Kategori: Genel

  • bir sinekten gelen şiir

    bir sinekten gelen
    şiir
    ekranın
    üzerinde yavru bir sinek dolaşıyor
    ve
    ben de onun hakkında yazıyorum
    aslında
    bana
    sorarsanız
    sinir
    bozucu bir durum bu
    ve
    birkaç kez kovdum onu
    gitmedi
    gitmeyecek
    yapabileceğim
    hiçbir şey yok
    arada
    sırada biramı yudumluyor
    ve
    birkaç resme bakıyorum
    izlandaya
    ait
    sinek
    dolaşıp duruyor
    sinek
    izlandaya ait değil elbette
    resim
    resimler
    izlanda
    sinek
    yavru
    ve
    dolanıp duruyor
    can
    sıkıcı
    can
    sıkıcı olan bir çok şey var bu hayatta
    ve
    hiç bi konuda yapabileceğim hiçbir şey yok
    beklemek
    dışında
    inanın
    bana
    ne
    babamın öksürüklerini dindirebilirim
    ne
    de
    bu
    kahrolası sineği öldürebilirim
    bekliyorum
    sadece
    geçip
    gitmesini
    ya
    da kendine gelmesini bir hatunun
    ama
    gelmeyecek anlaşılan
    ve
    sinek de gitmeyecek
    ve
    izlanda da donmuş çalılıkların resmine bakıyorum şu an
    sinek
    dolanıp duruyor
    bira
    azalıyor
    hava
    da aydınlanmak üzere üstelik
    ve
    sinek
    ve
    sustuğum tüm o geceler
    (hey
    bakın burada kafiye yapmaya çalışmıyorum ama)
    ve
    kustuğum tüm o geceler
    asla
    geri gelmeyecek
    ve
    bu konuda yapabileceğim
    hiçbir
    şey yok
    üzgünüm

    [ 31.10.2005 – 04:33 ]
  • askere gitmeme 13 gün kala

    okuldan atılmıştım..
    ve askere gitmek istemiyordum, çalışmak istemiyordum, yapmak istediğim hiç bir
    şey yoktu. bir şey bekliyordum sadece, ama neyi beklediğimi de bilmiyordum.
    günler hiç olmadığı kadar hızlı akıyordu. duruyordum sadece, yatıyor, kalkıyor
    ve bahis bültenini inceliyordum. bir sevgilim vardı ama o da benden bir asır
    uzakta yaşıyordu, ve sürekli ona mektup yazıyordum, delirmiştim, 10 sayfa
    tutuyordu yazdığım bir mektup, ve nedenini bilmiyordum, sadece yazıyordum, öykü
    yazmayı bırakmıştım, eylül geçti, ekim geçti, kasım geçti, ve yılbaşı, sonra
    terkedildim, sonra elektriklerimiz kesildi evde, ve doğum günüme 5 gün vardı ne
    anlamı varsa, bir hatunun evine gittim, onu arayarak, “ölmeye ihtiyacım var”
    dedim ona, sarhoştum o an, ve gelip aldı beni, ve o’nun evine gittik, o sızdı o
    gece, sonra ben başarısız olduğum bir intihar deneyi gerçekleştirdim ve gözlerimi
    açtığımda her şey hala bıraktığım gibiydi, değişmiyordu, asla değişmeyecekti,
    ölemiyordum, hareket alanım kısıtlanmış gibi hissettim kendimi, sonra uzaktaki
    sevgilimle barışıp tekrar terkedildim ve sabahtı, sabahın onu..
    ardından, nisanın
    ortasına kadar süren bir tür deliliğe daha tutuldum. sabah uyanıyor ve müzik
    açıyordum, sürekli aynı şeyleri dinliyordum, ve bülteni inceliyordum,
    bahisler.. arada bir kazanıyor, ve kazandığım para ile sarhoş oluyordum.
    işsizdim, çalışmak istemiyor ama bunun için nereye başvurmam gerektiğini
    bilmiyordum. sonra bir gün ailem, madem askere gitmiyorsun o halde çalışmalısın
    dedi, çalışmalıyım dedim, ve gidip bir gazete alıp ilanlara bakmaya başladım
    yeniden. dönem dönem ilanları inceliyordum son dört senedir, ve bu arada üniversitede
    bir kaydım vardı, ama arada sırada giderdim oraya da, ve ailem de bunun
    farkındaydı, “bu okul bitmicek” demiştim onlara,
    “biter” demişlerdi,
    “gitmiyorsun ki sen”
    “gidemiyorum”
    demiştim, “kendimi hasta ve ümitsiz hissediyorum orada, kusasım geliyor”
    ve koskoca dört sene
    böyle geçmişti, arada sırada okula gidiyor, arada sırada iş arıyordum. her
    ikisinde de başarılı değildim. yaptığım en iyi şey, birinci gelecek atları
    bilip aldığım para ile bir süre sarhoş kalmaktı, önce alsancak’ta bir evde, tıp
    okuyan iki herifle yaptım bunu, sarhoş kalma faslı, sonra karşıyaka’da benden
    en az 20 yaş büyük bir başka dost ile, sonra da beni iki yıl geriden takip eden
    başka bir dost ile, ve ara ara da alsancak’ta kilise sokağında tek başıma. ama
    bir türlü başarılı olamıyordum hiçbir şeyde, çuvallamıştım, ve babam hastaydı,
    akşam işten eve gelir, bir taraftan öksürürken bir taraftan da “naptın bugün
    bahisleri” diye sorardı, “30 milyar kaybettim” derdim ona, ve benim hiç
    milyarım olmamıştı, nasıl kaybederdim 30 milyar? ama böyleydi işte, bahisçiler,
    kupon yatırmak için ceplerinden ödedikleri parayı değil de, kazandıkları
    takdirde alacakları ikramiyeyi kaybettiklerini düşünüyorlardı, ne anlamı vardı
    ki oysa? öyle ya da böyle kaybediyorduk işte, para ya da aşk, yok oluyordu bir
    şekilde, uçuyordu, katlediliyordu, ve o kahrolası üç ay, evden iş görüşmeleri
    dışında hiç çıkmadım sanıyorum. ve bilgisayarım da bozulmuştu, elle
    yazamıyordum, ellerimle hiçbir halt yiyemiyordum, yemek yemeyi bile unutur ve
    annemin telkinleri sonucu sofraya otururdum. ve bir gün, cumartesiydi, bir yeri
    aradım, dergimizin çeşitli departmanlarında yetiştirilmek üzere eleman aranıyor
    yazıyordu, belki yazar olurdum, istiyordum bunu, kolay gibi görünüyordu gözüme
    yazar olmak, şarabımı yudumlarken üç beş cümle kuracak ve bunun karşılığında
    bir çok hatun düzebilecektim, amacımın hatunlar olduğunu sanan birkaç uzaylıya
    hitaben böyle söylüyorum. oysa onu da başaramıyordum, hiçbir halta yaramadığımı
    düşünmeye başlamıştım, neden yaşıyordum ki? her neyse, derginin adresini aldım
    ve bana ertesi gün saat birde gelmemi söylediler, gittim ertesi gün saat birde,
    tam zamanında ordaydım. bir odaya girdim, içeride benimle yaşıt en az yirmi tip
    vardı, kızlı erkekli, “merhaba ben ilan için gelmiştim” dedim, oradaki hatun
    bana form uzattı, o odadaki herkeste bir form vardı, elinde, ve bekliyorlardı,
    formu doldurmuşlardı, bekliyorlardı, forma elimi uzattım ve karşıdaki bir tip
    adımı sordu, söyledim, sonra bana “tüm departmanlarımız doldu” dedi, “üzgünüm”
     formu bıraktım oraya, birileri gülüyordu o
    odada, yaşıtım olan birkaç insan, nedenini bilmiyorum, kabus gibiydi, herife
    dalmak istedim, yapmadım ama, korktuğumdan değildi, değmeyeceğini düşündüm, ya
    da değişmeyeceğini, böyleydi işte. ve şimdi, geçip giden zamana aldırış
    etmeksizin yumuluyorum şişeye, nasıl geçti koskoca 6 yıl acaba, hiçbişi
    yapmadan, yine de bir şeyler kazanarak, birilerinin sevgisini ve birilerinin
    katışıksız nefretini kazanarak, ama yine de, bugün, sabah uyandığımda,
    keyifliydim, nedensiz, ansızın gelen kendini iyi hissetme hali, ve yazı, sadece
    kendini iyi hissettiğinde akan yazı, kimileri kötüyken yazıyor ve ben “hiç bir
    şey yazamıyorum son zamanlarda” dediğimde, bir arkadaşım, “hayatındaki her şey
    iyi mi gidiyor?” demişti, tam tersiydi, peki ya şu an? evet, galiba, kısa bir
    süre düzlükteyiz.. hafta sonu bahislerden gelen para, biraz alkol, ucuz tütünle
    karıştıracağım birkaç gram ruh, ve her şeye rağmen sihrim devam ediyor
    sanırım.. umarım bugünkü kuponum ters gelmez.. tek beklentim bu hayattan,
    şimdilik.. ufak ama tatmin edici.. yarını kim takar? ya da 13 gün sonrasını?
    askerliği? hâlâ buradayız işte, alkol, müzik, ve delilik. devam etmekte.. 

    27.ekim.2005
  • kan, şarap ve acı

    kan,
    şarap ve acı
    bu gece iyice
    zorladım kendimi… bu, sanıyorum, 16. girizgah, ama olmuyor, gelmiyor lanet
    olası şey, bugün akşam üstü şanşım yaver gitti at yarışında, sadece son iki
    yarışa oynadım ve ikisini de bildim, ben altılı yada üçlü ganyan oynamam, o tip
    oyunlarda çok para kazanma şanşınız vardır, ama çok para kazanma şanşınız
    oldukça düşüktür. ben bahis oynarım, tek yarış tek at, ufak para, ama hızlı… 1
    dakika 34 saniyelik bir koşuda hayatınızı ortaya koymanız mucizevi bir şey.
    kazanırsanız, gelen paranın bir kısmını yarınki koşulara ayırır, diğer kısmı
    ile 2 şişe beyaz şarap ile iki litrelik gazoz alırsınız, iyi bir karışım bu,
    üstelik tadı iyileştiriyor. kalitesiz şaraplar, bilirsiniz, midenize zor iner,
    ama gazoz hem yutmanıza hemde daha çabuk sarhoş olmanıza neden oluyor… evet,
    pekala, bu gece iyi zorladım demiştim lanet şeyi, sorunu nedir bilmiyorum, son
    günlerde aramız iyice bozuldu, yazıdan söz ediyorum tabiyki, yürümüyor,
    akmıyor, ama neyse, şu an iyi, gayet iyi, şükranlarımı sunuyorum kendisine…
    evet. bakalım elimizde neler var…
    alsancak
    çimlerdeyiz, 6 veya yedi kişi olabiliriz.. saymadım, ama hepimiz erkeğiz,
    bazılarımızın sevgilisi var, bazılarımızın yok, benim ise var gibi de yok gibi
    de, her şeyim gibi bu da iki arada bir derede kalmış… alsancak… çimler.. elimde
    bir kırmızı tuborg, daha öncesinden, gündüz, evde ekran karşısında,
    teknolojinin getirdiği nimetten ve bok püsürden faydalanarak oktayla sözleştik,
    “ölene kadar içicez”, “karşıyaka devlet hastanesine düşüne kadar içelim”. evet
    aynen bu şekilde sözleşmiştik, ve bilirsiniz, bazen ölene kadar içmek ister ama
    bir noktada ölmeden önce sızar ve ertesi sabah, “bir daha böyle içeni
    siksinler” diyerek güne başlarsınız…
    evden çıktım, ve
    önceden anlaştığımız şekilde saat yedide alsancak iskelede onları bekliyordum,
    yayan olarak gitmiştim, evet, burada tıkandığımı hissediyorum.. ama uzatmaya
    gerek yok, hızlı geçiyorum, çimlerdeyiz, ve o gece, pac’ın doğum günü, göço
    hemen yanımda, ve ben elimdeki birayı hafif eğerek, “bugün pac’ın doğum günü”
    diyorum, “rest in peace nigga” diyerek biramızdan büyük bir miktarı döküyoruz
    çimlere, sadece göço ve ben yapıyoruz bu ritüeli, gerçi ritüelmi denir buna,
    emin değilim, bazen bazı zamanlarda, cümle akarken, bazı kelimeler gelir aklıma
    ve kelimenin tek başına ne anlama geldiğini tam olarak açıklayamam, ama o
    cümleye yakıştığını ve bir anlam kattığını ya da anlamı tamamladığını
    düşünürüm, yıllarca kelimeler ile uğraştıktan sonra, ve –her ne kadar şu an
    aptalca gelse de- bir süre filolojiye ilgi duyunca, sonuç olarak… -durun bi saniye,
    siz de gördünüz mü? az önce, tam olarak sol tarafımda son derece parlak bir
    yansıma gerçekleşti, 2 saniye sürdü, hayır, ben odamdayım, ve odada bir gece
    lambası var sadece, bir de ekranın ışığı, ikisi de sağ tarafımda, biraz çapraz
    konumdayım ve odanın bana tamamen ters köşesinde bir şey parladı, muhtemelen
    beynimin bana oynadığı ufak ışık oyunlarından biri daha, ama temkinli olmam
    gerekiyor, yaşadığım bölge her açıdan sürprizlere gebe bir yer, pezevenkler
    yaşıyor, uyuşturucu satıcıları ve katiller, ve hırsızlar, hayır abartmıyorum,
    işte olay aynen bu şekilde, tam bir getto sayılmaz, bundan 3 sene önce
    yaşadığım yer tam bir gettoydu, amerikada nasılki zenci gettoları varsa, bende
    19 sene çingenelerin getosunda yaşadım ve şu an bir sokak aşağımız o ghetto ile
    sınırın başladığı yer oluyor, yani hâlâ bir gettodayım, getto diyorum, ama asla
    varoş değil, bu iki kelimeyi aynı anlamda almıyorum, biraz kültürel
    farklılıklar nedeni ile. evet, çingenelerin gettosunda yaşadım ama bir çingene
    değilim, ama onlarla büyüdüm, üstelik şehrin merkezinde yaşıyorum. her şey
    olabilirdi bu tip yerlerde, oldu da, çok fazla kavga ve çok fazla korku… bir
    keresinde, bunu gerçekten iyi hatırlıyorum, sabahın yedisinde, ben okula gitmek
    üzere giyiniyordum ki, kapı çaldı, “kim o” dedi valide, şaşkın, merak dolu,
    “polis, arama var”. kim niçin neden… hayır hayır hayır, soru soramazdınız o
    yıllar, şimdi işler yavaş yavaş düzeliyor gibi, ama bu da bir yutturmaca,
    toplumu fakirlikten, açlıktan ve işsizlikten kurtarmadıkça, suç oranının düşmesini
    ve insanların ahlaklı davranmasını bekleyemezsiniz, ve evet, günümüz dünyasının
    bu şekilde olmasının tek bir nedeni vardır, bencillik, tek neden bu… ve evet,
    işler düzeliyor gibi görünüyor, bokun üzerine güzel bir jelatin geçirip
    çikolata diye satabilirsiniz ve adam gerçeğin farkına ancak size parayı ödeyip
    paketi satın aldıktan çok çok sonra varabilir, ama iş işten geçmiştir, satılan
    mal geri alınmaz, işte size avrupa birliği hikayesine ya da bir şeylerin
    değiştiğine, ya da g8’e, yada afrikaya yapılan yardımlara, yada adalet için
    savaşanlara değişik bir bakış açısı… ve muhalefette kendi içinde bir iktidardır
    ayrıca..
    ve, evet, ne
    diyordum, korkmayın, her şeyin farkındayım, olayları iyice karıştırmış olsam
    da, teker teker en başa, ve çimlere geri dönücem ve bu oyunu siz sıkılmadan
    daha kaç öyküde kullanabilirim inanın bilmiyorum, ama benim tarzımda bu işte,
    kendini serbest bırak, bırak aksın, sonra bir noktada olayları toparlamaya
    çalış, bu arada yeni sorunlar yaratarak okuyucunun beynini iyice düz… ama benim
    bakış açım, senin bakış açındır, olayları görmenizi istediğim şekilde
    anlatıyorum, karışık olabilir, ama asla safsata değil, ve evet, devam ediyoruz,
    noktaya ihtiyacımız yok, farzedin konuşuyorum, virgüllerde durduğum yerler,
    ama, evet, bi saniye, hatırladım, kapı çaldı ve annem “kim o” dedi, “polis,
    arama var” sesi geldi dışardan, korktuk, oysa korkmamız gereken hiçbir şey
    yapmamıştık, ne kadar tuhaf değil mi? size bir suç yükleyebilirler ve hiç
    kimsenin haberi yokken hapse girebilirsiniz, gayet kolay bu, günümüzde, her ne
    kadar artık içlerinde olmasam da, askerliği ret ettiği için işkence görenleri
    bi çok kişiye anlatmış ve bir yanıt almaya çalışmışımdır, hâlâ hassas olduğum
    bir konu, belki de tek hassas olduğum konu, onca umarsamazlığıma rağmen… ve hey
    hat, her yeri aradılar evde, her yeri, ve bir şey bulamadan gittiler orospu
    çocukları, arama emirleri var mıydı bilmiyorum ama bunu sorabilecek en azından
    buna cesaret edebilecek kadar bilgili değildik, kötü bir mahalle.. okulumuzu
    hatırlıyorum, çoğumuz zayıftık ve kötü besleniyorduk, ve sürekli kavga
    ediyorduk, ve hiçbir konuda kimse birbiri ile anlaşamazdı, ben içlerinde en
    sakin ve en çok çekinilenlerden biriydim, bir kişi hakkında hiçbir şey
    bilmiyorsanız, ondan korkabilirsiniz, bir şey ne kadar çok deşifre olursa o
    kadar az korku verir, bu yüzden karanlıktan korkuyor olabilir insanlar,
    karanlık, gizli, görünmez.. ve, evet, aslında, tüm bunların, yani sarpa saran
    öykümün ve bu kadar dolambaçlı bir yol izleyişimin tek bir nedeni var, kafam
    çok iyi ve kulağımda sürekli bağırıyor siyah isa, pac, “eşkıya hayatı, eşkıya
    hayatı”… bakın, gördüğünüz gibi, konuyu toparlamak için bile özel bir çaba sarf
    etmiyorum, kendiliğinden geliyor, hatırlıyorsunuz değil mi, çimlerdeydik ve ben
    göço ile bir doğum gününün nasıl kutlanması gerektiği konusunda diğerlerine bir
    gösteri sunuyordum, gökhan, “lan madem biraları döküceksiniz neden aldınız,
    verin bare ben içeyim” dedi, ama kutsal bir şeydi bizimkisi, “hennessey” alıp
    dökseydik, olayın kutsallığı artıcaktı, ama o an düşüncelerim sadece, en kısa
    zamanda nerden bir selpak bulabileceğim konusunda yoğunlaşıyordu, “aranızda
    selpağı olan var mı?” dedim, oktay güldü, biliyordu, diğerlerine bir açıklama
    yapmak zorunda kaldım, “son zamanlarda alkol alınca burnum akıyor, nedenini
    bilmiyorum”, ve bu onlara komik geldi, ve bu bana komik geldi, ve bu aslında o
    kadar trajikomik bir mesele ki, günün birinde ciğerlerim 3. kez patlayacak ve
    ben eğer acil müdahale yapılmazsa nefes alamadığım için oldukça fazla açı
    çekerek öleceğim, bir tür intihar, kendinizi öldüremiyorsanız, sizi ölüme en
    kısa zamanda götürecek bir araç seçersiniz, bu seçim bilinçli veya bilinçsiz
    olabilir, bu seçim alkol, sigara, ot, lsd, amfetamin, sağlıksız beslenme (mc
    donalds), yada korunmasız bir cinsel ilişki olabilir, ölmenin bir çok yolu
    vardır, doğmanın ise tek bir yolu… hiç dikkat ettinimiz mi buna? önemli bir
    ayrıntı bence… kafam dumanlı… dedim size, torbacıların içinde yaşıyorum ama
    onlar gibi olmak yerine onların hayatını anlatmayı seçtim, çok fazla şey görüyorum
    penceremden, ama hepsini anlatabilecek kadar vaktim yok, bunun iki nedeni var,
    birincisi, çok fazla şey gördüm, ikincisi, hayat çizgim ne kadar uzun olursa
    olsun, erken öleceğimi hissediyorum, bir üçüncüsü ise, yazının bir yerlerinde
    ışık saçan bir şeyden bahsetmiştim, işte o şeyin bir hırsızın feneri olmasından
    korktum, balkonun kapısı açık ve şu an oturduğum eve bugüne kadar 3 kere hırsız
    giriyordu, son anda işe uyanıp tehlikeyi savuşturmayı başardım, geceleri
    uyumam, hırsızlarda uyumaz… ama gidip mavişehirdeki kokonaları soysunlar orospu
    çocukları, bizim hiçbir şeyimiz yok, ne istiyorlar ki bizden?
    tekrar çimlerdeyiz..
    biram bitti, ve oktayla yeni iki şişe almak için kalktığımızda, oktaya,
    “unutmada selpak alalım” dedim, dönüş yolculuğunda bir elimde bira bir elimde
    selpak ile yürüyordum… ve oktayın telefonu çaldı birkaç bira sonra, ahmet, o an
    bostanlıdaydı, ve bizi çağırıyordu, ve gece henüz sona ermemişti, ve ölene
    kadar içme konusunda kesin kararlıydım, ve yeteri kadar param yeteri kadar
    kederim vardı. klişe cümlem, “yeteri kadar x yeteri kadar z”.
    vapura binerek
    karşıya geçtik, vapur yolculuğunda bizi idare etmesi için, önceden iki kırmızı
    tuborg daha edinmiştik. denizin ortasında, vapurun arkasındayız, bu kez 5
    erkek, ve onlar muhabbete dalmışken, ben yıldızlara bakıyorum, yerde oturuyorum
    ve yıldızlara bakıyorum, birde denize.. sürekli gidebilsek, ve hiç geri
    dönmesek, asla bıkmam, ve asla sonu gelmeyen bir yolculuk düşünmüşümdür her
    zaman, benim cennetim böyle bir şey olmalı, mesela ufak bir araba
    kiralamalıyım, düz bir yol, ama dünyadan söz etmiyorum, yani bir süre sonra
    başlangıç noktasıa dönmek istemiyorum, sürekli gitmek istiyorum, sonsuza dek,
    işte sonsuzluk anlayışım budur, ve ksk iskelede iniyoruz, diğerleri oktayın
    evine, ben ise oktayla beraber ahmetin yanına yürüyorum. değişik yollardan. biz
    sahil kenarından yürüyoruz, oktay bana rodos adasındaki hayatı anlatıyor,
    evlenmekten, yuva kurmaktan, gelecekten bahsediyor, ben de ona karamsarlığımdan
    ve hayatın anlamsızlığından bahsediyorum, ama her nasılsa tamamen farklı
    konulardan bahsedip ortak bir paydada buluşabiliyoruz, işte size gerçek
    dostluk, “seni iyki de tanımışım” diyor bana, “bende seni” diyorum, nasıl
    tanıştığımızı hatırlamıyoruz, ama sihirli günleriz var… ve ahmet görünüyor, kara
    göründü gibisinden bir vurgu ile söylüyorum bunu, çünkü daha fazla
    yürüyebilecek dermanım kalmıyor o an, her an batabilirim, ve evet, geçmişte iki
    kez çimlerde sızıp kalmışlığım var…
    bostanlı
    sahilindeyiz.. biraz durup, mola verip, kendimizi toparladıktan sonra, iki şişe
    beyaz şarap ve iki şişe gazoz alıyoruz, üç de bardak, ve orada, sahilde,
    aslında sözünü ettiğimiz şeyler daha sonra belki de hatırlayamayacağımız
    şeyler, ama önemi yok, önemli olan tek şey o anı paylaşmak, içmek ve hayatta
    kalmak… sonra bitiyor şarap.. ve ben oktayla açık bir yer arıyorum, gecenin üç
    buçuğu, ve çok sarhoşum, öyleki, kaldırımda yürürken sürekli zıplıyor ve
    yanımızdaki ağaçların kafamızın üzerine doğru sarkan yapraklarına dokunmaya
    çalışıyorum, sarhoş olunca hiperaktif birine dönüşebilirim, ister inanın ister
    inanmayın, “böyle hayatın” diye bağırıyorum, oktay da “amına koyayım” diye
    bağırıyor, öylesine çılgınız ki, ve öylesine rahat… “hey hey, şu ihtiyara
    soralım, oda şarapçıya benziyor” diyorum, bir şarapçı var ilerde, gidip soruyoruz,
    bize bir yer tarif ediyor… neyse, lafı uzatmayacağım, gecenin finali, oktayın
    evine varıyoruz bir şekilde, ne şekilde olduğunu hatırlamıyorum, ve oktayın
    odasında yerde yatarken, “oktay hani içmiyoruz mu daha” diyorum, ama ahmet ve
    oktay sızmak üzere, bense içmek içmek ve içmek istiyorum, ölene kadar, ama
    sızıyorum oracıkta…
    ve ertesi sabah…
    gözlerimi açtığımda başka bir odada ve başka koltukta buluyorum kendimi, oraya
    nasıl geldiğim konusunda hiç bi fikrim yok… sabahın dokuzu, kalkıyor ve banyoya
    koşuyorum, yok, hayır, koşmuyorum, sürünüyorum, ve kusuyorum, şarap ve acı, acı
    ve kan kusuyorum.. ve her ne kadar sebebini hala çözememiş olsam da, ağrıyor
    sol akciğerim… kalp değil.. ve, evet, tekrar dönüp yatıyorum, ve bir yarım saat
    kadar sonra kalkıp tekrar kusuyorum, kan, şarap ve acı… kan ve şarap şifonu
    çekince gidiyor ve geride kalan acıyı ruhuma tekrar geri alarak, buzdolabına
    dönüyor, ve günün ilk birasını açıyorum… alkol hiçbir şeyi çözümlemiyor evet,
    ama en azından her şeyin çözümsüz olduğunu unutturuyor adama… haksız mıyım?
    [ 15.10.2005 –03:10 ]

  • dörtte sıfır mı, ikide iki mi?

    dörtte sıfır mı,
    ikide iki mi?
    1.
    sert rap ritimleri
    dönüyor odada. zamanı hatırlamıyorum. birkaç yıl önce diyelim. daze var. ben
    varım. diskman var. şarap, sigara. birde kızarmış tavuk. loş ortam. aldanış. bu kelimeyi
    son zamanlarda çok sık kullanmaya başladım, ama o dönemlerde de üzerime
    yapışmıştı. daze ile nasıl tanıştığımdan söz edeyim size, üniversitedeki ilk
    yılımın ikinci dönemiydi, takıldığım birkaç içici ülke dışına süzülmüştü, biri de
    ankara’ya. hiç arkadaşım yoktu, ve okula gidip gelmekten bunalmıştım, okulda bir
    kulüp kurmayı düşündüm, bir dergi çıkartabilirdim, birkaç konser de
    düzenlenebilirdi, iyi olabilirdi, ama o kulüp asla kurulamadı. 



    wu tang grubuna
    ait bir sweet giyiyordu daze sürekli, onu görüyordum, en sonunda yanına gittim
    ve “merhaba, sanırım rap dinliyorsun” diye söze girdim, böylece tanışmış olduk,
    baştan sona komik ve saçma bir tanışma faslıydı, o an hiç gülmemiş olsak da
    daha sonra çok güldük, ve çok fazla tüttürdük okulun futbol sahasının bulunduğu
    alanda, biraz ücra bir tarafta, ağaçlar içinde, her neyse o geceye dönelim, ev
    oldukça soğuk, ufak bir elektrik sobası ile ısınmaya çalışıyoruz ve şarap
    içiyoruz, ev daze’in, akineton kullanıyor herif, ben hiç kullanmadım o ana
    kadar, siz de kullanmayın bence, tavsiye etmem, tuhaf bir ruh haline sokuyor
    adamı, sonrasında da kalıcı bir takım korkular yaratabiliyor bünyede, bende
    yaratmadı, ama daze köpekten ve böceklerden fena halde korkuyor ve nedenini
    buna bağlıyor, nedenini buna bağlıyor olması da biraz paranoyaklık göstergesi
    olabilir, olmayadabilir, ben ne bileyim. 



    her neyse, bunu size neden
    anlatıyorum? az önce bir şarkı dinledim ve sonrasında biraz duygusallaştım
    sanırım, bir takım kareler canlandı gözümde, bazı şarkılar bazı anıları
    hatırlatır insana, o şarkı çalarken yaşadığımız bir zaman dilimini her o
    şarkıyı dinlediğinizde anımsarsınız, ki aslında bir çok şarkı bana bir çok şey
    hatırlatır, müzik benim hafızamdır, müzik sayesinde hatırlarım geçmiş hayatımı.



    funda kafe adında bir mekan, önünde oturuyoruz, hasan hüseyin var, hasan
    hüseyin’in elinde de diskman, “bu şarkıyı mersin’deyken internet kafeden
    indirdim” diyor, dinliyorum, o ara yan taraftan hızlı adımlarla daze geçiyor,
    ben de peşinden koşuyorum, sonra okula dönüyoruz onla, daze ile yani, internet
    kafeye giriyor ve birkaç albüm indiriyoruz, tamamen bağımlıyız bu konuda,
    on bine yakın albümümüz var ve doymuyoruz, sürekli yeni rap grupları arıyoruz,
    hastayız, arada sırada alsancaK’a bir korsan cd’ciye gidiyor ve elimizdeki
    albümleri bire iki takas yapıyoruz, yani bir albüm verip karşılığında iki albüm alıyoruz, ama böyle renkli kapaklı filan yani.. kendimize bastığımızı bir de ona basıyoruz ekstradan. hiçbir korsan cd’ci bunu yapmaz, ama
    elimizdeki ürünler türkiye sınırları içerisinde sadece bizde bulunan çok nadide
    albümler, biz piyasaya sürüyoruz, ona veriyoruz, o da tekrar çoğaltıp satıyor, sonra bir de
    antiem var, şehirler arası yolculuk esnasında mideniz bulanmasın diye
    kullanılan bir ilaç bu, ufak beyaz tablet, çok ucuz, 20 tanesi yedi yüz bin lira,
    ve sedatifler kategorisine bile giremez, çünkü değil, içerisinde dimenhidrinat
    adında ksantin türevi sentetik  etken bir
    madde var, ve biz maddi anlamda o kadar tükenmişizk i, bu haptan günde 12-15
    adet içebiliyoruz, normalde bir tane içiliyor uzun yolculuk öncesi, mide
    bulantısını engelliyor. okulun karşısındaki eczaneye her gün gidip bu haptan
    alıyoruz, en sonunda herif, “bu hap artık reçeteyle satılıyor” diyor bana, ama
    alışığız buna, başka bir eczaneden almaya başlıyoruz. bunu siz de
    deneyebilirsiniz, bir eczaneden bir hafta boyunca her gün, herhangi reçetesiz
    satılan bir ilacı alın, en sonunda herifin size söyleyeceği şey, “bu hap artık
    reçete ile satılıyor” gibi bir bahane olucaktır, ki yoktur öyle bişi, onlar da
    bilirler öksürük şurubu ile sarhoş olunabileceğini, size bir liste vermeyi çok
    isterim, ama aynı zamanda size zarar da vermek istemiyorum, alkol alın, ot
    için, her ne bok yerseniz yiyin, ama sentetik olan her şeyden uzak durun,
    sentetik olan insanlardan bile, şaka yapmıyorum, çünkü bir süre sonra şöyle bir
    hayata başlıyorsunuz:
    sabah, akşamdan
    kalmalık dönemlerinizin on katı kadar yoğun bir baş ağrısı ve mide bulantısı
    ile uyandınız, aileniz size günde bir milyon lira verebiliyor, işiniz yok, öğrencisiniz,
    yaz tatili, ve acilen sarhoş olmanız şart. en ucuz yolla! gider evin 10 dakika
    uzağındaki birkaç eczaneden birine girer ve ”antiem” var mı dersiniz, , sonra
    eve gelir ve 6 tablet içersiniz, tadı ekşidir, yoo ekşi değil, acı da değil,
    kendine has ve kötü bir tat, sonra çay, yaklaşık 15 dakika sonra parmaklarınız
    kasılır, sonra donar, evet donar, sonra bilek, omuzlar, çene, diz ve dirsekler,
    tüm eklem yerleriniz kasılır ve sonrasında uyuşur. tükürük bezleriniz çalışmayı
    keser, boğazınız kurur ve aynı zamanda nefes alıp verişleriniz yavaşlar,
    akciğerimin sakat olmasının bir nedeni de bu olabilir belki, her neyse, sonra
    beyniniz karıncalanır, kullandığınız şey normalde tek tablet içilen ve yan
    etkileri içerisinde uyku ve uyuşukluk olan bir şeydir, ama kabul ediyorum o
    prospektüste günde 20 tane içen birine ne olur yazılmamıştır, ben yazıyorum
    işte, bunu da eklerseniz sevinirim sevgili ilaç üreticileri… göz kapaklarınız ağırlaşır ve sonrasında
    yatarsınız, dünya etrafınızda döner, nerede ve hangi zamanda bulunduğunuzu
    karıştırabilirsiniz, işin aslı şu ki; düşünemezsiniz, ve uyku yok. uyku ile
    uyanıklık arası o sihirli evredesinizdir, her şeyi rüyadaymışçasına
    algılarsınız, ve gerçek hayatta kendinizi rüyada sanmak çok tehlikeli bir
    evredir, çünkü nasıl olsa rüya diyerek sonucunu umursamadığınız bir takım
    şeyler yapabilirsiniz, ama aynı zamanda da yapamazsınız çünkü hareket
    edemeyecek kadar donuksunuzdur, ruhen ve bedenen. evet ruhen de donuk.
    yatarsınız, bir takım sesler duyarsınız, konuşmalar, ve gözleriniz kapalı
    olduğu için bir takım görüntüler akar, ama sesler odadaki konuşan insanlara
    aittir, oldukça karışık bir durum, uyuduğunuzu sanarsınız ama aslnda uykuda
    değilsinizdir, çünkü sürekli, her dakika sağa ve sola dönersiniz ağır ağır,
    dışardan sesleri de duyarsınız aynı zamanda. ama rüya görüyormuşçasına bir
    takım görüntüler akar gözleriniz kapalı olduğu için. bu görüntüleri, hayal
    ederken yaptığınız gibi bilinçli bir şekilde oluşturmazsınız, her şey
    kendiliğinden akar, trainspotting’i hatırlayın, renton’un odada kapalı kaldığı dönem
    girdiği tripleri, o kadar çok insan aynı şeyleri yaşıyor ki bu dünyada, sadece
    görünmezler ve bunlardan pek bahsedilmez, hepsi bu. ve kullanmayın. ileriki yaşlarınızda kalıcı hasarlarınız oluşur zihninizde. çok ciddiyim.. kullanıcaksanız bile doğru düzgün kimyasalları kontrollü ve yanınızda bu işlerden anlayan ve kötü bir durumda nasıl müdahale edebileceğini bilen biri varken alın, ilk kez bulaşıyorsanız. samimiyetle söylüyorum. 



     her neyse bahsettiğim
    hap’ın sedasyon etkisi 3 ila 7 saat gibi bir zaman zarfı sonucunda sona erer,
    ve siz de tuvalete gider bir kiloya yakın işersiniz, sonra yine bir 6 tablet
    alınır… aynı şeyler tekrar eder, 3 ay boyunca! o lanet psikoza kadar. sürekli
    uyur uyanır hap alırsınız, her gün başka bir eczane. ailenize hasta olduğunuzu
    söylersiniz, bazen de onların durumu çakmaması için odada dik durmaya
    çabalarsınız, ama o zamanda bir kulaklık takar ve müzik dinlersiniz ki size
    soru sorulmasın, sorulsa da duymayın, çünkü konuşamazsınız, çeneniz uyuşmuştur…
    bu durum o yaz
    tatilimin içine etmişti, midemin de içine etti, hâlâ sabahları uyandığımda bir
    şey yer veya içersem kusuyorum. evet, o yaz tatili, tüm bu hap alımları sonucu
    ki, bu dönem aslında amfetamin ile başlayan ve en paspal sedatife kadar
    düştüğüm 2 aylık bir dönemi kapsar, ve o yaz tatili… bir psikoz ve bu psikozu
    sona erdirmek için içilen antipsikoz türevi bir başka hapa teslim olmamla sona
    ermişti, ne garip bir durum, bir takım haplar sonucu ortaya çıkan bir arızaya başka bir takım haplar alarak geçirmeye çalışıyoruz… 



    her şeyin havada asılı
    kaldığı bir dönem… bu tip bir dönem, sürekli aynı şarkıyı dinlemek ve bunu
    yaparken hiç ama hiç hareket etmeden duvarları izlemek gibi. adına katatonik
    denilen başka bir psikolojik duruma yol açabiliyor. ve tabii hiçbir halüsinojen almadan yıllarca deli dehşet halüsinasyonlar görmenize… ayrıca ailenizden
    kullandığınız ilaçları saklamak için elinizde iğne iplikle ortalıkta
    dolaşabilirsiniz, yastığınızın içi iyi bir saklama kabıdır. dost tavsiyesi.
    ve tüm bunlardan
    sonra, öykülerimdeki tutarsız gidişatın ve aniden konudan konuya sapmalarımın
    daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum, en başa dönelim o halde:
    2.
    sert rap ritimleri
    dönüyor odada. zamanı hatırlamıyorum. birkaç yıl önce diyelim. daze var. ben
    varım. diskman var. şarap. sigara. birde kızarmış tavuk. ama ikimiz de yemiyoruz! öyle
    duruyor ortada. ve şarap. içiyoruz. sigara. loş ortam. bir elektrik sobası. ama
    titriyorum. tv yok. halı yok.  ol dirty
    çalıyor, kulaklık, oldukça sert beat’ler, ve dönüp dolaşıp aynı noktaya
    takılıyor kafam, biri tarafından aynı gün akşamüstü durduk yerde terk edildim ve
    nedenini çözmeye çalışıyorum,
    “bence” diyor,
    “gidip birini düzmelisin, yapman gereken en iyi şey budur böyle durumlarda”
    sonra bana bir hatundan bahsetmeye başlıyor, gangbang yaptıklarını, dörde tek,
    duygu yok, sadece et,
    “kötü geliyor bana,
    diğer erkeklerle birlikte bir hatuna girme fikri”
    “4 hatunla birlikte
    yaptığını düşünsene” diyor, “kimi isterdin”
    “sanırım yapamazdım”
    diyorum,
    “bence o herifi
    pataklamayı tercih ederdin” diyor
    “herifin suçu yok”
    diyorum, “hatunun da, bu benim şansızlığım, sürekli giderler ve daima
    gidicekler”
    “geri dönüyorlar
    ama” diyor, “görüceksin”, ve haklı çıkıyor, ama bu da umrumda değil. “beklenen
    ve olan çoğu zaman farklıdır” diyor, “ve bu adam gerçekten çok iyi rap
    yapıyor”



    yaptığımız başka hiçbir şey yok, soğuk bir evde, geceleri içip müzik
    dinleyerek, kaçak elektrikle yaktığımız sobaya ellerimizi uzatıp sigaramızı
    yakarken hissettiğimiz sıcaklıkla yetinerek, ve gündüzleri de üniversitenin
    kampüsünde kulüp kurmaya çalışıp birkaç hap atıp ya da toz amfetamin alarak, bu arada da bazı ucuz hapları yurt dışından geliyor diye, meseleden çakmayan tiplere satarak geçiriyoruz. bir de arada, çingene mahallesinde yaşıyor olmamdan dolayı, ucuza bulduğum bazı ürünleri, okulda el altından paslıyorum, çaylaklara… tabii ki fahiş fiyata.



    ve sonunda 7 kişi buluyoruz. üçüncü yılımda oluyor bu. üç yılda yedi tane rap dinleyen insanı anca bulabiliyorum koskoca 9 eylül üniversitesi eğitim fakültesi kampüsünde. kulüp kurmak için gerekiyor bu,
    en az 7 kişi! okula bir dilekçe yazıyoruz, ben yazıyorum, bu tip şeylerde doğru
    cümleleri bulma konusunda iyi sayılırım, ve daha sonra bir masa açıyoruz okulun
    ortasında, kulüp kurmak için, masada benim yazdığım epey uzun olan birkaç metin
    var, fotokopi çektirdik, insanlara dağıtıyoruz. herkes derste, yani diğer altı
    üye de derste, onların okulu bitirebilmek gibi bir derdi var, benim yok, hayatım boyunca herhangi bir şeyi bitirebilmeyi dert edinmedim, buna okunan kitap izlenen film ya da yapılan kitap da dahil, pek sevgili eski sevgililerim de tabi – çelişti mi cümle? 



    ben oturuyorum masada, biri geliyor, kafam epey iyi, çünkü
    çantamda bir şarap şişesi var, ve arada bir, kimse yokken dikliyorum şişeyi, üstelik haplıyım da.. birkaç kişi gördü gerçi ama hiç bi önemi yok, yeterince sarhoşsan her yerde
    içebilirsin her şeyi, önemli olan kimseyi umursamadan içmeye devam edebilecek kadar
    sarhoş olmak, sonrası kendiliğinden geliyor, derste hoca yüzünü tahtaya
    döndüğünde en arka sırada içtiğim zamanlar oldu.. ve işin aslı epey de heyecan verici
    bir duygu bu, başkasının yerine sınava girmekte epey heyecan verici, üstelik
    bir hatunun yerine, ve birkaç gün sonra hatunun size gelip, “sana hoca anlıcak
    dedim değil mi, hoca beni tanımıyor ama bir kız ismim var benim, anlıcak
    demiştim sana” diye bağırabiliyor, “dert etme” diyorum, “bir bira içelim”
    “alkolün her şeyi
    çözebileceğini sanıyorsun öyle değil mi” diyor,
    “bunu
    kanıtlayabilirim” diyorum, “birkaç yudum al, farkı hissedeceksin”. sonra sarhoş
    oluyoruz, orada, kampüste, ve bana dönüp “haklıymışsın” diyor, her ne kadar
    ertesi gün o da gidecek olsa da, haber vermeden, ansızın, ve bakın yine
    karıştırdım işte, şunu anlatıyordum, baştan alayım; 



    sonra bir masa açıyoruz
    okulun ortasında, kulüp kurmak için, masada benim yazdığım epey uzun olan
    birkaç metin var, fotokopi çektirdik, insanlara dağıtıyoruz. herkes derste,
    yani diğer altı üye de derste. ben oturuyorum masada, biri geliyor, kafam epey
    iyi, çünkü çantamda bir şarap şişesi var, bunu daha önce de söylediğimin farkındayım ama hayatım tekrarlardan ibarettir benim, yaşananlar bazında da, yazılanlar bazında da.. 



    herif, “merhaba” diyor, “ben
    üyelik için ne gerektiğini sorucaktım” konuşamıyorum, kağıtları gösteriyorum
    sadece, alıyor ve
    “peki yarın da burada
    olur musunuz” diyor, kafamı sallıyorum, çenem uyuşmuş, ayaklarım, boynum, ve
    kulaklığı takıyorum yeniden, bu kez killarmy çalıyor, gerçekten ama gerçekten
    çok iyiler, ve çanta şarap şişesi dışında cd dolu, bir de diskman için birkaç
    yedek pil, okula bununla geliyoruz, daze ve ben, graffit ile ilgimiz çok fazla ve okulda tag
    atmadığımız tuvalet kalmamış durumda..



    bir öğleden sonra, başka bir hatunu
    keşfediyorum okulda, kısa boylu ve epey de çirkin diğerlerine göre, yani öyle
    söylüyorlar, “napıcaksın o hatunu” tavrı. yanına gidiyor ve bir kulüp kurmak
    istediğimizi, bize katılıp katılamayacağını soruyorum, sarhoşum, “ne kulübü”
    diyor, rap müzikle ilgili diyorum, ve birkaç şey daha, etkileyici gözlere
    sahip, ama bunu ona asla söyleyemedim, -eğer bunu okursan beni en kısa zamanda
    arar mısın? evet okuldan atıldım senin 2 sene öncesinden tahmin ettiğin
    şekilde, ve sen galiba tezi verememiştin, sen naptın? bir kasetim sende
    kalmıştı, hatırlıyor olmalısın, aradan 3 sene geçti ama, hâlâ onu istiyorum
    senden, ilk aldığım kasetti o benim. ve evet, o gözlere sahip olmasaydın,
    kasetimi ne zaman geri vereceğini sana sorabilirdim, üstüne yatmak zorunda
    değildin öyle değil mi?
    her neyse, kişisel
    münasebetleri bir kenara bırakıp okuyuculara dönelim.
    üye başına beş yüz
    bin lira alıyoruz, 50 üye, 25 milyon, iyi para, ve kulüp vaat ettiği
    etkinlikleri gerçekleştiremeyeceğini fark ediyor, herkese parasını geri vermeli
    ve kulübü dağıtmalıyız bana kalırsa, konser, dergi, graffiti kursu, hiç biri
    gerçekleşmeyecek, 3 toplantı yapıyoruz, 2’sinde biraz sarhoşum, birinde de
    sedasyondayım, konuşamıyorum, daze konuşuyor, bir de serkan, son toplantıda
    onlara gerçeği anlatıyor ve kulübün kapanacağını, aslına bakarsanız resmi
    olarak hiç kurulmadığını, çünkü dilekçemizin en başta reddedildiğini ama bunu
    geç öğrendiğimizi anlatıyorum. galiba size yalan söyledim, dilekçe türü
    şeylerde doğru cümleleri bulma konusunda iyi sayılırım derken. 



    ve mavi ojeler
    geliyor aklıma, o hatun, mavi ojeli, ve mavi göz kalemi. bir masada oturuyoruz,
    bir kez gördüm, o okulda dört senedir varım, o da benle aynı zamanda girmiş,
    büyük kayıp, dört senedir birbirimizi görmemiş olmamız, yani bence, ama ona
    göre ilk ve son görüşümmüş onu, çünkü mezun oluyormuş, “ojelerin çok güzel”
    demiştim ona, o da bana
    “sen de tırnaklarını
    kesmelisin” demişti,
    “yiyorum” demiştim,
    “kesmiyorum,”,
    “derse girmeliyim,
    geç kaldım” akşamın beşi, ben son dersten yeni çıkmıştım,
    “2. öğretim misin?”
    diye soruyorum
    “evet, bu yüzden hiç
    karşılaşmadık”
    “büyük kayıp, 4
    senem heba oldu desene” gülmüyor bile bu şakama mavi ojeli hatun.
    ve sonra bir gün,
    daze ile çulsuz kalıyoruz, ve ben “toplanan kulüp parası” diyorum, “o noldu”
    “25 milyon” diyor
    bana, “ben o parayı yedim moruk, itiraf etmek gerekirse” 



    ve bu da kulübün sonu
    oluyor, herkese parasını geri vereceğimizi söylüyor ama yapmıyoruz, kimse de
    500 bin lira katkı parasının peşinden koşmuyor, ve ben de dersleri iyice asmaya
    ve gidip alsancak’ta sarhoş olmaya devam ediyorum. böyle işte. ve bir gün, dört
    senelik zaman zarfı sonucunda, okula kayıt olmak için gittiğimde, kaydımı
    silmem gerektiğini ama alınan duyumlara göre yakında af çıkacağını, tekrar
    kayıt olabileceğimi, o güne kadar beklememi söylüyorlar, elbette diyorum,
    tabii, nereyi imzalamalıyım? lise diplomam. geri iade. çıkan af. hayır.
    buradayım. aftan yararlanmayacağım
    ve dört sene boyunca
    yanımdan geçip giden tipleri düşünüyorum şu an.
    her sene
    değişiyorlardı
    sınıf
    konu
    yatırılan harca
    binen ceza
    notlarım
    alkol oranı
    mavi ojeler
    ve bir türlü
    gelmeyen sene sonu
    ve yanımdan geçip
    giden tipler
    2 sene içinde mezun
    olup
    tuhaf bakışlar
    aptalca
    ve çocuksu
    en arkada
    tek yaptığım
    okulu ekmediğim
    yani zamanı
    geçirebileceğim başka bir mekan bulamadığımda
    sınıfa girip
    en arkaya oturmaktı
    ve itiraf ediyorum
    son senemde gelen
    ingilizceciye aşıktım
    kadın 40 yaşında
    olsa da
    ama bu yetmedi
    ingilizce öğrenmeme
    ya da orada kaldığım
    süre boyunca
    hiç birine
    anlatamadım
    bunun tamamen saçma
    ve sikik bir mesele olduğunu
    gitmemiz
    gerekmediğini okula
    ya da işe
    ya da askerlik
    evlilik ve çocuk
    hayır
    buradayım işte hâlâ
    ve düşünüyorum
    4 sene boyunca
    yanımdan geçip giden tipleri
    napıyorlar acaba
    ben
    sürekli sınıfta
    kalan tip
    devamsızlık
    ya da haksızlı da
    diyebiliriz buna
    bir şekilde
    gerçekten meraktayım
    napıyorlar?

    işleri var mı
    ya eşleri
    ev
    çocuk
    ya da o mavi ojeli
    olanı
    ya da şu gözleri
    nedeni ile
    kasetimi
    hacılamasına izin verdiğim
    ikimiz de biliyorduk
    gerçeği tatlım
    sen farkındaydın
    farkında olduğumun
    ve söylemiyordun
    ki gereği de yoktu
    anladığımı
    biliyordun
    ben de senin beni
    anladığını
    o gün
    elimdeki şarap
    şişesini dikerken ben
    yanıma gelip
    “bunu kendine neden
    yapıyorsun” dediğinde
    verdiğim cevap
    her ne kadar saçma
    gelse de kulağına
    gerçek olan bu
    hâlâ ve daima
    yapmak istediğim hiç
    bir şey yok aslında
    sadece oyalanıyorum
    alkol oranı çok
    yüksek birkaç gece
    sonra sabah
    kusmuğumla kaplı
    halının üzerinde yatan ben
    beth
    roads
    ve asla sona
    ermeyecek olan
    ki yine de kimseye
    çaktırılmayan hüznümle başbaşa
    orada
    arkada
    sizi izlerken
    hepinizi
    aslında farkında
    olmanızı istiyordum
    gücünüzün
    ve bu sikik eğitim
    sistemine itaat etmek zorunda olmadığınızı
    orada
    arkada
    sürekli gülünen ve
    alay edilen
    biri vardır mutlaka
    şu an bile
    yarın okulunuza
    gittiğinizde orada olucak o
    sarhoş
    döküntü giysiler
    içi hiç bi getirisi
    olmayan öykülerle dolu bir defter
    ders notları yok
    kitabı yok
    vizeleri tarihlerini
    bilmediği için kaçırabilir
    ya da ansızın
    kapıyı çarpıp
    çıkabilir sınıftan

    hocayla tartışıp

    ama yine de
    orada
    ve gerçek
    anlıyorsunuz ya
    sınıfı geçebilmek
    için rol kesmek yerine
    kalmayı ve atılmayı
    tercih ediyor
    yarın gidince
    görüceksiniz
    mutlaka sizin
    sınıfta da bir tane olmalı
    daze
    ben
    ya da
    her neyse.

    asla
    anlayamayacağımız bir mesele bu
    sihir
    (ki buna bazıları
    ilham der)
    kesilmediği sürece
    devam ederiz şiire
    ama bir noktada
    kesmek ve
    terk etmek gerekir
    çünkü
    paul valery’in de
    dediği gibi
    bir şiir asla bitmez
    terk edilir.
    * başlık, benim dört
    sene üst üstte sınıfta kalmam yada diğerlerinin iki sene içerisinde bitirmesini
    ifade etmektedir.
    [ 10.10.2005 – 07:02 ]

  • altın tozu veya amfetamin

    altın tozu veya amfetamin
    1.
    zemin kat. rutubet. yerde
    oturuyorum. penceremiz minicik ve dışarıdan geçenlerin ayakları görünüyor
    sadece. penceremiz kaldırıma yapışık, hatta kaldırımın altında, tam yeraltı
    yani.
    “nasıl yaşayacaksın burada moruk”
    diyorum refik’e
    “daha kötülerini de gördüm”
    diyor. klasik cevap. ama adam bunu dedi. öyküyü güzelleştirmek için gerçeği
    çarpıtmayacağım. ve amfetamin aldım kaç yıl aradan sonra yeniden.. ve amfetamin
    sonrası ruhsal çöküntü, hassas bünyemi ele geçirdi.
    sabahın yedisindeyiz, 4 tip var,
    ben ve refik’in dışında odada, 2’si, refik’in hollanda’dan gelen arkadaşları,
    biri hatun, biri herif, türkçe bilmiyorlar, ben de bozuyormuşum zaten, ama
    sorun yok, devam ediyoruz. pac takıyorum sabahın dokuzunda boktan bir teybe,
    kaset bu, trapped çalıyor, ve gerçekten tuzağa düşmüş gibi hissediyorum
    kendimi. klasik şarkılar, klasik cümleler, ve amfetamin…
    herif gözümün önünde acid bazlı,
    pardon, acid içeren kağıdı yalarken “acaba ben de denesem mi” diye aklımdan
    geçirmiştim, ama “başka yok” demişti hollandalı tip. adını unuttum, ivan
    diyelim, ama ivan rus ismi olabilir, pekala ne önemi var, o halde hollanda
    değil de rusya’dan gelmiş olsun bu 2 tip, bir hatunla bir herif. ama ingilizce
    konuşuyorlar refik ile. telefonum çalıyor o ara, sabahın dokuzunda, açıyorum,
    annem, “dün seni beklerken uyuyakalmışım, nerdesin oğlum, iyi misin” diyor,
    “iyiyim” diyorum, “aramıştım seni ama. iki üç gün sonra gelicem”
    pekala, yavaştan gidelim. “bir
    buzdolabı almalısın” diyorum refik’e, “ona vereceğim para ile 2 ay daha çalışmadan
    yaşayabilirim” diyor. garip bir adam, çok az eşyası var, 31 yaşına girdi geçen
    ay, yani ağustosta, ve toplam 3 sene çalışmış olabilir bugüne kadar, ama yine
    de yaşıyor, yani hâlâ hayatta, anlıyor musunuz?
    kişi başı yüz milyon liraya
    patlayan iftar yemeği gösterildi dün tv’de. hayretle izledik, kafamız da
    iyiydi. ve evet evde buzdolabı yok ama televizyon var, bir de ufak bir buzluk
    var. refik’in, biraları soğuk tutmak için kullandığı bir olay, biz yine de
    televizyona dönelim, bir iftar yemeği gösteriliyordu haberlerde, ve bir çorba
    vardı menüde, üzerine altın serpiştiriyorlardı çorbanın. bazı pezevenk çocukları
    iftar yemeğinde altın yiyorlar yani, evet, tam pezevenk çocuğu bunlar, haklısınız.
    hiçbir kelimemi de hiçbir koşulda geri almam, “pac’ın ruhu beni kutsarken sizi
    siksin” diyebilirim sadece. o gün de bunu demiştim, o gece, dün gece, sizi siksin,
    alayınızı. 

    “yani ben anlayamıyorum” diye girdi söze refik, “bir insan neden
    böyle bir şeye ihtiyaç duyar?”

    gösteriş. altın yiyorlar. altın
    tozu. çorbanın üzerine serpiliyor, ama iyi ayarlanmalıymış, fazla serpilirse
    ölürlermiş, ben orada garson olsam fazla dökerdim, ölsünler, ne önemi var? bu pezevenk
    çocuklarını gerçekten anlamıyorum.. anlayamadığım o kadar çok şey var ki,
    “kafam basmıyor” deyip geçiştiriyorum çoğu zaman. iftar yemeği, kişi başı yüz
    milyon, çorbaya altın tozu serpiliyor, ve 500 bin liralık bir çorba, bu toz
    sayesinde 10-15 milyona patlayabiliyor, öyle deniyor yani haberlerde. bense elimdeki
    amfetamin yüklü tableti mideme indiriyorum yıllar sonra, bir kıyaslama
    yapabilirsiniz; “sen amfetamin içerken bişi olmuyor değil mi?” diye. ah evet.
    oluyor. enerji. sahte bile olsa mutluluk. ve çorbaya dökülen altın. nasıl bir
    tadı var? pekala. her neyse. keselim. evet, iftarda altın çorbası yiyor bazı pezevenk
    çocukları. sorun değil. biz de birkaç uçuş denemesi gerçekleştiriyoruz.
    “hani hiçbir şeye
    odaklanamadığından bahsediyordun ya” diyor
    “evet” diyorum
    “nedeni bu işte” diyor, aldığımız
    şeyi kast ederek, “artık almıyor olsan bile, uyuşturucuyu bırakmış olsan bile,
    geçmişte…”
    “olabilir” diyorum sözünü
    keserek, “farkındayım, nedeni bu. fazla var mı yanınızda?”
    “alıcak mısın?”
    “hıhım”
    ve alıyorum işte, yıllar sonra
    tekrar:
    amfetamin, tat olarak çok acıdır,
    ama salgıladığınız dopamin miktarını arttırır ve bu nedenle size enerji verir.
    uykunuz gelmez, acıkmazsınız, kendinizi iyi hissedersiniz, oldukça iyi.
    damarlarınız kasılır ve kan basıncınız yükselir, bunun nedeni amfetaminin,
    noradrenalin’ini gereğinden fazla salgılatmasıdır, ölümcül yan etkilere
    sahiptir. biraz daha derin bilgi verecek olursam, söylediğim tüm bu şeyleri iç
    katekolaminler sayesinde yapar, ve tabii ki sonuç olarak uyarıcı etkiler
    kesildiğinde, ruhsal bir çöküntü meydana gelir, tıpkı o sabah gibi.
    2.
    uyuyordum. kafam çok iyiydi. uzun
    bir aradan sonra yeniden amfetamin ile öpüşmüştüm, ihtiyacım vardı, biraz olsun
    iyi hissetmeye ihtiyacım vardı, sahte veya değil, bunu sorgulamanın hiç bi
    anlamı yok, sahte mutluluk, neyin sahtesi? ya da, ne sahte değil ki?
    bornova’da, zemin katta bir
    evdeydik, kötü bir evdi. nem, rutubet, karanlık, sabahın altısıydı, etki
    geçiyordu, dağılıyordu üzerimde ki mutluluk bulutu, enerjim kalmamıştı,
    uyuyamazdım, sadece ağlayacaktım, ve göz göze geldik o’nunla, gözümü açtığım
    anda yanımda buldum. dün gece sessizce köşede oturan hollandalı bir hatun.
    türkçe bilmiyor, ben de ingilizce bilmiyorum pek fazla, ama konuşmaya
    çalışmıştık, gece, olmamıştı. sabahsa yanımda yatmış ve bana sarılmışken
    bulmuştum onu. “günaydın” dedi, “günaydın” dedim. “sorry” dedi, “sorun değil”
    dedim. ama anlamadı, bakıyordu sadece, bir anlam vardı, kelimelerle ifade
    edemiyorduk ama ortada bişi vardı, bi ruh, kendime engel olmam gerekiyordu,
    daha yeni bir ilişkiyi bitirmiştim, aşk aniden nefrete dönüşmüştü, gerçek
    yüzler, sahte yüzler, altın tozu serpilmiş çorba, amfetamin, fanzin, yeraltı
    edebiyatı. sikmişim yeraltı edebiyatını.
    “crass” dedi, “mp3” dedi, yanımda
    gelirken getirdiğim cd’yi kast ediyordu.
    “tabii” dedim, anlamadı muhtemelen,
    bildiği birkaç türkçe kelimenin arasında yoktu “tabii” kelimesi.
    “penis envy” dedi, “güzel” dedi
    “güzel bir albüm” dedim, o bir
    şey daha dedi, bu kez de ben anlamadım ama o boktan teybe bağlı olan ve aynı
    zamanda sağlam cdleri bozabilmek gibi özel bir yeteneği de bulunan cdrom’a
    takdım cd’yi.
    “health surface” çalıyordu, ve söylüyordu
    hatun, sesi iyiydi, bir grubu olduğundan bahsetti sonra o an uyanan bi tip.
    hollanda’da bir grupları varmış ama dağılmış, ney dağılmıyor ki? güzel olan her
    şey çabuk sona eriyor, bu dünyanın güzel olan şeylere tahammülü yok. bu yüzden
    23’ünde gidiyor ian curtis, belki de, kim bilir. tanrının işi mi? hiç
    sanmıyorum. insanlar, ölene dek fark edilmeyen defolu bir seri üretim gibi,
    anca öldüklerinde anlıyoruz, toprağa gömülmeleri gerektiğini. devam edelim.
    hepimizin gözlerinde var olan o
    boşluk. mutsuzuz. oldukça mutsuz. size göre nedeni amfetamin sonrası oluşan
    ruhsal çöküntü. oysa, hayır, amfetaminle ya da esrarla, ya da alkolle alakası
    yok bunun, normalde ruhumuz çökük zaten, normalde mutsuzuz, yani kullandığımız
    uyarıcıların veya uyuşturucuların etkisi geçince meydana geldiğini iddia
    ettiğiniz ruhsal çöküntü değil bizi mutsuz kılan. normale döndüğümüz için iyi
    hissetmiyoruz. batıyor yani. rahatsız ediyor. anlatabiliyor muyum? bir çift
    kağıt tüttürüp, yaklaşık on saat sonra da mutsuz hissetmemin nedeni, yüz yüze
    geldiğim gerçeklik. ve bu, bir tür kaçış ise, itiraz etmeyeceğim size, ama
    altın tozlu çorba içenler ne kadar mutlu acaba? bunu araştırın biraz da bence.
    her neyse. geçelim.
    “dışarı çıkalım diyor sana” diyor
    tip, hatun dışarı çıkmamızı istiyormuş.. çıkıyoruz. bir park var. benim kıt
    ingilizcem, onun kıt türkçesi ile örtüşüyor. “lsd” diyor ve bir şeyler söylüyor.
    lsd. lsd. anlamıyorum.. “eve gidince sorarsın” diyorum ama bunu da o anlamıyor.
    sorun yok.. takılıyoruz işte. iyi olabilir aslında. herhangi bir şekilde
    diyalog geliştiremediğim biri ile sevgili olabilirim, konuşarak anlaşamadığım
    eski sevgililerimden çok daha kıyak olur bence, dillerimizi bilmediğimiz için
    konuşmadığımız bir sevgili. ben de pek hoş sohbet bi herif değilimdir zaten
    ayık zamanlarımda.
    ramazan ayının üçüncü günü..
    sabahın sekizi, bakkala gidiyor ve iki bira alıp parka dönüyoruz, bir salıncak
    var parkta, ve etrafta hiç kimse yok. oturuyor o, ben ayakta duruyorum, hiç
    konuşmuyoruz, konuşsak da bir şey anlatamıyoruz zaten, “4 skins” diyorum,
    “yeah” diyor, dinliyorum manasında olabilir, ki ben bayılıyorum…
    “marihuana” diyor bu kez,
    çantasından hazır sarılmış bir tekli çıkartıyor ama ben ona burasının türkiye
    olduğunu ve sabahın o saatinde henüz kalabalık olmasa da merkezi bir alanda
    bunu içemeyeceğimizi anlatmaya çalışıyorum. el işaretleri, birkaç ingilizce
    kelime. pekala.
    sakız çiğniyor. balon. örgülü
    saçlar. bira. amfetamin sonrası oluşan ruhsal çöküntü. eski sevgilim geliyor
    aklıma. kendime geliyorum. bir ilişki istemiyorum. bir ilişki istemiyorum. son
    faciadan sonra, yeni bir aldanış istemiyorum. sadece ot içip şarkı söylemek
    istiyorum. şarkı söyleyemiyorum. sadece ot içiyorum. sabahın sekizinde, ona
    yasak olduğunu anlatmaktan vazgeçip yakmaya çalıştığım otu. derin nefes. burnum
    akıyor. ot içerken de burnum akıyor. bir nedeni olmalı. pekala. ben bir plastik
    gangsterim.. devam edelim..
    eve dönüyoruz. ekmek. alarak..
    herkes ölümüne aç. böyle olur, uzun süre acıkmazsınız, yorulmazsınız, sonra
    bitap düşer ve acıkırsınız. ağlarsınız. ben ağlarım. her akşamdan kalmalık
    olduğum sabah ağlamak isterim. nedenini bilmiyorum. böyle. aldanış. altın tozu
    dökülen çorba içiyor insanlar. bunu herkesin görmesi gerekiyordu, insanlar
    altın tozu döküyorlar çorbaya. palavra atmıyorum, gözlerimle gördüm, ana haber
    bülteninde, bazı pezevenk çocuklarının altın çorbası içtiği söyleniyordu. ve bu
    yüzden fiyatlar 13’e- 15’e katlanıyordu. beyin damarlarım genişliyordu her
    amfetamin ile 5 sene önce.. üniversitenin ilk yılında. ne zaman sona ericek
    diye düşünüyordum sürekli. “bu şey ne zaman biticek”, hayatı kast ediyordum, ve
    tuncay, “bitmez oğlum” diyordu, “sonsuzuz biz.”
    sonsuzuz biz.. sonsuz.. korkutucu
    bir şey sonsuzluk düşüncesi, yani beni ürkütüyor, sonsuza kadar var olma
    düşüncesi. bazı pezevenk çocuklarının, üzerine altın tozu dökülmüş çorba içtiğine
    dair size yemin edebilirim. ve bahse girerim, bu pezevenk çocuklarının en çok
    korktuğu şey, ölmek. sonsuza kadar yaşamak istiyorlar. ben istemiyorum. ne
    tuhaf. devam edelim. edebilecek miyiz? deneyelim. aslına bakarsanız, şu an
    tıkandığımı hissediyorum ve her an yarıda keserek, “evet tamam öykü bu kadardı,
    dağılın” diyebilirim. ama zorluyor da değilim, sadece laf kalabalığı, benim şu
    an yaptığım, ama, pekala.
    3.
    akşamın yedisi oluyor saat. zil
    zurna sarhoşum. televizyon açık, ben hatuna bakıyorum, hollandalıya, garip
    geliyor, çok garip, içinde bulunduğumuz hal. sonra televizyonda şu öykünün
    başından beri bi ileri bi geri sararak anlattığım haber başlıyor, “amınıza sokayım
    sizin” diyor refik direk olarak. hollandalılar neler olduğunu soruyor, anlatıyorlar,
    onlar da şaşırıyor ve “her yerde var böyleleri, bizim ülkede de” diyorlar,
    diyorlarmış yani.
    düşünüyorum, evet her yerdeler onlar.
    biz de her yerdeyiz. sorun şu ki, ben, ya da o odadaki herkes, ülkelerin
    varlığına inanmıyor, ya da sınırların, sadece sınıf savaşına inanıyorlar. yani
    ben hâlâ sınıflara inanıyorum, sınırlara değil. bahsettiğim sınıf zengin-fakir
    sınıfı da değil. her yerdeler, her yerdeyiz.
    devamını getiremiyorum. çok
    üzgünüm bunun için. afili bir final sunabilirdim size, ya da o hatunla deli
    gibi seviştiğimi anlatabilirdim. istedim onu, gerçekten. iyi olabilirdi, hiç
    konuşmazdık, ama sonra size “seni seviyorum” diyebiliyorken, aynı anda
    başkalarını da sevebilen insan türlerinden biri olabilirdi o da. olabilir miydi?
    kim bilir? kime hangi sebepten ötürü ve nasıl güvenebilirsiniz ki? nasıl güvenebiliyor
    insanlar? gerçekten merak ediyorum. ben de tattım o duyguyu, güven, insana
    huzur veriyor, gerçekten huzur veriyor. ama istemiyorum artık, gerçekten
    huzurlu olmak istemiyorum, yeteri kadar açık ve net mi? yoksa işe yaramaz ve
    boş mu geldi bu serzeniş size? yine kandırabilirsiniz öyle değil mi? bu güce
    sahipsiniz. her şeye sahipsiniz. ve yine de huzur aradığınızı söylüyorsunuz.
    size söyledim, ben aramıyorum. ve hangi sebepten dolayı şu altın yiyen pezevenk
    çocukları ile, veya sizi severken aynı anda zihinlerinde başka herifleri de
    gezdirebilenler ile farklıyız bilmiyorum.
    biri bana yardım etsin.  anskiyeteye karşı kullanılan ve rüya gördürtmeyen
    zopiklon değil.. biri bana yardım etsin.. imovane değil.. iyi. imovane, amına koyayim!
    artık rüya görmek istemiyorsan kullanman gereken bir hap. içerisindeki zopiklon
    denilen madde, sizi derin ve uzun süreli bir uykuya daldırtır ve rüya
    görmezsiniz. ve rüya görmediğiniz için de uyandığınız gerçeklik daha az
    canınızı acıtır ya da yanınızda size sarılan bir hollandalı bulursunuz. “sorry”
    der, ama ikiniz de birbiriniz hakkında tek satır şey bilmezsiniz, olur yani
    böyle şeyler, ne önemi var? herhangi bir şey hakkında tamamen yanılmış olma
    ihtimaliniz, her koşulda olasıdır. ve ben eski sevgililerim konusunda yüzde yüz
    çuvallamış biriyim, “e: hiç biri” diyerek bu sikik hayattan da sıyrılabilirim,
    veya “f: hepsi” şıkkını seçerek tüm kaltakları da düzebilirim. yani içlerinden
    birini seçip beraber olabileceğimiz tarzında bir şık yok ortada, anlatabiliyor
    muyum? o yüzden üzerime gelmeyin. yoksa altın tozunu arttırıp ölmenizi de
    sağlayabilirim. ve gerçekten biri bunu yapsa, ve televizyonda çorbalarındaki
    altın miktarının haddinden fazla olması nedeni ile siyanür zehirlenmesi sonucu
    ölenlerle ilgili bir haber çıkarsa, çok sevineceğimi bilmenizi isterim. biri
    bunu bir an önce yapmalı. ya da beni öldürün. ben beceremiyorum.

    [08.ekim.2005]
  • bozuk

    her
    şey dağıldı
    sikik
    biriyim büyük ihtimalle
    ve
    sikik bir hayatım var
    defalarca
    tecavüz edilmiş bir ruha sahibim
    bu
    soğuk dünyada kime güvenebilirim?
    bu
    da şiir mi?
    değil
    tabii ki
    hem
    bu kimin umurunda?
    buradayım
    beni
    de vurdular
    buradayım
    beni
    de vurdular
    bekliyorum
    zamanın
    ilerleyişi
    bekliyorum
    zamanın
    ilerleyişi
    bekliyorum
    zamanın
    ilerlemeyişi
    hiçbir
    şey yapasım gelmiyor
    ve
    her şeyin iyiye gittiğini sandırdılar bana
    gitmiyordu
    gitmeyecekti
    ve
    gidilebilecek bir yer de yoktu aslında
    ama
    boş ver
    hadi
    bir öykü yazalım
    ama
    onu da boş ver
    kim
    takar ki
    siktir
    et adamım
    siktir
    et
    büyük
    bir aldatmaca
    büyük
    bir aldatmaca dönüyor burada
    para-kazandırma-makinalarıyız
    kaltakların
    bağırışını duyuyorum
    ve
    üstüme ateş açılmasından sıkıldım
    sürekli
    aynı şey
    dönüp
    duruyor baştan sona
    sürekli
    aynı şey
    dönüp
    duruyor baştan sonra
    bu
    bir şiir değil
    bu
    daha hiçbir şey
    ve
    ne anlama geldiğini bilmiyorum
    ve
    ne anlama geldiğini önemsemiyorum
    biraz
    daha üfleme zamanı şimdi
    ve
    ne yapmaya çalıştığımı gerçekten bilmiyorum
    ruhum
    patlıyor içimde
    söyle
    bana
    nasıl
    hissediyorsun şimdi
    kaltak
    nasıl
    hissediyorsunuz şimdi
    kaltak
    hepinize
    birer numara vericem
    kaltak
    hepinizi
    ödüllendirecem
    kaltak
    ödün
    veriyorum işte, görüyorsunuz
    ama
    kimse farkında değil olan bitenin
    orospulara
    takılıp kalmışım
    içler
    dışlar çarpımı
    hey!
    matematiğin burada ne işi var
    hesaplamak
    istiyorum
    23
    yıl zarardayım
    ve
    yaşama zorunluluğu peşimde
    biraz
    nakde ihtiyacım var
    atanızın
    kafasının resmi olan kağıtlarda bir bok var sanki
    neyden
    farklı
    ve
    düpedüz kayıptayım
    ve
    her amına koduğum kelimemin arkasındayım
    birileri
    bana ateş etti
    birileri
    bana ateş etmeye devam ediyor
    gözlerimi
    kapayamıyorum
    hemen
    şu köşede ölümü görüyorum
    kafam
    bu stresi kaldırmıyor
    bir
    olasılık
    kafam
    bu stresi kaldırmıyor
    bu
    bir olasılık
    silahıma
    yakın olmalıydım
    ama
    benim bir silahım yok
    beynimi
    dağıtmak isterdim
    ama
    benim bir beynim de yok
    ciddiyim
    şaka
    yapmıyorum
    bazen
    aptal olduğumu düşünürüm
    burada
    birileri bi işler çeviriyor
    ve
    sadece izliyorum
    ve
    sadece özlüyorum
    ve
    her şeyin farkındayım
    ve
    kimse farkında değil bunun
    ve
    seni gördüm
    beni
    şimdi öldür
    kafam
    bu stresi gerçekten kaldırmıyor
    amcık
    gibi davranmayı kesin
    çok
    sinirliyim
    ve
    alkol oranı çok yüksek
    odamda
    oturmuş
    ölmek
    üzere olan babama masal anlatıyorum
    hey!
    burada biri bi işler çeviriyor
    tamam
    mı?
    birileri
    bana ateş etti
    ama
    ölmedim
    birkaç
    fahişe tarafından oyun dışı bırakıldım
    ama
    buradayım
    çok
    sert, dediğinizi duyar gibiyim
    hiçbir
    şey demediğinizi duyar gibiyim
    boktan
    dedi biri
    öyleyim
    dedim
    sikiksin
    dedi
    sen
    siktin dedim
    sikik
    bir hayatın var dedi
    sikik
    bir hayatım var ve bunun farkındayım dedim
    getirisi
    olmayan işler dedi
    getirisi
    olmayan şiirler dedim
    ne
    demek istiyorsun dedi
    sen
    ne demek istiyorsun dedim
    telefonu
    yüzüme kapattı
    doğaldı
    hiç
    olmadığı kadar gerçekti her şey
    ve
    devam edelim şiire
    ve
    devam edelim aşklara
    mükemmel
    bir tek kağıt sarmak istiyorum
    özenle
    sarmak istiyorum onu
    özenle
    sevişmek isterdim
    ama
    kafam bu stresi kaldırmıyor artık
    ve
    ciğerlerim daha fazla dumana tahammül edemiyor artık
    ve
    bu bir kısır döngü aslında
    ve
    her iki şekilde de öleceğim aslında
    ve
    hepsi hepsi para için aslında
    ve
    kıyamet gününe yaklaştığımızı hissediyorum
    ve
    şifreleri olan şiirler yazmak istiyorum
    o
    zaman çok satarım
    kehanetler
    ve komple teorileri
    o
    zaman çok para edeceğim
    bu
    kesin
    ve
    hepsi para için aslında
    ruhumu
    satmak istiyorum
    hayatımı
    satmak istiyorum
    sizi
    de satmak istiyorum
    her
    şey satılık artık bende
    hiçbir
    şey değişmiyor ne de olsa
    hiç
    bir şey fark etmiyor ne de olsa
    öyle
    veya böyle kayıptayım ne de olsa
    kaybolduğumu
    hissediyorum
    aşağıda
    ve geride
    uçamayacak
    kadar güçsüzüm
    tanrım
    benim
    seviyeme in artık
    ruhuma
    tecavüz edildi
    güvenmiyorum
    artık
    ruhumu
    siktiler işte
    aynen
    bu şekilde geçin kayda
    “ruhumu
    siktiler”
    her
    şey kayıpta
    dönüyor
    dönüyor
    dönüyor
    ve
    düşüyor işte
    dağıldı
    dinlenmek
    istiyorum
    baskı
    altındayım
    dinlenmek
    istiyorum
    sanırım
    beni tanıdığınızı sanıyorsunuz
    kabuslarımda
    birilerini öldürüyorum
    sanırım
    beni tanıdığınızı sanıyorsunuz
    kabuslarımda
    birilerini öldürürüm
    bunu
    biliyor muydunuz?
    hiçbir
    şey eksik kalmamalı
    kabuslarımda
    birilerini öldürüyorum
    sonra
    uyanıp umarım iyidir diyorum
    hiçbir
    şey karşılıksız kalmamalı
    umarım
    huzurludur diyorum
    hiçbir
    şey sonuçsuz kalmamalı
    umarım
    hâlâ düşüşte değildir diyorum
    hiçbir
    şey borçlu kalmamalı
    “böyle
    hayatın amına koyayım” dedim ona
    “tehlike
    anında bağırdığım şey bu” dedim ona
    “böyle
    hayatın amına koyayım”
    sevgili
    tanrım
    beni
    affedebilir misin?
    o
    halde seni de sikeyim!
    tehlike
    anında ve çığlık çığlığa
    hatırlamaya
    çalışıyorum
    ve
    bana yetmiyor bu şey
    biraz
    daha
    biraz
    daha
    her
    şey kayıp şimdi
    her
    şey çok uzakta
    ve
    telafi edilemez
    ve
    tamir edilemez
    hayatım
    bozuldu
    evet,
    iyi tanımlama
    hayatım
    bozuldu
    heey!
    bu şeyi sevdim ben
    hayatım
    tehlike altında
    hayatım
    tehlike altında
    biri
    beni öldürmek istiyor
    hayatım
    tehlike altında
    biri
    beni öldürmek istiyor
    o
    biri benim
    hayatım
    gerçekten tehlike altında
    daha
    fazla acı yok
    ve
    sürekli ot takılıyorum
    ve
    o yüzden biliyorum ki
    çok
    uzun sürmeyecek
    tek
    ihtiyacım olan şey bir çakmak şu an
    derin
    bir nefes
    ve
    artık şeytana dua ediyorum
    ve
    artık siz kaltaklara aşk sunmuyorum
    kapalı
    kapalı
    kapalı
    asla
    tamir edilemez artık

    09.eylül.2005
  • istanbulda bir hafta

    istanbulda
    bir hafta
    bir nedenden dolayı
    yaşadığım şehri değiştirmeye karar vermiştim, ailemi, arkadaşlarımı ve bi çok
    şey geride bırakarak.. aptallıktı belki de, kimine göre, veya mantıksız, veya
    aşırı güven, veya delilik, ama izmirden çıkıp istanbula gitmiştim işte.. ve
    biraz yüzeysel anlatmak zorundayım bunu, zorunluluk. zorunluluklar.
    zorunluluklar. pekala..
    istanbula vardığımda
    saat akşam dokuzu geçiyordu sanıyorum, yolculuk fena sayılmazdı, biladerimin
    çalıştığı şirket gebzeye gidiyordu her hafta, şirkete yeni mal almak için, ve
    beni de gebzeye kadar götürecekler, bende orada bir araç bulup kalan yolu
    tamamlayacaktım, aksiliklikler daha o sabah başladı, işaretler? sikmişim
    işareti.. fazlasıyla kişisel ifadeler de olmalı arada.. oluyor. her neyse, sabahın
    yedisinde uyanmıştım o gün, çarşamba, bir gün önceden çantamı, çantalarımı
    hazırlamıştım, birkaç parça giysi falan, çantamı aldım ve biladerle beraber,
    onun iş yerinin servisine bindik.. sonrasında, gebzeye doğru gidecek olan
    şirketin arabasına.. şirketin şoförü, patron, ve ben. bir yerde durduk, bir
    şeyler yemek ve işemek için, ben hızlı yediğim veya pek bir şey yemediğim için
    masadan kalkıp tuvalete gitmiştim, döndüğümde şöför bana işaret çekti ve
    birlikte arabaya oturduk, birkaç dakika sonra patron geldi, bir dolu gazete,
    çerez, su ve sigara almıştı.. tekrar hareket ettik, bir süre sonra patronun, şu
    günlük çıkan ve erotik dergilerin gazete versiyonunda olan türde şeylerden
    aldığını fark ettim, yani, aldığı gazetelerin arasındaydı ve aşağıya düştü, sonrasında
    patron bize dönüp gülerek, “bu nerden karışmış ya?” dedi, ama yol boyunca da
    yanlışlıkla alınan şeyi okumayı yada resimlerine bakmayı ihmal etmedi.
    sevmiyorum çıplaklığı, bir şey hissetmiyorum, yüzler önemli benim için, dudak
    ve gözler.. araçta kimse konuşmuyordu, minibüsteydik, en önde oturmuştuk
    üçümüzde, ben düşünüyordum, kuruyordum, heycanlıydım, bekliyordum, neler
    olucaktı acaba, yada gerçekten bir şeyler olucak mıydı?
    istanbula vardığımda
    taksimde, bir pasaja gitmem gerekiyordu, bir dükkana, önceden planlandığı
    şekilde.. bir süre kalıcak yer ayarlamıştım kendime. ancak dükkan sekizde falan
    kapanıyor olmalıydı ve hesaplamalarımıza göre ben beşte istiklalde olmalıydım..
    ot içmekten pörsümüş beynime ve bunun sonucu hiç bir şeyden emin olamayışıma
    rağmen, biliyordumki, her şeyin yolunda gözüktüğü anda korkmam gerekiyordu, her
    seferinde, önce ufak bir şey gelip şöyle yokluyordu adamı, sonrasında peşpeşe
    gelmeye başlıyordu sorunlar, bir süre sonra hiçbir şeyin yolunda gitmediğini
    kavrıyor ve tamam diyordun, pes, daha fazlasına dayanamam, depresyon, veya
    sinir krizleri, siz ne derseniz deyin adına, sabaha kadar uyuyamamak, evden
    çıkmamak, ve üstelik bunca boş vakte rağmen hiç bir şey yapmamak.. bazen canım
    hiçbir şey yapmak istemez, intihar bile zor gelir, ki gerçekten de zordur
    intihar, ölümden korkmuyorum, bu tavrım korkutuyor bazılarını. sevmiyorum
    yaşama sıkı sıkı bağlı insanları, bir şeyleri ispatlama çabasındaki tipler
    midemi bulandırmıştır daima.. neyin savaşını veriyoruzki?
    “bende yazıyorum”.
    diyor
    “herkes yazıyor”
    diyorum, “ne var bunda” bir tür ruhanı eksiklik olmalı, ifade etme isteği,
    yazı, beni anla beni anla.. açıkçası, yazmanın benim için tek iyi tarafı,
    yazarken eğleniyor olmam, hiç birşeye değişemem bunu, müzik akar, biran vardır,
    veya şarabın, ve bir şey daha.. ve bir şey.. iyi gidiyor olmalı. pekala.. devam
    edelim,
    “yayınlanmak istiyor
    musun?” diyor
    “yayınlanıyorum
    zaten” diyorum,
    “nasıl” diyor,
    “hangi yayınevi”
    “hayır, fanzin”
    “bende
    sanmıştımki..” diyor
    “boşversene”
    diyorum, “hiç bi anlamı yok, yazdıktan sonrası önemli değil, hiç bi anlamı
    kalmıyor, okumuyorum bile.. ama birilerinin hoşuna gidiyorsa, eyvallah, ne
    diyebilirim”.
    feribot
    sırasındayız, istanbula gidiyordum ben, unutmadınız değilmi? araya bazen bazı
    parçalar koyarım, bilinçsizce çıkıyor, üzgünüm, yolculuğa dönelim, sıradayız ve
    biri yaklaşıyor arabaya el kol işareti yaparak, “ne var” diyor şöför en
    sonunda,
    “lastik patlamış”
    diyor pencereye yaklaşan adam. şöför pencereden kafasını çıkartıp aşağı bakıyor
    ve bize dönüyor,
    “napıcaz”
    “geri dönelim” diyor
    patron, “az önce bi lastikçinin önünden geçtik”. ve benim aklıma şüphe düşüyor,
    bu lastik durduk yerde neden patlar, ve neden patladığı yer ile lastikçi
    arasında bu kadar kısa bir mesefa var? paranoyağım, ama kimsenin günağını
    almaya lüzüm yok.. dönüyoruz, 2 saat kadar oyalanıyor ve tekrar yola
    koyuluyoruz, tabii bu arada gideceğim dükkan kapanmış olmalı, napabilirim,
    düşünüyorum, evet, pekala, feribotta bir otobüse biniyorum, yarı yoldan, ilk
    gördüğüm şöförle konuşuyorum ve boş yer var diyor, bildiğiniz şehirlerarası
    otobüsler, biniyor ve kadiköyde iniyorum, bir gece otelde kalıyorum kadıköyde
    ve gece düşünüyorum..
    ertesi gün, 3
    çantamla birlikte tek başıma otelden çıkıyorum, temizlikçi bir kadın var,
    yerleri siliyor,
    “kolay gelsin teyze”
    diyorum,
    “odadan çıkıyorsan
    anahtarı bana ver, temizlicem” diyor,
    “tabii” diyorum,
    “nerden geldin
    istanbula” diyor, ben bu arada çantamın bir tanesini sırtıma aldım ve diğerine
    omuzuma takmaya çalışıyorum, kadınla bir süre konuşuyoruz bu arada, ardından
    bir otobüs, şöföre soruyorum, sonrasında yanıma oturan birine, “istiklal
    caddesine gideceğim”. ama her şey ters geliyor bana, sevmedim ben burayı, ilk
    dakikada nefret ettim diyebilirim, orada, otobüste, ama, pekala,
    katlanabilirim.. deneme bir iki..
    3 çanta, oldukça
    ağır, aç, susuz, yürüyorum, istiklaldeyim, buraya daha önce de geldim, iki kez,
    bir kaç saat kadar kaldım, o yüzden biraz hatırlıyorum, ve yürüyorum, ve
    üzerime insan yağıyor, rahatsız eder beni insanlar, oldukça sade giyinen bi
    herifim, dikkat çekmem pek fazla, ve dikkat çekmeye çalışan, sırf bu nedenle
    farklı görünen ancak içlerinin pekte farklı olmadığını anlayabildiğim bir çok
    insan yağıyor üzerime, enerjimi gittikçe tüketiyorum, hem yüküm ağır hem de
    insanlar ağır geliyor bana, sevmiyorum, iyi hissetmiyorum kendimi onların
    yanında, durmadan bir şey anlatırlar size, dün şöyle yaptım, ondan önceki gün
    başıma şu geldi, bu tarz bir muhabbet ilgimi çekmemiştir hiçbir zaman, bu
    yüzden sıkıcı olduğumu düşünmüşümdür bazen, ama dün başımdan geçenleri
    anlatmayı sevmiyorum, (yazı hariç), sevmiyorum, sıkılıyorum, hem iyi bir
    anlatıcı değilim ben, iyi bir dinleyiciyim ama, acınızı paylaşabilirim, benimle
    “kötü hissediyorum” deyip konuşan çok insan tanıyorum, iyi geliyormuşum onlara,
    bir de kendime iyi gelsem keşke.. bi saniye, nereye geldik böyle? iyice
    etkisini göstermeye başlamış olmalı şarap. kötü bir şarap bu, bir milyon
    yediyüzelli binlira, tam olarak fiyat bu. bugün, gündüz, karşıyakaya gidiyorken
    otobüsten gördüm, “şarap biryediyüz elli, bira bir ikiyüz elli”. pekala, şanş..
    hayatın bütünü için “şanş” kelimesini kullanabilirim, şanşın varsa iyi bir yere
    gelebilirsin, çalışmakta gerekiyor olabilir bunun için, ama azimli biri
    değilimdir, şanşa bırakıyorum, ve bir çok şeyi tesadüfen keşfettim, şu anki
    ucuz şarap gibi. ucuz. ve tadı hoş. ve sarhoş edebiliyor. bir insan başka ne
    ister? yazı da aktığı sürece. pekala.. pasajı buldum en sonunda ve içeri
    girdim, konuşamayacak kadar ölüydüm, bitkin, ve umarsamaz, birini çevirip
    elimdeki kağıdı işaret ettim, dilsiz sanmış olabilir beni, bilemiyorum, ama
    nefes nefese kalmıştım ve gittikçe daha sık bırakıyordum çantalarımı yere, mola
    veriyor ve tekrar yürümeye devam ediyordum, en sonunda pasajı buldum ve birine
    kağıdı verdim, “bilmiyorum” dedi, iki kişiyi es geçtim ve sonraki ayakda duran
    tipin buranın müdavimi olduğunu hissettim, hislerime önem veririm, önyargılarım
    var, değişebilir önyargılar bunlar, ama yine de varlar, gizleyemem, şimdilerde
    adını değiştirdiler, elektrik diyorlar galiba? ne elektriği? düpedüz önyargı
    işte. korkuyor insanlar, bazı etiketlerden korkuyor ve bazı etiketleri edinmek
    için her yolu deniyorlar. yeraltı edebiyati? nedir yeralti edebiyati? benim
    için hiçbir bok değildir.. ya senin? ama bir isme ihtiyacımız var, her ne kadar
    bu pekte önemli olmasa da, yani şunun adına örümcek edebiyati deseydim de sonuç
    değişmeyecekti, anlıyorsunuz ya, gereği yok isimlendirilmenin, sadece, eğer
    ortada benzer şekilde yazabilen birileri varsa, bunlara bir isim veriyor işte
    toplum, etiket, ve, nerden nereye, önyargılarım var, sizi sevmiyorsam
    sevmiyorumdur, saçını tarayış şeklin hoşuma gitmemiştir, giydiğin elbise çok
    şıktır, “ben buradayım” demeye çalışıyorsundur, ve ben seni görmezden gelirim,
    hoşuma gider bu, görülmeyeni görmek hoşuma gider, içi, ruhu, sezebilmek, ve
    emin olun bir insanın dışına bakarak içini görebilirsiniz, her zaman olmasa
    bile, bazıları gizlidir, kabul ediyorum, çoğu değil, gösteriş, keşfedilme
    isteği, var olma isteği, veya ölümsüzlük. ölümsüzlük? bir saniye, biraz düşünmem
    gerekiyor bu konuda.. çok sıkıcı geliyor.. ölümsüzlük.. çok sıkıcı..
    ölümsüzlük.. evet hala sıkıcı.. tanrım, lütfen ben kendi işimi bitirnce, ruhumu
    tekrar rahatsız etme.. amin! hiçlik.. harikulade hiçlik.. pekala.. güzel..
    “burada, karşısı” dedi adam, “ama şu an burada değil, birazdan gelir aradığınız
    kişi, isterseniz bir çay için, tabure verebilirim.” kime sormam gerektiğini iyi
    biliyordum, birine kağıdı uzat, sonrasında bir çay iç, sonrasında bir telefon
    et, sonrasında geriye dön, ve bekle.. herneyse, aradığım adam geldi ancak
    aksilik diz boyuydu..
    “valla a bana senin
    geleceğini söyledi ama ben ona olmaz dedim abi, yani şöyle olmaz, evde şu an
    misafirim var, sen kalamazsın”. itiraz etmeye gerek duymadım, ne anlamı
    vardıkı?
    “pekala” dedim,
    sakin, sinirli ve sakin, her nasılsa işte, “peki”
    “ama, bir arkadaşım,
    burada bir yerde ucuz bir otelde kalıyordu, istersen şansını bi de öyle dene”.
    ucuz otelde kalan arkadaşını aradı ancak ulaşamadı, bir punk grubunun, çok çok
    aşinası olduğum bir punk grubunun vokalistinde de kalabilirdim, bu da bir
    ihtimaldi, ancak o da ailesi ile yaşamaya başlamıştı, ne şanşızlık.. tanrı beni
    istemiyor. tanrı yada her kimse. ki işin aslı, tanrı, eğer varsa, gerçekten ona
    soracağım tek soru, “anlamı ne bunca curcunanın?” olucak.. ki ben, artık,
    agnostikim. nedeni muhtemelen ot.
    “bazen, girdap,
    gerçekten yaşıyor mu, yoksa bir hayal ürünümü merak ediyorum”
    “buradayım, ekranın
    diğer tarafında, izmire geldiğinde bir hayalet….” sözümü kesiyor,
    “gelicem”
    “..” gelicek, kaçarı
    yok.. bekliyorum hala.. beklediğim birkaç kişi var, gelicekler, sorun şu ki,
    ben gidiyorum.. 15 ay.. heh he. neden güldüysem? şarap iyimiş..
    “ya abi, arkadaşın
    telefonu kapalı, senin işlerin varsa hallet, telefonunu alayım ben senin,
    ararım ulaşınca arkadaşa”
    “çantalarım
    kalabilir mi?”
    “elbette”.
    minnettarım sana tanrım.. beni koru, beni bağışla..
    pekala. bir taburede
    oturup, kötü bir çay içmiş, ve yükten azede olan ben, yine yollardayım.. ilk
    günden iş bulma şansım sizce yüzde kaç? konuşmaya başladığım anda, insanların
    benden hazetmediğini hissederim çoğu zaman.. bende onlardan hazetmediğim için
    pekte önemli olmasa gerek sevilmemek.. olabilir. olmalı. pekala.. birkaç ilan
    da deniyorum şansımı, istiklaldeyim, genelde aldığım cevaplar, “eleman alındı”,
    şeklinde.. ama ilanı kaldırmıyorlar buna rağmen. hala sakinim.. ilk günüm, bir
    sevgilim var, param var, aşığım, uçuyorum, harikulade bir ruhum var, ve dönüp
    dolaşıyorum istiklal caddesi adlı ruhsuz mekanda..
    tanrım, bana sabır
    ver.
    flaş..
    kayboldum,
    kayboldum, alman hastanesinin oradan girdim, sola saptım, sonra iki kez sağa,
    ve caddeye çıkamadım, sonrasında hislerime teslim oldum yeniden ve birden
    döndüğüm bir sokakta karşıma, “komi aranıyor” ilanı çıktı, pekala dedim, tanrı
    yada adı herneyse, beni duydu..
    “ben ilan için
    gelmiştim” dedim orada herşeyden sorumlu görünen birine, bu tip mekanlarda
    patronun kim olduğunu genellikle ilk görüşte anlarsınız,
    “tabii” dedi, ve
    birkaç soru, ardından yarın gel başla dedi, günlük on beş milyon, sanıyorum on
    beş demişti, sabah dokuz akşam dokuz.. tek sorun evdi artık, bu kadar kolay
    olacağını sanmıyordum, her ne kadar bana anlatılanlar bu yönde olsada.. ev,
    kolay.. en kolayı. yeterki işin olsun. seninle evini paylaşmak isteyen, -iyi
    bir işin olduğu taktirde- onlarca insan var istanbulda, bunlar internetten ilan
    veriyorlar, ve ilk sordukları şey ne iş yaptığınız oluyor, haklılar. bir işim
    vardı artık, pasaja geri döndüm ve bu arada eleman ucuz otelde kalan arkadaşına
    ulaşmıştı, bana,
    “arkadaşım artık
    orada kalmıyormuş, ancak, asmalımesçit sokağından girersen, orada birkaç ucuz
    otel varmış”.
     “eşyalarım kalabilirmi, otele bakıp, gelip
    alayım”.
    “elbette, iş
    buldunmu sen?”
    “evet”
    “ne çabuk”
    “şanş”.
    bir otel buldum,
    adını söylemeyeceğim, içeri girdim, dar bir merdiven, kötü, nem, rutubet, koku,
    “odalar ne kadar?”
    “beş milyon”
    “odayı
    görebilirmiyim?”. çıktık, birkaç oda gördüm, birbirinden hiçbir farkı olmayan
    birkaç oda, otelde sürekli kalanlar vardı, en güzel odaları tutmuşlardı, güzel
    derken büyüklük değil pencereyi kast ediyorum, benim şansıma ise penceresi
    otelin dışına değilde koridora bakan birkaç oda kalmıştı, birini seçtim, kötü
    birkaç seçenekten birini seçmek zorundaydın, genellikle herşeyi akışına bırakan
    biriyim ben, hayat beni nereye götürürse oraya doğru sürükleniyorum, amaçsız,
    ak.. bırak aksın.. çok az seçim yaparım hayatta, örneğin üniversite için seçim,
    hangi okula gitmeliyim? hayır, izmirden ayrılamam demiş ve bi kaç şey
    yazmıştım. izmir, görüp görebileceğim en iyi kentti, çünkü ülke sınırlarının
    dışına çıkabileceğimi zannetmiyordum, yoksa bir rejkjavik görmek ister can..
    filmler dışında.. ama.. pekala. karıştırmaya gerek yok.. otelden çıktım, geri
    döndüm, eşyalarımı aldım, tekrar otele döndüm. girdim.. çantalarımı yatağın
    altına tıktım, çünkü, yatak dışında ben bile zor sığıyordum odaya, ama birkaç
    gün idare edicektim burada, bir ev bulacaktım, delilik delilik delilik..
    “bu ne cesaret?”
    demişti sevgilim.. herneyse.. ondan sözetmiyoruz gördüğünüz gibi.. o gün,
    akşam, ve gece, herşey yolunda görünüyordu, ve ben korkuyordum, herşey iyi
    gidiyorsa korkarım demiştim, bir mucize gerçekleşmemişse beş dakika içinde
    çarpar bir şey, yoldan çıkarır.. öyle olmak zorunda.. ve, neden diyorum,
    allahın belası aptal bir iş ve ufak bir evim olamıyor hala. çok fazla şey
    beklemiyorum hayattan, kıyaslarsak eğer yüzde birle falan idare edebilirim; duvarlar,
    alkol, ot, müzik, (ki o bile genel müzik piyasasının, yeralti dahil, yüzde
    biridir), ve iyi bir kadın. pekala, kadını es geçelim.. o kadar da harikulade
    olduklarını düşünmüyorum zaten, onlarsız da yapabiliriz, ve bir karar aldım,
    iyi muhabbet, iyi alkol, iyi seks, ama sevgili yok. güzel.. daha önce de
    demiştim; aşk var ama sevgili yok.
    ertesi gün sabahın
    köründe uyandım ve işime gittim.. süprizler hayatı çekilmez kılar. bence..
    orada çalışan biri vardı, patronu bekle dedi, o gelince, konuşur, işe
    başlarsın. mekanı sevmiştim. çalan müzik hariç iyi bir yerdi. “burada paranı
    zamanında alamazsın” dedi tip, “sonra birde işten çıkış saatin belirsizdir,
    gece 11e kadar kalırsın hafta içide”. hiç bir şey demeden dinliyordum, tecrübe
    konuşuyordu, “5 aydır burdayım, bende başka bir iş arıyorum, bence başka bir iş
    bak kendine.” kulak asmadım tipe, iş işti sonuçta, kaçırmak istemiyordum, bi
    süre çalışırdım, ve patron denen adam geldi, dün konuştuğum değil, onda beni
    rahatsız eden şeyin ney olduğunu bilmiyorum, ama bana aynen,
    “günlük 9 milyon”
    dedi, “işine gelirse”. gelmedi tabii.. ve ordan çıktıktan birkaç on dakika
    sonra yeni bir iş buldum, bir lokantada, ve hemen çalışmaya başladım,
    “dörtyüzelli milyon aylık, iki haftada bir pazar tatil, sabah 10 akşam 10.” uyar..
    “birde yarın gelirken beyaz bir gömlek giy”.
    çalışmaya başladım,
    garson olarak, gelen müşteriye servis açıyor, masaları siliyordum, bilirsiniz,
    tek başımaydım, ben gelene kadar patron yapıyordu bu işi, ben gelince kasanın
    başına oturdu, ve beni kesmeye başladı, rahatsız olurum izlenmekten, birkaç
    kısa filmci öykülerimi kısa film yapmak istemişti, sayıları 6 kadar var bu
    kısafilmcilerin, değişik değişik, benim oynamamı istiyorlar, ne bok yiyicem
    bilmiyorum, muhtemelen ıskalayacağım herşeyi ve en sonunda delirip setten
    kovucaklar beni. sonrasında beni oynayan adamı da beni delirticem.. ve hiç bir
    şey sonuçlanmayacak.. ne filmi? boşversenize.. sevmem ben sinemayı. uzağımdır..
    porno dahil! sevmem.. büyük bir çoğunluğunu.. heyecan duyarak izlediğim film sayısı
    bir elin parmaklarını geçmez. ama eğer odada bir hareket olsun istersem,
    altyazılı bişi izlerim, can sıkıntısı muhtemelen, iyi zaman geçirtiyor,
    hareket.. hareket olsun isterim. bir saati tamamladım lokantada garson olarak
    ve yetişemiyordum, oldukça yoğundu, ve ben daha neyin nerede olduğunu bile
    öğrenememiştim, yanıma geldi beni kesen patron, “seninle yapamayacağız” dedi,
    “yetişemiyorsun”.
    “ne?” dedim.
    “napabilirim, daha yeni başladım”
    “olsun. üzgünüm”.
    üzgünüm. üzgünsün. üzgün..
    “herneyse”
    “bi yemek ye ama,
    hakkını bu şekilde ödeyelim”. hazırlanmıştı, aşçı, kendi yemeği ile beraber
    oraya oturmuş, banada bi tabak bişi koymuştu, oturdum, açtım, sabahtan beri tek
    lokma yememiştim ve birkaç kaşık aldım, yiyemedim, nasıl yiyebilirdimki? çıktım
    oradan, ve tekrar turlamaya başladım, bir ilan gördüm, gittim, sordum, traş ol
    gel başla dediler, pekala dedim, döndüm otele ve ufak aynamda traş oldum, ki
    yoktu da sakalım, 2 günlüktü, neyse, döndüm, “geldim” dedim,
    “başlayabilirmiyim?”
    “biz eleman aldık”
    dediler.. siz olsanız naparsınız? evet, kavga, muhtemelen, küfürler, ama gereği
    yok, var, yok, var, aslında var, ama hiçbir şey değişmeyecek sonuç olarak, ve
    üstelik yeterince yorgunum ben, “için ölmüş senin” demişti bana biri, galiba
    haklılık payı var, oldukça yavaş, konuşma, düşünme, ve, evet, birkaç yer daha,
    birkaç yeni ilan, ve taşan sabır,
    “alındı”
    “o ilan neden hala
    duruyor orada”
    “deniyoruz şu an
    alınan arkadaşı”. deniyoruz. deniyoruz. deney? insanları deniyorlardı, hakları
    vardı buna, güçlü olanın herşeyi yapmaya hakkı oluyordu, buydu şifre, güç, ve
    bu para demekti,elimi cebime attım, ve birkaç lira aradım cebimde, karnım çok
    acıkmıştı ve susamıştım, ama cüzdanımı otelde unutmuştum, ve istiklalin bir
    ucundan diğer ucuna yürümem gerekiyordu, otele, diğer uçtaydı otelim, bense
    girişte, meydanda, taksim meydanına oturup insanları izlemeye ve düşünmeye
    başladım, yavaş yavaş anlıyordum gerçeği, büyük oynamış ve kaybedeceğimi
    anlamıştım. blof yapıyordu hayat bana, herşeyin iyi gideceğini sanmamı
    sağlıyordu, birkaç mucize çıkartıyor önüme ve devam etmemi sağlıyordu, oysa
    azar azar da olsa kaybediyordum işte, düpedüz kayıp.. başından sonuna.. dünyaya
    gözümü açtığımda, az kalsın ölüyormuşum, ilk 6 gün doktorlar ve onların çabası
    sonucu ailem ölüceğimi sanmış, boşuna demiyorum çocukluğumdan beri ölüceğimi
    sanarak büyüdüm diye, 6 günlükken boyun kısmımdan kan almışlar, ölebilirmişim,
    yani müdahale edilmeseymiş, ölürmüşüm, bir şeyler yaşanmış, ben hatırlamıyorum,
    hiç kimse bu dünyadaki ilk 6 gününü hatırlayamaz, ama anlatılan birkaç hikaye
    var..
    “havada asılı
    kalmak” adını verdiğim bir his var içimde bu aralar, sizde olmayabilir, bende
    zaman zaman oluyor ve ben böyle zamanlarda size yeni şeyler anlatıyorum, sonra
    tekrar düşüyorum, sonra yine duruyor, ve bu arada yazıyorum, sonra tekrar
    aşağı..
    “bilirim bu hissi..”
    dedim ona “şöyle bi tanım yapıcam, sanirim hayat bir asansör dersek genel
    anlamda, bizim bindiğimiz asansörde çoktan “z” harfini basmış
    birileri, henuz varmadik galiba, arada bi duruyor asansör, dibe vurduğumu zannediyorum,
    sonra gene inmeye başlıyorum, şimdi aklıma geldi bu”
    “benim
    asansörün ipi koptu” dedi.. sustum. böyle..
    kalktım ayağa ve
    otele yürümeye karar verdim, cumaydı günlerden, size bir mucizeden daha söz
    etmek istiyorum.. istiklalde yürüyordum, ve karşıdan, o kalabalığın içinde,
    yüzü tanıdık gelen biri yaklaşıyordu, hayır dedim, bu kadarıda fazla ama,
    dostlarımın halüsyunasyonunu görmemeliyim, henuz o kadar kafayı yemiş olamam..
    herneyse, izmirden birini, bir arkadaşımı, bir çok kez içip anlamsız şeylere
    güldüğümüz bir arkadaşımı gördüm, o beni görmedi, kulaklığındaki ritme
    kaptırmıştı kendini muhtemelen,
    “d…” diye seslendim,
    dokunarak tabiyki, ayıldı, ve elbette şaşırdı, gerçekti, her anlamda bana
    tamamen yabancı bir şehirde ve onca insan arasında kendi kentimden tanıdık bir
    yüz görmek. vazgeçmeye bu kadar yaklaşmışken. mucize..
    “ne arıyorsun burda”
    dedim,
    “asıl sen ne
    arıyorsun” dedi.. anlattık birbirimize durumları, o 2 aydır istanbuldaydı ve
    artık gerçekten yılmıştı,
    “2 günde yıldım”
    dedim ona, kaldığım yeri, iş ararken başıma gelenleri falan anlattım.. bir
    şekilde, iyi gelmişti bana onu görmek, o günden sonra bir daha görüşemedik,
    hayat işte.. birkaç gün daha dayanmamı sağladı.
    o gün gece
    harikulade idi.. bir bardaydım. ve herşey yolunda görünüyordu yinede.. bir
    noktaya kadar. ertesi günün çok büyük bir kısmını es geçeceğim. gece 10du saat,
    istiklal caddesinde eve doğru yürüyordum, hata hata hata, ne evi? otele doğru
    yürüyordum, bir ilan gördüm, girdim,
    “kaç yaşındasın”
    dedi
    “23” dedim,
    “biz daha genç
    birini arıyoruz” dedi, bu neydi şimdi? garip.. anlam veremiyordum olan bitene,
    herşey oldukça saçmaydı, garipti hayat, ne önemi vardı ki yaşamın? ne
    istiyorduk? tanrı bizden ne istiyordu? eğer ot olmasaydı, çoktan dağıtmıştım
    beynimi, çoğu kötü gecemde biraz daha dayanmamı sağladı benim, ve kanal, yeni
    bir kanal buldum kendime, torbacımı çaldı polisler demiştim bir zamanlar size,
    sıkı okuyucularım hatırlıyor olmalılar, herneyse, ölümüne içiş.. sikiş.. kafiye
    yapıyorum, kafanıza takmayın..
    otele döndüm,
    dönerken, 12 kutu yüksek alkollü bira aldım, istisnasız ölüm, katışıksız, saf,
    doğal ölüm, alkol, bir çok kez denedim bunu, bir tam bir yarım intihar ve
    defalarca ölümüne alkol.. oradaydım işte, o ufak odada, geçmişimi düşünüyordum,
    ne yapmam gerektiğini, ne yapmaya çalıştığımı, hayatım boyunca, hiç bi getirisi
    olmayan işlerle uğraşmıştım ve daha 23 diyordum, yarışı tamamlamak istiyordum
    bende çoğunluk gibi, ama dayanamayacağım sanırım..  zor geliyor. pekala.. ertesi gün uyandığımda
    boş kutuları topladım ve dışarı çıktım, pazardı günlerden, anneler günüydü,
    kutuları çöpe atıp otelin karşısındaki kulübeden annem, ve anne olan birkaç
    yakınımı, arkadaşımı falan aradım.. iyi bir duygu olmalıydı çocuk sahibi olmak,
    ama gereksiz buluyordum ben, yeterince sıkıcı bulduğum bir yere neden birini
    götürmüş olayım ki? boş. boşluk. aşk yoksa çocukta yok. nokta.
    düşündüm, akşama
    kadar, napıcaktım? öykülerimin çıktısını alıp şansımı denemeyi kararlaştırdım,
    zaman geçerdi bare, gelmemişti aklıma başka bir şey, kimseyi tanımıyordum
    şehirde, ve sevmiyordum, oyalanmam gerekiyordu, aldım öykülerimi ve bir
    yayınevine gittim, verdim, “bunu falanca beye verirmisiniz?” ne anlamı vardı
    bunun? defalarca göndermiştim ben onlara öykülerimi, hatta bir keresinde,
    ““eğer ilgilenmiyorsanız ve yayınlamak istemiyorsanız, lütfen “çok berbat
    yazıyorsun, boktansın” gibi bir cevap vererek sizinle daha fazla zaman
    kaybetmemi engelleyebilirmisiniz?”. yazılı bir not koydum postaladığım
    zarflara, 30 dan fazla yere, email, posta, ama ne anlamı vardı ki, kestim,
    bitti, geldikleri zaman, “hayır” demek istiyorum.. çok güleceğim bunu derken,
    ama, umarım gelirler.. şanş… başarıyı sadece şanşa bağlıyorum ben, azmin ve
    şansın varsa seni kimse tutamaz. bende her ikiside yok..
    öykülerimi verdiğim
    kitabevinde, tanrıyı gördüm, türkçeye 30’a yakın kitabi çevrilmişti tanrının ve
    orada yüzdeelli indirimliydi, aldım 8 tane, yanımda o kadar para vardı ve bir
    karar almıştım, ertesi gün dönücektim izmirime. bunu kadar içten söylüyorumki;
    izmirim! dönücektim, yoktu başka yolu, ve tüm paramla tanrının sözlerini
    alıcaktım, o günlük sekiz taneyle döndüm otele, o boktan otelde, odamda
    telefonumu şarj edebileceğim bir priz bile yoktu ve banyo ücretliydi, iki kez
    yaptım, neyse, pazar, istanbul, boktan odamda oturmuş kitap okuyorum, “zor bir
    hayat” dediğimi anımsıyorum, oldukça zor bir hayat, o otel odasında daha iyi
    anladım bunu, nasıl dayanmış, harikulade.. (bu kelimeyi girdap çok sık
    kullanıyor, bir çok kelimeyi sık sık kullanır, çünkü gerçekten kelime dağarcığı
    az, ama önemli olan eldeki malzemelerle nasıl bir yemek yaptığınız..)
    ertesi gün.. o
    gecede içtim ben. dönmeye karar verdikten sonraki her gün içtim ve boktan
    odamda kitap okudum, normalde gezmem gerekiyormuş, sevmiyorum kenti, nesini
    gezicem allah aşkına, odamda avrupa seyahatine çıktım o gün buk ve linda ile,
    çok daha eğlenceli gözükmüştü gözüme.. sikmişim istanbulu..
    salı günü yola
    çıktım.. salı gecesi. ama ne yol.. bir düşünün. salı. akşam. içtim yine
    elbette, paramı son kuruşuna kadar tükettim, kitap aldım ve içtim. cebimde bir
    milyon lira kalmıştı. ve çantaları yüklendim, otelden çıkarken, tipin teki,
    “gidiyormusun” dedi,
    “elbette” dedim, ve
    orada her sabah birilerine günaydın der ve cevap alamazdım ben, “bu gece yola
    çıkıyorum”
    “zaten buraya
    gelende temelli kalmıyor” dedi bana, o adamla bir kez kısaca konuşmuştum, bana
    eski istanbulluyum demişti, çok seviyor olmalı.. ben sevmiyorum.. aslına
    bakarsanız sevdiğim şeyler sevmediğim şeylerle kıyaslandığında yüzde beşlik bir
    dilimi kapsar.. cep telefonumun sürekli kapanmasını ve bana kimsenin
    ulaşamamasını çok seviyorum mesela.. gazozla beyaz şarabı karıştırmayı ve
    sabaha dek konuşabileceğim kadar ruhuma denk hatunlarıda. ve kendime bir üçlü
    sarmayı seviyorum, balkonda, gece yarısı çekmeyi, sonra dönüp size bir öykü anlatmayı
    seviyorum.. pekala.. (bu kelimeyi sevdim, bağlama ve kesinti yaratmamı
    sağlıyor, öykülerde yarattığım kesintileri de severim)
    noldu dersiniz
    çantamla beraber bilet aldığım şirketin yazihanesine yürürken? çantamlardan
    birinin, ki en ağır olanıydı, sapı koptu.. 25 adet bukowski, iki adet jack
    kerouac, (ki sevmedim), almıştım ve hepsini tıkmıştım bu çantaya, ve zaten yer
    yoktu çantada, ağzına kadar doluydu, ve koptu.. ve henuz galatasaray lisesinin
    ordaydım koptuğunda sap.. napabilirdim? yardım eden çıkarmıydı? insanlar
    bencildir.. bu yüzden bu kadar acı çekiyoruz.. yürüyordum.. duruyordum. nefes
    alıp iki adım atıp tekrar duruyordum. çanta sapsızken zorluk çıkarıyordu,
    üstelikte bir omzumda birde sırtımda çanta varken.. ama başardım sonuçta, 70
    veya 80 dakikada taksim meydanına geldim, orada oturdum bir süre.. evi aradım.
    geliyorum dedim. bu kez kesin. herşey kesinleşince kesin bir haber
    vermeliydim.. ve final.. izmiri soluyordum yeniden. buruktu içim. kırık.. ve
    acı. basmanedeydim yeniden. bir taksiye binip evimin önünde durdum ve evden
    para alıp taksiye verdim.. içeri girdim.. su içtim. su.. çeşmeden! istanbulda
    bu da olmuyormuş galiba. ve yatağıma yattım. odaya baktım. garip geldi.
    yabancı. duvarlarıma baktım. yıllardır yoktum sanki orada.. ama dönmüştüm işte.
    ve hediyem olan cdlerimi çıkardım çantamdan. dinlemeye başladım, iyi şeylerdi
    gerçekten.. keşif.. bu kadar..
    haa bu arada,
    unutmadan, istanbuldayken, cumartesi günü bir yere form doldurmuş ve kısa bir
    görüşme gerçekleştirmiştim.. izmire döndükten iki gün sonra aradılar..
    “alo. biz falanca
    yerden arıyoruz.. falanca beylemi görüşüyoruz. form doldurmuşsunuz, yarın sabah
    gelip başlayabilirsiniz”
    şaka dedim. şaka
    yapıyor olmalılar.. gitmedim tabii ki.. ve gitmeyeceğim de..  [
    12 ağustos 2005 – 02:30 ]

  • asimetrik kişilik bozukluğu 1: bir seks hikâyesi


    “yaşadığımız
    yalanlar üzerine verilmiş akıllı kararlar” – 2pac
    1.
    bir akşam, her akşam olduğu gibi, evden amaçsızca
    çıkıp, rastgele bir bara girdim.. içerisi kalabalık değildi, saymaya çalıştım
    ama her seferinde baştan başlamak zorunda kaldığım için bir son verdim bu
    işkenceye ve bir içki istedim.. içkimi yudumlarken dans edenleri izliyordum ve
    bir anlam veremiyordum bu hazırlığa, ‘benimle sevişir misin’ diye sormak
    kestirme bir yol gibi gelmişti bana her zaman, evet ya da hayırdan başka bir
    cevap alamazdınız nasıl olsa ve eğer hayır ise cevap, bu, dans seansı sonrası
    da hayır olacaktı.. uğraşmaya değmezdi..
    herkesin bir ailesi vardı ve de bu nedenle
    gittikçe boşalıyordu bar, özgürlük ise seni merak edecek birinin olmayışıydı..
    2 saat sonunda, eski işime geri döndüm ve bu kez karıştırmadan ulaştım sona;
    tam 12 kişi kalmıştık.. öykünün başından beri barda tek başına oturan kadının
    yanına gittim ve “konuşmak ister misin?” dedim..
    “ne hakkında” dedi
    “size gitmek hakkında” dedim..
    “olabilir ama biraz daha içmeme izin vereceksin
    öyle değil mi?” dedi..
    “neden izin istiyorsun ki?” dedim
    “bu görünmez bir zincirdir” dedi
    “izin istemek mi?”
    “elbette”
    “ben senin zincirini tutmak
    istemiyorum” dedim ona
    “yanlış anladın” dedi, “izin
    isteyen tutar zinciri, senden izin isteyerek şirin gözüküyorum ama aslında
    yaptığım şey, senin de benden izin istemeni sağlamak”
    “ne konuda izin isteyecekmişim ki
    senden?”
    içki geldi ve daha sonra, yani çok sonra demek
    istiyorum, bardan çıkmaya hazırdık, ancak bir sorunumuz vardı, o da, bu hatunun
    benim öpücüklerime karşılık veremeyecek kadar sarhoş oluşuydu ve bir ayyaşla
    sevişmek ile bir ölü ile sevişmek arasında hiç bir fark yoktu.. onu belinden
    kavradım ve ayağa kaldırdım, garson bizi gördü ve yanımıza yanaştı, hatun, “beni
    bu arkadaş götürecek bugün” dedi, “size gerek yok..”
    dışarı çıktık, “arabam var” dedi,
    “kullanmayı biliyor musun?”.
    “denerim” diye cevap verdim. ben çok
    fazla içmemiştim ve araba kullanabilirdim sanırım..
    “şu karşıda, kırmızı renkli olanı, anahtarlar
    çantamda”
    hatun arabaya dayandı ve bende çantasını
    kurcalamaya başladım, anahtarları buldum, kapıyı açtım, onu bindirdim ve bende
    direksiyona geçerek arabayı çalıştırmayı denedim..
    “kanyak” dedi, “çevir hadi, hiç mi
    film izlemedin sen?”
    arabadan çıktım ve biraz ilerdeki büfeden bir
    kanyak aldım, tekrar arabaya bindim ve, şişeyi ona uzattım..
    “teşekkür ederim” dedi, “kanyakı
    çevir hadi”
    “önce onu bitir” dedim, “bu gece
    bu kadar yeter hem”
    “izin istemiyorum ki senden” dedi
    “hem kanyak da istemiyorum.. şu lanet şeyi işte, çevirmen gerek onu, öyle
    çalışıyor diye hatırlıyorum, orada bak”
    eli ile torpido gözünü işaret ediyordu, belki de
    kontak anahtarını çevirmemi istiyordu, hiç bir şey anlayamıyordum..
    “sigara yok” dedi
    “bende de”
    “e al o zaman”
    “param bitti” dedim, “o elindeki
    şişe son paramı emdi..”
    “çantamda var” dedi.. çantasını açtım..
    parayı aldım, arabadan çıkarak tekrar büfeye gittim.. sigara aldım ve döndüm..
    tekrar arabaya bindim.. sızmıştı.. onu arabadan indirip arka koltuğa yatırdım..
    ön koltuğa geçerek bir süre daha arabayı çalıştırmayı denedim.. olmuyordu.. ve
    ben hiç bir şey için çok fazla uğraşmak gerektiğine inanmıyordum, olmuyorsa
    olmuyordur, zorlamanın anlamı yoktur.. ön tarafa da ben yattım ve böylece
    mutsuz bir çift olduk bir süre için.. mutsuz çiftler ayrı yatarlar.. aynen
    anneniz ve babanız gibi.. siz olmasaydınız çoktan boşanırlardı, siz onların
    hayatını mahvediyorsunuz!
    sabah oldu, uyandırdı beni,
    “kalkar mısın, işe gitmeliyim, naptığını
    sanıyorsun sen söyler misin?”
    “uyuyordum sadece”
    “iyi, arka koltukta daha rahat
    uyuyabilirsin, hadi çabuk, geç kalıcam”.
    arka koltuğa geçtim ve uyumayı sürdürdüm..
    uyandığımda, 4 kapısı da kitli bir arabanın içinde esir kalmıştım.. ön koltuğa
    geçerek radyoyu açmak istedim, radyo yoktu, torpido gözünü kurcaladım,
    bomboştu, etrafa  bakındım, loş bir
    ortamdı, sanırım bir garajdaydım.. bekledim, bekledim, bekledim, bu süre içinde
    kaç kez mastürbasyon yaptığımı hatırlamıyorum ama son bi kaç kez zirvede iken
    bi gram bile akmadım.. vanayı sonuna kadar açarsınız ama bi gram bile akmaz,
    sular kesiktir, bunun gibi bişi.. akşama doğru, sanırım akşama doğru, çünkü loş
    ortam biraz daha kararmıştı, uyumak için tekrar arka koltuğa geçtim ve bu
    yorgunluğun üzerine iyi bir uyku çektim kendime.. uyandığımda sokak lambalarını
    gördüm ilk olarak ve kafamı kaldırıp camdan dışarı bakınca da, aracın, dün
    gittiğim barın önünde park edildiğinin farkına vardım.. kapılar kitli değildi,
    çıktım ve bara girdim.. dünkü hatun aynı masada oturmuş içiyordu, “merhaba”
    deyip masaya oturdum.. “günaydın” dedi, “kendine bi içki iste,
    hemen gelicem”. kalktı ve bardan dışarı çıktı.. 2 dakika sonra içerdeydi..
    “nereye gittin?” dedim
    “arabanın yanına.. kapıları kilitledim”
    “beni onun içinde unutma bir daha”
    “sende koltuklarımdan çocuk edinmeye
    çalışma.. koltuk bu, hamile kalarak çoğalmıyor, fabrikası var onların.. ama sen
    bilirsin, ben bir sonuç elde edemeyeceğini bilmeni istedim sadece.. yoksa
    önemli değil koltuklara yaptığın.. koltuk bu, tuvalet olarak bile
    kullanılabilir, anlamaz o bunu, hissetmez”,
    “çok içiyorsun.. ve ben araba kullanmasını
    bilmiyorum”
    “önemi yok bunun”
    “benim için var”
    “o zaman defol”
    “ne?”
    “sana şu ana kadar herhangi kötü bir şey söyledim
    mi? senden şikâyet ettim mi? hayır! sana kontak diyorum, sen kanyak alıyorsun,
    arabayı çalıştıramıyorsun, bu yüzden evden yürüyerek 1 dakikada ulaşabileceğim
    bir işe, senin yüzünden geç kalıyorum, üstelik gece boyu iki büklüm yattığım
    için her yerim ağrıyor ve ben ağzımı bile açmıyorum, seni anlayamıyorum,
    gerçekten anlayamıyorum”
    donmuştum.. tek bir harf dahi çıkartsaydım,
    büyünün bozulacağını biliyordum, susup gözlerine bakmayı sürdürdüm.. sonunda
    olmuştu işte, onu bulmuştum, ve bırakmayacaktım..
    “özür dilerim” dedi..
    “haklısın ama”
    “olabilir, gene de özür dilerim”
    “çok içiyorsun”
    “hı hı”
    “bugünlük, sadece bugün az iç, söz, yarın araba
    kullanmasını öğrenicem”
    “yarın sabah anahtarları bırakırım sana, içkime
    karışma”
    tekrar arabaya kadar taşıdım onu.. ve tekrar
    denedim arabayı çalıştırmayı, o sızdı, arka koltuğa taşıdım, ona bir not yazıp
    ön koltuğa yattım.. uyandığımda, onun sabah işe giderken beni uyandırmaya
    çalıştığını hayal meyal hatırlıyordum,
    “hadi kalk, işe gidicem ben”
    “tamam kalkıcam”
    “hadi ama”
    “ya tamam dedik ya sana” diye bağırdım..
    sonrasını hatırlamıyorum, sanırım bi daha seslenmedi.. direksiyona bir bant ile
    yapıştırılmıştı sabah yazdığım not; “anahtarı bırakmayı unutma”. kâğıdı söktüm
    ve arkasını çevirdim, o da bana bir not yazmıştı; “arka koltuğa kahvaltılık bir
    şeyler bıraktım, anahtar için üzgünüm”.
    anahtar yoktu ve kapılar kitliydi.. ama camlardan
    çıkabilirdim, ama bu kez de garajdan çıkamazdım.. bekledim.. bekledim..
    bekledim.. koltuk itiraz etmiyordu hiç bir pozisyona.. ve tekrar sızdım.. ve
    tekrar uyandım.. barın önünde park edilmişti araç, indim, bara gidip yanına
    oturdum, o kalktı ve arabanın kapısını kilitlemek için çıktı, tekrar geldi,
    oturdu ve bir içki istedi..
    “anahtarı neden bırakmadın?” dedim..
    “kaçmanı istemedim”
    “kaçmak?”
    “hı hı.. garajdan eve giden bir merdiven var, ve,
    yani yaşadığım yeri görünce falan, ya da benden bıktıysan, bu gece içmiyorum
    bak, eve gidicez birazdan, ben kullanıcam”. içkiyi benim için istediğini
    anladım ve gidelim o halde dedim, bende içmek istemiyorum.. çıktık.. arabaya
    bindik.. ve bana nasıl çalıştırıldığını gösterdi..
    bir evin önünde durdu, arabadan indi, garajın
    kapısını açtı, arabayı soktu, daha sonrada içerdeki merdivenden evine çıktık..
    2.
    ertesi gün, sabah uyandım.. çok değişik bir
    cümleydi bu benim için, ‘sabah uyandım’, alışıldık bir şey değildi, sabahları
    genelde uyurdum, uyanırsam da, bi fantezi kurar, sonra gene dalardım uykuya,
    akşamdan kalma olduğum zamanlarda işkenceydi sabahlar, ama değiyordu buna..
    ancak hala, kusarken her şeyi çıkartamamıştım içimden, mutlaka bir şeyler
    kalıyordu içerlerde, yerleşip büyüyorlar ve akraba çıkıyorlardı ondan
    öncekilerle.. “bir düşünce diğerine bağlanır ve derken kapı çalar”, kimin
    dizeleriydi bu? yoksa şu an mı uydurmuştum, evet bu daha mantıklıydı galiba,
    dizeler mantıksızdı oysa.
    dün gece için bir sansür uygulamamıştım.. olan herhangi
    bir şey yoktu yani.. sadece içki içme mekânı değişmişti, hepsi bu.. sonrada
    sızılıp kalınılmıştı.. ve zaten evde olunulduğu için de bir problem
    yaratmamıştı sarhoş olmak.. uyandım ve uyumaya çalıştım tekrar.. saat yediydi..
    sabahın yedisi.. yanımda yatıyordu lita ve memnundu halinden.. en azından öyle
    görünüyordu rüya görürken – uyanmaya çalışıyor gibi bir hali yoktu.. ama
    uyanmalıydı mutlaka.. uyanmak zorundaydı.. omzuna dokundum.. sarstım biraz..
    tepki yoktu.. biraz daha dürttüm.. bir değişiklik olmadı.. şiddeti arttırdım..
    hala uyuyordu.. ve benim başımdaki ağrı onu taklit etmemi engelliyordu..
    uyuyamıyordum.. ama gene de bunu denedim.. olmuyordu.. sıkışmıştım.. bunu
    hissedebiliyordum.. bunu çok sık hissederdim.. uyanırsınız ve kusarsınız..
    başınız ağrıyordur, aynada kendinize şöyle bir göz atıp, dün geceden kalma bir
    değişiklik olmadığını fark edince, tekrar yatağa dönersiniz.. ama
    uyuyamazsınız.. yatıp beklemek dışında yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur…
    biraz daha dürttüm.. bir değişiklik olmadı, başka bir yöntem denedim uyandırmak
    için, bir inilti sesi işittim.. doğru yoldaydım.. aynı bölgeyi biraz daha
    kurcaladım.. biraz daha.. ve uyandırmayı başardım onu.. konuşmasına fırsat
    vermeden, hey hey bi saniye, aklıma bişi geldi, sanırım 17 yaşındaydım, ya da
    onun gibi bişi, gece arkadaşlarda kalacaktım, eve telefon ettim ve izni
    kopardım, ama gece arkadaşımla kavga ettik, ve, sanırım saat 2 gibi onlardan
    çıkarak eve doğru yol aldım, otobüs yoktu o saatte, yürüyerek gidebilmek
    dışında başka bir alternatif yoktu, ya da beklemek, günün ilk otobüsünü, neyse
    ben yürümeyi seçtim ve kemeraltından geçmem gerekiyordu, geçiyordum da, bir
    polis çıktı karşıma, karakolun yakınındaydım, amca burdan basmaneye nasıl
    gidebilirim dedim, konu değişmişti, kimlik sormak yerine yolu tarif etmeye
    girişti ve ardından zamanımıza hızlı bir dönüş ile, “başım ağrıyor, hap var mı”
    dedim lita’ya.. “uyanmıyordun, amacım taciz etmek değildi”. esnedi ve kalktı
    ayağa, yatak odası ile mutfak aynı odadaydı, ve birde içki odası vardı evde, o
    bu ismi vermişti odaya; “burası yeme odası ve burası içme odası, burası
    boşaltım odası, ve burası da, aaa, burası 
    da, hmm, burası böyle boş işte” bomboş bir oda vardı, her şeyiyle boş,
    duvarları bile renksiz, bomboş, hiç anı yok.. boşaltım odası tuvaletti ve yeme
    odası ise yatak odası ile mutfağın senteziydi.. içme odasının farkı neydi
    derseniz, bir bar gibi inşa edildiğini söyleyebilirim size, 5 adet masa,
    masalarda oturan heykeller, heykel barmen, heykel… her şey heykel.. ve o odada
    içtikten sonra hareket etmemeye özen gösteriyordunuz, sadece dikkat çekmemek
    için, heykeller hareket etmiyordu, ani bir hareket, kafalarını size
    döndürmelerine neden olabilirdi belki de.. kim bilir.. ben bir heykel değildim,
    bilemezdim bunu.. hap ve su, bir baş ağrısı hapı, içtim, “büyük olasılıkla işe yaramayacak
    ama” dedi.. “neden” dedim, “uyku ilaçları baş ağrısını geçirmiyorlar sanırım,
    ama hissetmezsin en azından, elimizdeki tek alternatif buydu”. oldukça
    zekiydi.. tekrar uyudu.. ve uyandırıldığımda (uyandırmak için benim tarzımı
    denemişti) saat öğleni geçiyordu, ya da zaman.. her neyse işte, “bugün tatil”
    dedi, “gün benim günüm, satmak zorunda olmadığım bir gün bugün..”
    dolaptan bir bira aldım ve birayı elimden alarak
    dolaba koydu o, “yemek yiyelim” dedi, “karşıdaki kafede, oraya içkili
    gidemiyorum, içkili olduğum zaman almıyorlar beni, ve yumurta sevmem, hayatta
    en nefret ettiğim şey yumurtadır, ne yazık ki pişirmeyi becerebildiğim tek
    şeyde o”. kafeye gittik, güzel bir kafeydi, “ne yiyeceksin lita?”
    “2 patates, birerde çay”. benim yerime karar
    vermesinin nedeni neydi ki?
    “ben yumurta istiyorum” dedim, “ve de ayran”.
    garson gitti ve geldiğinde elinde iki tabak kızarmış patates ve iki bardak çay
    vardı,
    “bu ne” dedim, “ben yumurta istedim, ve de
    ayran”. garson kız – doğruyu söylemek gerekirse, ki çoğu zaman gerekmez, lita’nın
    ruhunu o garsona sokmak ve daha sonra o bedene kendimi sokmak hoş olurdu,
    fantezi işte, klişe ve fantastik, neyse, garson kız mavi renk kalem ile
    süslenmiş olan göz kapaklarını yumarak lita’ya döndü, lita’ya başımı
    çevirdiğimde garson arkasını dönmüş ve yan masa ile ilgilenmeye başlamıştı..
    lita’nın ona nasıl bir hareket çekmiş olabileceğini düşünmeye başladım ve
    sokağı izlemeyi sürdürdüm bir süre.. sessizlik.. ortamdaki gerilimi size
    yansıtamıyor olabilirim belki de, ama bunu söyleyip hayal gücünüze
    güvenebilirim; ortam gerginleşmişti..
    “neden yemiyorsun?”
    “bekliyorum” dedim
    “neyi?”
    “yumurta ve ayranı”
    “gelmeyecek” dedi,
    “ama ben yumurta ve ayran istedim”
    “bende getirmemesini… ”
    “ne sikim iş bu” dedim,
    “ye” dedi, “hepsi bu, ye ve gidelim”
    “yemeyeceğim”
    “o halde defol”. haklıydı, izin isteyerek
    görünmez bir zincir ediniyordunuz.. patatesi yedim ve oradan çıktık, açtım,
    protestomu tam anlamıyla gerçekleştirememiştim, sadece çayı içmemeyi
    başarabildim, üstelikte içine şeker atıp karıştırarak.. yürüyorduk, temas
    oluyordu bazen, omuzların değmesi gibi, yan yana yürüyen iki insan nereye
    gitmesi gerektiğini bilmiyorsa, virajlarda çarpışabilirler, gayet doğal bu,
    neden sorun ediyorsun ki?
    “bunu bilerek yapıyorsun” dedim..
    “yumurta sevmem, söylemiştim sana, öyle değil mi?”
    “ama ben yiyecektim sen değil”
    “orada yumurta yenmiyor, mekân arkadaşımın,
    garson arkadaşım”
    “mekân sahibi garson mu?”
    “elinden gelen tek iş bu, para biriktirdi, mekânı
    açtı ve garsonluk yapmaya başladı, boş durup gelen kârın bir kısmını alıp geri
    kalanları orada çalışanlara vermeyi içine sindiremedi”
    “çok garip arkadaşların var” dedim
    “pekte garip gelmiyorlar bana..”
    “ama öyleler..”
    “seni bırakmamı istediğin bir yer var mı?”
    “benden sıkıldın mı”?
    “elbette, şimdilik, herkes sıkılabilir zaman
    zaman”. bir sonraki virajda farklı yerlere döndük.. bilinçsizce, öyle aniden
    döndük işte.. ve yolumuza devam ettik.. yürüyordum.. ve kendi kendime
    söyleniyordum, kimse göründüğü gibi değildir, görünen gerçeğin arkasındaki
    gerçeği görmek gerekir, bunun için arada sırada kahvaltı ederken yumurtayı
    tavana fırlatıp yere düşmesini bekleyebilirsiniz.. 2-3 sokak sonra karşıma
    çıktı, sanırım köşede beni bekliyordu,
    “özür dilerim” dedi, “deliyim, bunu kabul et”
    “sorun değil” dedim, “herkes zaman zaman
    delirir”. tekrar yürümeye devam ettik, bu kez nereye gitmemiz gerektiğini
    biliyorduk, içeri girdik ve 15:15 seansının yeni başladığını gördük, bilet
    aldık, yerimiz gösterildi ve oturduk.. izledik.. bitti, çıktık, akşam olmuştu
    ve hava kararmak üzereydi… onun evine doğru yürümeye başladık ve bu sırada
    yağmur başladı, gittikçe hızlanıyordu, adımlarımız gibi.. tanrıyla yarışıyor
    gibiydik.. kapının önünde durduk..
    3.
    “içeri gel hadi, hasta olacaksın, aptallık etme”.
    yolun karşısına baktım, içerisi boştu ve güzel görünüyordu, denemeye değerdi,
    “hayır” dedim lita’ya, “akşam o bara gelirim”. yolun karşısına geçerek içeriye
    girdim, sabah oturduğumuz masaya oturdum, garson kız geldi,
    “merhaba”
    “oturmaz mısın?”. garson kızı, ya da mekânın
    sahibini, masama davet ettim, teklifimi geri çevirmedi.. kimse yoktu içerde,
    sanırım kapatmak üzereydi o da..
    “arkadaşın..” dedim, 3-5 saniye duraksadım ve
    devam ettim, “sorunu ne?”
    “sorunu yok” dedi..
    “var” dedim, “hiç dikkatini çekmedi mi bu senin?”
    “insanları neden sağlıklı ve hasta olarak
    sınıflandırıyorsun” dedi, “standardize olmak boktandır, farklı işte, hepsi bu,
    farklı, anlamıyor musun” kafenin camları indi.. bir sopa tarafından sert bir
    darbe.. sıçradım ve ayağa kalkarak geri çekildim, garson kız sakin sakin
    oturuyordu masada, mutlaka görmüş olmalıydı lita’nın elinde sopayla evden çıkıp
    üzerimize doğru koştuğunu..
    “sorun değil lita” dedi, “geçti..”
    “hı hı” dedi lita, dudakları bile titriyordu ve
    soğuktan olmadığını anlamak güç değildi, daha sonra gözler, yaşlar, boşalmak,
    ve yere oturdu.. bende gidip yanına oturdum..
    “özür dilerim” dedi, “yapmamam gereken bir şey
    yaptım sanırım”
    “çok sık özür diliyorsun” dedim..
    “bunun için de özür dilerim” dedi.. “çok sık özür
    dilediğim için falan işte yani..” eve çıktım bu kez, garson kız gelmedi, evine
    gitmesi gerekiyordu.. öyle söyledi.. yalnız bırakmak istediği belliydi.. yalnız
    kalmak isteyen kimdi? böylesi bir deliyle.. ölümü göze alıp ayakkabılarımı
    çıkardım ve geçtim içeri.. heykellerinin birini masadan kaldırıp oturdum, “ne
    içersiniz Beyefendi?” dedi, gülüyordu, deliydi – muhtemelen..
    “siz ne tavsiye edersiniz” dedim, neyse lafı
    uzatmayacağım, yataktaydık gene, ve bir şey olamayacak kadar sarhoştuk, o
    istiyordu ama bir şey olmayı, ben bir şey olmayı istemeyi bırakalı yıllar
    olmuştu, sırt üstü yatıyordu o ve ben ise yan yatıyordum, yüzüm ona dönüktü,
    oda bana döndü, elini aletime attı, “uyumuyorum” dedim, “uyandırmaya
    çalışmıyorum” dedi, “yapma”, “yapıcam”. elini tuttum ve vücudumun yarısını onun
    üzerine attım onu sırt üstü çevirerek, ellerini de yukarı kaldırmıştım, tecavüz
    etmenin zıttını yapıyordum, elini aşağı indirmeye çalışıyordu ama buna izin
    vermiyordum ve böylece bir süre mücadele ettik, yüzü ile yüzüm arasında mesafe
    yoktu, hatta dudaklarımız birbirine temas ediyordu.. ama öpüşmüyorduk, bu daha
    çok, sürtmeydi, istem dışı bir şekilde, belli belirsiz bir temas, o an amacımız
    bu değildi çünkü ve ellerini aşağıya indiremiyordu.. çok güçlü biri değildi
    lita, en azından bana göre, ve neden bunu yapmasına izin vermediğime gelince,
    yarın sabah o sopanın benim kafama inmeyeceğinden emin olmalıydım.. “ben
    sarhoştum beni kullandın” dırdırına katlanamazdım doğrusu, daha önceleri birçok
    sarhoşla yattım, hatta çoğu ile ilk seferimizde sarhoştuk, ama bu başkaydı,
    korkutucuydu lita.. yaptığı heykeller gibiydi.. belirsiz bir rotada ilerliyor
    gibiydi.. ve bu galiba kaos demekti.. dudaklarımı ısırdı, çok zekiydi, ve
    teslim oldum.. üzerime çıktı.. bana giymem için verdiği eşofmanı çıkardı
    altımdan, içine aldı beni, rahat ve soğuktu, kısa zamanda ısındı ve patladı..
    üzerime yığıldı.. uzun sürmemişti, amacı buydu, ben sızmadan içine getirtmek
    beni.. lanet olsun dedim, duymadı, ya da duymak istemedi..  
    4.
    sabah uyandığımızda, bu konuda hiç bir şey
    konuşmadık.. işe gitmeyeceğini söyledi bana, ve daha sonra evinin karşısındaki
    kafede garson olduğunu öğrendim.. yaşadığım yere gittik bu kez de, görmek
    istemişti..  gördü.. beğendi.. özellikle,
    her köşede bir kâğıt parçası ve her kâğıt parçasında birkaç cümle bulmak hoşuna
    gitmişti.. “demek yazarsın” dedi, “herkes yazar” dedim..
    “yayınlıyor musun?”
    “yayınlamak için yazmıyorum”
    “neden yazıyorsun?”
    “senin dekorun gibi bişi bu da..”
    “anlıyorum, bana taşın”
    “böylesi iyi”. eğildi ve yerdeki yastıkları
    toplamaya başladı,
    “telefonun var mı”, telefonu gördü, ahizeyi
    kulağına dayadı,
    “lita, bırak lütfen”. numarayı çevirdi,
    “alo”, bana döndü, “adresini söyle” ahizeye
    döndü, “hemen gelir misin?”. kimdi çağırdığı? zor olacaktı, evet zor.. ama
    oldu.. onun evinin boş odasına sığmıştı eşyalarım..
    5.
    pardon, anlatmayı unutmuşum, tam evden çıkarken
    telefon çaldı, arayan henry’ydi.. muhtemelen.. beni sık sık arardı zaten..
    henüz 18 yaşındaydı o zamanlar.. lita açtı telefonu.. “alo?”. ve bana uzattı,
    “bir kadın arıyor”. kadın mı? ben kadınlara telefon numaramı vermem ki..
    “alo, kiminle görüşüyorum acaba?”
    “alo”
    “..”
    “tanıdın mı beni?”
    “tanımaz mıyım.. naber?”, beni yılda bir kez
    arayan, yılda bir kez de mektup yazan eski sevgilimdi telefondaki, hala
    istiyordum onu ama geçen yıl evlenmişti.. belki de bir bebeği olduğunu söylemek
    için aramıştı.. yo hayır bu olamazdı nedeni.. o beni sadece canı sıkılınca
    arıyordu..
    “iyiyim. sen napıyorsun”
    “hiçbir şey”
    “telefonu açan kimdi?”
    “aa..ooo.. şey.. telefonda anlatılamayacak bir
    şey bu”
    “neden ki? şekil çizerek mi anlatacaksın?” al
    sana bir deli daha..
    “şu an onun evine taşınıyorum”
    “sevgilin mi?”
    “bu konuda ne düşündüğümü anlattığımı sanıyordum”
    “düşünceler değişebilir”
    “her şey değişebilir, evet, ama bu başka bişi”
    “karın? evlendin mi yoksa?”, telefonun
    ahizesinden girdi ruhum ve diğer taraftan çıkıp gördü yüzünü, dudağını bükmüştü
    o bunu sorarken.. evin önünde bir anadolun aniden fren yaptığını gördüm camdan,
    ev birinci kattı, lita kaş göz hareketi yapıyordu telefon konuşmamı bitirmem
    için, “bi saniye” dedim telefona, lita’ya, “telefon numaranı ver” dedim,
    “önemli!”,
    “beni seviyor musun?” dedi lita, sırıtıyordu,
    tatlı bir gülümse vardı gözlerinde..
    “bi saniye, şu an meşgulüm, sana bir numara
    vericem, beni oradan 1 saat sonra ara”, dedim telefona.. eşyalarımı lita’ya
    taşımak bir saatimi alır sanıyordum..
    “hay lanet böcek, sırtımdan içeri girdi, çıkar
    şunu, çıkar, ben hamamböceğinden nefret ederim, çıkar, çıkar, çabuk ol” diye
    tepinmeye başladım, ahizeyi bırakamıyordum, çünkü karşı taraf, “daha sonra
    arayamam, anla lütfen, 2 dakika, lütfen” diyordu, belki başka şeylerde diyor
    olabilirdi ama anlayamıyordum, hamamböceğinden nefret ederim! neyse, böcekten
    kurtardı beni lita ve adam anadoldan çıkıp kapıya doğru yaklaştı.. kapının zili
    çaldı..
    “hadi, çabuk ol, gidicez”
    “numarayı ver lita, numara!”
    “beni seviyor musun?”
    “lita! numarayı ver”. ona seni seviyorum
    dememiştim hiç, oysa içine geldiğim sırada bana seni seviyorum demişti o, fısıltı
    halinde çıkmıştı sesi ve karşılık olarak aynı anda ve aynı desibelde, “lanet
    olsun” demiştim.. birbirimizi duymazdan gelmiştik o an.. ahizeden ağzımı
    uzaklaştırdım ve yumuşak bir tonda,
    “elbette seviyorum lita, yoksa burada işin ne,
    numarayı ver, o benim kardeşim, anlamıyor musun? görümcen senin o..
    gö..rüm..ce”
    “ensest diye bir şey vardır..” dedi aynı tatlı
    sırıtışla,  “hem böcekler de var burada,
    onların işi ne? onlardan nefret ediyorum dememiş miydin?”. ve numarayı verdi,
    gıcık ediyordu insanı bazen, zorluyordu, yoruyordu, ama o böyleydi,
    değiştiremezdim.. değişmesi gereken bendim.. ve çekim alanına girdiğiniz an
    kurtulamıyordunuz ondan.. kapı hala çalıyordu, “kapıyı aç lita”
    “peki hayatım, hemen defoluyorum, rahat konuş”.
    ve telefona döndüm..
    “alo, ya, şimdi konuşamam, neden anlamak
    istemiyorsun”
    “bende sonra konuşamam, izmir’e geldim, 3 gündür
    seni arıyorum ama yoksun, mektup gönderdiğim adrese gittim, evde kimse yoktu,
    telefona da çıkmıyordun! ya.. görüşmeliyiz.. anla lütfen” lita içeri girdi,
    “şoför acele etmemizi istiyor” dedi, “ne kadar
    zaman o kadar para dedim ama işi varmış 1 saat sonra, ‘nakliyatçı değilim ben,
    çağırdın geldim, ne işin varsa halledelim hemen’ dedi bana”. yalan söylüyordu,
    kesinlikle yalan söylüyordu, nereye ne cevap vereceğimi şaşırmıştım, telefona
    döndüm tekrar ve numarayı söyledim.. 
    “param bitti, başka telefon kartı alamam, otelde
    de kalamam bu gece, başka param yok, asıl sen anlamak istemiyorsun..” dedi
    telefondaki..
    “çabuk ol” dedi lita.. 
    “nerdesin?” dedim telefona,
    “bir oteldeydim.. attılar beni. şimdi otelin
    karşısındaki kulübedeyim.. otelin adı.. adııı.. bi saniye, hah gördüm levhayı,
    maviii..ış..ık.. mavi ışık yazıyor..” derin bir duraksama.. “sana ihtiyacım
    var..”, lita yastıkları yüklendi ve dışarıya doğru yöneldi..
    “tamam, kapatmak zorundayım, aramaya çalış”, lita
    dışarı çıktığında, “almaya gelicem seni” dedim ve kontur bitti.. “orada
    bekle!”. duymuş muydu acaba beni? lita’yı bırakamazdım, onu istiyordum, ama
    diğerini de istiyordum, ve garson kızı da, hepsini istiyordum.. aslında
    istediğim telefondakiydi, ve lita’nın beni istemesi hoşuma gitmişti, kendimi bi
    bok sanmama neden oluyordu lita, bunu sonra anlatıcam.. kasetlerimi bir kutuya
    koydum ve camdan lita’ya uzattım, daha sonra koltuğu yüklendim ve dışarı
    çıktım, şoför izliyordu sadece, pos bıyıklı, kırk yaşlarında bir herifti, zayıftı
    – her anlamda.. muhtemelen daha önce düzüşmüştü lita’yla, lita bu herifi nerden
    tanıyordu? hayır hayır, bunu lita’ya soramazdım, lita’ya ne kadar çok
    ‘sahiplenmeci’ gibi davranırsam o kadar çok kaptırıyordum ona zincirimi..  kasaya attım koltuğu, ailemden kalmaydı
    koltuk, bir tek o, ailemden bana bir tek o düştü miras olarak, içeriye döndüm
    ve müsveddeleri toparladım, ve elbette ufak bir kasetçalar, lita ise kitapları
    koydu bir kutuya, evde birkaç adet kutu vardı, daha önce buraya taşınırken
    kullanmıştım onları ve atmamıştım.. evim 2 oda, bir mutfak ve bir tuvaletten
    oluşuyordu, banyo yoktu, gerekte yoktu, tek başıma yaşıyordum, bazen kadınlar
    oluyordu evde ama sorun olmuyordu tuvalet, ‘banyon yok mu?”, “bu fanteziyi
    senin evinde gerçekleştirebiliriz”, neyse neyse, anılara bir son vermeliydi, bu
    odada ki son parçayı da yüklenerek çıktım, şimdi 2 oda da bomboş kalmıştı.. şoföre
    “içerde buzdolabı var, başka bir şey kalmadı, bi el atsan”.. dedim, kafasını
    uzattı pencereden ve “kol”, dedi, “bende bir tane kol var ahbap, lita sandığından
    güçlüdür hem”. lita sandığından güçlüdür.. lita sandığından güçlüdür.. gebertmeliydim
    pezevengi.. evet bunu hak ediyordu o.. kim ne derse desin o bunu hak ediyordu,
    lita çıktı kapıdan, elinde bir şey yoktu, olması da imkânsızdı, ne kadar güçlü
    olursa olsun buzdolabını tek başına taşıyamazdı, “buzdolabını karşı komşuna
    sattım, içinde hiç içki yoktu, yemeklerin ise bozuktu, hadi gidelim”,
    “lanet olsun! lita, neden benim yerime karar
    veriyorsun”
    “sen ben yok artık, biz, ikimiz, aynı kişiyiz”.
    dişlerimi sıkıyordum, gidip o lanet arabanın lanet kasasından eşyalarımı alıp,
    gerisi geriye evime yüklememek için kendimi zor tutuyordum, neydi beni çeken?
    siyah küt saçlar mı? bir amcık mı? göğüslerinin, bugüne kadar dokunduklarımın
    en büyüğü oluşu mu? kalça? hayır, gözler? hayır, dudak, eh belki, yo yo
    kesinlikle hayır!!! o halde ne? aşk değil, emin olun değil, az önce telefonda
    konuştuğumuz için düşünürsek, bakın buna evet diyebilirim, onu da istiyordum
    çünkü, ona aşığım diyebiliyordum hem, lita söz konusu olunca ise karar
    veremiyordum ne olduğuna, ama çekiyordu işte, farklıydı lita.. hepsi bu.. daha fazlası
    da vardı, herkes onu istiyordu, gördüğüm herkes âşıkmış gibi bakıyordu lita’ya,
    lita’ysa bana.. kısa bir etek giyiyor ve bacaklarını sergiliyordu herkese, ve
    deli ediyordu herkesi, ona kafasını çevirip de bakmayacak erkek yoktu, ama
    benimdi o, her şeyiyle benim, ve onla olduğum süre içinde o yanımdayken her
    arkasını dönüp ona bakan erkekle kavga ediyordum, ve hoşuna gidiyordu bu durum
    lita’nın ve benim.. gördüğüm herkes lita’ya âşıktı.. lita için kumsaldaki kar
    tanesiydim ben..
    ama onla olmamın asıl nedeni bu da değildi! lita
    neyse o’ydu, beni çekende buydu, rol kesmiyordu bana, gerçekti o. beni
    kaybetmemek için rol kesmemişti hiç.. belki de aradığım oydu, bunu daha önce de
    söylemiştim, onu buldum demiştim, ve bırakmayacaktım.. kesinlikle
    bırakmayacaktım, o beni bırakmadığı sürece ben onun olacaktım, ama zor olacaktı..
    gerçekten zor..
    6.
    bir saat olmuştu.. ve hala çalmamıştı telefon..
    acaba yazabilmiş miydi verdiğim numarayı? lita hissedebiliyordu benim telefonun
    çalmasını beklediğimi, karşımda oturmuş beni kesiyordu, hiç konuşmuyorduk..
    arada sırada göz göze geliyorduk sadece.. getirdiğim kasetlerden birini
    koymuştu teybe.. eski bir rap kırıntısı yükseliyordu odada.. çok eski.. “i’m
    havin illusions, all this confusion’s drivin me mad inside. i’m havin
    illusions, all this confusion’s fuckin me up in my mind”.  sevmemişti lita.. alışmaya çalışıyordu.. bir
    şeytanlık düşünüyordu kesinlikle, bende boş değildim ama.. ne yapıp edip onu
    alt edecek ve mary’yi eve getirecektim.. telefon kulübesinde mi bekliyordu
    acaba? otel mavi ışık nerdeydi ki? mary.. evet adı buydu.. böyle diyordum ona..
    ayak ayaküstüne atmıştı lita, sallıyordu ayağını, çok hızlı sallıyordu
    üstelikte
    “kes şunu” dedim, kesti sallamayı.. söz
    dinliyordu.. ve söz dinletiyordu bu şekilde….
    “gidecek misin?” diye sordu
    “nereye gidecek miyim?”
    “o kaltakla görüşmeye”
    “laflarına dikkat et, sana kardeşim olduğunu
    söylemiştim”
    “annende olabilirdi, akrabalık dereceni sormadım
    ki sana”, sesimi yumuşattım tekrar;
    “lita,” gözlerini dikti üzerime, gözleri ile
    duyuyor olabilirdi, “anlaşmaya ne dersin”
    “evime saç telini bile sokamaz” lanet olsun, çok
    hızlı algılıyordu her şeyi, ve kestirip atıyordu hemen..
    “tamam peki”
    “pazarlık yok”
    “tamam dedim ya..”
    “o ‘tamam peki’nin arkasından ne gelir bilirim
    ben.. gerçekten kardeşin de sanki”
    “elbette öyle”. yalan söylüyorsanız, mümkün
    olduğunca kısa cümle kurmalısınız! çok dallı bir yalan, mutlaka çürük bir meyve
    verir..
    “gidip bakalım şu görümceye.. öncelikle
    görmeliyim onu, daha karar vermedim”
    “gidelim o halde?”
    “nerde?”
    “otel mavi ışık diye bir yerdeymiş, nerde
    olduğunu bilmiyorum!”
    “ben biliyorum!” nerden biliyorsun?
    yola çıktık.. ben film izlerken, ‘hemen bitsin’
    hissi verirse, kapatırım hemen.. kitap içinde aynı şekilde.. hayatta böyledir
    benim için ama henüz o his gelmedi.. geldiği gün intihar edicem.. aslında
    intihar yeni bir başlangıç için kesin bir yöntem değil.. hafıza kaybettirici
    bir ilacın icat edilmesi gerek hemen, ve birde başka bir geçmişi üzerime inşa
    edebilecek arkadaşlar edinmeliyim.. canım sıkıldıkça yapmalıyım bunu..
    yapmalıyız.. – ve işte bu yüzden, yola çıktık dedikten hemen sonra şunu derim;
    otele vardık.. yola çıktık.. otele vardık.. anlatım bu, aha, aklıma ne geldi;
    “benim var, diğer müptelaları sikiyim, anlayış bu, kıskanç polisler, bizim
    hayatımızı cehenneme çeviriyor”. hell 4 hustler..
    yola çıktık.. otele vardık.. akşamüstüydü vakit..
    iyi bir oteldi – kötü bir yerdeydi.. otelin karşısında telefon kulübesi vardı,
    kulübenin yanında da bir bank.. bankta oturuyordu mary.. masum ve sakin bir yüz
    ifadesi vardı onda.. at çantana, kutuplara götür, gıkını çıkarmaz hesabı.. ama
    öyle değil işte.. sadece dene.. ve kimin çantaya konulup nereye götürüldüğünü
    gör..
    “dur lita, şurda oturuyor işte”. indik arabadan
    ve o da ayağa kalktı bizi görünce, sadece tokalaştık ve bu işi çakozlamasına
    neden oldu mary’nin.. 1 yıldır görüşmüyorduk, normal şartlarda sarılmalı ve
    öpüşmeliydik.. lita bir kasırgaydı.. hiç konuşmuyordu.. tanıştırılmayı
    beklemediği açıktı, “mary bu lita, ve bu da kardeşim mary”. mary yüzüme baktı,
    ve durumdan iyice emin oldu artık… lita aşırı derecede zekiydi, hata yapmıştım,
    “ve buda kardeşim mary” dememem gerekiyordu, lita zaten biliyordu onun kim
    olduğunu, ben mary’yi kendi kendisi ile tanıştırıyordum bu sözle, kardeşim
    olduğunu söylemeye çalışıyordum ona..
    “merhaba mary, ‘sen kardeşim mary’sin’ demiş
    oldun işte, anlamıyorum sanma” diyecekti lita aynı günün gecesi.. uzatmaya da
    gerek yoktu..
    arabaya bindik.. ve eve doğru yol aldık.. evin
    önünde durduk.. ben lita’yı ikna ettiğimi sanıyorken, “hey, böyle gidiyoruz, bu
    tarafa” diye bağırdı, evinin karşısındaki kafeyi işaret ederek.. evinin
    kapısından geri döndüm mary ile ve kafeye girdik.. oturduk.. garson kız geldi,
    bak bu hiç dikkatimi çekmemişti, gayet pek tabi, evet evet olabilirdi, bu
    garson kızda da kalabilirdi mary.. 
     7.
    akşam evdeki barda oturuyorduk lita ile.. loştu
    ortam.. sarhoş olunca, kendinizi bir barda sanıp dışarı çıkabilirdiniz,
    heykeller sanat kokuyordu ve böylesi bir sanata kimse değer vermiyordu.. kimse
    değer vermeyecekti.. hatta sanat olarak bile görülmeyecekti.. ne olarak
    görüldüğü lita’nın umurunda değildi.. yapmıştı işte.. canı sıkılmış ve
    yapmıştı.. ama canı sıkılıyordu hala.. “bu iş böyle olmaz” denirdi çoğu zaman,
    “türkçeyi bozuyorsun, bu iş böyle olmaz”. “yazar, yırtar atar” dönemine geri
    dönerdiniz sonra.. yazarlığın belli dönemleri vardı, öncelikle işe yazmak ve
    yırtmak ile başlardınız, bunlar ısınma turlarıydı, yazardınız ve belki hemen belki
    bir saat belki de bir gün sonra yırtıp atardınız.. ‘iyi yazdım’ duygusu bir
    süre sonra ‘bok gibi yazmışım’a dönüşürdü.. bu süre zamanla artardı, bir hafta
    sonra yırtıp atardınız, bir ay sonra yırtıp atardınız, bir yıl, 10 yıl… sonra
    “yazar, yırtar atar” dönemi sona ererdi ve “yazar, okutur tatmin olmaz” dönemi
    başlardı.. bu kez de, yazdıklarınızı çevreniz üzerinde denerdiniz.. kobaylar
    yalancıdır.. “iyi yazıyorsun devam et”, “iyi yazıyorsun sende ne cevherler
    varmışta haberimiz yokmuş”, “iyi yazıyorsun neden yayınlamıyorsun”..
    beğenmezdiniz oysa.. bir kitap okur ve “nasıl yazmış orospu çocuğu” diye iç
    geçirirdiniz.. “bende yazarım ki”, “bende yazıcam ki”, “benim neyim eksik ki”,
    sonra ufak birkaç dergide yayınlanırdınız.. bu doğru yolda olduğunuz anlamına
    gelmekteydi.. bir süre sonra, bir bok sıçar ve devam ederdiniz sıçmaya..
    yazarlık böyle bir şeydi.. benim başıma hiçbiri gelmedi.. yanlış yolda olduğumu
    biliyordum.. ama çıkamıyordum işin içinden bir türlü.. “bir yazar olabilmen çok
    kitap okumalısın evlat.” okumuyordum.. ya da çok çabuk sıkılıyordum.. bir öykü
    yazıyorlardı önce kafalarında, daha sonra onbinbeşyüz tane tasvir ile örtüyorlardı
    üzerini ve iş uzadıkça uzuyordu.. 400 sayfa.. adı da roman.. sokarım öyle işe
    demiştim..
    “sonra ne oldu” dedi lita.. ilk defa anlattığımı
    dinleyen birini bulmuştum… am peşinde değildim ben, denk gelirse yapıyordum..
    ama koşmuyordum peşinden.. kovalamıyordum.. onlarda beni buluyordu.. nasıl
    olduğunu bilmiyorum, genelde sakin takılırım.. sonra ne oldu?
    “internete bulaştım“ dedim.. “ve senin
    heykellerine döndü iş”
    “anlıyorum”
    “ve bıraktım.. bir iş bulmalıydım.. ve
    çalışmalı.. ama yazmak beni bırakmadı”
    “bırakmaz.. yapışır.. bilirim bu duyguyu.. ve
    gerçektir işte o zaman..”
    “yazmak için yaşamak ya da yaşamak için yazmak”
    “…”
    “sonra bir iş buldum.. bir fabrikada ve o eve
    taşındım ailemden ayrılıp.. ve daha sonra işten attılar..”
    “sana bir iş bulabilirim ben” dedi, “çok kişi
    tanır beni”. çok kişi tanır beni.. çok kişi tanır beni..
    “mary nolucak?”
    “şimdilik idare edicez ama kardeşin değil o”
    göz teması ve sessizlik..
    “merhaba mary, ‘sen kardeşim mary’sin’ demiş
    oldun işte, anlamıyorum sanma” gülüyordu, bu kez o pis sırıtış yoktu, ruh vardı
    gülüşünde.. hastaydı..
    “neden bunu yapıyorsun”
    “çok mu hızlı geldim sana”
    “gelenin ben olduğumu sanıyordum”
    “bebekler seni korkutur mu?”
    “büyümesi için mama almam gerekiyorsa korkutur..
    her türlü “gereklilik” beni korkutur”
    “ben alırım”
    “başa alalım mı ne dersin?”
    “baş?”
    “başa alalım ve orada bırakalım, şimdi eşyaları
    benim evime götürelim ve senide o bara bırakıp gideyim ben”
    “mary kalıcak ama, burda benimle”
    “kaç gün..”
    “buna ben karar vericem”
    8.
    uyandım.. ve karanlık.. rüyaydı.. peki nereye
    kadarı? evet, lita yatakta ve mary de, boş odada.. hiç bişi olmamıştı, akşam
    evdeki barda oturmuyorduk, yazarlıktan laf açılmamıştı, lita mary’yi almamıştı
    ve her şey olağan süreğenliğinde ilerliyordu.. tekrar uyudum..
    9.
    “garson kız geldi” demiştim, ordan devam
    ediyorum, evet, pek tabi garson kızda da kalabilirdi mary diye düşünmüştüm
    hani, yani lita’yı ikna edemezsem eğer, bu da bir ihtimal…  üçümüzde birer çay istedik.. lita sigarasını
    yakarken gözleri üzerimdeydi, mary ise çay bardağının içine bakıyordu.. kötü
    görünüyordu, onu ilk kez böyle berbat bir halde görüyordum, saçları dağınık..
    ve makyajsız.. ve buruşuk giysiler.. ve yırtık pırtık bir ayakkabı.. çorap
    yok.. bunlara ek olarak bir tek çantası vardı yanında.. her şeyi ardında
    bırakmıştı.. hatta kendini bile! biliyorum bunun imkânsız olduğunu
    söyleyeceksiniz ama o gelirken kendisini evde bırakmıştı bu sefer.. ve bana
    gelmişti.. ilk kez, temelli.. böylesi bir zamanda.. ben böylesi pejmürde iken..
    işsiz güçsüz, 5 aylık kira borcu, yarı aç yarı tok, ölmek üzere… neyse ki lita
    beni borçtan da kurtarmıştı, buzdolabımı satarken kira borcumu da kapatmış.. ve
    tüm bunlar ona veda etmemi engelliyordu ki ben de bunu istemiyordum zaten…
    sadece bekliyordum.. bu iki kadın aralarında anlaşacak ve birlikte yaşamayı
    öğreneceklerdi, başka çıkar yolu yoktu, ben aradan çekilirdim, bu sorun
    değildi, nerde olsa yaşardım ben, bir hatun bulur ve yanına sığınırdım belki,
    yazardım bişiler..
    ortak yaralar.. bu birbirinden nefret eden iki
    hatun ortak yaralara sahipti muhtemelen.. mary’yi iyi tanıyordum, oldukça iyi!
    şu son bir senede başına gelenler hariç, kocası ile yaşadıkları hariç.. ve
    lita.. onun gözlerini ilk gördüğüm an perde kalktı aramızdan.. neler yaşadığını
    ya da kim olduğunu bilmiyorum, ama onun koltuklarına tecavüz ettiğim gün, onun
    nasıl biri olduğunu anladım, ve ne yapmaya çalıştığını da.. yaralarını
    görüyordum onun ve -kimler tarafından nasıl oluşturulduğunu bilmesem de- o
    yaraların neye yol açtığını anlamıştım… bir parça huzur, tek istediği buydu
    onun da.. heykeller mi? sanırım henüz oraya gelmedik, ama bunu, bazı orospu
    çocuğu yazarlar gibi, bir merak oluşturup 400 sayfalık saçmalıklarımı
    okutturabileyim diye gizlemiyorum, her şeyin zamanı var.. zamanı gelince
    anlayacaksın, bizi sadece tanrı kurtarabilir! bu yüzden devrime inanmam ben..
    değişime de! bir yol olarak düşünün bunu, ilerleme, ama yol aynı, gidişat bu,
    değişim yok, sadece ilerliyoruz, şu an 2004’ü gösteriyor takvim, 2 ay sonra
    amorti 5 olacak, kime denk gelirse… benim modelimin amortisi 2! bu da bir tür
    burç işi.. aya göre değil, doğduğun yılın son rakamına bakarak kişiliğin
    belirleniyor… ve daha sonra nasıl yaşayacağın alnına kazınıyor.. ve tabi
    kişiliğinde.. ve bu nedenle en çok ettiğim dua nedir lita bilir misin? “tanrım,
    alışkanlıklarımı değiştirmeme yardım et, bu ben değilim! böyle yetiştirildim!”.
    ama düşünüyorum da, asıl yalvarmam gereken nüfus memurları sanırım, amortimi
    değiştirirlerse belki bende değişirim.. hile…
    mary gülümsedi, ve lita da.. ortamı yumuşatmak
    için attığım bu palavra işe yaramıştı..
    “o halde” dedi lita, uzun süredir çayı
    karıştırırken çıkardığı şangur şungur sesini keserek ve kaşığı bardaktan
    çıkartıp tabağa koyarak, “benim amortim 3, ben ne oluyorum, anlatsana…”
    “heeey” dedi mary, “benim de üç”. bu kez de ben
    gülümsedim,
    “ortak yaralarınız var zaten sizin” diyerek..
    hayır, bu kez oyun oynamıyordum, mary’nin yeni hikâyesini dinlediğimiz andan
    itibaren oyun oymayı kesmiştim, ah evet onu henüz siz dinlemediniz, sadece lita
    ile ben biliyoruz bunu şimdilik… ama her şeyin zamanı var demiştim, sıra buna
    geldi;
    ***
    “mary, canım sen arka koltuğa geç, yolda
    konuşursunuz” dedi lita mary’ye, mary bana son bir yılda başına neler geldiğini
    anlatmaya çalışırken.. ve otel mavi ışığın önündeki telefon kulübesinden eve
    doğru hareket ettik, lita’nın evine doğru.. ve ben ön koltuktaydım, ve lita da
    direksiyonda..
    “evli miydin sen canım?” dedi lita mary’ye, çünkü
    az önce onun sözünü kesip arabaya binmesini isterken, mary kocasından
    bahsediyordu bana..
    “hı hı” dedi mary.. “ama.. şey.. artık değilim”
    “boşandın mı?” dedim ben kafamı gövdemle birlikte
    arkaya çevirip elimi arka koltuğa atarak..
    “devlet nezdinde değil.. ama önemli olan da bu
    değil..”
    “ne kadar süredir evliydin peki” dedi lita..
    “1 sene”
    “çocuk falan”
    “yok hayır, aslında, şey, hmm, şöyle bişi
    olmuştu” dedi mary zorlanarak, sanırım gözleri dolmuştu ve lita bunu
    görebiliyordu aynadan… sözünü kesti onun, “siktir et” dedi, “en çok sevdiğin
    şarkı ney” ve söyledi mary.. ve şanslısın dendi ona.. torpido gözünü açtı bunun
    sonrasında lita.. ve oradaki tüm kasetler, oraya zorla sıkıştırılmış olan tüm
    kasetler üzerime döküldü.. ne zaman buraya tıktı bu bunları? beni arabada
    kitlerken kaset maset yoktu ki, teybi de o esnada fark ettim.. yeni olamazdı,
    ama şu an bunu konuşmanın zamanı değildi çünkü lita gözünü yoldan ayırmıştı…
    “yola bak lita” diye bağırdım ona, “yola bak yola!”. ama o sol eli
    direksiyonda, sağ eli ve gözleri bacaklarımın arasını dolduran kasetlerde,
    devam ediyordu gitmeye ve aramaya.. aletime değiyordu bazen eli, ama bunu
    bilerek yapmıyordu, o anda mary’ye “o şey bana ait tatlım” der gibi bir hali
    yoktu yani, sadece kaseti arıyordu, hepsi bu! ve buldu.. bunun ardından bana
    kaseti verdi ve “şunu tak, b yüzünü” dedi, taktım ve play’e bastım, “evet,
    biraz ileri al, bundan sonraki şarkı” ve tekrar gözlerini yola çevirdi. “hala
    hayattayız”
    “hala erkeğiz” dedi mary arka koltuktan..
    üçümüzde güldük buna, hüzün dolu bir kahkaha.. aynı kareyi hatırlıyorduk aynı
    anda; bob’un koca göğüsleri vardı… çünkü testosteron oranı çok yüksekti.
    testosteron seviyesi yükseltildiğinde, vücut denge kurmak için östrojeni
    yükseltir.
    “onu aldırmamı istedi” dedi mary arka koltuktan..
    “çünkü ben çalışıyordum.. bir işte.. ve eğer çocuğu hemen aldırmazsam işten
    ayrılmam gerekiyordu.. ve işten ayrılırsam benden ayrılacağını söylüyordu..”
    “orospu çocuğu” dedi lita, sonra şarkı başladı..
    ne şarkısı olduğundan size ne!
    “sonrasında, yani 4 gün önce, paramız bitti, birçok
    yere borcumuz vardı ve paramız bitti.. yok hayır, param bitti.. borçları ben
    ödüyordum ve o aldığı para ile hayatını yaşıyordu.. o gece, beni öldürmek
    istedi, aslında her zaman öldüresiye dövüyordu beni.. ama elinde bıçak
    olmuyordu o zamanlar.. bu kez vardı.. ve bir şekilde evden kaçtım, tek
    alabildiğim şey şu çantaydı.. bana her şeye rağmen, ‘geçmiş geçmiştir” diyebilecek
    tek kişiye geldim sonrasında.. başka şansım yoktu.. belki bu kötü, yani benim
    bu huyum, sadece işim düşünce sana sarılıyorum prens”  o an da sustu, sesi titredi, pot kırıyordu..
    “siktir et” dedi lita gülümseyerek, “ensest
    mensest, ben sır saklamasını bilirim” durumu iyi idare ediyordu ve ondan böyle
    bir şey beklemiyordum ben.. mary devam etti..
    “özür dilerim böyle yaptığım için ama bu son..
    tamam benden ‘özür dilerim bu son’ sözünü onlarca kez duydun ama gerçekten bu
    kez son.. özür dilerim… her şey için!” bu kez de ben “siktir et” dedim mary’ye,
    “boş ver özrü”.
    “sikerim ya..” dedi lita, birden kızdırmıştık
    onu,  “ters şeride girip karşıdan gelen
    tıra önden girmemi istemiyorsanız bu muhabbeti ben yokken yapın”
    bunun sonrasında ise bir süre sessiz kaldık..
    şarkı bitince lita bir radyo açtı.. aptal bir kadın konuşup duruyordu, arada
    sırada da pop masalları çalıyordu… ama 15 dakika konuşuyor, arada bir şarkı
    çalıp, şarkının yarısında gene konuşmaya başlıyordu.. ne mi anlatıyordu?
    bilmem… ses işte.. ne olduğunun önemi yok.. araba sesine eşlik eden bir insan
    sesi.. arabadaki diğer üç kişinin sessizliğini örtmesi için.. otel mavi ışık
    mary’nin evine biraz uzaktı.. 1 saat kadar… mary’ye dönüp, “neden bu kadar
    uzakta tuttun oteli? evimi biliyordun zaten..” dedim ve o’nda daha önce onlarca
    kez gördüğüm o ifadeye büründü birden..
    “param yoktu” dedi.. “herifin teki buraya attı
    beni.. üzerimden geçmek için.. ve bu sabahta, senden sıkıldım dedi bana, beş
    dakikada bir onun cep telefonundan seni arıyordum kız kardeşimi arıyorum
    diyerek ve param yoktu işte.. ilk geldiğim gün, mektup attığım adresi
    bulduğumda akşamdı.. ve gece yarısına kadar gelmedin sen.. birkaç kötü
    seçenekten en iyisi buydu.. kötü ama diğer kötülerin yanında iyi. seni
    seviyorum” lita ters şeride kırdı direksiyonu, ve mary hemen susunca tekrar
    eski şeride çekti arabayı.. ve eve gelene kadar, lita’nın radyoda konuşup duran
    aptal kadına ve trafikteki diğer araçlara ettiği küfürler dışında kimse sesini
    çıkarmadı.. ve eve geldik.. önünde durduk.. lita arabayı garaja sokarken ben ve
    mary evin kapısının önünde bekliyorduk.. ev mi? tek kat, müstakil ve bahçeli..
    para, gözle görülüp elle tutulan her şeyi satın alır! bu nedenle ruhunu satmak
    diye bir şey yoktur! ruh alınır satılır bir şey değildir, sadece hissedilir ve
    herkeste olmaz.. ve lita garajdan çıkıp işaret çekti bize, ““heey, böyle
    gidiyoruz, bu tarafa”
    ***
    ve oturduk işte.. garson kız geldi.. buraya
    kadarı ve bundan sonrasının birazını biliyorsunuz.. 
    “ama ortak yaralar insanı düşmanda kılabilir”
    dedi mary..
    “ben seninle düşman olmam” dedi lita bunun
    üzerine, “sadece beni yolda gelirken ki gibi delirtme bir daha!”
    “tuvalet?”
    “şu karşısı”. ve mary gitti..
    “onda beni rahatsız kılan bir şey var” dedi lita.
    “mary de bana senin için aynısını söyledi” dedim,
    “boş bırakmaya gelmiyor sizi” dedi, “hemen
    dedikodumu mu yapıyorsunuz?”
    “şu an da onun dedikodusu yapılıyor ama”
    “ee başka ne dedi peki?”
    “yok bunu gözleriyle belli etti bana, sen
    garajdayken söylemedi bunu, seni onunla tanıştırırken onun bana bakışlarından
    ben bunu anladım.. ama bu seni sevmediği anlamına gelmez”. ve hava kararana
    kadar orada geyik döndürdük.. ama kimse anı anlatmadı orada, ya da kimse
    kimseyle yakınlaşmadı… lita çok zekiydi, kendine saklıyordu mary’nin hikâyesini..
    ve o gece, içmek için bir bara gittik.. garson kızda geldi.. ve henry de.. ve
    bir de kurtiz geldi.. aah, tamam peki, şakaydı, kurtiz diye biri yok öykümüzde,
    hem bir yabancı isme daha katlanamazsınız sanırım, ama napabilirim ki? dış
    mihrakların bok yemesi! ben emir kuluyum.. türk edebiyatına sinsice dalıp
    kültürünüzü bozmaya çalışan bir amerikan ajanı..
    düşünüyorum da, melekleri… ben melekleri
    sevmezdim! yani şu tanrının her istediğini yapan melekleri kast ediyorum!
    tanrının memurları değil mi onlar? gerçek emir kulları! öyle yaratılmışlar, bir
    şey diyemezsiniz… ama şu kanatlı melek figürleri var ya, filmlerde,  resimlerde, heykellerde.. melekler böylemi
    yani gerçekten? ıh ıh, melekler bence başka türlü takdim edilmeli filmlerde ve
    görünür kılınıldıkları her yerde.. peri.. cadı.. cin.. ben inanırım bu tip
    şeylere, şakacıktan inanmış gibi yaparım.. sadece insandan ibaret olduğunu
    düşününce bu evrenin, canımı sıkar bu.. bir tür eğlence yani bu inanç..
    geceleri gördüğüm sanrılar gibi yani… sanrılara inanırım, hepsi hafızamda
    değerli bir yere sahiptir.. doktora götürüldüm, bi kaç kez, lita da götürülmüş,
    mary de.. ama onlarınki başka türlü görüntülermiş.. bir dayım vardı, şöyle
    demişti ona sanrılarımdan bahsedince, “bir noktaya doğru çok fazla bakarsan ve
    çok fazla düşünürsen, istediğin nesneyi görebilirsin o noktada”. ve inanmadı
    bana.. ya da aldırış etmedi.. lita evde dolaşan insanlar görüyordu.. heykelleri
    bu yüzden yapmış.. yalnızlık.. mary’nin gördüğü şeyler sevişen insanlar… ve
    iniltiler.. ve bağrışlar.. ve bebekler.. ve babalar.. ve anneler.. ve bir de
    ben.. hala gerçekten var olduğuma inanmıyor çünkü, “sen gerçek olamazsın” diyor
    onu her affedişimden sonra, “senin gibi biri gerçek olamaz. ama siktir et”
    diyor.. “halüsinasyon da olsan seni seviyorum.. gerçeklerden sıkıldım” sonra
    gülüyor ve “ama anlayamadığım şey şu böcek” diyor, bana prens der, böcek der,
    bi çok şey der.. ben ona mary derim, hepsi bu, bugüne kadar ‘canım’ bile
    demedim ona tek bir kez! “anlayamadığım şey şu böcek, başkalarının da seni
    görüyor olması, o halde diğerleri de mi benim halüsinasyonum? tüm bu dünya
    benim halüsinasyonum olabilir mi? bilinçaltıma hapsoldum belki de… belki de ben
    o gece gerçekten aklımı kaybetmeyi başardım, ha? ne dersin?”
    neyse, barda oturuyorduk.. henry erken gitmişti..
    ve garson kız, sekizde bırakıp işi aramıza katılmıştı biraz geçte olsa… ve hala
    bizimleydi.. içiyorduk.. saat biri geçiyordu.. “içmesen artık lita? artık
    gitsek ha?” dedim, cevap vermedi, dalıp gitmişti elinde tuttuğu sigaradan çıkan
    dumana, “lita?”, ayıldı,
    “tabi tabi, arabada mary ve seni kilitlemek
    zorunda kalmak istemiyorum sabah”. güldü, kimse bi bok anlamadı onun ve benim
    dışımda, ama sorun etmediler bunu, ve kalktık.. yine çok içmişti.. ve belinden
    kavradım onu.. bana sarıldı.. ve çıktık bardan.. arabaya bindik.. ben ve mary
    arkaya, garson kız ile lita öne.. ses çıkarmadı lita bu işe.. ve sürdü
    arabayı.. sarhoş bir şoför.. zil zurna sarhoş.. ve ev.. ve birer kahve.. sonra
    ben sızmışım.. ve sabah birden uyandım.. şimdi ben değil siz flashback yapın!!
    sekizinci ayetim.. işte o sabah.. rüya.. lita benle yatakta.. mary ise evdeki
    boş odada.. hani hiç anı olmayan oda vardı ya.. hatırlıyor musunuz? dikkatli
    olun, hepsi bu, ayrıntılara önem verenleri severim… böyle demiştim pelin’e,
    “ayrıntılara önem veririm ben!”, o da bana, “satanist misin” dedi, çok ince bir
    espriydi ve belki de çoğunuz hala aptal bir ifadeyle sırıtıyorsunuz.. hiç bi
    bok anlamadan her şeye gülenler vardır ya, iğreti bir maske taşıyanlarda olur
    bu ifade, anlamazlar sizi ama gülerler, çünkü komik bir şey söylediğinizi
    zannederler.. sahte olan her şeyden nefret ederim!  “evet” demiştim peline o zaman, ve
    gülümsemiştim, komik değildi esprisi ama çok inceydi, “şeytan ayrıntıda
    gizlidir” dedim ona, onu anladığımı anlatmak için.. gülümsemişti o da buna
    cevaben.. sanırım 2 yıl önceydi bu olay.. ve o olaydan 2 yıl sonrası bir sabah…
    ayrıntıyı bırak, lita’nın “mary sen boş odada yatarsın bu gece” deyişi dışında
    hiç bi şey hatırlamıyordum.. ve birde rüyamı.. lita ile evdeki barda
    konuştuğumuz şu rüya,
    “mary kalacak ama, burada benimle”
    “kaç gün..”
    “buna ben karar vericem”
    neyse, bu rüyanın tamamını hatırlamaya
    çalışıyordum.. saatin kaç olduğunu bilmiyorum ve yine akşamdan kalmayım!
    “lita beni gece gene boşaltmadın umarım..” dedim,
    gözbebekleri belirince yastığımın diğer ucunda.. yeni açılan gözkapaklarını
    iyice açıp, gözbebeklerini üzerime tükürmek istercesine dışarı çıkartarak,
    (sanırım gözleri ile duyuyor ve görüyor olmasının yanı sıra bir de konuşurken
    kullanıyor onları..)
    “günaydın hayatım. banyo yapman gerekmiyor, rahat
    ol!”. dedi.. dişleri gıcırdıyordu.. ama bu kez o tatlı sırıtış yoktu, nefret
    vardı gülüşünde.. gıcık ediyordu bazen, ama gıcık da olmuyordum sanki, tuhaf,
    değişik bi his, çok orijinal, belki de bu yüzden tarif edemiyorum! dünya
    üzerinde ilk kez benim hissettiğim bir duygu.. ve henüz bir kelime icat
    edilmedi bunun için.. bu duyguya girdap adını koyuyorum.. ama çağrıştırdığı
    mana ile bazen denizde oluşan şu gerçek manası arasında en ufak bir bağıntı yok
    – bu benim, adımı sonsuza kadar yaşatabilmek için yaptığım bir salaklık…
    kalktı.. ve lavaboya doğru yürüdü.. sırtı
    harikaydı, bunu henüz fark ettim ama o sırtı açık bırakan gecelikten gördüğüm
    kısım ve kalçaları gerçekten heykelleri gibi sanat kokuyordu.. teşekkürler
    tanrı.. ve buzdolabının kapağını açtı.. peynir ve zeytin çıkartıyordu.. buzdolabının
    kapağı açıktı, ve o eğilmişti.. “lita uyku hapın var mı, gene başım ağrıyor da,
    çok içmişiz dün gece, saat kaç ki? susamışım.. soğuk suyundan rica etsem?” çok
    sakindim ben bunları derken, o ise neden olduğunu bilemediğim bir sinir
    taşıyordu üzerinde… ani bir refleks ile yorganı üzerime çektim, dışarda tek bir
    parçam bile kalmayacak şekilde örttüm yorganı üzerime, siper ettim.. ve
    lita’nın fırlattığı şişe yorganı biraz esnek tutmam sayesinde kırılmadan
    yatağın içine düştü, kapağı açıktı, yorgan, yatak ve ben. ıslandık işte.. kış
    günü buz gibi su döküldü taşaklarıma..
    “bu şekilde kısırlaştırılmaz erkekler” dedim.
    “sikerim erkekliğini” dedi, oysa ben gene özür
    dileyeceğini sanıyordum! hayır, o direk bunu söyledi bana… çok sert bir
    şekilde… ve çok hızlı..
    “neyin var?” dedim,
    “bir papaz ve iki kız” dedi bana. “sen kazandın!”
    “acemi şansı” dedim, “ilk kez poker oynuyorum”.
    ikinci bir şişe.. bu kez hazırlıksız yakalandım ama o da ıskaladı.. duvarda
    asılı duran bir çerçeve düştü yere.. ve sanırım ıslandı da.. üzerinde ki resim
    için, “o benim hayatımı anlatıyor, eğer bir gün deprem olurda bu ev yıkılırsa,
    ilk kurtaracağım şey o resim!” demişti bana, onun evine ilk geldiğim gün… ve
    ben durumun ciddiyetinin farkına vardım, resmin ıslandığını görmüş ve kılını
    bile kıpırdatmamıştı.. buzdolabından kahvaltı için bir şeyler çıkarıp masaya
    koyuyordu.. yataktan kalktım hemen.. resmi aldım yerden ve güneş vuran bir yere
    koydum.. “umarım kurur” dedim, “bilmediğim bir şey mi var? gece ben uyuduktan
    sonra bir şey mi oldu?”
    “siktirip gider misin lütfen” dedi.. “git yüzünü
    yıka, ne bileyim, heykelerime bak, mary’cigim uyanmış mı diye bak,
    ayakkabılarını boya, tıraş ol, kendini as, naparsan yap, sofrayı hazırlıcam
    ben, sonra da o bara gidicez işte, her şey istediğin gibi olacak, her şeyi başa
    alalım diyen sendin, şimdi lütfen git!”.
    “evden çıkayım mı yani?”
    “hayır, hayır, odadan, bu odadan çık.. içmeye
    gir, boşa gir, boşaltıma, garaja, istersen eşyalarını getirdiğimiz kutunun
    birine gir.. nereye istersen..  yeme
    odasından çık.”
    “peki” dedim.. ve çıktım.. ve mary uyandı.. bana
    günaydın bile demedi.. sanırım gece lita’nın yanında yattım diye.. ve kahvaltı
    ettik.. lita ile mary kendi arasında konuşuyordu ama her ikisi de benimle
    konuşmuyordu.. gülüyorlardı, espri yapıyorlardı, ben gülünce ikisi de bana öldürecekmiş
    gibi bakıyordu ama benim hiçbir şeyden haberim yoktu.. anlam veremiyordum,
    üçümüzde aynı rüyayı görmüş olabilir miydik? bunu öğrenmenin tek bir yolu
    vardı,
    “dün gece bir rüya gördüm” dedim onlara.. oralı
    olmadılar.. bende anlatmaya başladım rüyamı.. size anlatmadığım kısmı ile
    beraber, size son 5 dakikasını anlatmıştım, 
    o an o kadarını hatırlıyordum çünkü.. bilirsiniz, bazen uyandıktan uzun
    bir süre sonra birden rüyanın daha fazlası hatırlanır..
    10.
    evden çıktık ve bara girdik.. ben arka koltuğa
    oturdum.. lita direksiyona.. mary ise ön koltuğa.. ve lita ile tanıştığım o
    bara gittik.. arabadan indik.. barın kapısında lita bana döndü ve “rüyan gerçek
    oldu bebeğim” dedi, “işte burada başlamıştık ve burada bitiriyoruz. en başa
    aldık yani.. her şey 4 gün önceki gibi.. sana kalan tek şey, evinin önünden
    eşyalarını alıp gerisi geriye eve taşımak. eyvallah”. mary’ye baktım,
    “eyvallah” dedi ve lita ile birlikte bara
    girdiler.. o an hatırladım gerçeği.. rüyaydı evet.. ama gerçekti de.. bir
    gerçeği, rüyamda da görmüştüm sanırım.. ya da beynim beni yanılttı, sarhoş bir
    gecemi biraz değiştirerek hatırlattı bana.. ve ben rüya sandım.. rüya ya da
    değil, sonuçta gerçek şuydu ki, ikisi tarafından da terkedilmiştim! henry’ye
    barın kapısında terkedilişimi anlattım ve bana dedi ki, “gene de kârdasın bab,
    en azından 5 aylık kira borcun ödendi senin! ve bir deliğe girdin.. bi de benim
    halime bak! sahi lita sana verdi mi?”
    “siktir lan” dedim, “kaybettim işte”. ve evime
    geldim.. dün geceyi hatırlamaya çalıştım evimde ama bir türlü tam olarak
    hatırlamıyordum, eksik olan birçok parça vardı.. bi defa lita ile barda değil
    yatakta konuşuyorduk! beni içine getirmişti gene.. ve ardından konuşmaya
    başladık.. mary ise boş odada uyuyordu o esnada.. ve lita mary’yi istedi ondan
    ayrılmamın karşılığında.. tamam ama hepsi bu kadardı işte. başka bir şeyi
    hatırlayamıyordum.. henry’yi bir şekilde atlattım ve eve tek başıma geldim, o
    gece yarısı, lita’nın evinin karşısındaki lokantaya gittim.. lita, mary ve
    garson kız masaları düzeltiyordu.. kapatacaklardı az sonra. bunu hatırlıyordum,
    o gece lita mary’ye “garsonluk yaparsın” demişti, “zaten ben tek başıma
    yetişemiyorum, ve bi kaç müşteri bu nedenle öfkeleniyor, dava açtılar bana,
    çorba ile yıkadım saçlarını onların, evet çalışırsın sen bizimle”.
    “siz?” demiştim lita’ya
    “lokantanın bir diğer sahibi de benim” demişti
    lita o gece.. “ya da kafenin, henüz ne olduğuna karar veremedik..”
    ve onlar tam mekânı kapatıp çıkarken, garson
    kıza, “konuşabilir miyiz” dedim, lita bana dönerek, “o lezbiyendir” dedi,
    “işine yaramaz”. ve lita ile mary yolun karşısına geçerek evlerine girdiler..
    kapıyı kapattı garson kız.. ya da diğer adı ile pelin.. hani şu iki yıl önce
    şeytan ve ayrıntı esprisini yapan pelin… onunla tanıştığımız günden beri
    görüşmüyorduk.. biliyorum tamam tamam, kesin sızlanmayı, bir müptela ile karşı
    karşıya olduğunuzu daha önce söylemiş olmalıyım size, ve hafızam sikik ve
    konsantre olamıyorum, bu nedenle dikkatli olun ve flashbacklerime katlanın.. ne
    diyorduk? hah hatırladım, garson kız, yani pelin, kapattık onunla mekânı ve
    onun evine doğru yürümeye başladık..
    “am peşinde olduğumu sanıyorlar” dedim
    “sana inanmıyorlar” dedi.. ve ona o geceden
    hatırlananları anlattım.. o sesini çıkarmadan dinledi..
    “hatırlayabildiğim her şey bu” dedim ona, “sende
    o gece bizimleydin, ve sonrasını sana anlatmış olmalılar.. anlatsana..”
    “eve gidelim önce” dedi,
    “uzak mı?”
    “çok değil, 10 dakika kaldı” ve bu on dakika
    boyunca başka şeyler hakkında konuştuk.. 2 yıl içinde neler yaptığımız
    hakkında.. ve iş arıyor olduğumu söyledim.. rahattım onun yanında, çok rahat,
    “yanlış anlama, beni işe al demek istemiyorum sana” gibi bir açıklamaya gerek
    duymadım.. “aklımda bulunsun iş mevzusu” dedi, “ve ben sana parasal olarak
    yardım edebilirim sen de bir iş bulunca geri ödersin”.
    ve evine geldik..
    11.
    “hayatında biri var mı” dedim ona evdeki bir
    koltuğa oturduktan sonra…
    “siktir et” dedi, “uzun hikâye, ayrıca bu
    yaşımdan sonra cinsel tercihimi değiştirmiş değilim, lita’nın saçmalıklarını
    siktir et.. seni özlemişim, bir türlü konuşamadık karşılaştığımızdan beri..
    lita seni nasıl bulduğunu anlattı bana ama seninle tanıştığımızı henüz
    söylemedim ona”
    “teşekkür ederim, bende söylemedim” dedim ona
    “tamam, şimdilik bu aramızda kalsın o halde, dün
    gece deli gibiydin, seni tanıyamadım ve bir an şüphe ettim sen olduğundan”
    “noldu ki?”
    “çok şey, başlangıçta şunu söyleyeceğim, mary
    sana âşık değil bunu kafana sok, lita’ya âşık değilsin biliyorum ama o sana âşık,
    onu almalıydın bence, tercihini yanlış yaptın ve bu her şeyi altüst etti! mary
    seni seviyor, ama âşık değil, başkalarına âşık oluyormuş sürekli, ama sana âşık
    olduğu tiplerden daha fazla değer veriyormuş.. muş diyorum çünkü artık her şey
    değişti…”
    “nerden biliyorsun bunca şeyi?”
    “bugün uzun süre konuştum onunla”
    “muhbir”
    “siktir et şimdi bunu, sana sadece ben yerinde
    olsaydım napardım bunu söylücem, gerisi sana kalıyor, her şeyi berbat etmişsin
    dün gece”
    “hatırlamıyorum ki”
    “bu hiçbir şeyi çözümlemiyor ama, lita her şeyi
    hatırlıyor”
    “anlat hadi”
    “o gün mary lita’nın kalmasına izin verdi, bunu
    hatırlıyorsun”
    “evet sonra?”
    “ve sen bunun üzerine mary’ye sulanmaya başladın,
    yanındaydı o ve sen onunla sevgili gibiydin, o da rahatsız değildi bu durumdan,
    her öpücüğüne karşılık veriyordu, nerdeyse altına alacaktın kızı”
    “her zaman ki halimiz bu, ee?”
    “ama lita’nın o an gözlerine baktın mı hiç?”
    “ama bugün, yoldayken, biz gelirken, o an tavrı
    iyiydi, ben sandım ki beni anladı ve vazgeçti benden.. bitti bu iş sandım.. ve
    sarhoştum üstelik”
    “lita’yı tanımıyorsun sen, hem de hiç”
    “tanıyorum”
    “nefretini kazanabilecek kadar iyi tanıyorsun o
    halde..”
    “nefret mi ediyor?”
    “tam olarak değil, bir karışım şu an onun
    hisleri. damıltmak sana kalıyor”
    “kimsenin peşinden koşacak değilim, ya mary?”
    “o sana âşık değil. ama senin ona şefkat
    göstermeni seviyor.. ve seni istiyor! her şeyinle onun olmanı istiyor.. onun tabiatı
    bu.. o ister.. hoşuna giden her şeyi! ama sende kimse de bulmadığı başka bir
    şey buluyor, ama âşık değil”
    “o gece noldu?”
    “mary sızdı bir ara”
    “sonra?”
    “ben çıktım sizden.. sen lita ile düzüşmüşsün, hem
    de aşk dolu bir şekilde, lita öyle söyledi bana, ve bu kez ona seni seviyorum
    demişsin, bu belki de mary’nin sana seni seviyorum demesi gibi bir şeydir, ben
    bilemem ne hissettiğini.. neyse, sonrasında muhabbet etmeye başlamışsınız, ve
    sen birden öyküyü başa sarmaktan, lita’dan ayrılmaktan, mary’ye âşık olduğundan
    falan bahsetmişsin, tüm bildiğim bu, lita özel ilişkilerini kimseye tam olarak
    anlatmaz, ve her gördüğü erkekle sevişmez o.. mary tam tersi onun.. o seks için
    adamı çeker.. lita ise aşk için.. ikisi de bunları biliyor.. ve mary artık
    senden nefret ediyor.. seni istemiyor! onu her affedişinde aynı günün gecesi
    düzüşmüşsünüz.. çok sık düzüşmüşsün onla.. nerdeyse her seferinde.. ve o gece
    lita, sen başa alalım öyküyü deyip sızdıktan sonra, mary’yi uyandırıp konuşmuş
    onunla.. ve lita’nın anlattıklarından sonra mary senin her seferinde düzüşmek
    için onu affettiğini düşünmeye başlamış… onu çeken şefkatti, ona duyduğun aşk
    ile zerre ilgilenmiyor… o şefkat istiyor.. ve şimdi işler böyle bir hal alınca,
    işte aynen durum bu, şimdi evine gitmek zorundasın, sonra da sen benim sorunumu
    çözeceksin..” biraz para aldım ondan ve evin yolunu tuttum..
    12.
    o gün gündüz mary ile lita beni siktir edip bara
    girdikten sonra eve döndüm.. onları umursamıyor değildim ama özür dileyecek
    olan da ben değildim.. kapının önüne atılmıştı tüm eşyalarım.. lita’nın bunu
    nasıl becerdiğini bilmiyorum.. pelin’e bunu sormayı unuttum.. ama sanırım ben
    onları bıraktıktan sonra onlar hemen bardan çıkıp eve döndüler ve eşyalarımı
    toplayıp eski evimin önüne bıraktılar..
    ve sonra henry aradı.. her zaman ki gibi.. sonra
    da ben kafenin kapanış saati gidip pelin’i aldım.. sonrasını biliyorsunuz.. çok
    klişe oldu bu; “sonrasını biliyorsunuz..” ama saat sabahın altısı, bu saatte,
    yayınlanmanın bir yolunu arayan ve işsiz ve aç bir yazardan daha fazlasını
    bekleyemezsiniz.. şimdi uyucam ve yarın sabah bi gazete alıp iş ilanlarına
    bakıcam.. gerçekten! inanmak istemeyebilirsiniz, ama bu gerçek! ve bir gün
    yolunu bulucam… bu öykü mü? belki bir gün tamamlarım, ama iyi bir senaryo çıkar
    bu zırvadan.. belki.. her neyse.. hoşça kalın..
    7 ağustos 2005

  • bir hafta sonu seromonisi

    telefon çaldı. hayır bu kez henry
    değil. her neyse. açtım, konuştuk bi süre, sesi hüzünlüydü gerçekten, acı vardı
    sesinde, ve yalnızlık.
    “görüşebilir miyiz?” dedi hemen
    ardından, “tabii neden olmasın” diye cevap vermiştim. benim durumum ondan iyi
    sayılmazdı, ama hepimizin sorunları var sonuçta, az veya çok, ve hep olucak.
    her şey daima güzel olamaz. bunu
    iki yönde alabilirsiniz; her şey hiçbir zaman kötü de olamaz. ama sürekli
    yolunda gitmeyen bir şeyler var bu hayatta, ve onları yoluna koymaya çalışıyor
    insanlar, oyalanıyorlar. her şeyin mükemmel olduğu bir dünyada canınız
    sıkılabilirdi, belki de.
    açıkçası ben, sorunları çözmek
    işin uğraşmıyorum artık, ne gerek var? sorun daima var zaten, birini çözünce
    diğeri gelicek, sonu yok bunun. bir yerde dur diyebilirsiniz, buraya kadar, her
    şeyi akışına bırakmak gerekiyor, yeterince iyi veya yeterince kötü değil hayat,
    ve hiçbir şey yerli yerinde değil, daima bir eksik. odam dağınık bu günlerde,
    odam demişim, üzgünüm, benim bir odam yok, oturma odası denen yer dağınık. her
    şeyi bir tarafa saçtım, dün sabah annem geldi eve, onu doktora götürdüm,
    öncesinde o bana, “bir şeyler ye” dedi, yedirdi de nitekim, zorla da olsa. o
    olmasa aç kalırdım, o olmasa demişken, bu aralar o da yok.
    telefon çaldı, evet, bu kez
    idil’di, çaldı çaldı çaldı lanet şey, sabahın dokuz buçuğu. “ne var” dedim sert
    bir şekilde, kapattı bişi demeden. sonrasında ben onu geri aradım, “özür
    dilerim” dedim, “gerçekten, biliyorsun, sabah, sabahları ne halde olduğuma
    şahit olan birisin anlamalısın.”
    “sorun değil” dedi, “napıyorsun?
    sesin pek iyi gelmiyor.”
    “seninki de.”
    sabahın on birinde
    alsancaktaydım. yürüdüm o sıcakta evden çıkıp, sakallarım, saçım, ter doldum.
    üzerimdeki tşört sırılsıklamdı, ve o orada oturmuş, bir kitabevinin önünde,
    yere bakıyordu, yere, anlıyor musunuz? yanına gelene kadar fark etmedi beni.
    “geldim” dedim, “oturcak başka bi
    yer bulalım, bi bira alalım, açılırız.”
    “seni özledim.” dedi.
    “boş ver” dedim, “iyi tanısaydın
    özlencek bir yanım olmadığını anlardın, ama evet, ben de seni özlemişim.”
    söylenmesi gereken bir şey olduğu
    için söylememiştim bunu, hiçbir şeyi öyle olması gerektiği için yapmam ben,
    içimden geldiği gibi davranıyorum, bu yüzden hâlâ yerimde sayıyorum ya, bi
    gelişme kaydedemedim hâlâ. ayrıca, sikerim gelişimi! (her şeye küfretmek
    istiyorum bugün).
    sabahın on birinde, lanet olası
    bir gölge aradık. yürüyorduk. gözleri ıslaktı onu gördüğümde, sonra silmişti,
    silmişti, evet, silmişti ve yine siliyordu, sürekli doluyordu gözleri ama,
    konuşamıyordu ve ben ne olup bittiğini bilmiyordum, “şarap” diyebildi en
    sonunda, “bira değil, şarap.”
    “sen nasıl istersen güzelim”
    dedim.
    bir bakkala girdik, “şarap.”
    “nasıl olsun kaliteli bir şey
    mi?”
    “2,5 milyondan fazla vermicem,
    bir de selpak, onun da fiyatı 300 bin liradan fazlaysa almıcam.”
    sinirim tepemde bu günlerde, bu
    yüzden kekelemeden direk konuşuyorum. sinir veya alkol, bir tür panzehir.
    kekemeyim ben, sinirliyken veya sarhoşken değilim ama ve aslında sinirim
    kendime, bakkalın ne suçu varsa? her neyse, aldık şarabımızı, bulduk bi yer,
    açtık, ilk yudumu o aldı, sonra bana verdi, güldü, “bir işe yaramayacak ama”
    dedi.
    “ney” dedim.
    “içmek” dedi, “hiçbir işe
    yaramayacak, ölelim bence.”
    “ölmek de bir işe yaramayacak,
    kalmak da” dedim
    “hiçbir şey değişmeyecek nası
    olsa” dedi, “ölmek gerek”
    “bişi değişsin diye ölünmez”
    dedim, aklıma bir dostum geldi, “bir arkadaşıma böyle diyince, ‘bişi
    değişmiyosa da ölünmez’ demişti” dedim. güldü yine, ancak gözleri doluydu hala,
    birazdan da benim burnum akıcaktı, ne var bunda, komik, komik olmalı, pekala.
    gülün siz.
    “deli miyiz biz” dedi, “herkes
    bize bakıyor”
    “ne önemi var” dedim, “boş
    versene, buradayız ve içiyoruz, senin yüzünü bile unutacak olan insanların
    hakkında ne düşündüğünü önemseme”
    “peki” dedi, tatlı, şirin..
    “kırmızı” dedi daha sonra, “bugün ojelerim kırmızı.”
    “yeşil iyiydi ama” dedim
    “bu gün kırmızı ama” dedi,
    “pekala.. senin ayak parmakların.
    ama kimse görmüyor, neden görünmeyen bir yerini boyuyorsun ki?”
    “yalınayak gezmek isterdim” dedi.
    “gez öyleyse” dedim.
    “şu an değil” dedi, “sıcak
    yerler. güneş gidince yapıcam ama”
    sonra biri geldi, “burada içki
    içmemelisiniz” dedi.
    “neden” dedim.
    “yasak” dedi
    “kim yasaklamış” dedim
    “yasak kardeşim” dedi
    “kalkmıyorum” dedim
    “sorun yaratmayın lütfen” dedi
    “sorun yaratan sensin” dedi idil,
    “sen gelene kadar hiç bi sorun yoktu burada.”
    ama kalktık sonunda, böyleydi
    hayat, güçsüzdük, nerede oturacağımız nerede nasıl konuşacağımız belirlenmişti
    birileri tarafından, sen daha doğmadan sınırların çizilmişti, ve sınırların
    dışına çıkarsan ya kodese ya da tımarhaneye gönderiyorlardı seni, bu ikisi de
    olmazsa sen kendi işini bitiriyordun, yoktu başka yolu.. alkol alkol alkol,
    günlerce ve haftalarca aralıksız.
    “anlatıcak mısın” dedim, “seni bu
    kadar üzen şey nedir?”
    “anlatmayacağım” dedi, “seni bu
    yüzden çağırmadım.”
    “acelesi yok” dedim, “sarhoş olunca
    anlatıcaksın nasıl olsa”
    “karnım acıktı” dedi, “bir şey
    yemeliyiz, aç karnına alkol sigara pekiyi olmamalı.”
    “sen ye” dedim.
    “sen de yiyeceksin” dedi.
    “seni annem mi gönderdi” dedim.
    güldü yine, komik biri değilimdir oysa, çok iyi susarım, saatlerce tek laf
    çıkmaz ağzımdan.
    ve bir yere gittik. oturduk.
    bişiler geldi önümüze. bir kez ısırdım, çiğnedim, çiğnedim, çiğnedim,
    yutamıyordum, itiyordu midem, ya da başka bir şey, ruhum belki de, ruhum
    sıkışıp kalmıştı içimde ve çıkmak istiyordu artık, özgür olmak, yukarıya doğru,
    başka bir boyuta doğru akmak, yeni bir yer keşfederdim belki, kim bilir, hayır,
    yeni bir yer değildi keşfetmem gereken, sadece gitmek istiyordum, yok olmak.
    “85’de rahatım bozuldu” demiş
    özgeçmişi için bir arkadaşım, “ne harikulade” dediğimi hatırlıyorum, doğum
    tarihi, 85, ve, her neyse, çiğniyordum lanet şeyi, “yutamıyorum” diyebildim en
    sonunda, “inmiyor, kusucam.”
    “ağzında ekmek varken konuşulmaz”
    dedi, “iğrencim. kabül” lavabodan döndüğümde, bana aldığı şeyi de yemiş
    olduğunu gördüm.
    “nasıl olsa yemiyordun” dedi,
    “bir şey için zorlandığında sinirinin tepene çıktığını biliyorum, tamamen
    özgürsün, bende tamamen özgürüm, seni de yiyicem yakında, tecavüz edicem sana.”
    sarhoş diye geçirdim aklımdan,
    kadınlar neden bu kadar çabuk sarhoş oluyor acaba?
    çıktık, belime attı elini,
    “yürüyemiyorum” dedi, “bi yerde duralım.”
    “logosa gidelim” dedim, “neskafe
    içeriz.”
    alsancakta sevdiğim iki yerden
    biri. logos ve ionia hariç, diğerlerini çöpe at, içindekilerle birlikte,
    çalışanları kast etmiyorum. her neyse, çok ileri gitmiş olmalıyım, ama kimin
    umurunda bu? sokayım alsancak’a.. sarhoş olmayı marifet sayan ve serseriliğe
    özenen bi ton lavuk görüyorum orada, ve evet sen şu an üzerine alınmak zorunda
    değilsin, “evet ya, çok haklısın” de bana, senin de amına koyayım, her neyse,
    neyden söz ettiğimi anlayamıyorsanız burada ne işiniz var?
    birer neskafe geldi, “bu şarkıyı
    biliyor musun?” dedi bana.
    “hayır” dedim, “burada çalan çoğu
    şarkıyı bilmiyorum, ama seviyorum çalan şeyleri.”
    “evet, ben biliyorum” dedi. bir
    sigara yaktı, ben sigara paketine elimi götürürken elime vurdu, içme der gibi,
    ama engelleyemezdi, hiç kimse engel olamazdı ciğerlerimin amına koyucak olmama,
    size ne ki? hayat benim hayatım.
    hatırlıyorum, “bundan sonra
    sigara yok delikanlı, hiçbir şekilde sigara ve türevlerini kullanmamalısın.”
    anlıyordum, ot diyemiyordu moruk, doktor, türevlermiş, sikmişim.. “ve ayrıca
    ağır kaldırmak yasak, nefes nefese kalmamaya özen göstermelisin”. söylediği ne
    varsa, tersini yapmaya özen gösteriyordum. bi şişe daha fazla içebilmek için
    yayan gidip geliyordum her yere.
    iş görüşmelerimi hatırlıyorum.
    sabahın dokuzu. valide sesleniyor. kalkıyorum. başımda berbat bir ağrı,
    kusuyorum hemen ardından. bu günlerde de sık sık kusar oldum.  sol böbreğim ağrıyor bir de, ağrıyabilir,
    size ne ki bundan, neden uzatıyorum? hem şimdi, neden iş görüşmeme geçtim ki
    alsancak’ta güzel bir günü anlatırken?
    her neyse, kafam biraz karışık,
    mazur görün. iş görüşmesi demiştim, gitmem gereken yer bir kargo şirketiydi ve
    kurye arıyorlardı, bir gün öncesinden onlara internet üzerinden başvuru
    yapmıştım ve kişilik testi dedikleri zırtapozluğu doğru olarak doldurmuştum,
    yani neysem o olarak. ardından da, “böyle salakça bir test ile insanların
    kişiliğini öğrendiğinizi mi sanıyorsunuz” demiştim, “ben yalan söylüyorsam,
    nerden anlayacaksınız ki, ben 23 yıldır birlikte yaşadığım kendimi
    tanıyamıyorum bazen” gibi bir önyazı  ile
    gönderdim başvuruyu.
    ertesi sabah aradılar,
    şaşırmadım, biliyordum arayacaklarını, ilginç gelmiş olmalıydım onlara.
    testteki soruları hatırlıyorum, azimli misiniz? hayır! neyse. sabahın 11’inde
    ordaydım, öncesinde, iki bira içmiştim sabahın köründe ve öyle gitmiştim
    görüşmeye. oturdum, herif özgeçmişimi aldı eline, sorular sordu, birkaç basit
    soru, yanıtladım, ardından “biz sizi arayacağız” dedi, “ne zaman, kesin arar
    mısınız?” gibi hiç bişi sormadım bile, ne gerek var ki? siktiğimin herifleri,
    birçok yerden şöyle bir cevap almıştım, “öz geçmişinizi taktirle karşıladık,
    ancak şu an için size olumlu bir yanıt veremiyoruz” vs vs.. ne takdiri lan? kim
    kimi kandırıyor?
    boş verelim. alsancakta
    çimlerdeyiz, idil ve ben. has hatun, “sana sürprizim var demiştim ya” dedi.
    “evet?” dedim, çantasından bir
    üçlü çıkardı, önüme attı, “yak şunu.”
    saat beş suları, alsancak
    çimlerdeyiz, yaktım, çektim, verdim ona, çekti, ben aldım, o aldı, ben aldım..
    yattım sonrasında çimlere. “çok iyiymiş” dedim.
    “refikten kalmıştı” dedi,
    “belli” dedim. dünya çok hızlı
    dönmeye başladı, iyiydi, öksürük geldi sonrasında, kalktım.
    “iyi misin?” dedi.
    “geçer” dedim, geçti de nitekim,
    “endişelenmeye gerek yok.”
    “sorun yok değil mi?” dedi.
    “sorun daima var” dedim, “ama bu
    konuda endişelenmeye gerek yok.”
    “suçluluk hissediyorum”
    “en azından sen bir şey
    hissediyorsun” dedim, “etrafına bak, geçip giden tiplere, çoğu hiç bir şey
    hissetmiyor bence, ya da tam tersi, kendimi üstün görmüyorum, kim haklı bunu da
    bilmiyorum, onlar veya biz gibi bir ayrımda yapmıyorum, sadece bir fark var,
    anlıyor musun, ısınamıyorum, bir şeyler daima ters gidiyor ve ben neyin ters
    gittiğini bile bilmiyorum, sadece ters g…”
    durdum, ottu nedeni muhtemelen,
    kafamın iyi oluşuydu, şaraptı, yukarıdaki güneşti, ezeli ve ebedi olan
    allah’tı, sürekli giden ve bir süre sonra geri dönen hatunlardı.
    “napalım” dedim.
    “napabiliriz?” dedi.
    “dün ‘desem’e gittim bir
    arkadaşımla, oraya bakabiliriz yine, belki iyi bir şey oynuyordur.”
    “belki de, ama yedi seansına daha
    var.”
    “iddaa oynamalıyım” dedim, “kalk
    hadi, gazete alıcam.”
    gittim, aldım, çimlere döndük, o
    bana bakıyordu, dikkatlice, farkındaydım, bende bahis bültenine bakıyordum, dikkatlice,
    farkındaydı.
    “neden bunu oynuyorsun” dedi
    “hayatta 100 milyon bile
    kazanabilecek kadar şanslı mıyım, ölçmek istiyorum belki de.”
    “100 milyon mu veriyor sonuçları
    bilene.”
    “hayır, bildiğin maç sayısı ve
    hangi maçlar olduğuna göre değişiyor, öğretebilirim istersen.”
    anlattım. dinledi, sonrasında
    birkaç tahmin yaptı, gidip kuponu yatırdık. kafamız çok iyiydi, ve ben iki de
    bir burnumu siliyordum. hatırlıyorum da, lisede, bir keresinde, burnum akıyor
    diye yanımdaki hatun yerini değiştirmişti. tanrım, ne kadar kötü hissetmiştim
    kendimi, hiçbir kız yaklaşmazdı yanıma, benimde onların yanına yaklaşacak
    cesaretim yoktu, uzaktan izliyordum olan biteni. birileri birilerini sikerken,
    ben elime patlatıp duruyordum, en sonunda, birisini sikmek istedim, ama yapamadım,
    olmuyordu, onları düşünerek boşalabiliyordum, sorun çıkmıyordu, fanteziler,
    ancak, gerçekte? o zaman olması gerektiği gibi yürümüyordu işler, duygusal bir
    bağ yoksa elimi süremiyordum onlara.
    ve bir keresinde, aşık olduğum
    birini mutlu edebilmeyi başardım, yaladım onu, nasıl geliştiği hakkında hiçbir
    fikrim de yoktu üstelik, aniden gelişmişti, iki kez boşaldı, “teşekkür ederim”
    dedi. sadece oral, bişi diyemedim. ilk kez geliyordu bu başıma, kadınlar
    konusunda oldukça acemi sanıyordum kendimi.
    her neyse, kuponu yatırdık,
    “kazanabilir miyiz” dedi.
    “kazanma şansımız sıfır” dedim.
    “o halde neden oynadık?”
    “deniyoruz.”
    bir ilan gördüm, garson aranıyor
    yazıyordu, denedim şansımı, olmadı, almadılar.. ve desem’e gittik, yedi seansı,
    bir gün önce izlediğim film oynuyordu, “dün bunu izlemiştim” dedim, “ama yine
    izleriz istersen, senin de izlemeni isterim.”
    izledik, dün güldüğüm esprilere
    yine güldüm, aynı şey diye geçirdim içimden, ve ben yine de gülüyorum. aynı şey
    dedim, terkedilişler, giden sevgililer, biten aşklar, yitip giden zaman, her
    şey aynı, ve ben her seferinde daha da kötü hissediyorum kendimi. neden
    gidiyorlar? sürekli gidiyorlar. hep. daima. asla sonsuza dek kalmıyorlar
    yanımda. geri dönüyorlar bir süre sonra, ama bu kez de ben kabul etmiyorum,
    çünkü biliyorum, yine gidicekler, daima.
    film bitti. çıktık. saat dokuzdu
    ve babam eve gelmeden evde olmalıydım. bir tek o ve ben kalmıştık geride, en
    azından bir süre ikimiz olacaktık.
    “ben gitmeliyim” dedim, “babam
    işten gelecek, ona yemek hazırlamam gerekiyor.”
    dün sabahtan beri hiçbir şey
    yememiş olan ben. ne komik. hiçbir şey anlamamış gibi baktı yüzüme idil,
    “neden sen hazırlıyorsun?” dedi.
    “diğerleri yok, gittiler, bir
    süre herkes tek başına kalıp kafasını dinlicek, sonra dönecekler.. dün annem
    gelmişti, ama doktora gitmek için sağlık karnesini aldı, bir şeyler yememi
    sağladı, gitti. sen gelsene bize, bizde kalırsın, sorun olmaz, şimdi o evde
    yalnız başına, gece, pek iç acıcı olmucak senin için.”
    “tamam” dedi. gittik.
    akşam.. ev. sizi sıkmak
    istemiyorum. geçelim buraları.. gece. ev.. diğer odaya yatak hazırladım. yattı
    idil. ben odaya döndüm. birileri ile konuşmaya çalıştım, ama başaramadım, kimse
    benimle konuşmak zorunda değildi, denemenin yararı yoktu, bitmişti her şey,
    sevilmiyordum artık, 2 saat boyunca aynı mekanda bulunup selam bile vermemek
    gibi bir şeydi, ya da “naber” sorusunun cevabında senin de nasıl olduğun
    sorulmuyorsa, zorlamamak gerekiyordu insanları. bırak sussun herkes. bırak
    sussun. bırak. sende sus. susmalıydın. hata ettiler buna engel olmakla!
    boşalamıyordum. lanet olsun.
    denedim yine de.. biraz porno indirdim internetten, midemi bulandırmayan türde
    olmalarına özen gösterdim. sevmiyordum pornoyu, hiçbir şey hissetmiyordum.
    garipti, herkese göre gariptim, bu yaşıma kadar bir kez ve o da yarım yamalak
    sevişmiş olmam da garipti size göre. kimse kimseyi anlamıyordu ve sorun yoktu,
    boş vermeliydik bence. ait değildim, yabancıydım, ve ağlamaya başladım sonunda.
    pj harvey akıyordu, river akıyordu. ne diyordu bilmiyordum ve ağlıyordum. biri
    diğer odada ölümüne öksürürken ben ağlıyordum. ekrana bakıp ağlıyordum. sonra
    durdu. bir kez daha denemeyi düşündüm. diğer odada bir hatun vardı, iri
    göğüslere sahip, 21 yaşında, oldukça güzel, yeşil gözler, kırmızı oje, üstelik
    sarhoş. şansımı denemeye karar verdim.
    gittim yanına, açtım kapıyı,
    uyumuyordu, “ben de seni bekliyordum” dedi. kilitledim kapıyı ardımdan. yanına
    gittim. yat dedim, kalkma. bacaklarını okşamaya başladım önce, bir gecelik
    vermiştim ona giymesi için, açtım bacaklarını, elliyordum, gözlerime bakıyordu,
    iyi hissediyor olmalıydı, sonrasında elimi biraz daha yukarı çıkardım,
    kavradım. kilotunun üzerinden okşuyordum, iyi gidiyordu, yavaş yavaş üzerine
    doğru hareketlendim, “sertleşemiyorum” dedim, “yardımcı ol bana.”
    doğruldu yataktan, ağzına aldı,
    iyice, çekti içine, yalıyordu, bir süre sonra, “tamam şimdi hazır” dedi,
    “girebilirsin içime.”
    çıktım, yerleştirmeye çalıştım,
    gidip geliyordum, çok iyi bir ritim tutturmuştuk, ve babam diğer odada
    ölüyordu, öksürüyor ve ölüyordu, ve ben boşalmaya çalışıyordum. lanet dünyanın
    içine boşalmak istiyordum, merkezine, dünyanın çekirdeğine boşaltmak, durdurmak
    bu hayatı. ama olmuyordu, tekrar denedim, tekrar tekrar ve tekrar. açtım
    gözlerimi, önümdeki alete baktım, odamdaydım, sadece hayal etmiştim, odasına
    gidiyordum ve sevişiyorduk, bir hayaldi bu, ve o itiraz etmezdi de ayrıca,
    istiyordu beni, çok istiyordu. ben istemiyordum. kimseyi istemiyordum artık.
    kimseyi istemeyecektim. kimse beni istememeliydi. kalktım yerimden ve giydim
    baksırımla şortumu üzerime. otuzbiri bile başaramıyordum artık. nedeni,
    içimdeki acıydı. ya da ruhum ölmüştü. bu da öykü mü? adam sen de.
    “baba su vereyim mi?” dedim,
    öksürüyordu feci halde, “ya da ilaç?”
    “gerek yok oğlum” dedi, tam o
    anda fare gibi bişi geçti sanıyorum yanımdan, ya da benim her zamanki
    halüsinasyonlarımdan biriydi, bilemiyorum.
    babama “sende gördün mü?” dedim,
    “fare mi geçti?”
    “yok hayır ben bir şey görmedim
    oğlum” dedi, paranoyaktım, halüsinasyonlarım vardı, hiçbir şeyin gerçekliğinden
    emin olamıyordum, hiç bir şeyden emin olamıyordum ve gidip kapanı çıkardım,
    dolabı açtım sonrasında, lanet dolap, sadece margarin var, ne komik değil mi?
    peynir yok, zeytin yok, yemek yok. sularım kesik. dolap bomboş.. hah ha. dünden
    beri hiç bişi yememiş olan ben, bir parça ekmek koparıp kapana yerleştirdim.
    bekledim lanet sabahın olmasını. film izledim. izlemedim. film aktı sadece. ben
    de baktım boş boş.
    bir hareket olmalıydı gecede,
    böcekler bu yüzden önemliydi, annem ilaç sıkıp hepsinin kökünü kurutmasaydı
    keşke, dedim, böceklerim önemliydi gerçekten, kalkar onları kovar, öldürmez ama
    kovardım arada sırada. yoklardı artık. hareket yoktu. hiçbir şey yoktu. sadece,
    bir hatun vokal, beth, pj, karen, bi hatun vokal işte, her kimse. yada mike
    ness, cobain, bir şey akar işte, güneş doğana dek bir şey akar. boş boş ekran,
    insanlar, film, oyun, rol, altyazı, hayat.
    güneş doğmuştu, yedisiydi
    sabahın, ve babam kahvaltı yapıyordu, işe gidecekti, pazar günü bile çalışan
    bir adam, kim için, ya da niye? her neyse.
    “baba bugün tek var mı bildiğin”
    dedim.
    “henüz bülteni incelemedim oğlum”
    dedi bana, “bulursam haber veririm, dün o atı nasıl yakalamışın sen ya.”
    “şans.”
    “şans.”
    çıktı evden babam. arka balkona
    gittim, kedime, bir kedi var, her sabah orada oluyor, alt katın bahçesine
    geliyor, ekmek atıyorum, yiyor, uyumu yakaladık. eve sokamıyorum kedileri, ev
    benim değil. ve bir adam geçer mahalleden haftada bir, çöpleri kurcalar. şişe
    topluyor. teneke topluyor. kağıt vs. ve ben özel bir torbaya, şişe, her türlü
    şişe, alkol değil, kola, su, falan, ve teneke, ve kağıtları doldurup, oraya
    bırakıyorum, aşağıya. o beni bilmiyor, ama görüyorum, berbat bir halde, saç
    sakal birbirine karışık bir adam, her salı gelip alıyor evimin önünden
    poşetimi, ben de ona bakıyorum gizlice. fareyi unuttum, kapan, fare, bir
    bakayım şuna.
    evet, ne diyordum, halüsinasyondu
    belki de, fare falan yok kapanda, olsaydı da öldüremeyecektim, dışarı salardım
    muhtemelen. tamam çok kötü biriyim ben, biliyorum, ama o kadar kötü değilim
    anlayacağınız, ama. ya da. her neyse. boş verelim. bu işte. öykü bu. basın yada
    kıçınıza sokun. ama bu bir öykü!
    hay aksi şeytan, çay suyunu
    unuttum, hatun uyanacak, kahvaltı yapmalıyım, iki gündür bi şey yemedim, sırf
    alkol ve duman. ve berbat bir pazar sabahı daha. her neyse. hayat. umarım bu
    öykü hoşunuza gitmiştir. eyvallah!

    7 ağustos 2005
  • 2 küçük kız hakkında – ya da büyük

    berbat bir sıcak. sabah 11 suları. sular
    kesik evde, nedeni fatura. evde yalnızım ve uyuyorum. üzerim çıplak, altımda
    bir şort var, sakallarımı en azından haziranın başından beri kesmedim ve
    ağustos ayındayız, en nefret ettiğim ay ağustostur, neyse, konumuz bu değil,
    saçlarım sakallarımdan daha kısa, üç numaraya vurmuştum her zaman olduğu gibi
    ve sakallarımın uzunluğu saçlarımın uzunluğunu geçti. geçer. hayalarım temiz en
    azından, birinin yalamasına her an ihtiyaç duyabilirim diye değil, sıcakta
    sıkıcı oluyor apış arasının.. her neyse, konumuz bu da değil.. gece yatarken
    açık bıraktığım vantilatör, bu kelimeyi yanlış yazmış olabilirim, açık
    bırakmışım, ve en üst ayar seviyesinde, ve sabit, sadece üzerime doğru üflüyor,
    ölmeye çalışıyorum da ben. ve müzik akıyor, çok az bir desibelde, roads
    dönüyor, ardından angels playground, sonra yine roads, iyi bir ikili
    oluşturuyorlar, ve biz de iyi bir ikiliyiz, evde yalnızım ve geliyor, kapıyı
    çalıyor.. geleceğini biliyordum.. kalkamıyorum. kalkmak istemiyorum. daha
    öncesinde ev telefonum çalmıştı, çok uzun bir süre çaldı, açmadım, uyuyordum.
    genelde, uyurken, telefon çalsa da kalkıp açmıyorum, ama ısrar ederseniz kalkar
    ve iyi bir fırça kayarım size, sonra tekrar dönerim uykuma, hayat akşamüstü dörtten
    sonra başlar benim için, ve güneş doğana dek sürer, genelde bu şekilde oluyor,
    bazense, ya da her neyse, ve ben uzun süredir pek bişi yapmıyorum, aylaklık
    etmekle meşgulüm, çok yoğun bir tempoda aylaklık ederim, boş vaktim kalmıyor bu
    yüzden. mesela, akşama kadar hiç bişi yapmadan oturur ve duvarlarımı izlerim,
    şampanya rengiymiş duvarlarım, annem öyle demişti, annem benden daha fazla şey
    biliyor, ve müzik akıyor, ve bekliyorum, neyi beklediğimi bilmiyorum, ama gelecek
    bir gün, geldiği zaman anlayacağım, yıllardır bekliyorum.. harikuladengiz aşk
    çalacak kapımı.. kapı çalıyordu değil mi? evet, bunu biliyorum, oraya
    döneceğiz, ama acelemiz yok..
    bir gün önce gece, ekrana bakıyordum.. boş
    boş ekrana.. birileri konuşsun benimle diye bekliyordum, şöyle oldu, sekizde
    açtım msn denen icadı, ve listemdeki 7 kişi, aa evet az, 7 kişi, değişiklik
    iyidir, bu da dolunca yeni bir adres alacam, öncesinde 44 kişi vardı, ve can
    sıkıcı muhabbetler dönüyordu, değişiklik iyidir, şimdi kimse konuşmuyor
    benimle.. bekledim, bi kişi geldi, sonra bir başkası, 7 kişi de yavaş yavaş
    online oldu, biri arada bir konuşuyordu, diğerlerinin üzerine tıkladım ve bana
    selam vermelerini bekledim, evet galiba deliyim, ve bu aralar canım fena
    sıkkın, yani boşa zaman öldürmeye fazlasıyla mecalim var sadece, ve kimse selam
    vermedi, bir süre sonra şansımı denemeye karar verdim ve biri işim var dedi,
    biri cevap vermedi, biri meşguldü, ikisi dışardaydı, biri hemen dönecekti, biri
    de hani bana hani bana demiş. “kes soytarılığı girdap hiç de komik değilsin”,
    evet, bi hatun bana aynen bu şekilde bağırdı bi kez, bunu çok iyi
    hatırlıyorum.. ve biliyorum öykü içinde öykü anlatıyorum hep, ama, acelemiz
    yok, kapı çalmıştı, müzik ve vantilatör (hala yanlış yazıyor olabilirim),
    açıktı, üstüm çıplaktı. üstüm çıplaktı demişken, bir süredir boşalamadığımı
    bilmenizi isterim, “elinize patlatın gitsin” demiştim bir şiirimde, ve şimdi
    bunu da ıskalar oldum, nedeni muhtemelen aşk, yanlış hatun aşk demek değildir
    ama, ve aşk desek de biten bir aşk bu, başlayamayan veya yarım kalan.. ve
    başkalarını düşünemeyen, onu düşününce de gelemeyen bir aletim var.. canın
    sıkılınca boşalırsın oysa, yani doğru olan budur, içindeki sıkıntıyı aletinden
    çıkarmayı bilmesin, boşalamayacak derecede kötüyüm, daha da ötesi yok sanırım..
    geriye doğru gidiyoruz.. iki gün önce
    sabah.. evdeyim.. yattım.. yedide yattım. yediyi çeyrek geçe evdeki gürültüye
    uyandım. 15 dakika uyku çok bile bana. evdeki 3 kişi bir daha dönmeyeceğim
    diyerek evi terk etti, biri işe gitti akşam dönmek üzere, biri de kardeşine
    gitti bi kaç gün dönmücem diye diye.. onun öncesinde bir dostum anlayamadığım
    şekilde davrandı, tüm bunların sonrasında sevgilim “sana cevap yazmak
    istemiyorum” dedi, en iyi dostum, kız kardeşi ile konuşmuyorum diye bana
    küfrederken telefonum kapandı, telefonum günde en az yirmi kez kendi kendine
    kapanıyor ve her şey bir yana, dehşet bir ağrı var sol serçe parmağımda,
    tuvaletin kapısına sıkıştırdım..
    biraz ileriye alıyoruz. 2 gün önce akşam..
    evde bekliyorum. msn gene açık ancak bu kez çevrimdışı kalarak giren çıkana göz
    kulak oluyorum.. yedinci biram. bakkala bira yazdırabilecek kadar şanslı bi
    insanım, ve son koşuda önceki 4 koşudan aldığı parayı kaybedecek kadar
    aptalım.. buna ölüm isteği der bukowski, ve gerçekten ölüm isteği geldi.. iyi bağlıyorum
    konuyu. sitesini güncellediği yazıyor birinin msninde, giriyorum, sonra aynı
    siteden silindiğimi fark ediyorum, kısmen silinmişim, acı çekiyor olabilirim,
    çünkü etrafım kararıyor o an, ve hayal ediyorum, ekranın diğer tarafında o,
    ağlıyor olabilir, ya da olmayabilir, beni tamamen siliyor olabilir, “senden
    nefret ediyorum” gibi şeyler de diyor olabilir. ve ben hayatımı varsayımlar
    üzerine kurarak insanları kırarım.. ölüm isteğine döneceğiz.. zamanınız var
    öyle değil mi?
    çok fazla ot, hap ve alkol, ki bu üçünü
    kullanım miktarıma göre sıraladım, yani en az alkol en çok ot şeklinde, ancak
    son düzlükte yaptığı atağı ile alkol birinci sıraya oturacak gibi, ikinci ot,
    üçüncü hap. hap sabit bir sayıda kaldı zaten. (burada yazar “sabit bir sayıda kaldı”
    ile hapı bıraktığını kast etmektedir, ancak intihar ettiği anda alacağı hap
    sayısı ile listelerde bir karışıklık yaratabilirdi). işten eve gelen birine
    yemek hazırlıyorum, sonrasında ona masaj yapıyorum, ve bu arada birbirimizi son
    kez gördüğümüzü biliyorum, o ise her şeyden habersiz “ben biraz uyuyacağım
    oğlum” diyor, ışıklar sönüyor. ve ben diğer odaya dönüyorum. birkaç kutu hap
    var. evdeki tüm lambalar kapalı. televizyonun ışığı var. bir film oynuyor, vcd
    açık kalmış, filmde sürekli baştan başlıyor bittikçe, bir korku filmi bu, ve o
    an hapları tek tek içmeye başlıyorum, bir, iki, üç, dörde geldiğimde telefon,
    ev telefonum çalıyor, gidip numaraya bakıyorum, açmıyor ve haplarıma dönüyorum,
    beş, altı, yedi, ardından tekrar telefon, numaraya bakıyor ve açıyorum,
    “eğer öyle bişi yaparsan arkandan
    küfrederim” diyor bir ses, kendimi kaybettiğimin bilincine varıyorum o an,
    hayata geri dönüş, sesli şok tedavisi. “aldın mı hap”,
    “almadım, hayır, nerdesin sen”,
    “karşıyaka’dayım. sana güvenebilirim değil mi?”,
    “tamam endişe etme, şu an konuşamıcam,
    nerdesin sen?”,
    “karşıyaka”,
    “tamam”,
    “bak çok küfrederim sana”,
    “endişelenmeye gerek yok”,
    “bak kapatıcam telefonu sana güveniyorum”,
    “tamam, sen nerdesin”,
    “karşıyakadayım ben”,
    “anlıyorum, merak etme ya, geçti”,
    “söz demi”,
    “tamam, sorun yok, nerdesin sen?”,
    “karşıyakadayım ben”..
    kafayı yemiş olmaya iyi bir örnek..
    nerdesin sen. nerdesin sen. nerdesin sen.. git.. bilgisayarı aç. müzik aç. ve
    bekle. karşımda, elliden fazla hap yatağa saçılmış durumda, karışmış, değişik
    tür ve boyutlarda, düşünüyorum, yedi tane beni öldürür mü? ve sonra berbat bir
    uykuya dalıyorum, çünkü haplar kafamı çok güzel yapıyor.. sabaha uyanmamak
    dileğiyle tanrım, iyi geceler, amin.
    hayır henüz bitmedi.. evdeyim. sabah.
    vantilatör açık, müzik açık. uyuyorum.. kapı çalıyor. uzun bi süre.. açmıyorum.
    uykumdan zorlanmadan uyanmam için her sabah uyanınca görmek isteyebileceğim
    gözlere sahip olmalısınız. kapı çalıyor..
    “kim o”
    “benim zehra”
    açıyorum kapıyı, giriyor içeri, sorgusuz sualsiz,
    odaya giriyor.. az önce yattığım koltuğa oturuyor. “kimse yok mu” diyor,
    “yok” diyorum, “gittiler, çekilmez bir
    adamım da ben, terk ediyor herkes, insanları kırıyor sonra da intihar etmeye
    kalkışıyorum, onlar da affettiğine inandırmaya kalkışıyor, oysa kimsenin
    kimseyi affettiği yok, ve ben blöf yapmıyorum, gerçekten edicem, biraz daha
    zaman tanıdım kendime”. öyle bakıyor yüzüme, anlamıyor, anlayamaz, henüz 4
    yaşında zehra, karşı evde oturan bir kadının kızı, bana geliyor sık sık.. bira
    içtiğimi biliyor, ve bu aramızda bir sır, bir çok sırrımız var onunla,
    konuşuyor benimle, henüz dört yaşında, ve benimle iletişim kurabilen tek insan
    diyebilirim, bir zamanlar yeğenlerimden bir tanesi de bu şekildeydi, sonra
    büyüdü o, en azından büyüdüğünü düşünüyordu, ben ise çocuk gibiyim hâlâ.. evet,
    “kaç yaşındasın” demişti bana bir hatun, aşırı sarhoştuk, “23” demiştim, “küçük
    gösteriyorsun” demişti, “büyük göstereceğim zamanlar da olur güzelim” demiştim,
    “kes soytarılığı girdap hiç de komik değilsin” diye bağırmıştı, haklı
    olabilir.. hiç de komik değilim, alkolün payı olmalı bunda.. ama hakketti o da
    bunu, bana salça olmaması gerektiğini anlatmıştım ona..
    “abi, maçlar başlıyormuş, gene para kaybedeceksin”
    diyor  zehra
    “haa evet güzelim, türkiye ligi yarın akşam
    başlıyor” diyorum..
    “bildin mi birinci gelen atları dün”
    “birazını”
    “babam gene sarhoş geldi eve, annemi
    dövdü”..  bişey diyemiyorum, 4 yaşındaki
    bir kız “babam annemi dövdü” diyor, ben bakıyorum, “ama sonra barıştılar”.
    “hı hı”
    “sen de döver miydin?”
    “ne?”
    “evlenince”
    “ben evlenmicem, benimle evlenebilecek bir
    hatun göremiyorum dünya üzerinde”
    “herkes evlenirmiş, büyükannem böyle dedi
    bana”
    “herkes evleniyor evet”
    “sorumu cevaplamadın abi”. çok zeki bir
    kız, birebir naklediyorum..
    “ben daha beter bi yöntem biliyorum,
    dövmeme gerek kalmıyor, iki cümle kurarak kalbini morartabiliyorsun insanların”
    bu kez de o bişi demiyor. size demiştim, iyi bir ikili oluşturuyoruz, roads ve
    angels playground gibi, müzik açık hâla ve vantilatör de, ve ben halâ yanlış
    yazıyor olabilirim..
    “bitmedi mi abi öykü?” diyor
    “bitti güzelim” diyorum. ama emin değilim.
    sadece, kızın canı sıkıldı beni beklemekten, şimdilik bu kadarla
    yetinmelisiniz.. belki daha sonra devam edebilirim, bilemiyorum, beni takip
    edin..  arada birde hayatta mıyım diye
    kontrol etseniz fena olmaz. nerdesiniz siz?
    ..
    burdayız biz, beni aldattı, beni aldattı,
    gerçekten beni aldattı, ve ben ona ağza alınmayacak laflar ettikten sonra
    komploya kurban gittim çünkü beni kandırdı, ve özür dilerim dedim, oysa oysa
    oysa, gerçekten özrünün reddedilmesi gereken biri varsa, o da oydu, ve ve ve,
    şu işe bakın ki, suçluluk psikolojisi ile birleşen kafa bulanıklığım sonucunda
    oluşan bir itki ile bok yoluna gidiyordum, peki ama neden? çünkü bazen, gerçek,
    görünenin aksine inandırılmakta yatar, yalan ise görünenin aksine, görülmeyen
    de saklıdır. bu kadar basit olay, şimdi herkes, herkesle, yiyişmeye devam
    edebilir, ben aletimi içine alıcak bir uzaylı bulmaya karar verdim.. sahi, nerdeydik
    biz?

     05.ağustos.2005