Kategori: Genel

  • sokak edebiyatı

    yapmam
    gereken
    onlarca
    iş varken
    oturmuş
    şiir bekliyorum zihnime
    geleceğini
    biliyorum
    geldi
    belki de
    bu
    şiir mi?
    bu
    olabilir
    yani
    “bu
    bir şiir” demek istemedim
    “beklediğim
    şiir, bu olabilir” demek istedim
    o
    halde bir sigara yakmalı
    şiir
    sigara ile yazılır
    beyne
    gelen aşırı saldırıyı keser sigara
    ve
    dumanla geri gitmeyip
    boğulmuş
    ama sağ kalan saf kelimeler kalır geriye
    dumanla
    ayıklanmış kelimeler
    el
    işlemeye başlar
    yazar
    geçersin
    unutarak
    yazarsın
    bir
    sonraki kelimeyi bilmez
    bir
    öncekini hatırlamazsın
    uzar
    gider aynen bu şekilde
    düşünmezsin,
    ortaya ne çıkacak diye
    ve
    son satıra geldiğinde
    ya
    da biteceğini hissettiğinde
    bittiğinde
    kendi
    kendine bittiğinde şiir
    dış
    müdahale olmadan zihne
    sona
    erdiğinde
    tamam,
    dersin
    bir
    kez okuyalım
    okursun
    sonra ve sadece
    kelime
    hatalarını onarır
    geri
    kalanı olduğu gibi bırakırsın

    yayınlamaya gelir
    siteni
    açar
    girişini
    yapar
    ve
    gönderirsin
    pat
    diye girer en üstten anasayfaya
    uğraşmazsın
    birileri
    onaylasın diye beklemezsin
    ve
    bir kaç kişiye de vermişsindir bu hakkı
    onay
    beklemezler
    seçilmiş
    lavuklar mıdır onlar?
    neo
    gibi yani?
    bilemiyorum..
    sonra
    gelen yazılara göz atmak ister
    ama
    korkarsın çokluğundan
    kısa
    olanları hemen eler
    geri
    kalanı bekletirsin
    okuyacaksındır
    yakında
    ve
    okursun da
    ve
    her “sil” tuşuna bastığının sahibi
    “her”
    değil aslında
    içlerinden
    bazıları
    sana
    gelip
    “yazıma
    noldu” der
    “bilmiyorum”
    dersin
    “onaylanmamış
    olmalı herhalde
    hatırlamıyorum”
    hatırlamazsın
    gerçekten
    çünkü
    her gün mailine bir ton yazı gelmektedir
    ve
    yorum beklerler senden
    istemezsin
    yorum yapmayı
    sevmezsin
    işine
    gelmez bu
    çünkü
    iyi
    veya kötü bir şey söylersen
    bu,
    sana geri dönecektir
    “sen
    çok mu iyi yazıyorsun sanki?”
    “sen
    de çok iyi yazıyorsun abi”
    bu
    tip şeyler
    sonra
    bir de
    fanzin
    isteyenler vardır
    liste
    uzar gider
    ikiyüzü
    geçer talep
    ve
    “göndericem” dersin
    “göndericem
    biraz sabır”
    paran
    yoktur
    fotokopi
    çekemez
    çekince
    katlayamaz
    katlasan
    da kargoya gidemezsin
    ve
    sarktıkça sarkar dağıtım
    ama
    mutlaka gönderilir
    herkese
    ve
    mutlaka okunur
    her
    gelen yazı
    gecikmeler
    için sizden özür diliyorum
    ama
    kabul edersiniz ki
    herkes
    gibi benim de
    kendime
    ait bir hayatım var
    bu
    işten para kazanmıyorum ve
    para
    kazanmak için çalıştığım işten
    arta
    kalan zamanları ikiye bölüyorum
    sokak
    edebiyatı işleri ve
    girdap’ın
    gerzek yaşam biçimi
    girdap’ın
    gerzek yaşam biçiminde
    en
    büyük zaman
    oturup
    beklemeye ayrılmıştır
    oturur
    beklersin
    şiir
    gelsin diye değil ama
    ya
    da öykü gelsin diye değil
    hayır
    sadece
    beklersin
    duvarlar
    karşında
    fonda
    bir müzik
    elde
    sigara
    kül
    tablosu
    evet
    tablosu
    kül
    tablosu ağzına kadar dolu
    duruma
    göre çay kahve ya da alkol
    her
    şey bakkala yazdırılmıştır
    kendimi
    de birine yazdırsam diye düşünürsün
    benim
    yerime o yaşasın
    ve
    sonra
    evet
    bir
    sigara daha yakar
    ve
    bilirsin ki
    şiir
    yola çıkmıştır
    müziğini
    açarsın
    bir
    txt dosyası açarsın
    ve
    duvarlara bakarsın
    duvarlarda
    yazıyordur her şey
    dört
    duvar arasına sıkışmak iyidir çoğu zaman
    ve
    odada
    seksenbindörtyüz
    adet
    kağıt
    parçası birikmiştir
    her
    birinin üzeri
    karalanmış
    yazılmış
    çizilmiş
    kusulmuş
    sigara
    söndürülmüş
    kül
    atılmış
    içinden
    birini çeker
    ve
    bunu yayınlayalım dersin
    bilgisayara
    geçer
    ve
    kağıttan ekrana nakliye yaparsın
    oradan
    da siteye
    bazen
    öyle bazen böyle
    ve
    gerçekten içinden gelmez
    bir
    başka yayında onaylanmayı beklemek
    ama
    “sokak edebiyatı” gibi bir siteyi
    birileri
    kussaydı
    evet,
    kussaydı
    ben
    de sanırım denerdim şansımı
    çünkü
    benim ruhuma hitap ediyor olurdu
    yayınevleri
    mi?
    o
    bahsi çoktan kapattım
    dergiler
    mi?
    hayır,
    asla
    ama
    artık gerçekten
    insanlarla
    uğraşmaktan sıkıldım
    bu
    yüzden
    biraz
    bana da tahammül etmenizi bekliyorum sizden
    “fanzin
    nerde kaldı bilader?”
    “bilmiyorum
    eylül?”
    “hani
    ağustostu?”
    “param
    bitti, eylül?”
    uzar
    gider
    ve
    sanki
    parayla
    satın aldığı bir ürün
    evine
    teslim edilmemiş gibi gösterir tepkisini
    bakın,
    para istemiyorum
    sadece
    beklemenizi istiyorum
    ben
    de bekliyorum çünkü
    kitap
    okuyamıyorum
    gazete
    okuyamıyorum
    televizyon
    izlemiyorum
    -bilinçli
    bir seçim sonuncusu, evet-
    bir
    şikayet olarak almazsanız bunu
    ben
    de sizinkileri
    şikayet
    olarak almayacağım
    herkes
    hakkını arıyor
    herkes
    anlayış bekliyor
    herkes
    ilgi bekliyor
    ben
    de siz de onlar da
    tanrı
    bile ilgi bekliyor bir çocuk gibi
    ve
    ilgi göstermeyeni yakıcam diyor
    ben
    yakmıyorum
    tanrı
    da değilim
    olmak
    da istemezdim
    ve
    ayrıca
    benden
    hayatımı hacılayanlarla
    muhatap
    olmak da istemiyorum ama
    mecburum
    buna
    çalışmaya
    yani
    hayatımı
    hacılayan patronlar
    hayatımı
    hacılayan eski dostlar
    hayatımı
    hacılayan kadınlar
    herkesin
    bir hacılayanı var bu dünyada
    ruhen
    ya da bedenen
    çalıntı
    hayatlar
    çalınan
    hayatlar
    ayrıca
    kolunda
    simgem olan bir dövme taşıyan adamı
    bana
    sorup durmayın
    ya
    da diğer üstün kahramanları
    kimileri
    gider
    kimileri
    gönderilir
    kimileri
    gelir
    sokak
    edebiyatı burada ve
    temsil
    ettiği hiçbir şey yok “boşluk” dışında
    ve
    onun yarattığı boşluk
    hayatımızdaki
    tüm boşluklara nüfuz etmiş durumda
    benim
    öyle en azından
    geppetto’nun
    da öyledir
    yada
    kurşun kalem’in
    duvar
    dibi’nin
    güzedüşen’in
    fenris’in
    tezer’in
    demir’in
    gölge’nin
    tek
    tek sayamayacağım
    şiir
    uzamasın
    ama
    evet
    kimileri
    gönderilir aramızdan
    kimileri
    de çeker gider
    ve
    her iki ayrılma şeklinin de tek gerçek nedeni
    yazdığı
    gibi yaşamıyor ya da davranmıyor oluşlarıdır
    kısaca
    samimiyet
    kısaca
    saydamlık
    kısaca
    kısa olmak
    yazdığını
    ya da kendini ya da bir başkasını üstün tutmamak
    ve
    yazdığınız ile yaşadığınız

    değer değilse
    lütfen
    lütfen lütfen
    zamanınızı
    harcamayın
    er
    yada geç
    her
    şey patlar ve
    sizler
    de
    o
    gel-git safına üye olabilirsiniz
    ama
    buradaysanız
    ya
    da burada olmak istiyorsanız
    yazmaktan
    ziyade
    yaşamayı
    dikkate aldığımızı bilin
    ya
    da ölmeyi
    o
    yüzden tek satır yazmayan dostlarımız
    sokak
    edebiyatı tayfasında ölüyor bizimle beraber
    çünkü
    yazmak değil önemli olan
    yaşamak
    ölmek
    içmek
    ve takılmak bir kaç saat
    gelen
    gelir
    giden
    gider
    beat
    değiliz
    beat
    olmak istemiyoruz
    hiçbir
    şey olmak istemiyoruz
    anılmak
    bile istemiyoruz öldükten sonra
    bir
    şeyi başarma hırsından mahrum bırakılmış
    kendi
    ufak hayatlarında
    kendi
    gibi ufak insanları
    mıknatıs
    gibi çeken
    bir
    kaç kafası kırık elemanız sadece
    ve
    açığız herkese
    gelen
    gelir
    giden
    gider
    yazı
    arka planda kaldığı sürece
    daima
    içebiliriz
    gülebiliriz
    ağlayabiliriz
    ama
    şunu
    kanıksamak gerekiyor
    hiçbir
    şey yapmıyoruz
    sadece
    yazıyoruz
    sadece
    yaşıyoruz
    sadece
    ölüyoruz
    geriye
    kalan ne varsa
    nam
    şan şöhret para ünvan
    reklam
    poster röportaj haber
    onların
    olabilir
    herkes
    istediğini kazansın
    hakkettiğini
    değil
    istediğini
    kazansın herkes
    hakketmese
    de kazansın
    ben
    nobeli istemiyorum mesela
    hakketmeyen
    biri de kazanabilir onu
    ya
    da kitabım basılsın da istemiyorum
    ben
    basıyorum zaten kitabımı
    hakketmesek
    de, istediğimiz gibi yaşayalım istiyorum
    herkes
    için geçerli bu
    sessiz
    sakin kendi halinde
    o
    yüzden
    lütfen
    lütfen lütfen
    sevin
    yada sevmeyin ama
    övmeyin
    de sövmeyin de
    çok
    sıkıldım
    gerçekten
    sıkıldım

    24.ağustos.2008
  • gazoz kapağı savaşı

    gazoz kapağı savaşı
    1.
    aslına bakarsanız, çok basit bir
    şey bu benim yaptığım, serbest yazım, akışına göre, üzerinde uğraşmadan,
    kelimeleri eğip bükmeden, söz sanatı yok, derinlik yok, emek yok.
     “edebiyatı çok hafife alıyorsun girdap” diyor,
    ben de ona, “sen beni çok hafife alıyor olmayasın” diyorum. bir başkası, “bence
    sen kaybeden değilsin dostum, kaybeden edebiyatı yapmıyorsun, zirveye
    oynuyorsun” diyor. haklı aslında küçük dostum, zirveye oynuyorum, ama dünya
    yuvarlak. bana kalırsa, hayat da yuvarlak. daima başlangıç noktasına dönersin
    bu hayat içinde, birkaç kez hem de. sonra yolları ezberler, ve daima
    kestirmeden giderek sürekli başa döner ve artık başlangıç noktasını unutur,
    paso işe gider gelir içer sızarsın. sonra hoop en başa. kolay.
    ne diyordum? evet dostum, zirveye
    oynuyorum, ama hayat yuvarlak, iyi oynayan kazansın. kazanmak mı? kaybeden
    olmak? hayat yuvarlak ve zirveye tırmanmaya çalışanlar da var, benim gibi çukur
    kazanlar da. ve o zirveye tırmanma telaşındakilerle, benim gibilerin gideceği
    yer aynı. kimine göre zirve orası, kimine göre yerin dibi. ama sonuç aynı.
    sadece baktığın açıya göre değişiyor konum, kimine göre zirve, kimine göre dip.
    uzayın neresi yukarısıdır philip?
    bugün size ne anlatabilirim
    bilmiyorum. başladım ve yazıyorum. ve akıyor. pekala. bir düşünelim. gelen
    eleştirilere cevap hakkım doğdu aslında.
    sayın kripton bey,
    bukowski’yi taklit ettiğimi
    düşünüyor olmanız, beni, sizin eski eleştirmenlerimi taklit ettiğinizi
    düşünmeye itti. biraz daha iyi okursanız, kimseyi taklit etmediğimi, aksine,
    pek kitap okumadığımı fark edersiniz. kitap okumuyorum. okuyamıyorum. çünkü
    paso ya çalışıyor ya da uyuyorum. bu ikisi arasındaki üç beş dakikayı da, sizin
    gibilerden fırça yemek için yazmaya ayırıyorum. elimde çeşitli hayranlarımdan
    gelen 38 kitap var, hiçbirine başlayamadım. emekli olunca başlarım umarım.
    vaktim yok. basit bir bahane size. ve sıkıldım adını bile duymadığım yazarlara
    araksiyon muamelesi görmekten. virginia woolf mu? o da kim? hayır, hakan
    günday’ı okumadım, başladım ve kaldı öyle. bir kitabı. iyi yazıyor olabilir,
    ama okumadım henüz. okuyacağım. söz. anneme sigara konusunda verdiğim sözler
    gibi aynı. söz. sigarayı bırakıcam. tüm yazarları okuyucam. biraz daha bilgili
    olucam bazı konularda, sonra yeniden yazmaya başlıcam.
    sayın turnosol bey,
    yazdıklarınızı okuyamadım ama
    yazmak üzerine verdiğiniz nasihatlerden sıkıldım ve sizi engelledim. sildim.
    ettiğiniz küfürlerden sonra, üzerinize oturdum ve hiçbir şey batmadı bana. ama
    umarım, artık yazdıklarınızı gün ışığına çıkarır ve merakımızı giderirsiniz.
    evet evet, bir şair boksördür ve benim yumruklarım cılız. ama sizin yazmak
    üzerine konuşmak yerine artık yazdıklarınızı ringe sokmanız gerekmiyor mu?
    sayın. sayın yok. sayı yok. harf
    yok. ilkel dönemlerden bahsediyorum. ve o dönemlerde yaşamak istiyorum. zaman
    makinesi. ama işe yaramaz artık bu. medeniyet bizi kirletti. ve evet evet, hep
    aynı şeylerden bahsediyorum. o yüzden bu kez, şimdilik, banttı değiştiriyor, ve
    henüz gün ışığına çıkartılmamış bir geçmiş zaman diliminden bahsetmek istiyorum.
    2.
    onsekiz sene önceydi. sekiz
    yaşındayım o zamanlar. mahallede, süleyman adında, benden bir yaş küçük bir tip
    vardı. “sarı” derlerdi ona. aşırı sarışındı. ve abisi, benden iki yaş büyüktü.
    adı erkan’dı abisinin. o da aksine, alabildiğine karaydı. “arap” diyorlardı ona
    da. ve evet, aynı anne baba. ve süleyman’la sürekli bir rekabet içindeymişim
    gibi hissederdim kendimi. çünkü mahallenin güzeli, gülçin, benden bir, süleyman’dan
    iki yaş büyük olan hatun, çocuk hatun, evcilik oyunlarında, sürekli süleyman’la
    eş olurdu. ben de başka biri ile. sonra biraz daha büyüdük ve evcilik çocukça
    gelmeye başladı. başka oyunlar bulduk. kızlar ip atlar, biz de gazoz kapağına
    taş atardık. babam kahvede çalıştığı için, sürekli bana gazoz kapağı getirir,
    ben de onları sürekli olarak kaybederdim. süleyman’la ortak oldum sonra. o iyi
    oynuyordu bu mereti. benim babam da iyi kapaklar saklıyordu bana kahvede.
    onluk, yirmilik kapaklar. az bulunur türden. ve bir yandan sülo ile mahallenin
    çocuklarını yutar, bir taraftan babamın kapakları ile güçlenirdik. üç beş
    mahallenin en kral gazoz kapağı arşivi bizdeydi, ama sıkıldık bu oyundan da.
    çiviye başladık bu kez de. çamura çivi atıp çizik atmak. bilir misiniz? çelik
    çomak. saklambaç. bisiklet yarışları. tek kale maç. muçi. bulan kaçan. vs vs.
    ve zaman geçtikçe bir sürü değişik oyundan sıkılıp, kavga etmeye başladık.
    gülçin de büyüyordu bu arada. sanırım gülçin oniki, ben onbir, sülo on olmuştu.
    diğer elemanlar da o civarlarda. erkan ise, süleymanın abisi, on üç olmuştu.
    inşaat vardı mahallede. orada
    oturuyorduk. inşaatın içinde. erkan, ben, sülo, sercan, serhat, vs vs. erkan,
    “gülçini siktim oğlum dün gece” dedi. yalan söylüyordu elbette. çocuktuk daha.
    hiç bir şey bilmiyor ama küfür ediyorduk. erkan belki de ilk kez fantezi
    kurmaya başlamıştı. bilemiyor ve pek de hatırlamıyorum. ama o gün erkan’ı
    dövmek istemiştim. bir kıza küfür ettiği için. küfür gibi gelmişti bana bu.
    sikmek? küfür olmayabilirdi belki de. herkes bu işi yapıyordu. hepimiz bu
    şekilde doğmuştuk. ama tabir kabaydı. çok sonraları, bu kelimenin ataerkil
    toplum yapımızın bir sorunu olduğuna karar verdim. seks yapma eylemi küfür
    yerine geçiyordu. ve her türlü küfür, cinsiyetçiydi. “ibne” bile. ama o
    günlerde, ben de, diğer arkadaşlarım gibi, toplumsal cinsiyetime ısınmaya çalışıyordum.
    erkektim ben. kavga edicek, küfür edicek, kızlara bakıcak, ağlamayacak ve
    büyüyecektim. “erkek adam”
    her neyse, sülo ile aramda ciddi
    problemler doğmaya başladı sonra. gazoz kapağı mevsimi tekrardan açıldı ve
    ortaklık bozuldu. paylaşmak istemiyordu kapakları. beni dövüşmeye davet
    ediyordu. dövüşmek istemiyorum demiştim. sadece kapaklarımı ver. itti bi kez.
    ben itmedim. kapaklar dedim. o an etrafımızda on kişi vardı. mahallenin
    çocukları ve gençleri. kimisi altı yedi yaşında. kimisi onaltı onyedi. biz de, on
    onbir sanırım. sülo ve ben. o zamanlar girdap değildim elbette. sonradan girdap
    olmuştum.
    her neyse, beni itti sülo, ikinci
    kez. ve “zorlama beni” dedim. ve üçüncü itişinde, bi tane geçirdim midesine.
    kapıştık, ve ben altta kaldım. vurdukça vuruyordu. ve kimse ayırmıyor, herkes
    izliyor, kimisi sülo’ya kimisi bana destek oluyordu. en sonunda abim gelip
    ayırdı bizi. abim o zamanlar yirmibirindeydi. on yaş vardı abimle aramda.
    ve eve geldik. burnum kanamıştı.
    kapakları alamamış, üzerine dayak yemiştim. ağlamadım ama. erkektim ben. ve
    sonra, günler geçti. tekrar barıştık sülo ile. arada sırada kavga ediyor, arada
    sırada barışıyorduk. serseriydik. kuruçay’da yaşıyorduk. izmir kuruçay’da. yani
    çingene mahallesi. her türlü pisliği biliyorduk yaşımız on civarı olmasına
    rağmen. hap, esrar, hırsızlık, pezevenkler, fahişeler, katiller. çingenelerle
    paso kavga ediyorduk. büyük kavgalar. taşlı, sopalı, bıçaklı.. biz çingene
    değildik. ama mahallemiz bitişikti onların gettosu ile. zaman geçtikçe arkadaş
    olduk çingenelerle. ve beraber maç yapmaya, gezmeye ve muhabbet etmeye
    başladık. ama o dönemler aramızda çocukça bir husumet vardı.
    her neyse, biri vardı mahallede,
    çingeneydi, oto-kiralama dükkanı vardı. bedeni yara doluydu. bir dolu kurşun
    izi. onsekiz tane kurşun yemiş ve ölmemişti bir keresinde. sonra o herifleri
    bulup ağır yaralamış ve hapse girmişti. tam bir belaydı yani. korkusuz.
    düşüncesiz. umarsamaz. herkes korkuyordu ondan. biz korkmuyorduk ama. sülo ve
    ben. yanına gider, sigara içişini izlerdik. esrar içişini. “sakın başlamayın
    buna çocuklar” der ama kendi hep içerdi.
    bir de tek kale maç yapardık
    süleymanla. kaleci erkan olurdu. sülo’nun abisi. sürekli yenilirdim sülo’ya,
    daha iyi oynamama rağmen. erkan hem hakem hem spiker hem de kaleciydi çünkü.
    bir de sülo’nun abisiydi. gollerimi saymaz, penaltılarımı vermezdi. yıllar
    sonra, bu hileye hayatım boyunca maruz kalacağımı ve oynamaktan vazgeçeceğimi
    fark ettim. vazgeçtim de, hayatla oynamaktan, yarışmaktan falan yani.
    ama hatırladığım en güzel an,
    sülo’nun, ağzı burnu kan dolu evine gittiği gündü. yine gazoz kapakları moda
    olmuştu. ve babam eve kapak getirir, ben de kimi zaman yutar kimi zaman
    yutulurdum. bir keresinde teke tek oynadık sülo ile. benim eski ortalıktan olma
    kapaklarım ondaydı hala. yeni kapaklar edinmiştim kendime. sıfırdan. ve oyun
    ilerledi. izliyordu on beş yirmi kişi. onunla dövüşmelerimi izleyen tipler.
    yutuyordum. yutuluyordu sülo. yutuldukça sinirleniyor ve izleyicilere
    sataşıyordu. kavga etmek istiyordu canı. ama bu kez benim de canım kavga
    istiyordu. ve oyun bitti nihayet, tüm kapakları bitmişti sülo’nun. iflas
    etmişti. yutmuştum neyi varsa. ona kapak getiricek bir babası yoktu. babası vardı
    elbette, biri sarışın biri zenci, iki oğlu olan bir baba. annesi sarışındı,
    babası esmer. ya siz ne sandınız? kadının adamı aldattığını mı? öyle şeyler pek
    olmazdı bizim muhitte. olursa da, kadının işi gerçek anlamda biterdi.
    böyle bir mahalle. izmir. boğaziçi.
    bilir misiniz? pek kimse bilmez. izmir’li olan biri sorunca, “boğaziçi” derdim,
    “istanbul’da mı oturuyorsun” derdi. o yıllarda. şimdi buca’dayım gerçi. ve
    özledim o mahalleleri. varoş. bitik. harap. eski evler. eski insanlar. eski
    hayatlar. teknoloji ile en son tanışan insanlar. bir internetkafe açılınca
    mahallede, çocukları sokaklardan silinen insanlar. şimdi nasıldır bilemiyorum.
    ama o zamanlar, ben onyediyken, oniki yaşında olan hiçbir çocuk, sokak oyunları
    oynamıyordu. büyükler mutlu oldular. bizleri her mahalleden kovan büyükler.
    “burda top oynamayın” diyerek topumuzu kesen büyükler.
    konumuza geri dönelim. tüm
    kapaklarını yutuldu sülo. “ortak olalım” dedi, kabul etmedim. evime dönüyordum.
    kapaklar torbamda. ve tam evimin önünde arkamdan boğazıma sarıldı. kapakları
    sercan’a verdim ve boğazımı kurtardım önce. sonra seri halde yumruklaşmalar
    başladı. altıma alabildim sonunda onu. benden güçlüydü, bir yaş küçük olmasına
    rağmen. ve altımdaydı. vurdukça vuruyor, acımıyordum. herkes izliyordu. gülçin
    de izliyor ve gülüyordu. kime güldüğünü bilmiyorum. en sonunda kalktım sülo’nun
    üzerinden, ve bana küfür ede ede evine gitti sülo. bir daha da kavga etmedik
    onunla. bu kez gerçekten iki sıkı dost olduk. onu döverek, dostluğunu
    kazanmıştım. kan kardeşi olduk ve çingenelere karşı daha sıkı çeteler kurup,
    dövüşlere devam ettik. dövüşler. futbol maçları. falan filan.
    sonra çingenelerle de dost olup
    başka düşmanlar edindik. polisler? evet polisler. sonra iş uzadı. polisler
    mahalleyi bastı bir sabah, bizim evi de bastılar, sabahın altısıydı, bir sürü
    aranan insan, yasadışı madde, silah, mahalle darmadağın oldu. ve sonra, yirmidört
    saat, yunusların devriyesi başladı. yunuslar bir şey yapmıyordu gerçi, sadece
    tedirgin ediyorlardı bizleri. hiç bir şey değişmedi. o zamanlar ben onaltı
    yaşındaydım ve lise ikiye giderken, bir sabah olmuştu baskın.. bir yıl sonra da
    oradan taşındık. iki yıl sonra tekrar taşındık. ve dört yıl sonrasında. tekrar.
    şimdi buradayım. öğrenci mahallesi diyebiliriz buraya, kampüs yakınındayız.
    burası fena sayılmaz, daha az risk, ama orası eğlenceliydi, benim için,
    çocukken elbette.. çocuktum ve yazmıyordum hiçbir şey, gazoz kapağı oynar,
    dövüşür ve top peşinde koşardım. şimdi o günleri yazıyor olduğum için, umarım
    bana kızmazlar, tüm “erkek” olmaya çalışan çocuklar ve çingene dostlarım. çünkü
    o harikulade günler ve harikulade mahallem için, yayınlayacağım bir romanım
    var, zihnimin dolabına emanet ettiğim.

    24 ağustos 2008
  • kırık sigara

     

    kırık
    sigara

    vardiya
    saatleri

    uzayıp
    giden vardiya saatleri

    her
    yeni işin

    ilk
    günlerinde kolay geçen

    ve
    zaman geçtikçe bir işkence dönüşen

    mesai
    saatleri

    sen
    hakkettiğin kadar kazanmadığını düşünürken

    yeteri
    kadar çalışmadığını öne süren

    vardiya
    amirleri

    ve
    bir uçaktan diğerine koşarken

    sonra
    bir diğeri

    ve
    bir diğeri daha

    sevkiyatta
    olabilir bu

    yükleme
    boşaltma

    koliler

    çuvallar

    ne
    olursa işte

    boşalt
    yükle boşalt yükle

    ve
    bir süre sonra

    kollarını
    hissetmemeye başlarsın

    ve
    bir süre sonra

    yumruğunu
    bile sıkamazken

    koliler
    ağırlaşır gitgide

    en
    hafifi bile

    dünyayı
    sırtına aldığını

    ya
    da çivili tahta üzerinde

    yürüdüğünü
    düşündürtür sana

    ve
    şiir anlamını yitirir o an

    yazmak
    anlamını yitirir

    düşünmezsin

    indirir
    ve kaldırırsın

    fırlatır
    sıralar dizer

    boşaltır
    ve yüklersin

    ordan
    oraya

    ordan
    oraya

    ordan
    oraya

    saatten
    daha hızlı koşar

    ve
    sonra zamanın geçmesini beklersin

    kısa
    molalarda

    bi
    sigara yakmaya ancak vaktin vardır

    yakar

    ve
    nerdeyse fondip yaparsın dumana

    sonra
    yine iş başı

    paydos
    ve iş başı

    paydos
    ve iş başı

    paydos
    ve iş başı

    aynen
    demir’in dediği gibi yürür bu işler

    demirkafes’in

    kafeslenmişsindir
    mesai saatlerine

    ve
    o an gerçekten dış dünya olur

    ev
    yok olur

    müzik
    yok olur

    aşk
    kadın seks sanat

    her
    şey değerini yitirir

    sürekli
    olarak kafanda

    bir
    sonraki tatil vardır

    ve
    o bir sonraki tatili

    bir
    sonraki mesaiyi düşünerek harcarsın

    uyursun
    genellikle

    bir
    yere çıkamazsın çünkü

    ne
    paran kalır cebinde

    ne
    de yürüyecek gücün

    her
    yerin ağrıyordur

    tüm
    kasların ağrır kuvvetli bir şekilde

    ve
    bu ağrıyı kesicek bir ilaç

    hap
    ya da benzeri bir şey

    bulunmaz

    işe
    yaramaz hiçbir şey

    emekli
    olamayacaksındır

    daha
    iyi bir iş bulamayacaksındır

    benzer
    işlerde hayatını sürdürürken

    hayatını
    harcarken

    zaman
    gelir geçer ve

    cebindeki
    son sigara

    az
    önceki koliyi yüklerken

    kolların
    iflas ettiği için

    dizinden
    güç aldığın için

    kırılmıştır

    üşünmez
    ve tamir edersin sigarayı

    seni
    tamir edicek kimse yoktu oysa

    ya
    da sana tahammül edicek biri

    evlenemezsin

    biriyle
    birlikte yaşayamazsın

    eve
    çıkamazsın

    ailenle
    kalamazsın

    ortadasındır

    ortalık
    malısındır

    ve
    yoldan geçen hiç kimse yüzüne bakmaz

    seninle
    birlikte boka batmaz kadınlar

    mantıklı
    bir tercihdir bu

    kızamasın

    kızaramazsın
    da

    hiçbir
    şeyi belli edemezsin

    ne
    hissettiğini

    ne
    istediğini

    ne
    yaptığını

    donarsın
    çünkü

    gittikçe
    daha fazla idiotlaşır

    ve
    konuşmak zaman kaybı dersin

    hadi
    birader şu kargoyu da atalım

    uçak
    kalkıcak

    üç
    buçuk ton

    evet
    tam olarak üç buçuk ton

    toplamda
    üç buçuk ton tutan

    içi
    balık dolu koliler

    üzerinden
    geçer

    istanbul
    uçağına yüklersin onları

    oradan
    israile gidecektir

    ve
    kim bilir senin durumunda olan kaç kişi

    aynı
    malı

    yükleyip
    boşaltır

    yükleyip
    boşaltır

    yükleyip
    boşaltır

    23.ağustos.2008

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • siktiripgidermisin lütfen..

    siktiripgidermisin
    lütfen..
    kötüydüm. kötü olmam için neden yoktu. hiçbir
    şeyden emin olamayışım belki de, yada herşeyden emin oluş hali. bu hal de
    rahatsız edebilir beni. ve herneyse işte, kötüydüm ve içmem gerekiyordu.
    içersem erken ölmeyecektim. ve gece bir dokuz çalışıcaktım. yani gece bir-sabah
    dokuz. onbirde evde olmalı, traş olmalı, işe giriş kartımı yanıma almalı, bir
    soğuk su altı yapmalı, ve servis noktasında bulunmalıydım onikide. işe
    gidemezdim. o gün işe gitmek istemiyordum. o gün içmek istiyordum. ve içtim. ve
    işe gitmedim. evet evet, hiçbir sürpriz yok yazıda, her şeyi baştan deşifre
    ettim. devam edelim. ben yazmaya devam edeyim, dileyende okumaya devam
    edebilir. saçmalıyormuyum? laf kalabalığımı bu? büyük ihtimal.. bir işin bitiş
    haline dair, ne kadar çok ihtimal varsa, o kadar canım sıkılır. buna rağmen,
    tek finali ölüm olan yaşamdada çok canım sıkılır. çelişki? hayır, ara ihtimal
    kalabalığı. laf kalabalığımı bu. o halde, siktiripgidermisin lütfen..
    evden çıktığımda, saat akşamüstü dörttü.
    canım çok sıkılıyordu. ana neden, son sekiz yılımın üzerime düşmesi idi. ve son
    8 yıl, içinde bir çok kötü neden barındırıyordu. hiçbir zaman yolunda gitmeyen
    işler. asla yolunda gitmeyen işler. ben yolumda gidiyordum daima, işlerde daima
    yoldan çıkıyordu. böyle dostlarım. daima böyle. dostlarım dediğimde, üzerine
    alınabilicek insan sayısının çok az olduğunu biliyorum, ama her iki tarafta
    yalancı burada, bende, sizlerde.. dostum değilsiniz, kendi kendime kendimin
    dostu bile olamıyorum.. kendimle ilgili hiçbir sırrı tutamıyorum içimde.
    zihnimle dilim arasındaki yol çok kaygan, ne düşünürsem söylüyor, ne
    düşünüyorsam yazıyorum. samimiyet bu olabilirmi? ben samimiyetsiz ve soğuk biri
    olarak anılabilirim. ve anılmamak istiyorum.. herhangi bir şekilde anılmamak,
    tamamen yok olmak. ölmeden önce, öldükten sonra ve doğumla ölüm arası  dönemdede, bir hiç sayılmak. zaman zaman
    böyle istiyorum evet. ama çok kaypak bir adamım sanırım. sanırım, sanırım,
    sanırım. her cümlemin başında veya sonunda, bir “sanırım”, bir “bence”.
    kötüysen yalnızsındır. kötülere bir şey olmaz. kötüler ölmez. kötüysen yalnızsındır
    ve yalnızken ölmenin reytingi düşüktür. insanlar reyting oranlarına göre bir
    şekle bürünürler.  ve dörtte evden
    çıktığımı sölemiştim size. buca’dan yürüdüm. önce çevik bire kadar. sonra geri
    dönüp, şirinyere, sonra gürçeşme, sonra tekrar geri. altıya kadar dolaştım boş
    boş. sıcak ve ter ve güneş ve acı ve beyninin kıçında patlayan geçmiş… böyle
    olmasa bile böyle hissediyordum. böyle değildi. bir yanılsama. herşey yolunda
    gidiyordu, yolunda gitmeyen bendim. bu bir çelişkimi? size hiç bir şeyden emin
    olmadığımı söylemiştim yazının girişinde, bu yüzden kötüyüm demiştim, hangi
    nedenden dolayı kötü olduğumdan emindim. herşeyden emindim. bir çelişki daha..
    çelişkisel kişilik bozukluğu… kişisel manyoterapi. o ne demek? edebiyat’ın
    venüsçe anlamı belki. kürklü venüs? olabilir. bilinç akışı dediler, bilmiyorum
    dedim, hala bilmiyorum. devam edelim.. evden çıktım ve dolaştım, dolaştım,
    dolaştım, sonra, o an izmirde bulunan bir eski sevgilimi aradım, eski
    sevgililerimden bir tanesi izmirdeydi. çok değil zaten onlar, toplasan gerçek
    anlamda 4 eder, ve toplanırlarsa ben onlarla iran vatandaşı olmayı göze alabilirim.
    dörde tek kalırım belki ama, yasal olur ruhumun sikilişi. bir erkeğe dört eş?
    böyle bir durumda, ben çocuk, onlarda annem olur. ve ben bundan şikayet etmem
    ama onlar edebilirler. ve, ve, ve… aradım eski sevgilimi, gelemeyecekti,
    gelemezdi, görüşemezdik, gerçekten gelemiyordu, haklıydı, ve doğaldı, biri
    doğalsa nefret edemiyorsunuz.. ben edemiyorum, sevmeyebilirim ama nefret ayrı
    bir boyut. ha evet, bana sürekli yazıdan bahsedip yazdığı tek birşeyi bile
    okumama izin vermemiş olan elemandan nefret edebilirim, sorun içip içip
    hatunlara sarkma gezisine çıktığını söylemesi sadece. ve daha kaç maske
    edinicek kendisine merak ediyorum.. turnusol adlı dostum, ben kısmen aseksüel
    bir herifim ve aynı zamanda profeministim. o yüzden benimle konuşurken, seni
    öldürebilme olasılığıma dikkat et.. pekala..
    sonrasında, bir süre sonrasında, sokakta
    boş boş gezerken, alsancağa inip içmem gerektiğini hissettim ve inmeden önce
    birkaç kişiyi aramalıydım. bir kişi yeticekti bana. sabaha dek karakolda
    polislere küfür ettiğim için joplanmamı engelleyecek bir kişi belki? ama ben
    daha çok, kafasını düzmek için aranıyordum birini. yukarıdada anlattığım gibi,
    eski sevgilim gelemezdi. sonra kurşun kalem’i aradım. gelemezdi. ahmet kavga
    ettiği için içeri alınmıştı. onun başındaydı kurşun kalem. sonra duvar dibi’ni
    aradım, gelemezdi çünkü, haklı bir çünküsü vardı, uğrayabilirdi bir ara belki..
    sonra otobüs durağını aradım. meşgul çalmıyordu. hızlıda aktı namuzsuz. cami
    durağında inip, çimlere doğru uzadım. ve bira aldım. ve sigara aldım. ve
    oturdum. ve yağmurcuyu arayacakken o beni aradı. “napıyorsun” dedi, “içiyorum”
    dedim, “tek başıma çimler”. “geliyorum”. “tamam”. kesin ve net.. sonra, ha
    pardon bu arada, fenris gelemezdi, aramadım, dün beraberdik onunla ve bugun işi
    vardı. güzedüşen’i arayacaktım, ama o hal ile numarasını hangi isimle
    kaydettiğimi bulamadım.. birkaç kişiyi daha aradım ama es geçiyorum,
    gelemediler.. ve müzik dinliyordum. eski bir sevgilimin hediyesi idi ipod. işe
    yarıyordu, hediyeside, kendiside. işe yaramayan bendim. kendi kendimin işine
    yaramayan demek istedim.. sonra, bir dönem uzak aşk, bir dönemde bir gecelik
    aşk yaşadığım birini aradım. kadınlar tuvaletinde öpmüştüm ilk kez onu. ve
    birkaç saatten ibaretti aşkımız. gerçek ve kısa. ve açmadı telefonu. işi
    olabilirdi. ölmüş olabilirdi. konuşmak istemiyor olabilirdi.. her üç durumda
    doğal göründü gözüme ve eski bir sevgilimi aradım, açtı, konuştuk, “napıyorsun”
    dedi, “güneşin batışını izliyorum” dedim, güzeldi güneşin batışı ama o
    manzaraya değil sesime inandı; “sesin kötü geliyor”. kötü geliyordu elbette..
    ve bir süre konuştuk. uzun bir süre. işim iyiydi. fanzinler iyiydi. herşey
    iyiydi anasını satayım. ve sesim kötü geliyordu. bira bitti o an. telefon
    görüşmeside. ve her ikisinide tazeledim. bira aldım ve az önce aradığımda açmayan
    kişi beni geri aradı. “duymadım ev çok kalabalık.” pekala pekala, beş yada on
    dakika konuştu benimle. konuştu ve dinledi. dinlemeden konuştum açıkçası… ve
    sonra yağmurcu geldi.. elinde gitar.. ve biram üçe çıkmıştı..  bakın burada çok içiyorum sıkı içerim
    muhabbeti yapmıyorum.. alkol oranımla ilgili olarak değişicek olan psikolojimi
    betimlemek istiyorum.. anlaştıkmı saygısever anti-girdap timi? bira üç. kontur
    üç. sigara pall mall. yağmurcu ve girdap..
    “abi noldu ya” dedi bana, o kendine has
    tarzı ile yağmurcu..
    “bilmiyorum abi” dedim, yalan söylüyordum,
    sizede yalan söylüyorum ve gerçekten bilmiyorum anasını satayım. bir çelişki
    daha…
    “kötü işte” dedim, “kötü, kötüyüm, geldiğin
    için teşekkür ederim”. ben çağırmamıştım ve bu nedenle gelmemişti. çağırsam
    gelirdi ama.. ve o beni kötüyken çağırdığında ben gitmemiştim. bencil bir
    pezevengim.
    bir süre konuştuk. alkol. sigara. ve duvar
    dibi ile veronika yanımıza geldi. onlarada teşekkür ettim. teşekkür gerektiren
    bir eylem değildi bu onlarca. ve içtik onlarlada. sonra yağmurcu gitar
    çalarken, tipin teki, bir şarapçı yada bir sinyalci, bir şarkı istedi. yağmurcu
    o şarkıyı bilmiyordu ama şarapçı yanımıza katıldı. katılabilirdi. ve kafamı
    dağıttı, çünkü erzurumda öğretim görevlisi idi, istifa etmişti, adı selimdi, ve
    dahası politika konuşarak kafamı düzdü, kafamı dağıttı. bir noktaya kadar. ona,
    eski bir sevgilim için özel hazırladığım fanzini vericek oldum. çok sarhoştum.
    ama geri aldım ve geri aldığım için ondan özür diledim, “abi telefonunu alayım,
    seni arıcam, fanzin getiricem sana” dedim. ve ertesi gün selim abiye fanzini
    verdim.. o günse, selim abinin numarasını aldıktan sonra, eski sevgilimi aradım
    ve yarın kaçta dönüyorsun dedim. garaj evet. vs vs. ve ayağa kalkıp, “gitmem
    gerekiyor” dedim. nereye gideceğimi bilemiyordum. muhtemelen, son on yıldır
    bazen içip içip sabahladığım kilise sokağıma dönücektim.. ama yağmurcu beni
    bırakmıyordu. selim abi’nin yanından kalktı ve benle geldi,
    “nereye gidiyorsun” dedi, “bilmiyorum”
    dedim,
    “bırakmam seni” dedi, “bırakmalısın” dedim.
    “benle kalıcaksın abi” dedi, “abi benle
    kilise sokağına gel” dedim. geldi, gittim. biralar tazelendi. bendeki 12
    olabilir. onunkide 9 olabilir. önemi yok sayıların. ama alkol, insanı ölümden
    alı koyar kimi zaman… yada süreci yavaşlatır. içiyorduk, konuşuyorduk, ve o an
    yoldan geçen bir gruptan, biri geldi yanımıza, sigara istediğini sandım, “bi
    siktiripgidermisin lütfen” dedim. arkadaş grubu tipe güldü, çocuk mahçup oldu
    ve döndü. napabilirim? o an bana sorulacak “iyimisin” sorusuna bile silah
    çekebilirdim. iyi değildim. kötü değildim. “değil” olmak istiyordum, “değil”
    bir ruh halinde. hiç birşeyi sıfat edinmemiş bir hal. bu değil o değil şu
    değil. ama birşeyler kalbimdeki çift çekirdekli zaman makinesinin kontak
    anahtarını çevirmişti işte. 2000-2008 arasında dönüp dolaşıyordu zihnim. ben
    herşeyi kaybetmiştim. herkes de beni kaybetmişti. ben yavaş yavaş eriyordum,
    hızlı bir şekilde üzerime kar atıyordu birileri.. yada tam tersi. ama bir
    terslik vardı, anlıyormusunuz? “böyle olmamalı” dediğin anlar. işlem hatasımı
    yaptım? sorumu hatalı? bir sınavda, bulduğunuz cevap, aşağıdaki şıklar içinde
    yer almıyorsa naparız?
    a)    hocam soru hatalı
    deriz
    b)    kafadan sallarız
    c)     baştan çözeriz işlemimiz
    hatalı diye düşünüp
    d)    o soruyu es geçeriz
    yine, bulduğum cevap aşağıdaki şıklar
    içinde yok, e) sınav kağıdını yakıp sınıfı terk etmek ister ama yapamayız.
    böyle bir şık yok. böyle bir imkanda yok.
    oradayız. kilise sokağında. hiç kimse yok. orası bana ait, anlaştıkmı?
    akşamüstü orada takılan emolar, akşamları orada içen memolar, orası bana ait..
    “burası bana ait” dedim yağmurcuya, demek istediğim, “kendimi buraya ait
    hissediyorum” idi aslında, ama tersini söyledim. ve bir gecelik orada
    sabahlamamış iseniz, yılbaşları hariç, bu bahsi es geçin.. kışın soğukta
    ramazan ayında orada sabahlarken polis tarafından iteklenmiş, kovulmuş, geri
    dönüp tekrar sabahlamıştım. eğlenceliydi. artık eğlenceli gelmiyor. artık
    hiçbir yer bana eğlenceli gelmiyor. çünkü kendime bile ait kalamadım, değilki
    kendimi bir yere ait hissedebileyim. değişmedim, dönüşmedim, sadece saflığımı
    yitirdim. yani herkes gibi. yani yağmurcu gibi.. ertesi gün bana yağmurcu,
    gülerek demiştiki, “o siktirip gidermisin lütfen” dediğin eleman, o gece senden
    sigara istemedi, sana bir yer sordu. “hadi ya” dedim, “üzüldüm sonrasında ya
    aslında, ama o an bana sormaması gerekiyordu”. “siktiret”.
    sonra, “ben burda sabahlıcam” dedim,
    yağmurcu “bize gidicez” dedi. uzun süre tartıştık bu konuda, “burda sabahlıcam”
    dedim, “abi bırakmam seni, bize gidicez” dedi.. bostanlıya gittik. diğer iki
    dostum ahmet ve kurşun kalem ordaydı. onlarla takıldık. biraz daha alkol. biraz
    daha sigara. ve sonra yağmurcu beni evine götürdü, saat dörtte evdeydik.
    “garaja gidiceksen sabah, şurdan kalkıyor dolmuş” dedi, sarhoştum ama
    ezberledim anlattığı sokağı. yön duygum aşırı zayıftı oysa. ve ilk kez bir yol
    tarifini ezberlemiştim, sarhoşken birkaç sokağı ezberlemiştim. telefonumu
    yediye kurdum. ve altıda kendi kendime kalkıp, hala sarhoşken, evden çıktım,
    karşıyakadan, garaja giden dolmuşlara bindim. sigara içtim. müzik dinledim. ve
    bekledim… ve beklediğim geldi. beklediğim herşey gelirdi. er yada geç. çoğu
    zaman beklediğim ile istediğim farklı olsada. beklediğim şeyler geliyordu
    başıma. istediğim şeylerse gitmek zorunda kalıyordu. “aptal kapitalizm” dedim
    içimden, “aptal kapitalizm”. ve sonra sonra sonra, kötü bir gecenin ardından,
    iyi bir sabahta.. yeniden, aslında herşeyin tıkırında gittiğini farkettim..
    “böyle hayatın amına koyucam” demiştim, kurşun kalemle, bir dönemler bu oyunu
    oynamıştık. “böyle hayatın” diyordum ben, kurşun kalemde “amına koyim”. yada
    tam tersi. bunu bağırarak yürüyorduk. hala yürüyoruz. bağıra bağıra şarkı
    söylerek. ve “böyle hayatın amına koyim” derken, şaka yapmıyordum, bu hayatın
    amına koyucaktım, içime boşalan hayattan çocuklar doğura doğura yapıcaktım
    bunu.. zamanı var dedim kendi kendime, hala hamilesin girdap… ama şimdi bir
    doğum anı daha sona erdi galiba.. bu arada, bu yazıyı yazarken açık olan
    msn’inme gelen herkese “şu an yazıyorum, sen yaz, sonra okurum” demiştim.
    onları okuyacağım şimdi. onlarda bunu belkide.. takas? unuttuğum bir şey daha,
    evet o gün işime gitmedim, işime gelmedi bu.. anlıyorsunuz ya?

    19ağustos2008
  • güzel bir gelecek tablosu – YANG

    güzel bir gelecek tablosu – YANG
    aramızda yoğun bir
    elektriklenme olduğunu sanmıyorum, bundan kaçınmıştık sanırım, belki de yeniden
    aşık olmaya korkuyorduk, birbirimize ya da bir başkasına yeniden aşık olma
    limitimizi tüketmiştik. ben kimseye güvenmiyordum, aşk istemiyordum, seks de
    istemiyordum, kısmen aseksüel sayılırdım. o bana doğru kayıyordu, beni
    ilgilendirmiyordu cinsel tercihi, benimle hayatının sonuna kadar sevişmeyebilirdi
    de, ama zaman zaman aşırı tutkulu bir şekilde sevişiyorduk.. onu yatakta düşlemiyordum
    hiçbir zaman. pardon, yatakta düşlüyordum evet, ama çıplak olarak değil de, yatağın
    üzerine bağdaş kurmuş otururken düşlüyordum, ben de karşısında oturmuştum.
    müzik dinliyor, sohbet ediyorduk. sabahlara dek sohbet… hiç sıkılmadan. ya da
    bir film, onun seçtiği bir filmi izlerdik. ben uzaktım sinema dünyasına, ama
    onunla en kötü filmi bile eğlenceli kılabiliyorduk, bir şeyler çıkartıyorduk
    mutlaka, gülünecek ya da üzerinde tartışılabilecek bir şeyler. böylece akıyordu
    günlerimiz. sevgili olup olmadığımızı bilmiyorduk, galiba değildik. daha çok,
    birlikte yaşayan iki ayrı insandık. cinsiyetimiz yoktu birbirimize karşı. evli miydik
    bilmiyorum. ailelerimizin iç huzuru ve bizim kafamızın rahat olması için evlenmiş
    olabilirdik. ama birimiz karı ve diğerimiz koca değildi. iki sıkı dosttuk
    sadece. ve yaşıyorduk bu hayatı, son damlasına kadar yaşayacaktık, gülecek,
    ağlayacak, kavga edecek, gezip dolaşacak ve hep birlikte olacaktık. ama söz
    vermemiştik sonsuza dek birlikte olacağımıza dair. hiçbir konuda birbirimize
    söz vermemiştik. ve soru sormuyorduk asla. birimizin yaptığı herhangi bir şey
    için, bir diğerimiz “neden?” diye sormazdı.
    “neden böyle
    yapıyorsun, niçin böyle davranıyorsun?”.
    yoktu bunlar, sorgu
    yoktu, eleştiri yoktu. ikimiz de kendi hayatımızı yaşıyorduk aslında. bazen
    dışarıya beraber çıkıyor, bazen tek başımıza başka arkadaşlarımızla oluyorduk.
    “alo, nerdesin?” derdim ona, işten çıkmış
    olurdum o sırada
    “alsancak’tayım” derdi, “arkadaşlarımla,
    sen napıyorsun?”
    “işten yeni çıktım” derdim, “eve gidiyorum”
    “tamam, akşam evde görüşürüz”
    “tamam”
    başka bir gün bu diyalog bir noktadan
    sonra,
    “arkadaşlarımlayım,
    gelsene sen de” olabilirdi. giderdim ben de. ya da ben çağırırdım. bazen tek
    takılırdık, bazen beraber, dediğim gibi. her ikimizde özgürdük her konuda. tek
    başımıza yaşarken ki halimizden daha fazla özgür hissediyorduk kendimizi
    birlikte yaşarken. aslında sadece, aynı evde tek başına yaşayan iki insandık
    sanırım. bir elmanın iki yarısı değildik yani. iki tane farklı elmaydık. ve
    beraberdik. çok seviyorduk birbirimizi, buna katılıyorum ve bu yüzden
    karışmıyorduk birbirimize. olduğumuz gibiydik. neysek o’yduk. ve bu halimizi
    seviyorduk, birbirimizin bu halini de seviyorduk. doğal hallerimizi. değiştirmeye
    çalışmıyorduk birbirimizi, ya da revize etmeye. gerçekti bu yüzden her şey. ben
    havaalanında kadrolu bir çalışandım. o da bir yerde çalışıyordu. bir ev
    tutmuştuk. zaman akıp geçiyordu. hatta her birimizin, kendine ait birer ayrı
    odası vardı. ama beraber de kalıyorduk. benim vardiya saatlerim karışık olduğu
    için, bazen gündüz bazen gece evdeydim. o da bazen eve gelmiyor, bir arkadaşında
    kalıyordu. eğer keyfi yerindeyse, nerede olduğunu önemsemiyordum, merak da
    etmiyordum, bazen anlatırdı neler yaptığını bensizken, bazen anlatmazdı. soru
    sormazdım ama. o da sormazdı. sevgili pozisyonunda olmadığımız için, bir gün
    birbirimizi terk etme korkusunu da yaşamıyorduk. yalnız da yaşayabilirdik elbet
    bir gün, ya da birbirimizden sıkılabilirdik, ama her gün yeni bir şeyler
    keşfeder ve paylaşırdık. yeni bir kitap, yeni bir müzik grubu, yeni bir sokak
    belki de… ağaçlarla kaplı şirin bir sokak…
    “burayı görmelisin
    girdap!” der, kolumdan çekiştirir götürürdü beni. birkaç fotoğraf çeker, sonra
    başka bir yere giderdik. gezmekten nefret ettiğim halde, onunla gezmekten hiç
    sıkılmazdım, kimsenin göremediği detayları gösterirdi bana çünkü. görür ve
    gösterirdi. ve bir gün izlanda’yı gösterecektim o’na. beraber gidecektik. en
    büyük hayalimdi bu; izlanda’ya gitmek. ve gidecektik, ufaktan da olsa para
    biriktiriyorduk bunun için. dünyayı gezecektik yavaş yavaş. ben yazar olacaktım.
    ve sonsuza dek tatil yapacaktım o’nunla, yazarlık kolay bir işti, günde iki
    saat yazar, geri kalan zamanda hayatı yaşardım. bekliyorduk bunu. birçok yeni
    insanla tanışır, arada bir beni de tanıştırırdı, bende onun sayesinde,
    öykülerime yeni karakterler kazandırırdım. yazıma güç katıyordu, yaşamıma güç
    katıyordu, bana güç katıyordu. bir kez bile tartışmadık onunla, çünkü tartışma
    konusu olacak bir şey yoktu, her ikimiz de birbirimizi zorla bir yere götürmeye
    çalışmaz ya da bir şeyleri yasaklamazdık. sigarayı bırakmıştım ben, arada
    sırada içiyordum, alkol alacakken birkaç tane belki. bana iyi bakıyordu.
    bakıyordu derken, sağlığıma dikkat etmeme yardım ediyordu. dikkat etmek
    istiyordum sağlığıma. onunla çok daha uzun bir hayat geçirmek istiyordum. birbirimize
    karşı üstünlük de taslamıyorduk, hiçkimseye karşı üstünlük taslamıyor ya da
    kendimizden üstün görmüyorduk.. inanmıyorduk “üstünlük” adlı bir şeye. “farklı”
    kelimesini kullanırdık daha çok, bir kıyaslama yapacaksak. ali ayşe’den daha
    üstün değil, farklı insanlar. herkes farklı. herkes eşit. kimi insanları sever,
    kimilerinden nefret ederiz. gayet doğal bir şey… gayet doğal bir şeyiz biz de.
    buna rağmen zaman zaman çevremizdeki insanların eleştirilerine maruz kalırdık,
    takmazdık eleştirileri, bu şekilde yaşamak istiyorduk çünkü bu şekilde mutluyduk.
    tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştu. hem uzun uzadıya planlar yapmamıştık. o
    benimle yaşamak istiyordu, ben o’nunla yaşamak istiyordum, kabul ettik.
    böyleydi işte. arada bir bana harikulade filmler izletirdi. ama her açık
    sahnede “şşşt, gözünü kapat bakayım” derdi şakayla. ya da ciddiydi, bilmiyorum
    bunu. ama kısmen aseksüel sayılırdım ben, kadın çıplaklığı çekmiyordu ilgimi.
    kadınların ruhu daha çok… ve aradığımı bulmuştum. aramamıştım aslında, karşıma
    çıkmıştı sadece. çıkmasaydı, tek başıma yaşıyor olurdum hayat boyu. bir kadına
    ihtiyacım yoktu, ruhuma denk bir dosta ihtiyacım vardı. ve o çıkmıştı karşıma, ve
    ona sormuyordum hiçbir şey, anlatmak istediği kadarını anlatırdı. dinlerdim.
    bir erkekle de sevişmiş olabilirdi dün gece. merak etmiyordum. kıskanmıyordum.
    ruhu benimleydi. ama bakın, bir fark var, ruhu benim değildi, ruhu benimleydi
    sadece. sahip değildim hiçbir şeyine. “arkanda ben varım” demezdim ona, “yanındayım”
    derdim. önemliydi bu. arkasında değil yanında olmak. kendimizi yalnız
    hissetmiyorduk. gözlerine saatlerce bakabiliyordum derinlemesine, gözlerinin
    içinde kayboluyordum. ama aşık değildim. benimkisi aşk ise çünkü diğerlerininki
    başka bir şey olmalıydı. herkes gibi düşünmüyordum zaten. insan olmadığımı düşünmeye
    başlamıştım. ama üstün değildim, insanlar da benden üstün değildi. farklı düşünüyordum
    sadece çoğu insandan, hepsi bu.
    yazıyordum. iyi bir
    okuyucu kitlesine doğru gidiyordum. umurumda değildi okuyucu kitlesi. yazmam
    yeterliydi. sonra o benim yazdıklarımı düzenlerdi, kelime hatalarımı mesela.
    imlâma karışmazdı. hiç kimse imlâma karışamazdı. bunun savaşını vermiştim
    yıllarca ve kazanmıştım. kitaplarım basılıyordu artık, diğer dillere
    çevrilecekti, bizler diğer dilleri öğrenecektik biraz yurtdışı gezilerimizde.
    diğer halkları. diğer sokakları. dünyayı tüketecek ve yeni baştan inşa
    edicektik, devrim an meselesiydi, o derece deliydik. ama ikimizi bir hücreye
    kitleselerdi de, hiç sıkılmazdık. konuşurduk paso. zihnimiz bedenimizin dışına
    çıkar, kahkahalarımız gıcık ederdi bazı insanları. ağlardık da bazen, tek başımıza
    ya da beraberken. her zaman iyi değildik. hiçbir şey her zaman iyi gidemezdi.
    denge gerekiyordu. bazen dipteydik ruhen, bazen zirvede. ama her iki şekilde
    de, sorun etmiyorduk hiçbir şeyi. o benim için gazeteden kolaj keserdi bazen,
    bir yerde görür ve keser eve getirirdi, “bu işine yarar mı canım?” derdi. ya da
    fotoğraf çekerdi, “bu işine yarar mı?”. bazen birlikte oturur fanzin hazırlardık,
    sırf zevk için yapardık bunu. “something in the way”i dinliyorduk bir gün evde,
    sessiz, sakin, oturmuş, “something in the way”i dinliyorduk, karşımdaki koltuktaydı
    o ve bana bakıyordu, “iyi ki varsın” dedi, “iyi ki varsın” dedim. biraz gözyaşı
    döktük. yıllarca gözyaşı dökmüştük farklı zamanlarda, tek başımıza. ama şimdi,
    başka bir nedenden dolayı idi bu yaş. ve zaman akıp geçiyordu. günler, aylar, yıllar.
    biz izmir’deydik, izmir bizdeydi. ben onun içindeydim, o da benim içimde.
    dengeliyorduk birbirimizi. ve bir açıdan da, tek başımıza yaşıyor gibiydik
    işte, tek başınaymış gibi özgür. birbirimize karşı sorumlu olduğumuz bir şey
    yoktu çünkü. bir gün eve geldiğimde, yoktu evde, telefon açtım, kapalıydı. merak
    ettim, mesaj attım bir tane, iletilirdi elbet bir ara. “merak ettim seni, iyi
    misin?” diye yazmıştım. iletildi mesaj, iyiydi, “iyiyim” diye yazmıştı, şarjı
    bittiği için kapalıymış telefonu, gelecekmiş yarın. yarın oldu. öğlen çıkıp
    gelmişti, arkadaşlarıyla takılmış, bir grubu izlemişti bir barda. bazen beraber
    izlerdik grupları, bazen tek başımıza. pazar günüydü ve onun tatil günüydü
    cumartesi pazar, benim belli olmuyordu tatil günüm. ve öğlen, ben çıkarken
    gelmişti eve, sarıldık, “ben çıkıyorum” dedim, “ben de giriyorum” dedi. “akşam
    görüşürüz” dedim, “kolay gelsin canım” dedi. çıkıp işe gittim. eve gelip kitap
    okudu. sormadım o gün nerde olduğunu ona. daha sonra bir gün anlattı. böylece
    akıp gitti işte. akıp gitti. her şey yolunda gitmese de, biz yolumuzda gittik
    daima, hiçbir şeyi umursamadan. ne kazandık, ne de kaybettik, yaşadık sadece.
    hepsi bu. yaşadık. gerçekten. tam olarak istediğimiz gibi olmasa da, istediğimizin
    imkanlar dahilinde olabileceği en maksimum hali ile,
    sonra, sonra, sonra…

    sonra bilgisayar
    başından kalktım. balkona çıktım. içeri girdim. diğer balkona çıktım. tekrar
    içeri girdim ve zamanın geçmesini bekledim. düş kurdum. hepsi bu. ikinci bir “güzel
    bir gelecek tablosu” çizdim kendime. ikisinden biri gelecek elbet, iki tablodan
    biri. yin ve yang. tek ya da ikili. ben bekleyeceğim. burada yin’imi.. ya tek
    başıma olduğum bir gelecek bekliyor beni. ya da aynı zamanda tek başına da
    olabilen bir insanla birlikte olduğum bir gelecek. her ikisi de kabulüm. ama
    bir üçüncü seçeneğim yok. olsa da seçmezdim. elimizdeki iki seçenekten birini
    de seçmiyorum aslında, yani gerçekleşmesi için bir şeylerin, çaba sarf etmiyorum.
    bekliyorum sadece. her şey kendi kendine oluyor nasılsa. hayır kendi kendine
    değil, bir yaratıcıya inancım tam hâlâ, düzenleyiciyle, var edene ve sürdürene…
    ben mükemmelim. geri
    kalan her şey boktan. ben boktanım. geri kalan her şey mükemmel. bu işte bir
    terslik var. ben de bir terslik var. sen de bir terslik var. ve dört yanlış bir
    doğruyu götürür. dört kötü adam, dünyayı havaya uçurabilir. ama dünya doğru bir
    yer değil. başka bir gezegende var olabilir belki, düşlediğim her şey. cennet
    değil, cehennem değil. zihnimin içinden kâğıt üstüne akan masal dünyasında. ben
    başka bir gezegenden geldim. ejderha adım. uçamayan bir ejderha. ağzından ateş
    değil duman çıkan bir ejderha.
    18.ağustos.2008
  • 178

    geçen
    gün annem
    14
    yaşındayken karaladığım
    bir
    defteri buldu eski püsküler arasında
    ve
    şimdi ona bakıyorum da
    bu
    işin buralara nasıl geldiğini düşünüyorum
    ve
    allah bilir
    daha
    nerelere gidecek
    hiçbir
    şey yapmadan üstelik
    yazmak
    ve yayınlamak dışında
    hatta
    çoğu zaman
    yayınlamayı
    bile es geçerek
    odanın
    bir köşesine atılıp unutulan
    kağıt
    parçaları gibi
    ya
    da bilgisayarımda
    unutulup
    giden
    ve
    bir süre sonra da silinen
    metin
    dosyaları gibi
    ben
    de bir gün
    ama,
    her neyse
    ve
    düşünüyorum da şimdi
    birilerinin
    nefret edilenler listesine
    dahil
    oldum bile
    ve
    birileri de beni
    okuduğu
    yazarlar arasında sayabiliyor
    görüyorum
    ve şaşırıyorum bu işe
    nefret
    mektupları
    aşk
    mektupları
    tavsiye
    veya
    teşekkür
    için kimi zaman
    ve
    kimi zaman tehdit için yazılan
    ve
    tanışalım diyenler
    ya
    da eleştiri bekleyenler
    yazıları
    için
    öneri
    övgü tavsiye
    bilmiyorum
    diyorum onlara
    okudum
    evet
    ama
    gerçekten dostum
    ben
    bir yazar değilim
    iyi
    bir okuyucu bile sayılmam hatta
    okuyup
    bitirdiğim kitap sayısı
    sıkılıp
    yarıda bıraktıklarımın
    yüzde
    birini geçmez
    ve
    bu iş buralara gelirken
    ben
    hâlâ aynı boktan hayatın içinde
    yazmaktan
    daha önemli sorunlarla cebelleşiyorum
    “hey,
    son şiirin çok iyiydi moruk”
    faturamı
    ödeyemiyor ama son şiirim
    ve
    çoğu son şiir
    mesai
    saatlerim arasında sıkışıp kalıyor
    yitiyor
    zihinde
    oluşup
    daha
    doğmadan ölüyor
    ve
    milyarlar kaybetmekten
    daha
    üzgün hissettiriyor bana kendimi bu durum
    güneşin
    altında eriyen dizeler
    ve
    güneşim o anki üstlerim oluyor
    patronum
    şefim veya amirim
    ben
    ayı ve geceyi severim oysa
    parasının
    veya mevkisinin
    tüm
    foyalarını gizlediği
    ve
    kendini güneşim sayan adamları değil

    16.ağustos.2008
  • şiiri öldüren bir ses

    şiiri öldüren bir ses

    eskiden deli diye bağırırlardı arkamdan
    8 sene önceydi bu
    halüsinasyondan bir hatunla birlikte yaşıyordum o sıralar
    fanzinler yapıyor
    ama dağıtmıyordum
    elimde görüp isteyene veriyordum sadece
    ve sunmuyordum hiçbir şeyi
    ne kendimi ne fanzinleri ne de başka bir şey
    kendimden bile bahsetmiyordum
    o on sekiz yaşının verdiği heyecanla yazılmış
    salak şiirlerimde

    bir sitem vardı ve adını
    “sokak edebiyatı” koymuştum
    yeraltı edebiyatı denen zırvadan
    zerre haberim yokken
    ismi buydu ve
    bir blog tarzında inşa edilmişti
    kişisel zırvalar

    sonra
    yıllar geçti ve değişen bişi olmadı
    yıllar geçti
    çoğalan tek şey
    deli diye bağıranların sayısı iken
    araya birkaç tane de
    “delirmek istiyorum” diyenler eklendi

    deliydim deli olmasına
    hayatım boyunca çalışmayacak olmanın
    düşünü kurabilicek kadar deli

    üç kuruş geri döndürmeyen
    takı tezgahları ile
    günümü geçirip
    sadece alkol parası kafi diyecektim

    yani öyle sanıyordum
    öyle süreceğini ya da
    iki birayla sarhoş oluyor
    ve kızıyordum kendime
    daha sık içmelisin evlat diyordum
    ve daha sıkı
    iki birayla sarhoş olmanın
    maddi açıdan
    çok daha sağlıklı olacağını bilmezken

    ki işin aslı
    hiç bir şey bilmiyordum
    öğrenme safhasındaydım daha çok
    öğreniyordum
    ve öğrendikçe yazıyor
    yenileri yazdıkça
    eskileri yok ediyordum
    sonra
    yıllar geçti ve
    artık yazılan şeyler
    yok edilmeye bile değer görülmeyen bir
    nesne haline geldi

    kendimi bile
    yok etmeye ya da
    var olma savaşı vermeye
    değer görmüyordum

    yıllar geçti ve
    aşk işe yaramamaya başladı
    yazmak işe yaramamaya başladı
    bira işe yaramamaya başladı
    votka ya da
    daha sert bir şeye
    ihtiyacımız var artık

    yıllar geçti
    ışık hızıyla yol olan zaman
    ve alkol parası yeter diyen
    o küçük şapşal genç
    hiçbir çıkış yolunun kalmadığını biliyor artık

    faturalar ağzına sıçarken
    son ödeme tarihleri
    elektrik
    su
    kira
    fidye
    gecikme faizleri
    ve giymek için alınan bir bez parçası bile yok
    buna gerek de yok
    ya da şaşalı bir yemek faslı

    ve yaşamak zor
    ve çalışmak yerine
    bok yemeyi tercih eden
    o küçük şapşal genci düşünüyorum
    sekiz sene önce
    nerden geldiği belli olmayan parayla
    üç beş meşe
    üç beş şişe
    üç beş hap

    güzeldi sanırım
    ve gelecek güzel olucak diyorduk hep birlikte

    güzel bir hatun olabilir
    bir erkeğe geleceği güzel gösteren
    bilemiyorum ama
    onunla nerdeyse birlikte yaşıyor ve
    sevgili olmadığımızı iddia ediyorduk

    her gelen güneşi
    birlikte selamlasak da
    hayır sevgili değiliz
    ama aşığız köpek gibi

    ve sonra bir gün sabah
    odada uyandığımda
    yan odadan gelen sesleri duydum
    sevgilim olan hatun
    sevgilim olmayan hatun
    köpek gibi aşık olduğum hatun
    abisinin sevgilisi ile sevişiyordu
    yani lezbiyen faktoring
    biseksüel mecralar

    ve benim kusmam gerekiyordu
    yaşanan olaydan değil hayır
    aldatılmıyordum
    aldatıldığımı düşünmüyordum

    nedeni onun
    bir kadınla sevişmesi değil
    bir erkek de olabilirdi üstündeki
    aldatılmış sayılmazdım
    aldatmak daha çok
    kelimelerle vuku bulan bir eylemdi
    fiziksel dokunuşlarla değil

    ve her neyse
    bulantı
    kusmak
    sabahın körü
    nedeni aşırı alkol
    cigara ve hap

    camdan aşağı mı kussam
    ya da iki kadının seviştikleri odadan geçilen banyoya mı?

    bilemedim
    kaldım öylece
    bekledim
    bekledim
    bekledim
    bulantı geçti
    iyi hissediyordum kendimi
    yeniden iyi

    sonra hatunlardan biri
    aşık olmadığım
    yani diğeri
    adı seçildi hatunun
    odaya girdi ve uyandın mı dedi
    uyandırdınız dedim
    güldü sadece
    elindeki birayı uzatırken

    sonra yıllar geçti
    yıllar geçti ve
    ben o çemberden çıkamadım

    “hep aynı şeyleri yazıyorsun girdo”

    çünkü zihnim
    dönüp dolaşıp
    aynı yere geliyor
    artık ölü olan bir kadının
    cehennemden gelen çığlıkları

    “alo”
    “girdap yardım et ölüyorum”

    evden koşarak çıkar
    ve evine gelirdim
    hayır ölmüyordu
    birkaç yerini kesmişti ve halıda oturuyordu öylece
    yeşil bir halı
    halı saha gibi yeşil
    üzerinde kan lekeleri olan

    orada öylece oturur ve
    “geldin mi” derdi
    “seni özlemiştim
    denemek ister misin?”
    jileti mi derdim?
    “hayır bu yeni bir şey
    çok güçlü
    abimden çaldım
    doktorlar kullanıyormuş
    adı neşe kökünden geliyor sanırım”

    neşterle yaptığı
    acı nakli ameliyatına son verir ve
    kolunu sarardım

    sonra
    dediğim gibi
    yıllar geçti
    “ben ölüyorum” diyecek kimse kalmadı etrafta
    ya da “ben ölüyorum” dediğimde
    koşup gelicek biri
    bekliyorum öylece
    odada oturmuş
    çalan müzik eşliğinde
    sigara içip bekliyorum

    9.ağustos.2008

  • tanıdık olan birkaç şair

    bir
    kitapları olan, eski arkadaşlarımı düşünüyorum şimdi
    pardon
    arkadaşım
    diyemem onlara
    ve
    onlar da beni arkadaş olarak görmüyorlardır sanırım
    tanıdık
    diyelim
    birkaç
    kez görüşmüş olmak
    birkaç
    ayak üstü sohbet belki
    bir
    iki ortak arkadaş
    ve
    sürekli olarak onların gözünde
    bu
    yarışta saf dışı kalması gereken ben
    itiraz
    etmiyordum elbette
    yarış
    onların yarışıydı
    seyirci
    bile olmak istemiyordum bu yarışta üstelik
    ama
    yine de
    zaman
    zaman
    gözüm
    kayabiliyor ya da
    gözümün
    içine sokulabiliyorlardı
    birkaç
    yıl önce tanıdığım
    birkaç
    şair adam söz konusu
    hâlâ
    zaman zaman tanışıyorum böyleleri ile
    eskiden
    de olduğu gibi yani
    fanzinleri
    ya da siteyi görüp veya
    bir
    ortak arkadaşın benden ona veya ondan bana
    bahsetmesi
    sonucu gerçekleşen tanışma fasılları
    ve
    ardından gelen övgüye gelmeyen karşılık
    “iyi
    yazıyorsun” diyor
    “eyvallah”
    diyorum, hepsi bu
    yalan
    söylemenin gereği yok
    ya
    da “sen de kötü yazıyorsun ben de” deyip
    ortama
    gerçek bir kurşun sıkmanın
    ki
    her seferinde
    üstelik
    çok kısa bir süre içinde
    gözlerindeki
    değerim sıfıra iner
    ki
    normaldir bu
    şu
    yazarı biliyor musun bu kitabı okudun mu şu dergiyi gördün mü
    uzar
    gider sorular ve ben hepsine seri halde “hayır” derim
    “hayır
    bilmiyorum”
    “hayır
    okumadım”
    “hayır
    görmedim”
    sonra
    karşındaki insanın
    aslında
    bir edebiyat muhafızı olduğunu fark edersin
    ve
    yıllar sonra ya da birkaç ay içinde
    bu
    adamın bir kitabı yayınlanır
    ve
    sen bu kitabı
    kitap
    çıktıktan yıllar sonra fark edersin
    yıllar
    sonra bir gün karşılaşınca yolda
    “napıyorsun”
    “iyilik
    sen”
    ve
    birkaç saniye içinden konu
    onun
    unutulmaz şaheserine döner
    “bir
    kitabım çıktı”
    “haberim
    yok”
    “birkaç
    yıl oldu, ufak bir yayınevi”
    “güzel
    bir duygu olmalı” dersin
    onun
    adına düşünerek
    çünkü
    ona göre
    benim
    asla ulaşamayacağım
    bir
    zirve noktasıdır bu ve
    tek
    kitabı olan
    yitip
    giden
    ve
    yine de konuşmaya devam eden
    seni
    hiçe sayan
    ve
    üstelik artık bir kitabı olan bu adam
    “sen
    neler yapıyorsun” der “fanzinlere devam mı?”
    ufak
    bir alay vardır bu soruda ve
    hâlâ
    devrimden söz ediyordur sana
    hâlâ
    mücadele
    savaş
    iktidar
    karşıtı
    savaş
    karşıtı
    ayrım
    ve sömürü karşıtı
    bana
    da karşı
    kendi
    dışında her şeye karşı hatta
    ve
    hâlâ çalışmıyor
    bir
    gün bile çalışmamış bir insan
    işçilerin
    adına
    onların
    haklarını haykıran
    şiirler
    yazıyor sağda solda
    yeraltı
    edebiyatı nasıl olmalı diye sana konferans çekip
    üzerine
    sanattan dem vuruyorlar
    sanki
    çok sikimdeymiş gibi yeraltı edebiyatı
    ya
    da sanat
    sıkıcı
    bir konuşma
    ama
    kaçış şansın yok
    işim
    var dersen
    gideceğin
    yere kadar seninle gelirler
    benimle
    konuşmak değil niyetleri
    ben
    bok kafalıyım
    o
    da devrimin tanrısı
    bunu
    ispat etmek ister sana
    sonunda
    sabrın taşar ve
    bak
    dersin
    anlıyorum
    seni
    son
    kutsal kitabı yazan bir peygambersin sen
    ama
    benim eve gidip uyumam gerekiyor
    çalışıyorum
    ben
    bir
    işim var
    senin
    savunduğun işçilerden biriyim ben
    izin
    ver bana
    kafamı
    dinlemeye ihtiyacım var anlıyor musun?
    ve
    üç kuruş için günümün yarısını heba ederken
    kendi
    haklarımı savunmaya zamanım kalmıyor
    sen
    bunu benim için yapıyorsun
    benim
    için yazıyorsun sen
    bense
    kıçımı göstermek için yazıyorum
    ama
    şimdi gitmeliyim
    “siz
    hep böylesiniz” der ardından
    “kendinizi
    bi bok sanıyorsunuz”
    bir
    daha onunla görüşmeyeceğiz muhtemelen
    kaç
    tane kaldı bilmiyorum geriye
    beş
    mi altı mı
    izmirli
    tanıdık şairler
    şimdilerde
    bir kitapları var her birinin
    ve
    arada sırada onları yolda görür
    üç
    beş nasihat dinlerim
    kimisi
    otuz beş kırkında
    kimisi
    benle yaşıt
    ve
    maddi sıkıntıları yok
    ruhsal
    sıkıntılarının kaynağı ise
    hak
    ettikleri yerde olmadıklarına dair olan
    saf
    inançlarından geliyor
    çoktan
    keşfedilip yaldızlanmaları gerekiyordu
    etraflarında
    hayranlar topluluğu
    on
    beş yirmi kitap
    ve
    görsel şölen
    bazısı
    yanlış ülkedeyim der
    bazısı
    suçu çarpık yayıncılık sisteminde arar
    bazısı
    kendisine yeterli şansın tanınmadığını öne sürmekte
    ama
    her birinin tek sıkıntısı
    hak
    ettiklerine inandıkları yerde olamamak
    ki
    haklı olabilirler de bu konuda
    bilemiyorum
    ben
    hak ettiğim yerde miyim bunu da bilmiyorum
    edebi
    anlamda hak ettiğimi almaktansa
    çalıştığım
    sikik işlerde görmek isterim hak edileni
    fazla
    mesai ödemesi ya da zamanında maaş gibi
    edebiyat
    muhafızları beni öldürebilir
    ve
    evet evet evet
    bu
    bir şiir değil
    kafamı
    sikip durmayın lütfen
    ve
    yayınlanmayı da hak etmiyorum
    bu
    doğru
    ama
    lütfen artık
    her
    seferinde karşıma çıkıp
    bana
    edebiyattan ve
    o
    harikulade yazarlığınızdan
    dem
    vurmayın
    öfkesi
    yatışıyor veda ederken
    “içelim
    bir gün” diyor
    “içeriz”
    deyip dönüp uzaklaşıyorum
    içer
    miyiz harbiden?
    ama
    bu kez de
    bara
    girmeden önceki konumuz
    ne
    kadar sıkı bir içici olduğunuz yönünde gelişecek
    birkaç
    bira sonra
    sarhoş
    bir adamı çekmek zorunda kalacağım
    “içeriz”
    diye yalan söylüyor
    ve
    evime geliyorum
    bir
    daha karşılaşmayız umarım
    ne
    onunla
    ne
    diğerleri ile

    7ağustos2008
  • sasha grey

    dün
    gece işteydim
    evdeyim
    şimdi
    içiyorum
    kendi
    halimde
    bir
    konserin içinde tek başına zihnim
    gözlerim
    kapalı
    özel
    bir konser
    tek
    kişilik
    aynı
    özel defileler gibi
    zihnimin
    içinden geçip giden hayat
    gerçek
    değil, evet
    ama
    gerçek olamayacak her şey dahil menüme
    kuzeylere
    gidiş mesela
    ya
    da sasha grey ile bir gece
    seks
    değil, hayır
    sadece
    kokain çekip, müzik dinlemek belki
    ve
    konuşmadan beklemek öylece
    yanında
    sasha
    içine
    aldığı onlarca adamın anısı ile
    senin
    yanında dinlendiğini düşünüyor
    dinlendiğini
    -her üç anlamda da-
    otuzunda
    mesela
    ve
    bir film için yaşlanmış artık
    bir
    porno yıldızı
    otuzunda
    ve emekli edilmiş
    yanında
    oturuyor
    az
    önce birkaç çizik tüketmişiz
    ve
    müzik dinliyoruz
    ve
    dönüp bana
    “sence
    en iyi sahnem hangisiydi” diye soruyor
    “bilmiyorum
    güzelim” diyorum
    “hiçbir
    filmini izlemedim senin
    bir
    röportajını okudum sadece
    ve
    birkaç fotoğraf
    kayık
    gözlerine baktım
    yüz
    ifadene
    hepsi
    bu kadar”
    otuzuna
    gelmiş sasha
    ben
    otuz altımdayım o sırada
    gözlerimi
    açıyor
    sigaramı
    tazeliyor
    ve
    bir bira daha açıp
    tekrar
    düşe dalıyorum
    sabahın
    yedisindeyiz
    işten
    geldim az önce
    ve
    birazdan uyuyacağım

    7
    ağustos 2008
  • ölene dek tek başına

    odamdayım
    yo hayır kilise sokağındayım

    ellerimi başımın altına almışım
    tavanı izliyorum
    yo hayır, sevgilimle karşılıklı şarap içiyorum

    parmaklarımı çakmakla yakmaya çalışıyorum
    yo hayır, sevgilimin kollarındaki jilet izlerine bakıyorum

    odamda tek başımayım
    yo hayır, sevgilime kiraladığım evde tek başımayım

    odamda iki sek votkayı peş peşe dikiyorum
    yo hayır, okuldan çıkacak olan sevgilime
    iyi bir gece hazırlıyorum mutfakta

    geleceği düşlüyorum
    yo hayır
    geçmişin bir düşten ibaret olduğunu düşünüyorum

    odamda bir başıma volta atıyorum
    yo hayır, sevgilimle istiklalde yürüyorum

    kendi ruhumla sevişiyorum
    yo hayır, sevgilime harikulade bir gece yaşatıyorum

    ruhumun bedenimden ayrıldığı günü hayal ediyorum
    yo hayır, sevgililerimin benden ayrıldıkları
    birbirine eş anıları hayal ediyorum

    odamdayım dedim sana, tek başına

    yo hayır
    hayır yok
    gözünü aç artık
    sokağa atılan yaşlı bir av köpeğinden farkın yok
    avlamayı bilmiyorsun
    avlanılmayı biliyorsun
    bütün dünya üstüne abanıyor sanıyorsun
    oysa, ayakta bile duramıyorsun

    kendini boş ver
    onları boş ver
    herkes seni boş verdi
    ve o yüzden bu şekilde
    dört duvar içinde
    geçmiş ve gelecek üzerine
    kararsız ve beklentisiz bir şekilde
    sikik şiirler yazıyorsun
    sikikler çünkü
    sen de sikiksin

    ruhun bekaretini yitirdi
    defalarca üstelik
    ve her yeni bir sikişte
    o ilk seferki heyecan ve zevk kadar kuvvetli olan
    acı ve tiksinti ile karşılaştın
    hediyen bu senin
    acı ve tiksinti
    dünyaya duyduğun nefret
    yo hayır, kendine duyduğun nefret

    sağırsın oysa
    ve kör
    gerçekleri göremiyor
    sana anlatılanla yetiniyorsun
    yetiniyordun yıllar önce
    ama saf değilsin artık ve
    “keşke saf olabilseydim” diyorsun her yeni gelene
    ama güvenmiyorum artık hiç kimseye
    kendime bile güvenmiyorum
    odamın içinde
    sürekli hayaletler dolaşıyor
    kendini bir bok sanmana neden olan
    sonra kendini bok kadar değersiz hissettiren
    çiğnenip tükürülmüş gibi
    ya da sakat bırakılmış
    eksitilmiş
    yo hayır eskitilmiş
    ekşitilmiş?
    o da kabul
    ve saflığı çalınmış
    bir sülük gibi bile
    yapışkan olamayan
    öylece bekleyen saatlerce
    konuşmayan ve hareket etmeyen
    ama içen ve ağzından duman çıkartan
    işeyen ve ağlayan bir ejderha

    ve bir de, insanı ölümsüz hissettiren
    ve yeni bir aşkın kapısını aralamaya çalışan
    yeni bir vücut ile tanıştıran
    ölümsüz dizeler inşa eden

    ama hayır
    ölüm var sadece
    dizeler ölü zaten
    sen de öldüğünü reddeden bir zombi gibisin
    ve iğrenç bir orospu çocuğu olmamak için
    herkesi itiyorsun başlangıçta

    bak, diyorum ona
    bu gecenin sabahında
    romantik bir uyanış ya da
    tatlı bir gülümseme bekleme benden
    gülümseyebilirim elbette
    ve bu sana çok tatlı da gelebilir ama
    sonrası olmamalı, anlıyor musun diyorum
    zaten olmayacak diyorum
    kırık bir ray üzerinde yürümeye
    mecbur etme beni
    senin için kırık görünmediğini biliyorum şu an
    ama tatlım
    ben öyle görüyorum
    ve kıracak olan da sensin
    yolun yarısında arabayı durdurup
    beni aşağı indirerek tek başına gaza basacak olan
    ve bu o kadar da önemli olmamalı artık
    ya da bir düşe kapılıp
    ölümsüz aşk palavraları ile
    öldürmeyelim birbirimizi diyorum

    ufak ve tatlı bir öpüşme faslı gerçekleşiyor
    sonra göğüsler
    sonra göbek
    sonra daha aşağısı
    ayak parmakları
    topuklar
    sonra yukarı
    sonra tekrar aşağı
    ileri ve geri
    ve sabah doğan güneş

    ve bir kahve yapıyor
    onu yudumlarken, güzel bir geceydi diyorsun
    güzel bir sabah diye karşılık veriyorum
    ve harikulade bir vücuda sahip aslında ama beni
    bedeninden çok
    seviştikten sonra söylediği
    sihirli sözcükler etkiliyor
    gözlerime çivi çakıp
    bir düşü askıya alıyor ve
    aşk yok diyorum, kendi kendime
    ona dönüyor ve
    yanıma gelsene diyorum
    sabah sabah
    bir kez de mutfakta sevişiyor
    ve tekrar uykuya dalıyoruz

    öğleden sonra uyanıyorum
    ve hiç kimse
    bir diğerini ruhen bıçaklamamışken
    son veriyoruz bu işkenceye

    evden ayrılıp durağa geliyor
    ve servisi bekliyorum
    servis geliyor
    içine giriyor
    ve işe gidiyorum

    ve heriflerin çoğu
    gelip geçen hatunlara bakıp
    iç geçiriyorlar
    gerek duymuyorum iç geçirmeye
    kafamı çevirip bakmaya bile gerek duymuyorum
    onlar zaten benim diye düşünüyorum
    hepsi gelecek ve aşk dilenecekler
    bu şekilde devam ettiği sürece
    ve ben de her ne kadar
    bir zamanlar başka birilerinden aşk dilenmiş olsam da
    seksin aşktan daha gerçek
    ve dolambaçsız olduğunu düşüneceğim
    ve bağlılık yeminleri edilmeden
    gerçekleşen bir düzüşün
    her an ihanete
    terk edilmeye ya da
    bir boktan farksız görünmeye
    meyilli gidişattan arınmış bir düzüşün
    aşktan daha saf olduğu gerçek
    -daha üstün olmasa bile-

    bir dakika
    bir dakika
    odamdayım şu an
    sabah mutfak sevişmesi yok
    aşık olmadığın biri ile sevişilen tek bir gece yok
    gündüz yok
    ikindi yok
    tek başıma odamdayım sadece
    yalan gerçekleri diziyorum bir ipe

    yo hayır sevgilimin odasındayım
    tekrar mı başlıyoruz?

    sevgili yok, düşler yok
    yitip giden
    ölen ya da öldüren
    tüm eski sevgililerimin
    kalplerini bantlayıp
    dolabıma kitledim
    ve o dolabın kapısı sadece
    sarhoş ve yalnız gecelerde açılıyor

    az önce açıktı ve
    içinden dört ağır silahlı kadın çıkıp
    barut yerine anı dolu kurşunları
    üzerime boşalttılar
    ben de bunun üzerine
    onlara teşekkür edip
    tekrar kapıyı kitlemeleri için
    seks isteyen herhangi bir kadına
    ödemeli çağrı yaptım ve
    bu gece olabilir, dedim
    o da bana, her gece olabilir dedi

    biliyordum her gece olmayacağını
    her gece olabilirdi elbette
    her gece de sevişebilirdik
    ama onun benimle
    ya da benim onunla
    ölene dek depdebeli aşk tınısını
    birbirimize söyleyeceğimizi sanmıyordum

    ve aşkın içinden
    tutkulu bir sevişme faslını
    cımbızla çekip çıkartarak
    geriye kalan her ne varsa
    yalan, nefret, küfür, kin, aldatma
    orada bırakıp
    sek olarak sevişmek istedim
    istedim sadece
    ve sonra tekrar odamda
    iş çıkışı
    bir başıma kaldım

    pardon bir başıma değil
    votka pall mall ve
    müzik ile baş başa
    bekle şimdi salak dedim kendime
    bir kadını ret ettin
    bir çok kadını ret edeceksin
    ve bu bir intikam değil
    çünkü nefret bile etmiyorsun hiç birinden
    arada bir sana yeniden aşk kurşunu sıkacaklar
    ama aşk silahının kuru sıkı olduğunu biliyorsun artık
    sesine aldanmıyorsun
    vurulmuş numarasına bile gerek yok üstelik
    geçmişte vurulduğunu biliyorlar zaten
    ama yeniden aynı yerden yara almayacak kadar
    sağlam bir çelik yelek edindiğini de biliyorlar
    her şeyi biliyor ama yine de deniyorlar

    denemek istemiyorsun artık
    deney yok
    ve sen de kobay değilsin
    yalnızsın sadece
    ve yine de kadınlardan oluşan bir ordu
    üzerine ateş etmeye devam ediyor
    diğerleri o seri katilleri izleyip
    “beni de öldür bebek” derken
    kalçalara ve göğüslere bakıyor
    yanlarındaki arkadaşlarına fantezilerini anlatıyorlar
    nasıl da yalarım onu diyerek
    serviste, işyerinde, orda burda
    sağır olmanı dilemene neden olan
    salak erkek muhabbetleri
    “öldür beni bebek”

    sen ölmek istemiyorsun artık
    ve ölmeyeceksin de
    ama onların dişleri
    daima etinde olacak
    sert ve ufak ısırıklar
    tırnak izleri
    ıslaklık
    alkol
    sigara
    sabah doğan güneş
    gece batan güneş
    ve hiç kimse bilmeyecek bunu
    yani bilmemeli

    anlatırsan
    ertesi gün gelip sana
    “o hatunu bana da ayarlasana” derler
    sende onlara güzel bir yumruk geçirip yere sermek istersin
    çünkü hiçbir hatun senin gözünde
    üzerinden geçip
    sonra arkadaşına ikram edebileceğin
    bir et parçası değildir

    ama bu yüzden değil de
    yine de o mucizevi gecelerin
    bir başkasının
    otuzbir malzemesine dönüşmemesi için
    susarsın

    ve onlar da seni
    başka bir şey sanarlar
    ve o başka bir şey
    yani ibnelik
    onların gözünde,
    güçsüz
    iğrenç
    ve aşağılayıcı bir sıfattır
    ki anlatırsan da başka bir açıdan
    palavracı görülebilirsin
    herkes bir diğerinin başarısını kıskanır ya da
    inkar eder

    ve bu genellikle
    seksi ya da
    bir kadının içinden geçmeyi
    başarı olarak niteleyenlerin
    yaptığı bir şeydir

    sonra adamın biri gelir ve sana
    saçma birkaç şey fısıldar
    ilgilenmezsin
    kısa cevaplar verir
    bir süre sonra da dinliyormuş gibi yaparsın ve
    “sen neden hiç konuşmuyorsun” der adam
    sigara içiyor musun der ve paketi masaya koyarsın
    “kullanmıyorum” der adam
    “alkol?”
    “hayır kullanmıyorum”
    “hatunları götürmekten bahsediyordun” derim
    “bu şekilde olmaz”

    sonra bana alkolün günah olduğuna dair
    birkaç komik vaaz verir
    günahtır günah olmasına
    ama aynı nedenden ötürü
    zina ya da palavra da günah olmalı
    değildir ona göre

    herkes yapabildiği kadar
    cenneti görür
    ben cehennemin en dibinde yanmayı
    düşlüyorum sadece

    “ne? dün gece bir kadınla mıydın?”
    üstünlük değil bu
    ya da ayrıcalık
    ya da önem arz eden bir olağanüstü hal
    hiçbir şey değil.

    sonunda
    her şey bitince
    odana dönüyor ve
    şu dolaptaki eli kanlı kadınların
    yıllar sonra bile
    “beni aldatıyor musun” demelerinden korkuyorsun
    ama bunu bile demiyorlar
    düşlüyorsun sadece
    ve yalnızsın
    ve votka bitince
    evinin dibindeki
    24 saat açık olan markete gidiyor
    bir paket sigara
    iki şişe şarap
    kibrit ve
    huzur satın alıyorsun

    insanlar talihli olduğumu düşünüyor

    evet, bir düşünelim
    odamdayım
    geçmiş günleri geri getiremeyişimin tasası ile
    ama en azından şu an
    boşalan tüm bardakları doldurmama
    yetecek kadar paraya sahip olduğum için
    talihli sayılabilirim

    ama iki tane aleti
    dört tane dili
    on sekiz de kalbi olan
    bir uzaylı olmayı ve
    on sekiz aşk ile
    tek başıma savaşmayı yeğlerdim

    düşler bazen öldürücü olabilir
    geçmiş günlere duyulan özlem de öyle
    o yüzden
    var olmayan şeyler üzerine
    hesaplanan olasılıkları es geçip
    şiiri bitirelim

    gece devam ediyor.
    ve ölene kadar da
    devam edecek

    4ağustos2008

    sesli hali: https://soundcloud.com/unthatow/odamdayim-okuyan-oncel-inanliizmarit-adam-2013-siir-girdap-zack-unthatow2008