Kategori: Genel

  • blogdan, eski yerimize taşınma işlemleri, hazırlıkları.

     3Tb mp3/flac arşivim geçen sene uçtuğundan beri digital müzik
    saçmalıkları arasında premiumlu beleşten geziyorum, sıra youtube music’e
    geldi,9 ay da burdan çakarım.o zamana kadar arşivi eski haline
    döndürmüş oluruz ki çoğu SLSK dışında hiçbir yerde yok zaten

    mesela afrikalı underground rap grupları.. ya da epey epey eski punk
    grupları.. spotify’da youtube’da, “tarayıcı” “uygulama” vs ile
    bulamayacağınız müziğin yüzde sekseni slsk’da. neyse ki toparlıyoz, az kaldı, 4-5 aya digital müzik zırvalıklarından kurtuluyom(neden karşıyım?)

    o mesele uzun,çok farklı boyutları var. para ödenmesi de bu boyutlardan
    biri değil.her neyse,kiraladığım mini VPS üzerinden de,seedbox’ımdan
    güzide müzik paylaşımları yapmak üzere (eskisi gibi) blog’u vps’e
    taşırız o arada. kişisel ve çok kapsamlı e-zine çevirirerek.

    yeni
    yıl hedefi falan değil. yeni yıl hedefim mümkün olduğunca, hatta
    mümkünse hiç evden çıkmamak, (2 ayda bir rutin doktorculuk oyunum hariç
    diyelim) e-zine’mizin üst başlığı da “sizi uzaktan izledim” olacak,
    kayra (of gina)’ya ithafen.

    2000 yılında online olarak başlayıp,
    2002yılında basılı yayıncılığa evrilen, bir ara kalabalıklaşıp çoğalan
    sonra azalıp ıssızlaşan 2014yılında online yayıncılık kısmı
    parasızlıktan ve sorumsuzluktan kapanan kolektifimi de, tek başıma
    (hayaletlerimle) basılısız olarak sürdürürük.

    basılı işler
    istiyorsanız, fahiş fiyat çekerim, yerse. işportal faaliyetleri siktir
    ettim zaten. bu yıl, 6 sene önce ölen online mecrayı diriltirsem, kafi.
    basılı işlerin (kendi işlerimin) yüzde doksanı beleş olmadıkça
    alınmayan, beleş verilince okunmayan, cebimi siken şeyler.

    o
    yüzden işporta miştorto yok,20 senenin ardından, artık yok.basılı iş
    istiyorsan da sipariş verirsin baby.en azından neşterimi öde,uhu, kağıt
    ve toner benden olsun.şehir dışından çıkma işler de
    dağıtmıyorum.göndermeyin.o işi yapan yeni nesil fanzinciler var
    izmirde,ilgilenirler

    ben evimde müzik dinleyip,kağıt kesme
    makinesi olcam. 9,10,11. kitaplarım da bu sene sonuna kadar tamamlanır,9
    bitti zaten,kapak yapacam.neyse susayım,hislerimi guru (r.i.p) abimiz
    dile getirmiş,sözü kendisine bırakayım. haberler bööle.. https://youtube.com/watch?v=hGhI7UeD1bs

    ek olarak, e-zine tamamlanınca, sosyal medyanın tamamından, hesapları açık bırakarak çekiliyorum..

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=hGhI7UeD1bs]

    İzmiryer6 distro

  • taşınma işlemleri ve mevcudiyetimizin

    bir ay kadar önce buralara eklediğim ama iki üç gün sonrasında, öncesinde olamayacak gibi görünen aksiliklerin yolsuzlukların ve olumsuzlıkların gerçekleşme olasılıkları birden bire kesinlik kazanınca uçurduğum duyurumuzu bir takım naneleri de editleyerek tekrar edek,

    buralardan taşınıyorum. muhtemelen bu, bu blog için son post.

    ucuza kapattığım, bir hayli fonksiyonel bir mini server sayesinde, kafamdaki e-zine’i şekillendirebileceğim nihayet…

    bilen bilir, 2000 yılından beri ama online mecrada ama basılı neşriyatçılık aleminde, bir takım düzenbazlıklar ya da düzenbozanlılıklar peşindeyim.

    online mecra kısmı ise, varlığı benim dışımda kimsenin sikinde olmadığı için 2014 yılı sonlarına doğru çulsuzluktan kapanmıştı.. gerçi o günlerden beri bir şeyler sürekli tepe taklak bir şekilde yokuş aşağı gidiyor ya, neyse. ardından, distroma’a ait e-zine durumu, kişisel bir blog ve distro’ya ait bir blog olarak iki haneli bir odaya dönüşmüştü. domain ve hosting masrafını ödeyemediğimden yani..

    basılı neşteriyatçılık kısmını ise, son beş yıldır giderek azalan baskı sayılarımdan sonra, son günlerine geldiğimiz 2019 yılı içerisinde, sadece 5 kopya bastığım yeni işlerim bile elimde patladığı için (işportada bile) bırakmaya karar verdim.

    işportalcılık ya da portakalı soydumculuk durumu da aynı hezeyanlara gebe bir sürece kavuştuğu için, onu da sonlandırmak, doğru olacak.. ki elimde kalan son kitapları da toplu olarak, kardeşim ezman’a, yolda sahaf’a nakletmiştim. sadece fanzinlerden oluşan bir işportanın elbet de anlamı büyük benim için ama, kendi ürettiğim işler elimde patlarken, şehir dışından ya da geçmişten (şapkamdan) çıkan işleri (tavşanları) de tekrar tekrar basıp bir nevi dağıtılmasına aracılık etmek, üstelik o işleri üreten isimler, sizin işlerinizi basmak ya da sadece paylaşmak gibi bir zahmete katlanmıyorken, hamallık gibi görünmeye başladı gözüme.. üstelik sokak da sik gibi oldu artık biliyonuz mu? he siz o yüzden artık takılmaya gelmiyor idiydiniz sanırım. ben yeni aydım işte..

    konserlerde stand açma işlevimimiz de son bulmuştur efenim. çünkü, tek başıma standa durduğum için o konserlerin yüzde sekseninde, konser izleyemiyorum, onu geç tuvalete bile gidemiyor insan, gerçi ben tezgahtan kim ne çalarsa çalsın deyip gidiyom o ayrı da, bazen grupların işleri (plağı filan mesela) sana emanet olunca onu yapamıyorsun.he eskiden durumlar böyle değildi tabii, her konuda, epey kalabalık takılırdık… meselenin ekonomik durum ile ilgili olduğunu öne süren arkidişlerin yalanlarını işitmek istemiyenko artık.

    online mecra kısmına dönersek, evet eskisi gibi çoğul bir mecra olmayacak. şahsıma münhasır mini serverımda, (hosting değil bu kez) kendim çalım kendim söylücem. bu blogda da açıldığı günden beri kendim çalıp kendim söylüyorum gerçi o ayrı. he format bu kez, yine parasızlıktan infilak eden 2009’da ki sitemiz gibi müzikli filmli kitaplı fanzinli manzinli, belki ileride radyolu madyolu olabilir ama, katılıma açık olmaması, ruh ve sinir sistemime iyi gelicek gibi düşünüyorum. hatta tümden illetişim panelini kaldırıp yeni e-zine’mizden, huzura erdirebilirimiz, psikozotik ve paranoyotik hafızamızı.. halüsinasyondan arkidişlerim, yetiyor bana.

    evden çıkmaya da niyetim yok. bazı halledilesi (hastane gibi) işlerim dışında. telefonumu uçuş modundan çıkarasım da yok. böyle iyi. he bak o şarkı da güzeldir aslında, du bi açıp geleyim: https://www.youtube.com/watch?v=_HKE-OwhjDE

    ne diyodum jessika?

    yazdığım çizdiğim zibilyon tane zırvanının da, zannediyorum yüzde otuzu
    burada yer alıyor. yayınladığım 100’den fazla fanzinin de bir kısmısı
    issuu hesabımda. e-zine aktif olursa, pdf’lerini de çakarız tamamının kendi serverımıza.. son iki yıldır daha az yazı yayınlamamın nedeni, birinin yarısı birinin çoğu biten iki romanla kavga etmiş olmam. onları sona erdirince, bir kapak döşeyip yeni e-zine’imize gömeriz abi. basmanın anlamı yok, çünkü fotokopiciye ayıp en azından, o kadar uğraşıyor. beleş verirsem alacağınız şeyi, okumayacağınız ve siklemediğiniz için, talep etmiyor olduğunuz için gerçeğini göz ardı edesim de yok artık. fiziksel baskısı dışında (cd yani) yayınlamadığı demosunda ki isimli şarkı da milis kardeşim o beleş dağıtma ruh halimi iyi açıklıyordu ama neyse, onu da gezdirdik işporta stand bir süre yanımızda..

    2043 yılında hazır olur e-zine, linki buraya atar kaçarız abi.

    önceki duyurumuzda naklettiğimiz kısmı yenileyelim:

    bir çok kereler sinyali verilen, çekip gitme isteği, arzusu, başka
    diyarlara, semalara, -hem sanal dünya anlamında hem de gerçek hayatta-
    zannediyorum 1 kasım’ın ilk saatlerinde, yani şu an, aldığım, nihayet
    alabildiğim demek daha doğru olacak aslında, belirsizlikler ve
    kararsızlıklarla geçen iki senenin ardından, bir sonuca bağlanan
    yaşamsal ivlelenmemem, kendi adıma ve kendim için, en doğru olmasa bile
    en faideli şeyin, buraya dün gece eklediğim son öykümde de sözünü
    ettiğim gibi, sessizlik hakkımı kullanarak, ve ses oluşturabilecek dış
    etkenlerin de ekranıma, telefonuma ya da hayatıma düşmesini de ekarte
    ederek, uzamak olucak, kendi iç sessizliğime…

    para
    bulursam eğer, yani bulabilir isem -şu aralar tüm kitaplarımı
    gönderdiğim yolda sahaf’tan bir miktar gelmesi söz konusu- blog yerine,
    unthatow.com .org .net nokta bilmembişi uzantısı, artık de denk gelirse,
    bir domain alıp, çok daha kapsamlı olan ancak yorum, e-posta, iletişim,
    sosyal medya gibi aktiviteleri olmayan bir e-zine ile, kendi içimde
    yayıncılıkçık hayatıma devam ederim.

    baskı? gerek görmüyorum ve bu anlamda da ciddi ve kendinden emin gerekçelerim var.

    geriye dönüş yapılmasını, yorum atılmasını ya da iletişim kurulmasını kapatma nedenlerim de apaçık ortada.

    sayılardan
    ibaret olan, kaç takipçi, kaç beğeni bağımlılığından öteye geçmeyen
    sosyal medya curcunasına da, bu kez, sonsuza dek ve kalıcı olarak veda
    ediyorum. haber beklediğim üç beş bir şey var, onlarla da meramımı
    halledip, uçuş moduna geçebilirim zannediyorum…

    sonrasına, sonra karar veririz…

    e-zine
    olan sitenin adresi de unthatow nokta bilmem bişi olur işte… olursa.
    olmazsa da, parasızlıktan olmamıştır. wordpress temali bir şeye, o
    platform üzerinden kaykılırım. bu blog, kafamda ki e-zine sistemini
    karşılayamıyor zaten. fanzin olan şeyler de, baskı parasının cebimi
    emmesinden başka bir sike yaramıyor… gerçekten.

    e-zine
    olan dalgayı açar isem, oradan, daha geniş kapsamlı bir şekilde,
    dijital yayıncılıkçılığıma devam ederim. basılı neşteriyat anlamında
    yayıncılıkçılığıma veda etmem şart idi zaten, çok çok çok
    öncelerinden…

    bundan sonra da, umarım, bakkal için bile sokağa çıkmak zorunda kalmayacağım bir hayat ile selamlaşırım..

    o yüzden, şimdilik, ve sonsuza dek, eyvallah…

  • fabrikalarda çalışırken, pek değil hiç konuşmazdım, çok çok büyük bir kesim ile.. işle ilgili durumlar hariç. çünkü ilgimi çekebilecek herhangi bir mesele hakkında pek fazla lafladıklarını işitmezdim.

    okul hayatım boyunca da, içe kapanıklıktan aşırı dışa açılımlara doğru evrilen bir sürecim oldu. yani ilk okulda başlayıp, üniversiteden şutlanana kadar devam eden süreçten bahsediyorum.

    ilk romanım ve ilk kitabım olan “geriye dönüşler” adlı arafımın girişinde de anlattığım gibi, bu süreç, liseden sonra hiç arkadaşsızlığa evrilip, sonrasında, üniversite bitimi, daha doğrusu ardından da askerliğin bitimi ile, kişisel bloğumdan e-zine ve fanzinler evrilen “sokakedebiyati.net” sayesinde, çok arkadaşlılığa, sıkı dostluluğa, çevreye, oto boka dönüştü.

    sonrasında da, 2014 temmuz gibi girdiğim 3. psikoz sonrası 13 günlüğüne kapatıldığım manisa ruh ve sinir hastalıkları zırtapozluğundan çıktığımdan itibaren, giderek azalan çevre, etkileşim, arkadaşlar, dostluklar, ses yani, insan sesi, yanıp sönen bildirim değil, yanıp sönen ekran değil, giderek sessizliğe evrilerek, son yaptığım, (ya da son atağım olan) istanbul ankara macerası sonrası, izmir’de iyice boka sardı… her anlamda..

    ürettiğin işlerden etkileşim alamıyorsan, ya da aldığını hissetmiyorsan, yayınlama zahmetine katlanmazsın. ne internet ortamında, ne de basılı çizili pijamalı işportalı e-postalı c4lü çikolatalı şulu bulu mecralarda…

    insanları, ki burada söz konusu olanlar tanıdığın ve seni tanıyan ve bir zamanlar çok şey paylaştığın kişilerdir, insanları iki yılı aşkın süredir sürekli arayan sen isen ve onlar sadece arada bir veya bir işleri ya da sormak istedikleri bir şey olduğunda seni arıyorlarsa, hal hatır sormalarına dahi geri dönüş almıyorsan, sikerim telefonunu deyip uçuş modundan çıkarmazsın aleti. ama wifi lazımdır, tüm iletişimsel uygulamaları silersin (ki üç dört fasıl önceki öykümde buna benzer bir şeyden bahsetmiş olmalıyım karakterin ağzından)

    dikkat çekmeye çalıştığını, ilgi çekmeye çalıştığını, şunu bunu, neyi düşüneceklerini de, onun bunun şunun, iplemeden, bu bloğa bir not düşmek için, bu metni yazarsın…

    ki onuda google gibi arama motorlarının ya da sosyal medyaların botları dışında okuyan olmaz, onlar da arşivlemek için kelimeleri tarıyordur sadece…

    uzun zamandır yazdıklarımı yayınlamıyorum, ender, çok ender.. uzun zamandır bastığım işlerin basım sayısını giderek azaltıyorum. en son 5 kopya bastım bir işi mesela. o kadarına bile gerek yokmuş, beleş vermeyince olamıyormuş, bunu da çözebiliyorsun çok aptal değilsen. işportada mesela..

    meseleyi uzatmayacağım..durumu dramatikleştirmiş de değilim. gayet iyiyim. hep olduğu gibi yani.

    ama, evden çıkmamanın, insanlarla iletişim/etkileşim kurmaya çalışmamanın, bana kendimi iyi hissettirdiğini söyleyebilirim. son beş yıldır başıma gelen tüm saçmalıkların, gelgitli ruh halimin, tamamiyle sona ereceğini anladım, bu sayede, kendi içime kapanarak.. odadaki kağıt parçalarıma, müziğime, tütünüme, hayaletlerime, masal diyarlarıma, falan filan işte..

    bu blog da kendini kendi kendine imha eder belki zamanla.. orası google amcaya bağlı. diğer zabazingolar da öyle..

  • repost: kuklacı john

    yeri ve zamanı olduğu için, şunu tekrar buraya atıp en üste taşımam ve sonra orada burada paylaşmam, boşa harcanmış bir üç dakika olarak hayatımdan çalınmış olsa da:

    kuklacı john




    hangi yıllardaydı hatırlamıyorum, ama bir zamanlar, daha iyi
    zamanlardı diyerek hatırladığım zamanlar da oldu. şimdiyse, daha iyi zamanlardı
    diye kıyaslayabileceğim bir zaman dilimi yok, içinde bulunduğum son zamanlara
    karşılık, yani her şey her zaman kötüye gitmez dostlar, bunu daha önce de
    söylediğimde, bir zamanlar bana, demişti ki, bir dostum, her şey her zaman
    iyiye de gitmez o zaman, hayır demiştim ona, gitmez ama çoğu zaman, kötüye
    gidiyormuş gibi hisseder insan, büyüdükçe kötüleştiğini.. içinden
    çıkardıkların, içine sığmayacak bir zaman sonra, çünkü sen büyürken, içindeki
    küçülür daima, ve kusarak kusarak kusarak, geceler boyu içtiğin için sabahları
    boş bir mide ile ve öğürtü ile uyanıp, kusarak kusarak kusarak içindeki
    boşluğu, geçirdiğin günlerin geride kaldığını bildiğinde, anlarsın artık,
    içinde kusulası hiçbir şeyin var olmadığını, hiçbir zaman var olmadığını, yani
    en başından beri var olmadığını ve, yazarken yaptığın şeyin, senin içine ait
    olmayan şeyleri çıkarmak için, bir çaba sarf etmekten başka bir şey
    olmadığını.. hayır anlatamazsın, bir bar taburesinde mesela, sana ne kadar
    yakın olduğunu bilirsen bil, herhangi bir insana, diyemezsin yani ona, içimde
    bir boşluk var ve onu neyin dolduracağını bilmiyorum ama daima kusuyorum diye..
    diyemezsin çünkü, o da, her ne kadar seninle aynı durumda olursa olsun, bunu
    sana diyemiyordur, iyi değilsinizdir ve iyiymiş gibi yaparak birkaç bira içer,
    sonra evlere dağılırsınız.. ve sonra sen yine, yoldan aldığın birkaç şişe ile
    eve girer, kimseye çaktırmadan çantanda ne olduğunu, odaya geçersin..
    uyuyacağım ben.. ışıklar kapalı, müzik açık.. içine soktuklarını, çıkarmak
    için, kendini zehirliyorsun.. birkaç şişe sonra sızdığında, ve sabah doğan
    güneş sana hiç de iyi şeyler hissettirmediğinde, annen soruyor, yataktan neden
    çıkmıyorsun, öğlenin ikisi, hasta mısın? sormak istiyorsun ona, bir kez olsun
    sormak, hiç benim gibi hissettiğin zamanlar olmadı mı diye sormak, bir kez
    olsun hissetmedin mi? unutmuş olamazsın.. beni anlamalısın.. anlamak zorundasın
    anne.. lütfen.. gözlerime bak ve bana beni anladığını söyle.. gene içmişsin
    diyecektir size, gene berbat kokuyorsun diyecektir, ve sen kendi içine sinen
    berbatlığı biraz daha hissedersin ama bu koku bana ait değil anne, benim kokumu
    kimse sevmiyor, bende kendimi, kendimi sevmeyeceğim bir hale sokuyorum dersin,
    çünkü kimse seni sevmediğinde, senin kendini sevmen, senin kendini daha da
    kötüye sokmandan başka bir halta yaramaz dersin, dersin ama içinden, çünkü
    dışından da söylediğin her şey, uzay boşluğunda bile asılı kalamayacak sesler
    bütününden başka bir şey değildir.. aksini düşünüyorsanız, size bunun
    söylediğim gibi olduğunu ispatlayabilirim bayım, çünkü şu an ben, içimden
    konuşuyorum, gördüğünüz gibi, buraya kadar bile gelememişsiniz..




    etrafımda bir kalabalık oluşturduğunuzu varsaydığım günlerin
    geride kalmış olmasının nedenini, hepimiz çok iyi bilmekteyiz, çünkü
    oluşturduğumuz boşluğun içine, dahil olmak isteyenlerin büyük bir bölümü, o
    boşluğu doldurmak için var olmaya çabalıyorlardı, ve sonra biz o boşluğu
    ortadan kaldırınca, kendi içlerinde de bir boşluk taşımadıklarını, yani epey
    bir dolu olduklarını düşündükleri için, ortadan kayboldular..




    düşünüyorum da, sokak edebiyatı yokken, pek az insan oluyor,
    varken yeni birileri pat diye ortaya çıkıyor, vay canına, inanılmaz bir dehaya
    sahibim, kuklacı john amca geldi aklıma.. o da mı kim? bir karakterim, kuklacı
    john amca, kendi boğazına ipi takıp, bir üst kata o ipi bağlayınca, herkesi bir
    gülme tuttu ve herif sahnede intihar ederken, onun rol yaptığını ve yaptığı
    kuklaları taklit ettiğini düşündüler, sonra herif öldü, bir kukla gibi, yani
    zaten kuklalar ölmez öyle değil mi? çünkü aslında yaşamıyorlardır da.. o halde
    meseleyi tekrar ele aldığımızda, ve sorduğumuzda sınıftaki öğrencilere, nerde
    kalmıştık diye, büyük bir sessizlik korosu ile karşılaşacağız.. çünkü olay,
    öğretmenin ders anlatması esnasında gerçekleşiyordur, öğretmen susunca çocuklar
    da susar çünkü her ne kadar öğretmenin anlattığı dersi dinlemiyor olsalar da
    duyuyorlardır, sınıfa da arkasını dönmüştür öğretmen, yazıyordur, konuşuyordur,
    anlatıyordur, büyük bir çaba sarfetmiyor olabilir, işinden nefret ediyor bile
    olabilir hatta, ama ben hayatımın hiçbir evresinde, konuşan bir öğretmene karşı
    saygısızlık etmedim, dinlememiş olabilirim, bakın bu konuda haklısınız, ama
    bana gıcık olan edebiyatçı hatunu bile tek dinleyen bendim koca sınıfta, herkes
    konuşuyordu, ve ben yanımdaki ülkücü gençlik kahramanı serkanı susturup, hocaya
    kulak veriyordum.. sonra beni sınıfta bıraktı.. o gün anladım ki, insanlar
    sizin onlara duyduğunuz saygıya göre, notunuzu belirlemezler, yerine
    getirmenizi istedikleri şeylerin kaçta kaçını ve nasıl yerine getirdiğinize
    göre, bir sonuça ulaşırsınız. yani boş bir kağıda adınızı yazıp, onu masasısın
    üzerine koymanız, belki de içiniz de ki boşluğu anlattığınız anlamına gelmemiş
    olabilir.. aslında gelmemiştir, gelmemiştir çünkü içindeki boşluğu anlatabilen
    insanın içinde boşluk yoktur, içinde istemediği doluluklar vardır, onları
    kusuyordur o, asıl içinde bir boşluk taşıyıp onu anlatamıyorsa, o insan,
    korkacaksınız.. yani ölebilir.. anlıyor musunuz ne demek istediğimi?




    eğer bana, yıllar önce bir yayınevi, çok dolu bir herifsin
    deseydi, ben bunu bir hakaret olarak algılayıp, dava açabilirdim, açabilirdim
    çünkü içimde bir doluluk oluşturan o şeyi ben içime almamıştım, aksine çıkarmak
    için çabalıyordum yıllardır, ben kusuyordum, onlar gene giriyordu, kusuyordum,
    gene.. her sabah, otobüse bindiğimde mesela, ya da okula gittiğimde, ya da eve
    gelmeden önce yolda yürürken mesela, dolmuştan inip.. sürekli sürekli sürekli
    içime enjekte edilen sıkıntının sebebini çözmeye çalışmadığımı söylediğimde,
    çözünmeye de çalışmıyorum diye eklemiştim, ve o gün bana “her şey kötüye de
    gitmez o zaman” diyen dostum, o ana kadar dostum olan, demişti ki, “zor olan
    şey, kendini anlatmak değil, sana kendini anlatanı dinleyebilmektir”. yazılar
    üzerine konuşuyorduk ve o gün anladım ki, herif hiçbir şey anlamamış, ulan ben
    kendimi anlatmıyorum denyo demeye çalıştım, ama demedim, bir bira sonra, hadi
    kaçalım artık deyip kaçtım, gerçekten kaçtım yani, çünkü siz hala benim burada
    kendimi anlatma çabası sarf ettiğim gibi bir algıya kapılıyorsanız, sizden de
    kaçardım.. yazmazdım yani, anlıyor musunuz? yazmazdım çünkü, sizi anlamadığını
    bilen biriyle konuşmak gereksizdir.. ve iki yıldır yazmıyorsa bir insan, ve
    yazmak yerine onları zihninden geçirip gitmesine neden oluyorsa, ve giderek
    sıkışıyorsa içinde, içindeki boşluğa, çıkarıp atamadıkları giderek daha güçlü
    bir baskı oluşturuyorsa, ve artık kusmanın da veya sarhoş olmanın da fayda
    etmediğini bildiği için, bunu da yapmıyorsa ve hatta her şeyi siktiredip,
    tanrı’ya dönüyorsa yüzünü, ve lütfen diyorsa ona, dua ederken lütfen gibi bir
    kelimeyi kullanıyorsa, burada biraz durup düşünmemiz gerekiyor, yalnız olmak
    bir şikayet nedeni değildir, asıl yalnız kalamamaktan şikayet etmeli bir
    insan.. günde birkaç saat mesela, odada tek başına kalmaya vakit bulamıyorsa…




    “çok yalnızsın ve ben bunu çok iyi anlıyorum”


    “kendimi yalnız hissettiğim için bir kez bile şikayet
    etmedim ben” diyorum ona, bir bar da oturuyoruz, iki hatun ve ben ve benden
    fanzinlerimi almak için, küldür bakanlığına müracat edip birkaç sigara
    almışlar, ki külünden bir deniz yapalım kendimize, tablonun içinde, ve sonra
    üzerinde sigaramızı söndürünce ölsün tüm balıklar.. evet aynen böyle yapmışlar
    ve ben de buluşmuşum, ve sonra votka kola söylenmesi gerekmiş çünkü bunlar iki
    bira içelim mi demişler, sen de olur demişsin, ve arada hiçbir duygusal veya
    cinsel ivme kazanmayacak olan bir sohbetin eşiğinde sana biri, diğeri tuvalete
    gittiğinde, demiş ki, “yazdıklarını sevdim ben”, eyvallah demişsin sen de, olur
    öyle, ben sevmiyorum, “ yalan söylüyorsun” demiş size, “yalan söyleyenleri de
    sevmiyorum” demişsin, ve sonra ardından bildiğin bir gerçeği açığa çıkarmaktan
    kaçınmışsın… ulan nasıl sevebilirsin, kitapevinden aldığını söylediğin tek
    fanzinde yer alan tek öyküm de iki sayfa eksikti, basım hatası yapmışım, ve hiç
    düzeltmeden bastım onu, bir kez olsun biri, girdo hatalı basmışsın demedi,
    nasıl okudun, bariz hata anlaşılıyor, nasıl yani? hayır böyle demedim, onun
    yerine, şöyle dedim, lita’yi sevdin mi?


    o kim dedi bana, ben de ona, lolita dedim, nabokov’un
    kitabı, hani okuduğunu söylemiştin ya, haa dedi evet severek okudum o kitabı
    ben, ulan lita senin kitapevinden aldığını söylediğin tek fanzindeki karakter,
    nasıl yani, nasıl.. sonra işte, insanlar gelip, 2 senedir, neden yazmıyorsun
    girdo diyor, hayır sormaları gereken soru şu, neden sokak edebiyatını kapattın,
    yazı göndericektim ben.. seni okumuyorum ki.. hiçbir şeyi okumuyorum sitede,
    sadece yazmak istiyorum, radyo yayınlarını hiç dinlemiyor ama ben de radyo
    yayını yapmak istiyorum..




    burada söylediklerimi üzerine alınmaması gereken ve sayıları
    sokak edebiyatının toplam harflerinden daha az olan yakınlarım için bir açıklama
    da bulunmak istiyorum: alının ve gidin be abi. ben de gideyim.. bırakalım bu
    işleri.. hiçbir şeyi çözmüyor artık dilimize bağladığımız düğümler.. ben tüm
    dünyanın ağzına sıçmak istiyorum, öyle bir jilet koymalıyım ki, zack’in diline,
    cümlelerini okuduğunuzda, beyin sarsıntısından ölün istiyorum, ölün de kurtulun
    bu adına postmodern denilen ama bana göre potporiden oluşan zaman diliminden..
    gerçekten bunu istiyorum yani.. ama istediğin şeyi yapman için, kuklacı john
    amca gibi bir seyirci kitlenin olmaması lazım.. yani anlatabiliyor muyum? yani
    olay, tamamen elim sendeye dönüşüyorsa, ve sonra birbirimizin ardından koşmaya
    başlıyorsak, bir anlamı kalmıyor bu işin.. giderek daha da dibe düşme korkusu
    taşıyorsan o yüzden, bizim elimizden tutmaya çalışma, düşersin aşağı.. biz
    aşağı da olduğumuz için değil, senin kendini düşmüş bir hayat yaşadığına iten
    düşüncelerin nedeniyle.. çünkü ben aşağı düşmek veya yukarı çıkmak arasında
    durulan bir dönme dolap olarak görmüyorum bu hayatı.. dibe düşersin düşmesine,
    hepimiz birkaç kere düştük, ama orada kalmaktan hoşnut değilsen, daha da dibe
    düşemezsin.. düştüğünü sanırsın ama, bak bu olabilir, herkes her şeyi
    sanabilir, ve bir sandalyenin gerçekliğinden gerçek anlamda emin olamıyorsanız,
    fotoğrafına bakmanız bile çözmez meseleyi, veya sözlüğe bakıp, oradaki tanıma
    uygun bir eşya aramanız evde, hiçbiri meseleyi çözmez dostlar, sandalye
    sandalyedir ve üzerinde hiç kimse oturmuyorsa bile, orada durmak zorundadır,
    tam karşımda, şu an durduğu gibi, görüyorum onu, odamda bir boş sandalye var ve
    bir kez bile oturmadım üzerinde onun, daima ayaklarımı uzatıyorum ona, pekala
    pekala, o halde bir kez daha düşünelim şimdi, kelimeler onlara kattığımız
    anlamlarla var oluyor olabilir mi? o halde bir sandalyenin anlamı herkese göre
    değişebilir değil mi? pekala meseleyi şu hale getirecek olursak: dibe vurmak
    adlı efsane konusunda; bir gemi düşünelim, ve onun çapasını denize atmak, o
    çapanın dibe vurması, geminin orada karaya yanaşınca yapılması gereken bir
    eylemdir öyle değil mi? ama denize açılırken, çaba geri çekilir.. pekala
    pekala, dibe vurmak dediğimiz şeyin, sizin için ne anlama geldiğini ben
    bilmiyorum, siz de benim kendimi kötü hissettiğimi söylediğim dizelerde, ne
    anlatmamaya çalıştığımı bilmiyorsunuz, ne anlatmamaya çalıştığımı, yani skor
    anlamlar açısından, eşit. ve dahası, şuraya tekrar dönelim: iki hatun, bar,
    fanzinler nedeni ile buluşuldu ve sonra, viski kola içiyorduk, 2007 yılındayız,
    alsancak korku parkı istasyonundayız, ve ben fazlasıyla nankör bir adam olduğum
    için, hatun bana “ben de kendimi yalnız hissediyorum” dediğin de, “ben de
    kedimi yalnız hissediyorum” dedim, “a-a dedi bir kedin mi var?” hayır işte
    dedim o yüzden yalnız hissediyorum kedimi, kedim olsaydı yalnız hissetmezdi
    kendisini.. gene bir şey anlatamadım ve sıkıldım, sonra ben kalkıyorum dedim ve
    bana “yazdıklarını seviyorum” dedi, ben de ona, yazmadıklarımı da sevseydin bir
    şansın olurdu belki dedim ve yol aldım, üstelik fanzinleri henüz vermediğim
    halde, o bunu bana hatırlatmadı, ve bir daha da aramadı.. fanzinleri unutmuşum
    ben gibi.. unutmadı, ilgilenmiyordu, yalnız olmak istemiyordu sadece, ya da
    yanında ben yürüyünce kendini yeraltı prensesi hissedicekti.. ve sorun şu ki:
    anlamlar arası karmaşaya geri dönecek olursak, ben yeraltı adlı bir şeye de
    inanmıyorum. çünkü birşeyin, altta mı üsste mi olduğunu belirlemek için, neyin
    altında veya üstünde olduğunu bilmemiz gerekiyor dostlar, ve “yer” diye temin
    edeceğimiz zemin eğer piyasa adı ile geçerli olan pamuk ipliği ise, üzerinde
    zaten duramazsınız onun, durmaya çalışırsanız o pamuğun sizi taşıyabileceği
    şeyler yazmanız gerekir, ve gereken şeyleri yazmaya devam ettiğiniz sürece
    gerekmeyen hallere bürünebilirsiniz: gazete röportajları, imza günleri ve
    birkaç farklı konsültasyon sonrası sizi iyileştireceğini düşündükleri şey sizi
    konstipasyon yapabilir..




    meseleyi kapatıcak olursak; uzun zamandır yazmayan bir
    insanın yazı yazmıyor olma nedeni, kabızlık olmayabilir ve yazı konusunda ishal
    olmaktansa kabız olmayı tercih ederim ve dahası benimle tıp oynamaktan sıkılırsanız,
    kaybedersiniz..



    pekala pekala, bu yazı, tüm kuklacı
    johnlara gelsin..

    10ocak2012

  • botlara ithafen..

    botlara yayın yaptığım blogumdan sevgiler.

    nasılsınız bot kardeşler? arama motoru botları, sosyal medya botları. başka gelip giden yok.

    “hayaletlerle yaşıyorum” derken şaka yaptığımı mı düşünüyordunuz?

    giderek azalan gerçeklik, giderek azalan arkadaşlıklar, gideren azalan insanlar, daha çok kendi kendi kendine konuşma, daha çok halüsinasyon, daha çok kafanın içinde ürettiğin hayali olaylar, diyaloglar, olaylar, evrenler, daha çok kendinle baş başa, daha çok hayalet..

    “hemen şu köşede ölümü görüyorum” pac

  • arabölge ve türbülans (pdf)

    “ara bölge ve türbülans” ham pdf. link.. 
    kesip
    biçtiğim kağıt üzerindeki kolajlı hali tarayasım gelmiyor içimden, boşa
    emek harcamış olacağımı hissedeceğimden.. bugüne kadar beş kopya
    basılmış onların da dördü tezgahta zebil ziyan olmuştur. 😏 biri Emin
    Yildiz’da elbette.. 

    Download Link: https://yadi.sk/i/9VsbvA2pqq37PA

    Online Oku:  https://issuu.com/girdapzackunthatow/docs/arab_lge_ve_t_rb_lans

    csns yayımları / 2018

  • işportamızın ahvaline dair havadisler..

    bilindiği üzere, işporta kışın kapalı olayor, her sene olduğu gibi.. ama ölmedik yani, buralardayık. evde : ) 
    fanzin, kendi basımımız* kitaplar ve bilimum üç kağıt faaliyetlerimiz, müziğimiz, sigaramız, alkolümüz ile şubat sonu gibi sahalara döneriz.. kış uykusundayız yani.. yeni bir kaç tekli iş basacam o zamana kada.. elimize şehir dışından, yurt dışından, dünya dışından, galaksi dışından, başka boyutlardan vs geçen yeni işler de oldu bu süreçte, tezgahta bulunabilecek, uykumuzu aldığımızda, şubat sonu… 
    ancak, bundan sonra özel bir durum olmadığı sürece, ikinci el kitaplar tezgahta bulunmayacak, sadece elimdeki Sub Press‘e ait kitaplar ve bazı tezgahın algısına doğrudan uyan kitaplar elime geçerse, onlar olacak. diğer tüm ikinci el kitapları, (200 küsür kadar kalmıştı zaten) gönderdim, yolculuğa çıkardım. oda genişledi. tezgah da farklı bir takım mevzularla genişleyecek. çantamı koyacak bir yer bulsam çok daha genişler, sokakta bi dükkan gibi olur ama, yer yok. 
    pek kimseciklerde olmayan müzik demoları ekleyebilirim mesela, kapaklı mapaklı, 15 sene öncede basıyordum da sonra değişti işler, kimse fiziksel baskıya değer vermez günümüzde biliyom da, ben hala demo cd kaset vs alan biri olduğumdan, durum bu. he evet elimde patlıcak onu da biliyom, “aga pdf atsana” “spotify’e geldi mi albüm?” devrindeyiz… 1999-2005 arası izmir’e yayılan rap albümlerinin, demolarının yüzde sekseni benden basılıp çıkmıştı gerçi.. güzel zamanlardı.. iki insan yüzü görüp, üç çift sohbet ediyodik gözlerimizin içine bakarak.. son iki yıldır giderek kötüleşen işporta (parasal mevzu değil buradaki asıl bozulma) bu sene patladığı için, önümüzdeki sezon tek başıma oturur, takılırım gari : ) 
    ama ha evden çıkmayın.. ben de çıkmıyom zaten. kapı komşum etrafi’ye gidip geliyom bi, hemen arka sokak.. 😁 
    yeni serimiz, retro/streetzine adlı yayınımızda sokak kavramına değinirik, şimdilik şu ikisi ile yetinelim, çeviriler değil ama upload’lar bana ait: 
    1) marsilya kısmını izmir ya da her nerde yaşıyorsanız orası olarak alabilirsiniz, mevzular farklı değil:

    https://www.youtube.com/watch?v=OxObBCsnQpg 

    2) çeviri de altyazı geçilmemiş bu kısıma, outra’dan
    “Le laisse pas chercher ailleurs l’amour qu’il devrait y avoir dans tes yeux”

    “gözlerinde olması gereken sevginin başka yerde aranmasına izin verme”https://www.youtube.com/watch?v=i8svEXfCZlc

    * kendi basımımız derken korsan değel, kendimizin yazıp kendimizin bastığı, bandrolsüz kitaplar..

  • uzun çok uzun zamandır tek seferde maksimum 1 günde maksimum 3 saat..

    —-
    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=J6jMHQ93pmU]

  • between us and the light

    between
    us and the light

    evden
    çıkmama konusunda kendi kendine yemin etmişti adeta. insanlarla
    görüşmemek konusunda da. balkona dahi çıkmıyor, camdan bile
    bakmıyordu. güneşi görmeyeli, havanın kapalı mı yoksa açık
    mı olduğunu bilmeyeli, yaklaşık 786 gün olmuştu.
    bu
    hale nasıl geldiğini bilmiyoruz karakterimizin, bize kalırsa
    kendisi de bilmiyordu. bu, aniden oldu. en son eve girdiğinde, bir
    daha çıkmayacağım gibi bir karar ile girmiş değildi, böyle bir
    karar vermiş de sayılmaz aslında, yani ortada kendi kendine
    verilen bir söz, istem, and içme, ya da bu tip bir şey söz konusu
    değil.
    sadece,
    günlerden bir gün, öncesinde olan ekstrem bir şeyin olmadığı
    günlerden bir gün, eve girdi ve bir daha dışarı çıkmadı.
    bakkal için bile. odasından dahi sadece tuvalet ihtiyacı için
    çıkıyordu ki o da odanın kapısının bir metre kadar çaprazında
    idi ve evin ortasındaki ışık almaz güneş görmez holdeydi.
    kendi odasının panjurlarını da hiç açmıyor, annesi açmak
    isteyince de engel oluyor, hatta odasının florasanını bile anca
    odada kaybettiği ya da telefonunun fenerininin ışığının
    yetmediği zamanlarda açıyordu. telefonunu da açmıyordu gerçi,
    yaklaşık 300 gündür, daha doğrusu uçuş modundan çıkarmıyor,
    uçuş modundayken de sadece wifi açık kalıyordu. insanlarla
    iletişim sağlayan tüm uygulamaları da yaklaşık 300 gün kadar
    önce silmişti.
    bak
    o gün bir karar aldığını söyleyebiliriz işte. telefonunu bir
    daha açmamaya karar verdiği gün yani. aslında kesin bir karar da
    sayılmazdı bu ama, yine de, önce tüm sosyal medya uygulamalarını
    silmiş sonrasında da whatsup, e-posta ve benzeri, insanların
    kendisi ile iletişim kurmasını sağlayacak uygulamaları,
    siteleri, her şeyi hem de her şeyi def etmişti hayatından.
    neden
    yaptığını sorarsanız ben de bilmiyorum, yani henüz.. çünkü o
    güne daha gelmedik. ama gelecek kaçınılmaz olarak, bu hissiyat ve
    arzuyu, her geçen gün baskın kılıyor.
    peki
    napıyorum evde, pardon yanlış yazdım. peki napıyor karakterimiz
    evde diye soracak olursanız yine koca bir hiç ile karşılaşabiliriz.
    kitap okuyorum diyordu başlangıçta, yine evden çıkmadığı
    ancak insanlarla iletişim kurmaya devam ettiği dönemlerde ama tüm
    kitaplarını, tümünü, hepsini, tamamını, sahaf olan yakın bir
    dostuna, istanbula, kadıköye, göndermişti, gelecek olan parayı
    dahi düşünmeden üstelik. film mi izliyor? pek sayılmaz. izlediği
    oluyor ama hissiyatsiz ve donuk bir halde hikayeden çok, mimikleri,
    yüz ifadelerini, ses tonlarını yani duyguyu anlamaya çalışarak.
    hissetmeye değil anlamaya. burası önemli. bunu porno izlerken de
    yapıyor. elini aletine hiç götürmeden izliyor, insanların
    sikişmesini, siki kalkmadan. klipler izliyor sonra. yine duyguyu
    anlamaya çalışarak. bakın burada hissetmeye de çalışarak
    diyebiliriz, çünkü son zamanlarda, epey epey uzun bir “son
    zamanlarda” söz konusu burada, hiçbir şey hissetmiyorum. pardon
    yine yanlış yazdım, hissetmiyor kahramanımız.
    kahraman
    mı? kahraman demeyelim, yanlış anlayanlar olabilir. her konuyu
    bilinçli olarak, yani kasten, yanlış anlamaya meyilli insanlar,
    çoğunlukta. ya da anlamazdan, duymazdan gelmeye meyilli, diyelim.
    bu ikincileri daha çok gibi sanki. ki kendisi de buna zorluyor bir
    süredir kendisini. hiçbir şey hissetmiyor olabilir ama anlamıyor
    deyil. anlam ve his birbirinden bağımsız olmamasa bile iki ayrı
    kutuptur. his önce gelirdi onun için, anlam ve mantığı sikip
    atmıştı, çocukluğunda. sonra hissettiği şeyler zihnini sikip
    atınca, psikolojik enfermasyonu bir hayli karıştı ve
    halüsinasyonlar görmeye başladı, hala görüyor. hah işte bakın,
    aslında yalnız da sayılmaz kendisi. odasının içinde ki ölü
    insanlarla yaşıyor. ölüler ve hayaletler ile. bir de hiç
    yaşamamış, bu dünyaya doğarak gelmemiş desek daha doğru olacak
    burada, kişilerle. bir de anne abla ve yeğen ile.
    2022
    yılı şubat ayındayız. iş aramayı bırakalı çok oldu
    elemanın. tamı tamına 23 ocak 2018 yılından beri işsiz. tam
    olarak da 17 nisan 2019’dan beri iş aramıyor. engelli raporu alıp
    son şansını engellilerin iştirak edebildiği kpss’de denemişti
    ama o da fos çıkınca, evde pinekleme oyununu iyice uzattı. rutin
    olarak gözüktüğü psikiyatri servisine de gitmiyor artık.
    öyküler
    yazıp duruyor kafasından. kafasından evet. kelimelere dökmeye de
    ihtiyaç duymuyor artık. karşı duvarında ona bakan bir pac ve bir
    matilda posterinin az sağ ve az üst tarafında ki akrebi izlerken,
    yelkovan değil akrep, müzik dinliyor. kulaklıktan. son ses. hep
    aynı şeyleri dinlediği de söyleyenebilir ama galiba uzun uzun bir
    zamandır sadece müzik piyasasını takip ediyor kendisi, bir de
    porno sektörünü. tamı tamına 3 senedir, yani eve kapanmadan çok
    çok öncesinden beri de mastürbasyon yapmadı ama. sadece gözlere
    bakıyor, yüz ifadelerine, ses tonlarına, ve senaryolu filmlerden,
    porno olmayan senaryolu filmlerden söz ediyoruz, daha gerçek
    buluyor o spontane gonzo filmlerinde ki duygu ve ruh halini. gerçeği
    aradığını da söyleyebiliriz ve burada siz hep bir ağızdan
    “yanlış yerde arıyor denyo” da diyebilirsiniz. ancak hemen
    karşı koltukta oturup büyük bir öfke ile gözlerini
    kahramanımıza dikmiş olan halüsinasyondan seçil, bir siktir
    çekmesine neden olur elemanın size. gerçek nedir, ne ile beslenir
    sorusunun cevabını, bi gram acid kullanmamış, burnundan
    yanlışlıkla halüsinojen bir şey kaçmamış, bir insan, idrak
    edemez, diye düşünüyor. düşünüyordu.. artık pek fazla
    düşünmüyor da. düşünmemeye doğru evriliyor zihni. yavaş
    yavaş. önce hissiyat kayboldu. şimdi de yavaş yavaş, düşünceler,
    fikirler, kelimeler ve anlamlar kayboluyor.
    annesi
    için üzülüyordu bir zamanlar, daha doğrusu onun bu haline annesi
    üzüldüğü için üzülüyordu, artık bu durumu da siklemiyor.
    bütün gün 23 inçlik koca ekrandan 23 inçlik penisleri emen
    hatunların göz bebeklerine bakıyor. bir de, müzik dinliyor.
    demiştim ya. bir de, filmler diziler izliyor, daha çok orta doğu,
    balkanlar, uzak doğu, slav ve kuzeyli kardeşlere ait filmleri.
    amerikan sinemasından da dizilerinden de nefret ediyor. onları da
    izliyor arada tabii de, canı yeşil perdeli vizörler ile bol
    efektlerle ve saçma sapan senaryolarla milyar dolarlar nasıl ziyan
    ediliyor görmek isterse canı.
    intihar?
    bir zamanlar yazdığı tüm öykülerin sonu intihar ile biterdi.
    yarattığı karakterlerin yüzde doksanı intihar etmiştir.
    bekliyor. hepsi bu. şimdilik… sadece.. bekliyor. beklemeye devam
    edip etmeyeceği belirsiz. bunu biliyor sadece. her şey belirsiz
    tanrısını satayım. her şey.
    ha
    bir de, geçenlerde, yine, sadece dünyada olup biten isyanları,
    eylemleri takip etmek için bir sosyal medya hesabı açmıştı
    kendisine, fake olanlarından. evet, yıllardır yaptığı şeylerden
    biri de bu. isyan haberlerini, görüntülerini, takip etmek. biri
    istikamet verse, koşarak çıkar aslında evden. gaz bombalarının
    önüne atar kendini. sadece, inanmıyor artık. bir şeylerin,
    yaşadığı ülkede değişebileceğine.. dünyada? pek tabii. buna
    inancı katıksız hala. belki de inancı olan tek şey de bu kaldı
    ortada. hissetme duyusunun tamamen silindiği, anlamlarında birer
    birer içinden uçuverdiği bir süreçte, geçmişe bir mektup
    göndermiş oldu.
    ve
    tam bu sırada, özlem, bir sigara uzatıp, “yeter” dedi,
    “şarkıyı değiştirelim artık, abim nerde kaldı lan, torbacı
    paket mi oldu yoksa bizim, başka yerden mi alıcak malı?”
    bilmiyorum”
    dedim. şey pardon, yine yanlış yazdı. pardon, yine yanlış
    yazdım. yine yanlış yazdım diyecektim, bir önce ki, “yine
    yanlış yazdı” da..

    içe ve karmakarışık hikayelerimin, sonu.
    31
    ekim 04:30
    *başlık
    możdżer, danielsson, fresco’a ait bir albümün adıdır, bu yazı
    da dinlenen track ise “pub 700”, o albümden.

    h1 { margin-bottom: 0.21cm; }h1.western { font-family: “Liberation Serif”, serif; }h1.cjk { font-family: “Noto Sans CJK SC”; font-size: 24pt; }h1.ctl { font-family: “Lohit Devanagari”; font-size: 24pt; }p { margin-bottom: 0.25cm; line-height: 115%; }

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=6PJD-QpGxz4]