Kategori: Genel

  • 7.

    büyük
    ikramiyeyi kazanamadığın ya da
    zengin
    bir kadını kafalayamadığın sürece
    ölene
    dek çalışman
    kaçınılmaz
    dedi
    birçok
    iyi dönemlerin de oldu
    ve
    hayatının
    bundan
    sonraki evresinde
    geçmişte
    teptiğin fırsatlar
    tekrar
    önüne çıkmayacak
    ve
    piyango bileti de almazsın sen asla
    ya
    da bir kadın için para ödemediğin gibi
    para
    için bir kadına ödün de vermezsin
    her
    şey bir düşten ibaretti
    ve
    öyle de kaldı
    artık
    kaçınılmaz
    olan tek gerçekle
    burun
    buruna geldiğin zamandasın
    ölene
    dek sürecek olan vardiyalar
    emeklilik
    yaşı
    ortalama
    yaşam ömrünün
    kat
    kat üstündeyken
    üstelik
    doktorlar
    böyle
    gidersen
    birkaç
    yıl daha yaşarsın derken
    sen
    yine de
    alkol
    ve sigaraya devam edip
    ölmeyeceğini
    iddia ediyorsun
    ölümsüz
    olduğunu
    talihin
    senden yana olduğunu
    değil
    oysa
    ve
    ölümsüz de değilsin
    ve
    talih yüzüne gülse bile
    somurtarak
    sırtını döner
    ve
    bir çukur daha kazarsın kendine
    ya
    da tüm felaketler
    ardı
    ardına gelirken
    isyan
    etmekten öte
    yeter
    bile demezsin
    biliyorsun
    çünkü
    eğer
    isteseydin
    düşledikleri
    her şeyi yapabileceğini
    ve
    gücün vardı buna
    mühendis
    olmaya mesela
    ya
    da doktor
    hakim
    savcı
    olmadın
    ama
    olmak
    istemedin
    ve
    yazılarının
    beş
    para etmeyeceğini söyledi herkes
    fanzinlerinin
    bir
    boka yaramadığını
    adam
    olmayacağını
    “size
    ne!” dedin onlara
    kapana
    kısıldığını düşünürken herkes
    isyan
    ederken
    mutsuz
    olmayı sürdürürken
    sen
    yarattığın
    o küçük evrenin
    tanrısı
    olmaya devam ettin
    ufak
    bir oda
    boğuk
    bir tını
    nem
    ve rutubet
    alkol
    kokusu
    uhu
    kokusu
    duman
    altı geceler
    böyle
    iyiyim ben dedin
    böyle
    iyiyim
    şikâyet
    yok
    pişmanlık
    yok
    alınganlık
    yok
    her
    şey olması gerektiği gibi
    her
    şey hak ettiğim gibi
    kimse
    bana bir şey vaat etmedi
    ben
    kimseye bir söz vermedim
    siz
    şimdi orada
    mutsuzluktan
    inlerken
    ve
    elde edemediklerinizin
    düşünü
    kurarken
    bana
    gelip de
    boktan
    yazıyorsun demeyin
    ya
    da beş para etmediğimi
    biliyorum
    bunları
    bunları
    biliyorum
    hemen
    hemen her şeyi
    ama
    değişmeye ya da
    gelişmeye
    çalışmıyorum
    beynim
    kendi rayında ilerliyor
    yaşananlardan
    memnun olmasa da
    kendi
    halinden memnun
    pişman
    değil
    mutsuz
    değil
    mutlu
    değil
    hayal
    kurmuyor
    oyalanıyor
    sadece
    girdap
    oyalanıyor
    hemen
    hemen her şey bundan ibaret
    oyalanmak
    oya
    topu at
    ayşe
    zili çal
    seviyordum
    okuma fişlerini
    onları
    kesip kesip
    yeni
    cümleler üretmeyi
    ve
    hiçbir şey değişmedi aslında
    şimdi
    de gazeteleri kesip
    sonra
    yapıştırıyorum
    kolaj
    deniyor adına
    bir
    ilkokul çocuğu kadar
    mutlu
    olabilirim artık
    farkına
    vardığım şeyleri
    göz
    ardı edersem
    ya
    da sekseninde bir nine kadar
    mutsuz
    olurdum,
    istemediğim
    şeylerin peşinden
    iyi
    bir gelecek için koşup
    sonra
    pişmanlık çekseydim
    yapmadım
    ama
    bir
    kadın geldi
    bir
    kadın gitti
    elde
    var iki
    böyle
    düşündüm
    hâlâ
    böyle düşünüyorum
    kimseye
    küsmeden
    kimseye
    kızmadan
    anlamaya
    çalışmadan hiçbir şeyi
    ve
    aldırmadan geçip giden zamana
    dört
    duvar arasında
    kendimle
    ödeşiyorum
    size
    iyi bir şiir borcum yok
    boktan
    olması
    sadece
    beni ilgilendirir
    ve
    boktan olduğunu düşünseydim bile
    şifonu
    çekmezdim

    6
    aralık 2008
  • baş gargamel


    odada volta atıyorum şimdi
    bir ileri bir geri
    bir geri bir ileri
    ne yapacağını bilmez bir şekilde
    ve hiç bir şey yapamayacağının bilincinde
    senin için uygun görülen asgari ücretle
    sorun;
    çalışmak zorunda olmak
    ve yine de paranın yetmemesi

    günde ortalama on iki saat
    hafta da beş gün
    bazen altı
    ve bazen gündüz bazen gece giderek işe
    ve her geçen gün biraz daha bıkarak
    ve bırakamayacağını bildiğin halde
    istifayı düşünmek servisi beklerken
    sabahın dördünde
    beş iş başı için
    kimse yokken dışarıda
    herkes uyurken
    sinek kaydı yanaklar
    yarı uykulu gözler
    aç karnına üçüncü sigarayı içerken
    ve on beş saat sonra evdeyim derken
    beş iş başı
    on sekiz paydos
    on dokuz ev
    bedenen bitik
    ruhen bitik
    tahammül sınırın çoktan patlamışken
    yama dolu ruhunla
    soğuktan titreyerek
    maaşı hesap ederek
    faturaları ve kirayı
    ve biriken bakkalı
    ve hiçbir şeye ilaç olmayan zamanı
    nereye kadar derken
    hiçbir yere gitmediğini biliyorken
    yerinde bile sayamayıp
    aynı odada
    aynı tempoda
    dakikalarca attığın volta
    bir ileri bir geri
    bir geri bir ileri

    odamdayım şimdi
    duvarlarımla baş başa
    kesilmeyi bekleyen yüzlerce gazete sayfası
    ve yapıştırılmayı bekleyen kolajlar ile
    bir sigara sarıp
    bir boklar yazıyorum
    siz ne derseniz deyin adına
    şiir ya da değil
    ya da ölümün son hecesi
    umurumda bile değil hiçbir şey diyorum
    umurumda oysa
    uçup giden günler
    kayıp giden zaman
    ve her geçen gün biraz daha
    ayak uydurmakta zorlanan ruhum
    hayatta kalma mücadelesi
    bir şekilde kalırsın hayatta
    iyi veya kötü
    günleri yaşarsın
    çalışarak ya da dilenerek
    direnmekten vazgeçerek patronlara
    sorun yaşam şartların değildir oysa
    sorun
    seninle birlikte yaşamaya çalışan insanların
    çalışmana muhtaç olmasıdır
    ve öyle ya da böyle
    bir vefa borcun vardır onlara
    yetmişindeki babana mesela
    ve karışıp gitmeden o toprağa

    balkondayım şimdi moruk
    gecenin bir yarısı
    elimde yazmayan bir kalemle
    harflerin izini bırakıyorum kâğıtta
    bir sigara daha yakıyorum
    ve biliyorum yaşamanın
    yazmaktan daha zor olduğunu
    bir cümle için iki saat düşünerek
    best-seller olan adamlara
    yazmanın daha zor geldiğini de biliyorum
    ve odada volta atıyorum işte
    bir ileri bir geri
    bir geri bir ileri
    sonra duvarlara bakıyorum
    sanki bir şey delip içeri girecekmiş gibi
    kahrolası atlar
    her geçen gün daha kötü koşarken
    kuponlar peş peşe yatarken
    ve tat almazken artık aşka dair cümlelerden
    ağzına yapışan sigara kokusunu umursamazken
    duvarlara bakıyorum
    ve bir duvar daha görüyorum arkasında
    sonra bir duvar daha
    sonra bir duvar daha

    ve başımızdaki gargamel
     “kriz bizi etkilemez” derken
    27 yıldır kriz geçirip
    şirinleri göremiyorum

    04.aralık.2008

  • apron

    çoğu
    zaman iyidir ama
    bazen
    kendimi
    kafese
    tıkılmış gibi hissederim
    apronda
    yüzlerce
    insanın arasında
    tanıdık
    bir yüz görmek umuduyla
    yolculara
    bakarken camın ardında
    aşağıda
    ve
    konuşup dururken insanlar
    izledikleri
    diziler
    becerdikleri
    kadınlar
    ve
    ek iş yapma planları
    ve
    hep aynı cümleler
    aynı
    hayaller
    aynı
    espriler
    üzerine
    tek bir söz bile söylemeye
    gerek
    duymayacağın kadar
    ölü
    muhabbetler
    döner
    durur çevrende
    dönüp
    dururken uçaklar
    “sen
    niye hiç konuşmuyorsun” derler
    “a-a
    sen televizyon izlemiyor musun?”
    “hosteslere
    neden bakmıyorsun?”
    “neden
    tütün içiyorsun”
    adam
    gibi sigara alsana”
    senle
    aynı yaşta olup
    kaliteli
    sigara içen adamlar
    marka
    giyinen
    kira
    ödemeyen
    ailesinin
    yanında yaşayıp
    evlenmeyi
    bekleyen
    çeyiz
    düzen mesela
    çocuk
    yapan sonra
    sağlam
    bir işi olmadan daha
    parası
    olmadan
    ve
    düşünmeden bunları
    boş
    zamanı önemsemeyen
    bıraksalar
    yirmi dört saat çalışabilecek durumda
    maaşı
    az bulsa da
    halinden
    memnun
    iktidardan
    memnun
    ülkeden
    memnun
    tek
    sorun terörmüş gibi sanki
    tek
    ihtiyaçları kadınmış gibi
    ve
    sonra yolcular
    oradan
    oraya giderken
    bagajları
    elli kilo gelen
    ve
    check in’e geç gelen
    ve
    hostesler, hostlar, kaptanlar
    dünyanın
    bütün insanları
    üzerine
    geliyormuşçasına
    çaresiz
    ve bitkin bir halde
    o
    uçaktan o uçağa koşarken
    sürünürken
    hatta
    tek
    bir sigara içemeden
    yemek
    yiyemeden
    güneşi
    görmeden
    yitip
    giden günler
    üstelik
    artan baş ağrısıyla
    günden
    güne çürüyen iç organlarınla
    ruhunu
    korumaya çalışırken
    kaybederek
    biraz daha
    biraz
    daha yaşlanırken
    düşünmeden
    geleceği
    kimseyle
    konuşmadan
    saate
    bakmadan
    takvime
    bakmadan
    yirmiyediye
    yaklaşırken
    seksenyedi
    gibi hisseden
    çoktan
    ölmesi gerekirken
    şans
    eseri hayatta kalmış gibi
    yaşamak
    için çabalamadan
    ölmek
    için çabalamadan
    öylesine
    işte
    gerçekten
    öylesine yaşaman
    ve
    hiç biri senden üstün değilken
    sen
    hiçbirinden üstün değilken
    aynı
    işi yapıp
    farklı
    hayatlar sürdürürken
    ve
    anlatamazken farklı olduğunuzu
    farklı
    hissettiğini
    sadece
    farklı
    bir
    amcık yerine
    pall
    mall’ı tercih edebileceğini
    yanında
    votka ile
    kordonda
    bir gece
    sessiz
    sakin
    gerçekten
    konuşabileceğin
    iki
    sıkı dost ile
    haftada
    bir gün olsa bile
    ve
    sadece bunun için belki de
    atlatman
    gereken iki gece
    iki
    gündüz
    iki
    akşam
    sonra
    tatil
    sonra
    başa saran vardiya
    başa
    saran kabus
    sarpa
    saran hayat
    karıncalar
    misali işçiler
    ağustos
    böceği misali iş verenler
    ve
    masaldaki gibi gitmeyen işler
    güçlü
    ağustos böcekleri
    aptal
    karıncalar
    çalış
    dur sabahtan akşama
    ne
    için olduğunu düşünme
    işe
    git ve eve gel sadece
    televizyon
    izle
    gazete
    oku
    çocuk
    yap
    bir
    maske çıkarıp bir maske tak
    aynen
    bukalemunlar gibi
    renk
    değiştiren yüzler
    renk
    değiştiren ruhlar
    ve
    renk körü olan insanlar
    renk
    körü bir bukalemun gibi hissederken ben
    savunmaya
    geçemezken
    nerde
    nasıl davranılır bilemezken
    ve
    önemsemezken bunu
    önemsemezken
    toplumu
    adab-ı
    muaşereti mesela
    ya
    da her boksa
    içimden
    geldiği gibi giderken ayaklarım
    mesai
    saatleri dışında
    orada
    haftanın
    altı günü
    acayip
    insanlarla
    bir
    arada olurken
    atıp
    tutanları izlerken
    tüm
    bu komediye gülmek isterken
    ya
    da yüzlerine vurmak isterken
    sahte
    unutkanlıklarını
    kendimi
    kafese tıkılmış gibi hissederim
    sadece
    kendimi değil
    herkesin
    kafese tıkıldığını
    ve
    bir anahtarın olmadığını
    ya
    da ölüm dışında
    bir
    çıkış kapısının
    ama
    onlar parmaklıkları görmez
    ve
    el izleri de yoktur onların
    ya
    da dünü hatırlayabilecek kadar
    samimi
    olmaz hafızaları
    yoktur
    ve
    yok olmak istesen de
    var
    olmak istesen de
    elinden
    bu
    sıkıcı aptal dizeler dışında
    hiç
    bir şey gelmediğini bilirsin
    ve
    olan biteni anlatmakta
    zaten
    hiç bir şeyi çözmez
    bir
    günü daha atlattım dersin sadece
    önünde
    binlercesi olsa bile..
    ve
    sonra eve gelip
    odanda
    tek
    başına
    kağıt
    uhu ve makasla
    nefes
    almaya başlarsın

    3.aralık.2008
  • içimdeki ölü makine / ve tüm ölmüşlerime

    içimdeki
    ölü makine / ve tüm ölmüşlerime
    şimdi sana
    her şeyin yolunda gittiğini
    ve mutlu olduğumu söylesem
    inanmazsın biliyorum
    ben de inanmıyorum zaten
    nasıl olduğumu da bilmiyorum
    ya da nasıl hissettiğimi
    galiba hiçbir şey hissetmiyorum son
    zamanlarda
    ve bundan bile emin olamıyorum
    peşinden koştuğum bir şeyler olduğu doğru
    ve yaptığım şeyler de var arada sırada
    işe gitmek ya da
    fanzin hazırlamak mesela
    beyhude uğraşlar kısaca
    fanzin neyi kurtarır?
    çalışmak neyi askıya alır?
    koca bir hiçliğe karşı
    var olma savaşı vermek istemiyorum moruk
    kendimi var etmeye de çalışmıyorum
    bekliyorum sadece
    ve beklerken de boş durmuyorum işte
    oyalanma süreci hepsi
    iş, yazı, kolâj, alkol, sigara, fanzin
    bekleme süresini uzatmak için
    süre gelen sıkıntıyı bertaraf etme yolları
    ama arayış yok
    senin de dediğin gibi
    çoktan kapattık biz o sayfayı
    8 yıl önce bu şehirde
    bir fincanın içine bakıp
    bana söylediğin gibi geçiyor her şey
    ve senden sonra ölenlerin sayısı çoğaldı
    ama senden önce ölmedi hiç kimse
    benim için ölmemişti
    ve ikimizin en iyi dostu
    yanıma gelip
    “o öldü” dediğinde
    arkasından çıkıp
    “bu amcık ağızlıya inanma girdo”
    demeni bekledim
    ve inanmadım da
    hâlâ inanmıyorum
    bana daima
    “hayatını yaşa” derken sen
    üstelik rotterdam’daki bir squat’ta
    önce kafayı bulup
    sonra damarlarını kanatmışsın…
    öyle dediler
    hep bir ağızdan
    tüm dünya bağırdı suratıma sanki
    istenmeyen bir ruhtan kurtulmuş gibi:
    “o öldü”
    aradan üç yıl geçti moruk
    toprağın altında üç yıl
    seni görmeyeli sekiz yıl oldu
    ve “yirmi iki” deyip
    delice bağırdığı günden
    dokuz yıl sonra
    özlem’in intiharı geldi
    haberini almışsındır
    ve belki de berabersinizdir o tarafta
    sonra mı?
    sonra nejat
    sonra ebru
    sonra ilker
    ben buradayım hâlâ
    bekliyorum
    birileri ölürken
    birileri ses etmeden yaşarken uzaklarda
    arayıp sormazken
    birileri telefonlarımı açmazken ve
    birilerine de ben telefon açmazken
    yaşanan her şeyin
    bir ispatı olamayacak kadar donuk
    teslim olmuş bir yüz ile
    ve asla hiçbir şeyi
    tam olarak karşılayamayan kelimelerimle
    hayatta kalmayı sürdürüyorum
    “neden?” diye sormazsın biliyorum
    “yaşamalısın” dediğinde
    aklından kendini öldürtmenin geçtiğini de
    biliyorum
    ve doğru olanı yaptığını da
    doğduğum andan itibaren
    her defasında başa saran
    ve artık
    baştan başlamak istemediğim
    bir evredeyim
    sen buna “tırlatmak” derdin
    teslim olmak değil
    kabullenmek değil
    yenilmek değil
    olsa olsa
    istesen kazanacağın bir maçta
    kazanmak istemediğin bir kupa için
    koşup boşa yorulmamak
    burada böylece bekliyorum işte
    zaman geçiyor hepsi bu
    gerçekten hepsi bu
    ve şimdi eğer
    bana soracaksan tekrar
    aradan geçen 3 yıldan sonra
    “neler yapıyorsun ve ne değişti?” diye
    dediğim gibi adlî tıp uzmanı
    mutlu ya da mutsuz değilim
    umursamıyorum
    aynen senin gibi
    ve senden çalarak biraz ritmini
    hayatta kalıyorum
    tüm yaptığım bu aslında
    hayatta kalmak
    yemek, uyku, nefes, su
    gerisi hortlaklar kasabasındaki bir gerçek
    kadar
    sıra dışı ve düzensiz akmakta
    ve dahası
    seninle
    sıradaki plâka için
    tek mi çift mi yaptığımız
    o can sıkıcı günleri
    her türlü düşe yeğlerim.
    ama düş yok artık
    düşüş de yok
    dedim ya
    hissetmiyorum
    mutsuz bile olamıyorum
    mutlu olamıyorum
    ölemiyorum
    sevemiyorum
    bir şeyin öldürdüğü bir şeyi taşıyorum
    içimde
    hareket etmiyor
    nefes almıyor
    heyecan duymuyor
    aynen kurulu bir saat gibi
    yapması gerekenleri yapmak dışında
    geri kalan tüm zamanlarda
    bu aptal ekranın karşısında
    saçmalıklar dolu dizeler karalayıp
    müzik dinliyor
    hep aynı şeyleri dinliyor
    hep aynı şeyleri izliyor
    hep aynı şeyleri yapıyor
    ve hep aynı şeyleri yaşıyor
    kapasitesi bu kadar
    daha fazlasını beklerseniz
    ya da buna zorlar
    iteler
    ve istemediği bir şeyi
    yapmak zorunda bırakırsanız
    stop eder.
    hıza ayak uyduramayıp
    kendini imha eden
    tüm eski dostlarım gibi

    1.aralık.2008
  • Zincirleme tecavüz tamlaması….

    zincirleme
    tecavüz tamlaması….
    bana diyor ki,
    “en çok sevdiğim şey ağzıma almak.“
    karşılıklı oturuyoruz. o’na, kusturana
    kadar ağzında gidip gelmek istediğimi söylüyorum. o’na, ağzında gidip gelirken
    bir yandan da tokatlayacağımı ve canının çok yanacağını söylüyorum. o’na, “beni
    çok azdırdın kaltak, eğil bakalım” diyorum. o bana, dudaklarının alev gibi
    yandığını, aletimin birazdan ısınacağını söylüyor. bana “abi, sana aşığım”
    diyor.
    boktan bir kanepenin üzerinde, yarı çıplak
    bir halde karşılıklı oturuyoruz ve kameralar bizi çekiyor.
    burası bir film stüdyosu değil. burası,
    üçüncü kalite porno filmlerin çekildiği ve kredi kartınızı sömüren internet
    sitelerinden yayınlandığı bir ev. ben pek fazla kazanmıyorum, ama yükselmeye
    çalışıyorum. yükselip amerika’dan, platinum x pictures’dan, elegant angel’dan,
    mayhem’den, ve diğer amerikan porno stüdyolarından teklif almaya çalışıyorum,
    en ünlü kadın pornostar’larla, sahne aralarında sigara içmek ve dünyanın
    gidişatı hakkında sıradan sohbetler yapmak istiyorum. az sonra ağzına vereceğim
    kadın da yükselmeye çabalıyor. adı amy kadının. tabii gerçek adı bu değil.
    benim sahne adım da timmy. bu ismi seçmiş olmamın özel bir anlamı yok. bu işi
    seçmiş olmamın da özel bir nedeni yok. günlerden bir gün, tiana ile tanıştım,
    bir barda, ve o gece seviştik, ertesi gün bana mesleğinden bahsetti, sonra
    birkaç adamla tanıştım ve kendimi kamera karşısında çırılçıplak buldum.
    kazanılan paraya değmezdi, hatta ek iş yaptığım dönemler bile oldu, ama dünya
    üzerindeki erkeklerin çok büyük bir yüzdesi, sekse para öderken, benim üste
    para almamın kıskanılacak bir tarafı vardı. gündüzleri bir bilgisayar
    şirketinin sevk edilen malları için direksiyon sallıyor, bazı gecelerde kamera
    karşısında sevişiyordum. sonra bir kademe atladım ve daha sık film çevirip,
    diğer işlerde part time çalışmaya başladım. ve şimdi burada, az önce karşılıklı
    sigara içip son cannes film festivali üzerine tartıştığım amy ile, odada bir
    kamera ve işin içinde dolarlar olmadığı sürece yanından bile geçemeyeceğim
    derecede güzel olan amy ile karşılıklı oturmuş, sevişme öncesi konuşmayı
    yapıyoruz. ortada bir replik yok. aklımıza o an geleni söylüyoruz işte. ağzına
    vericem. emicem. delicem. falan filan. sonrada, 22 dakika boyunca sikişicez.
    bize ayrılan süre bu, 22 dakika. yönetmen son beş dakikaya girildiğinde, bize
    haber vericek, bende amy’e “geliyorum yavrum” deyip ağzını hedef alıcam. filmin
    türü p.o.v. adı “sevgili abim”. ensest ilişkileri konu alıyor. kuzenini siken
    adamlar. oğluyla sevişen kadınlar. ablasının ağzına boşalan kardeşler.
    teyzesini arkadaşı ile birlikte ayartan genç delikanlılar. falan filan. amy
    benim kardeşim değil tabiyki. kız kardeşim bir pornocu olsaydı da, pek bir şey
    değişmezdi, sadece aynı sahnede rol almazdık, hepsi bu. sonuçta, bu oyunun,
    kamera karşısında sikişin, bir rol olduğunu, daha ötede bir sanat olduğunu
    düşünmezseniz, ilerleyemez ve part-time işlere mahkum olursunuz. sonra günün
    birinde, bir porno filminize denk gelen patronunuz sizi işten atar ve başka bir
    iş yerinde de aynı sorun devam eder. üstelik bazı zor sahneleri canlandırmak
    için, hafif uyuşturuculara bile yönelebilirsiniz. sonra daha sert uyuşturucular
    gelir. ve aletinize dikkat etmezseniz, kimsenin artık yüzüne bakmadığı yaşlı
    moruklardan farkınız kalmaz. film teklifi almazsınız. ve başka bir mesleğe
    yönelme şansınız kalmamıştır. sonuç, intihar ya da kaldırımlar. zor sahneler
    demişken. evet şu an zor bir sahne çekiyoruz. ben amy’iyi tokatlayacağım. amy’e
    en ağır küfürleri edeceğim. az önce müzik üzerine keyifli bir sohbet yaptığım
    amy’in, artık açık olan ve bize doğrulan kameralar nedeni ile,  gırtlağına kadar sokmuşken aletimi, burnunu
    da sıkıcamki, nefes almasın, bir dakika boyunca böyle durucam, sonra yüzü
    kızarıcak, elleri ile kalçamı itmeye çalışıcak, bir elimle ellerine engel
    olucam, ölmeye yaklaşmışken aletimi ağzından çıkarıp sıkı bir tokat atıcam. o,
    ağzından saçılan salyaları silerken, saçlarından çekip ayağa kaldırıcam ve
    dudaklarına yapışıcam. sonra anal’a geçicez. sonra tekrar oral. sonra onu
    masaya dayayıp yalamaya başlıcam. tüm bunları kameralar açılmadan önce
    düşünmüştüm. kadınlara yeterince sert davranırsam, ekranın gerisinden beni
    izleyen erkekler de o kadar çabuk zevke gelicek. ve sonra benim düzdüğüm diğer
    bir kadının oynadığı filme tıklayacak. sonra bir diğer film. websitemizde yer
    alan seks sahnelerimin izlenme oranları arttıkça, daha çok teklif alıcam. bu
    daha çok kadın, daha çok para ve amerika’ya geçmek için daha çok şans ve
    tecrübe anlamına gelicek. sonra hedeflediğim gibi, sadece bu işe ayrılmış özel
    bölgelerde, mafyanın yönettiği arenalarda, son model kameralarla kaplanmış
    setlerde, çok daha güzel kadınlarla birlikte olucam.
    bu sektörde, erkek oyuncu için, önemli olan
    yakışıklılık değildir, aletinin boyu da değildir, ne kadar iyi seviştiğin ve
    karşındaki kadını ne kadar çok evirip çevirdiğindir. çünkü seni izleyen adam,
    senin yerinde kendisinin olduğunu düşler. kadınlar için durum biraz farklıdır.
    kadın oyuncular, ne kadar genç ve güzelse, o kadar iyi para eder. bir de
    izleyiciye yalan iniltiler ve sahte orgazmları yutturmak gerekir. daha sonra,
    aslında kardeşini becermek aklının ucundan bile geçmeyen bir adam, sırf
    “sevgili abim”de amy ile beni izlerken otuzbir çektiği için, kardeşine başka
    gözle bakmaya başlar. sonra dünya üzerindeki tecavüz oranlarında yükselme başlar.
    sonra daha da yükselir bu oranlar. ve fuhuş için harcanan para da artar.
    paranız yoksa, yakınınızdaki dişilere tacizlere ve tecavüzlere yeltenirsiniz.
    araştırmalara göre, porno veya mastürbasyon
    bağımlılığın iki ana nedeni olabilir. bunlardan birincisi psikolojik
    bağımlılıktır. kişi mutsuzdur, dışlanmıştır yada kadınlara sosyal yaşantısında
    yaklaşamıyordur. ikinci faktör fizyolojiktir. seks sürecinde beynin salgıladığı
    hormonlara bağımlı olmaktır. benim içinse durumun, bir meslek haline gelmiş olması
    dışında kötü bir yanı yok. amy ile yirmi dakika boyunca seviştikten sonra, onun
    ağzının içine boşalıcam, sonra ona “hepsini yut kaltak” diyicem, sonra o
    boynuma atlayıp “canım abim, seni seviyorum” diyecek, sonra kamera kapanıcak.
    ve bende ona “bir şeyin var mı, iyi misin” diye sorucam. çünkü canını fena
    yakmış olmalıyım. ama yönetmen bizden bunu istedi. zevk aldığım bile
    söylenemez. hatta son zamanlarda işe oflayıp puflayarak gider oldum. amy ile
    bugüne kadar 27 sahne çektik. çoğunun sonunda da mekandan beraber ayrılıp bir
    barda kafaları bulduk. yaşadığımız bölgede pek fazla tanınmadığımız için
    insanların arasına karışmamız sorun olmuyor, hem zaten o kadar da popüler
    değiliz. insanların aylık bir ücret ödeyerek kayıt oldukları ve hergün onlarca
    filmi izledikleri bir websitesinin son dönemde parlayan iki çalışanıyız biz.
    duruma böyle bakmak gerekiyor. sosyal bir yaşantımızın olduğu söylenemez. ama
    dünya üzerindeki erkeklerin çok büyük bir çoğunluğu tarafından “amma şanslı
    ibneler” diye anıldığımızı biliyoruz. insanların aklına asla bu işin çok sıkıcı
    taraflarının da olabileceği gelmiyor. normal bir aşk yaşantınız olamıyor
    mesela. evlenseniz de, pek uzun sürmüyor. hem çoğumuz meslektaşlarımızla
    evlenip, yaptığımız işi yapmaya karı kocayken de devam ediyoruz. hem sık sık,
    bu işe zorla kapatılmış kızlar da çıkıyor karşımıza. beraber olmak
    istemiyorsunuz ama başınızdaki patronlar ve adamları sizi tehdit edebiliyor.
    uyuşturucudan çok daha kolay bir şekilde dolaşıma sokabiliyorlar pornoyu.
    zararları ile kimse ilgilenmiyor. çünkü herkes faydalanıyor. toplumsal anlamda
    kadın türü ne kadar bastırılırsa, erkekler bu işe o kadar çok para ödemek
    zorunda kalıyor. ataerkil yapı ne kadar koyuysa, fuhuşa ödenen para da o kadar
    artıyor. çünkü bu işi meslek haline getirmiş ya da getirmek zorunda bırakılmış
    kadınlar dışında kimseyle birlikte olamıyor, o tip erkekler. kendi kadınlarını
    eve hapsedip, dışarda orospu avına çıkıyorlar. gazetedeki tecavüz haberlerine
    hayıflanırken, ertesi gün iki çocuğu olan bir kadına elli milyon ödüyorlar.
    kadın halinden memnun görünüyor. yani amy halinden memnun görünüyor.
    “günaydın timmy” diyor bana, “sigaran var
    mı?”. sabahın dokuzundayız. erkenden uyanmış ve filmin çekileceği eve gelmişiz.
    amy yirmi yedi yaşında ve on yıldır bu işi yapıyor. ilk filmini onyedisinde
    çekip, onsekizinde olarak kayda geçirilmiş. o zamanlar liseli rollerine
    bürünürken, şimdi milf rolünde. yüzünde erkenden beliren kırışıklıkların
    ekranda görünmesini engellemek için fondöten miktarını bir hayli arttırıyor.
    dökülen saçları var. göğüsleri sarkıyor. yeteri kadar para biriktirdiği ya da
    ona bakıcak bir erkek bulduğu takdirde bu işi bırakıp bir çocuk yetiştirmek
    istiyor. tüm bunları az önce, dünyanın önde gelen erkek dergilerinden birine
    verdiği bir röportaj da söyledi. sonra aynı dergi için, elindeki dildoyu içine
    aldığı, birkaç poz verip yanıma geldi. sigara paketini ona uzattım. birer kahve
    içip, iki gün önceki cannes film festivali üzerine konuştuk. sonra yönetmen bey
    yanımıza gelip, bize olayı anlattı. sonra konuşmaya başladık. sonra sevişmeye.
    sonra boşaldım ve o benden çıkan her şeyi yuttu. sonrada bir bara gidip, birer
    bira içtik. sonra ben eve gelip, gözümün önünden gitmeyen çıplak figürleri
    karartmak için ağır bir uyuşturucu hap içtim. çünkü uyuyamıyorum. çünkü
    psikolojim fazlasıyla bozuk. periyoduk olarak haftada 5 sahne çekmem gerekiyor.
    aynen mesai saatleri gibi. internet sitemizin müdavimleri için hergün on film
    yayınlamamız gerekiyor. üyelik anlaşması böyle. benimle birlikte şirkette oniki
    erkek daha çalışıyor. sürüsüne berekette kadın var. onlar bir film için ayrılan
    payın yüzde yirmisini alırken, erkekler yüzde beşle yetinmek zorunda. birde
    kameraman, ışıkçı, makyöz gibi dangalaklar pay alıyor. başımızdaki, onlarca
    internet sitesinin sahibi olan örgütün pastadaki payı daha büyük. kadınlar bazı
    geceler, tanınmış işadamları ile, gizli saklı bir yerde, kamerasız odalara
    davet ediliyor. sonra gazetedeki şiddet ve tecavüz haberlerini okuyoruz. masum
    olduğumu söylemiyorum elbette, ama bu sektördeki en ağır suçlu olmadığımı
    biliyorum. aslında suçun porno’da, uyuşturucu da yada diğer yasadışı işlerde
    olmadığını düşünüyorum. suç, toplumsal yapılardan kaynaklanıyor. ataerkil
    düşünce sisteminden ve kadınlarında erkekler kadar sekse ihtiyaç duyabileceklerinin
    inkar edilmesinden kaynaklanıyor. sonra kadın nüfüsü içinden ayrılan yüzde
    birlik kısmın kimilerince kurban, kimilerince toplumdaki erkek azgınlığını
    dindiren kahraman sıfatıyla çalıştığı genelevler türüyor. kahraman? sonra
    yetmişlik bir adam, evine gelen ondört yaşındaki torununu yarıçıplak soyup
    oynaşırken gazetelere çıkıyor. bir turist önce tecavüz edilip sonra
    öldürülüyor. ya da önce öldürüp sonra tecavüz etmişlerdir. bunu yönetmenimiz de
    düşünüyor. sabah amy’e, “bir sonraki sahnende seni öldüreceğim” dedi,
    “ölüseviciler için bir senaryo yazdım”, “olur” dedi amy’de. ölü rolü yaptırtmak
    yerine, gerçekten öldürürlerse şaşırmam. zaman zaman olan bir şey bu. eğer daha
    yaşlanmadan yeterince yükselemedi isen, ya sokağa atarlar, ya da öldürürler.
    eğer yaşlanmadan bir porno yıldızı olmuş ve sonra emekliye ayrılmış isen, bir
    yuva bile kurabilirsin. ya da belladonna gibi yönetmen olursun. silvia gibi,
    başından bir evlilik geçer. ama her ne şekilde bitirirsen bitir, psikolojin
    bozulmuştur. cinsel fonksiyonların sekteye uğramıştır. ve dahası, eğer
    yeterince bir süre anal sahne çekmedi isen, götünün fiyatı giderek atar. bu
    pazarın müdavimleri, ne zaman ilk anal sahnesini çekecek diye tartışmalara
    girişir. ilk anal filmin satış rekoru kırar. avrupa asılı pornostarlar erken
    yaşta girerler arkadan verme işine. çoğu amerikalı ise, sahne yaşamları boyunca
    asla bir anal ilişkiye girmez, ya da çok çok iyi bir teklif gelirse yaparlar bu
    işi. ve dahası, çoğu erkek pornostar, gay sahnelere de girişmek zorunda
    kalabilir. ben bir kez oynamıştım. aktif olan bendim. ve daha sonra izin
    almıştım. amy benimle dalga geçiyordu. ama çekmek zorundaydım o sahneyi. talep
    vardı. paraya ihtiyacım vardı. ve herifi siktim. aynen böyle. macaristanın en
    köhne yerlerinde, en güzel kadınları ile beraber oluyorken, araya bir de erkek
    kıçı sıkıştı. macaristandayız. üçüncü kalite porno filmlerin el altından diğer
    üçüncü dünya ülkelerine pazarlandığı ülkelerden birinde. sırf kadınları
    harikulade bir güzelliğe sahip diye, diğer kökenlerden gelen ve kanlarında
    macarlıktan bir damla bile bulunmayan starların biyografilerine annelerini
    macar kendilerini melez olarak yazdırdığı ülkede. çoğu starın ırksal kökeni
    melez olarak geçer. mesela, eva angelina, dört ayrı ırktan gelmektedir ve son
    zamanlarda en çok kazananlar listesinde üst sıralara yerleşmiştir.
    düşünebiliyor musunuz, latin, uzak doğu, kafkas ve amerikan kanı taşıyan bir
    insan. her şey bir yalandan ibaret. amy altıma geçip, içinde gidip geldiğimi
    bile fark etmediği halde, inleyip duruyor. sonra ara verip biraz kokain
    çekiyoruz. sonra o bana abi demeye devam ederken, iş bitiyor. yarın melissa ile
    bir sahnem var. ve bu kez, bir mazoşisti kırbaçlıcam. ondan sonra vanessa ile
    deri giysilerin altından çiftleşicez. ondan sonra, okul da seks başlıyor. ondan
    sonra sekreterini sıkıştıran patron olucam rachel ile. ondan sonra betty ile
    karı koca. daha sonra tom ile beraber tekrar amy’yi ortamıza alıcaz. sonra
    paramızı alıp kafaları çekicez. gerçekten bu işler nasıl yürüyor merak ediyor
    musunuz? sasha grey’in kokain çeker gibi bir sehpadan sperm çekerken neredeyse
    ağlayacak duruma geldiğini görmediniz mi? gülüyordu ama. ve bir röportaj
    veriyordu. ben izledim. hayır giyinik vaziyetteydi. gülüyordu ve arada  filminden kısa bir skeç devreye girdi. sperm
    çekiyordu orada çırılçıplak bir şekilde. aletim kıbırdamadı ve içim bir hoş
    olmadı. sonra röportaj metnini bulup kısmen çevirdim. sonra birkaç başka
    röportaj metni buldum. daha sonra birkaç pornostar’ın biyografisine baktım.
    daha sonra bu işin göründüğü gibi olmadığı sonucuna vardım. daha sonra alıcısı
    olan her işten birilerinin de para yemek zorunda kaldığını düşündüm. daha sonra
    “yapana değil yaptıran bak” sözü aklıma geldi. daha sonra işyerimdeki tüm
    hosteslere orospu gözü ile bakan evli erkekleri düşündüm. daha sonra kadınların
    da erkeklerden aşağı kalmadığını gördüm. seksin ayıp sayıldığı her ülkede neden
    pornoya olan ilginin patladığı kafama takıldı sonra. cevabın ataerkil toplum
    yapısında olduğu sonucuna vardım. yasaklanan her şey el altından satılırken,
    devletlerinde bu yasak ticaretten gizli bir payı olduğunu düşünürsem, ileri
    gitmiş olmam dedim. halka, ya da kendi tabanına hoş görünmek için patır patır
    porno siteleri kapatırken, dinen haram sayılan at yarışı, sayısal loto, milli
    piyango gibi oyunlardan vergi almayı sürdüren müslüman bir hükümetim var, ama
    çelişkileri boş verip çenemi kapatsam ve girdap gibi yazmak yerine, macar erkek
    porno starı timmy olsam fena olmaz.

    timmy şimdi amy’nin gırtlağını yırtıyor,
    saçlarını çekiştiriyor, burnunu sıkıyor, bu esnada jack, amy’nin arka
    deliğinde, marty ise ön. sahnedeki dördüncü adam aletini sıvazlıyor, gireceği
    bir delik kalmadığı için… kameraman amy’ye saçını yüzünden çekmesini işaret
    ediyor, açı bozulmasın diye. bir diğer odada amy’nin en yakın dostu, çok yüksek
    bir meblağa, medya patronlarından birinin altına yatıyor ve perdeler örtülü,
    kapılar kitli o sırada. sonra medya patronunun parasını ödediği saat doluyor ve
    dışarı çıkıp sahibi olduğu gazetede neler yazmışlar bakıyor. “dört kişi on iki
    yaşındaki kıza zorla sahip oldu”. “şerefsizler” diyor içinden, arabasına
    atlayıp evine giderken, az önce ödediği paranın yüzde yirmisini alan kadın,
    evine gidip iki yaşındaki kızına, sütünü veriyor… 
  • 6.

    insanlar
    geliyorlar
    tanışmak
    için
    tebrik
    etmek için
    teşekkür
    etmek için
    insanlar
    geliyor
    fanzin
    istiyorlar
    yazı
    gönderiyorlar
    kitap
    gönderiyorlar
    soru
    soruyor ya da
    yardım
    istiyorlar
    ne
    yapacağımı bilemiyorum çoğu zaman
    ya
    da ne söyleyeceğimi
    “eyvallah”
    ile yetiniyorum
    “sağ
    olasın” diyorum
    “elimden
    geldiğince”
    “hayır
    okumadım ama okumak isterdim”
    “kargoyu
    ben öderim”
    “röportaj
    vermiyorum”
    ve
    bazen uzuyor muhabbet
    bazense
    selamdan öteye geçmiyor
    ne
    söylemem gerekiyor?
    onlar
    da bilmiyorlar ne söyleyeceklerini
    “seni
    tanımıyorum galiba” diyorum
    “şey”
    diyorlar
    “şey..
    ben.. yazıların için..”
    boktan
    yazılar
    yüzde
    doksanınızın yüzüme tükürmesine neden olan yazılar
    duygu
    sömürüsü yaptığımı düşündürten yazılar
    bir
    kapitalist olduğumu düşündürten yazılar
    kadınlar
    için yazdığımı düşündürten
    bir
    kopya olduğumu
    sahte
    ya da
    geri
    zekâlı
    “hayır
    değilim” bile demiyorum çoğu zaman
    ses
    çıkarmıyorum
    unutuyorum
    isimleri
    unutuyorum
    yüzleri
    unutuyorum
    adresleri
    unutuyorum
    sürekli
    not tutuyorum yapmam gerekenler için
    ekmek
    alınacak
    elektriği
    öde
    kargo
    gelicek
    kargo
    gidicek
    emin
    abi’yi ara
    tıraş
    ol
    uhu
    al
    sürekli
    notlar
    hatırlatma
    mesajları
    yoğun
    bir işadamıymışım gibi
    telaş
    etmeden ama hızlı bir şekilde
    yetişmesi
    gereken işler sürüsü
    nereye
    koştuğumu bilmiyorum
    önüm
    karanlık
    sağım
    karanlık
    solum
    karanlık
    düşünmüyorum
    bile
    çoğu
    zaman düşünmüyorum
    nerdeyim
    ve napıyorum
    ne
    için bunca çaba
    çaba
    mı gerçekten
    azimli
    değilim diyorum
    hiçbir
    şey yapmıyorum diyorum
    sadece
    kendimle ilgili tüm mesele diyorum
    herkes
    kendinden bahsediyor zaten diyorum
    sabahtan
    akşama dek kendini anlatıyor herkes diyorum
    dün
    başına gelenleri
    geçen
    hafta başına gelenleri
    yıllar
    önce başına gelenleri
    bir
    arkadaşının başına gelenleri
    anlatmakla
    bitmeyen yaşanmış abideler silsilesi
    herkes
    bir anısını anlatıyor bir diğerine
    herkes
    kendinden bahsediyor
    her
    iş yerinde
    her
    arkadaş sohbetinde
    her
    bar taburesinde
    sonra
    biri geliyor ve
    hep
    kendini yazıyorsun diyor
    hepimizin
    yaptığı şey bu diyorum ona
    ve
    ben hiç konuşmuyorum

    yerinde hiç konuşmuyorum
    serviste
    hiç konuşmuyorum
    evde
    pek konuşmuyorum
    dinlemek
    de istemiyorum
    ve
    tekrar kendime bakıyorum
    hangisi
    benim diyorum
    harikulade
    işler çıkardığı söylenen girdap kim diyorum
    bu
    sizin uydurmanız diyorum
    harikuladelik
    bir olay yok diyorum
    seninle
    aynı yerde çalışmak isterdim diyor biri bana
    ve
    o kadar da popüler olmadığımı söylüyorum ona orada
    hiçbir
    şeyimi bilmediklerini söylüyorum
    kimsenin
    hiçbir şeyi bilmediğini söylüyorum
    ve
    günler peşi sıra dizilerken geçmiş haneme
    insanlar
    gelmeye devam ederken
    hayran
    olduğunu söylerken
    görüşmek
    ve konuşmak isterken
    hâlâ
    işyerinde ki
    o
    aptal soğuk sessiz adama
    susmasını
    emrediyorum
    ben
    hiçbir şeyden anlamayan
    ve
    hiç konuşmayan
    ama
    hızlı çalışan
    bir
    yükleme elemanıyım
    ve
    işyerinde kestiğim gazetelerden
    evde
    kolaj yaparım bayım
    getirisi
    yok
    ama
    televizyonunda bir getirisi yok
    siz
    orada ekrana bakın
    ben
    köşede işime bakayım
    uçak
    inince
    hep
    beraber boşaltırız
    yükleriz
    sonra da
    ve
    daha sonra siz anılarınızı anlatırken
    ben
    kedilerle oynarım
    siz
    izlediğiniz dizileri anlatırken
    seviştiğiniz
    kadınları yerden yere vururken
    hükümeti
    tartışıp dururken
    konuştuklarınızı
    akabinde unuturken
    ben
    kedilerle oynarım

    27.kasım.2008
  • kabullenmek zor

    “şiir
    mi o?”
    “bilmiyorum
    bayım,
    buradan
    öyle görünüyor”
    “daha
    çok,
    üstünkörü
    bir karalama gibi”
    “karalama
    da olabilir”
    “bir
    karar ver
    şiir
    mi değil mi?”
    “şiirin
    ne olduğu konusunda
    şüphelerim
    var”
    “şiirin
    tanımını yapamaz mısın yani?”
    “hiç
    bir şeyin bayım”
    “hiçbir
    şey ne?”
    “hiç
    bir şeyi tanımlayamam
    hiç
    bir şeyi tanımıyorum
    hiç
    bir şeyden emin değilim
    bir
    tek şey dışında”
    “ama
    şiir yazıyorsun”,
    “şiir
    olup olmadığını bilmiyorum demiştim”
    “şiire
    benziyor”
    “buradan
    bakınca da öyle göründü bana,
    demiştim”
    “buradan
    bakınca derken?”
    “benim
    açımdan bayım
    bakış
    açısı farkı”
    “bakış
    açısı diye bir şey yoktur
    doğru
    tekdir”
    “görecelik
    kavramını seviyorum”
    “göreceli
    olan tek şey zamandır”
    “bu
    dediğiniz de göreceli olabilir”
    “seninle
    anlaşamayacağız”
    “anlaşamıyor
    olmamız
    ikimizden
    birinin doğru olduğu anlamına gelmez bayım
    her
    ikimiz de
    kendimizce
    haklı olabiliriz
    ve
    bunu kabul edersek
    anlaşamıyor
    olmamız
    sorun
    yaratmaz
    otorite
    göreceliği
    dışlar
    ve
    insani duyguların
    değişkenliğini
    de
    otorite
    kesinliktir
    karşı
    gelinememezlik
    limit
    sınır
    oysa
    dünya üzerinde
    herkes
    için geçerli
    kesin
    bir doğru yoktur”
    “kesin
    olan bir şeyler yok mu hayatında”
    “bir
    hayatım olduğuna inanmıyorum bayım”
    “bir
    hayatın olduğuna inanmıyor musun?”
    “bir
    hayatın olduğuna inanıyorum
    otoriter
    toplumlarda
    tek
    bir hayat söz konusudur
    ama
    o sunulan hayatın
    benim
    hayatım olduğuna inanmıyorum
    ben
    bir kukuleta olmak isterdim”
    “yine
    de ben
    bunun
    bir şiir olduğuna inanmıyorum”
    “inanıp
    inanmamakta özgürsünüz bayım”
    “bana
    kalırsa sen de
    buna
    şiir diyemezsin,
    “şiir
    demedim bayım
    ama
    nedense gelip
    ‘şiir
    değil bu’ dediler”
    “değil
    ama”
    “olabilir
    ve
    önemli değil
    tanımların
    keskinliği yok edilirse
    zihinler
    özgür kalabilir”
    “zararlı
    düşüncelere izin veremeyiz”
    “izin
    istediğimi sanmıyorum bayım
    ben
    kafama göre takılıyorum
    hoşunuza
    gitmiyorsam
    kafesinize
    tıkabilirsiniz
    hiç
    sorun değil
    zihnimin
    içini işgal eden farelerimden
    sıkılmam
    asla
    ama
    sizden sıkıldım
    gidiyorum
    söyleyecek
    bir şeyiniz var mı?”
    “bu
    kafayla gidersen senden bi bok olmaz”
    “bir
    hiç olmayı kabullenebilmek
    en
    harikulade şeydir
    ama
    hiçbir şey olabilmek
    imkansız
    gerçekten”
    “benim
    gözümde sen bir hiçsin”
    “benim
    gözümde de ben
    benim
    için bir hiçim
    anlaştık
    galiba ha?”
    “hayır
    anlaşmadık daha”
    “e
    ebesinin…”

    19-kasım-2008
  • hangi zaman aralığında yaşıyorum

    sabaha
    karşı ve
    sarhoş
    gelirsin eve
    sırılsıklam,
    yağmurda
    tren
    yolunda
    eğitim
    fakültesinin hemen arkasında
    artık
    kullanılmayan rayların yanında
    artık
    kullanmadığın ruhunla beraber
    ıslak
    taşlara oturmuş
    ve
    içmişsindir ölümüne
    ve
    sarhoş gelirsin
    sabahın
    beşi
    biri
    sorar
    “noldu?”
    diye
    “bilmiyorum”
    dersin
    “hiç
    haberim olmuyor olan bitenden”
    “ıslanmışsın”
    der
    “ıslattılar”
    dersin
    delirdiğimi
    biliyorum
    ama
    çözüm için yeterli değil
    bu
    denklemde
    bilinenler
    ve
    bilinmeyenlerin de
    bir
    önemi kalmadı artık
    kurtarmaz
    birinin
    gelip
    kulağınıza
    cevap
    anahtarını fısıldaması
    alınan
    yanlışların
    götüreceği
    doğrular
    kalan
    soruları aşar
    nerdeydin?
    raylarda
    sonra
    bir ağaca işeyip
    eve
    geldim.
    uyuyup
    işe gittim
    uyanıp
    eve geldim.
    biyografimin
    geriye
    kalan sayfalarını
    boş
    bırakıyorum
    bu
    iki satırı
    kopyalayıp
    yapıştırın:
    uyuyup
    işe gittim.
    uyanıp
    eve geldim

    19.kasım.2008
  • köpek

    köpek 

     

    yasak elmanın yarattığı fırtınadan ardakalan ganimeti topladığımızı söyledim ona. bir çözümün olmadığını. ama inatla çözmeye çalıştığımızı bu gizemi. “tanrı var” desen de, “yok” desen de, her iki durumda da boka battığımızı. bizi kurtarıcak bir kahramanın olmadığını. varsa bile kurtuluş aramadığımızı. inanmadığımızı da bir kurtuluşa.  

     

    ne sendenim ne onlardan” gibi, klişe. “ama kendimin de değilim” dedim. kendimde de değilim çoğu zaman. kaptırmışım. gidiyorum. istemediğim bir geleceğe, ve istemeden, ama istediğim şekilde. kaos. anlam karmaşası. 

     

    yazmak, sarhoşluk hali ile açığa çıkan bunalımımım tüccarı sadece. bekliyorum. balkondayım ve bir köpekle konuşuyorum. köpek, sokak köpeği. ben ev insanıyım. ev birinci kat. balkon caddenin hizasında. sabahın beşi.  

     

    çıkışı gecenin ikisinde, buca eski tren istasyonuna gidip içiyor, sonra eve gelip yatıyorum. dönen oda. dönen duvarlar. dönen yatak. kalkıyor ve balkona çıkıyorum. ezan okunuyor. ve bir köpek duruyor yolun ortasında. geçip giderken aniden durup bana bakıyor. yaklaşıyor.  

     

    naber evlat” diyorum, “nasıl gidiyor hayat?” 

    cevap vermiyor bana. havlamıyor. başını bile sallamıyor. dili de içerde. bakıyor sadece.  

    nasıl gidiyor hayat?”  

     

    gitmediğini biliyorum. iyi veya kötü, hiçbir şekilde gitmiyor. bi gram ilerlemiyor. gerilemiyor. yerinde bile saymıyor. takılıp kalmış. donup kalmış.  

     

    ben donup kalmıyorum ama. donup kalan hayat. süreklilik evresi, değişkenlik evresi, donup kalan bu. bu donukluk içinde tekrarları tekrarlayan ben.  

     

    köpekle konuşmaya başlıyorum işte sonra. ve sonra bir sigara yakıp paketi ona uzatıyorum. içmediğini biliyorum. içmiyor elbette, köpek o! köpek olmak istiyorum. sokak köpeği ama. sokakta yaşayan. sürü halinde veya tekil. önemi yok. köpek sadece. değilim ama. hiçbir şey değilim. hiç kimse hiçbirşey değil. sadece farkında değiliz bunun.  

     

    alkol insanı savunmasız bırakır. o yüzden iyi bir şeydir. fiziken
    ya da zihnen senden daha güçlü olmasalar bile, sana o an her şeyi
    yapabilecek fırsata sahip olan insanların gerçekliğini ölçmüş olursun
    alkollüyken.
    alkol insanı ‘gerçekten’ savunmasız bırakır ve aynı zamanda başka bir açıdan saldırganlaştırır da. kişiden kişiye değişir. her şey kişiden kişiye değişir ve yine de toplumsal kurallarla çevrelenmişizdir. normaliteler. standartlar. içimdeki hissizliği giderek arttıran insanlar. gençken direnmeye çalışırsın. değiştirmeye ya da kaçmaya. dünyayı değiştirmek isteyen yeni nesil. dünya değişmez. sen değişirsin. ve yaşlandığın zaman, eğer hala ideallerinden vazgeçemedi isen, eylem yerine yazmayı seçersin. konuşur durursun ya da kahve köşelerinde.  

     

    bu işler böyledir ve hiç bir şey değişmez dedikten sonra, sen de başlarsın değişmemeye. umut ettikçe, dünya seni içine alır, kendine benzetir, başkalaştırır.. ne kadar çok değiştirmeye çalışırsan o kadar çok değişirsin. çünkü sistem aşırı esnektir ve karşısında esnemekten başka çözüm yolu bırakmaz sana.  her iki anlamda da esnemekten bahsediyorum.  

     

    köpekler iyidir ama. köpekler ve kediler. sokakta yaşayan türleri söz konusu. çöpten beslenenleri mesela. insanlar içinde aynı şey geçerli. çöpten beslenen insanlar. şarapçılar ya da.  

     

    kordonda ne zaman otursam yanıma gelip bir sigara ya da para isteyen şarapçılar. belki beleşe yaşıyorlardır ama yaşamıyorlardır aslında. bize göre yaşamıyorlardır. kendilerine göre de yaşamıyorlardır. biz de kendimize göre yaşamıyoruzdur. bizden kat kat iyi yaşadığını söylediğimiz insanlar da kendilerine göre yaşamıyorlardır. istediği her şeyi elde ederek ölen insan yoktur çünkü, sürekli yeni bir şeye gebe insan vardır. o yüzden icat edilmiştir cennet düşleri. ve o yüzden, açgözlülük nedeni ile kovulduğumuz cenneti isteriz, başka bir açgözlülükle. çünkü kısa gelir, ortalama yaşama ömrü. ve o ortalama sürede elde edilen her şey. ve o yüzden iyidir hiçliği düşünmek, kanımca. ölümden sonra hiçbir şeyin var olmadığını düşünmek. 

     

    cennetten kopan elma. cennetten atılan havva. ademle üstünlük veya eşitlik kavgası sonucu düşman olan lilith veya iblis. fark eden bir şey yok. her şey, tüm hızıyla ve bi gram değişmeden devam ediyor. tekrarlar silsilesi.  

     

    köpek. balkon. sigara ve votka. konuşuyorum ve izliyor köpek. sonra susuyorum. sonra gidiyor. ben de peşinden gidiyorum balkonun demirinden atlayıp. eşofmanlar, terlik, sigara, votka, köpek, girdo. izliyorum onu. köpeğin neyi izlediğini bilmiyorum. yürüyoruz. o önde ben arkada. nereye gittiğini bilmiyorum. nereye kadar gideceğimi bilmiyorum. ezan bitiyor. hava aydınlanıyor. ve biz yürümeye devam ediyoruz. sokak köpeği ve ben. bazen bazı çöpleri kurcalıyor köpek. bazı sokaklarda duraksıyor, sağa sola bakıyor. heykelden, mevlanaya doğru yürüyoruz. muhitlerin isimleri bunlar. buca’ya ait muhitler. buca izmir’e ait bir ilçe. ben o köpeğe ait başka bir köpeğim o an.  

     

    ne kadar sürdü bilmiyorum. insanlar işe gitmeye başladı. dükkanlar açılmaya başladı. otobüs ve dolmuşlar işlemeye. yollar dolmaya. sonra bıraktım köpeği. bir sokaktan ayrı yönlere döndük. ben hiçliğimin ruhsuzluğunu izledim sonra. kendimi. eve geldim. uyudum. uyandım ve işe gittim akşam beşte.  

     

    başta sözünü ettiğim fırtınadan geriye kimseye hiçbir şey kalmayacağının bilincinde olarak. ve istemeyerek hiçbir şey, içinde bulunduğum anı, kendimce tüketmek dışında. ve
    üçte biri uykuda geçen bu saçmalığın, üçte birini satarak
    kazanabilirdin, geriye kalan üçte birini, aynen hafta içlerini satarak
    hafta sonunu kazanmak gibi.
     

     

    benim için böyleydi en azından. çoğumuz için de öyle olmalı. o, bana “liberal bir kapitalistsin sen” diyen lavuk için de böyle olmalı. kapitalist değilim ama. sadece bir kapitalist gibi yaşıyorum. herkes öyle yaşıyor artık. kaçacak delik yok çünkü, sokaklardan başka. ve sokaklarda yaşayabilecek kadar kimsesiz değilim hâlâ. öyle olsaydım yaşardım. çoğumuz başkaları için çalışıyor ve yaşıyoruz. ben de öyle yapıyorum. evdeki beş kişinin elektriğe ve suya sahip olup, iyi veya kötü iki veya üç öğün yemek yemesi için mesela.  

     

    çok umarsamazsın, uçlarda yaşıyor ve yazıyorsun” diyor şıllığın teki. umarsamaz olabilecek kadar yalnız değilim diyorum. ama uçta olduğum doğru. ve seni o uçurumdan aşağı atabilirim, yaklaşma diyorum. anlamıyor ama. diğer lavukta anlamayıp yorumlarına devam ediyor. ben de hiç kimseyi anlamayıp yazmaya devam ediyorum. nalan herşeyin farkında ama. işyerindeki üç erkeğe kendini siktirten nalan’dan bahsediyorum. kaba mı oldu uslüp? fabrika dili bu abi. yersen.  

     

    gelip anlatıyorlar. “şöyle bir orospu var, elli kağıda dört saat kadar veriyor.” sonra diğeri telefonunu istiyor. sonra bir diğeri arıyor nalan’ı. ben en kral pembe diziye taş çıkartan işyerimde, olan biteni ve insanları izliyorum. sabahın beşinde düseldorfa giden insanları mesela. ya da sabahın yedisinde vandan peyniri ile beraber gelen insanları. hacca giderken valizinde taş götüren insanları. şaka yapmıyorum. ben yükledim. ve geçiş noktası olan havaalanında, ışınlanmayı düşlüyorum. ancak ışınlanma icat olursa, ölücek olan işimi. ve köpeği bir de. son iki gecedir sokağımdan geçen köpeği. eskiden her sabah balkonun altına gelip yiyecek bekleyen sokak kedisine benzeyecek bu da. sokak edebiyatı bi boka benzemiyor ama, itiraz etmiyoruz, tekrar edip durmayın bunu sürekli. yine de, aynen sizin gibi, tersten anlıyoruz her şeyi.  

     

    bi boka benzemiyor lan bu” 

    yaa, benzersiz demek, süper bişi 

     

    .sonra bi bara gittim. hatunun teki bana bir porno yıldızı olmak istediğini ve bu yüzden amerikaya gitmek istediğini söyledi. ben de bir karadelik olmak istediğimi söyledim, bu yüzden izlandaya gidicem dedim.. babasının ona güler halde “ananı sikeyim senin” dediğini söyledi. “bi kardeşin daha olucak desene” dedim. sarhoştu. sarhoş değildim. sıkılıyordum ama. onun sıkıldığını sanmıyorum. fanzinlerimi verip “gitmem gerek köpeğimi kaçırıcam” dedim. “ne köpeği” dedi. anlattım durumu. tuhafsın dedi. benim dışımda herkes tuhaf, ben gayet doğalım dedim ve eve gelip köpeğimin yoldan geçmesini beklemeye başladım. zack koydum adını köpeğin. giderek zack’e benzeyen bendim oysa. geçen öyküdeki zack’e… böyle.  

     

    12 kasım 2008

  • iyi bayramlar

    iyi bayramlar…
    içiyordum dün gece.
    evdeyim şimdi. nasıl geldim bilmiyorum. hâlâ içiyorum. iki saatte bir paket
    pall mall. başka bir sigara olsa, bu kadar ileri gitmezdim, seviyorum bu içime
    kolayca girip çıkan kancığı, o da beni seviyor, öldürmekten çekinmiyor, sonra
    bira, sonra votka, sonra şarap, karışabilecek ne varsa sıralıyorum üst üste,
    paramın yettiği ne varsa, bakkalın deftere yazmayı kabul ettiği ne varsa…
    dün eski bir
    dostumlaydım, şimdi eski bir bunalımımlayım. içmeye ara verip sızıyorum ve sabahın
    altısında kendime gelip, tekrar içmeye başlıyorum. şimdi sabahın yedisi, odada
    volta atıyorum, bir aşağı bir yukarı, bir yukarı bir aşağı. düşününce, matah
    bir bok gibi gelmiyor bana, kendi ölümünün üzerine yavaş yavaş sürmek, ama
    yapacak daha iyi bir şeyim olsaydı, yaşama devam etmek için, gerçekten
    yapardım. bilmiyorum, bağcıklarımı bile bağlayamıyorum, “bağcıkların çözülmüş”
    diyor biri, “biliyorum” diyorum, “bağlasana” diyor, “üzerine basar ve
    düşersin”. onu da biliyorum ama “yalama olmuş” diyorum “bağcıklarım, tekrar
    çözülüyor, uğraşmak istemiyorum.”
    tüm
    yeteneksizliğini, tüm başarısızlığını, başka birine yıkmak kolay, kızmak,
    öfkelenmek, bağırıp çağırmak, telefonu televizyona ve bira şişesini kapının
    camına fırlatmak kolay, evdekileri bu seslerle ve hıçkırıklarınla uyandırıp
    “tamam sakin olun, iyiyim ben, geçti” demek kolay, bayram sabahı çalışmak
    zorunda olmak kolay, sarhoş olmak kolay, yazmak kolay, bir kadınla beraber
    olmak, içine girmek, dışına çıkmak, üzerinde ve ruhunda gezinmek kolay. zor olan?
    tıkandığımı hissediyorum. evet, zor olan mı? sabah dört sayıklamaları, sabah
    altı sayıklamaları, hem ezberlemiş olmalısınız artık. ama yazacak yeni bir
    şeyim kalmadı. pas geçin beni. yıllar önce yaptığınız gibi. üst üste sigara,
    üst üste acı, kendime sert bir kahve yapıcam muhtemelen, işe gitmeden önce,
    sonra bir sakız alıp, ağzı alkol ve ruhu ekşi kokmayan biri olmaya çalışıcam,
    çünkü çalışmak zorundayım, işe gitmek, eve gelmek, bu oyunu sürdürmek, falan
    filan… hep aynı şeyler.. döner durur… jori yalnızlık üzerine bir şarkı söyler,
    sen de yalnız kalmaya çalıştığını söylersin. kalamazsın ama. hayatın boyunca
    yalnız kalamazsın. bırakmazlar. her yerde bir şey. her şeyde bir yer. aptal
    kelime oyunları. güçlü başlangıçlar. güçlü sonlar. bana yararı yok yazmamın. ya
    size? size olmalı. olduğunu söylediniz. “kendimi iyi hissediyorum okuyunca“
    dediniz. öyleyse okumaya devam edin sıkılana kadar. benim sıkılsam da devam
    edeceğim aşikâr. ki sıkıldım da artık.
    barda bir hatun
    vardı. içiyorduk. klasik giriş cümleleri. zihinsel sallapatiler. o kelimenin
    anlamı ne? ben ne bileyim. sallapati işte. asla ilk hamleyi yapamayan biri
    olarak, üzerime çıkan kadınlardan sıkıldım. bir erkekle, tükürük bezleri
    arasında fark görmeyen kadınlardan sıkıldım. “şiir tadında değil bunlar” diyen
    kadınlardan. erkeklerden. ne kadar sıkı içtiğini test edenlerden de sıkıldım.
    bununla övünenlerden de. cebindeki cüzdan bir hayli şişkinken, sırf fakirliğe
    özendiği için, her yoldan geçene “abi yüz bin lira var mı?” diyenlerden.
    parasızlığa neden özenir ki bir insan? düşmüş bir hayata? acı çekmeye? yerin
    dibine girmeye. dipte bir hayat sürmeye. öyleymiş gibi davranmaya? güzel şeyler
    değil bunlar. güzel bir şey olsaydı, bana denk gelmezdi. başım ağrıyor.
    ciğerlerim ağrıyor. mide, böbrek, kalp, ruh. ruhen de, fiziken de bitmiş
    durumdayım. övünmüyorum bu durumla. siz neden övünüyorsunuz onu da bilmiyorum.
    yeraltı? sokmuşum yeraltına! sokmuşum sarhoş olmaya. sıkı içmeye. acı çekmeye.
    intihara. uyuşturucuya. sekse. hepsine sokmuşum. gidip kendinize daha güzel bir
    eğlence bulun bence. bana hiç eğlenceli gelmiyor sokak edebiyatı. işe yarar bir
    şey gibi de gelmiyor. bizi kurtaracak bir fırsat gibi de görünmüyor gözüme.
    öyle olsaydı, dediğim gibi, bize denk gelmezdi. ya da elimizden kaçırırdık,
    başka biri daha atik davranır ve bizden önce kapardı. aynen pazarda olduğu
    gibi. yılda bir kez, sevdiğin bir t-shirt görürsün, nasıl sevmişsindir o da
    muamma ve yaşlı bir teyze senden önce elini atar. başka yoktur. on yılda bir
    kez sevebileceğin bir hatun görürsün, senden önce başka bir herif el atar, ha
    ha.
    muhteşem taşaklarımı
    sergiliyorum bugün de, “senin gibi yazmak istiyorum, tavsiyelerine ihtiyacım
    var”. yazma benim gibi. benim gibi de yaşama. tavsiye etmiyorum. işe yarar bir
    şey değil bu.
    “resmin var mı?”.
    “zayıfım, kamburum,
    arada bir kekelerim, dişlerim bitik durumda, saçlarım dökülüyor”.
    “ama senden
    hoşlanıyorum”.
    “hayır
    hoşlanmıyorsun. bir sihir bu. sahte sanatın yarattığı çekicilik”.
     oturduğum yerden, yoldan geçen insanları
    görebiliyorum. bayram namazı. ibadet mi yoksa toplumsal davranış tarzımı
    çözemiyorum. toplumsal? toplum, anarşi ve devrim. komik geliyor bana devrim
    fikri. toplumu kurtaracak olan insanlar. hangi toplumu? ne kadar iyi
    tanıyorsunuz? neden değiştirmek istiyorsunuz? nasıl değiştireceksiniz?
    telefonum çalıyor,
    “nükleere karşı bir eylem için bornova’da toplanıyoruz, gelmek isteyeceğini
    düşündüm”. nükleere karşı değilim. taraftar da değilim. ilgilenmiyorum. çünkü
    işe yaramayacağını biliyorum. sizin de işe yaramayacağınızı biliyorum. ben de
    işe yaramıyorum. değişen bir şey olmayacak. siz birkaç yıl içinde, çevrenin
    içine eden bir şirkette işe gireceksiniz, ben de birkaç yıl içinde öleceğim.
    çocuklarımız için güzel bir dünya bırakalım? çocuk sahibi olmamak daha kolay
    bir çözüm bence, ne dersiniz? ürememek? sorunları çözmeye çalışmaz sistem,
    insanların ürettiği ölüm ve uyuşma biçimlerini yasaklar sadece, alkol gibi,
    sigara gibi, uyuşturucu gibi, porno gibi, çünkü üremek zorundayız. iş gücü.
    emek. abur cubur. üç çocuk yapmak yerine seri katil olmayı tercih eden bir
    kadın yok mu? her kadın üç erkek öldürsün. kadın hakları? ilgilenmiyorum
    kadınlarla. insan hakları? insanlardan nefret ederim. demokrasi? çoğunluğun
    azınlığı ve kendilerini düzdürme biçimidir. komünizm? devlet yeteri kadar
    güçlü, daha da güçlenmesini istemiyorum. anarşizm? insanların olmadığı bir
    dünyada can bulabilir belki. hayvanlar için anarşi. hayvan hakları? bir ineği
    mezbahada kesmek yerine avlayarak yiyebilirdim, ama vahşi bir ilkel değilim.
    olmak isterdim sadece. konuşmayı bilmeyen, ateş yakmayı bilmeyen bir ilkel.
    çözüm mü arıyorsunuz? ben aramıyorum. ben içiyorum. bu yüzden kendimi suçlu
    hissetmem gerekiyor. ülke elden giderken, ben sigara içme yasağına karşı
    duruyorum sadece. “spermleri öldürüyor ama sigara”, doğru, öldürüyor, sağlıklı
    bir nesil istiyorlar, iliği bitene kadar çalışan insanlar istiyorlar. zeki ve
    donanımlı ya da güçlü ve dinamik. ya zihnen ya da bedenen satılık insanlar. ben
    her ikisini de sattım dönem dönem. şimdi de satıyorum. umursamaz takılmak? çok
    zor geliyor size bu yaşam biçimi, bunu da marifet sayıyorsunuz, bu da çekici
    bir etken. ama yeteri kadar umursamaz değilim artık. işimi kaybetmek
    istemiyorum. çünkü dört duvarımı, içince rahat rahat işeyebileceğim tuvaletimi,
    sigaramı ve müziğimi kaybetmek istemiyorum. “bu ifadelerinizden yaşamayı
    sevdiğiniz sonucunu çıkartabilir miyiz?”. hayır çıkartamazsınız. bu şekilde
    yaşamayı sevmiyorum. ama başka bir şekilde de yaşayamıyorum. tesadüflere ve
    şansa inanıyorum ben. başıma gelenleri kabullenemiyorum ama isyan edemeyecek
    veya karşı duramayacak kadar güçsüzüm. yeteri kadar zeki değilim. bir kadının
    sonsuza dek bana bağlı kalmasını sağlayamam. şiir yazamam. öykü yazamam. roman
    yazamam. içiyor ve getiriyorum bir şekilde ertesi günü. huzur dört duvarın
    arasında. umursuyorum dört duvarı. yaşama bağlı değilim, kendime bağlıyım.
    “yeterli bir cevap değil bu”. biliyorum yeterli olmadığını. kopuk olduğunu.
    kıçı ve başının farklı olduğunu. tutarsız olduğunu. güçlü bir felsefik
    altyapısının olmadığını. öykü tadında olmadığını. şiir tadında olmadığını.
    güçlü bir politik görüş içermediğini. yeni bir şey içermediğini. benim dışımda
    kimseyi ilgilendirmediğini. ama yazı bu. kabul edersiniz ya da etmezsiniz.
    orası sizi ilgilendirir. bir sigara daha yakıyorum. isteyen var mı?
    hadi bayramlaşalım.
    pekâlâ. bayramın kutlu olsun anne. bayramın kutlu olsun baba. yazımın içine
    ettiğinizi biliyor musunuz? “bugün bayram”. biliyorum bugün bayram. üç gün
    bayram. ama kapıya bahşiş için gelen davulcuya, “ben oruç tutmuyorum” dediği
    gibi tezer’in, “benim için bayram değil” diyebilirim insanlara. ama demeyeceğim
    muhtemelen. işe gidicem ve karınca sürüsü halinde o şehirden o şehire, o
    ülkeden o ülkeye hareket eden insanların bagajları ile ilgilenicem. bugün.
    yarın. öbür gün. günde on üç saat. akşam sekiz sabah dokuz arası. insanlar
    bayramın kutlu olsun diyecek. “senin de” diyeceğim onlara. “sizin de”.
    “hepinizin bayramı kutlu olsun.” allah belânı versin girdo, âmin.
    bu sırada bir
    kırkayak görüp irkiliyorum. masanın üzerinde yürüyor, kalkıp ışığı açıyorum.
    tokaymış o. yürüyordu ama. yürüdüğünü gördüm. kıvrıldığını, dolaştığını oradan
    oraya, iki dakika yürüdü, ışığı yaktım, toka halini aldı. yemin edebilirim.
    halüsinasyonlarımdan da sıkıldım. daha eğlenceli görüntüler istiyorum. “biraz
    lsd almaz mısınız?”. yedi yıl önceydi o. bir süre daha akli dengemi korumak
    istiyorum bayım ya da yavaş yavaş delirmeye devam etmeyi. bir anda delirmek
    istemiyorum. bir anda olmasını istediğim tek şey ölüm.
    insanlara bakıyorum.
    alsancak’ta bir bardayım. karşımda, gerçekten bana benzeyen bir adam var. adı
    ‘toza sor’ o adamın. tuvalete gidiyor ve ben insanlara bakıyorum. sonra masaya
    doğru yürüyor. aynen benim gibi yürüyor. benim gibi düşünüyor. benim gibi
    yazıyor. benim gibi yaşıyor. bu yüzden kızamam ona. beni taklit ettiğini
    düşünmüyorum. bende onu taklit etmiyorum. bir şeyi taklit edemeyecek kadar
    yeteneksizim. ama sahte olabiliriz yine de, ikimizden biri ya da her ikimiz.
    bakıyorum yüzüne. sigarayı yakıyorum. votkayı yudumluyorum. konuşuyor.
    konuşuyorum. insanlar konuşuyor. hemen arka masadaki kısa boylu hatuna
    bakıyorum. o gece düzebilirim o hatunu. çok basit. hatun götürmek çok basit ve
    bu da bir marifet değil. istemiyorum ama, gerçekten istemiyorum. yeniden âşık
    olmak istemiyorum. yeniden iş aramak istemiyorum. yeniden parasız kalmak
    istemiyorum. yeniden kavga etmek istemiyorum, farklı şeyler yazmak istemiyorum,
    sevişmek istemiyorum, konuşmak istemiyorum, ölmek istemiyorum, yaşamak
    istemiyorum.
    “çok umursamaz
    görünüyorsun, etkilendim”,
    “yeteri kadar
    sorunum var julia, ne umursamazlığı? umursamaz olabilecek kadar yalnız
    değilim”. yalnız bırakmıyorlar. biri gidip diğeri geliyor. ailem ölmüyor. ben
    ölmüyorum. aksine üredikçe ürüyoruz. yeni yeğenler, yeni damatlar, yeni
    çocuklar. başım ağrıyor. bir sigara içmeliyim.
    alsancak’ta bir
    bardayım. karşımda bir adam var. konuşuyoruz. kadınlar. yazılar. vardiyalar.
    hayat. hak etmediğimiz sözler. aptallıklarımız. gelip geçici kızgınlıklar.
    gelip geçici hırslar. kötü dönem. iyi dönem, daha fazlası ve daima daha azı.
    “ileride ünlü bir
    yazar olacaksın” diyor bir hatun, saçımı okşuyor, hatırlıyorum bunu evet. ama
    inanmıyorum. hak etmiyorum. “hak etmediğin şeyler gelmiş başına” diyor başka
    bir hatun. “hayır, hak ettim” diyorum ona. burada bu şekilde yaşamayı. bu
    şekilde çalışmayı. bu şekilde yazmayı. üçü de hak ederek kazandığım şeyler. bu
    kadar kötü olmak zorunda değildi her üçü de, farkındayım, ama elimden gelen bu
    kadarı. daha iyisini istiyorsanız, beni pas geçin. çaba sarf etmek istemiyorum
    daha iyi yazmak için, daha iyi bir iş için, daha iyi bir yaşam için, kabul
    edilmeyi beklemek için. kendimi başkalarına sunmak istemiyorum. başkalarının
    onayına. yayınevlerine. dergilere. işverenlere. kadınlara.
    top patlıyor, bayram
    topları deniyor adına. herkes mutlu ve neşe saçıyor şimdi. ben de mutluyum,
    neşe saçmıyor olsam da, mutluyum çünkü işe gidicem. sikik bayramda evde olmamak
    iyi. telefonun kapalı olması iyi. zihnimi kapatıp ellerimi çalıştırmalıyım.
    boşalt yükle. üzerinde düşünecek bir şey yok. sayıyı iyi tut yeter. sun express
    erzurum taşta. pozisyon 2 numara. 124 yolcu. kontuar 88 parçayla kapandı.
    basit. bir, iki, üç. on beş, on altı, on yedi. yirmi otuz kırk. seksen beş,
    seksen altı, seksen yedi. bir parça eksik. gate’den gelecek. pekâlâ. körüğe
    çık. erzurum yolcularına bak. bebek arabasını bekle.
    “sonraki uçağımız
    nedir moruk?”,
    “amsterdam.”,
    “321 mi uçak?”,
    “evet, full gelip
    gidiyor”.
    “hay amına koyayım
    ya”.
    airbus 321.
    hollanda. full. operation gelir ve yüklemeyi verir.
    “öne 75 parça artı
    kargo, arkaya 210 parça”.
    “ebesinin amı” der
    yanındaki tip.
    “umarım
    sığdırabiliriz” dersin yanındaki tipe.
    “başka şansımız yok”
    der.
    üst üste dizersin.
    düzgünce. kapının ağzına kadar gelirsin dize dize. aşağıda bir araba bagaj
    kalmıştır, 25 parça eder bu. ter. soğuk. sigara ihtiyacı. nefes alma ihtiyacı.
    “on dakika kaldı kalkışa”. bant hızlanır. sen hızlanırsın. güç belâ sığar o son
    25 parça. aşağı inersin. dubaları alır, takozu alır ve bir kuytuya geçip,
    kalkışı izlerken sigara içmeye çalışırsın yakalanmadan. “evet” dersin eve geldiğinde.
    işimi seviyorum. düşünmeme fırsat vermeden uyumamı sağlıyor. her şeyi
    ertelersin. sarhoş olmanın başka bir şeklidir bitkin düşmek ve izin gününde,
    orospu bir peri kulağına birkaç cümle fısıldar, yazarsın. çünkü düşünürsün.
    anlatmaktan başka şansın yoktur. stand-up gösterisinde gibi hissedersin
    kendini. komik değilsindir ama. insanlar güler yine de. komik değilsindir ama
    aptalsındır ve yazarken tüm foyan meydana çıkar. sigara. öksürük. yanan boğaz.
    ağrıyan baş. bunlar da matah şeyler değil, anlatıp durmayın artık lütfen ne
    kadar dipte gezdiğinizi. yazabiliyorsanız yazın bunu ama bana anlatmayın.
    “senden daha
    dipteyim ben”. iyi ol. banane bundan.
    “gerçekten
    yeraltında olan benim, sen değilsin” der bir diğeri de…
    ben hiçbir zaman
    “yeraltındayım” demedim ki. öyleysem bile bunu sevdiğimi söyleyemem. nereden
    çıkıyor tüm bunlar bilmiyorum. alt kültür mü? sokmuşum alt kültüre.
    yukarıdakiler ve aşağıdakiler arasında bir karbon kâğıdı vardır. hadi devrim
    yapalım. evinde yemek yapmaya bile gücün yoktur oysa ve tamam, iyice dağıldı
    her şey.
    “yazınızda bir
    bütünlük göremedim” diyecek şimdi de başka biri. bütünlük yok zaten yavrum,
    sallapati var. hoşuna gitmiyorsa, gidip ağır entelektüel ve akademik metinlere
    göz at. yazması günler süren metinlere. yazı savaşlarına. benden uzak dur. ben
    sarhoşum. hepsi bu. anarşist değilim. komünist değilim. liberal değilim.
    milliyete inanmıyorum. halka inanmıyorum. kapitalizme inanmıyorum. demokrasiye
    inanmıyorum. neyin doğru olduğunu bile bilmeyen biriyim ben. sarhoşum sadece.
    herkes sarhoş oluyor artık. başımızdaki denyolar onu da yasaklayacak yakında.
    sistemin işine yaramayacak bir hale gelmen yasak. makinelerine iyi bakmak
    zorundalar. belki de isyan etmemeleri için kendilerini biraz uyuşturabilirler.
    dinle ilgili olduğunu düşünmüyorum. daha çok parayla ilgili bir mesele bu. ben
    de parayla ilgileniyorum. çünkü dört duvara ihtiyacım var. hepsi bu. şimdi
    gidip bayramlaşabilirsiniz, ben de öyle yapıcam muhtemelen. şarkılar için
    teşekkürler jori.

    05.10.2008 – 12:30