    “kendini vur” dese de
    “hiç bi anlamı yok”
    ve geçenlerde bir hatuna
    bu düşüncemden bahsettiğimde bana
    “umarım o an silahın tutukluk
    yapar” demişti
    “ölmeni istemem”
    “ben de istemem” diye cevap
    verdim
    çünkü hala yazacak çok şeyim var
    ve kısalttırmayacak çok şeyim
    içine ettirtmeyecek kadar çok
    onların sesi
    daima
    benden daha yüksek çıkacak olsa da

    [ 03.06.2006 – 22-24
    nöbeti ]
  • kadınlar

    genellikle
    fanzin isteme bahanesi ile yaklaşırlar yanıma
    çok
    azı
    açık
    açık
    seni
    merak ediyorum der
    tanışmak
    istemiştim
    ah
    evet tabii derim
    neden
    olmasın
    tanışalım
    aşk
    ister bazıları
    bazıları
    seks
    her
    ikisini de istemiyorumdur oysa
    tanışmak
    bile istemiyorumdur
    kendimi
    kapattığımı söylerim onlara
    aşk
    yok
    seks
    yok
    ısrarcı
    olanları vardır
    olmayanları
    da
    ve
    baştan çıkartabilirler insanı
    çok
    çabuk
    biraz
    alkol
    biraz
    vücut gösterisi
    bir
    sigara içelim
    umarsız
    davranırım çoğu zaman
    ve
    bir taktik meselesi de değildir bu
    ama
    severim kadınları
    ruh
    ve ilham verirler bana
    ve
    biraz daha yaşama şansı
    yine
    de uzak durmaya çalışırım
    tehlikeden
    tuzakları
    vardır onların
    ve
    siz farkına varmadan
    bir
    anda
    kapılır
    gidersiniz
    ve
    çıkamazsınız işin içinden
    her
    şeyinizi alabilirler
    etinizi
    kemiğinizi
    ve
    ruhunuzu
    hiç
    bir şey bırakmazlar geriye
    ve
    çekip giderler
    daima
    27.şubat.2006

  • boşuna deneme

    1.
    ..sonrasında,
    “seninle birlikte olmak istiyorum” dedi bana.. 
    sürekli burnunu çekiyordu.. siyah uzun saçları vardı. “ne işsin lan sen”
    demişti, izledim sadece, uzun uzun.. burnunu çekti.. “aylak” dedim. “ben bir
    aylağım, ve çalışmayı düşünmüyorum, hiç düşünmedim”
    “seni de
    avlayacaklar ama” dedi, “inan bana, eninde sonunda sen de kafese gireceksin”
    “haklı olabilirsin”
    dedim ona “ama henüz değil”
    “karşı çıkman
    olanaksız”
    “biliyorum”
    2.
    bardan çıkıp onun
    evine doğru devam ettik. yavaş yürüyorduk, oldukça yavaş.. onu evine bırakacak,
    sonrasında kendi yoluma devam edecektim. evi yolumun üzerindeydi.. ve sevişmek
    istiyordum onunla. ama aşık olmaktan korkuyordum. dehşetle ürküyordum aşktan..
    gözüm kesmiyordu. hiçbir şeyi gözüm kesmiyordu. korkuyordum. durgundum. tükenmiştim.
    ve bekliyordum. sanırım, beklemek dışında yapılabilecek çok fazla bir şey
    yoktu. varsa bile ben yapmak istemiyordum. beklemek güzeldi. beklemek yorucu
    değildi. uğraş gerektirmiyordu. ve linda scott ile seviştiğimi hayal ettim bir
    an. sonra beth gibbons ile. sonra amanda palmer ile. tüm eski sevgililerimi
    düşündüm daha sonra. birden içim titredi. belime attı elini
    “sana aşık olabilir
    miyim” diye sordu
    “olmamalısın” dedim,
    “ben de olmayacağım”
    “neden?” diye sordu
    “sonuncusunda son
    hakkımı da tükettiğimi düşünüyorum” diye aptalca bir cevap verdim, “aşk
    korkutucu bir şey.. bir daha aşık olamayacağıma inandırdım kendimi. böyle
    düşünmek beni rahatlatıyor”
    “seni rahatlatan çok
    fazla şey var bu hayatta” dedi, “daha önce çaresiz hissetmenin de seni
    rahatlattığını söylemiştin”
    “evet” dedim “eğer
    içinden hiç bir şey yapmak gelmiyorsa, çaresiz olduğunu düşünmek iyidir, oturur
    ve bu konuda yapabileceğim hiç bir şey yok dersin kendi kendine, olayların
    sonuçlanmasını izlersin, aynı iskambil kâğıtlarının sırayla devrilmesini
    izlemek gibi, eğlencelidir, her şeyi şansa bırakmak,  heyecan verici gerçekten”
    “bekle ve izle”
    “bekle ve izle,
    evet. planımızın adı bu olsun”
    “hastalıklı bir
    senfoni gibisin” dedi
    “eylemsizlik” dedim.
    bunun aklına bir şey getirdiğini söyledi
    “şu hükümetin acil
    eylem planları, hatırlıyor musun?”
    kahkaha ile güldüm.
    sarhoştuk
    “sana kalsa, her şey
    boş, öyle değil mi?” diye sordu ardından
    “acil eylemsizlik
    planı” dedim
    “bekle ve izle”
    dedi. tekrar güldük. iyi gidiyor olmalı, diye düşündüm, ama her şey ilk başlarda
    iyi gider zaten, öyle değil mi?
    3.
    gecenin ikisiydi ve
    yalnızdık sokakta.. yürüyorduk. topuklu ayakkabı. ruj. parfüm. siyah saçlar.
    sarhoş. yitirilmiş bilinç. altüst.. ve ölümsüz.. burnunu çekti yeniden. “alkol”
    dedi, “alkol yok. olmaması daha iyi ama öyle değil mi?”
    “evet” dedim “daha
    iyi” her ne kadar bu bir yalan olsa da
    “pıt atalım öyleyse”
    dedi “o var”
    “hayır” dedim
    yeniden.. bir büfeye girip 2 şişe kırmızı şarap aldık. ve evdeydik nihayet..
    sessizce bekliyorduk.. şimdi nabıcaz diye sordu.. bilmem dedim gülümseyerek
    “insanları neden
    sevmiyorsun” dedi
    “korkuyorum
    onlardan” dedim “ne kadar uzaklarsa, o kadar güvende hissediyorum kendimi”
    4.
    ..ve sanırım
    kaybettik dedi ben üzerindeyken, gidip gelmeye devam ettim
     gerçekleşmesi olanaksız ne varsa hayal
    ediyorum dedim, ufak bir ev, aptal bir iş, hatun, ölene dek sarhoş, yazı, aşk,
    nefret, bağrış çağrış ve sarmaş dolaş.. bir küs bir barışık, ama daima
    beraber.. gerçekleşmesi imkansız olan her ne varsa.
    zirvedeydik
    “kaybettik,
    biliyorsun de mi? asırlar önce”
    “savaşmıyordum”
    dedim “asla savaşmadım.. hayatım boyunca savaşmadım. ama teslim de olmadım.
    savaş onların savaşı, ben kendimi korumaya çalışıyorum sadece, kurşunlarından”
    “boşuna deneme”
    dedi. bir sigara yakıp uzattım. aşık olmuştum. ki başka türlü de, aynı yatağa
    giremezdim zaten
    “boşuna da olsa
    deneyelim mi” dedi, o gecenin sabahında.
    “olur” dedim.
    bir süreliğine,
    oluyormuş gibi yaptık
     4.şubat.2006-dağıtım izni