Kategori: Genel

  • iş yeri düşleri

    insanlar
    sorup duruyor
    neden
    hiç konuşmuyorsun diye
    neden
    hep susup kalıyorsun
    tepkisizsin
    her şeye karşı
    durgunsun
    ve
    donuk
    güler
    gibi yapıyorsun daima diyor
    ama
    ben anlıyorum
    aslında
    hiçte komik gelmediğini sana
    söylediklerimiz
    ya da
    olayların
    işleyiş tarzının
    ve
    çok ender gördüm senin
    içten
    bir şekilde gülümseyişini
    ve
    ters giden her şeye karşı
    nasıl
    da çıkmaya çalıştığını
    düştüğün
    o lanet bok çukurundan
    boş
    ver diyorum ona
    düşünmeyeceğiz
    düşünmek
    zorunda değiliz
    alışmak
    gerek
    tek
    zorunluluğumuz bu diyorum
    alışmak
    değişmeyecek
    çünkü
    asla
    değişmedi
    bi
    gram bile değişmedi
    ademden
    beri değişmedi
    içmek
    gerek
    ölene
    dek
    ve
    dolduruyoruz bardakları yeniden
    bira
    votka
    ve
    sabaha karşı
    o
    sızmışken
    ben
    içmeye devam ediyorum
    ve
    sonra
    hastane
    üç
    ya da
    dördüncü
    olmalı bu
    ama
    her
    neyse
    bu
    kadarı yeterli
    işime
    dönmeliyim
    boktan
    işime
    yazarak
    zaman kaybediyorum

    12 mayıs 2007
  • yeni metin belgesi

    yeni metin belgesi
    buradayım. bu odanın içinde.
    günlerdir sokağa çıkmadım sayılır, gerçek anlamda çıkmadım. bekliyorum.
    başım ağrıyor şu an.
    dayanılabilecek bir ağrı değil, ama seviyorum başımın ağrımasını, düşünmemi
    engelliyor. ya da ruhuma batan şeyleri hissetmemi. mide ağrım da aynı şekilde.
    ve bitmek bilmeyen akciğer ağrılarım. tat aldığım söylenemez, ama seviyorum.
    mazoşist değilim yani, böyle bi zevk alma içgüdüsüyle sevmiyorum kendime
    yaşattığım fiziksel acıları. ama bu da bir tür uyuşturucu işte, tıpkı bir
    zamanlar sizlere bahsettiğim jilet gibi.
    hiç bi yerimi kesmedim bugüne
    kadar. ama sol kolu baştan aşağı jilet izi olan bi hatun gördüm, nerdeyse.
    “nerdeyse” derken, nerede olduğunu sormuyorum, nerdeyse gördüm sayılır demeye
    çalışıyorum. ama türkçem zayıf, ifade etme yeteneğim zayıf, ve ben de zayıfım.
    öksürüyorum durmadan. insanlar çok fazla sigara içmememi, alkol kullanmamamı,
    ve yaşama biraz daha asılmamı falan söyleyip duruyorlar. istemiyorum yaşama
    asılmak falan, her öksürdüğümde sızlayan sol akciğerimi seviyorum ben, onunla
    birlikte yaşamaya alıştım, ve o benden nefret ediyor olmalı. günde 3 paket
    sigara içen her insandan, sahip olduğu akciğeri nefret ediyor olmalı yani.
    aslına bakarsanız, sigara yerine
    alkolü deneyerek midemin de ağzına sıçabilirim, ve karaciğerimin, ya da hem
    cigara hem hap alarak, eskiden olduğu gibi toplu katliam gerçekleştirebilirim
    bedenim de, eskiden olduğu gibi bu sigara alkol cigara hap dörtlüsüne toz
    amfetamini de katarak, daha çabuk ölmeye çalışabilirim. ama ölmeye çalışmıyorum
    ben, hayatta kalmaya çalışıyorum, anlayabiliyor musunuz? karışık geliyor
    olabilir, ‘bu saydığın şeyler insanı hayatta tutmaz, öldürür’ gibi bi düşünceye
    sahip olmalısınız siz, o yüzden gidip kendinize aynı fikirde olduğunuz bi yazar
    seçin lütfen. ben kimseyle aynı fikirde değilim, kendimle bile aynı fikirde
    değilim ben, karışığım, her bir zerrem başka bi yöne çekiştirip duruyor beni
    durmadan. biri, “hadi kalk oğlum iş ara” diyor, bir diğeri, “otur oturduğun
    yerde bu odadan dışarı çıkmak yasak sana” diyor. biri, “şu hatunun teklifini
    kabul edip eskişehir’e gitmelisin” diyor, bir diğeri “lan oğlum ısparta’ya
    gitsene, hazır iş veriyor işte sana tip” diyor. biri intihar etmemi söylüyor
    durmadan, bir diğeri bir diğeri bir diğeri…
    çelişkiliyim, öykülerim
    çelişkili, yazdıklarım çelişkili, ama bu konuda yapıcak bir şeyimiz yok.
    ayrıca, beni kurtarmaya falan da çalışmayın artık, kesin bu saçmalığı. sizin,
    benim için yapabileceğiniz bişi yok, hatta benim bile kendim için yapabileceğim
    bişi yok, hatta ve hatta tanrının bile benim için yapabileceği bişi olduğunu
    sanmıyorum. evet, ondan da umudu kestim artık. zaten, yukardan bizi izleyip
    arada bi peygamber gönderip kitap yazmaktan başka bişi yaptığı yok onun da, ki
    onu da yapmayacakmış artık, bırakmış bu zırvalığı, “bu size gönderdiğim son
    peygamber, bu da yazdığım son kitap, ne haliniz varsa görün, ister bana
    uyarsınız isterseniz uymazsınız, benden günah gitti” deyip çekip gitmiş. nereye
    gittiği bilinmiyor ama bi gün gelip kıyameti koparacak galiba. öyle demiş
    yazdığı son kitapta, ben onun sıkı bi okuyucusuydum oysa, yazdığı tüm kitapları
    okudum, çok seviyorum onu, ama henüz pek bişi anlamadım. bi gün anlarım umarım.
    ha bu arada, sizi bi konuda daha
    uyarmak istiyorum, ben gelişigüzel yazıyorum, anlattığım herhangi bişi yok
    yani, takılıyorum öylesine, içten geldiği gibi, ne şekilde gelirse. canım fena
    sıkkın bu aralar, bir de baş ağrısı eklendi her şeyin üzerine, arada bi
    ağrıyor. o da benden sıkılmış olmalı, bedenim bile ruhumdan sıkıldı artık,
    sürekli bi sorun çıkarıyor, ağrılar ağrılar ağrılar.
    bu arada, manik depresif olan
    hatunlar konusunda bi kitap yazmayı düşünüyorum, epey tecrübeliyim bu konuda.
    bi milyar tane manik depresif hatun gördüm, hayır rüyamda değil, gerçekten
    gördüm, sırayla. size hiç, bi hatun telefon açıp “sana deli gibi aşığım adamım”
    dedi mi, ve bu hatunu hiç tanımadığınızı varsayalım, sizi bi yerden keşfediyor,
    yazılarınızı falan okuyor, sonra sizin telefon numaranızı bi şekilde bulup,
    size bunu söylüyor, sonra tanışmak istiyor falan, siz bunun hiç de iyi bi fikir
    olmadığını söylemeye çalışırken; o, sizi duymuyormuş gibi, nerde olduğunuzu
    sorup, sonra ağlamaya başlıyor. bugüne kadar tam bi milyar tane ağlayan hatun
    gördüm, içim paramparça onlar ağlarken. yine de onlara güvenmiyorum, sizi çok
    çabuk tuzağa düşürüp, ertesi gün çekip gidebilirler, ve yaparlar bunu, emin
    olun yaparlar, erkekler de bunu yapar. arada bir fark yok ve seksist değilim ve
    ben hiç manik depresif erkek görmemiş olsam da, en azından şimdiye kadar,
    onlara da güvenmiyorum.
    hayır, manik depresiflikle güven
    arasında bi koordinasyon oluşturmuyoruz burada tatlım. sadece, size tavsiyem,
    lütfen benden uzak durun, ben sizi zaten tanımıyorum, sizin de beni tanımak
    isteme fikriniz çok itici geliyor bana, defolup gidin, anlatabiliyor muyum? tam
    olarak bu! sıkıldım artık.
    e-posta adresim yok, msn’im yok,
    telefon mu, o da ne demek? ha evet, bende var bi tane, numaramı söyler miyim
    sana? söylerim tabii, ama kapalı o alet, neden mi kapalı? bilmiyorum, manik depresif
    bi telefona sahibim, yani ilk aldığımda böyle değildi elbet, ama uzun bi
    süredir böyle, kendi kendine kapanıyor, ve ben de fark edemiyorum kapandığını,
    onun başında nöbet tutamam ya. bu terörist devlet için on sekiz bin sekiz yüz
    seksen altı saat nöbet tuttum zaten boktan bi cezaevinde. ayrıca beni
    aradığında muhtemelen telefonum yüzüne kapanacaktır, hayır ben neden böyle bişi
    yapayım güzelim, o kendi kendine kapanıyor ben biriyle konuşurken daima. biraz
    kıskanç bi telefonum var, ben biriyle konuşurken pat kapanıyor, kimseyle
    görüşmemi istemiyor benim. ne? tamir mi ettirmeliyim? hayır, seviyorum
    telefonumu, tüm eşyalarımı seviyorum, örneğin şu an üzerimde olan ve üzerindeki
    sigara yanıkları ile beni epey sevimli gösterdiğini düşündüğüm kazağımı da seviyorum.
    annem, sürekli olarak bana “yeni
    bi kazak alalım sana” diyor, ben de “bu var ya diyorum, bu var, diğeri var,
    yetiyor bana, ne kazağı?” kızıyor ve sonra diğer odaya gidip ağlıyor, iki
    dakika sonra hemen gülmeye başlıyor ama, hemen onu güldürmeyi başarıyorum. çok
    kırılgan bir annem var ve çok hassas davranıyorum bu yüzden ona karşı, -evet
    annem de manik depresif, doğru bildiniz, ama ona ölümüne güveniyorum işte.
    sonra sonra, bi gün amanda
    palmer’in benimle bi gece geçireceğini, sonra bana aşık olup o baterist
    heriften ayrılacağını, dresden dolls’u da imha edip, benimle bi grup yapacağını
    hayal ediyorum. grup seks falan değil yahu, ne alakası var, grup kuracağını
    demek istedim. ben alkışla tempo tutarım, o da piyano çalıp şarkı söyler. zaten
    alkış dışında çalabildiğim başka bir müzik aleti yok, ha bi de kendi aletim
    var, haklısın julia, aşk yokken hiçbir halta yaramıyor ama o, defolup gider
    misin lütfen? alkış, bir müzik aleti değil mi? iyi de sana ne bundan, ben
    seninle konuşmuyorum bile. bir saniye, telefonum çalıyor, uyanmalıyım, daha
    sonra gene rüyama girer misin julia, pekala teşekkür ederim. telefon çalıyor,
    uyanıp telefonuma bakmam gerekiyor, çünkü çok ısrarla çalıyor telefon. hemen
    gelicem, telefonla konuşup uyumaya devam edicem hemen, seni bekliyorum, lütfen
    rüyama gene gir.
    beni aradığında ve
    telefon zangır zangır
    titrediğinde uyuyordum güzelim
    hayır yalan söylemiyorum
    sana neden yalan söyleyecekmişim
    ki?
    hem sana ne zaman yalan
    söylemişim ki şimdi söyleyeyim?
    hem ben nerden bilebilirim ki
    senin aradığını?
    hem neden sen arıyorsun diye
    açmamazlık yapayım söyler misin?
    evet numara gözüküyordu da ev
    numaran ben de yok ki
    bristol’un telefon kodunu ben
    nerden bileyim?
    sen olduğunu nasıl tahmin etmiş
    olabilirim?
    yine kafan kıyak
    evet kıyak ve
    etrafında sataşabileceğin
    senin mırın gırınlarını
    dinleyecek
    kimsen yok öyle değil mi?
    hayır çaldığında uyuyordum dedim
    sana
    hem neden sürekli sabahları
    arıyorsun beni söyler misin?
    uyandırana kadar çaldırmak
    zorunda mısın?
    sabahları sinirli olduğumu
    biliyorsun
    bu benim sorunum haklısın
    ama şu var ki
    sen de benim bi sorunumsun
    ama sadece sen benim bi
    sorunumsun
    senin sorunların benim sorunum
    değil
    dinlemek istemiyorum artık
    yoruldum evet
    beraber yaşamak mı?
    benim ne işim var orada söyler
    misin?
    nasıl yaşayabilirim orada
    senin paranı istemiyorum
    bir daha olmaz
    bak bunu daha da
    dramatikleştirmeyelim olur mu?
    ve bu da diğer her şey gibi can
    sıkıcı gerçeklerimizden biri
    bi sigara yakmalıyım bekle bi
    saniye
    ağlamayı kes artık canım acıyor
    lütfen bak ben acıya
    dayanamıyorum tamam mı?
    ve bunu çok iyi biliyor olmalısın
    hayır sen beni dinle
    numara yapmadığını ben de
    biliyorum
    sen ağlarken neler yapıyordum
    hatırlasana
    evet o jilet numarası mesela
    seni güldürmüştüm ama ciddiydim
    ben
    kesicektim evet, ne kadar deli
    olduğumu biliyor olmalısın
    evet sadece kötüyken beni
    arıyorsun derken ciddiydim
    bu konuda da ciddiyim
    kulpçu dükkanıyım ya ben.
    ve telefon yüzüme kapanır.
    benimse, rüyamdaki julia tamamen çıkar aklımdan. ama bakın, size daha önce de
    söyledim ben, bir müptelanın gücünü hafife almamanız gerekiyor, az kaldı. çok
    az. neden mi bahsediyorum? yine aynı konu işte, gidip neden bahsettiğini
    anladığınız biriyle takılın. benden uzak durun, uzak uzak uzak. olabildiğince
    uzak… çünkü hiçbirinize güvenmiyorum! tam olarak mesele bu, ve sizin o
    harikulade emiş gücünüzle falan da ilgili değilim. eğer canım birini becermek isterse, bunun için üstüne para
    bile alabilirim, merak etmeyin, ki becermek değil sevişmek derim bunun adına
    üstelik. hayır, sevgili olmak falan da istemiyorum. tamam size fanzin
    verebilirim, ama hepsi bu, anlıyor musunuz, size verebileceğim her şey bu
    kadar, sınırlı. küstahım evet, ama seviyorum bunu. sizi de seviyorum. evet.
    öyle olmalı. telefon? “telefon teminki konuşmanda neden kapanmadı” demek
    istiyorsunuz değil mi? yalancının tekiyim, telefonum hakkında da size yalan
    söylüyor olmalıyım. yo hayır, bu kez yalan söylemek istemiyor canım, o alet
    gerçekten kapanması gereken konuşmalarda kapanmaz.
    başım ağrıyor evet, gitmeliyim,
    bu boka sonra devam ederiz.  bi sigara
    falan için siz de, kullanmıyorsanız da hemen başlayın bence. çok ciddiyim,
    alkole de başlayın, hemen, derhal, benim gibi okuldan atılın, ekonomiyi
    işsizlik sayısını arttırarak baltalayabileceğinizi düşünün benim gibi, ve büyük
    hayaller kurmayın, hatta hayal bile kurmayın, siktir edin hayal kurmayı, hayatı
    yaşayın yeter. para biriktirmeyin gelecek için, gelecek için plan da yapmayın,
    aynen benim yaptığımı yapın, her konu da. belki bu sizi kurtarır, bu şekilde
    aradığınız huzur ve mutluluğa erersiniz belki. bu arada söylemeyi unuttum,
    lütfen bir daha bana “seni kurtarabilirim” gibi bir cümle kurmayın,
    “yayınlanmana yardımcı olabilirim” gibi bir cümle de kurmayın, bu gerçek,
    gerçekten yayınlanmak için taviz vermeyeceğim. şimdi defolup gidin hadi. yapmam
    gereken işler var. bi saniye, size ev ödevi veriyorum, sigaraya başlayın,  bir sonraki vaazımda hepinizi sigara içerken
    görmek istiyorum, ben bırakamıyorum çünkü… dağılabilirsiniz.
    13nisan2007
  • uçan balon

    -uçan balon-
    1.
    “beni it” diyordu mary, “hadi” diyordu, “başarabilirsin, it beni, öldür, lütfen öldür, lütfen, at şu otobana beni, yalvarıyorum sana, bir araba çarpacaktır mutlaka, hadi, yap şu boku”

    otobanda falan değildik oysa, evdeydik, ağlıyordu mary, aşırı şekilde uyuşturucu ve alkol ile yüklü beyni, algı dünyasını kaydırmıştı. ve bizleri görmüyordu, bir yastığa sarılmış, koltukta oturuyor ve karşısında biri varmışçasına konuşuyordu, boşluğa doğru. onu izliyorduk, napabileceğimizi bilmiyor ve izliyorduk sadece, geçmesini bekliyorduk, kendine gelmesini, “hadi lan” diyordu, “itsene”

    2.
    herkes bir şeyler hakkında atıp duruyor yine mary.. kimse ne kadar içerde olduğumuzu görmüyor, ne kadar derinde olduğumuzu, bir şeyler sallayıp duruyorlar yine, oy veriyorlar, bir şeyler değişecek çünkü, değişecekmiş, değiştireceklermiş, ve sonrasında sonuçları bekliyorlar, bir şeyleri değiştirecek birileri, yeni bir yönetici yeni bir hayat verecek bize, bekliyorlar, ve sonuç değişmiyor, hiç değişmedi, âdem’den beri değişmedi, bi gram bile oynamadı terazinin dengesi.. bir illüzyona emanet edilen arzular.. alâeddin’in sihirli lambasını arıyorum ben sadece, hepsi bu

    3.
    uyuşturucuya bulanmış ve uyuşturucuyla bulanmış bir beyin kadar tehlikeli hiç bir şey yoktur, inanın bana. ufak bir tablet her şeyi değiştirir, isa’dan önce isa’dan sonra gibi, milat, hayatınızın miladı. nerede durmanız gerektiğini bilmiyorsanız, dönemeçlerin sonunda sizi neyin beklediğini, ve durmanız gereken noktaları, gördüğünüz levhaların ne anlama geldiğini, bilinç altındaki/dışındaki hangi kapının nereye çıktığını, bilmiyorsanız, sonrasında o sizin dünyanızı değiştirmekle kalmayıp, o dünyaya bir çok sınır çizgisi koyacaktır. başlangıçta, bu dünyanın oluşturduğu sınır çizgileri kalkacak, sonrasında oluşan yeni özgürlük alanında yeni sınırlar belirlenecektir. iğne zamanları

    4.
    aferin kullandığını öğreniyorum bir şekilde, seviyorum herifi, ve “daha ileri gitme” diyorum ona, “nasıl kullanacağını bile bilmiyorsun” diyorum, “benim yıllarım geçti o şekilde” diyorum, “biraz kulak as bana” diyorum, “midenin ve beynin amına koyacaksın en sonunda, daha ileri gitme”

    dinlemiyor beni tom, hoşuna gittiğini söylüyor bu hayatın, bir adım ileriyi görüyor, sonra bir adım daha, sonra kollarda iğne izlerini görüyorum, aradan sadece 6 ay geçmiş oluyor, ve sonra bir 3 ay daha, ben askere gidiyorum, sonra bir 15 ay daha geçiyor, geri dönüyorum, “tom’a” noldu diyorum, “uzaklara uçtu” diyorlar, anlıyorum meseleyi, istanbul’daydı diyorlar, sonra haberini aldık. bu işler böyle yürüyor, kendinizi kontrol edemiyorsanız, o sizi hiç kontrol edemez.

    5.
    herkes bir şeyler hakkında atıp duruyor yine mary. kimse ne kadar içeri girdiğimizi görmüyor, bu dünyanın bize borcu var mary. tanrı da bize bir özür borçlu.

    6.
    “bugünkü gençlerin en büyük sorunu: uyuşturucu” yazıyor eski bir gazetede, şirketteyim, paspas çekiyorum odalara, daha sonra kuruyana kadar batmasın diye gazete kağıdı koyucam yere, ve eski bir gazetede dikkatimi çekiyor bu başlık, okuyorum, nedenler, ailevi nedenler, arkadaş ortamları, cahillik, özenmek. büyük bir palavra dönüyor burada! tamam mı? bir gram acid için yapamayacağın hiçbir şey kalmadığında, o zaman tekrar görüşelim bu meseleyi, olur mu çok saygı değer köşe yazarı, -burnundan bir kar tanesi bile geçmeden yazdığın metinler hakkında- o zaman tekrar görüşelim

    7.
    “ben bir balonum” diyor mary, yanaklarını şişiriyor önce, nefesini tutup içinde, ve sonra gözleri gülümsüyor, bana bakıyor ve “ben bir balonum” diyor, “uçan balonum ben”, sonra tekrar nefesini tutuyor ve şişiriyor yanaklarını, kendini balon zannediyor, tamamen bilinçaltı, uçmak istiyor çünkü.

    hatırlıyorum. birkaç gün önce. gökyüzünde kaybolan bir balonu izliyoruz. balon istiyor öncelikle benden, uçan bir balon, “tamam” diyorum, “alıcam”, çocuk gibi seviniyor, “onu gökyüzüne bırakıp izlemek istiyorum” diyor, öyle yapıyoruz, kordonda, çimlerde, gündüz, bırakıyoruz balonu, havalanıyor, “nereye gidiyor sence” diyor, “bilmiyorum tatlım” diyorum, “uzaklara gidiyor”

    “ben de uçan balon olmak istiyorum” diyor bana, “nereye gittiğini bilmiyor” diyor, “ne güzel! uçuyor. ve sonra gözden kaybolacak. ne güzel! ve sonra patlayacak.. ne güzel! kimse görmeyecek patladığını ama, herkes yükselip kaybolduğunu sanacak, uzaklara, çok uzaklara uçtuğunu.. kimse bilmeyecek yok olduğunu, patladığını, havasının onu sonsuza dek taşımaya yetmediğini, öldüğünü bilmeyecek kimse, herkes uzaklara uçtu diyecek. öldüğümü bilmiyor kimse, biz çoktan öldük ve kimse görmüyor”

    ona bakıyorum sadece, çok mutlu balonu uçtuğu için, ve kafasını gökyüzünde kaybolan balondan bana çeviriyor, gözlerime bakıyor kaygıyla “ne durumda” diyor çantamdaki tabletleri işaret ederek
    “iki gün idare eder bizi” diyorum
    “ya para”
    “kalmadı”
    “yarın gene tezgah açacaz o zaman, bu gece bi kaç yeni kolye yapayım ben, boncuk var mı evde?”
    “yürütürüz dönüşte”
    “boncukçu açık mıdır? bugün pazar”
    “açıyorlar onlar pazarları da”
    “peki”

    8.
    ne yapılabilir? hadi onlara yardımcı olalım. ne yapabiliriz? öyle diyor adam, çözüm önerisi sunmaya çalışıyor falan, çözmeye, yok etmeye bu illeti, illet diyor, uyuşturucu illeti, gençlerimizi koruyalım, hadi, öncelikle aileler çocuklarına arkadaş gibi olmalı diyor, sonra da toplum olarak uyuşturucu satan insanları gördüğümüzde, duyduğumuzda polise bildirmeliymişiz.

    uzaktan taş atmanın anlamı yok çok saygıdeğer joe, bak sana ne anlatıcam:

    3 yıl önceydi, fena halde harman kalmıştım ve 24 saat devriye gezilen bir noktadan karşılayabilirdim sadece ihtiyacım olanı, ve gittim elemana, “hacı naber” dedim, “eyvallah baba” dedi, “zarbolar etrafta, dikkatli ol dönüşte”
    “pekala” dedim
    “sana bişi olmaz da paranı alırlar baba” dedi “ve malını”
    “anladım. el mahkum göt gardiyan durumu desene”
    “aynen öyle baba”

    parayı verdim, ufak bir poşet aldım, attım cebime, cebim delik ve pantolonun altındaki şortun cebine girdi zabazingo. sonra geri dönüş yolculuğu, üç üniforma, köşeye çektiler, “seni gördük” dediler, “üzerinde ne olduğunu biliyoruz” dediler, “nası ya” dedim
    “onu bize vereceksin” dendi.

    açık açık konuşuyorlardı, çünkü tüm güç onlardaydı, eğer insanlara taşıyamayacağı sorumluluk ve görevler verip üzerlerini de epey yüksek yetkilerle donatırsanız, hiçbir şeyi çözümleyemezsiniz, bu da öyle bir şeydi işte.

    “tamam” dedim, “ama sorun ney? çakozlayamadım da mevzuyu”,
    “cebinde ne olduğunu biliyoruz evlat” dedi, “bizi zorlama”

    sonra üstüm arandı, -arama kararı olmadan ceplerinize elllerini sokamazlar- sonra bulunamadı, ama ben çıkarıp vermek zorunda kaldım, mecburdum. her konuda sınırsız mecburiyetlerle donatılmışız yarattığımız yaşam tarzında, ve hepimiz nefret ediyoruz bunlardan, yaşamak için gerekli zorunluluklar, faturalar, “hadi faturanızı sizin yerinize bankanız ödesin” otomatik ödeme talimatı, yakın bir zamanda otomatik oy verme talimatı da icat edilecek, çünkü hiç kimse fatura kuyruğunda beklemek istemediği gibi, hiç kimse oy vermek de istemiyor artık. oy verenlerle vermeyenlerin oranı neden gözümüzün içine sokulmuyor, toplam oy oranı, oy vermeme oranı, gözümün içine sokulmalı bence tüm bunlar, sonra birde uyuşturucu kullanma ve kullanmama oranları, her neyse, verdim üç üniformaya dalgayı, onlar da geri dönüp benim zavallı kanalıma geri sattılar, bu işler böyle yürüyor, her işte bir pislik dönüyor, (sonradan edit: izlediğiniz çukur salak bir kurmaca senaryo-gerçek çukurlarda çocukluğum geçti, görüyoruz algı karartma gecelerini) ve daha önce de dediğim gibi, en son kimin üzerine bulaştı ise pislik, o çekiyor tüm cezayı. aradaki tüm kurumlar ak. o yüzden, uyuşturucu, sizin tabirinize göre, gençler arasında hızla yayılan bir hastalık falan değil, sizin yarattığınız boktan dünyanızdan uzaklaşmak için bir araç, hepsi bu, ve sınır çizgilerini göremeyenlerin geriye dönemediği bir yol, kabul ediyorum, ama “uyuşturucuya hayır” demektense, “uyuşturucu sayesinde kaçılabilen dünyaya hayır” denmeli bence, içinde bulunduğumuz bu dünyaya yani, bu daha iyi bir tespit, o zaman uyuşturucuyu yok etme savaşında bizim gibiler de size yardımcı olacaktır, çünkü memnun değiliz bizler de..
    nedenler. başlama nedenlerine dair tespitleriniz yanlış, çekim gücü yanlış, belirlenen faktörler yanlış, bu kadar

    9.
    “mary” diyorum
    “hııı” diyor, kafasını kaldıramıyor
    “mary”
    “hıı”

    sonra onu yatağa taşıyor ve üzerini örtüyorum. o durumdaki bir hatuna dilediğiniz her şeyi yapabilirsiniz, mary bana güvendiği için bir tek benimle uyuşturucu kullanıyor, beni kaybedince bırakırmış kullanmayı, eğer ben bir gün onu terk eder veya ölürsem o da artık hap atmazmış, tek suçlu oluyorum, kendini yok etmeye devam etmesinin tek nedeni benim, gülüyor sonra, yaşama devam etmesinin tek nedeni olduğumu biliyorum, bu işin kesin çözüm yöntemini kullanıp intihar etmemesinin tek nedeni olduğumu. üst dünyada yaşama devam etmenin tek yolu, kendinize bir yada birkaç suç ortağı edinmektir

    10.
    herkes bir şeyler hakkında atıp duruyor yine mary, hem de herkes, biz de dahil herkez.. (evet biliyorum, “herkes” ve “herkez” kelimelerinden hangisinin yazımının doğru olduğunu, kıllık yapmak için peşöpeşe iki kez farklı şekilde yazdım, resmin bütününü küçük detaylarda aramaya devam edin ama siz yine de)

    11.
    uyuşturucuya karşı olanlar bir tarafta saf tutmuşlar, yanlış noktalardan saldırıyorlar, kendilerine iyi bir imaj oluşturmaya çalışıyorlar, yardımsever insanlar bunlar, öyle olmalılar, sadece neye karşı olduklarının farkında bile değiller, hepsi bu. kendinize tanımadığınız bir düşman edinmeyin, yanlış kişileri öldürebilirsiniz. bir de, hayatlarında, örneğin deniz kenarında güneşlenirken yanlışlıkla bile olsa burunlarından iki gram kum tanesi kaçmamış olanlar var, övünen kesim, kullanıyoruz diye övünen kesim, asıl tehlikede olanlar onlar, biz değiliz. bu övünme, bir süre sonra denemeye, üçüncü aşamada ise iğne izlerine dönüşüyor. biz, burada, neyi nasıl yapmamız gerektiğini biliyoruz, ne zaman kaçmamız gerektiğini, nerede duracağımızı, hangi yöne ve ne zaman koşulacağını. o yüzden, bize yanaşmayın. o sizin yaşama savaşınız, bu da bizim

    mary bir uçan balon, ben de uçan balonunun ipinden sımsıkı tutan çocuğum, anlaştık mı? bize bir şey olmayacak!

    18.mart.2007

  • fondip hayat..

    fondip
    hayat..
    paketimden bir sigara çıkarıyor, ve
    ateşliyorum, ve hiç ağzımdan çıkarmadan, yani dumanını hiç dışarı vermeden,
    içime ne kadar çekebilirim diye deniyorum, sigaranın yarısına kadar gelmişken
    bi öksürük ile beraber dumanlar özgür kalıyor, öksürüyor ve tükürüyorum,
    gülüyorum bir de. diyorum ki: “bi gün sigaraya fondip yapıcam, ciğerlerimi
    sikmek hoşuma gidiyor”
    “kes şu saçmalığı” diyor doktor
    “hala hayattayız” diyorum ona “bu güzel mi?”
    “neden burada olduğunu biliyor musun?”
    diyor
    “bi deneme daha yapmama izin ver” diyorum
    ve bir sigara daha çıkartıyorum paketten, ateşliyorum onu
    “şu saçmalığa bir son vermelisin” diyor
    doktor
    “yazabilir miyim” diyorum “size bütün
    olanları yazayım, bana bi kalem ve kâğıt verin, bi kâğıt değil, hayır, bir
    defter”
    “tamam olur” diyor doktorum, ve bende
    yazmaya başlıyorum.. paketimden bir sigara çıkarıyor, ve ateşliyorum onu..
    pekala.. bu saçmalığa bir son verip,
    doktoruma ve size neler olduğunu anlatıcam.. şu an bir akıl hastanesindeyim,
    lanet olası birkaç “normal” insan, beni buraya kapattı, evet, pekâlâ, tam
    olarak zamanını hatırlamıyorum, ama bir gün, evden çıktım ve otobüs durağına
    doğru yürümeye başladım, bi sigara yaktım, yol üzerinden bir bakkala uğradım ve
    şarap sordum, bi kaç şey gösterdi, tanımadığım markalar, “şirince veya horoz
    karası var mı?” dedim, “yok” dedi, “tamam o halde” dedim “kalsın”. ve çıktım
    bakkaldan, durağa geldim, durdum, bekliyordum, bi sigara yaktım, önceki biter
    bitmez bi tane daha.. sonra başım dönmeye başladı, 2 gündür uyumuyordum, uyuyamıyordum,
    ve başım dönüyordu ve sigara bitince bi tane daha yakmayı tasarladım kafamda,
    ama gücüm yoktu, başım dönüyordu, etrafım karardı, karardı, karardı, ve sonra
    kendimi yerde buldum, bi anda, pat diye düştüm, nasıl oldu bilmiyorum, arada
    bir yerde film koptu, bi an ayaktaydım, bi an yerde, arada noldu veya ne kadar
    zaman geçti bilmiyorum, hayatımın kesintiye uğradığı ve kendimi ansızın nasıl
    geldiğimi bilmediğim zamanlarda ve mekanlarda bulabiliyorum, ve arada ne kadar
    zaman geçtiğini veya o esnada neler olduğunu hatırlamıyorum, buna benziyordu,
    ama sadece düşmüştüm. çenem yarılmış, bi adam gelip kolumdan tuttu ve kaldırıma
    oturmama yardımcı oldu. etrafıma bi çok kişi toplandı, “noldu”, “nasılsın”,
    “iyi misin”, “daha önce hiç oldu mu bu” gibi bi ton şey soruyorlardı,
    kalabalıktan nefret ederim, bunu biliyorsunuz zaten, ama meraklı kalabalıktan
    iki kat nefret ederim, “kesin be şunu” diye bağırdım o şokla, ve sustular, beni
    yerden kaldıran adam bi pet şişe verdi, su, o su nasıl geldi hatırlamıyorum,
    arkamda bakkal vardı, kim ne zaman nasıl aldı, görmedim, bilmiyorum, çenem
    kanıyordu, elime kan bulaşmıştı, “hey”, dedim, “bir şeyim yok, evim yakında,
    gidebilirim”
    “eczaneye gidelim bi abim” dedi adam
    “ne eczanesi” dedim “ciddi bir şey yok”
    hala başım dönüyordu, dönen şey başım
    değildi aslında, dünya gözlerimin etrafında bir ileri bir geri gidiyordu. bakın
    aklıma ne geldi, siz hiç zamanda slalom yaptınız mı, kayak gibi, slalom,
    zamanda, bir ileri bir geri, bi geçmiş bi gelecek, ama asla şimdiki zaman
    değil, şimdiki zamanda yaşayamadığınız bi hayat biçimi, hayaller hayaller
    hayaller, benim öyle bi dönemim oldu, sürekli kokain amfetamin esrar ve alkol
    alıyordum, ve sigara sigara sigara, ve müzik ve müzik ve müzik, ve keder, bol
    acılı keder, heey, bi ketçap reklamı yapıcam, hatun garsona “bol acılı keder”
    diyecek, “ne” diyecek garson, “bol acılı keder de koyun sosise”, sonra başını
    iki yana hızla sallayacak birkaç kez, ve o hüzünlü gözlerini hızla birkaç kez
    açıp kapadıktan sonra, “bol acılı ketçap” diyecek, ne kadar harikuladeyim
    bugün, öyle değil mi? ama işe yaramıyor harikulade olmak, herkes harikulade bi
    herifsin diyor ama bu işe yaramıyor, bana işe yarar bir şeyler söyleyin, öl
    deyin mesela, belki bu işe yarar.. iyice dağıttım konuyu öyle değil mi? biraz
    kurgu yazalım derken içine ettik.. ama siz de, benim geleceğimle ilgili
    kurguladığım şeylerin içine ediyorsunuz, herşey karşılıklı, ödeşiyoruz bu
    şekilde, ne diyordum, yerdeydim, kan vardı, çenemde ve elimde, ve herif, ve
    eczaneye götürdü, buraları hızlı geçmek istiyorum, sonra hastaneye götürüldüm,
    sigortam yoktu, askerden yeni gelmiştim, falan filan falan filan, eczanedeki
    herif yarılmış çenemi ve kanı gördüğü halde ilk sorduğu şey, “sigortan var mı”
    oldu, ve hastanede sigortam olmadığı için 2 saat abimin iş yerinden izin alıp
    para getirmesini bekledim ben, dikiş atmadılar, sigortam yoktu, ve param da
    öyle, “hepinizin amına koyayım” diye bağırmak istedim ama annem vardı yanımda,
    tek başıma olsaydım o hastanenin amına koyacaktım, daha önce bir üniversitede
    öğrenci işlerinin amına koydum birkaç kez, bi kaç kez barlarda, bi kaç kez
    hastanelerde, bi kaç kez orda bi kaç kez burda, deliyim çünkü, aniden sinir
    krizi geçirip sağa sola bağırabiliyorum, ve insanların tek söylediği şey,
    “sarhoş” oluyor, hey hey, bunun sarhoşlukla falan alakası yok, bu doğrudan
    sizinle ilgili, sizin siktiri boktan hayat tarzınızdan dolayı sinir krizi
    geçiriyorum, çünkü o çembere dahil olmak işime gelmiyor, ama çekiyorsunuz,
    kısır döngü, çalış çabala, çalış çabala, sabah yedide kalk, işe git, çalış,
    çabala, hubala hübele.. o da mı ne? çeneme dönelim, eve geldim, dört dikiş 25
    milyon artı kadeve..
    10 gün sonra dikişleri aldırmam
    söylenmişti, ama bi gün dikiş yeri kanadı ve kabuk bağladı ve sakallarım iyice
    uzadı, dikiş görünmüyordu, annemle birlikte sağlık ocağına gittim, bu arada
    annemle birlikte demişken, annem olmasa ölürdüm, bakkola… bakkola ne lan?
    “balkonlu bakkal dükkanı” böyle bişi olabilir ya da yanlış yazdım, evet doğru,
    yanlış yazdım, balkona diyicektim, balkona! balkona çıkınca annem peşimden
    gelip terlik getiriyor, “betona yalınayak basma” der, ve terlikleri giyerim,
    geceleri içip içip sızıp kaldığımda üstümü örter, yemek yemeyi unuttuğum
    zamanlarda bana hatırlatır, yaşamaya ara verdiğimde benim yerime telefona çıkıp
    evde olmadığımı veya kimseyle görüşmek istemediğimi söyler, falan filan falan
    filan, annem benim en büyük yardımcımdır, birde sağlık ocağına gittik onunla,
    bi hemşire vardı, 27-30 yaşlarında, evlidir belki diye düşündüm, kızıl saçlı,
    harika bir şeydi, harikulade, ona aşık oldum galiba, ki sonrasında akıl
    hastanesine kapatılmama kadar giden o sürece girdim. şöyle ki;
    hatun çeneme dokundu, oturuyordum, “ya bu
    böyle olmucak” dedi, “boynun tutulucak, uzan istersen”
    “peki” dedim, sedyeye uzandım, gözlerine
    baktım, gözlerini kaçırdı, bi kez denk geldik, bir daha bakmadı o gün
    gözlerime, sonrasında çeneme dokundu, ve dudaklarıma, dikişlerimi alıyordu
    “canın yanabilir” dedi
    “önemli değil” dedim
    “sakallardan görünmüyor, bir de kabuk
    bağlamış, kabuğu soyucam, canını acıtmamaya ve iz bırakmamaya çalışıyorum, ama
    canın acırsa söyle”
    “rahat ol” dedim, “fiziksel acıyı
    önemsemiyorum”. epey bi uğraştı.. dört dikiş vardı, dört küçük dikiş, ve sakal,
    ve kabuk bağlamıştı ve kanadı
    “hay aksi, çok özür dilerim” dedi
    “kanattım”
    konuşamıyordum, çünkü o esnada hala
    operasyona devam ediyordu, “hı hı” diyebildim sadece, ardından çenemi sildi,
    dikişlerin hepsini aldı, temizledi, ve “tamam bitti” dedi, ayağa kalktım, ve
    “sağolun” dedim “borcum ne? ne kadar”
    “önemli değil” dedi
    “karşı odada buraya ödeyeceğimiz söylendi”
    dedim
    “önemli değil” dedi tekrar.. “bi kaç gün
    sonra yine gel, sakallarını kesip, bi kontrol edelim, kalmış mı bişi diye, şu
    an sakaldan belli olmuyor”
    “tamam gelirim” dedim, “çok teşekkür
    ederim”
    “adını ve soyadını kaydetmeliyim” dedi,
    adımı ve soyadımı söyledim ona..
    “kaç yaşındasın?”
    “25”
    “tamam gidebilirsin”
    “tekrar çok teşekkür ederim”
    “görevim bu”
    birkaç gün sonra tekrar gittim, kontrole,
    sakallarımı kesmiş ve yenilenmiştim, içeride hasta vardı, bi müddet bekledim,
    daha sonra içerisi boşalınca kapıyı çaldım ve açtım ve girdim içeri
    “meraba ben, ımmm, geçen gün”
    “tamam tamam, hatırladım, geç otur şöyle”..
    gülümsüyordu bunu söylerken, tatlı bir gülümseyişti. fazlasıyla ürkek ve
    çekingendim o an. bir şeylerle oyalandı biraz, sonra beni yeniden kayıt etti,
    isim soyad yaş. sonra “annen gelmedi mi bu kez” dedi
    “tek geldim” dedim, pek konuşmadık, çeneme
    baktı, dokundu yine, sonra,
    “tamam geçmiş, iplik de kalmamış, bi daha
    gelmene gerek kalmadı”
    “keşke kalsaydı”
    “anlamadım”
    “yok bi şey, teşekkürler, kolay gelsin”
    “sağol”
    çıktım, ve yol boyunca bi daha gitmeme
    neden olabilecek bir şey düşündüm, bi yerimi kesmeliydim, dikiş atmalıydı bana,
    saplantı haline gelmişti bu konu bende, bi hafta sonra gündüz evde oturmuş
    iddaa programını incelerken, aniden kalktım, banyoya gittim, bi jilet aldım, ve
    kolumu kestim, sonrada acı acı bağırdım, masuscuktan, beni fiziksel acı öyle
    feryat ettirmez aslında, genelde ruhumu acıtan şeylere karşı çığlık atmak
    geliyor içimden, onu da ben beceremiyorum, sessizce kabullenip kendi köşeme
    çekiliyor ve içiyor, içiyor, içiyorum, her neyse, annem beni aynı yere götürdü,
    aynı hatun vardı, acilen içeri aldılar beni, anneme “sen dışarıda kal bunu
    görmeni istemem” dedim, aynen filmlerdeki gibi. o da laf dinledi ki çoğu zaman
    dinlemez, zorlar beni, “üstüne bir şey giy üşüyeceksin”, “az iç şunu”, “yemek
    ye”, sakallarını kes”, “uyumalısın artık” vs vs vs, ama o gün söz dinledi ve
    hatunla baş başa kaldık
    “nasıl oldu bu” dedi, bi eliyle elimi
    havada tutuyor, diğer eliyle kanayan yeri siliyordu “intihara benzemiyor”
    “intihar için daha güzel yöntemler
    biliyorum, canım istedi kestim”
    “neden canın istedi”
    “bunu henüz söylemek istemiyorum”
    “pekâlâ, dikiş atmamız gerekiyor”
    “at o zaman”
    gözlerine bakıyordum daima, yüzüne,
    dudaklarına, ama o hiç bakmıyordu bana, çekiniyordu, utanıyordu, bense çok
    rahattım, “kesin yay burcusun” dedim sessizce
    “ney” dedi
    “kendi kendime konuşuyordum, boş ver” dedim
    “biraz uyuşturacağım” dedi, bi iğne vurdu
    kesiğin yakınına bi yere
    “biraz bekleyelim, uyuşsun” dedi
    “kumanda sende, nasıl istersen”
    “çok garip konuşuyorsun”
    “hiç konuşmamaktan iyidir”
    “yok, hayır, kötü anlamda söylemedim,
    hoşuma gidiyor sözcüklerin”
    “herkes benimle konuşmaya can atar, demek ki
    bu yüzdenmiş, ben kendimden nefret ediyorum gerçi”
    “neyse, uyuşmuş olmalı, başlıyorum”
    “hı hı başla”. dikişe başladı, 3 dikiş,
    ufak
    “iz bırakmamaya çalışıyorum” dedi, “ama
    derin kesmişsin, canın çok yanmış olmalı”
    “fiziksel acı, ruhani acımı dindirmeye
    yarıyor” dedim
    “bu yüzden mi kestin?”
    “hayır” dedim “bu kez başka bi nedenle
    kestim”. kesin hızlı net bir hayır!
    dikiş bitti, borcumu sordum, önemli değil,
    dedi, tamam, dedim..
    her neyse, bi hafta sonra gelip dikişlerimi
    aldırmamı söyledi, bu arada her gün pansumana gitmeliymişim, bunu sevdim, her gün
    görebilecektim onu, her gün saat’in iki olmasını bekliyordum, randevu bu, her gün
    saat ikide, saat iki olmuyordu bir türlü, o’nu istiyordum, o’nun hikâyesini
    merak ediyordum, ama konuşmuyordu hiç, hep havadan sudan konuşuyor, sorularımı
    geçiştiriyordu, pansumanın üçüncü gününde ona, “bende seni kaydedicem” deyip
    cebimden ufak bi not defteri ile kalem çıkardım.
    “isim soyad yaş”
    “ne” dedi şaşırarak
    “isim soyad yaş”
    “sen kim olduğunu sanıyorsun, hemen çık
    buradan” dedi
    “heey” dedim, “sakin ol, adını merak
    ediyorum ve sormaya çekiniyorum, güleceğini sanıyordum bu hareketime” sonra
    gülmeye başladı
    “sinirden mi gülüyorsun” dedim
    “hayır” dedi “delisin sen, ismimi ve yaşımı
    söylemeyeceğim sana, merak et, delir, kudur, söylemeyeceğim”
    “yay’sın” dedim ona, “de mi?”
    “bildiğin şeyleri niye soruyorsun ve nerden
    biliyorsun”
    “tahmin ediyorum ve sormamın nedeni doğru
    tahmin edip etmediğimi anlamak”
    “öyleyim”
    “biliyordum”
    “bunun ne önemi var”
    “hiç” dedim “koleksiyoncuyum”
    “ne koleksiyonu”
    “adını söylemezsen, bende bunu söylemem” o
    esnada pansuman bitti ve “çıkabilirsin” dedi, bende kolay gelsin dedim teşekkür
    ettim ve çıktım..
    2 gün sonra pansuman için gittiğimde,
    gözlük vardı gözünde, siyah güneş gözlüğü, kapalı bir alanda
    “gözlük neden” dedim
    “boş ver” dedi
    “tamam” dedim, “kocan var mı?”
    “bunu neden sordun”
    “kocanın şu gözlükle alakası olabilir de o
    yüzden”
    “sana ne bundan”
    “seni dövüyor öyle değil mi, şu an o
    gözlükle bir morluğu gizliyorsun, ama ruhundaki morluğu ilk andan itibaren
    görebiliyordum ben”
    “kapa çeneni, tamam dikişleri aldım, bi
    daha gelmene gerek yok”
    “sen öyle san” deyip çıktım, eve gittim, 2
    saat sonra yeniden dispanserdeydim, bi yerimi daha kesmiştim.
    “delisin” dedi “kendine zarar vermek hoşuna
    gidiyor galiba?”
    “hoşuma giden sensin, bu da seni görmek
    istememe yol açıyor, bu yüzden kendimi gene kestim”
    “evliyim ve 4 yaşında bir çocuğum var, 27
    yaşındayım, senden büyüğüm, üstelik evliyim ben”
    “kocanı artık sevmiyorsun ama”
    “sana ne bundan”
    “senin evli olmandan bana ne, sen niye
    söylüyorsun”
    “benden hoşlandığını söyledin”
    “olabilir, bunun evli olmanla ne gibi bi
    bağlantısı var da evli olduğunu vurgulamana yol açıyor bu bağlantı?”
    “çok zekisin öyle değil mi, kelime
    oyunlarıyla köşeye sıkıştırıyorsun insanları, insanlara seni cevaplayacak bir
    alan bırakmıyor galip çıkıyorsun”
    “bu onların suçu, ben hep öyleydim”
    “seninle uğraşamayacağım, kolunu uzat”
    “boş ver” dedim “kan kaybından ölmek
    istiyorum, ben ölene kadar konuşalım senle, hadi, hangi okulda okudun, nasıl doktor
    oldun, çocuğun erkek mi kız mı, anlatsana”
    “sus ve kolunu uzat yoksa çenende öyle bi
    kesip açacağım ki elimdeki jiletle, bi daha dikiş tutmayacak, sen de
    konuşamayacaksın”
    “hayatta da dikiş tutturamadım ben, sorun
    olmaz çene”
    “elini uzat” gülüyordu, deli bi gülüş,
    zorla elimi aldı avucuna, bu kez diğer elim, sildi güzelce, kanı sildi ve bi
    iğne yaptı, uyuşturdu, bekledi, hiç konuşmuyorduk, sonra da dikmeye başladı
    “benimle evlenir miydin” dedim ona
    “beni tanımıyorsun bile” dedi
    “sen öyle san” dedim “asıl sen beni
    tanımıyorsun”
    “aksini iddia etmedim, ben seni
    tanımıyorum, ama sen beni nasıl tanıdığını iddia ediyorsun”
    “ön sezilerim var, bir de gizli güçlerim”
    “şimdi de metafiziğe mi merak sardın,
    altıncı his ha?”
    “ya da on bin yedi yüz doksan beşinci his
    olsun, ne önemi var, his histir, hisli bi adamım ben”
    “aptalın tekisin bence”
    “dik hadi, senin karşında ölmek
    istemiyorum”
    dikti.. ve bu olay bir süre devam etti.. bi
    yerlerimi kestim sürekli, bacak, el, göğüs, yüzüme dokunmadım bi tek, beni
    beğenmeyebilirdi, bi gün pansuman için gittiğimde, aradan 1,5 ay geçmişti, ilk
    dikişlerimi aldığı günün üzerinden 1,5 ay demek istiyorum, bi gün pansuman için
    gittiğimde bi psikolog vardı, ailemle görüşmüş dikişlerimi alan hatun, ailem de
    psikologa görünmemi söylüyordu zaten daima, ve psikologla biraz konuştuk, bana
    bi tanı koymaya çalıştı ama işe yaramadı.. bende sürekli bi yerlerimi kesmeye
    devam ettim, onunla dışarıda buluşamazdım, yani o hatunla, evliydi ve kocası
    sürekli izliyordu onu, hareketlerini kontrol ediyordu, kıskanıyordu, ve çocuğu
    vardı üstelik, bende sürekli dispansere gidiyordum, sonra da kendimi burada
    buldum, akıl hastanesi. benim delirdiğime kim karar veriyor? o hatun istemedi
    gitmemi, ama kendimi kesmemi de istemiyordu, bi gün yanlış bi damara denk
    gelicek ve öleceksin, diyordu, “ben ölümsüzüm” deyip gülüyordum, sonra bir gün,
    ona boşanmasını ve benimle evlenmesini teklif ettim, olmaz dedi..
    işte hikâye bu. sonra da buraya kapatılmayı
    kabul ettim, ondan uzak durmamı istedi diye, ondan uzak durabilmek için, sırf
    bu nedenle buradayım. 2 aydır bir yerlerimi kesmiyorum, çünkü buna gerek
    duymuyorum. Evet, doktor, sonunda hikâyemi öğrendin, iki aydır buna
    çabalıyorsun, ben deli değilim, başından beri deli değildim, şimdi bana
    iyileşmişsin deme o yüzden, ama buradan çıkmak istemiyorum, dışarısı ürkütücü
    geliyor, burada benim gibi tuhaf insanlarla birlikteyim.. burası iyi.. dışarıda
    normal olduklarını düşünen bi sürü çıldırmış insan var, sabahtan akşama kadar
    çalışıyor, asla ihtiyacı olmayan eşyalar satın alıyor, oy veriyor, oy vererek
    yönetimde söz hakkı olduklarına inanıyor, vatanlarını seviyor, askere gidiyor,
    ve savaş istiyorlar, normal olan onlarınkisi ise, ben deli olarak tımarhanede
    kalıcam.. hayır, uzun süredir bi yerimi kesesim gelmiyor.. ama şu, sigarada
    fondip olayına kafam takıldı.. bi deneme daha yapıcam..
    “ciğerlerini patlatmaya mı çalışıyorsun
    şimdi de, ne zaman vazgeçeceksin bu intihar takıntından” demiştin bana, bu
    takıntı değil doktor, bu doğal süreç, istemediğim bi yere fırlatılmışım,
    dünyaya, çıkmak istiyorum.. beni buradan çıkarın.. bu hayattan.. herşey çok
    saçma ve depresyonda falan değilim.. sikmişim depresyonu.. tüm psikolojik
    tanımlamalarınızı kendinize saklayın, tamam mı? deli falan değilim, bütün dünya
    delirmiş zaten, ama çoğunluğun yaptığı normal karşılandığı için bizim gibilerin
    deli olduğu söyleniyor, hayır hayır hayır, deli olan sizsiniz, izninle, bi
    sigara içmeliyim, ve bu şey bitti, şimdi evinize gidip bi yerlerinizi
    kestiğinizi hayal edin.. bana özenin.. beni sevin ve koruyun. neslimiz
    tükeniyor! eyvallah..

    13.mart.2007 – 06:14
  • delilere ve kaçıklara

    yavaş hareket ediyordu esra, murat’ın
    kucağında, kanepedeydiler, bi sigara yakmalıyım” dedi.
    “ne sigarası kancık” dedi murat.
    “tadını çıkara çıkara düzüşmek istiyorum
    seninle” dedi esra, “rahat ol, sabaha kadar seninim, paranı hak edeceksin.”
    kucağından indi murat’ın. o koca aleti
    içinden çıkarması uzun sürdü. ve montunu aramaya başladı evin içinde, hangi
    lanet olası köşeye attığını hatırlayamıyordu. esra’yı izliyordu murat, evinde.
    kendi evine bir fahişe getirmişti, pahalıya patlamıştı bu o’na. karısı,
    kayınvalidesinin yanına tatile gitmişti, kızı kalmıştı sadece sorun olabilecek,
    17 yaşında, lise sonda olan kızı, babasının bir telefon konuşmasına kulak
    misafiri olmuştu;
    “evet dostum karımın gitmesi iyi oldu,
    kızımı da postalayabilirsem sözünü ettiğin orospuyu eve getireceğim, ya da
    dediğin gibi otelde denerim o zaman, anlattığın gibi çıkmazsa parasını sen
    ödüyorsun, anlaşmamız bu.”
    fırsatı değerlendirmişti kızı,
    “babacığım bu gece selin’lerde kalabilir
    miyim? ders çalışacağım, ösys yaklaştı biliyorsun”,
    “tabii kızım, kal, ama unutma sadece
    böylesi hassas bir konuda izin veriyorum sana, ders, yaramazlık yok”,
    “bana güvenmiyorsan gitmem baba” dedi kızı,
    kinayeli bir şekilde,
    “git kızım” dedi babası, gülerek, “şaka
    yapıyordum”,
    normal şartlarda asla izin vermezdi buna,
    ama çüküydü söz konusu olan, ve kızı da düzüşmeye gidecekti aslında, ve karısı
    da düzüşmeye gitmişti “annemlere gidiyorum” diyerek, hepsi düzüşüyordu kısacası,
    bütün dünya düzüşüyordu, düzüşme ve savaştan ibaretti dünya tarihi, hep böyle
    olmuştu ve hep böyle olacaktı, bir deliğe satılmıştı koca imparatorluklar, dev
    şirketler, kadınlar şekillendirmişti dünyayı, erkekler değil, arka planda hep
    bir dişi vardı, düğmeye basmıyorlardı belki, ama bastırıyorlardı, ve esra’yı
    izliyordu murat, “ne kancık ama” diye düşünüyordu, “iliğimi kurutacak, ona
    fazladan bahşiş vermeliyim.”
    sigarayı buldu esra, bi tek çıkarıp yaktı,
    “sana yok” dedi murat’a, “ben içicem sadece”, paketi murat’la seviştiği
    kanepenin üzerine atıp “dokunma sakın pakete” dedi, kararlı bir ses tonu vardı,
    kendinden emin bakışlarla ilerledi murat’ın üzerine, çömeldi ve ağzına aldı
    tekrar, “sönmüş bu” dedi, “şişirmek gerek”, sigaradan bir duman alıp murat’ın
    aletine üfledi, sonra yeniden ağzına aldı, işini iyi yapıyordu, ardından bir
    nefes daha, “kıvama geldin” dedi murat’a, “yeniden üzerine oturabilirim”, ve
    yavaş yavaş gidip gelmesini sağladı yeniden murat’ın, sigarayı içiyor, külünü
    murat’ın saçına atıyordu, bir tane daha yaktı eğilip paketi alarak, çakmağı
    söndürmedi, murat’ın göğüs kıllarına tutuyordu, bir şey diyemiyordu murat, canı
    yanıyor ama bir şey diyemiyordu, etkilenmişti, bir düşteydi sanki, karısı
    soracaktı, göğsün nasıl yandı, diye, asla yanmayacak bir bölge, “nasıl yandı
    burası” diyecekti, önemsemedi murat bunu, “bir daha sevişmeyeceğim karımla”
    dedi, “karımı boşayacağım, bana böyle bir muamele yapmadı o hiç.”
    “hah ne bi şey mi diyorsun” dedi gülerek
    esra, duymuştu o’nu, konuştuğunun farkında bile değildi murat, “yok bir şey
    sürtük” dedi, “devam et sen işine.”
    “sürtük anandır” dedi esra, ısırdı onu,
    dudaklarını ve boynunu, bağırdı murat, izi kalacaktı mutlaka, bu esnada kapı
    yavaşça açıldı dışardan, içeri bir hırsız girdi, çok değerli şeyler vardı evde,
    tarihi eserler, epey zengindi anlayacağınız murat, şirketleri, parası ve ünü
    vardı, ve şimdi her şeyi yitirmesine ramak kalmıştı, bir delik uğruna,
    diğerlerinden hiç bi farkı olmayan bir delik, neydi bizi çeken, daima farklı
    hissederiz her kadında, oysa aynıdırlar, daima aynı, hepsi, 2 göğüs, bir göbek,
    iki delik, bacaklar, kimisi ufak kimisi büyük, şişman, zayıf, sarışın, esmer,
    ama hepsi aynı, biçimsel ve sonuç olarak, orada, o odada, “hayatımın düzüşü bu”
    diye düşünürken murat, her şeyini kaybediyordu, tüm servetini, telefonda ona
    “çok iyi muamele çeken bir fahişe tanıyorum” diyen arkadaşıydı eve giren
    hırsız, planlanmıştı her şey, karısının gitmesi ve kızının da o konuşmaya kulak
    misafiri olması fırsat vermişti bu planın işlemesine, ve şimdi, murat’ın
    karısı, murat da bulamadığı ruh ve ışığa doymak için, başka bir adamın koynunda
    ucuz şarabı yudumluyordu ölümsüz bir ayyaşla, çok çok eskilerden kalma
    sevgilisi ile, bir zamanlar terk ettiği, parası ve işi olmadığı için terk
    ettiği eski sevgilisi ile birkaç güzel gün geçirirken, ve murat’ın kızı da,
    annesi gibi ve ananesinin de kızının yaşındayken yaptığını yapıp, babasına
    söylediği bir yalanla yanına kaçtı başka yalanlar söylemek için sevgilisine, ve
    aynı yatakta hayal kuruyorlardı şu an, düzüş sonrası.
    “evet” dedi ali, hırsız olan ali, “bizim
    balık oltaya gelmiş, güzel”, ve mutfağa gidip kasayı açtı, biliyordu, her şeyi
    önceden biliyordu, bir çok kez gidip gelmişti bu eve, ve şimdi bu, son
    gelişiydi, ertesi gün, murat’ın koynuna attığı karısı ile birlikte, çaldığı tüm
    parayı da yanına alıp, dünyanın bir ucuna uçmanın hayalini kuruyordu, -saçma mı
    geldi? para kazanmalıyım, o yüzden bu kadar saçma yazıyorum artık, bunu
    istiyorlar bizden, bu kadar dolambaçlı şeyler yazmamızı istiyorlar, basit
    yazmamamızı istiyorlar, iyi gibi görünen, karmaşık gibi duran, ama kolay
    hazmedilir senaryolar, onların istedikleri, aslında hiçbir şey anlatmayan,
    sadece “ali buraya gitti, oradan şunu aldı, derken araya giren murat’a bir el
    ateş etti, olayı gören bir fahişe çığlık attı, sonra ali fahişeyi de öldürüp kaçmaya
    başladı, hey hey bi saniye, burada buna bir son verip, izninizle yine kendime,
    ve boktan ve muhteşem ve salak ruhuma dönmek istiyorum, bir sigara yakmama izin
    verin öncelikle, bi saniye, devam edicem..
    ..
    evet, geldim. ne diyordum? hey bakın size
    ne anlatıcam, 4 gün önce noldu biliyor musunuz, evden çıktım ve çıkar çıkmaz
    bir sigara yaktım, son sigaramı, gazete almaya gidiyordum, ve de sigara, yolda
    bir adam gördüm, pijamalı, öğlenin biriydi saat, ve bizim muhitten değildi
    pijamalı adam, yabancıydı, onu ilk kez görüyordum, mahalleden olsa tanırdım,
    evi buralarda bi yerde olsa pijamayla çıkması pek de tuhaf gelmezdi-her ne
    kadar yine de tuhaf gelecekse de öğlenin birinde, ki ben de çıkarım öyle, eğer
    üzerime giyecek başka bişi bulamazsam tabii, neden çekineyim, bakışlardan mı,
    ne önemi var, insanların kendimiz hakkında ne düşündüğünü neden bu kadar çok
    takıyoruz, başkalarının hakkımızda düşüneceği şeyler hayatımızın içine ediyor,
    bizi yönlendiriyor ve şekillendiriyor, ve nasıl yaşayacağımızı, nerede nasıl
    davranacağımızı, kiminle birlikte olacağımızı, kimi ret edeceğimizi ve
    çocuğumuzun nasıl biri olması gerektiğini belirliyorlar, ve ama her neyse, biz
    yine de şu pijamalı adama dönelim;
     “bi
    sigara versene” dedi elimdeki sigaraya bakarak, “valla başka sigaram yok abi”
    dedim, ve gerçekti, yoktu, alacaktım ama, geçip gittim önünden, durmadım, durup
    sormak istedim ama, “moruk, konuşalım biraz, hikayen ne senin, neden pijamayla
    geziyorsun, boktan ve kirli bir pijamayla, saç sakal birbirine karışık bi
    halde. seni kim çıldırttı?”
    “siktir et” diyecekti muhtemelen, “canın
    sağolsun, başkasından bulurum sigara, eyvallah”
    nezaketen denmiş olmayacaktı bunlar, içten,
    içerden gelen sözcükler olacaktı, ama rencide edebilirdi onu, kırabilirdi tüm
    bunları sormam, yürüyüp geçtim ve “keşke” dedim kendi kendime, “elindeki yarıya
    inmiş sigarayı verseydin, aptal, aklına neden gelmedi bu.”
    gazetemi ve sigaramı aldım, bakkaldan çıkar
    çıkmaz paketi açıp bi sigara yaktım, yürümeyi sürdürdüm, ve yine aynı adam, göz
    göze geldik, bi sigara verdim adama, param olsaydı, paketi de verirdim, ama
    işsizdim, askerden yeni gelmiştim, beş kuruş param yoktu ve günde 40 sigara ile
    2 şişe şarap ya da 7 kutu bira, ve bir bardak su içmem, ve de bir dilim ekmek
    yemem gerekiyordu, yaşama devam edebilmek için, ve sigarayı uzattım adama, “abi
    valla demin yoktu, şimdi aldım, ateşin var mı?”
    elindeki yanan sigarayı işaret etti, birkaç
    furt içilmiş olan bir sigara, kim verdi, nasıl, bilmiyorum, tek söz etmedim,
    ama bi tek o ve ben değiliz dedim sadece içimden, o da tek söz etmedi, sigarayı
    işaret etti, verdiğim sigarayı aldı, ve orada kaldı o, caddede karşıdan karşıya
    geçiyordu bazen, kaldırıma oturuyordu, ve arada bir gelip geçen tiplere “bi sigara
    versene” diyordu, iyi biri olduğu su götürmez bi gerçekti, 40 yıllık veya 400
    milyonluk bi şarap içecek parası yoktu belki, elinde çok şey bildiğini
    kanıtlayacak bir diploması da yoktu, ya da onu hayatta tutacak bi karısı –kesin
    bi çok kadın tarafından terkedilmiş ve sonuncusu çok koymuştu ona.. çocuğu var
    mıydı acaba, diye düşündüm, parası yoktu, işi yoktu, karısı yoktu, hiçbir şeyi
    yoktu, elle tutulur hiçbir şeyi, günümüz toplumunda kabul görülebilecek,
    getirisi olabilecek hiç bişi, tıpkı benim gibi, getirisi olan öyküler yazmak
    istemiyorum jori, anlıyor musun,
    sadece, günün birinde, senin o hüzünlü sesini dinleyip, sigaramı ve biramı
    içerken, aşık olduğum kadın, -eğer olacaksa bi kadın-, kendine sarılmış halde
    uyurken o, gecenin bi yarısı bi baş ağrısı ile, ve ölümüne susamış bi şekilde
    uyanıp, yarı sarhoş uyanıp, bi sigara yakarak, toplumun dışında öyküler yazmak
    istiyorum,
    “ben toplum dışı değilim aslında, toplum
    benim dışımda zaten” demişti bi arkadaşım,
    “heey” demiştim ona, “bu sıkı bir laf, bi sigarayı
    hak ettin”
    kendime bi sigara alıp, paketi masaya
    atmıştım sonra, ortaya. paketi ortaya atmak çok şey ifade eder, siz
    anlamazsınız, pek çoğunuz anlamaz, pek çoğunuz pijamalı adam ile benim aramdaki
    farkı da anlamaz, ve bana hayran olur, oysa yoktur farkımız, ben sadece
    yazmışımdır başıma gelenleri, içimi dökebilmiş kendimi ifade edebilmişimdir, bu
    yüzdendir delirmeyişim, ki bu da hiç delirmeyeceğimin garantisini vermiyor
    bana, güvende hissetmiyorum kendimi, asla güvende hissetmedim, kıçımı sağlam
    bir duvara yaslayıp, “evet, biz kazandık, bitti”, diyemedim asla, “kimse bunu
    diyemiyor” mu dediniz? yalan.. “ayağı yere sağlam basan” olmak istemiyor
    musunuz siz? bu yüzden değil mi onca çaba, lise, dershane, üniversite, staj,
    lisans, vs vs, bu yüzden değil mi sağlam bir kadını kafalama telaşı, ve
    sonrasında, iyi bi işte çalışıp, karınız evinizde çocuklarınız ile otururken,
    arabanızda güzel bir manzaraya karşı suni sorunlarla içişi bazılarının, eğer
    içtikten sonra, ertesi güne gülerek başlıyorsanız, suni sorunlara
    içmişsinizdir, bundan emin olun, 10 yıllık profesyonel bir içiciyim ben, ve
    yolun başındayım daha, bi 10, hatta 20 yıl daha içmem gerekiyor, meseleyi
    çözmem için, ama çözdüğüm kadarıyla, size rahatlıkla ve yüzde yüz emin olarak
    söyleyebilirim ki, akşamdan kalmalık olduğunuz o sabahlarda, sadece fiziksel
    olarak kötü durumda olmanın, mide ve baş ağrısının yarattığı fizyolojik
    baskının altında, gülerek başlıyorsanız güne, suni sorunlara içmişsinizdir,
    boşadır yani litrelerce alkol -ki litrelerce de içemezsiniz zaten suni şeylere,
    alkolün ruhu bunu hisseder, bu kokuşmuşluğu anlar o, ve kabul etmez, kusturur
    sizi, ve allah belamı versin ki her akşamdan kalmalık olduğum sabah, bin bir
    küfürle açıyorum gözlerimi, olduğumdan daha beter bi halde, ruhsal olarak bin
    beter bi halde uyanıyorum, ve “devam” diyorum yine de, içmeye, acıya ve ölmeye
    devam, ve hafif gelebilirim size, gidin öyleyse, nobelli yazarınızı okuyun, ama
    unutmayın ki, biz burada bin bir türlü pisliğin ve çamurun içinde, bizi neyin
    öldüreceğini düşünerek ve önemsemeyerek bunu, yaşamaya devam ediyoruz, ve emin
    olun, birileri, o üç kağıtçı faşist köpeklerden birisi, günün birinde, bizden
    birine “kendine dikkat etsin” derse eğer, tehdit ederse, öldürdükleri birinin
    ardından mahkeme çıkışı “seni de öldürücem, kendine dikkat et” diye, emin olun
    kaçmayız başka bir ülkeye, çünkü ölüme muhtacız biz, ama gelmiyor lanet olası,
    orgazmı geciktiriyor piç kurusu, ve hey jori, biraz daha ağlayabilirsin dostum,
    üzgünüm ama tekrar edecek bu şarkı, tekrar tekrar bana “angels playground’u
    söyleyeceksin bu gece, çünkü canım öyle istiyor, çünkü binbir olumsuzluğun ve
    kederin içinde içiyor, içiyor ve ölmüyorum, ve tüm bunları size, bir “bana yardım
    edin” çığlığı eşliğinde yazmıyorum, kendim için yazıyorum, düşünmemek için,
    başka boktan şeylerin içine ve kendi içime düşmemek için, ve hey, lafın sonuna
    geliyoruz, kısacası dostlarım, o pijamalı adam ile benim aramda, hiçbir fark
    yok, eğer bir sokakta arkadaş grubunuzla içerken, yanınıza gelen şarapçıyı
    kovuyorsanız, o halde defolun sayfalarımdan, siktir olup gidin, siz beni
    anlayamazsınız, ben de sizi anlayamam, ve sahte övgülerle pohpohlanmaya
    ihtiyacımız yok, çünkü ardından ne geleceğini biliyorum, “iyi yazıyorsun,
    muhteşem yazıyorsun, siten muhteşem”, ve birkaç gün sonra, “benim yazım neden
    kabul edilmedi, o sitede olmayı çok istiyordum, hak ediyordum bunu”, ve daha
    sonraki birkaç gün içinde, “iğrençsin, kendini beğenmiş bir ahmaksın.” ahah!
    oysa bebeğim, ne ilk söylediğin sevgi sözcüklerini ne de son söylediğin nefret
    sözcüklerini aklımda tutabilirim, hepsini bana yazdığın e-postadan kopyaladım,
    silmemişim, bunu gördüm bir de, ve sildim, çünkü bizim gibi insanlar, hayatı
    korkaklardan daha iyi deşifre etmiştir -korkak olanın biz olduğu söylense de ve
    biz de bunu kabullenmiş “korkağın tekiyiz” demiş olsak bile- yıllar yılı
    gözleri yumulu bir şekilde şarabı diklerken kafalarına, çözmüşlerdir hayatın
    şifresini şarapçılar, ve bu yüzden içerler, şifreyi çözdüklerinde anladıkları
    şey için, hayat; öncekilerinden kopya edilmiş ve boktan ve izlemeye
    katlanılmayacak milyar dolarlık bir filmden daha kötü, daha iğrenç, ve daha
    katlanılamaz bir şeydir.. ve o yüzden bilirler, bir insan yanlarına
    yaklaştığında amacının ney olduğunu, arkasından nelerin geleceğini.. tahmin
    edemedikleri tek şey, yanlarına bi yudum şarap ve biraz sohbet için
    yaklaştıkları o gençlerin onlara ne tepki vereceği, bunu da kafalarının yüksek
    oluşuna bağışlayın, ve dediğim gibi, lafın sonuna geldik, merak ediyor musunuz
    murat’a, ali’ye, o fahişeye, murat’ın kızına ve karısına ne olduğunu? o halde
    bir kitapevine gidip o tarz bir kitap edinin, çok var, çoklar, çok varlar..
    ukalayız, ve bir o kadar da tevazulu, iğrenç ve muhteşemiz, karma, yine de,
    kaçmayacak ve çok satan olmayacağız, satmıyoruz çünkü, anlayabiliyor musunuz?
    satılık değiliz.. “çok satanlar” satılık olanlar için bir listedir.. dipteyiz
    ve gurur duyuyoruz dipte olmaktan, ve sizin bukowski’yi dilinize pelesenk etmenizden,
    en az o’nun kendisi kadar nefret ediyoruz, ve siyahı popülerleştirmenizden, ve
    fanzinleri de, ve daha bi çok şey.. miyav miyav miyav.. lafın sonu bu.. miyav
    miyav! ben şimdi izninizle, jori’nin hüznünde boğulacağım. siz dilerseniz, ve
    buraya kadar dayanabildiyseniz bana, ve çükünüzü kaldırmayı başarabildiysem
    öykünün başlangıcında, ya da içinizi gıcıkladıysam, bir karşı cinsinizle
    vuruşabilir, ya da otuzbir çekebilirsiniz, ama lütfen beni rahat bırakın, bize
    gelip, “mükemmelsin” demeyin, değiliz çünkü, hiçbirimiz mükemmel değiliz, ve
    asla olamadık, o yüzden burada, cebimiz delik bir şekilde içiyor, ve defalarca
    bıçaklanıyoruz, ama sorun değil, öyle değil mi jori, sorun değil, hadi bi
    sigara yakalım jori, sen bana şarkı söylemeye devam et, ve üzerimizde
    gezinenlerin verdiği açıklara, onların ahmaklıklarına gülelim, biri bizi öldüre
    dek -buradayız, ve kaçanlar da, öldürücem diyenler kadar suçlu, kalıp ölenler
    sadece, kazanacak, ya da bir pijama ile sokağa fırlayıp, kafayı yiyicez
    hepimiz, ama şimdilik buradayız, müzik ve alkol tükenene dek.. kendinize dikkat
    edin, ve dikkatli olun, tuzaklara karşı, sizi seviyorum, hepinizi, eyvallah..

    07.mart.2007 
  • üç erkek

    üç
    erkek..
    1.
    bir barın önündeyiz. tuncay refik ben.
    takılıyoruz. gökyüzüne bakıyorum. biraz durgunum.
    “sorun ney” diyor tuncay.
    “ne bileyim amına koyim” diyorum.
    refik, ilerde duran mercedesi gösterip,
    içindeki elemanı kast ederek “aha buradan vurucan, alıcan 15 milyarı, bu
    zamanda en iyisi tetikçi olmak” diyor. sonra, paradan, parasızlıktan, çalışmak
    istemiyor oluşumuzdan ve gelecekten bahsediyoruz.
    hava yağmurlu. ıslanıyoruz ama kafamız
    trilyon. esrar, amfetamin, alkol ve acı içmişiz – daima. umurumuzda değil hiç
    bir şey, ve elde sigara. tam bu esnada önümüzden elinde şarap şişesi ile biri
    geçiyor, onun da kafası trilyon. “dünya ve ahiret işleri böyle, kimseye
    güvenme, kendine güven, başka bi şey yok, gerisi hikaye” diyor, ve ekliyor,
    “adamın beynini sikerler burada, beyin kalmaz.” adam geçip gidiyor.
    refik’e dönüp soruyorum “dünyanın en kötü
    şeyi nedir” diye.
    “bir gece yarısı, her yer kapalı iken,
    çarşafın ve otun olduğu halde, tütününün olmamasıdır” diyor “ve bir sigaranın
    lafını yapan insanlara asla güvenme.” o öğretti bana bi çok şeyi. ve dediğim
    gibi, durgunum.
    “neyin var senin” diyor refik “kardeşimi mi
    düşünüyorsun hâlâ?”
    “aşkın amına koyayım” diyor tuncay “dünya
    üzerinde ne kadar amcık varsa, sikmek isterdim.”
    “bi sigara versene” diyorum tuncay’a
    “bitti moruk” diyor “paketi attım ya
    gözünün önünde.”
    “unutmuşum, neyse siktiret.”
    elimi cebime atıyorum, biraz bozukluk,
    sigara almaya yeticek kadar değil ama. “bende bu kadar kaldı diyorum.”
    elini cebine atıyor diğer ikisi: “bende de
    bu”
    bakkala gidip 2 paket sigara alıyoruz,
    çünkü gece çok uzun, ve evimizde biralar var, bira daima olur biz de, ve asla
    sigarasız içilmez bira, sigarasız bi gram bile yaşanmaz bu hayat, çok ciddiyim,
    ve espri yapıcak halde de değilim ayrıca -neden gülüyorsunuz?  -benim görmediğim bir şeyi gösteriyorlar
    bana, televizyonda, ben de gülmeye başlıyorum. televizyon mu? evet, televizyon!
    eve vardık bile, söylemeyi unutmuşum, ve kimsenin gülmeyeceği şeylere gülüyoruz,
    televizyon açık, çok ciddi şeyler dönmekte ekranda, ama o kadar salaklar ki…
    ciddiyetleri bile bi salaklık göstergesi bize göre.
    yıl 2001, ay şubat, saat 23, ve alsancak,
    korku parkı istasyonundayız. hey hey bi saniye, orada öyle bir yer yok. evet
    ama evin kapısına öyle yazmıştı tipin teki, korku parkı istasyonu. hiç bi
    anlamı yok, biliyorum, bildiğimiz hiçbir şeyin ve bildiğiniz hiçbir şeyin hiç
    bi anlamı yok, bi noktadan sonra hiç bi anlamı kalmıyor, ve o noktaya gelmemenizi
    umuyorum. ben geldim.. kayışı kopardım. yanımdaki diğer iki erkek de. bir
    tekrarın içine hapsolmak. hepimiz bir kadın tarafından oyun dışı kalmıştık, bazı
    kadınlar da bir erkek tarafından oyun dışı bırakılmıştı, ve bekliyorduk, ve içiyorduk,
    ve daha bi çok şey.
    “kes şu zırvayı” dedi refik, ben elimdeki
    çakmağı parmağıma tutarken.
    “cehennem” dedim “cehennemde olmayı
    cennette olmaya yeğlerim ben.”
    “neden” dedi.
    “çünkü” dedim “cennette olursam, her şey
    ben olucam, ve özgür, ve boş kalıcam, ve hatırlayacağım daima. ama cehennemde
    birileri benim canımı acıtırken, belki de düşünmem, iradem elimden alınmış
    olacağı ve daima işkence edecekleri köleleri olacağım için.”
    “zırva” dedi tuncay “zırva, zırva, zırva.”
    takılmıştı, biraz sonra durdu, “size de oluyor mu bu” dedi “bazı kelimeleri üst
    üstte bir çok kez söyleyince tuhaflaşıyor, anlamını yitiriyor sanki, anlamsızlaşıyor,
    ne ifade ettiğini unutuyorsunuz. tekrar et her şeyi moruk, bırak bütün herkes
    sıçsın ağzına, bi süre sonra anlamsızlaşıcaklar. perde. perde. perde.” devam
    etti bi süre, “perde. perde.” durdu, “evet, haklıymışım, anlamsızlaşıyor.”
    uçuyordu, uçuyorduk, kokaini de ekleyin tüm
    saydıklarım üzerine. bizim evimizde daima uyarıcılar vardır.
    biraz müzik. ve biraz daha esrar. ve biraz
    daha parmaklarını çakmakla yakma deneyi. elimden aldı çakmağı refik, hem de ne
    alış, havada kaptı resmen, bi çırpıda.
    “kafayı mı yedin oğlum, gazını bitireceksin,
    başka çakmak yok evde, kibrit yok, hiç bi sikim yok, ve saat gecenin üçü”
    “elimi kurtardığını düşünmüştüm bu
    hareketle, meğer tek derdin gazmış.”
    insanlar alkollüyken aşırı duygusal ve
    alıngan olabilir.
    “sikmişim elini”
    2.
    karşıyaka’dan alsancak’a geliyoruz. vapur.
    daima. arkalarda bi yerdeyiz. ayakta. gece. denize bakıyoruz, denizden çıkan
    köpüğe.. vapur ilerliyor.. elimizde bira, ve bize bakıyorlar, ama şanslıyız,
    çünkü denize atamazlar bizi, otobüste olsaydık bu kadar uzun süre tahammül edilemezdik.
    “burada bira içemezsiniz” dedi bi tip.
    tuncay da,
    “burada bira içebilir miyiz diye sormadık,
    sorulmayan soruların cevaplarını vermen de senin çok zeki bir varlık olduğunu
    gösterir ve çok zeki olan varlıklar, bir vapurda üç alkollü adamdan dayak yerken
    diğer yolcuların olaya müdahale etmeden bir süre seyredeceğini ve o geçen süre
    içinde epey bi darbe alarak yere yıkılacaklarını bilirler, daha da uzatabilirim
    ama anlamış olabileceğini düşünüyorum” ded. tuncay bazen böyle uzun konuşur, ve
    siz onun suratına aval aval bakarken, birasından bir yudum alıp, aniden başka
    bi konuya geçer, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu,
    ve tuncay haklı, bazı şeyler tekrar ettirilerek anlamsızlaştırılabilinilir.
    vapurdan inerken şişeleri denize atıyoruz,
    herkesin görebileceği şekilde. üçümüz de yapıyoruz bunu, sırayla, kim şişesini
    daha uzağa atıcak yarışması. ve adamın biri, “çevreyi neden kirletiyorsunuz”
    diyor. tuncay adama dönüp;
    “yarış dostum” diyor, “rekabet hayatın her
    alanında var, kapitalizm bulaşıcı bir hastalık, yayılıyor. yarıştık biz,
    çevreyi kirletmedik, olaya bu açıdan bak, bu çocuklar şişeyi kim daha uzağa
    atıcak diye yarıştı, tek bir açıdan bak olaylara, ve o baktığın açı, senin
    canını sıkmayacak, seni rahatsız etmeyecek bir açı olsun. kapitalizm sana bunu
    öğretmedi mi yoksa? çalışmaktan başka seçeneğin yok, öyle değil mi? bu açıdan
    bakıyorsun hayata. neden hayatımı mahvediyorum bu tüketim çılgınlığıma bir son
    vermeli diye düşünmüyorsun”
     “hey
    hey” dedi sonra, yanımızdan geçen bi hatuna tuncay, “bir uzaylı”. kadın,
    harikulade bir vücuda sahip olan kadın döndü ve
    “uzaylı senin anandır” dedi.
    “iltifat” dedi “sadece iltifat ediyordum”
    bize neden çevreyi kirletiyorsunuz diyen ihtiyara döndü sonra “gördün mü,
    olaylara bakış açısı, sihir burada. doğru açı diye bir şey yoktur, kendini iyi
    hissetmeni sağlayacak açılar vardır. ben ona uzaylı derken, dünya üzerinde
    olamaz böyle bir güzellik, mutlaka uzaydan gelmiş olmalı, demek istemiş olamaz
    mıyım? ya da sen, çocuklar yarışıyorlar, demiş olamaz mısın? sanane çevreden,
    eğer yiyorsa git mc donalds’a söyle, çevreyi katlediyorsunuz diye.”
    “hadi gidelim moruk” dedim tuncay’a
    gülerek, bıraksam sabaha kadar adamın kafasını düzebilirdi, ve adam, emin olun,
    hiçbir şey diyemezdi, savunamazdı kendini, haklı olsa bile savunamazdı. bir
    damla lsd’li olan bir beyinle yarışamazsınız, ve bizim evimizde lsd bazen olur.
    sonra ben “karnım acıktı” diyorum “şurdan
    bişiler alak da yiyek.”
    elimi cebime atıyor, ve bozuklukların
    birazını cebimde bırakarak çıkarıyorum az bir para “üçümüze yeter mi bu para”
    “üstünü ben tamamlarım” diyor refik
    “pekala” diyor tuncay “yeni bir sorun, ne
    yiyicez biz?”
    “şu parayı da al, yumurta, makarna, al  bişiler de gel” diyor refik bana “bu hıyarı
    bi an önce eve götüreyim, başımıza bi bela açacak.. sen bize yetişirsin..”
    bi bakkala giriyor, 6 yumurta, makarna, ve
    şarap alıyorum. 3 şişe.. ekmek var mıydı evde diye düşünüyorum, 4 ekmek bir
    şişe şarap ediyor o dönemlerde, ama napabilirim, ihtiyaç meselesi. yetişiyorum
    onlara. ve bir barın önünde duruyoruz..
    3.
    özlem’lerin evinden çıkıyoruz. refik.
    tuncay. ben. bi üst katta oturan seçil’i son kez görmeye gelmişiz. ankara’ya
    gidicek o. ailesi ile beraber. ve bir hafta önce de özlem’i uğurladık böyle.
    bristol. ve ne yazık ki o, başka bir yazının konusuydu, geç kaldınız, çoktan
    yazıldı ve ani gelen bir kendini yok etme isteği üzerine öykü de yok edildi,
    kül. beni küllerimden yeniden yaratıp karşınıza koydular, ama aynı şeyi
    yaktığım öykülere yapamadılar ne yazık ki, üzgünüm. külleri saklamayı tavsiye
    etmişti biri bana, ileride çıkıcak olan bi teknoloji ile geri dönüştürülebilir
    miydi öykülerime küllerim? taşak geçiyordu tip benimle tabii ki ve taşak
    geçilebilecek kadar savunmasız bir pozisyonda kalmıştım, ters köşeye yatırılmış
    ve golü yemiştim. sonra hakem düdüğü çalıp, atışın tekrarlanmasını istedi,
    karşı takımın teknik direktörü ani bir kararla penaltıyı kullanacak futbolcuyu
    değiştirdi. topun başına gelen ikinci hatun da, şey pardon, yanlış yazdım,
    topun başına gelen ikinci futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem
    yine düdüğü çalıp atışın tekrarlanmasını istedi, sonra yine ani bi kararla
    karşı takımın teknik direktörü penaltıyı kullanacak futbolcuyu değiştirdi,
    topun başına gelen üçüncü hatun da, şey pardon, yine yanlış yazdım, topun
    başına gelen üçüncü futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem
    yine düdüğü çalıp atışın… tamam tamam kesiyorum.. ama bi müddet sonra, biri yanıma
    gelip, “abi, farkettin mi, hep aynı köşeye atıyorlar, ve sen hep aynı köşeye yatıyorsun,
    onlar sola, sen sağa, bence bi kez de sola yat, yakalarsın topu, hem bak hakem
    de bizden yana, sen topu tutana kadar atışı tekrarlatıcak hakem”. dedi.
    “hey” dedim, “ben doğru bildiğimi okurum
    daima, onlar topu uçtuğum köşeye atana kadar gol yemeye devam.”
    biraz alegori. ve biraz sihir. iskeleye
    doğru gidiyorduk, vapura binicek ve alsancağa geçicektik.
    4.
    özlem’lerin evine geldik. seçil bi üst
    kattan aşağı indi. akşam altı civarıydı saat. epey takıldık o evde. eski
    günleri andık. seçil ankara’ya gidicekti ve onu bir daha görüp göremeyeceğimizi
    bilmiyorduk hiçbirimiz. yemek yedik. içtik. ve müzik dinledik. bizim evimizde
    müzik daima vardır.
    “o’nu özledim” dedi seçil. “şimdiden.”
    özlem’den bahsediyordu.
    “senide özleyeceğiz” dedim o’na. “lanet
    olsun.”
    gözlerim doldu bi an, ki bunu sürekli
    gizleme ihtiyacı hissederim, çünkü duygusal olmak istemiyorum, sert biriyim
    ben, evet, sert, erkeğim ben, bana bu öğretildi çünkü, erkekler ağlamaz dendi
    bana, erkekler kavga eder dendi, erkekler kendilerini terk eden kadınların arkasından
    kötü konuşur ve orospu der kendisiyle arasında kan bağı olmayan tüm kadınlara
    dendi. bana denilen hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadım. yapsaydım eğer, şu an
    burada, sabahın beş otuz beşinde, bunları yazmaz, sabah erken kalkıp takım
    elbisemi giyerek evden çıkıp arama biner, şirketimin önünde durarak bir asansör
    sendromu sonrası masamın başına geçicek olduğum için çoktan yatıp uyumuş
    olurdum. ama yapmadım. tuncayın ruhu içime girdi galiba, saçmalıyorum, ve adam
    2003’te intihar etti. pardon, zamanda epey ileri gittik. geriye dönelim:
    “biletleri ayırtınız mı siz” dedi seçil,
    tuncay’a.. “siz ne zaman gidiyorsunuz?”
    “haftaya” dedi tuncay, “hollanda bizi
    bekliyor, kırmızı halı ve…” lafını kestim
    “hepiniz gidin” dedim onlara, “hepinizin
    amına koyayım” bağırıyordum. çıldırmıştım. sinir krizi geçiyordum. ve bu bana
    her zaman olan bişi değildi. ilk kez o zaman oldu. sonrasını hatırlamıyorum..
    özlemlerin evinden çıktık.. tuncay, refik, ben. iskeleye doğru
    yürüyorduk.. 
    27 şubat 2007

  • yokuş

    yokuş
    her
    şeyin ters gittiği zamanlardan biri, bir pansiyonda kalıyordum o sıralar, ve
    evet, hala izmir! yıl 1878’di, yada 1978, yada 2078 olsun, ne fark ederki? her
    şey ters gidiyordu işte, bahisler, iş görüşmeleri, yazı ve hatunlar. henüz her
    şeyi yitirmemiştim, ama umut yoktu, daha kaybetmiş olmasam da tükenmiştim,
    herkez bana yokuş yapıyor gibi geliyordu, bir barın önünde durdum,  “bira 3 milyon” gibi bişi yazıyordu, barın
    camlarından birinde, bozuk bir yazı. canlı müzik, ve evet dedim, yarısı su
    olsada verdikleri biranın, denemeye değer, biraz müzik.. o nefret ettiğim rock
    barlardan biriydi işte, ama bir hatuna salça olur ve evine giderdim belki,
    şanşlıysam, yada barda biraz oynaşırdık, seks her şeye rağmen hayata devam
    etmeni sağlayan tek bahanen oluyordu böylesi zamanlarda. para yoktur, ve
    işinde, ve alkol yoktur, ve kadının. ve ilham kesilmiş, sihir bitmiştir. yatağa
    girer ve intihar etmek yerine, o gün gündüz otobüste gördüğün hatunu düşler,
    o’nun ofisinde ona kaydığını hayal edip otuzbir çekerdin, ve epey enerjini
    harcamana neden olurdu boşalmak, yorgun düşer, intihar ve her şeyi boşverip
    uyurdun, sabah yeni bir gün başlayacaktı nasıl olsa, bir gün daha çalmış
    olurdun tanrıdan.
    içeri
    doğru yöneldim, kapının önündeki eleman eli ile itti beni, “noluyor” dedim,
    “giremezsin” dedi, “neden” dedim,
    “2
    hafta önce bu barda çıkardığın kavgayı unuttuğumuzu sanmıyorsun herhalde”
    “ben
    hatırlamıyorum zaten” dedim “unuttuğunuzu sansam ne yazar”. adama biraz kene
    verip girebilirdim içeri, ama yoktu fazla param, ve değmezdi, geri döndüm,
    bornova sokağının önünden geçip travestilerin bakışlarına aldırmadım, sonra
    kordon, çankaya, ve basmane.. kaldığım pansiyona gelip girişteki tipten
    anahtarımı aldım, “gündüz bi hatun gelip seni sordu” dedi bana, “siktiret”
    dedim, “bi süre kadınlardan uzak durucam” yalandı oysa, uzak duramazdınız, siz
    bunu isteseniz bile yapışırlardı, suyunuzu sıkana kadar, herneyse.. odama
    girdim, ufak bir oda işte, üzerimdekiler dışında giysim yoktu, iç çamaşırları
    hariç tabii, ve çorap.. -ve ruh’da diyebilseydim keşke şu an. bir kaçtane ruhum
    olsaydı kolay olurdu yaşamak, iş yerinde onların istediği gibi davranır maaşımı
    alırdım, barda bardakilerin istediği gibi davranır canlı müzik dinler bira
    adını verdikleri suyu içerdim, sonra bir hatunum olurdu, onun yanındada onun
    istediği gibi davranırdım ve muhteşem bir aşk yaşamış olurduk. çok severdi
    beni, hiç terk etmezdi, kişiliksiz ve yalaka insanları herkes sever. (ben
    sevmem, ama ben bir ‘toplumdışı’ymışım zaten, öyle diorlar, o halde “herkes”
    beni kapsamıyor olmalı) oyunu ortamına göre oynayan, bulunduğu mekanların
    kurallarına uyan insanları, yüzdeyüz haklıyım, çünkü tanrılarımdan biride böyle
    düşünüyor, ve tanrılar yanılmaz..  “oyunu
    kuralına göre oyna” der tanrım, “oyunun kuralları sana kazandıracak, günden
    güne” d
    herkez
    bana yokuş yapıyordu. eski sevgililerim, iş verenler, barmenler, orospular,
    orospu olmayanlar, ve herkez yazar olmuştu, haftada 50 yeni kitap 35de  yeni yazar üretiyordu ülke, ve ben
    yazamıyordum artık, bitmişti her şey. düşündüm, ve “sikerim do it yourself’i”
    dedim bi an için, tanıdığım benim gibi birkaç yazan, yani gerçekte yazabilen
    ayyaş ile bir dergi hazırlıcaktım, her şeyi bana ait olacaktı, kapak, tasarım,
    dizgi, vs, ve efes pilsen veya tuborg’a sunucaktım birer kopya, sponsor olmalarını
    isteyecektim, kesin kabul ediceklerdi, 3000den fazla okuyucum vardı ve tek bir
    kitabım yoktu henüz ortalıkta, reklamım yoktu, menajerim yoktu, ağzımda puro
    bile yoktu, henüz patlamamış bir bombaydım ben, sponsora ihityacım vardı,
    pohpohlanmaya değil.. 700 milyon diyicektim, 1000 kopya, siyah-beyaz, maliyeti
    karşılayın yeter, evet diyiceklerdi, evet evet evet. ve sonra o sikik
    yayınevlerinin tekliflerini birbirirleri ile çarpıştıracaktım, açık arttırma;
    dağıtım size ait, sponsorum var, maaş vericeksiniz bana sadece, ve
    arkadaşlarıma, reklam gelirleri sizin olsun, reklam giderleride size ait..
    “imla hatalarını düzelticez” deyip oynayacaklardı kalemimle, daha önceleri
    yaptıkları gibi, bu kez ses çıkarmayacaktım ama, satıcaktım kendmi, iyi para
    ederdim.. sonra biramı yudumlarken sağ kolumdaki dövmeyi gördüm, “fuck
    copyright” yazıyordu, biraz yukarsında “d.i.y or die” sol kolumda “no future”
    ve sağ işaret parmağımda thug life..
    değiş
    dedim kendime, ölmek üzeresin, kaldığın yere bak, farelerle maç yapıyorsun her
    gece, karafatmalar ile poker oynuyorsun , tahta kuruları ile de.. hayvanlar
    bile sana yokuş yapıyor evlat, sik anasını, paranın amına koy, öyküleri sat o
    amcık yönetmene, bırak nasıl çekerse çeksin, tırmanmaya başla artık,
    ölüceksin.. telefonum çaldı sonra, gökçe.. kıyak bi hatundu, dosttuk,
    “kaostayım”
    dedi, “sana baktım, kilise sokağında, logosda ve çimlerde yoktun”
    “evdeyim”
    dedim,
    “kimin
    evinde”
    “kendi”.
    güldü, alaycı bir gülüş değildi ama, oraya hala evmi diyorsun der gibiydi, ve
    sevimli bir gülüştü..
    “gelicekmisin”
    dedi,
    “hı
    hı”
    “gelince
    çaldır”
    “telefonu
    kaltağın tekine fırlattım dün”
    “ee”
    “eesi
    eğildi kaltak, duvarda patladı bana aldığın 250 kontur”
    “teşekkür
    ederim” dedi
    “rica
    ederim” dedim, güldük
    “neyse
    kaostan al o zaman beni deli” dedi
    “onun
    önündeki lavuğu öldürebilirsem içeri girerim” dedim
    “ne
    lavuğu?” dedi,
    “bir
    garson” dedim, “geçen hafta bi tartışma sonucu kavga çıkmıştı”,
    “içerden
    çağırt o zaman”
    “peki”
    çıktım evden..
    ve
    evet gökçe ile buluştuk.. biraz sohbet, biraz alkol, ona planlarımdan bahsettim,
    efes veya tuborg, sponsorlar, lumuzin, pipo, imza günleri, gösteriş, şan şeref
    hürriyet..
    “yazamazsın”
    dedi, “o zaman bir daha asla şimdiki gibi yazamazsın”
    “ne
    fark ederki?” dedim, “şimdide yazamıyorum zaten, ilham perim bile bana yokuş
    yapıyor”
    “seni
    seviyorum” dedi bana, “öyle bir şey yaparsan yine sevmeye devam ederim, ve
    anlarım seni, ama herkes anlamaz, okuyucuların terk edicek, seni o zaman, sadık
    okuyucuların, çünkü anlamayacaklar”
    “açlıktan
    ölürsem kahraman olurum ama”
    “evet”
    herneyse
    işte buradayım.. hayatın ortasında.. ve gecenin.. ve viski kola yaptım, ilham
    demek bu, viski hediye, bir hatundan.. kargo geldi bu sabah.. ardeşen ilçe
    jandarma komutanlığı.. ve isim soyad.. 
    kapım açık değil size, ama viskiye hayır diyemem.. nöbette yazılan
    öyküler.. saçmalıyormuyum? o halde biri bana yardım etsin, 77 gün sonra ne
    yapacağımı söylesin.. ve birde şarkı.. evet biri bana “no pain no gain’i”
    söylese iyi eder.. bana bunu söyleyen bi hatuna denk gelirsem, ona aşık olucam,
    çünkü hayatta kalmak için bu gece hem aşka hem mike ness’in bana “her şey çok
    güzel” olucak demesine ihtiyacım var..
     ve bir gün yeniden hayatta olucam.. gökçeye
    “en iyi dostumsun” diyicem, o da bana tuzluk fırlatıp gece özür mesajı çekicek,
    cevap alamayıncada arıcak, açmıcam, ve bir mesaj daha, “hattınıza 250 kontur
    yüklendi” falan filan.. bir mesaj daha, “belki konturun yoktur, ve benle
    konuşmaya cesaretin de, lanet olası ses çıkar” ve bir çağrı yaparım bende..
    hey
    herkes bana yokuş yapıyor son günlerde, anlıyormusunuz? tabiyki hayır..  o halde size biraz sokak kültürü ve argo
    dersi vermek gerek! ancak ondan sonra sokakedebiyatı yapıyorum bende deyip, bu
    isimde ve sadece uzantısı değişik bir site açıp beni davet edebilirsiniz..
    sokakedebiyatı.org’muş.. uzak durun benden. lütfen.. çünkü bayım, ben bu işi 10
    yıldır yapıyorum, ve sizin yardımınızla 10 bin hite, 1250 kullanıcıya, ve üne
    ihtiyacım yok.. herhangi bir sponsorada.. paraya ihtiyacım var sadece, kendini
    satmadan.. paraya aşka ve no pain no gain’i dinlemeye, sonsuza dek..
    not:
    öykü spontane çıkmıştır, nöbette, o yüzden sonu böyle oldu, sokakedebiyati.org
    adında bir siteden aldığım davet üzerine sanırım, bana daha çok hit ve editör
    kazandıracaklarını vaad ediyorlardı çünkü benim hedefim, isteyipte yapamadığım
    bir şeymiş gibi sanki bunlar.. ayrıca öyküde geçen, “o halde biri bana yardım
    etsin, 77 gün sonra ne yapacağımı söylesin..” 
    yerindeki 77 gün, askerliğin bitmesine kalan zamandır. ama şu an 27 gün
    var. hadin eyvallah [girdap]

    27
    ocak 2007
  • girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:

    girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:
    2000 yılı sonbaharındayız. hava
    oldukça soğuk ve hafiften yağmur çiseliyor. yer, alsancak izmir. çimlerde
    bağdaş kurmuş, bir daire oluşturmuş, içiyor ve tartışıyoruz. beş kişiyiz. tuncay,
    refik, seçil, özlem ve ben. her şeye karşı yabancıyız. kendimizi yalnız ve
    yabancı hissediyoruz. ve çaresiz.. tuncay’ın üç adet kitabı var. hazır. bitmiş.
    kimse basmıyor ama. birçok yayınevi ile görüşmüş, reddedilmiş. kötü bulunmuş.
    şu. bu.
    “olmayacak bu iş” diyor bize,
    “artık yazmıcam”,
    “hayır” diyorum, “okuduğum en iyi
    şeyleri yazıyorsun moruk, fikirlerin harika, sadece alışkın değil insanlar bu
    kadar çıplak bırakılmaya, hepsi bu. tüm safsatalarını, gerzek yaşam biçimlerini
    yüzlerine vuruyorsun, ve korkuyorlar” diyorum.
    “hayır” diyor, “kötü yazıyorum.
    beş para etmeyen bir hiçim ben.”
    hepimiz bir şekilde, bir şeyler
    yazan, bir şeyler üretebilen insanlarız.. dünyayı havaya uçurabilicek kadar
    tehlikeli fikirleri var tuncay ve refik’in. ve beş yıldır beraber yaşayan iki
    sıkı dostlar, her ikisi de uyuşturucu bağımlısı. her ikisi de güç belâ yaşama
    devam ediyor. seçil, aile kavramını ve burdan yola çıkarak tüm toplumsal
    değerleri yerle bir edebilicek bir deneyime ve birikime sahip.. özlem, sadece
    bireysel dışavurumlar ile içindeki acıyı kağıda döküyor.. ben bi bok parçası
    olarak yanlarında değer görmüşüm. hiç bi sikim yazabildiğim söylenemez, kayda
    değer
    .
    “tamam” diyor seçil.. “sikmişim
    yayınevlerini, kendi kendimizi basıcaz.” [kendimiz, kendi ‘kendi’mizi
    basıcaz-lilith noir] gülüyor tuncay, ama alaycı bir gülüş değil bu, çaresizlik
    ve umutsuzluk dolu bir gülüş.
    “tüm paramızı sarhoş kalmamızı
    sağlamak için harcarken, nasıl yapıcaz bunu canım?” diyor özlem.
    “bilmiyorum” diyor seçil, “ama
    başka şansımız var mı?”
    “zor” diyor, refik, “çok zor,
    resmi kurumlar, devlet daireleri, biraz resmiyet, ıvır zıvır”
    tartışmanın başından beri susan
    ben, “abi denemek lâzım” diyorum, “olur belki ha?” ben onlardan epey küçüğüm, eğitiliyorum o sıralar, yanlarında
    pek konuşmuyor, sürekli onları dinliyorum, ve bana çok büyük bir saygı
    duyuyorlar, hak etmediğim kadar çok, ben anlam veremiyorum buna, ben kimim ki
    diyorum, ne yapabilirim, onlara inanıyorum, onlara tutunuyorum, hepsi bu..
    27 ocak 2007
  • veresiye yaşam

    ve
    bir sigaranın muhabbetini yapan adamlarla
    muhatap
    olmamayı öğrendim
    ve
    otlakçılar ile sülüklerle
    ve
    orospularla
    orospu
    ruhlularla
    kadın
    ya da erkek fark etmez
    hepimizin
    ruhunda var biraz orospuluk
    bir
    ruhumuz varsa tabi
    ve
    kimsenin göremediği kurşun yaralarımız
    kurşuna
    dizdiler boktan ruhumu
    hayatım
    boyunca
    kurtar
    beni amanda…
    hey,
    sana yaslanabilir miyim?
    gözümü
    kapatarak
    tamamen
    ve
    düşmeyi sorun etmeyeceğinden emin olabilir miyim?
    ve
    parasızlığı
    ve
    çok parayı da
    olduğu
    takdirde
    geleceğe
    saklamadan harcamayı
    aynı
    hayatımı harcadığım gibi
    ruhumu
    vücudumu
    ama
    biraz daha var hâlâ içimde
    ruh..
    ruh,
    hüzün ve kahkaha..
    hey,
    hadi bu gece de içelim
    yarın
    gece de
    ondan
    sonrakisinde de
    ve
    daha sonrakisinde de
    son
    on senedir yaptığım gibi yani
    ve
    bir on sene daha devam buna
    hatta
    yirmi
    otuz
    kırk
    burnumdan
    kan geldi dün
    kusuyorum
    arada bir
    alkol
    alınca burnum akıyor
    ve
    ot alınca da
    sürekli
    bir öksürük krizi
    gece
    gündüz
    akciğer
    ağrıları
    mide
    ağrıları
    uykusuzluk
    iştahsızlık
    hey
    hey bi saniye
    şikayet
    etmiyorum
    rahatsız
    değilim bu durumdan
    içmeye
    ve yaşamaya devam edeceğimi
    söylemek
    istemiştim sadece
    ve
    ölmeyeceğimi
    her
    şey ne kadar kötüye giderse gitsin
    ya
    da iyiye
    ha
    bu arada
    sınırsız
    bonkör ve
    bir
    gram bile cimri olanlardan uzak durun
    benden
    de..
    her
    ne kadar ben, ne cimri ne de sınırsız bonkör olmasam da
    sürekli
    gizli kalan bir şeyler var çünkü içimde
    olmalı
    yüzde
    doksanımı öykülerimde kemirtmiş olsam da size
    sınırsız
    bonkör değilim
    bir
    gram cimri de
    ve
    orospu da değilim
    ve
    şair de
    ve
    yazar da
    ve
    bunların ilk üçünü bana yakıştırmanıza ses çıkarmıyorum ama
    son
    ikisi epey can sıkıcı dostlar
    bana
    yakıştırmanız da
    kendilerini
    öyle zannedenler de
    ve
    çok fazla bir şey beklemiyorum bu hayattan
    ufak
    bir ev
    aptal
    bir iş
    ve
    ruhuma denk bir hatun
    geriye
    kalan her ne varsa
    dünya
    üzerinde
    sizin
    olabilir
    tüm
    eski sevgililerim de dahil buna
    sikmişim
    iyi yaşamayı
    26
    kasım 2006 – ardeşen/koğuş

  • güzel bir gelecek tablosu – YİN

     pekala, 2016 yılının kasım ayındayız, 29
    kasım, hava buz gibi, ve tabii ki izmir, ufak bir evde tek başıma yaşıyorum,
    annemi ve babamı kaybetmişim, 3 kardeşim, eniştem ve yeğenlerim hayatta kalmış
    bir şekilde, ve arada bir uğruyorum yanlarına, ama onlara nerede ve nasıl
    yaşadığımı söylemiyorum, diğer akrabalarımdan haberim yok, beş parasızım,
    işsizim, yazdıklarım bir boka yaramıyor, 3 aylık kira borcu ev sahibine, ve bir
    o kadar da bakkala borçluyum, ve ölmek üzereyken telefon çalıyor, istesem benim
    için canını bile vericek bi kaç insan tanıyorum, yo hayır bi dolu insan, “hey
    moruk” diyorlar, “yeni bir öykü yok mu?”
    “hiç biri yeni değil” diyorum, “yani
    değilmiş, öyle diyorlar, çalıyormuşum hepsini ordan burdan”
    “siktiret onları” diyorlar, “sen ve
    harikulade yeni öykülerin, bu gece takılalım mı? alkol var”
    “boşverin” diyorum, “ben burada azraili
    beklemeye devam edeceğim”
    “olmaz” diyorlar ama, “gelip seni alıcaz..”
    5 dakika sonra kapım çalıyor, bi grup
    insan, apar topar çıkıyoruz evden, ısrarlar vs. evden? evet, ev.. bir oda, ufak
    bir mutfak, banyo, tuvalet, kapı pencere, kaçak elektrik, her şey her yere
    saçılmış, kağıtlar, fanzinler, kimsenin basmadığı kitaplarım, senaryolar,
    çıkarmaya çalıştığım gazeteye dair birkaç örnek baskı, ve elbette müzik,
    çoğunluğu punk, triphop ve rap.. binlerce.. izlanda’ya ait birkaç büyük boy
    fotoğraf duvarda asılı, ufak bir cd çalar, tv yok, pc yok, makas kalem uhu
    kolaj ve ruh var ama.. ama ne ruh.. hah! do it yourself ile kafayı bozmuş hasta
    bir ruh, sürünmeye mahkum, bir gün paranın amına koyacam diyen sürekli, ama hep
    amına koydukları, ve evet dediğim gibi, evden çıkıyoruz, istikamet başka bir
    ev, uygun adım marş, pardon, bunları yazarken bir jandarma karakolunda olduğum
    için dilim sürçmüş olmalı, ve evet nerde kalmıştık, evden çıktık, başka bir eve
    gittik, ev biraz kalabalık, birinin doğum günüymüş, doğum günü partilerini
    anlamsız bulurum, hele bir de kasım’da kutlanıyorsa, kasım’ın sonu.. hayatıma
    girme noktasında bulunan bütün kadınlar kasım ayında doğmuştur.. tesadüf?
    sikmişim tesadüfü! aptallık daha doğru bir açıklama olurdu.. siyah saç ve neşe
    ve hüznün karışımı.. ama hüznün daha ağır bastığı açık, ve terkedilmiş sürekli,
    ve benden başkalarının intikamını alıcak, bunu planlamayarak ve istemeyerek yapıcak
    olsa bile, ansızın, terk edicek, bunu biliyorum çünkü tyler bunu biliyor, ama
    yine de kapılıyorum o’na, adı tuğçe olsun, ne önemi var? pasta geliyor sonra,
    doğum günü pastası, 26 adet mum var üzerinde, ben o sırada, yani 2016’da 34
    yaşımdayım, 35’ime 1,5 ay kalmış, 12 ocak’a, hediye alırsınız artık bana,
    öğrendiniz, ve evet, doğum günün kutlu olsun” diyorum o’na, “umarım hayatının
    geri kalan kısmı huzur içinde geçer”
    “hep huzur istedim biliyor musun” diyor,
    “biliyorum” diyorum, bilirim, daha önceki
    facialarımdan, hepsi huzur aradığını söyleyip huzurumu sikip gitti.
    “nerden biliyorsun” diyor,
    “tecrübe” diyorum, “her türlü dengesiz
    burçtan eski sevgili koleksiyonum var, istersen gösterebilirim, ama uzaktan
    bakıcaz, çok yaklaşırsak, yanlarındaki herifleri pataklayabilirim” ne saçmalık?
    gülüyor ama, gülüyoruz, ve içiyoruz da bir yandan,
    “seni tanıyorum” diyor bana, “öykülerinden
    falan…”
    “herkes öyle sanıyor” diyorum,
    “iyi bir insansın sen” diyor,
    “yaşadıklarını hak etmiyorsun”
    “herkes hak ettiği gibi yaşamıyor” diyorum,
    “yani 10 sene önce bir orospunun söylediği o şarkı düpedüz saçmalık, ama ben
    şikayetçi değilim, hem şikayetçi olsam da, kime şikayet edicem, öyle bir mercii
    yok, hayat bu, yaşamak zorundasın, beğensen de beğenmesen de”
    “aslında çok iyi yerlere gelebilirdin”
    diyor, “eğer isteseydin”
    “boş versene” diyorum, “ben yerimden
    memnunum, arada bir itip daha dibe düşürmeseler daha memnum olucam aslında, sen
    neler yapıyorsun”
    “ben çalışıyorum” diyor, “bir işim ve bir
    evim var, tek kalıyorum, üniversiteyi 2 sene önce bitirdim”
    “bende hayattan yüksek dereceyle mezun
    olmayı tasarlıyordum” diyorum, “siz telefon açıp beni partine davet
    etmeseydiniz”
    “ben istedim” diyor, “tanışmak için,
    biliyorum yeni insanlarla tanışmak istemediğini ama…”
    “siktiret” diyorum, ve o gece sevişiyoruz
    onunla, ölesiye, kısa süre sevgilim olarak kalıyor, sonra terk ediyor beni,
    “seninle bir geleceğimiz yok” diyerek, evlilik istiyor, çocuk istiyor, iyi bir
    işim ve düzenli bir hayatım olmasını istiyor, çocuk ve evliliğe evet diyorum,
    ama düzenli bir hayat nedir? aç değilim, sobam yanıyor, bahislerden sürekli
    para geliyor, ve arada bir takı tezgahı açıyorum, bir ayakkabı, iki pantolon, 2
    kazak, yeterli değil mi? sen ne için çalışıyorsun? yeni elbiseler, lüks yerler,
    lüks yiyecekler, vs vs.. ben hayatımı yaşıyorum güzelim, sen hayatı satın
    almaya çalışıyorsun..
    gidiyor sonra, her zaman olduğu gibi, boş veriyorum,
    kadınsızken daha mutluyum, seks mi? benim için sadece canını değil bedenini de
    vermeye razı olanlar var, bazen kapım çalar, bir hatun, telefonum çalar, yine
    bir hatun, mektup, hatun, internet, hatun, tek dertleri seks, ve aşık olmadığım
    hiçbir hatuna gözlerimle bile dokunmam ben. kesin ve net, ve evet, sene 2016,
    bir yayınevi öykülerimi üzerinde biraz oynamak karşılığında
    yayınlayabileceklerini söylüyor, onlara siktirolup gitmelerini söylüyorum, bir
    mektup alıyorum, savcılıktan, bir orospu çocuğu ona bir fanzinde yer alan
    öykümde küfür ettiğim için tazminat davası açmış, ödüyorum, ödüyor ve bu öyküde
    de ona küfür etmiş oluyorum, sonra sonra sonra, evet, amanda palmer’la tanışmış
    ve beraber şarkı söylemişim, 10 sene içinde başka neler yapabilir bir insan,
    hmm.. 15 günde bir, bir gazete çıkartıyorum, “wu wei” adında 100 baskı yaptığım
    bir şey, kendi kendini döndürüyor getirdiği para, aperiyoduk olarak çıkan 6
    değişik konuda fanzin, 15 internet sitesi, 1486 tane öykü, 27 adet henüz basılmamış
    kitap 17 tane senaryo, 5eksi3 tane eski sevgili ve 39861 tane bana aşık olan
    hatun var.. emin abi hala dikilide,  göçmen,
    oktay, ersoy, sandi, pelü, seçil, özlem, refik, pinero, 2pac, muhammed ve Allah
    hala yanımda, adı geçen dostlarımla hala dostum ve hiç yeni arkadaş
    edinmiyorum.. her sabah kusar ve günde bir öğün yemek yerim, bazen hiç yemem,
    akciğer ve mide ağrılarım hala var, hala alkol alınca burnum akıyor, hala “d.i.y
    or die” diyorum, hala içiyor ve hayatı kaale alamıyorum;
    “senin bir geleceğin yok”
    ne geleceği? nasıl bir gelecekten söz
    ediyorsunuz? bana kalırsa hiçbirimizin geleceği yok! hepimiz bir gün ölücez
    öyle değil mi? aksini iddia eden var mı? o zaman ne demek; “geleceğin yok”?
    süper bi iş mesela, gelecek midir? süper bi eş, çocuklar, çocukların geleceği?
    25-30 elbise, harika dekore edilmiş bir ev, son model eşyalar, ve günde 8
    saatten haftada 6 gün mesai? peki hayat bunun neresinde gizli acaba? hafta sonlarında
    mı? boş versenize! böyle iyiyim ben.. hiç kimsenin benim için bir şey yapmasını
    istemiyorum.. ve işte gördüğünüz gibi, bir geleceğim var, herkes beni seviyor
    ve harika bir geleceğim var, şu an 2006’dayım ve size inat ölmeyeceğim, günde 3
    paket sigara ve ölümüne alkol içmeme rağmen! şimdi ikiyüzlü açgözlü, kıskanç, bencil
    ve kibirle dolu olan herkes defolup gitsin.. değişmeyeceğim çünkü.. hem ben de
    gidiyorum, nöbetim var. hadi eyvallah!
    26/11/2006-ardeşen..