Kategori: Genel

  • “konuşacak bir hamam böceği bile bulamıyorum” – buk.

    olayların
    işleyiş tarzını
    veya
    içinde bulunduğun durumu
    bir
    alıntıyla dile getirmek
    kolaydır
    daima
    ve
    alıntılardan başka şansının kalmadığı durumlar gelir
    konuşmak
    için
    kelimelerin
    tükenmiştir çünkü
    bir
    başkasının kelimelerine ihtiyacın vardır
    konuşmaya
    bile değil hatta
    dinlemeye
    sadece
    çoğu
    zaman iyi bir vokalisti alırsın karşına
    -bu
    bir bant kaydı-
    döner
    durur
    iyi
    bir şiir de
    yola
    getirebilir insanı
    bir
    süre için…
    aynı
    aptal gecelerin yüzlercesi kapıdadır oysa
    peş
    peşe gelir günler
    ve
    başa çıkamamaya başlarsın en sonunda
    pes
    edersin
    alkolle
    övünen tiplere bakar
    bir
    köşede tek başına
    sakin
    ve sessizce şişeni yudumlarsın
    sonra
    yağmur başlar
    herkes
    dağılır bir yere
    evlere
    ya da barlara ya da cennette bir köşke
    gidecek
    bir yerin yoktur
    bakkala
    gider
    şişeni
    alır
    yerine
    dönüp ıslak çimenlere oturursun
    bira
    da ıslaktır zaten
    içini
    ıslatmış olur en azından
    ya
    da ruhunu
    ve
    bu sıkıcı
    kasvetli
    dizeler
    zihnini
    parçalayan şeye
    karşılık
    gelmez aslında
    yine
    de hemen hemen herkes
    “seni
    anlıyorum” der
    anlatmadığını
    biliyorsundur oysa
    yeteneğin
    yoktur durumunu kelimelerle açıklamak için
    doğru
    düzgün konuşmayı bile beceremiyorsundur
    yazmayı
    nasıl becerebilirsin
    sonra
    eve gelir,
    halının
    üzerindeki kitapların birini alır
    ve
    okumaya başlarsın,
    ve
    gerçekten sen de
    konuşacak
    bir hamam böceği bile bulamıyorsundur
    ve
    çevrendeki,
    durmadan
    konuşan insanlarla arandaki
    perdeyi
    indirir
    yazarsın…
    belki
    okuyacak bir hamam böceği çıkar…
    bunun
    sana yararı olmaz ama
    eline
    bir çakmak alır
    cehenneme
    hazırlık yaparsın
    parmaklarını
    yakarak
    ve
    beyaz masa örtüsüne
    sigaranla
    “allah
    belanı versin girdo
    ağzına
    sıçayım”
    yazdıktan
    sonra
    örtüyü
    kendi üzerine örter
    ve
    sızarsın
    halının
    üzerinde
    ve
    gecenin bir yarısı
    odandaki
    yakarcaların
    ya
    da hamam böceklerinin
    ya
    da görünmez insanların
    ısırıkları
    ile uyanır
    ayağını
    kaşıyıp
    yara
    yaparsın…
    ki
    işin aslı
    ruhunu
    kaşındıran her şey mevcuttur
    ve
    onlarla konuşmak zorundasındır
    küfür
    etmek hatta
    ağzına
    geleni söylemek
    yapmazsın
    ama
    bir
    fare kapanı bile kuramazsın sen
    bir
    tuzak kursan bile
    gidip
    kendin yakalanırsın ona da
    zeki
    olmak yeterli olmaz hiçbir zaman
    önemli
    olan
    insanları
    aptal yerine koyma yeteneğine sahip olmaktır
    ve
    böyle bir durumda
    karşındaki
    insan
    her
    ne kadar senden daha zeki ve
    her
    şeyin farkında da olsa,
    aptallaşır
    ve
    aptallığına öfkelenip
    intikamını
    evdeki
    masa örtüsünden alır
    20eylül2008

  • retro

    başkaları nasıl yapıyor bilmiyorum ama
    yatağa girdiğimde
    eğer sarhoş değilsem
    olasılıkların tecavüzüne uğrar beynim

    on yıl sonra neler olacak?
    umrumda bile değildir on yıl sonra bana neler olacağı
    ölebilirim
    aç kalabilirim
    trafik kazası
    deprem
    savaş
    uzaylıların istilâsı bile mümkün

    ve savaşa karşı değilim
    ve barışa karşı değilim
    karşı olduğum tek şey
    yaşamana ucu ucuna yeten bir miktar için
    saatlerce çalışmak zorunda olmak

    on yıl sonra neler olacak?
    on milyon yıl önce neler olmuştu?
    gelişim insanı sakat bırakır
    teknoloji insanı sakat bırakır
    ilkelken
    avlanarak veya
    ağaçtan beslenip
    bir mağarada yaşayabiliyorken
    şimdi on iki saat çalışmak zorundayız
    herkes bir şeyler üretmek zorunda
    döngü sürmek zorunda
    savaşlar çıkmaya devam edicek
    ve ekonomiye kafamız basmadığı için
    maaşımıza gelen zammın
    artan vergiye eşitlendiğini
    ve aslında daha çok verirken
    verdiklerinden daha çok aldıklarını
    asla fark edemeyeceğiz

    yeni bir telefon
    yeni bir kol saati
    yeni bir ayakkabı
    ekmek
    su faturası
    ve binlerce yıl önce
    daha özgür olduğumuz bir gerçek

    evrim doğayı terk etti
    insan doğaya hükmediyor
    ve artık geriye dönüşü
    mümkün olmayan bir süreçteyken
    nükleere karşı olmak yerine
    üçüncü dünya savaşının çıkmasını bekliyorum ben
    hatta dört ve beşinci
    insan ırkının
    kendi kendini yok etmesini için

    bilim kurgu kitaplarında kalacak
    uçan arabaların gezdiği
    tekno şehirler

    ve bana sorarsanız
    tekrar en başa dönüp
    yeniden ormanda yaşasak
    hiç fena olmaz

    19.eylül.2008
    not: emin aga’ya ithaf edilmiştir

  • 6 ayın özeti

    seviştiğin
    kadın
    uykuya
    dalar ve
    sen
    o’nun neden seni seçtiğine aldırmazsın
    sabahın
    altısında
    balkonda
    biranı yudumlar ve
    güneşin
    doğmasını beklersin
    ilk
    otobüsün kalkma vaktini
    işine
    gitmek için
    yarı
    sarhoş yarı uykulu
    yarı
    insan yarı tanrı
    ama
    asla hiçbir konuda
    tam
    ve mükemmel değilsindir
    öyleymiş
    gibi davranırsın sadece
    ve
    gerçekten o an tanrın olan bir adam
    sana
    emirleri sıralar her sabah;
    “çayımı
    getir”
    “sipariş
    listelerini hazırla”
    “faturaları
    çıkart”
    “sevkiyatı
    kontrol et”
    sonra
    tanrın olan adamın karısı gelir ofise
    otuzlarında
    bir öğretmen
    o’na
    da çay verirsin ve
    dün
    gece ofise gelen
    yirmilik
    hatunla patronunu
    ofiste
    bırakıp paydos ettiğini
    söylemezsin
    karısına
    sonra
    bu konuda bir şiir yazarsın
    ve
    eğer günün birinde
    yazar
    olursan
    olabilirsen
    yani
    ve
    denk gelirlerse kitabına
    tüm
    eski patronlarının eşleri
    sana
    şu soruyu yöneltmek isterler;
    “o
    şiirdeki patronun kocam mıydı?”
    ne
    fark eder ki?
    yaşanmış
    ve bitmiştir her şey
    ve
    sen her yaşanılanı kayda geçersin
    bu
    yüzden birisi seninle beraberken
    başınızdan
    ilginç bir olay geçtiğinde
    “bunu
    da yazarsın” der
    “bilmiyorum”
    dersin ona
    “ben
    seçmiyorum”
    sonra
    seviştiğin hatun uyanır ve
    uyuyup
    uyumadığını sorar sana
    “bilmiyorum”
    dersin
    “genellikle
    uyutulduğumu düşünür insanlar”
    “bu
    ne demek şimdi?”
    “bilmiyorum”
    dersin
    “allah
    belamı versin ki bilmiyorum
    tıraş
    olmak zorundayım
    işe
    gitmek zorundayım
    evden
    on dakika içinde çıkmak zorundayım
    akşama
    kadar ayakta durmak zorundayım
    ve
    inan bana hiç biri içimden gelmiyor”
    “bugün
    işe gitme o zaman” der hatun
    rahattır
    bunu derken
    umurunda
    bile değildir sana ertesi gün ne olacağı
    sabahın
    altısında
    bir
    kez daha sevişmek istiyordur sadece
    senin
    içinden bu da gelmiyordur ama
    istediğini
    alır o
    sen
    işe geç kaldığın için
    ne
    olup bittiğini de sormaz sonrasında
    işe
    gidersin
    patronun
    kapıda seni bekliyordur
    “neden
    geç kaldın” der
    “uyuyakalmışım”
    dersin
    “ofisi
    zamanında açman gerekiyor” der
    ama
    asla ofisi zamanında kapamana izin vermez
    daima
    parası ödenmeyen fazla mesailerle
    zaman
    kaybedersin
    ama
    işini kaybetmekle kıyaslayınca bunu
    zaman
    kaybetmek
    işini
    kaybetmeye göre
    daha
    kârlı bir seçim gibi
    görünür
    gözüne
    ve
    altı ay sonra bir gün
    seçimleri
    olasılıkları
    kâr
    durumunu
    kaybedileni
    ve kazanılanı
    siktir
    eder
    işi
    bırakırsın
    bir
    hafta içinde kendine
    yeni
    bir tanrı aramak zorunda kalacaksındır oysa
    yeni
    bir iş
    yeni
    bir patron
    yeni
    iş görüşmeleri
    özgeçmişler
    telefonlar
    adresler
    ilanlar
    formlar
    ve
    hatunlar etini sıyırıp
    ruhunu
    kemirirken
    aşık
    olduğun tek kadının siluetini
    koruma
    altına alırsın zihninde
    asla
    yitip gitmeyen
    ve
    asla kaybetmediğin
    tek
    şey O kalır geriye

    18.eylül.2008
  • hâlâ benimle olmak istiyor musun?

    eğer
    benimle yaşamak istiyorsan
    ömrünün
    sonuna dek
    this
    empty flow dinlemek zorundasın
    eğer
    benimle yaşamak istiyorsan
    hiçbir
    şeyi
    sonuna
    varana dek
    önemsememek
    zorundasın
    sorunları
    çözmeye çalışmaktan vazgeç
    her
    şey kendi kendine çözülür ve
    para
    hesabını es geç bi defa
    her
    şey
    geldiği
    gibi gider
    yettiği
    kadar harcanır
    tuborg
    gold olacak
    ve
    pall mall
    hava
    yağmurlu ise
    evde
    kalıp
    beth’e
    kulak verebiliriz sessizce
    hayır
    sinemadan hoşlanmam
    canın
    isterse tek başına da gezebilirsin
    o
    heriften hoşlanmıyorum ama
    arkadaşın
    olarak kalabilir
    arkadaşların
    beni ilgilendirmiyor
    dün
    gece nerede olduğun da
    hayattaysan
    ve
    keyfin de yerindeyse
    merak
    etmeme gerek yok
    o
    hatun en yakın dostum
    kıskançlık
    beni delirtir
    kafesler
    beni delirtir
    sigarama
    karışılması beni delirtir
    televizyon
    beni delirtir
    kalabalık
    beni delirtir
    akraba
    ziyaretleri
    bayramlar
    davetiyeler
    özel
    günler
    delirmemi
    istemiyorsan
    işime
    karışma
    eğer
    benimle yaşamak istiyorsan
    odamı
    sadece benim temizleyeceğimi bilmelisin
    senin
    de kendine ait bir odan olabilir
    ama
    benim sınırlarımda
    dağınık
    olan hiçbir şeyime dokunamazsın
    eşyalarımın
    yeri değişirse
    hayatımdaki
    yerin değişir
    yemek
    yaparken yardım edebilirim elbette
    bulaşık
    yıkarım
    çamaşır
    yıkarım
    seni
    yıkarım
    sonra
    halılar
    sonra
    ütü
    ama
    bana yeni bir giysi almayı teklif etme asla
    sen
    kendine dünyada ki her şeyi satın alabilirsin
    ve
    emin ol üzerindeki her değişikliği fark ederim
    hayatındaki
    her değişikliği fark ederim
    ve
    yalan söylediğinde
    yalan
    söylediğini bildiğimi bilmelisin
    hayır
    küpe takamam
    hayır
    saçımı taramıyorum
    hayır
    jöle kullanmıyorum
    hayır
    sakalıma şekil de veremezsin
    eve
    gelmediğimde
    bir
    hatunla birlikte olduğumu düşleme
    yalnız
    kalmak istediğimde
    beni
    rahatsız etme
    ve
    hiçbir arkadaşının
    hakkımda
    ne düşündüğünü bilmek istemiyorum
    arkamdan
    konuşulanların
    arkamda
    kalmasını yeğlerim
    dilersen
    evlenebiliriz
    ama
    akrabalarından herhangi biri
    ilişkimizle
    ilgili fikir belirtemez
    ve
    dahası güzelim
    soyut
    acılarını çözmemi bekleme benden
    elin
    kesilip kanarsa
    kanı
    durdurmanın bir çaresini bulabilirim ama
    ruhun
    kanadığında
    ancak
    kan kardeşi olabiliriz demektir bu
    benim
    ruhumdaki kesikler
    hiç
    kapanmaz çünkü
    anlaştık
    mı?
    ha
    bu arada
    sakın
    bana yeni bir saat alma
    son
    on sekiz yıldır
    saatimi
    değiştirmeyi düşünmedim
    pekala
    pekala
    vazgeçtim
    hiçbir
    şey yapmak zorunda değilsin
    tüm
    bunları
    benle
    tanışmadan önce
    içinden
    gelerek ve
    ben
    söylemeden
    yapıyor
    olsaydın
    bir
    şansın olurdu belki
    değişmene
    gerek yok
    kilidime
    uyan bir anahtara ihtiyacım var benim
    seni
    çilingire götürüp yontamam

    18.eylül.2008
  • hiç sırası değil

    parana
    gerek yok
    ben
    de hiç olmadı zaten
    evini
    de boş ver
    bir
    çok kez sabahladı isem kilise sokağında
    bunu
    bir gün
    ömrümün
    sonuna dek sürdürebilecek kadar
    evirilebilirim
    ya
    da mecbur kalabilirim buna
    ki
    tüm evrimler
    mecburiyetten
    ileri gelir
    devrimler
    ise
    daha
    iyi bir yönetim şekli yalanıyla
    yeni
    bir tasma taktırtmaktan öteye geçmez
    ha
    bu arada sen
    beni
    de boş ver hatta
    sen
    tek başına
    dilediğin
    kadar uzağa gerilip
    şut
    çekmek için
    ve
    koşup sonrasında
    ıskalayabilirsin
    defalarca
    sürdürebilirsin bunu
    ben
    denemeyeceğim
    benimle
    burada ölmek konusunda da serbestsin
    ama
    gitmek istiyorsan
    peşinden
    gelmeyeceğim
    ve
    her ne yapıyorsan yap
    kalsan
    da
    gitsen
    de
    kendi
    çevrende dönsen de
    herkes
    senin çevrende dönse de
    yalnız
    başınasın
    benim
    zamanım
    senin
    zamanına
    dikey
    bir konumda akıyor
    anlık
    bir çarpışma dışında
    bir
    daha asla
    hiçbir
    şey
    hiçbir
    şeye
    temas
    etmeyecek
    bunu
    kanıksasan iyi olur
    uydularımdan
    biri olmaktan vazgeç lütfen

    13.eylül.2008
  • where are they now

    geçmişten
    gelen bazı sesler duyuyorum
    yıllar
    öncesinden gelen
    hayır
    sanrı değil
    hayır
    düş görmüyorum
    hayır
    delirmedim
    geçmişten
    geliyor sesler
    yetmişli
    yıllardan
    seksenli
    yıllardan
    doksanlı
    yıllardan
    kulaklığımda
    var olan gezegen
    uydusu
    olduğum gezegen
    neşeli
    hüzünlü
    coşkulu
    aşk
    dolu
    acı
    dolu
    heyecanlı
    ağlamaklı
    ve
    dahası
    dahası
    dahası
    hissedilebilecek
    ne varsa
    hepsini
    kaydetmişler notalara
    ve
    ölümsüz vokalistler
    hiçbir
    zaman susmayacaklar
    asla
    susmayacaklar
    her
    an
    dünyanın
    bir yerinde
    herhangi
    biri
    onları
    dinliyor
    ve
    hissediyor olacak
    kimileri
    çoktan ölmüş,
    kimileri
    kesmiş sesini
    kimisi
    de hâlâ
    müziğin
    peşinde
    eskilerin
    daha iyi olduğunu
    onlar
    da biliyor
    şimdi
    ölmüş olsa da bir çoğu,
    bir
    zamanlar hiç yaşamamış olsalardı eğer
    hayat
    daha sıkıcı olacaktı
    eminim
    bundan
    *
    başlık cock sparrer’in bir şarkısının adıdır

    3.eylül.2008
  • sekiz otuz – yirmi otuz

    sabah
    sekiz
    otuz

    başı
    ramazanın
    ilk günü
    tipin
    teki
    oruç
    tutmaktan bahsediyor
    “allah’ın
    emri bu” diyor
    “tutmak
    zorundasın”
    cevap
    vermiyorum
    boş
    konuşuyor çünkü
    başka
    biri aynı kelimeleri
    aynı
    sırada söyleseydi
    belki
    de boş konuşuyor olmazdı
    ama
    insanları iyi tanıyorum
    bazı
    cümleler
    bazı
    insanlara büyük gelir
    ve
    diğer bazı insanlar, bunu fark etmeyip
    baş
    tacı yapar o büyük konuşkanları
    politikanın
    şifresi budur
    öğlen
    iki
    otuz
    istanbul
    uçağı
    türk
    hava yolları
    uçağın
    içindeyiz
    aynı
    tip
    oruç
    tutan tip
    “başım
    ağrıyor” diyor
    “ağrı
    kesici içsem orucum bozulur mu?”
    ortaya
    söylüyor bunu
    yüksek
    sesle
    “üzerine
    su içmezsen bozulmaz bilader” diyorum gülerek
    “harbi
    mi?” diyor tip ve
    herkes
    gülüyor söylediğime
    öğlen
    üç
    otuz
    alman
    uçağı
    lufthansa
    uçağın
    içindeyiz
    alman
    hostes, ingilizce bir şeyler söylüyor
    ben
    de anladığım kadarıyla cevaplıyorum
    basit
    cümleler olduğu için anlıyorum
    “open
    the door” gibi mesela
    “senin
    ingilizcen var mıydı ya?” diyor aynı tip
    “sana
    karşı yok” diyorum
    aval
    aval yüzüme bakıyor
    o’ndan
    nefret ediyorum
    birinden
    nefret ettiğimi söylüyorsam
    tek
    nedeni samimiyetsiz oluşu ve
    boş
    konuşmasıdır
    başka
    hiçbir neden bence
    nefreti
    haklı kılmaz
    tamamen
    size zıt düşünse bile karşınızdaki
    akşamüstü
    dört
    otuz
    çalılıklar
    sigara
    içiyorum
    yanımda
    aynı tip oturuyor
    yanıma
    gelip oturan kendisi
    sonra
    da bana, “başka yerde sigara iç” diyor
    “oruç
    tutana saygım var ama
    karşıma
    oturan sensin” diyorum
    “burası
    izmir moruk
    rize
    değil!”
    akşamüstü
    altı
    otuz
    merkez
    az
    önce uçak altından çıktık
    tonlarca
    kargo yüklendi
    dinleniyoruz
    aynı
    tip
    “bir
    daha oruç tutarsam siksinler beni” diyor
    “bu
    işte çalışılırken oruç tutulmaz amına koyyim” diyor
    içimden
    lambamın
    cinine sesleniyorum;
    “ya
    şu adamı dilsiz yap
    ya
    da beni sağır”
    “tatildeyim
    moruk” diyor cin
    “eyvallah”
    diyorum
    akşam
    sekiz
    otuz
    paydos
    serviste
    cep telefonuma
    bir
    şiir yazıyorum
    pardon
    ama aslında
    bu
    bir şiir değil
    bu
    bir sihir
    ve
    yıllar önce lambamın cininden
    tatile
    çıkmasını istemiştim
    “ben
    hallederim moruk
    sen
    keyfine bak”

    01.eylül.2008
    – 20:55-serviste
  • kayıp edebiyat

    ölen
    şiirler
    ölen
    öyküler
    zihinde
    yaşamına son veren kelimeler
    vardiya
    saatleri arasında
    otobüste
    serviste
    yani
    demek istediğim
    en
    olmadık yerlerde kapımı çalan
    orospu
    ilham perileri
    önemi
    yok diyorum bazen
    tıpkı
    odamdaki
    bazen
    kaybolan
    yırtılan
    ya
    da yanan
    ya
    da üzerine kül döküp
    sonra
    çöpe attığım
    kağıt
    parçaları gibi
    çıkması
    gerekiyor sadece o an
    kağıt
    üzerine olmasa da olur
    zihnimden
    akıp geçmesi yeterli
    kelimeler,
    cümleler
    ve
    öyle bir anda
    öyle
    güçlü bir peri fısıldıyor ki kulağına
    yazacağı
    en güçlü cümle bu gibi geliyor insana
    ve
    öyle bir anda
    v.i.p
    bagajları gelir
    gider
    götürürsün araçlarına
    ve
    adamlar -bir çoğu-
    ellerini
    bile sürmez
    onların
    çantalarını
    onların
    yanı başına
    güzelce
    yerleştirir
    hiç
    konuşmadan geri dönersin
    ki
    ter kokuyorsundur
    ve
    iğrendikleri bellidir yüzlerinden
    hatta
    bir şoförü
    “ter
    kokuyor bu adam” diyerek
    araçtan
    indirdikleri kayda geçilmiştir
    böyledir
    bu işler
    kimileri
    çalışarak
    sadece
    para kazanmazlar
    benim
    gibi piçler ise
    şiir
    kazanırlar daha çok
    ya
    da öykü
    ve
    kayda geçseler bile
    kaybederler
    o kağıdı da
    unutup
    odanın bir köşesinde
    zihninin
    bir köşesinde
    dünyanın
    bir köşesinde
    rafların
    en gerisinde
    ucuz
    siyah
    beyaz ve
    satın
    almaya değmeyecek kadar da beleş görünür gözüne
    yazı
    da
    baskı
    da
    ruh
    da
    kimse
    el sürmez ve
    ertesi
    ay kitapevine
    hiç
    satmayan bir yayın için
    rafta
    durma bedeli öder
    götünde
    patlayan kopyaları alır
    sokağa
    çıkar
    önüne
    geçene dağıtırsın
    senin
    yerine onlar olur
    karşılarına
    çıkan ilk çöpe atan

    29.ağustos.2008
  • çalışan nehir

    işi bırakmaya karar
    vermiştim. bir anlık öfke denilebilir buna. ama öfkeden çok, bıkmışlık hali
    idi, bıkkınlık ve yorgunluk.. “bu kadarı yeterli” demiştim.. sadece alkol ve
    sigara konusunda diyemiyordum bu üç kelimeyi. diğer her ne varsa yaşamın
    içinde, bir süre sonra mutlaka dolduruyordu limitini. sevdiğim bir müzik
    grubunun son albümüne göz atmaz duruma gelebiliyordum, ya da bir filmin henüz
    27. dakikasında, “bu kadarı yeterli” deyip, es geçebiliyordum geri kalanı, bir
    kitabın 132. sayfasında mesela… “bu kadarı yeterli”. ve hayatım boyunca, en
    çok nefret ettiğim şeylerin liste baştı olmuştu “zorunluluk” fiili.. ve aslına
    bakarsanız, bunun fiil olduğundan bile emin değilim. edebiyat mı? dil bilgisi
    kuralları mı? yazım kuralları mı? hepsinin ırzına geçiyorum ve farkındayım
    bunun, ama hitap ettiğim kesim de çakmıyor zaten edebiyattan ve dil bilgisinden,
    ben anlaşıyorum onlarla, ve onlar da benle, yani iletişim sorunu yaşamıyoruz
    kendi içimizde, anlıyor musunuz? sadece de-da’lar gibi şeyleri önemsiyorum ben…
    o yüzden bana, “imlan ve cümle yapın bozuk olduğu için yazmaya devam edemezsin,
    ben seni anlamıyorum” edebiyatı çeken o çim yakışıklısına şunu söyleyeceğim;
    ben zaten sana hitap eden bir su hortumu değilim evlat. devam edelim.. en başa
    dönelim…
    işi bırakmaya karar
    vermiştim. aynı işteki, ikinci işi bırakma deneyimdi bu. ilkinde, fuardaydık.
    izmir fuarı, stant, eylül başıydı, gecenin on ikisi.. sabah sekiz buçukta ofisi
    açmış, ve akşam iş çıkışı şirketin açtığı fuar standına çağrılmıştım. gitmek
    zorundaydım. henüz işi bırakmak istemiyordum. ve gittim. ve fuar çıkışı, ertesi
    gün için, herkese öğleden sonra gelebileceği söylenmişken, ben yine aynı saatte
    gelmeliydim, bana öyle söylenmişti, “ha siktir” demiştim, kendi içimden, ofisi
    açıcam, telefonlara bakıcam, ortalığı süpürücem, çay demlicem, dünden sarkan
    birkaç faturayı kesicem, ve daha bir dolu iş, ve gecenin ikisinde evdeyim, ve
    “tamam” dedim, “bu kadarı yeterli”
     ve ertesi gün anahtarı ofise gönderttim
    annemle, “işi bıraktığımı söylersin” dedim. ben işi bıraktım ama iş beni
    bırakmadı. bir hafta peşimden koştular. benim gibi bir enayiyi
    bulamayacaklardı. biliyorlardı bunu. köşeye sıkıştım. paraya ihtiyacım vardı ve
    öykülerim beş para etmezdi, ben de beş para etmezdim, yani bir erkek olarak
    başka bir erkek için demek istiyorum, jigolo bile olamazdım hatta, başka bir iş
    bulamazdım, mesleğim çoktu ama belgem yoktu, kanıtlayamıyordum
    yapabileceklerimi, ve savaşı uzatmak için ihtiyacım olan nakde sahip değildim..
    bir hafta geçmişti.. işi bıraktığım günün üzerinden bir hafta.. evdeydim.
    sabahın körü. kapı çaldı. bakkal.. annemle bir şeyler konuşuyor, borcu soruyordu.
    sonra elektriklerimiz kesildi, pat diye üstelik, haber bile verilmeden, balkona
    çıkıp bu kesinti bölgesel mi bize mi özel diye baktım, ve aşağıda yürüyen
    memuru gördüm, seslendim, ve fatura, ödemek, para, iş, ölüm, mesai, film şeridi
    dizildi önümde, sonra buzdolabının üzerine tutturulmuş olan cehennem kadar
    yakıcı kağıt parçaları ilişti gözüme, bu su, bu elektrik, bu telefon, bu kiradan
    eksik kalan, bu oraya, bu buraya, ve telefonum çaldı, patronumun kardeşi bana
    bir şans vermek istediklerini söylüyordu, öğleden sonra ofiste olursam eğer..
    bir şans mı? ben mi size bir şans tanıyacağım, siz mi bana yoksa, diye sormak
    istedim.. soramazdım. yenilmiştim. ve evden yayan olarak otuz beş dakika
    yürüdüm. ofise girdim. patronun kardeşi vardı. sonra patron geldi. nasıl işi
    haber vermeden bırakırdım? burası ciddi bir kurumdu. yol parası verilmiyordu,
    öğlen yemeği olarak yarım ekmek ve bir parça peynir vardı, acemi birliği
    kahvaltısından daha az, anlayabiliyor musunuz, öğlen yemeği bu… ve sigorta
    yoktu, ve maaşın içerde kalacaktı çoğunlukla.. ve bir şans verdim kendime.
    dayanabilirsin koçum dedim. bir iş daha bulana kadar. o sırada birine aşık
    oldum, ve böylece tüm çözümsüzlükleri göz ardı ederek, işe devam ettim. ve aynı
    iş yerindeki ikinci dönemim iki ay sürdü.. tekrar işi bıraktım. bu kez emindim
    kendimden. iki ay boyunca başka bir iş aramış ama bulamamıştım. işi bırakırsam,
    belki daha fazla boş vakitle daha kolay iş arar, belki de bulurdum… denemek
    gerekiyordu. riske giriyordum. riske girmek zorundaydım, aksi takdirde kalıcı
    sinirsel bir hastalık edinecek ya da günde üç paket sigara içip, faturaları
    ödeyemeden kendimi azraile haciz ettirecektim.. muhasebe, çok sigarayı da beraberinde
    getiriyordu.. üstelik temizlik yapıyor, çay yapıyor, müşterilerle telefonda
    ilgileniyor, mal yüklüyor, mal indiriyor ve ufak şirketlerin ofisinde bir patron
    ne kadar angarya iş yığabilirse başına, iki katı ile cebelleşiyordum. son damla
    ise, iş yapmadığımın söylenmesi oldu. hayır ben iş yapmıyordum, bütün gün
    internette geziyordum. ve biriken hiçbir iş yoktu buna rağmen.. ya bir çelişki
    söz konusuydu, ya da kandırılıyordum. monitörümün yönü, patronumun görebileceği
    şekilde çevrildi, ve masamın da yeri değişti tabii. köşeye alındı. ofisteki
    odanın köşesine.. ekranımın, dış kapıdan girişlerde, ve patronun odasından
    rahatlıkla görülebileceği şekilde bir köşeye.. ve önümde sadece duvar var. iki
    koca duvar. sarı renkli duvarlar. bir monitör. ve tüm işlerimi zamanında
    yaptığım ve o an yapacak hiçbir işim olmadığı için, boş boş beklemeye başladım.
    klavyeye dokunmuyordum. bekliyor ve sigara içiyordum. sigara içerken, bir
    yandan da sayı sayıyordum içimden. önce ondan geriye birer birer, sonra birden
    ileriye üçer üçer, sonra 157’den geriye dörder dörder, düşünmemek için
    yapıyordum bunu, zihni uyuşturma ya da avutma yöntemlerimden biridir.. deneyebilirsiniz…
    ve saate baktım, paydosa sekiz saat vardı muhtemelen. çıkış saatim belirsizdi
    ama giriş saatimden bir dakika ileride ofisi açarsam, 2 buçuk ytl ediyordu,
    yanlış duymadınız, geç kalmanın dakikası iki buçuk ytl kesinti iken, geç çıkmak
    diye bir şey söz konusu olmuyordu, mesai yoktu, tam maaş yoktu, sigorta yoktu,
    yol yoktu, yemek yoktu, ve buradan yok olmaya karar verdim tekrar. saat dokuzda
    ofisi kapatıp işten çıktım ve dolmuşta patronumu aradım. aslında, “dokuza kadar
    geleceğim” demişti, “bekle ve çay hazır olsun” demişti ve geldiğinde
    konuşacaktım, dokuza beş kala, “çayı dök, sen çıkabilirsin, ben eve gidiyorum”
    demek için aradı.. ve kapadı. ve daha sonra, ofisi kapatıp durağa çıktım,
    telefon açtım patron tanrıya, tanrı patrona, açmadı telefonu. ve mesaj yazdım
    ben de. mesaj yazmayı sevmiyordum. telefonda konuşmayı da sevmiyordum. dünyanın
    en soğuk icadı olarak nitelendiriyordum telefonu. ama mesajı yazdım, “özverime
    güvenilmeyen bir yerde çalışamam, işi bırakıyorum, ama yarın, izinli olan..” vs
    vs vs.. aynı yerde abim çalışıyordu ve ertesi gün izinliydi. ertesi gün son kez
    işe gidecek, abimin yerine bakacaktım, ama çay vermem demiştim, yük taşımam,
    temizlik yapmam, telefonlara bakmam… sadece faturaları keser, sipariş
    listelerini hazırlarım. bunu söyledim. biladerimi bir günlüğüne tanrıdan azat
    edecektim sadece. sonra ben, kendime başka bir tanrı bulmak için, iş görüşmelerine
    hız kazandıracaktım. ve ertesi gün işe gittim. ofisi açtım. diğer iki eleman
    geldi. depocu elemanlar. ve patron gelip, benim ona çay vermeyeceğimi bildiği
    için, altan’a “bundan sonra sen bakıyormuşsun çay işlerine galiba” dedi, bu
    şekilde emir veriyordu, istek şarkısı gibi emirler yağdırıyordu, kibar bir
    kraldı, ama kraldı sonuçta, ve altan gelene kadar ne benden çay istemiş ne de
    kendine çay koymuştu… krallar daima kendini her işi yapmaktan aciz görüyor
    olmalılar, aciz olmadıklarını biliyorum, kendilerini aciz görmediklerini de,
    ama ben öyle görüyorum.. ve öğleden sonra, kesilecek fatura kalmadığı için
    çıktım, eve gittim. ve iş görüşmeleri geldi ardından. iş yoktu, varsa bile ben
    uygun değildim, diplomam yoktu, tanıdığım kimse yoktu, tecrübem yoktu, onlar
    beni arayacaktı, ve aramıyorlardı, kendimi kaybetmeye hazırlanıyordum, üstelik
    tüm çözümsüz denklemleri göz ardı etmeme neden olan uçan halı sevgilim de yok
    olmuştu, ve tamam dedim.. yeteri kadar iş aradım. şimdi iş beni arayacak.. ve o
    sırada telefon çaldı.. bir yer.. görüştüğüm bir yer.. web tasarım elemanı
    arıyorlardı. form doldurmuş dönüp gelmiştim. beş gün sonra çağırdılar gittim.
    ve adam, işi anlattı. sigorta yok, yol yok, asgari ücret, yemek cebinden… iş
    şu: “birkaç arkadaşlık sitemiz var, sen bunlara birkaç tane üyelik açacaksın,
    hatun isimleri ile, internetten de birkaç fotoğraf bulacak ve profil resmi
    yapacaksın. ve üyelere, işveli mesajlar atacaksın..”
    “başka” diye sordum,
    çünkü biliyordum bu kadarla kalmayacağını
    “ek olarak, çay
    yaparsın, sabah ofisi temizlersin ve seks shopumuzdan gelen izmir içi acil
    siparişleri otobüsle gider müşteriye verirsin”
    “tamam” dedim. ama
    yalan söylüyordum.. evimde internetim kesikti o günlerde. ve ilk iş günü,
    birkaç şey öğrenmem için, bilgisayar başında takılacaktım. zaten öğleden sonra
    gitmiştim, ve paydos sekizde idi. sabah sekiz akşam sekiz.. her neyse, bende
    maillerime baktım, ve birkaç siteye daha, sonrasında bu uyanık askerlerin
    sözünü ettiği arkadaşlık sitelerine göz atar gibi yapmayı sürdürürken,
    maillerimi cevapladım. ve patron altıda gelip, bana beş milyon verdi, “bununla
    yarın gelirken bir temizlik bezi alırsın”
    “tamam abi” dedim,
    yol paramı çıkarmıştım şimdiden, kârda sayılırdım ve üstelik bedava bir
    internet kafe bulmuştum kendime.. akşam sekizde çıkabilirdim. ve akşam sekiz
    olunca “çıkabilir miyim” dedim. “tamam” dedi “çık” yarın kaçta geleceğimi
    sordum, “sekizde ofiste ol” dedi, “bezi almayı unutma”
    ofisten çıktığım
    anda her şeyi unutmuştum. eve geldim, ve iş aramak istemiyorum bir süre dedim.
    bu işe de gitmeyeceğim yarın. ve sonra, iş beni buldu. şans.. bir tanıdık.
    havaalanı. form. torpil. olmuştu işte. güzeldi. on ay sözleşme. yüzde seksen,
    on ay sonra yine işsiz kalacaktım. düşünmüyordum ama.. nasıl olsa on ay içinde
    ben işten sıkılacak ve başka bir işe yatay geçiş yapmayı planlayacaktım. hâlâ
    bunu planlamıyorum gerçi.. ama, sıkıldığımı hissediyorum. her iş, eninde
    sonunda boktanlaşır.. para karşılığı yapılan hiçbir şey zevk vermez, seks
    bile.. yazmak bile.. sanat işe dönüştüğü zaman sanat olmaktan çıkar. ve yaşamı,
    her anlamda, bir tür sanat olarak görenler, mesela  “crispin sartwell”, “bulaşık yıkarken bile,
    bir sanat eseri ortaya koyduğunuzu hayal edin” diye öğütler bana, o yüzden,
    herhangi bir şeyi gerçekleştirmek için çalışmak yerine, tao’ya kapılmak, ve
    “hiçbir şey yapma, her şey olur” demek, en azından boşuna stres yapmanızı
    engelleyecektir.. iş aramıyorum, iş beni bulur. yayınevi aramıyorum. biri
    kitabımı basar. kadın aramıyorum. bir gün denk gelir.. nehire bırakmak kendini.
    balıklar yüzer. yüzmemek nehirde.. kendi akıntın nereye gidiyorsa.. ve, daima,
    güzel bir okyanusa açılırsın böylece, ben henüz nehirdeyim, ve nehir benim
    içimde, chuang tzu gibi konuştuğumun farkındayım ama, kendini, içindeki rüzgara
    bırakmak, ve dışarıda geriye kalan her ne varsa, onları da kendi hallerine
    bırakmak, neyse cümleyi kesiyorum burada.. bir kişisel gelişim kitabı
    yazmıyoruz. kişisel gelişimden de, toplumsal gelişimden de hazzetmiyoruz.. o
    halde, tekrar en başa dönelim… çimlerde imlamı bozuk bulan tip ne demişti;
    “ben gelişim ve
    teknolojiden yanayım, ilerlemek insanları güzel bir yere götürür, iletişim
    önemlidir”..
    tekrar en başa
    dönelim ve ilkel insanların hayatları ile günümüzü karşılaştıralım. gelişimin
    ne menem ve boktan bir şey olduğunu fark etmiyorsak, faturalarla, iş
    aramalarla, ve sırtımıza binip “hadi koçum, çalışan kazanır” diyenlerle el ele,
    ama onların diğer eli cebimizde iken, yaşamaya devam edebiliriz, ya da
    birilerini yaşatmaya.. yaşama içelim.. başka alternatifimiz de yok, ama içine
    sokulduğun boka “tadı güzelmiş, sen de gel” demek ile, “bokun içindeyim, çıkamayacağımı
    da biliyorum, devrim yok, ütopya yok, ama hoşnutta değilim” demek arasında, bir
    fark var sanırım. tıpkı seninle benim aramda bir fark olduğu gibi.. “neden
    fanzinlerde gerçek isimlerinizi kullanmadınız”. gerçek isimler? what is the
    gerçek isimler? gerçek; insanların bakış açılarına göre değişebilen, ve
    gerçekliği ispatlanamaz bir kavramdır. o yüzden, ve daima, ve her yerde, ve
    hiçbir şey olarak, tao vardır. ne gerçek, ne de yalan.. inanıyorum da.. inanmıyorum
    da.
    ying ve yang  ;ve; da ve da

    27.ağustos.2008
  • ardeşen – 2. bölüm

    bir jandarma karakolunda, kazan
    dairesindeyiz. kazan dairesi ve valizlik aynı dört duvarın arasında. bizler de
    o gece, o dört duvarın arasındayız. çoğu gece gibi, kazan dairesindeyiz, ya da
    valizlikte. her ikisi de, aynı mekânın farklı isimleri. bir üçüncü isim daha
    icat ettik, gizli bir isim, alkolik askerlerin taktığı lâkap, “havaalanı”
    diyoruz oraya. ruhumuzu havalandırıyoruz çünkü. ve “ruhu havalandırmak” iki
    anlama gelebilir; ruhu havaya kaldırmak, ruhun hava almasını sağlamak. anti-alkolik
    askerler bir üçüncü anlam daha icat etti, “ruhu kalpten uzaklaştırmak”. böyle
    söylemişti mahir, “alkol ruhu kalpten uzaklaştırır”. haklı olabilirdi.
    nefsimizin kölesi olmuş olabilirdik. ama mahir de, başkalarının nefsine köle
    olmuştu. tarikat liderlerinin nefsine, çünkü tüm kelimeleri, bir yerden
    alıntıydı, kendine ait bir düşünce tarzı ya da fikri yoktu. kimse haklı
    gelmiyordu bu durumda bana; kendi olanlar ve başkasının olanlar vardı sadece..
    başkasının olanlar, liderlerinin isteğine göre hareket ediyor ve bunlardan
    dindar olanları liderlerinin istediğini “tanrı’nın buyruğu olarak”
    görüyorlardı, konumuz bu değildi, konumuz valizlikti, sıcak valizlik, sıcak
    kalorifer, sıcak kazan dairesi, sıcak şarap, sıcak zihin, sıcak cehennem, sıcak
    cennet, sıcak araf…
    bir jandarma karakolunda kazan
    dairesindeyiz. şahin, bekir, cumali, ben. cumali, bizim iki üst devremiz ve
    aynı zamanda kendisi o gün nöbetçi onbaşı. bizler seksen beşe dördüz. cumali
    seksen beşe iki. ben seksen ikiliyim, cumali seksen beşli, şahin seksen beşli, bekir
    seksen üçlü. şahin pdrm, ben de pdrm’yim. bekir sıkı içiyor, cumali içince
    sapıtıyor ama içerken yanımızda bulunan bir üst devre bize güç veriyor. çünkü
    askerlikte, eğer en alt devre iseniz, boğazınızda 3 ay boyunca kopartıp
    atamayacağınız bir tasma bağlı demektir. bir alt devreniz geldiğinde, elinize o
    en alt devrenin tasmasına ait zincirin ufak bir parçası tutuşturulur ve sizin
    zincirinizi tutan sayısı iki devreye düşer. bir alt devreniz daha gelince,
    tasmanız çözülür ancak gözaltı süreniz devam eder, teskere altısınızdır.
    teskereciler kraldır. en sonunda, teskereci olur ve kral olarak, son üç ayı
    yaşarsınız. diğer karakolları bilmiyorum ve kendi yaşadıklarımı anlatıyorum, o
    yüzden bu tespitlerime karşı olanlar, lütfen sadece kişisel gözlemlere dayalı
    bir felsefe güttüğümü ve kesin konuşmadığımı, kendimce yorum yaptığımı dikkate
    alsınlar. pekâlâ, devam edelim.
    bir jandarma karakolunda, kazan
    dairesindeyiz. en alt devre olarak üç kişiyiz. iki devrem, şahin, bekir ve ben.
    bir de iki üst devremiz nöbetçi onbaşı cumali. içiyoruz. şarap. papazkarası. saat
    gecenin on biri. bundan birkaç saat önce, hava kararmak üzereyken ve yağmur hâlâ
    yağmayı sürdürürken bekir yanıma gelip “gece kaç kaç?” dedi, nöbetimi
    soruyordu, “sekiz-on” ve “iki-dört” dedim. akşam sekizde cezaevi nöbetini
    teslim alacak, onda bırakacak ve biraz uyuyup, ikide tekrar gidecektim nöbete,
    dörtte tekrar teslim edip, biraz daha uyuyup, sabah altıda kalkacaktım. hatta
    beş buçukta. koğuşun tuvaletlerini temizleyecektim. mıntıkam orasıydı. “içelim”
    dedi bekir, param yoktu ama bunu söylemedim, gerek de yoktu, para daima
    bulunurdu, borç alınır, kantinde rütbelilerin hesabına birkaç fazla çay çarpısı
    çakılır, ya da koalisyon yapardık. o gece, bekir idi finansörümüz, şahin gözcü,
    cumali de bekçi olacaktı, ben de devriye askeri. bu ne demek? bu şu demek.
    paraları bekir çıkacak, şahin öncelikle dışarı kaçtığım tellerin önünde sonra
    da nizamiye kapısında gözetmen olacak, cumali de “nöbetçi astsubay uyuyor mu?”
    diye bakacak, uyanırsa da odasından aşağı inmemesi için onu oyalayacak bir
    şeyler uyduran bir bekçi olacaktı. bir şeyler yapacaktık işte. arka tellere
    yaklaştım parayı alarak. eşofmanlarla elbette. akşam sekiz on nöbetinden
    gelmiştim. kamuflajları çıkarmış ve eşofmanları giymiştim. cumali herkesi
    koğuşa soktu, “nöbetçi astsubayın emri, yat sayımı var, herkes koğuşa, aşağı
    inmek yasak”. nöbetçi astsubay dokuzda vurmuştu kafayı. adını söylemeyeceğim
    adamın. ama o nöbetçi iken, daima içiyorduk. erkenden uyuyor ve hiçbir şeyle alâkadar
    olmuyordu, belki o da odasında gizlice içiyordu, kim bilir? her neyse, devam
    edelim, cumali yalandan bir sayım yaptı ve sonra koğuştan çıktık, biz, cumali,
    bekir, şahin ve bir de bizle alâkası olmayan birkaç teskereci. bizimle içmek
    isteyenler vardı ama güvenmiyorduk onlara, sıkı içiyorduk ve sıcaktı valizlik,
    sarhoş olup başımızı derde sokabilirlerdi, her ne kadar aralarında bizden de
    sıkı içen alt devreler olma ihtimali varsa da, henüz güvenemezdik. kendimize
    bile güvenmiyorduk. cumali’ye de güvenmiyorduk. ama o olmadan da içemezdik.
    otuz milyon verdi bekir. “15 bira al” dedi. dört kişi. “yeter mi?” diye sordum.
    takviye gerekiyordu, “votka yapalım” dedi şahin. “şarap” dedi cumali. benim
    oyum, sonucu belirleyecekti, kıllık olsun diye “viski” diyebilirdim ve berabere
    kalırdık. ama “iki şarap, geri kalanla bira?” dedim. anlaşmayı imzaladık:
    “tamam”,
    “tamam”,
    “tamam”,
    “pekâlâ” dedim, “herkes görev yerine.” cumali
    ana binaya çıktı, nöbet yerine. bekir otuz kâğıdı cebime soktu ve valizlikte
    askerlerin çantalarından dekor yapmaya başladı. şahin ile tellere doğru
    yürüdük. etrafta birkaç teskereci vardı ama zarar gelmezdi onlardan. sorun olan
    trafikçilerdi. aperiyoduk saatlerde karakola gidip geliyordu gece ekibi, ben
    karakolun karşısındaki tekel bayisinde iken, aniden nizamiyede bitebilir ve
    beni elimdeki suç delilleri ile görebilirlerdi. bu riske değerdi. her türlü
    riske değerdi. ve çöpün üzerinden duvara, oradan da tellere tutunup kendimi
    arkaya salladım. şahin nizamiyeye gidip, okey çekti ve ara sokaktan ana
    caddeye, oradan da karşıya geçtim. şahin bir okey daha çekince, ilk el açıldı.
    okey dışarı atmıştık trafik ekibine karşı. tekel bayiinin içinde, şimdilik
    güvendeydim. beni tanıyordu adam. ilk gidişimde,
    “sen asker misin?” diye sormuştu, çekinerek
    itiraf etmiştim,
    “sorun olmaz değil mi?”,
    “biz de asker olduk koçum” dedi. lazdı
    kendisi üstelik, rize’deydim, doğaldı laz olması, lazlar iyi insanlardı,
    tartışmaya girmediğiniz ya da kızlarına yan gözle bakmadığınız sürece de iyi
    olmaya devam ederlerdi. ben de onlarla aramı iyi tutmaya çalışıyordum, kızları
    ile ilgilenmiyordum zaten, ama tartışmaya girmeye de gerek yoktu.
    “üç yıldır kimse gelmiyor askerlerden
    geceleri” demişti adam, “ilk gelen sensin”. ilk gidişimde de demişti bunu,
    “hadi ya” dedim, alkolik bir devreydik ve üç yıl sonra sezonu açmıştık. ve o
    gün,
    “şarap” dedim, “şarap alacam”. ikinci elin
    taşları dağıtılmış oldu böylece.
    “kaç tane?”,
    “ne var?” saydı ellerindekini, fiyatları
    ile beraber,
    “papaz karası yedi mi demiştin.” diye
    sordum, izmir’e göre fiyatlar uçuktu şarap konusunda, ya da biz ucuz yerleri
    öğrenemeden askerliği bitirdik.
    “evet, yedi”,
    “iki papaz karası, kalanı ile bira”,
    “otuz mu var demiştin koçum?”,
    “evet otuz”.
    “iki şarap, 8 bira?”,
    “anlaştık, aa şey, sigara bir de”,
    “sigara da benden olsun koçum”,
    “eyvallah abi”.
    askerleri seviyorlardı, yemek ısmarlıyor,
    içecek ısmarlıyor, ramazanda sigara içersen peşine takılıyor ya da kızlarına
    asılırsan duvara asıyorlardı seni. seviyordum lazları, bana ters gelen adetleri
    olsa da, samimi buluyordum birçoğunu. özellikle cezaevinde nöbet tutarken
    konuştuğum mahkûmları.
    “ha bu siktiğimin silahını” demişti bir
    keresinde bana bir mahkûm, “ben pazarlayınca suçluyum ama amerika ekonomisini
    silahla kuruyor”,
    “haklısın abi” demiştim. haklıydı. silah
    üretmek konusunda değildi haklı oluşu, çifte standarttaydı söz konusu haklılığı.
    tekel bayiine dönüyoruz tekrar.
    alacaklarımı aldım, kapıda durdum. şahin bir okey daha çekti ve ara sokağa
    saptım. ikinci eli de kazanmıştık trafik ekibine karşı. son ele başladık.
    tellerdeydim. elimde iki torba ile bekliyorum.
    şahin nizamiyeden ağır adımlarla geliyor ve bekliyor. kısa dönem imam var, etrafta
    gezinen. adı mahir. aslında adı mahir değil ama adını unuttum ve ona duyunca
    kıl olacağı bir isim koydum. adı mahir olan imam, kısa dönem askerlik yapan bir
    ispiyoncu. o varken elimdekilerle telden giremem. ama girmek zorundayım. cumali’nin
    yanına gidiyor şahin. nöbeti devralıyor cumali’den. cumali nöbetçi onbaşı
    olarak sahip olduğu tüm hakları kullanıp bahçeye iniyor ve imam’a fırça
    kayıyor.
    “sen koğuş nöbetçisi değil misin? bahçede
    ne işin var?”.
    biraz tartışıyorlar ama sonuçta kolluk
    kazanıyor ve ben de tellerin üzerinden uçup valizliğe iniş yapıyorum torbalarla
    birlikte. üç – sıfır. oyun bitti.
    2.
    saat on bir. anlattığım her şey, buraya
    kadar anlattığım her şey, yarım saat içinde olup bitti. ve valizlikte,
    kalorifer borularının arasında, çantalara oturup, şarapları açarak, biralarla
    karıştırarak, ufacık bir kapalı alanda sigaraya abanıp duman altı olarak,
    içiyoruz. cumali, şahin, bekir, ben…
    birkaç bardak sonra cumali sapıtmaya
    başlıyor. biz ondan hızlı gidip, alkolü tüketiyor ve koğuşa çıkıyoruz. saat on iki.
    on iki – iki nöbetçileri gidecek. kimin götüreceğini bilmiyoruz. çünkü cumali’yi
    sarhoş olarak valizliğe terk edip kapıyı üzerine kilitledik. o orada sızdı. ve
    koğuş nöbetçisi imamda nöbet tutmak yerine, koğuşta uyumayı seçmiş biz
    valizlikte içerken. herkes uyuyor, biz sarhoşuz. on iki – iki nöbetçileri
    nöbete gitmek zorunda. biz uyandırırsak her şeyi çakarlar. cumali uyandırırsa,
    cezaevi nöbetine götürmek yerine denizden dökebilir sıradaki nöbetçileri. kimseyi
    uyandırmaz ve biz de uyursak, saatleri dolan ve değişmeyi bekleyen nöbetçiler,
    cezaevi nöbetçi astsubayını uyandırır, sonrası kıyamet. düşünüyoruz. “bu boku
    içmeden önce düşünseydiniz” diyor santral. santraldeyiz, ona fikir danışıyoruz,
    çünkü o bizim üst devremiz. ordu’lu, kendi halinde bir tip. kıyak insan. “siz
    santralde kalın, ben nöbetçileri uyandırıp hemen gelicem, kendileri gitsin
    nöbete pezevenkler” diyor santral. “tamam” diyoruz. bekliyoruz. santralin yan
    odasında karakol nöbetçi astsubayı uyuyor. cezaevi kapısının girişinde bir
    odada, cezaevi nöbetçi astsubayı uyuyor. kendimizi “dikkat köpek var” yazılı tabelalar
    arasında buluyoruz. tehlike! daha önce de yaşadık bunları. ama bu kez her şey
    karıştı ve üstelik benim gece nöbetim var. şahin sadece gündüzleri nizamiyede
    karakol nöbeti tutuyor. silahı yok. p.d.r.m ve a.s.k raporu işe yaramış.
    karakola gelen vatandaşları, ana binada gitmek istedikleri yere götürüyor
    üstlerini arayıp. sabah sekiz, akşam altı tutuyor nöbeti. güneşte, yağmurda,
    asla izin yapmıyor hafta içi. “memurum lan ben asker değilim” diyor bize. bekir
    kantinci olduğu için, nöbetleri akşamları oluyor bazen. onu da koğuşta tutuyor.
    boka sapan benim. ama hayatımı daima ince bir ipin üzerinde düşme korkusu
    taşımadan cambazlık yaparak harcadım. alışkınım. santral geliyor. nöbetçiler
    gidiyor. nöbetçiler geliyor. şahin ve bekir’le beraber valizliğe iniyor, cumali’yi
    uyandırıp bahçede bir banka oturtuyoruz. ayılması gerekiyor. ve banyoya
    sokuyoruz onu, sonra gözlerini açıp, “bana nöbetçi astsubayı getirin, dövücem
    onu” diyor. bekir ve şahin sızıyor. cumali ile baş başa kalıyor ve saate
    bakıyorum. bir buçuk. iki – dört nöbetim var. hâlâ sarhoşum. ama kendimdeyim.
    yani kendimde olduğumu söylediğim için, sarhoşum demektir. basit alkolik
    mantığı. cumali nihayet kendine geliyor, nöbetçileri güç bela uyandırıyor ve
    nöbete gidiyoruz. ben ne doldur boşalt yapıyorum ne de bot giyiyorum. eksik
    kamuflajlarla ve şarjör almayı unutarak, boş mp5’le, ikinci kuledeyim. nöbetçi
    astsubaya en uzak kule. birinci kuleye geçecek olan tipe, “karakolda nöbetçi
    astsubay kim?” diyorum, söylüyor, tim komutanımmış ve tim komutanımın nöbetçi
    astsubay olduğunu bilseydim, ona da bir şişe götürürdüm diye düşünüyorum. ya da
    daha çok içerdim. ama yapmadım. iki birayı çöpe attık. ama dış çöpe. boş
    şişelerle birlikte. gizlice. orayı anlatmayı es geçtim ve hâlâ es geçiyorum.
    ikinci kulede, not defterime bir şeyler karalayıp, kulenin içinde sızıyorum.
    tahtanın üzerinde. dört olunca gelip değiştirirler nasılsa diyorum. dört-altı buçuk
    nöbetçileri gelir değiştirir. mahkûmlardan da kaçan olmaz. her şeyi, şansa
    havale ediyor ve sızıyorum. ve altı buçukta dürtüyor beni cumali, hava
    aydınlanmış.
    “sabit bıraktım seni nöbette” diyor cumali,
    “kaldıramadım”.

    “boşver” diyorum, “mıntıkadan
    kurtuldum”.
    dört – altı buçuk
    nöbetçisi kısmen mıntıkadan kurtulurdu. karakola gelir, tıraş olur, kahvaltı
    yapar ve içtimaaya çıkardı. böyleydi bizim oralarda. bazen mıntıka yaparlardı
    ama yerine yapacak kimse bulunamamışsa ve her neyse dostlar, iki dört nöbetini,
    iki altı buçuk yaparak, karakola döndüm, kahvaltı yaptım, bir sigara yaktım, tıraş
    oldum, içtima için sıraya girdim. tim komutanım geldi, o gece cezaevinde
    nöbetçi astsubay olan tim komutanım yanıma geldi. beni köşeye çekti ve bir
    sakız verdi, naneli, “al bunu çiğne, hayatını sikicem senin, göt” dedi,
    gülüyordu, gülüyordum…
    27ağustos2008