Kategori: Genel

  • türkiye 7, girdap eksi yirmialtı

    türkiye
    7, girdap eksi yirmialtı

    her
    şeyin kötü olduğunun farkındayım, sürekli boka battığını,
    ama aslında çıkma çabası içinde de bulunduğumuzun
    anlaşılmadığı ve “bunu hakkettin sen” vari bakışların
    çevremizi dikenli tel gibi sardığını, her şeyin farkındayım,
    bir karacahil olarak görünsem de, edebiyatın kara cahili,
    edebiyatınızın.. sokak serserisi…

    yarını
    düşünmeden yaşamak iki şekilde mümkün olabiliyor, ya götü
    kurtarmış bir rahat adam, ya da “daha ne kadar kötü olabilir
    ki” deyip daima daha kötüsünü gören ama umursamayan bir adam,
    hangisinin daha iyi hangisinin daha kötü olduğu konusunda
    kararsızım, her konuda kararsızım, kararsız değilim, karar
    vermek istemiyorum, yaşıyorum sadece, bata çıka, bir boktan çıkıp
    başka bir boka batmak, geçmiş yazarların sözlerini çalabilirim,
    orijinal bir bok parçası üretmektense iyi bir şeyi iyi taklit
    etmek, belkide, kim bilir.. dün geceyi size nasıl anlatabilirim,
    hayır türkiye’nin galibiyetinden dolayı zafer sarhoşu değilim,
    ama sarhoş olduğum açık, dün gece, bir şekilde ve ölümüne,
    ve yazıyı kendi haline bıraktım, bilinçsizce akıyor, nereye
    varacağını bilmiyorum, hayatımı da kendi haline bıraktım,
    bilinçsizce akıyor, nereye varacağımı bilmiyorum, bir ay sonramı
    düşünmüyorum, dün geceyi düşünüyorum…

    evde
    oturmuş ve uyumayı düşlüyordum, yerimden kalkabilirsem divana
    gidicek ve uzanıcaktım, uyumak için, uyurdum da muhtemelen, son 36
    saattir uyumadığımı göz önüne alırsak. ama öyle olmadı,
    telefonum çaldı, fenris’ti arayan, pardon önce mesaj atmıştı,
    “selam hacı, 6’da camide öner’le buluşçam, işin yoksa kop
    gel, selametle.”

    bir
    dakika bir dakika, bir karışıklık sezinliyorum, mesaj aynen
    böyleydi ve fenris yazmıştı, size bir yalan söylemek amacını
    taşısaydım, evet fenris’in “sokak edebiyatı tarikatının”
    bir müridi olduğunu, ve müritlerin birbirlerine “hacı”
    dediklerini söyleyebilirdim, camide öner’le buluşucaktı, camiye
    gidip namaz kılıp geri dönücektik, bizim tarikatın namaz
    saatleri aperiyodikti, tıpkı fanzinler gibi, canımız isteyince
    toplanıp namaz kılıyorduk, selametle derdik veda ederken. böyle
    mi? değil tabii, fenris alsancak camii önünde öner’le
    buluşucaktı, ve bir hitap şekli olarak “hacı”yı
    kullanıyordu, “tamam abi” derdim ona, kimimiz “bro” derdi,
    kimimiz “moruk” falan filan falan filan. cevap yazamadım, çünkü
    konturum yoktu ve bir ev telefonum da, yani hemen hemen. aradı,
    uyumayı düşünürken ben, “son anda aklıma geldi konturunun
    olmadığı hacı, gelicek misin?” “altıda ordayım.” saat
    daha dört, yağmurcuya haber saldım, net ortamı sayesinde, stüdyo
    çalışması vardı, gelicekti çıkışta. duvar dibi? hastaydı ve
    maç vardı.. başka kim kaldı.. ulaşabileceğim kimse yok..
    bekliyoruz..

    altıda
    cami önünde, bekliyoruz.. öner geç kaldı. bir şeyler yiyip, bir
    çay içelim dedim. öyle de yaptık. öner hala yoktu. bize ulaştı,
    yeni kalkmıştı ve gelicekti, beklemek zorundaydık. bekledik de..
    çay içtik ve muhabbet ettik.. öyküyü kotarmak için, gerçeği
    çarpıtabilirim, ama yapmayacağım, sıkıldıysanız bir bilim
    kurgu okuyun, gerçekten gerçekten sapmak için ümit dolu bir ahmet
    bile önerebilirim size, ümitli olması yeterli, adı altay’da
    olabilir, fark etmez, heycan katması, “sonra nolucak acaba” diye
    merak ettirtmesi, katil kim? olağan dışı kurgular yaratması ve
    imza dağıtması yeterli, ben yapamam, yeteneksizim, en kolay yolu
    seçtim, hayatımı anlatıyorum, yerse… yemedi tabii, girdap
    diyorum, girdap bir şey yemedi, karnı toktu, fenris bir şeyler
    yedi, ordan iki çay içmeye gidildi, ve öner bekleniyordu,
    hatırladınız mı? burda kalmıştık ve bunu tekrar ediyor olmamın
    nedeni, sizi akışın dışına çıkardığım için tekrar konuya
    geri döndürmek, ne kadar iyi kalpli bir yazarım öyle değil mi?
    öner geldi, tüm bunlar arasında emin abinin telefonu geldi,

    alo?”,

    ya
    benim kalıcak yere ihtiyacım var bir günlüğüne?”

    bizde
    kalabilirsin abi, sorun değil”

    ya
    çok sağol”

    iskeleye
    gel alayım seni abi, alsancak iskele”

    tamam”

    size
    emin abiden bahsetmeme izin verin, tüm bu öyküyü sadece onun için
    yazıyor olmamı hesaba katarsanız, ha siktir, kolum yoruldu,
    dinlenirsem akış ve sihir kesilir, bir saniye, bir saniye…

    evet,
    ne diyorduk, emin abi, sekiz yıl önce tanıdım onu, ve beni
    gerçekten yüzde yüzümle anlayıp kabul eden bi kaç insandan
    biri, başkaları da vardır mutlaka, anlayan ve kabul eden, ama
    tamamen bir bütün olarak, pek az, tüm kabalık sorumsuzluk ve
    arayıp sormamazlıklarımı anlayış gösteren.. 45 yaşındaydı,
    gençliğinde birkaç ülke gezmiş, son dönemlerde de muğla, foça,
    bergama, dikili, cehennemin yedi kat dibi ve cennetin teras katı
    arasında dolaşıp duruyordu. ilk olarak kendimi bi bok sanmama yol
    açan o oldu, evet kendimi bir bok sanıyorum, dünyanın en iyi
    yazarı olarak henüz keşfedilmediğime inanıyorum, koca bir yalan
    bu, ama koca bir yalanı gerçekmişçesine yaşamak bazen iyi
    gelebiliyor insana, ben bunu yapmam, ama bana bunu yapanlar çıktı
    karşıma, sizin de çıkmıştır mutlaka, herkesin hayatında
    birkaç farklı insan bulunur, moronlar, kutsallar, yalakalar,
    yalancılar, eğitimliler, çöpçüler, otlaklar, konuşanlar ve
    susanlar, sikenler ve sikilenler, hayat bu, ya a ya b, ama asla hem a
    hem b değil, karışık insanları sevmiyorum, yani zaman zaman
    siyah zaman zaman beyaz olanları, ben renksiz bir sıvı kadar
    saydam olan insanları severim, içi dışı bir,

    emin
    abi demiştim, ve bu günkü öykümüzün figüranı kendisi. minor
    edebiyatı, benim yaptığım minor edebiyatımı bilemem, ama
    karakterler manuel hayat şartlarına tam otomatik tepkiler vermiyor
    sonuç olarak, ne demek istediğimi anlıyor havasına yatmayın,
    saçmalıyorum…

    evin
    beni aramasını sağladım bir şekilde, yani ailemin, “emin
    abinin bizde kalması gerekiyor baba, anne, abla, yiğen, abi, yenge,
    tanrı, peygamber, zeus, bir mahsuru var mı?”

    kalabilir”
    demiş, benim seksene yakın olan peder.

    öner
    geldi, birkaç sigara, birkaç öykü, ve emin abi aradı, sahile
    çıktık.. emin abi, yıllarca kullanılan alkol, ot, ve
    kazıklanmışlık sonucunda biraz yavaş konuşuyor,
    söyleyeceklerini bazen unutuyor, ama ben onu anlıyorum, çevremdeki
    diğer tiplerin anlayıp anlamadığını bilmiyorum ama gülüyorduk
    işte anlattıklarına, keyifli bir sohbet, şarap almıştık, bira
    almıştık, emin abim bana xanax ikram etmişti. xanax; alprazolam
    içeren benzodiyazepin grubu, anksiyete bozukluklarında sinirlilik,
    panik ve gerilimi azaltmak içindir, yani yine sikik tıp literatürü,
    öykü yerine ilaç reçetesi yazsam iyi para ederdi.. emin abim bana
    xanax ikram etmişti, içmiştim, hap ve şarap dolu bünyemle çenem
    açılmış, sekiz yıldır ilk kez bu kadar çok konuşmaya
    başlamıştım onunla, genellikle o konuşur ben dinlerdim, ve
    şikayetçi değildim bundan çünkü yaşanılmış bir hayat vardı
    karşımda, yaşanılmış, gerçekten yaşanılmış! insanların
    çoğu bir hayat yaşamak yerine bir işte çalışıp otomata
    bağlamayı seçiyorlar, o öyle yapmamış, arada bir dükkan açıp
    batsa da, arada bir başka ülkelere, ya da şehirlere kaynasa da,
    yaşıyordu gerçekten, en azından bence, otomata bağlamamıştı,
    manuel bir insandı hala, ne demek istediğimi anlayabiliyor musunuz?
    hayır bu kez saçmalamıyorum…

    her
    neyse, konuşuyorduk, ve yağmurcu geldi, kardeşi, kardeşinin
    sevgilisi, ve tanıştırdım, onlarla bunları, bunlarla şunları,
    falan filan falan filan… emin abi, bahsetmiştim sana, yağmurcu,
    fanzinlerden.. yağmurcu, bahsetmiştim sana, emin abi, retro,
    fanzinler, ilham veren bana.. işte bu kadar.. xanax patlamış,
    şarap ve sigarayla iyi dans ediyordu içimde, ve sonra emin abi bir
    iki telefon görüşmesi yapmış, ama kanal bulamamıştı, ben
    kanal bulmak istemiyordum çünkü tekrar uyuşturucuya bilinçli bir
    dönüş yaparsam, virajı alamazdım, biliyordum kendimi, midem boku
    yemişti, karaciğerim boku yemişti, kan dolaşımım yavaşlamış,
    kalp atışımda ritim bozukluğu başlamıştı, iki akciğer
    ameliyatı, sağlıksız mukoz akışı, arada bir kasılan sol
    kasık, daha saymamı ister misiniz? ama ölmemiştim, ve
    ölmeyecektim, sadece, alkol ve sigara dışında kalan kendini imha
    türevlerinde, yeni bir kanal açmaktansa, denk geldikçe
    çörekleniyordum.. kanal? tanıdığınız bir torbacı varsa, buna
    argoda “kanal” adı verilir, kulağınızda bulunsun. kanalımız
    yoktu, yeşil reçetemiz ya da tanıdığımız bir eczacı da öyle.
    ve pazardı. ve şarap bitince, yenisini almak üzere gitti emin abi,
    yağmurcu kendine bira aldı. ben orada tüm bu olan bitenleri
    izliyor, ve mutlu oluyordum. mutluydum, gerçekten.. orada. o
    şekilde. ve nedeni alkol ya da hap değil, gerçekten gerçek
    dostlarımla bir arada olmamdı…

    asıl
    kısım.. eve dönüş yolculuğu.. sarhoş, ölümüne sarhoş, ve
    burnum akıyor, herhangi bir tür uyuşturucu, ot, ya da alkol
    alınca, hala burnum akıyordu.. ve otobüse bindik, oturduk,
    otobüste sızdık, ineceğimiz yeri kaçırdık ve her yer ışıl
    ışıldı dostlarım, türkiye kazanmış, kupayı götüne
    sokmasına ramak kalmıştı, umursamıyordum, bazı ülkeler sahte
    zaferlerle dünyaya kendilerini tanıttıklarını sanırlar,
    açlıktan geberseler de, kazanılan kupalar en büyük mutlulukları
    haline dönüşür, diğer sağlıklı beslenen ülkelere nazaran
    daha çok mutlu olurlar, bu salak ülkeler.. her yer ışıl ışıldı,
    çekoslavakya’ya kaymıştık, arabalara binilmiş, caddelere
    çıkılmıştı, dat dat dat, ışıl ışıl dostlarım, çığlık
    çığlığa, ve ineceğimiz durağı kaçırmıştık, ama nihayet
    geç de olsa, otobüsten kurtulmuş, kendimizi buca çevik bir
    meydanında, kutlamanın ortasında çorbacı ararken bulmuştuk,
    saat oniki olabilir, ve saat onikide böylesi merkezi bir yerde bir
    çorbacı bulmak, pek zor değildir.. çekoslavakya kazanmış
    olsaydı… keşke dedim, böylece bu aptal sevinç nidaları yerine,
    sakin sessiz, üzgün, melankolik ülkede, bir çorba içicek, sonra
    eve dönücektik.. yürümeye başlamıştık, evim buca heykele
    yakın bir yerdedir, aşağı yukarı yirmi dakika ıskalamıştık
    durağı, yürüyorduk, sigaram yoktu.. elinde bayrak olan, bağırıp
    çağıran bir elemana sigara sordum, verdi, yaktım, içmeye
    başladım, ve çorbacı, “aşağıda var”, kapalı, “iki sokak
    ilerden sola dön”, kapalı, şu caddenin bi arka caddesinde”,
    kapalı, yarım saat sonra, özellikle hapın yarattığı açlık
    etkisi yerini uyku ihtiyacına bırakıyordu, “eve gidelim bare”
    dedim, emin abime. gidelim dedi.. ve yine, o aptal kalabalığın dat
    datlarından kurtulmaya çalışan iki sürüngene dönüştük,
    neydi bu çılgınlık, ne olmuştu, dünyayı elemi geçirmiştik,
    dünyayı ele geçirsek ne olurdu, ne vardıki dünyada, insanları
    öldür, tamam, yaşanacak bir yer olur, hayvanlar için yaşanacak
    bir yer, ama insanlar? her yerin içine eden, silip süpüren,
    üretmeyen, sömüren insanlar? insanlarla dolu bir cennet bile işe
    yaramaz tanrım, hatalısın kabul et, ve seni arayıp bulmama izin
    ver, doğru yolu göstericem sana, insanları öldür, insanları
    öldür, hayvanlar için yaşanacak bir dünya yarat, ve ben o
    dünyada bir kedi olarak tekrar canlanayım, ne dersin?

    eve
    vardık, nihayet, ve her ne kadar iki sarhoş olarak eve varmamın
    zılgıtını ertesi gün yiyecek olsam da, umursamıyordum, emin
    abimi, odama götürdüm, burada yatabilirsin abi dedim ona, benim
    odamda, benim odamda o yatacaktı, mutluydum, koliden odamda, sigara
    kokan odamda, fanzinler etrafta, kitaplar ayak altında, ve yatağıma
    yatırdım onu, karnı açtı, elbette, ekmek arası bir şeyler
    sundum, ve sonra ışığı söndürüp, içeri geçip sabah
    konuşmayı dileyerek evin tanrılarından, bir kanepeye uzanıp,
    acayip halüsinasyonlara yelken açtım. biliyorum, onirojen değildi,
    aldığım hap, ama yine de, ve nedenini bilmesem de, üç yıl
    nerdeyse her gün, ortalama 1000 gün, 24 saat kafası yüksek
    dolaşmış olmamın kalıntıları, hala bana renkli geceler
    sunuyor, olmayan varlıklar bazen evde dönüyorlar, böcekler,
    karıncalar, ışık oyunları, cin ve peri belki, ya da bir azrail
    her hamlesinde başarısız çıkıyor, bilemiyorum, bilemiyorum,
    yatakta bir sağa bir sola dönerken o an, aslında odada değil
    kutuplarda buz üstünde sandım kendimi, karla kaplı bir arenada
    boğa güreşi yapılıyordu, ve ben yenik düşmüş, yere düşmüş,
    ve yuhalanmıştım, böyleydi, en son böyleydi ve uykuya daldım…

    sabah,
    annem uyandırdı,

    emin
    gidicekmiş,” kalktım alelacele,

    abi
    kahvaltı yapsaydık?”

    yok
    ben gideyim”

    peki
    abi.” babamla emin abi konuşuyordu. muhabbetlerini bölmüş
    olabilirim, emin değilim, çıktık yola, onu dolmuşa bindirdim,
    garaj… eve geldim, ve cock sparrer, samimiyetle müziğe daldım..
    cock sparrer, hala onlar çalıyor, ve ama ben kendi şarkımı
    çalmayı kesiyorum.. eski güzel günlerin şerefine, gelicek kötü
    günlerin kaygısını taşımadan… bu, senin için…. selametle..

    16.haziran.2008

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • 1 hafta

    1
    hafta
    ezan okunuyor, ve saatin kaç olduğunu
    bilmiyorum, ama havanın birazdan aydınlanacağı açık. pazar sabahı, hiç uyumadan
    girilmiş, ve tüm gün uyuyarak geçirilecek bir pazarın sabahı, balkondayım ve
    havanın aydınlanmasını bekliyorum, sigaramı içerken, ve biramı da tabii, ve
    komşularım tarafından tuhaf bir genç olarak göründüğümün farkındayım, üstelik
    mahalledeki evlerin yarısında üniversite öğrencilerinin yaşadığını hesaba
    katarsak.. kampüse yakın bir bölge, ve sol binanın ikinci katında üç kız öğrenci
    var, onların bir üstünde dört tane herif kalıyor ama kimin girip kimin çıktığı
    belli değil eve, karşımızdaki iki üç evde de dönüyor bir şeyler ama
    ilgilenmediğim için bilemiyorum, ve pazar sabahları genellikle uyur insanlar,
    benim için gün fark etmiyor, ya da saat, gündüz, gece, gece yarısı, ayın sonu,
    ayın başı, ve her neyse işte, balkondayım, birinci kat balkonu, ve her nedense
    havanın bir hayli aydınlandığı bir sırada, bir polis otosu geçiyor mahalleden,
    bana bakıyor polis arabasındaki iki hıyar da, ve ben de onlara, yavaş yavaş
    geçiyor, geçip gidiyorlar, onlara bira şişesi fırlatmak istiyor ama başımı
    gereksiz yere derde sokmaktan kaçınıyorum, ve daha sonra içeri geçiyor, ve
    bilgisayarı açıp yazmaya başlıyorum, ve buraya kadar geldim ama sonrasını nasıl
    sürdürebileceğim konusunda kararsızım, düşünüyorum, anlatabileceğim bir şeyler
    olmalı mutlaka, ya da uydurabileceğim, bir pazar sabahı, başka bir pazar
    sabahını anlatabilirim belki, buna ne dersiniz? pekala..
    bir hatunla kalıyordum o sıralar, beraber
    yaşıyor sayılabilirdik, hemen hemen, ama bir hafta sürmüştü ilişkimiz, bir
    hafta sonra pılısını pırtısını toplamadan ailesinin yanına dönmüş, bir daha da
    geri gelmemişti, ve aşık değildim ama olabilirdim belki, zamanla, ya da nefret
    ederdim, ama iyi veya kötü, derinlemesine ve uçlarda duygular beslememe zaman
    olmadan çıkmıştı hayatımdan, ama o bir hafta, gerçekten iyi geçmişti, bir
    sevgilisi vardı onu ilk tanıdığımda ve ayrılıcam o adiden deyip duruyordu, ilk
    kez bir sınavda gördüm onu, ön sırada oturuyordu, kendi sınavında raporlu
    olduğu için sınava bizim bölümle ve bizim sınıfla beraber girmişti, tarihti
    ders yanılmıyorsam ya da onun gibi bişi, çoğu bölümün ortak bir dersiydi, ve
    onların hocası ile bizimkisi aynı olunca, kaçırdığı sınava bizimle girmiş, hemen
    ön sırama oturmuştu, pardon, ben onun hemen arkasına oturmuştum bilinçsizce,
    sınıfa girdiğimde o içerdeydi, ve daima geç kalırdım sınavlara, hatta girmezdim
    bile çoğu zaman, ama o gün nasıl olduysa gireceğim tutmuştu, kampüste birinden
    ödünç olarak bir kalem edinmiş ve sınıfın yolunu tutmuştum, bilmiyordum sınav
    olduğunu, kampüste olduğum bir zamana denk gelmişti işte, ve henüz
    devamsızlıktan kalmadığım için o dersten, gireyim bare demiştim, en azından
    kopya verirdim birilerine, iyiydi matematiğim, oldukça iyi, pardon size sınavın
    tarih olduğunu söylemiştim öyle değil mi, değildi tarih, matematikti, şimdi
    hatırladım, ve girdim, oturdum, önümdeki sırada o oturuyordu ve defterinin
    üzerinde beş yapraklı yoncanın resmi vardı, “ne bu biliyor musun” dedim,
    “evet” dedi “biliyorum, ya sen?”
    “ben de biliyorum”
    böyle başladı muhabbetimiz, ilk gençlik
    yıllarının tecrübesizliği ve merakı ile, marihuana yaprağının ney olduğunu
    bilip bilmediğimiz üzerine birbirimizi sınayarak, ve daha sonra ona, onu daha
    önce hiç görmediğimi söylediğimde, başka bir bölümde ikinci öğretim olduğunu
    nakletti bana, ve yıllar önce bir zamanlar kısa bir bölümünü sizlere anlattığım
    bu olayı şimdi tekrar anlatacağım sayın okurlarım, hafif sarhoş ve biraz da
    uykulu halim ile…
    ona sınavla ilgili bir şey bilip
    bilmediğini sordum, “bilmiyorum” dedi, ben de bilmediğimi söyledim, “boku yedik
    desene” dedi bana,
    “sen kalksana önümden” dedim “kopya
    çekebileceğim biri otursun”,
    “nedenmiş o” dedi,
    “nedeni var mı” dedim, “bir şey
    bilmiyormuşsun”
    “neyse” dedim “siktir et, ilk dönem AA idi
    benim”
    “ney” dedi şaşırarak arkasını dönüp hızla,
    “nasıl yani, ciddi misin?”, elbette ciddiydim, ösys’de kırk beşte kırk bir
    yapmıştım üstelik, ama diğer ne varsa devamsızlıktan kalmıştım, ve ona
    defterindeki yaprağın ne yaprağı olduğunu bilip bilmediğini sorduğumda
    “dilersen sarmasını bildiğimi de gösteririm” diye cevap vermişti,  “evet biliyorum” dedikten sonra, anlaşmıştık,
    yanında vardı, ve sınav bitimi onun evinde takılacaktık, sevgilisi ile beraber
    kalıyordu ama sevgilisi bir günlüğüne şehir dışına, ailesinin yanına gitmişti,
    çok hızlı gelişmişti her şey, sınav öncesi on beş dakikada, ve sınav her ne
    kadar umurumda olmasa da hatuna kopya vermek için her soruyu yapmış, üzerine de
    onun benden bakması için çıkmayıp beklemiştim, böyle işte, ve kağıtları
    yirmişer dakika aralıklı olarak hocaya teslim etmiş, sonrasında onun evine
    gitmiştik, güzel bir ev, güzel dekore edilmiş bir ev, “sen içeri geç, ben
    gelicem” diyor ve mutfağa yöneliyor, eve gelirken aldığımız biraları dolaba
    koymak için, birer şişe de getiriyor yanında gelirken,
    “ya kusura bakma” diyor, “beklettim seni,
    gelirken kafeye takılmak zorundaydım biraz, sevgilimin çok sevgili arkadaşları
    ile bir şeyler görüşmem gerekiyordu”,
    “önemli değil” diyorum, bir saat beklemiştim
    onu, okula 25 dakika uzaklıkta olan bir durakta, “hemen geliyorum sen durakta
    bekle, beraber çıkmış görünmeyelim” diyerek gitmiş, ve bir saat sonra gelmişti,
    bir şekilde biliyordum ama geleceğini, nasıl bildiğimi bilmiyorum, ama
    biliyordum, bazen doğru bazen yanlış çıkan enayi umudu değildi kısacası olay,
    ve her neyse işte, sonuç olarak evdeydik, ve okuldan beraber çıkmamakla
    beraber, sevgilisi hakkında anlattığı diğer anekdotlara dayanarak ona, “salakça
    bir ilişki ama neyse, beni ilgilendirmez” demiştim,
    “salakça olan ney” demişti,
    “sana demiyorum..” demiştim,
    “insanları bir eşya gibi sahiplenmek falan.. aşıksan aşıksındır.. eğer aşık
    olduğun kişi hayalinde yarattığın ütopyaya benzesin diye ona şunu yap bun
    yapma, şöyle davran böyle davranma gibi sınırlar koyuyorsan bu aşk değildir..
    ya da yarım aşktır.. birini seviyorsan seviyorsundur, onu sevebileceğin şekle
    sokuyorsan bu salakça demek istiyorum. aşk, kişilikten fedakarlık etmek demek
    değildir!”
    “aşık olduğumu kim söyledi?”
    diyor, gülerek,
    “saat geç olmadan takılalım şu
    şeyi” diyorum, cigarayı kast ederek,
    “ne o” diyor, “bir yere mi yetişeceksin”,
    hayır bir yere yetişmeyeceğim ama burada kalmam doğru olmaz, sabahın köründe
    sevgilisi dönecek çünkü, ve her şeye rağmen, hatunun teki ile iki üçlü çevirip
    üç beş bira içtim diye lavuğun tekiyle yüz göz olmak istemiyorum, önemli
    olmadığını, orada kalabileceğimi, sabah sevgilisine ayrılmak istediğini, hatta
    ayrıldığını söyleyeceğini, ve sorun olmayacağını anlatıyor, yine de her şeye
    rağmen ben evden mümkün olduğunca erken çıkmalıymışım, görünmemeliymişim, falan
    filan falan filan, tamam diyorum, anlaştık, ve ne kadar içtiğimizi, ya da neler
    konuştuğumuzu o arada, tam olarak hatırlamasam da, 7 saat geçiyor, saat gecenin
    ikisi, biralar bitti.. şaraplar bitti.. ot bitmek üzere.. ve hatun yanımda
    uzanmış, ben aynı koltukta köşede oturmuş ayaklarımı sehpaya uzatmışım..
    hatunsa ayaklarını benim üzerime doğru uzatmış, ellerim ayaklarında.. ama daha
    öteye geçebilmişiz değiliz.. bunu istemiyorum aslında.. onun isteyip istemediğini
    bilmiyorum.. ama ben şu an onunla birlikte olmak istemiyorum! seyretmek ve
    konuşmak daha cazip geliyor.. aslında çoğu zaman iyi bir muhabbet seksten daha
    iyidir….
    hatun uzanmış.. gözleri kızarmış.. saçları
    dağınık.. ve bana
    “sence” diyor.. “nereye
    gidiyoruz?”
    “bilmiyorum..” diyorum
    “cehennem ise kötü olacak.. ama cennette senin gibiler yoksa canım sıkılacak!”
    “bence cennete..” duruyor.. 6-7
    saniyelik sessizlikten sonra, “çünkü” diyor, “tanrı bence iyi
    biri..” sarhoş.. sarhoş. sarhoş diyorum içimden, hem sen hem de tanrı..
    sarhoş.. “neye dayanarak söyledin bunu?”
    “kendime.. insanlar tanrılarını
    kendilerine göre değerlendirmeli bence.. bana göre tanrı iyi”
    “ee buradan senin de iyi olduğunu ve
    seni cennetine sokacağı sonucunu mu çıkarıyoruz.”
    “bilmem.. senin gibiler yoksa benim de
    canım sıkılırdı. öldükten sonra bir hayat varsa yani”
    “umarım yoktur” diyorum,
    “ya aslında ben nereye gidiyoruz
    derken hayattan bahsediyordum?” diyor
    “seni bilmiyorum.. ben düşmekteyim
    uzun bir süredir”
    “düşmek?”
    “düşmek.. bir boşlukta, zemini
    bulamadan sonsuza kadar düşmek”
    “hah.. dibe bile vuramıyorsun..”
    “dibe vurmak budur aslında.. sen
    nereye gidiyorsun”
    “bilmiyorum.. salak heriflerle
    harcıyorum zamanımı.. şu anki gibi mesela..”
    “neden”
    “nedenini bilmiyorum.. aldatıyorum
    onları.. ayrılıyoruz.. sonra başka bir tane.. sonra başka bir tane daha.. ya
    aslında.. off.. bunu neden söyledim ki.. bir orospu olduğumu düşünüyor
    olmalısın”
    “doğal olduğunu düşünüyorum..”
    “bir keresinde ‘orospusun kızım sen’
    dedi şimdiki sevgilim ve bitti işte her şey.. aşkı öldürdü!”
    “siktir et bence.. “
    “ya aslında ilk başlarda aşık oluyorum
    tamam mı… ama işte bir anda ölüyor her şey.. köle gibi görülmek çok koyuyor
    adama… aşk süresince katlanıyorsun.. ama buna katlanmak zaten aşkı öldüren..
    sıktım sanırım seni?”
    “yoo.. dinliyorum..” diyorum..
    sarhoş birini dinlememekle kötü edersiniz.. harflerin en derinden geldiği anlar
    insanın sarhoş olduğu anlardır. “dinliyorum seni..”
    “anlıyorsun değil mi?”
    “bundan asla emin olamazsın.. ama
    anladığımı sanıyorum”
    “sevindirici.. birinin anlaması
    yani..”
    “kelimeler hiçbir şeydir.. kelimeler
    yokken, insanlar daha konuşamıyorken birbirlerini anlıyorlardı.. önemli olan
    eylemdir.. kelimeler aldatır..”
    “eylem de altadır.”
    “aldatmaz.. yapmacık olan her şey bir
    gün patlar.”
    “peki.” sihirli sözcüğü o da
    biliyor galiba.. “okulu bitirebilecek misin?”
    “sanmıyorum”
    “nolucak peki”
    “bu sorudan nefret ediyorum”
    “napıcaksın peki?” nedense
    tanıdığım her hatun, hem de hepsi! bu sikik soruyu soruyor bana.. evlenip yan
    gelip yatmak mı amaçları? hiç bilemedin, aynı anda çalışıp, bir boklar satın
    almak, kira ödemek, akraba ziyaretinde bulunmak, çocuk yapmak mı? evet bir
    mesleğim yok, evet bir işim yok, evet tek mülkiyetim bedenim.. ama seni
    seviyorum, aşk birlikte bir bok satın almak ve aynı evde yaşamak değildir ki!!
    sadece seviyorum işte diyorum.. hepsi bu.. yetmiyor bu onlara. yetseydi, sadece
    bununla yetinebilselerdi ilk etapta, daha fazlasını verebilirdim onlara,
    doktora bile yapardım anasını satayım, sonra ev sonra çocuk sonra torun hatta,
    torunu ben yapmayacağım, gelinimden çocuk yapacak kadar sapıtmadım henüz..
    “bilmiyorum..” diyorum..
    “hiç düşünmüyor musun?”
    “bilmiyorum..” diyorum tekrar.. ”intiharı
    çok sık düşünürüm ben”
    “salakça bence”
    “intihar düşüncesi dinç tutar adamı.
    sürekli tavanı izleyip ‘acaba kendimi vursam mı’ diyorum.. tavanı delip bir üst
    katı aşağı çökertmek isterim.. ölmek ya da yaşamak pek de umurumda değil..
    istediğim gibi yaşayamayacaksam ne için yaşayacağım?”
    “saçmalıyorsun gibime geliyor”
    “bulunduğun konserden hoşnut olmazsan,
    yarısında çıkarsın öyle değil mi? terk edersin yani?”
    “evet.. sanırım.. zamanımı boşa
    harcamam..”
    “bende bu hayattan hoşnut
    değilim..”
    2 saat daha geçiyor.. saat gecenin dördü..
    şarap aldım az önce.. ot bitti.. ve hatun bu kez dizime yatıp ayaklarını diğer
    tarafa uzatmış durumda, uyuyor.. bana, yazdığı bazı şeyler olduğunu
    söylemişti.. okur musun demişti.. çok sevindim.. ben herkesin evde bir şeyler
    yazdığını düşünüyorum.. söylemiyor olabilirler.. ama yazar herkes.. herkes
    ‘yazar’. ve best seller zımbırtılarından daha değerli buluyorum o yazıları..
    çünkü içerden geliyor onlar.. beğenilme kaygısı güdülmüyor.. binbir reklam
    yapılmıyor.. en önemlisi de ney biliyor musunuz? para kazanmak için yazılmış
    olmuyorlar.. ya da en basitinden, “kazanmak” için yazılmıyorlar.. ve hatun
    şöyle bir cümle kullanmış yazdığı bir yazıda; “hep soruyorsun ‘beni neden
    seviyorsun?’ diye.. bi ton neden sayabilirim aslında sana ama hepsinin farkında
    olduğunu biliyorum. gereksiz buluyorum bu yüzden. ama sevgimi de kanıtlayabilirim.
    bunu söyleyebiliyorum, çünkü bana inandığını biliyorum. inanmıyorsan boşa
    çırpınmam, sevmiyorum bunu ya.. yaşarım kendi içimde.”
    gözlerini açıp kafasını kaldırıyor ve
    bakıyor bana doğru.. aşk isteyen yeşil gözler.. ve dudaklar açınıp kapanıyor
    yine;
    “pardon ya, uyumuşum.” diyor
    “sen uyuyacak mısın?” diyor
    “olabilir” diyorum “yerde yatarım
    ben.. alışkınım.. bir kaç minder falan”
    “koltukta yat, ben içerde yatıcam
    zaten..”
    “peki”
    sanırım sabah 6 gibi, sızmıştım.. saat
    7:30’da karnımda bir yük ile gözlerimi açtım.. sırt üstü yatıyordum.. ve hatun
    beni uyandırmak için son çareyi karnıma ayağı ile iyice bastırmakta buldu
    anlaşılan.. çıplak ayak.. bedenimde çıplak.. ama ayak fetişisti değildim neyse ki..
    umursamadım.. yan dönüp devam ettim uyumaya.. bu hareketim onu iyice
    sinirlendirmiş olacak ki, sırtıma geçirdi bir tane.. böbreklerim boğazımdan
    dışarı çıkacak gibi oldu ve korkuttu bu olasılık beni.. onlar benim tek
    servetim.. iyi para verirler! ama şimdilik karnımı doyurabilecek kadar
    kazanıyorum.. neyse, gözlerimi açıp yanımda ayakta duran hatunun yüzene
    baktım.. yerde yatıyordum;
    “yanlış anlama, uyanman için vurdum..
    1 saattir sana sesleniyorum.. üzgünüm ama benim gitmem gerek, sınavım var..
    normal olarak sen de gitmelisin.. akşam üzeri ‘evin sahibi’ gelecek izmir’e..
    dün bahsetmiştim hani..” evin sahibi mi? sevgilim demedi.. ilginç..
    “5 dakika daha..” arkamı dönmemle
    iteklenmem bir oluyor.
    “gidicem dedim sana.. eğer tiple kavga
    etmek istiyorsan akşama kadar uyuyabilirsin.. tabi tip benden ayrılacağı için
    bana kalacak bir yer de bulmalısın”. tip ha.. bu her şeyi kendi kafasında
    kararlaştırmış anlaşılan diye düşünüyorum.. eğiliyor ve dürtüyor bu kez eliyle
    omzumu.. 
    “uff. hadi ya.. gidicem dedim
    sana..”
    “tamam işte 5 dakika”
    “1 saattir 5 dakika diyorsun”
    “hatırlamıyorum.. gider misin
    başımdan?”
    “tabii, giderim” diyor.. kapının
    şiddetle çarpıldığını duyuyorum.. uyumaya devam ediyorum..
    uyandığımda saat öğlenin biriydi.. evde
    kimse yoktu.. etraf toplanmıştı.. bir not buldum; “kapıyı kitle, anahtarı
    bana getir, c blok 208 numarada dersim var akşam beşte.. iyi uykular sana!”
    iyi uykular kısmı koyu yazılmıştı..
    ben de kendi dağınıklığımı toplayıp
    çıktım.. apartmanın merdivenlerinden inerken, bir tip yukarı doğru çıkıyordu..
    bir kat altta biraz bekledim.. tip, az önce çıktığım eve girdi.. sonrasını
    yazmanın da bir önemi yok ha.. anlıyor olmalısınız yani..
    böyle başlamıştı işte, biraz delice, ve
    aşırı samimiyet kokan bir ilişkinin başındaydık, sevgilisinden ayrılmış, evden
    taşınmıştı, bir ev tutmuştuk ona, ben genellikle onda kalıyordum, bir hafta,
    sadece bir hafta geçmişti sınavın üzerinden, bir pazar sabahı, onda kalmadığım
    bir gecenin sabahı, onu almak için eve gitmiştim, o gün istanbul’a, ailesinin
    yanına gidecek, bir hafta sonra da gelecekti, gelmedi ama, ailesi yurtta
    kalmadığını öğrenmiş ve göndermemişti gerisi geriye okula, öyle anlatmıştı
    aylar sonra aradığı zaman, ailem izin vermiyor, tamam demiştim, bunu aylar
    sonra söylemen arayıp söylemen tuhaf ama neyse dedim, napıyorsun, iyiyim, sen
    napıyorsun, bende iyiyim, bi daha da aramadı zaten, ben de aramadım açıkçası,
    ve şimdi, şimdiki pazar sabahı, ona tuttuğumuz evde başka öğrencilerin kaldığı
    bir mahallede, başka bir evde oturuyorum, balkondaydım, bir zamanlar bir
    hatunla bir haftalığına takılıp, dört gece kaldığım bir evin balkonunda başka
    insanları görünce, içeri girip bunları yazmak istedim, yazdım da galiba, daha
    önce de bir kısmını anlatmıştım zaten, şimdi buradayım, ve aradan yedi yıl
    geçti.. hepsi bu kadar… öyle değil mi? kızgınlık yok, kırgınlık yok, öfke yok,
    kaybedilmiş düşler sadece… hepsi bu.. çoğu zaman olanların kısa metraj bir
    tekrarı… bu kadar.. olan bu. öyküsü de bu. yerseniz..
    16haziran 2008

      
  • isimsiz 9

    isimsiz 9
    gözlerini açtığında
    karanlık, sadece karanlığı görebildiğin, ve odadaki her şeyin siyah ve siyahın
    tonları halinde dizildiği, gece yarısı uyanışlarında, farkına varırsın, pek de
    yolunda gitmediğini işlerin… yalnızsın çünkü, koskoca odanın ufacık bir yerine
    kapaklanmış, sızıp kalmışsın bir vakit, akşamüstü, ya da akşam, içmiş içmiş
    içmiş, ve kontrolsüz bir şekilde kalmışsın halının üzerinde, müzik açık kalmış,
    belki ocak da, ya da soba, cam, kapı, belki birini arıyordun ve telefonu o
    açmadan sızıp kaldın, kim bilir, kimseyi arayamayacağını biliyorsundur oysa, ve
    kimsenin de seni aramayacağını, yine de gözlerini açtığında, o lanet karanlıkta
    telefona erişir ve bir göz atarsın, ve saat belirir karşında, gecenin üçüdür,
    ya da dördü, ve lanet olsun dersin içinden, kalkar bir sigara yakmaya
    çalışırsın karanlıkta, ışığı açmak aklına gelmez, ve bir siktir daha çekersin
    içinden çünkü evde alkol kalmamıştır, ve oturduğun muhitte 24 saat açık büfe
    vari bir yer cehennemin dibi kadar uzaktır sana, hatta cehennem sana her şeyden
    daha yakın görünür o an, es geçersin bi kez daha ölümü, beklersin ışığı
    yakmadan, karanlıkta beklersin ve ağlamak gelir içinden, sigara dumanı, külü
    nereye attığını görmezsin bile, müzik açık kalmıştır ve dönmeye devam ediyordur,
    ve düşünüp durursun, bir yere varamayacağını bilsen de düşünerek, hiçbir
    şekilde bir yere varamazsın aslında, kafesteki kuştan farkın yoktur, tek fark
    seni kafesleyen telleri göremiyor oluşundur belki, sigara biter, izmariti
    halıya atarsın, umrunda değildir hiçbir şey, ve yakarsın bitane daha, hasiktir
    dersin, ve bu hâl, siktiğimin güneşi doğana kadar devam eder, doğarsa tabii,
    ezandan sonra, hava gri değilse belki, ve bazen güneş de fayda etmez ruhuna,
    odadaki cisimler belirir, içine etmişsindir her şeyin, kapı kitlidir ve
    evdekiler pes etmiştir artık, uyuyorlardır, anımsamaya başlarsın kapıyı aç bi
    konuşalım dediklerini, fayda etmeyeceğini bilirsin, belki de doğru bildiğin tek
    şeydir bu ve kapısı kitli bi odada alkol seni intiharın elinden kurtarana dek
    içersin… ve böyle başlarsın kendine gelmeye, biraz kaybolarak..
    nedenini bilmiyorum,
    değişen, şekil değiştiren, cisim değiştiren duygular, bunu yazmak isteyip
    istemediği de bilmiyorum, ama dedim ya, aniden oluveriyor her şey, belki de bu,
    hıza ayak uyduramadığım içindir, nedenini bilmiyorum, ve savunamıyorum da hiçbir
    şeyi, öylece ağzı bantlanmış kurban gibi kalıyorsun ortada, beyni bantlanmış,
    düş gücü bantlanmış, her şeyin karanlık olduğunu düşünüyor ve yolun sonu bu
    diyorsun, bir mantık hatası sadece, yorgunluktan kaynaklanan bilinç yitimi, ve her
    şeyden pes edip, öylece bekliyorsun, ve başta da dediğim gibi, gecenin bi
    yarısı karanlık bir odaya uyanınca farkına varıyorsun her şeyin kendi yolunu
    seçtiğinin, sonra doğan güneş, güneş iyi geliyor insana, hiç bir şeyin yolunda
    gitmiyor oluşuna rağmen kalmayı seçiyorsun. ve acı, biri acı mı dedi, kendi kendime
    konuşmaya başlıyorum, soru cevap şeklini alıyor yazılar, gerizekalı karakterler
    üretip, onlara maceralar yaşatıyorsun, sonra günün birinde işten gerçekten
    ruhun ve iliğin emilmiş halde eve gelip hatunun tekine, aslında hiç tanımadığın
    ve belki de tanımak istemediğin hatunun tekine derdini anlatıyorsun, aniden
    gelişiyor her şey, ve radarda baş dönmesi vari bir hıza kapılıp aşık oluyorsun,
    biliyorum son cümlem biraz eblek oldu, ama önemi yok, sabaha kadar konuşuyor,
    üç gün üst üste sabahlıyor ve bu kez kurtarılır sanıyorsun bir şeyleri, oysa
    koca bir yalan bu, ve hatun kendini bi bok sanmana yol açıp seni kutsuyor, bu
    değil doğru olan, belki de, ama öyle bir tufan esiyor ki üzerinde, her şeyi
    yitirdiğini fark etsen de aldırmıyorsun, tuhaf bir güç, dünyaya meydan okuyabilicek
    kadar abuk işlere girişebileceğin bir güç, ama aldatıcı, tek atımda vurulabilicek
    kadar savunmasız ve bir ortalık malısın, hey kendimden bahsediyorum burada,
    kimse üzerine alınmasın, sataşmaya niyetim yok, sataşıcak halim de yok, ki
    kimseye direkt sataşmadım bugüne kadar, gönderilen oklara karşılık verdim
    sadece, ve eğlenceliydi zaman zaman, şimdi o kadar eğlenmiyorum, eğleniyormuşum
    gibi yaptığım zamanları es geçersek tabii, oyuna kapılmak, boktan oyuna, herkes
    gibi davranmak, bazen kolay bazen imkansız, ve şimdi durmuş burada sarhoş
    bünyemle abuk subuk methiyeler düzüyorum, gizli bir odada kitli kaldığım
    günleri anımsıyorum.
    siz acıdan ölürken,
    aşık olduğunuz hatunla birlikte gülebilen biri hakkında ne hissedersiniz? üstelik
    bu kişi, sizin en yakın dostlarınızdan biriyse…
    ben hiç bir şey
    hissetmiyorum artık, hiçbir konuda hiç bir şey hissetmiyorum ve bunun bana iyi
    geldiğini söyleyebilirim, yalan söylüyorumdur muhtemelen, ve kolay fark edilir
    çoğunlukla bu, ama, pekala, herkesin yaptığını yapmayacağım, pekala, pekala,
    burada kesebilirim, kendimi de kesebilirim, bi öncekin de yazıyı kastetmiştim.
    ölesiye sarhoş
    olunan bir gece hatırlıyorum, hayır hatırlamak istemiyorum, ama hatırlıyorum,
    her şeyi hatırlıyorum, anı anına, ama yazmayacağım, bir daha bu konuda tek satır
    yazmayacağım, nokta…
    15.haziran.2008

  • sadece hatunlar

    yazılar
    gönderiyor
    bir
    sürü yazı
    durmadan
    “yazını
    aldım eyvallah” diyorum her seferinde
    durmadan
    göndermeye devam ediyor
    ben
    de her seferin de
    yazın
    ulaştı manasına gelen cevaplar atıyorum
    ve
    açıkçası okumuyorum da
    biriktiriyorum
    sadece
    kendimi
    hazır hissedince
    canım
    okumak istediğinde
    okuyacağım
    elbet, diye düşünüyorum
    çünkü
    diğer türlü
    iyi
    yazıları fark etmeyebilirim
    “bir
    yazı gönderdim fanzin için”
    “yazını
    aldım eyvallah”
    iki
    hafta geçiyor galiba
    biriken
    bir dolu yazıyı okumaya başlıyorum
    25
    kadar kişi
    50
    kadar öykü şiir deneme makale
    oku
    oku bitmiyor
    ama
    hepsini
    en
    ince detayına kadar değerlendiriyor ve
    kararsız
    kaldıklarım için
    diğer
    fanzin editörlerinden fikir alıyorum
    hiç
    biri kesin bir şey söylemiyor ama
    iyi
    veya kötü
    tek
    bir yorum yok
    “sen
    bilirsin girdap”
    “sence
    iyiyse bi mahsuru yok girdap”
    pekala,
    diyorum
    öyle
    olsun
    madem
    benim zevkime güveniyorsunuz…
    sonra
    başlıyorum elemeye
    ve
    kala kala üç ya da dört şey kalıyor
    onlara
    cevap atıyorum
    olumlu
    şekilde
    fanzine
    alacağım yönünde
    ve
    teşekkür ediyorum
    olay
    bu kadar basit
    ve
    kesebilirim burada şiiri
    “bu
    da şiir mi lan” dediğini duyuyorum birinin
    “şiir
    boktur” diyorum ona
    “ben
    de bokum
    sen
    de boksun”
    kısa
    ve net
    o
    beni duymayıp “böyle şiir olmaz” diyor
    “pekâlâ,
    olmaz” diyorum
    “yazmayı
    bırak sen” diyor “senden bir bok olmaz”
    “senden
    bi bok olmuş” diyorum
    “ben
    de o bok hakkında şiir yazıyorum”
    o
    beni duymuyor
    her
    neyse daha sonra
    birkaç
    yazı daha geliyor sürekli yazı gönderen tipten
    arada
    bir de sitenin çok iyi olduğundan bahsediyor
    yazıların
    çok iyi olduğundan
    fanzinlerin
    çok iyi olduğundan
    falan
    filan
    “eyvallah”
    diyorum “oyalanıyoruz işte”
    ve
    sanırım
    sabrı
    taşıyor kahramanımızın
    “benim
    yazılara baktın mı?”
    “baktım”
    diyorum
    “ee
    fikrin ne?”
    “diğer
    editörlere de gönderdim
    ve
    formata uymadığına karar verdik”
    “kötü
    mü yani” diyor
    “kötü
    demedim” diyorum
    “iyi-kötü
    bilmiyorum o kadarını
    formatımızın
    dışında
    hepsi
    bu”
    “format
    ne?”
    “bilmiyorum,
    format işte”
    “hatun
    olsam alırdın” diyor
    “alırdım”
    diyorum
    “ya
    da arkadaşın olsam”
    “baş
    tacım, tüm arkadaşlarım” diyorum
    ama
    öfkeleniyorum gerçekten
    “bi
    işe yaramazsınız” diye devam ediyor
    “aksini
    iddia etmedik” diyorum
    sürdürüyor
    eleştirisini
    “birçok
    iyi yazı geliyor sitenize” diyor
    “ben
    bakıyorum girdiğimde
    ve
    hiç biri onaylanmıyor
    sonra
    bir gün
    gerçekten
    kötü bir yazı siteye giriyor
    böyle
    bir yere varamazsınız”
    “sekiz
    senedir bi yere varamadık” diyorum
    “demek
    ki bundanmış
    ben
    şahşen 26 yıldır bir yere varamadım
    ve
    öyle bir amacım da yok
    ama
    dilersen sana
    çalışır
    bir sistem kurayım
    bir
    websitesi
    ve
    insanlar sana yazı göndersin
    sen
    onayla reddet sil kopyala çal
    ne
    istersen onu yap
    biraz
    da sen tanrıcılık oyna
    ister
    misin böyle bir şey?”
    “ihtiyacım
    yok diyor”
    “pekala”
    diyorum, “ben çıkıyorum moruk”
    “formatı
    anlayamadım” diyor ben çıkarken
    “anladığını
    sanıyordum” diyorum
    “hatunların
    ve yakın arkadaşlarımın yazısını onaylıyorum işte
    az
    önce de öyle demedin mi?”
    “bu
    gerçek mi?” diyor
    “sence?”
    diyorum
    “bilmiyorum”
    diyor, “sinirim bozuldu”
    “diğer
    siteler de beni kabul etmiyor” diyorum ona
    “ama
    benim sinirim hiç bozulmuyor
    çünkü
    biliyorum
    onların
    tarzı o
    kahvehanede,
    bira içemezsin mesela
    bunun
    gibi bir şey format
    siktir
    et”
    “tekrar
    yazı gönderebilirim değil mi?” diyor
    “ameliyat
    olup hatun olmayacaksan şansın yok
    boşuna
    deneme” diyorum
    çünkü
    istemiyorum yazı göndermesini falan artık
    öncelikle
    kararlı olmalı bir insan
    sonra
    yazmalı diyorum
    ve
    hâlâ, adamın biri
    “şiir
    değil o” diyor
    “değil”
    diyorum
    “hiçbir
    şey şiir değil
    bana
    ne bundan”

    12.haziran.2008
  • kaşıntı

    odamdayım
    bir
    şeyler ısırıyor etimi
    ne
    olduğunu bilmiyorum
    geride
    kalan, izler sadece
    ufak
    kabarcık lekeleri
    kolumda
    ve bacağımda
    sivrisinek
    yakarca
    ya
    da görünmez bir kadın belki de
    kitap
    okumaya çalışıyorum
    kerouac
    hiç
    kimse hakkında kötü yazıyor demek istemem ama
    sıkılıyorum
    bana
    göre değil sadece
    böylesi
    daha iyi
    bana
    hitap etmiyorsun kerouac
    ve
    fazla abartılmışsın gibi hissediyorum her defasında
    adamın
    cassady, sana beş çekiyor
    senin
    suçun değil bu tabii
    bir
    şeyler etimi ısırmaya devam ediyor
    bir
    sigara
    yarım
    kalan bira
    kitap
    değişiyorum
    ambjörnsen
    akışı
    çok iyi
    kelimelerin
    dizilimi
    cümleler
    ve
    zihninde canlandırabildiğin
    bir
    anlatım sunuyor bana
    ve
    sonra bir sigara daha
    derken
    biram bitiyor
    odamdayım
    gecenin
    dördü
    kaşıntı
    sıkıntı
    okunan
    ezan
    okunan
    bela
    ve
    ısırılan etlerim
    itiraz
    etmiyorum bu duruma
    herkesin
    bir şekilde
    yaşamaya
    hakkı olduğunu düşünüyorum
    ve
    anlatmaya da derdini
    iyi
    veya kötü
    şiir
    veya öykü
    hitap
    ediş tarzı sadece
    sorun
    yaratan
    ve
    sabahın altısı oluyor
    yedi,
    sekiz, dokuz
    uyuyor
    akşam
    uyanıyorum
    hiç
    çıkmıyorum odadan
    günlerce
    çıkmıyorum
    ve
    etimden çok
    ruhumdaki
    ısırıkların
    yarattığı
    kaşıntıdan mustaribim
    bekliyorum
    geçip
    gidecek nasılsa
    ve
    kaşıma diyor annem
    kaşıma
    yara yaparsın
    haklı
    bir
    şekilde
    tekrar
    etmemek gerekiyor hiçbir şeyi
    üzerinden
    geçmemek
    incelememek
    çünkü
    hiçbir zaman
    hiçbir
    koşulda
    naparsan
    yap
    sonuç
    değişmeyecek
    o
    yüzden bekliyorum
    hiçbir
    şey yapma
    her
    şey olur
    bırak
    aksın
    derin
    tao ihtişamı
    devam
    ediyor

    11.haziran.2008
  • paratoner enfeksiyon…

    paratoner
    enfeksiyon…
    eğer birkaç kadın
    tarafından kırmızı kart gördüyseniz, hayatınızın kalan maçlarında, oyuna pek
    müdahil olmaz, sonuçlara itiraz etmez, hatta aldırmazsınız, ve işte o zaman
    çevrenizde size aşık olduğunu her fırsatta dile getirip hep yanınızda olacağını
    söyleyen birkaç kadın bulursunuz, ve bilirsiniz, ipi kaptırmak, terkedilmektir,
    aşık olmak bir erkeği zayıflatır ve kadınlar zayıf erkeklerden hoşlanmazlar…
    böyle gelişmişti
    olaylar, birkaç kez aşık olmuş, – çok değil- fena kaptırmış, ve sonuçta acıdan
    ulur halde bulmuştum kendimi, ve şimdi buradaydım, bir evde, ailesinden uzak
    bir şehirde ailesinin desteği ile üniversite okuyan harikulade güzellikte bir
    kadının evinde, kadının yatağında, bir pazar sabahı, uyanmış ve sigaramı
    içiyordum yatakta, içeriden gelen sesleri dinliyordum, benim uyuduğum ve
    duymadığım düşünülerek hakkımda kurulan cümleleri… evdeki tüm hatunlar
    uyanmıştı, sevgilim olan pınar, ve iki arkadaşı özge ile gülçin… benim daha ne
    kadar onlarla burada kalacağımı soruyorlardı sevgilimin arkadaşları, “gidicek
    yeri yok” diyordu bana olan aşkından gözü dönmüş olan sevgilim, “onu sokağa
    atamam”, haklıydı haklı olmasına, gidicek yerim yoktu, ama onlarla burada
    kalmayı hakedicek bir fonksiyonum da bulunmuyordu işin aslı, bilirsiniz, para,
    evin gelirine katkı, çalışmak yada onun gibi şeyler, karşılık, bir işte 24
    saatinin uykudan arta kalanının çoğunu tükettiğin aptal işler söz konusuydu,
    çalışmak istemiyordum, birkaç denemem olmuştu çalışma yaşamına dair ama
    ısınamamıştım, sevmiyordum çalışmayı, tembelin tekiydim, sevgilimin harikulade
    bulduğu, ve sevgilimin dışında hiç kimsenin değer vermediği aptal, basit, salak
    şiirler yazıyordum, ben bile değer vermiyordum o paçavralara, kağıt üzerinde
    yazdı isem evin bi köşesinde bırakıyor, bilgisayarda yazdı isemde dosyayı
    öylece açtığım yerde, yani masaüstünde bırakıyordum, evdeki hatunlardan biri –
    pınar hariç- dosyayı silene dek.. beni sevmediklerini, tiksindiklerini her
    fırsatta ima ediyorlardı özge ve gülçin, ama içten içe, bir tür kadın kıskançlığının
    havada uçuştuğunu sezinleyebiliyordum, onlardan birine biraz sarksam teslim
    alırdım, ama rahatımı riske edip evdeki kalan süremi kısaltmakta istemiyordum
    henüz, hepsini arzuluyordum oysa, üçünüde, aynı anda, tek tek, ikili,
    birbirleriyle, iğrenç bir sapık olduğumu düşünebilirsiniz, pekala, herkes kendi
    iç dünyasında, fantazyalar gezegeninde biraz sapıklaşabilir, ömrünüz boyunca
    kaç kişi ile hayalen düzüştünüz, ben bu soruyu soran bir arkadaşıma
    “bilmiyorum” demiştim, “sayılamayacak kadar çok”, o da bana bu açıdan bir tez
    öne sürerek tek eşliliğin en azından zihinsel boyutta mümkün olmadığını ima
    etmişti, ve haklıydı, ve şimdi burada sevgilimin arkadaşı ile düzüşmeyi hayal
    ettiğini söyleyen bende, şüphesiz bir zamanlar bir kadına ömrünün sonuna kadar
    sadık kalabilicek kadar saftım, hepimiz öyleydik, düş kırıklıklıkları artıkça
    insan saflığını yitirir, yerine asla tamir edilemez salak bir paranoya kazanır,
    ve her ne kadar salakça olsa da, o paranoya sayesinde yeni acılara hazırlıklı
    olur, hatta acı bile çekmez duruma geliriz, bunun iyi bir şey olmadığını
    biliyorum, ama iyi bir şey olan ve iyi bir şey olarak devam edebilicek her
    türlü aşkı, gerçekten aşık olarak ve aşkı yaşayarak tükettim, ağladım sızladım
    sonunda da, ve şimdi, gerçekten aşık olunarak sürdürülen ilişkiler silsilesi
    ile besleniyorum.. insan aç gözlüdür, elde ettiği herşeyin gözünde değeri
    azalır, devamlı yükseğe, daha yükseğe çıkma çabası içindedir, ve bunu saçma
    sapan ahlak duvarları ile çevreliyor olsak bile, zihnimizin içinde tamamen özgürüzdür,
    özgür ve dışarıya karşı ikiyüzlü..
    “o zaman bir iş
    bulmalı artık” dedi evdeki hatunlardan biri,
    “arıyor” dedi
    sevgilim, “iş bulunca başka bir eve de çıkabiliriz”,
    “hayır öyle demek
    istemiyorum, ama, burada kendimi enayi yerine konmuş gibi hissediyorum”.
    “pekala, iki kişilik
    kira öderim ben, anlaştıkmı?”,
    “saçmalama, ailenden
    gelen para o domuza bile yetmiyorken mi”, domuz mu? benmi? bu saçmalığa bir son
    vermeliydim ve yataktan kalkıp odanın kapısını açarak somurtkan ve parıldayan,
    parıldayan ve arzulayan gözlere günaydın deyip banyonun yolunu tuttum,
    hatunlarda bu tartışmayı bir süreliğine ertelemiş oldu..
    birkaç gün sonra,
    fena halde akşamdan kalma, ve sabahın köründe uyandım, hatunların dersi öğleden
    sonraydı.. aynı sınıftaydılar üniversitede, bir yıldır bu evde kalıyorlardı,
    ben de son iki aydır onlara eşlik ediyordum… pınar benden önce davranmış, bir
    gazete almış ve ilanlara göz atarak bir kaçtanesini işaretlemişti, uyanıp
    odadan çıktığımı görünce daha günaydın deme fırsatını tanımadan ilanlardan söz
    etmeye başladı, bu saçmalığa ne zaman son vereceğini bilmiyor, ama büyük bir
    sabırla aynı piçliğe devam ediyordum… arada sırada evden iş görüşmesine diye
    çıkar dolanır geri dönerdim, evden çıkmak istemediğim zamanlardada yalancıktan
    bir kaç ilanı arar ve karşıdan cevap alıyormuş gibi konuşurdum,
    “aa öylemi, yok
    hayır benim hiç tecrübem yok, pekala, anladım”. pınar’a döner ve üzülmüş,
    umudunu biraz daha yitirmiş gibi yaparak, “tecrübeli birini istiyorlarmış
    hayatım” derdim, ve pınar, büyük bir umutla, gazeteyi uzatıp, “şunuda ararmısın
    sevgilim, işaretledim” derdi, içimden uflaya puflaya, dışımdan ise, “umarım
    çağırırlar hayatım” diyerek çevirirdim numarayı yalancıktan, ve karşıdaki ses
    cevap verirmiş gibi konuşmaya devam ederdim,
    “hayır ben lise
    mezunuyum, anlıyorum, elbette”.. bu şekilde geçiyordu son iki aydır çoğu sabah,
    yani hatunların okul yerine evde olduğu sabahlar, ve ben, eğer canım bu üç
    hatunu başbaşa bırakmak isterse sahte adresler not edip iş görüşmesine gider,
    eğer evde kalıp yatakta biraz daha zaman geçirmek istiyorsam, olumsuz yanıtlar
    almışçasına telefonu kapatırdım.. basit bir kurgu, kötü olduğunu biliyorum,
    pekala, savunmaya geçmeyeceğim, ama çoğumuz bunların türevlerini zaman zaman
    yapmış olmalıyız, tatildeydim ben, böyle düşünüyordum, içimi rahatlatıyordu
    böyle düşünmek, hem benim gibi bir uyuşturucu müptelasına hiçbir iş verenin
    uzun süre tahammül edemeyeceğine dair bir düşüncem vardı, şanşımı denemek işime
    gelmiyordu, pınar’ın ailesi çok varlıklı olmasa bile bir miktar para
    gönderiyor, onunla hem uçuş masraflarımızı karşılıyor, hemde kirayı ödüyorduk,
    birde kredi var tabii, ve birde arada sırada, yeni yetmelere yüksek fiyata
    sattığım boktan uyuşturucu maddeler, eczaneden yasal olarak alınabilen ama
    farklı bir kutu içine konularak yüksek fiyata ve sanki yurtdışından kaçak
    geliyormuşçasına kakaladığım boktan psikotroplar.. psikotrop?
    uyuşturucu
    maddelerin yüzde doksanının asıl amacı ruhsal sorunları gidermektedir, tıp
    literatürüne göre konuşacak olursak, bu maddelerin asıl adı psikotrop’tur, ve
    psikotrop’lar kendi arasında üç gruba ayrılır: psikoanaleptikler,
    psikoleptikler ve psikodisleptikler…  ilk
    grup, yani psikolonaleptikler’in büyük bir çoğunluğu zihinsel uyanıklık ve
    fiziksel enerji kazandırırlar, psişik zindeliği arttıranlarına noanaleptik,
    fiziksel uyarıcılara psikamin adı verilir, ve amfetamin’in her türevi bu
    gruptandır.. organizmada sakinleştirici özelliği bulunan yani sedatif ve
    hipnotik özellikler taşıyan maddelere psikoleptiklerdir, korku, daralma, iç
    sıkıntısı, depresyon gibi durumlarda sıklıkla kullanılırlar… ve son olarak
    psikodisleptikler, algı değişikliği yaratan maddelerdir, bu maddeler davranış
    bozukluğuna ve bilinç kaybına neden olabildiği gibi, kalıcı psikolojik
    problemlere yol açabilir… ve büyük bir çoğunluğu onirojendir, yani
    halisyunasyonlar görmenize sebep olurlar…. tıp literatürünü bırakıp, kendi üç
    kağıt literatürümüze geri dönelim..
    son bir yıl benim
    için bazı iyi süprizler dışında berbat bir yıldı, ne yapacağını bilemez bir
    durumdaydım, zaman zaman her insanın düşebileceği, o garip boşlukta olma
    halinden söz ediyorum, bir taraftan okulu bırakıp askere gitme ihtimalini
    kafamda tartıyor orada tedavi olurum diyor, bir taraftan askerliğide bir tarafa
    bırakıp yurtdışına, hollandaya, iki arkadaşımın yanına kaçmayı düşünüyordum,
    her ikisinide seçmeyeceğimden emindim oysa, sadece bu saçma kaçış, uzaklaşma
    fikirleri ile oyalanıyordum, ve sürekli bir şekilde herkesin eczaneden gidip
    reçetesiz dahi alabileceği ucuz hap yada şuruplarla idare ediyordum, yani onları
    satarak, çünkü param yoktu, ve bir işimde, bir çok iş görüşmesi yapmış ama
    çuvallamıştım, ya sedasyonda oluyordum bu aptal iş görüşmelerinde ve iki lafı
    bir araya getirip mantıklı bir cümle kuramıyordum, yada ayık oluyor ve hiç
    konuşamıyordum…
    sedasyon;
    sedatiflerin yarattığı ruh haline verilen isimdir, güçlü bir sedatif ile kişi
    çok uzun süre uyuyabilir yada hareket edemeyecek kadar yavaşlayabilir, büyük
    bir çoğunluğu kas gevşemesine neden olur, ve haddinden fazla kullanıldığı
    takdirde gerçekten bir idiota dönüşmeniz kaçınılmazdır, midazolam, diazepam,
    lityum, tiopental, prokain, eukain, mefobarbital, klonidin, hidroksizin, bi
    saniye, listeyi uzatabilirim, ama bu işe fazla meraklı olanlarınızı kötü yola
    düşürmek istemiyorum..sedatif, hipnotik, antispazmodik, anestezik maddelerin,
    barbiturat grubuna giren türevlerinin bağımlılık riskinin yüksek olduğunu
    söyleyip, iyi yürekli bir bağımlıymış rolüne bürünmeden edemeyeceğim ama…
    dediğim gibi, son
    bir yıl benim için, gerçekten berbat bir yıldı, ailemle aram iyiden iyiye
    bozulmuştu ve kendime kalacak yeni bir yere aramaya başlamıştım, bu dönemde
    kampüste aylak aylak dolanıp, bana “abi geçen verdiğin mallardan ne zaman
    gelicek” diyen bir salyangoza denk gelmeye çalışırken, pınar ile tanıştım,
    salyangoz deyimini şu yüzden kullandım, çünkü onlara sunduğum ilaçlar,
    gerçekten insanı bir salyangoza dönüştürüyordu, en basiti antiem veriyordum
    bücürlere, ne demek istediğimi anlayabilirmusunuz? şu yolcukta mide bulantısını
    engelleme amacı ile eczanelerden bi milyona 20 tek alınabilen, ve bir ksantin
    türevi etken maddesi dimenhidrinat sayesinde, uykuya ve sersemliğe yol açan,
    ancak 6-10 tablet kullanıldığında sersemlik halinin, bu uyuşturucu kullanma
    meraklısı olup bi boktan çakmayan denyolarda “abi ne güzel kafa yaptı ya demi?”
    tarzı mutluluk nidalarına, ve sonrasında uyku ile uyanıklık arası bir moda
    sokan ilaçtan söz ediyorum… hiç bir şey bilmiyorlardı, ağzım iyi laf yapıyordu,
    ve yurtdışından getirtiğimi söylediğim, okula gelirken eczaneden aldığım yada
    birilerinden çarptığım basit ilaçlar sayesinde, para kazanıyordum,
    kampüsün çimlerine
    uzanmıştım, fensiklidin yüklü bünyemle, veletlere benzidamin (tantumda
    bulunabilir) satmış, karşılığında başka bir benden fensiklidin, bir diğer adı
    ile pcp çakmıştım, ilk kez deniyordum bunu, onirojenlere saldırıyordum bu
    aralar, pınar yanıma oturup, ateş istedi, evet aynen böyle gelişti, ne cesaret
    dediğimi anımsıyorum, ben bile, üstelik bu halimle bile yapamıyorken, “ne
    cesaret” kaçıvermişti ağzımdan,
    “ne için cesaret
    anlamadım” demişti pınar,
    “yok sana demiyordum
    güzelim” dedim, “kelebekler, bilirsin, bir gün için onca çile”.
    “ateşin varmı” diye
    yineledi pınar, saçmalıyordum, farkındaydık, ve cebimden çakmağı çıkartırken
    hapları düşürdüm,
    “ne okuyorsun” diye
    sordu,
    “yazıyorum”
    deyiverdim birden, “okumayı söktüm”, ve bir halisyunasyonun gelmemesi için son
    sürat dua etmeye başladım, henüz patlamamıştı ama yakındı, ve avlanmak
    istemiyordum hapları da göz önüne sermişken, aptal aptal baktı yüzüme ve “hangi
    bölüm demek istedim” dedi, “son okuduğun kitap değil, komiksin”.  komik değildim oysa, salaktım, ve heycanlı,
    hala karşı cinsle en ufak bir yakınlıkta tirtir titreyen bir ruha sahiptim, ve
    “fizik” dedim, “ama bıraktım”,
    “neden”,
    “öyle gerekiyordu”,
    ve korkuya kapılmış bir şekilde ayağa kalkıp uzaklaştım oradan, çimler hızlıca
    büyüyor, elime sarılıyordu, sanki, hayalende olsa, ve bir sonraki karşılaşma,
    derken bir sonraki, sonra bir sonra, ve şimdi burada, bu evde, bu üç hatunla
    beraber yaşıyor, aradabir yalancıktan iş görüşmesi yapıyor, arada bir
    sevişiyor, yemek yiyor, su içiyor, tuvalete giriyordum, düzenli ve makul bir
    hayat sayılırdı benim için, hatrı sayılır bir getirisi olmasada, daha doğrusu
    getirisi ile  götürüsü birbirine denk
    olan bir işte olsa, çalışıyor bile sayılabilirdim, yurtdışından getirttiğim
    ilaçlar iş görebilirdi bir süre daha, ama foyam açığa çıkmadan bırakmalıydım bu
    işi, ve dahası hap alımınıda uyuşturucu bağımlılığımı son haddeye, yani eroine
    çıkarmadan bırakmam, pınara hayatımı adamam gerekiyordu, ama biliyordum, eğer
    herşeyim ile o’nun olduğumu o’na hissettirirsem bir çırpıda yeni sahillere
    yelken açıcaktı benim küçük tatlı ve saf sevgilim, böyle öğrenmiştim ben, eski
    sevgililerim bana bu çeşit bir ders vermişti, ve haplar gerçek anlamda ağzıma
    sıçıyordu sağlıklı düşünemememe yol açıyordu, amfetaminler, roche, at dozu,
    teofedrin, sarı bomba, dexedrin, captagon, seramoni, ritalin, vekom, crack,
    morkozin, strycodon, vs vs, denemediğim bok kalmamıştı, ölüme doğru son sürat
    gidiyordum ve bu sonuncusu, içlerinde en tehlikelilerinden biriydi, strikinin
    içeriyordu, bitkilerde brusin yada igasurinle birlikte bulunan zehirli bir
    alkaloit, ve dahası, her seferinde intihara biraz daha yaklaşıyor, her sabah
    yatağın içinde sırılsıklam bir şekilde uyanıyordum, çoğu zaman hayalen
    sırılsıklam, yüksek çok yüksek bir yerden aşağı başaşağı sarkıtılmış gibi,
    tamamen savunmasız ve çaresiz, karanlık, tek umut yok, sadece korku ve panik,
    duvarların üzerine geldiği ve yataktan çıkmakla çarşafın altında saklanmak
    arasında düşünürken kasılıp kaldığım o kahrolası sabahlar, “neyin var” diyordu
    pınar, biliyordu uyuşturucu kullandığımı, o da kullanıyordu, ama sadece ex’in
    bazı türevlerini, ve esrar, ve birkaç kez benimle birlikte derinlemesine uçuş
    için lsd, denk geldiği taktirde, çünkü ben çoğu zaman onunla beraber uçuşa
    geçmemek için onun olmadığı zamanlara denk getirmeye çalışıyordum keşiflerimi..
    ve evet, ne diyordum, her ne kadar toplumun değer yargılarına sımsıkıya bağlı
    bukalemunlarca uyuşturucunun yol açtığı yanlış fikirler olarak görülecekse de,
    pınar’la beraber olduğum evde, her fırsatta diğer iki hatundan biriyle, yada
    her ikisiyle yalnız kaldığımda, onlarla beraber olabilmenin düşlerine
    dalıyordum, mutfakta, banyoda, oturma odasında, kanape, halı, yatak, lavabo,
    hatta balkon, hiç farketmezdi, sürekli bir şekilde sevişmek sevişmek ve daha
    sonra uyumak, uyanmak, dopamin, endorfin, noradrenalin, serotonin, ve daha
    bilimum vücud salgımın, beyin aminimin çalışma şeklini bulandırmak, kimini çok
    kimini az salgılatmak, beyin fonksiyonlarımı felçe uğratmak, dünyayı gördüğünüz
    mantıksal çizgilerin dışına taşımak, ve kabullenemediğim bu yaşam tarzını
    farklılaştırmak istiyordum, kendime göre çizdiğim belli bir rota vardı, ve
    heotoskopi’ye ulaşmak, ve sonra gördüğüm hayalet beni gebertmek istiyordum,
    heotoskopi, kendinin halusinasyonu görmek, kinestezik bir düşsel sanrı değil,
    realitik bir şey arzuluyordum, kendimin halusyunasyonunu görücek, ve
    öldürücektim, delirmiştim, gerçekten delirmiştim, ama henüz kendimi ele
    vermediğim için hala toplum tarafından kafese tıkılamamış, ortalıkta sürtüyor,
    kimi genç nesli dolandırıyor, ve kendi ruhsal dengemi sağlama alıyordum,
    sağlama alıyordum diyorum, çünkü herhangi bir gün, herhangi bir saatte,
    ihtiyacım olana ulaşamazsam, gerçekten dengesizleşebilirdim… kendimden,
    yaptıklarımdan, aileme karşı, sevgilime karşı, insanlara karşı, Allah’a karşı,
    yaptıklarımdan dolayı kendimi öldürmek bir saplantı haline dönüşmüştü, ama bunu
    gerçekten yapabilicek cesaretten yoksundum… “jilet” dedi gülçin, “jiletle
    yapmış bu kez”, pınar sürekli bir şekilde kendine zarar veriyordu, jilet,
    sigara, mum, ne bulursa, benden akıllı sayılmazdı anlayacağınız, ve bazı
    geceler onun kendine yaptıkları, benim ona yaptıklarım yanında hiç kalıyordu,
    durdurmalıyız bu süreci diyordu bana sürekli, bir şekilde durdurmalıyız, nasıl
    olacağını bilemiyorduk, dahası ben halimden memnun takılıyor, onu sürekli
    onaylıyor, orada bulunup bedava yatak, sıcak ev, yemek, bulaşık, çamaşır ve
    cinsel birleşme ihtiyaçlarından mahrum olmadan yaşamın tadını çıkarıyordum…
    evdeki diğer iki hatun bizim uyuşturucu takıntımızı bilmiyorlardı, bilmemeleri
    de iyi oluyordu, zaten yeterince sorun yaşıyorduk, sadece ot, aradabir
    dördümüzün de birlikte takıldığı, ve tüm korkutucu duvarlarının yıkıldığı
    basite indirgenmiş, doğal olarak adledilen şey…ve o gün, bir şekilde ve ilk
    kez, gülçine dokunabilmeyi başarmış, hatta üzerine çıkmış ve içinde gidip
    gelirken telefonu çaldı, özge arıyordu, pınar hastanedeydi, acilen gitmeli ve
    ona yanında olduğumu hissetirmeliydim, öyle diyordu özge pınarın telefonundan
    bana, çünkü benim telefonum saatlerdir kapalıydı, ve bana ulaşamayıp ani bir
    zihinsel boşluk ardından ölüme doğru hızlı bir yol almıştı pınar, ben o sırada,
    gülçin’e güzel bir üçlü sarmış, sonrada onun beline sarılmışken kendimi üzerinde
    bulmuştum, aynen böyle gelişmişti her şey, ve biliyordu benim evde en yakın
    arkadaşlarından biri ile başbaşa kaldığımı, haklıydı, kimseye güvenilmezdi, ve
    daha sonraki günlerde evdeki durum biraz daha değişmişti, artık hatunların
    arasındaki üçlü tartışmalarda benden yana olanların sayısı ikiydi, sadece özge
    kalmıştı ikna edemediğim, onuda bir şekilde kurtarılmışlar ordusuna
    kazandırırsam işim kolaylaşacaktı diye planlıyordum, üçe tek olduğum bu cennet
    vari hayatımda, bir süre daha idare edebilicektim… ama işler beklenildiği gibi
    gitmedi.. birinci sorun artık gülçin’inde benim küçük haplarımdan haberdar
    olmasıyla başladı, oda kullanmak istiyordu, ne çok meraklıydı insanlar hayran
    oldukları kişiyle özdeşmeye, uyuşturucu bağımlısı büyük bir star dünya çapında
    uyuşturucu kullanım miktarını arttırır, eğer büyük bir star intihar ederse,
    intihar oranları patlar, kendi başımıza karar veremeyiz, bir idol seçeriz
    sürekli, isim yapmış yada yapmamış, ünlü yada değil, ama bir şekilde adını
    duyduğunuz bir insan, onun gibi olabilme arzusu, hayatınızın bir kısmını bu
    şekilde sürdürebilirsiniz, hedefler, ve hayaller, birşeyler olabilme isteği,
    idealizm, ve çaba, yazarlık, şairlik, müzisyenlik, yada ekonomist, başkabakan,
    devrimci, ve daha sonra, kötüye giden işler, ve aynaya baktığınızda görmeyi
    arzuladığınız kişi olamayışınızdan doğan iğrenme duygusu, bir bakıma, ve daha
    sonra bir çocuk edinip, kendinizi onda görmenize yol açan bir tür irsi akış
    sitometresi, ve ölmeye ramak kala, hala “beş dakika daha” diyebilme yüzsüzlüğü..
    hayatı, bütünüyle ele aldığınızda var olan herşey aslında sadece bir kaybetme
    sürecidir, ve bunun farkına varıp, herşeyin değerini yitirdiği, nötrleştiği, ve
    hiçbir şeyin aslında başarı olarak sizi tatmin edemeyeceği duygusuna
    kapılabildiğiniz o garip, ve adını psikolojik olarak tanımlayamayacağım evrede,
    yakalanabileceğiniz kaçış süreci, yani oyalanma, koleksiyonculuk, arşivcilik,
    her filmi indirmeliyim, her grubun mp3ü, geçmişteki pul koleksiyonun
    günümüzdeki yeni türevi, sahip olma güdüsü, evdeki kütüphane, en çok kitap
    okuyan insan, entelektüel olma girişimi, ve bu bende her türlü uyuşturucuyu
    denemeliyim şeklinde açığa çıkmıştı, bunu anlattım evdeki üç hatuna da, ve
    sahte iş görüşmelerimi, üçünden de nefret ettiğimi, çünkü üçününde en yakın
    arkadaş olarak gördükleri birbirlerini nasıl aldattıklarını, pınar’ın bana
    yatakta diğer iki hatunu nasıl aşağıladığını, yanlarında güldüğünü, ve diğer
    ikisininde benimle birlikte olup bunu üçününde birbirlerinden gizlediklerini,
    böyle başladı herşey, bir gece, hepimiz amfetamin yüklenmişken çözüldü mesele,
    iyice boka sarmıştı, ve ertesi gün orayı terk ettim, bir şekilde bin bir türlü
    yalan dolanla, yeni bir yere yamanabilirdim, farketmiyordu, herkez birbirini
    dolandırıyordu zaten, duygusal yada parasal anlamda, hiçbir farkı yoktu, ve ben
    sadece daha fazla meskalin için yaşar hale gelmiştim, yeni gözdem buydu, daha
    fazla halusyunasyon, gerçekte olmayan varlıklar, beynimin yarattığı, zihin
    oyunları, bunlar daha gerçekçi geliyordu gözüme, nedenini bilmiyorum, ama çevremdeki
    insanların ürettiği sahte kişilikler yerine, kendi ürettiğim hayalet
    kişiliklere ve yüksek derecede realitik sanrılara inanmam daha mantıklı gibi
    geliyordu, en azından daha heycanlı, ve mantıksal duvarların çok ötesinde,
    gizli bir dünya, ve heotoskopi yaşayıp, o dünyada kendimi bulup, öldürene
    kadar, bu oyunu sonlandıramayacağımı biliyordum… kendinden nefret etme
    düşüncesi olarak algılayabilirsiniz, ama bu tam olarak doğru bir kanı değil,
    bir oyun sadece, başta da dediğim gibi, birkaç kırmızı kart sonrası, hiç bir
    şeye aldırılmayan, düpedüz bir oyalanma şekli, o yüzden derin psikolojik
    tanılara gerek yok, ama insanların herşeyi, her hareketi etikelendirme
    hastalığı yüzünden ortaya çıkan kavramlar sonucu, bunada bir tür tanı
    konulabilir tabii, ve tedavi süreci, topluma kazandırılma işlemi, ve işin komik
    yanı, uyuşturucu maddelerin asıl amacı ruhsal sorunları gidermektedir, yani bir
    kliniğe yatırıldığınızda sizi tedavi ederken verdikleri şeylerden pekte fazla
    farkı yoktur kullandıklarınızın, yada hiç bir şey kullanmayıp sadece salak bir
    depresyon süreci sonrası reçetenize kazınanların.. bana öyle geliyorki, büyük
    bir deliler ordusunun hakimiyetinde yönetiliyoruz, delirmiş bir toplumun
    hakimiyetinde, ve her birimiz, kendi zihnimizde, sınırsız bir özgürlükte düş
    kurma, isteme, arzu etme yetisine sahibiz, ve arzularımızı, kesişen paradoksal
    sınırlarla budayıp, çoğunluğun belirlediği bir normallik tanımı ile normalize
    oluyoruz, ama gerçek değiliz, normaliz, ve ikiyüzlü, hepsi bu… samimiyet artık
    anormalliğin karşılığı.. buna rağmen hala, ben bir aptal gibi, kodları açık bir
    işletim sistemi gibi,  dolanıyorum
    boşlukta, bir gerçeğe çarpıp tuzla buz olmayı arzulayan, bir hayalet gibi, bu
    lanet öyküdeki lanet karakterlerimin yüzüne tükürerek..  içinizden geçiyor gözlerim, xray, siz farkına
    varmadan, zihnimin alarmı ötüyor, kapıyor iç kapılarını dışardan kitleyip,
    anahtarını üzerinde bırakarak… eşkâl tutmuyor amirim, aradığımız adam bu
    değil..

    9 haziran 2008
  • bazen düş kurmak gerekir

    bazen
    kendini
    nedenini
    bilmesen de
    huzurlu
    ve
    her
    şey yolundaymış gibi hissedersin
    huzur
    pek uğramaz ama sana
    ve
    bir şeylerin yolunda gitmesinden öte
    ters
    bile gitmiyordur işler
    hiçbir
    yere gitmiyordur
    yerinde
    sayıyordur
    zaman
    akmıyordur
    çakılıp
    kalmışsındır
    her
    geçen gün
    bir
    öncekinin aynı iken
    tüm
    felâketler
    ardı
    ardına gelir
    otobüs
    için bile para bulamazken
    evden
    çıkamazken
    gidebileceğin
    en uzak nokta
    yürümeye
    gücünün yeteceği en uzak nokta iken
    ve
    dahası dostlarım
    fatura
    nedeni ile kesilen
    telefon
    su
    ve
    elektrikle
    oturmuş konuşurken
    sigara
    sarmaya çalışırsın
    -tütünün
    vardır hiç olmazsa-
    daha
    sonra
    çakmağı
    bulur
    sigarayı
    yakar ve
    camdan
    dışarı bakarsın
    günlerdir
    süren yağmur
    günlerdir
    süren soğuk
    günlerdir
    süren cehennem
    günlerdir
    süren şikayetler
    yaya
    gelen postacılar
    faturaları
    kapının altından iterken
    yaya
    gidilen iş görüşmelerinden
    kapı
    dışarı edilirsin
    yine
    de başını kaldırmaya gücün yeter
    günlerdir
    açmayan gri gökyüzü
    şekil
    değiştirmiş
    güneş
    doğmuştur nihayet
    tekrar
    olması
    gerektiği yerde
    olması
    gerektiği şekilde
    parlıyordur
    sana
    sana
    parladığını düşünürsün
    her
    şeyin senin için olduğunu
    özel
    olduğunu
    özel
    bir hayat sürdüğünü
    yazar
    hayatı
    yazar
    sıkıntısı
    tanrı’nın
    bazı
    insanlara
    yazar
    olmaları için enjekte ettiği
    hüznün
    şırıngası
    kendini
    kandırıyorsundur oysa
    ama
    buna ihtiyacın vardır
    kendini
    kandırmaya
    boka
    battığını düşünmektense
    bokun
    içinde hazine bulacağına
    ki
    önemi yoktur hazinenin
    ya
    da başka birilerinin
    seni
    bir hazine olarak görmesinin
    elektriğin
    önemi yoktur
    suyun
    önemi yoktur
    telefonun
    önemi yoktur
    bakkala
    gider
    rica
    edip
    para
    vermeden gazeteyi kurcalamak için
    ilânlara
    bakarsın ayaküstü
    birkaç
    adres not edip
    gazeteyi
    yerine koyar
    ve
    en yakın mesafeden
    başlarsın
    dolaşmaya
    ertesi
    gün
    daha
    kötü hissedeceğini biliyorsundur

    aramak
    yokuş
    aşağı koşmaktır

    bulmak ise
    30
    gün bir duvara tırmanıp
    her
    maaş günü o duvardan atlamak
    yere
    çakılmak
    ve
    baştan başlamak
    bıkmışsındır
    ama artık
    umursamıyorsundur
    çözmek
    istemiyorsundur hiçbir meseleyi
    üzerinde
    adresler yazan kâğıdı
    bakkaldan
    dönerken çöpe atar
    “sikmişim”
    dersin güneşe doğru
    “bugün
    tatil yapacağım”
    evet
    evet
    işsiz
    insanların
    kendilerine
    verdikleri
    ufak
    kafa tatilleri

    aramadan geçirdiğin
    ufak
    tatlı kaçamaklar
    ve
    “her şey iyileşecek zack” dersin kendine
    bir
    kadın kapıdan içeri girip
    odanı
    ve kafanı toplamana yardım edecek
    ve
    yatağa girdiğinde
    orada
    olacak daima
    “yazabildin
    mi bir şeyler” diyecek
    “beşinci
    roman da bitmek üzere” diyeceksin O’na
    ve
    mutfakta bir şeyleri deviren kedilerinizden birine
    bir
    küfür savurup
    uykuya
    dalacaksın
    yaş
    kırk beş
    15
    mayıs 2008

  • mükemmel bir yazar

    artık
    yazamadığımı söyledi bana
    boktan
    şeyler zırvaladığımı
    sanki
    daha önceleri
    farklı
    bir şey yapıyormuşum gibi
    çok
    matah değil, biliyorum
    bir
    insanın sürekli
    kendi
    sikindirik hayatından
    ya
    da kendi hayatının çok sikindirik olduğundan
    en
    büyük acısından
    ya
    da hangi gün nerde nasıl sarhoş olduğundan bahsettiği
    saçma
    sapan ve birbirinin aynı bir dolu öykü yazması
    hem
    çok zor bişi de değil bu
    ve
    çoğumuzun bunun dışında
    yapabileceği
    daha iyi bir şeyi yok
    başka
    hiç bir şey yapmadığımızı söylemek istemiyorum
    sadece
    bunun
    dışında yaptığımız şeyleri
    isteyerek
    yapmadığımızı söylemeye çalışıyorum
    ki
    bunu da
    yani
    yazmayı
    isteyerek
    yaptığımız söylenemez
    çoğu
    zaman
    ama
    bir şekilde
    bundan
    medet umar hale dönüşebiliyor bazılarımız
    ya
    da bu sayede
    olduğundan
    farklı görünmeye
    iyi
    yazmak hiçbir şeydir dostlarım
    bir
    at boku kadar etkisi yoktur iyi yazmanın
    insanın
    kişiliği üzerinde
    ama
    yine de
    biri
    geliyor ve senden daha iyiyim diyor
    bir
    diğeri, artık yazamıyorsun deyip sırıtıyor
    sanki
    çok sikimdeymiş gibi tüm bu güzellik abideleri
    dergi
    çıkabilir
    dergi
    hiç çıkmayabilir
    çıkıp
    batadabilir
    hiçbir
    önemi yok bunun
    zor
    bir şey başarmışız hissine bürünmeyeceğiz
    ya
    da üzülmeyeceğiz aksi bir durumda
    bakkala
    şarap alması için gönderdiğin kardeşinin
    gelirken
    şişeyi düşürüp kırması
    daha
    hüzün verici bana kalırsa
    sabahın
    ikisinde
    son
    parayla
    ve
    geceyi atlatabilecek başka hiçbir çözüm yolu kalmadığında
    ah
    evet tabii
    saçmalıyorum
    büyük
    laflar edemiyorum
    büyük
    bir ruha sahip değilim çünkü
    ve
    bunu ben kabul ediyorken
    birinin
    tutup, boktansın demesi
    oldukça
    komik olmalı
    sizce
    de öyle değil mi?
    artık
    yazamıyorum
    doğrudur
    sayın bay gökkubbe
    ama
    başta da dediğim gibi
    yazmak
    hiçbir şeydir
    ve
    insanlara
    ya
    da bizzat kendine
    yazılanlara
    göre değer biçmek
    aptallığın
    daniskası
    bu
    yüzden lütfen
    bir
    daha, yazmak üzerine konuşmaktansa
    peggy
    lee’nin
    o
    harikulade sesine kulak verip
    sessizleşelim
    ki
    sakinleştirir de insanı, gerçekten
    iyi
    bir hatun vokal
    beth,
    karen, peggy, amanda, nina, rubella, alison
    ama
    iyi veya kötü
    herhangi
    bir sevgili
    insanı
    uçurumdan aşağı sürükler
    bunu
    isteyerek yapıyor olmasa da
    yani
    göğe çıkardığını sanıyorken aslında
    o
    yüzden bir kez daha
    bir
    aşkın büyüsüne kapılmışken yaptıklarından
    pişman
    olduğun günü hatırla
    ve
    vazgeç
    es
    geç
    uzak
    dur,
    daima
    uzak
    laf
    yarıştırabiliriz
    dilersen
    dövüşedebiliriz
    ama
    bunu
    müsait
    bir zamanda
    tekrar
    düşünelim
    girdap
    artık yazamıyor
    girdap
    çocukça davranıyor
    girdap
    teenage vari bunalımlarından çıkamıyor
    girdap
    sitesine gelen bütün hatunları tavlamaya çalışıyor
    sokak
    edebiyatının kalitesi düştü
    girdap
    beni kıskanıyor
    evet
    pekala
    tüm
    bunları bir kenara bırakalım
    müzik
    “you
    deserve” diyor peggy
    ben
    de ona kulak veriyorum
    kimse
    bana hak vermese de olur
    ya
    da kulak
    sikmişim
    kaliteli yazmayı

    05.mayıs.2008
  • yirmiyedi

    ciğerlerim
    ağrıyor
    evde
    tek başına
    bir
    silahı olmalıydı
    dünyayı
    içinden çıkarıp atması için
    basit
    bir sıyrık gibi
    ufak
    bir kurşun yarası
    deliğini
    tıkaması için
    nefes
    almasın diye
    duymamak
    için ya da
    sessiz
    film
    izleme
    karış
    kaybol
    beyaz
    içinde beyaz
    siyah
    içinde siyah ya da
    bir
    silahı olmalıydı
    kendini
    kapı dışarı edebilmek için
    bıçak
    işe yaramaz
    hap
    işe yaramaz
    kurşun
    işe yaramadı
    oku
    ve geç
    düşünme
    üzerinde
    düşünecek
    bir şey kalmadı
    bir
    çay koy hadi
    zehiri
    ben ayarlarım
    yapacak
    bir şey kalmadı
    bekleyecek
    bir şey kalmadı
    evde
    tek başına
    mutfakta
    tek başına
    bir
    silahı olmalıydı
    bıçak
    işe yaramadı
    sigara
    işe yaramadı
    alkol
    işe yaramaz
    alışkanlık
    her şey
    bir
    noktadan sonra
    fark
    edemiyorsun
    geçiştiriyorsun
    daha
    şiddetli bir patlama için
    dört
    kişiydik
    biri
    ağlıyordu
    diğerinin
    omzuna yaslı
    yolda
    tek başına
    ya
    da onun gibi bir şey
    Something
    In The Way
    her
    şey başa dönüyor
    bir
    süre sonra..
    ölene
    kadar devam edenler
    ya
    da kendini öldürenler
    fark
    yok arada
    üzülüp
    ağlamak da
    ve
    devam edebilirim
    şimdilik
    ama
    yapmayacağım galiba
    bir
    süre sonra
    Something
    In The Way
    Something
    In The Way
    3.mayıs.2008

  • siktir et

    pas
    demen gerekir bazı eller
    kötü
    gelmiştir kağıt ya da
    başka
    birinin kazanmaya ihtiyacı vardır
    sen
    batsan da
    çıksan
    da
    değiştirilmesi
    olanaksız bir pozisyona düşmüşsündür zaten
    nakavt
    edilmişsindir yani
    ayağa
    kalkıp birkaç yumruk daha yemek aptallık olur
    kazanma
    şansın sıfırken
    seyirciler
    çektiğin acının
    bi
    gram farkında değilken
    ve
    hiç kimse hiçbir şeyin farkında değilken henüz
    zafer
    şarkıları
    ve
    bağrış çağrış arasından
    sürünerek
    sıyrılıp
    uzaklaşmak
    zorundasındır
    ardına
    bakma
    asla
    ardına bakma
    kangren
    olmuş bir kol gibi düşün
    ve
    çıkar at
    işlerine
    karışma
    içlerine
    karışma
    hiç
    kimsenin işine karışma
    sessiz
    sakin
    ve
    acıdan gebersen de
    umurunda
    değilmiş numaraları
    21
    mart 2008