Blog

  • biz çoktan ölü bulduk birbirimizi

    sen artık benim için
    inandırıcılığını yitirmiş bir oyuncusunun
    o yüzden boşuna ağlayıp sızlama karşımda
    bir zamanlar kandım evet
    çünkü kanmak istiyordum sadece
    senin rol yapma yeteneğin
    hiç ama hiç yokken
    yani tamamen doğruyken
    ben gerçekleri görmek istemedim
    korkuyordum çünkü
    gerçekten korkuyordum yalnızlıktan
    hayatınız boyunca yalnız kalmış
    ve belli bir yaşa kadar
    sizi seven birini bulamadıysanız
    gördüğünüz ilk uçan balonu
    asla sönmeyecek sanırsınız
    sonra zaman geçti
    ve insanlar gelmeye başladı
    beni sevdiğini söyleyen insanlar
    yüzüme değil de posta kutuma söven insanlar
    telefonum açık olduğu halde
    adresim açık olduğu halde
    internetten saldıran insanlar
    ve bir de seven insanlar tabii
    seven ve aşık olan
    hiç görmeden üstelik
    “waov” dediğimi anımsıyorum
    neler oluyor?
    başım döndü ilk başta
    bu yeni durumdan dolayı başım döndü
    garip bir sarhoşluk halinde
    kendimi kaybettim
    çabuk toparladım ama
    çabuk toparladığıma inanıyorum
    ve seni sevmeye devam ettim
    gerçek olduğuna inanıyordum çünkü
    ve zaman zaman gelip giden
    orospu ilham perileri gibi
    sen de zaman zaman girip çıktın hayatıma
    ama şimdi anlıyorum ki
    o lanet olası gecede
    lanet olası yerde
    gecenin bir yarısı tek başıma otururken
    sadece yağmurcu geldi yanıma
    ve “moruk” dedi
    “moruk siktir et”
    “siktir edildik zaten” dedim
    “haklısın”
    sonra?
    sonra sen geldin ve
    ben yine kandım aslında
    başlangıçta kandığımı sandım
    hayır, sen beni kandırmıyordun
    ben kendimi kandırmaya çalışıyordum
    çünkü bir çizgi film kahramanınızın
    çocukluğunuzdan ölümünüze dek
    kahramanınız olarak kalmasını istersiniz
    ve sonra bir gün
    yeterince büyüdüğünüz zaman
    bir kahramana ya da
    sevgiye ihtiyacınız olmadığını fark edip
    kendi kendinizi seversiniz bir şekilde
    seversiniz çünkü
    kalmaz başka bir seçeneğiniz
    ilk siz sevmeye başlarsınız kendinizi
    ilk siz güvenirsiniz kendinize
    ilk siz inanırsınız
    gerisi gelir bir şekilde
    dün gece yine yalnızdım evde
    gecenin dördüydü
    telefonum çaldı
    gelen bir mesaj:
    “moruk” diyordu yağmurcu
    “moruk taşaklı adammışsın
    ama korkma
    farkındayım yaptığın her şeyin
    hem de her şeyin
    en önemlisi de
    yanımda olduğunu bilmek
    büyüksün
    dostsun
    koca moruk”
    gülümsedim buna
    gülümsedim ve telefonu yerine bırakıp
    kendimi sevmeye devam ettim
    kendimi ve sizi
    birilerinin geçmişte
    “sen benim kahramanımsın” demesi
    hiçbir şeyi değiştirmez
    kahramanım olan üç beş adamın da
    sikinde olmaz
    onlar için bir şiir yazmam
    ama yazarım ben yine de
    içimden gelir yazarım
    içimden gelir her hafta taş plak’a kaçarım
    ne bileyim işte, içimden gelir ölürüm hatta
    ve yalnız kaldığım gecelerde
    intiharın eşiğinde oturduğum gecelerde
    gelip benle beraber oturup ağladın diye değil
    yani bir minnet borcu değil bu şiirin nedeni
    sadece ve sadece
    seni sevdiğimden lan bu
    seni sevdiğimden
    iyi ki varsın dediğimden
    iyi ki varsın
    yoksa ben kimden sigara isterdim oğlum dün gece?
    sikmişim yaşamayı
    sigara olmadıktan sonra

    16.nisan.2009 
  • quiet world

    quiet
    world
    mesafeyi
    ölçtüm. beş bina yüksekliği. iki gün önceydi bu. aşağıya baktım. ve çok
    yaklaştım gerçekten. gerçekten çok yaklaştım. bir duyguyu test ettim sadece.
    intihar. her an ölebilecekmiş gibi yaşamak, yani bunu kabullenmek, ve şu
    bilindik geyikte sözü edildiği gibi, yarın ölücekmiş gibi yaşamak, o kadar da
    etkili bir yöntem değildir, benim gibi tanrı tanımazlar için. tanrı tanımazlık
    ile ateizm’i değil, bir yaratıcaya inanıp, tüm dinlere veya inanış biçimlerine
    göre koyduğu kurallara riayet etmemeyi kast ediyorum. cehenneme gidecek olmayı
    kabullenmeyi ve bunu göze alıp, hayatını kendi kurallarına göre yaşamayı. çünkü
    biliyorum ki, var bir cehennem – şayet tanrı varsa. olmalı yani. öldükten sonra
    yaşam falan. bunca üstün zekalı anti-lop türünü bi gün ölüp yokolsunlar diye
    başımıza musallat etmiş olamaz yani. ve varsa şayet, bir ölümsüzlük, ki olması
    gerekiyor, olmamasını tercih ediyor olsam da, bir ilahi adalet de söz konusu olmalı
    ve o o adalet sistemine göre de, biz boku yiyen taraf olucakmışız gibi
    hissediyorum. o yüzden iyidir intihar düşüncesi, zihni dinç tutar.
    ve
    her neyse işte, balkondaydım ve altıncı kat olmalı, caddeye bakıyorum. uykuzum,
    sabaha kadar uyumamışım, içmişim, bir evde misafirim, balkondayım, ve aşağıya
    bakıyorum, o sırada kulaklığımda katatonia-quiet world çalıyor. ben bunu
    “quiet word” olarak düşlüyorum bir an, ve huzurlu hissediyorum
    kendimi, zihinsel anlamda kelimelerin duruşu, belleğine kayıtlı tüm harfleri
    unutmak, sessizlik, boşluk, dinginlik. arınma. her şeyden arınıp, hiçliğe doğru
    kayma. ve aşağıya bakıyorum o sırada. zannediyorum, altı değil, altı yüz altmış
    altıncı kattayım, şeytanla oturmuş karşılıklı bir yemek yiyoruz. ona, sonunun
    nereye varacağını soruyorum,  çünkü
    benden korkuyor. çünkü psikoz evrelerimde, insanlar üzerinde oluşturduğu büyüyü
    ve kurguladığı senaryonun ilk varoluştan beri işlediğini anlattığını biliyor.
    ve gerçekten korkuyor. ve gerçekten ben de korkuyorum. kadına benziyor silüeti,
    ama tam olarak kadın değil, iki at kuyruğu yapmış kafasının iki yanından, ama
    cinsiyetsiz bir varlık… gözleri alev gibi parlıyor ve burnu yok. ağzının
    olduğu yerde, içeriye doğru derinlemesine bir kanal var sadece, açılıp
    kapanıyor konuştukça, derinliği ölçülemiyor. ve sonsuz bir karanlık uzanıyor
    içine doğru. kulaklarının olması gereken yerden çıkan iki adet boynuzu var ama
    boynuzları zemine paralel olarak ve kendi içinde kıvrılarak uzuyor. aşağı
    yukarı otuz santim uzunluğunda iki boynuz. hiç kıl yok yüzünde. rengi turuncu
    ile kırmızı arası. terimsi birşeyler boşanıyor her yerinden ama bunlar daha
    çok, bir yanardağın ağzından süzülen lavlara benziyor. kendi kendine yanıyor
    gibi, ama kıvılcım yok, ateş yok, lav halindeki bir çamura benziyor daha çok.
    konuşuyoruz. bu olay bir kaç sene önce gerçekleşiyor bu arada. ve biliyorum
    aslında onun ne şeytan ne de gerçekte var olan herhangi görünür veya görünmez
    bir varlık olmadığını. bilinçaltı sadece. çocukken bilinçaltında kayda geçilen
    bir kaç filmin, bir anda vizyonumda hortlak olarak görünmesi. yani
    halüsyünasyon. yani halüsyünasyon denen şeyin, realitik sanrı kısmına giren
    olayı. oysa ben heotoskopi yaşamak istiyorum. heotoskopi yaşamadan ölmek
    istemiyorum. düşsel sanrılar. sadece düşsel ama. düşünsel bile değil yani.
    düşüş bile değil hatta. olduğun yerde sabit dururken, çevrende var olan tüm
    gerçekliğin bir anda şekil değiştirmesi. bu, daha çok, astral seyahat olarak
    bilinir. oysa, eğer kişi yaşadığı gerçekliği değiştirmek, ve başka bir gezene
    yolculuk etmek istiyorsa, bunu her istediği zaman yapması için, zannediyorum
    çok daha üstün bir manevi güç elde etmesi gerekir. yani şu, role playing türü
    bilgisayar oyunlarındaki “mana” deposunu fullemek gibi bir şey. oysa
    kişi, gerçekten zihninin duvarlarını yıkabilirse, kendi içinde sonsuz bir
    yolculuğa çıkabilir. başka bir ülkeye, ya da başka bir gezegene uçmaya gerek
    yok. gerçeğe gerek yok. gerçekleri görmeye gerek yok. rüyalar, kimi zaman,
    gerçek hayattan daha tatmin edicidir. ve kişi, gerçek dünyadan fazlasıyla
    sıkılmış veya kendini tamamiyle sıkışıp kalmış gibi hissederse, zihnindeki
    zindalarından birinde, bir tünel kazabilir. ve bu, ancak istemdışı bir itki ile
    yapılabilir. yani öyle, her canın istediğinde, dünya adlı zindandan
    kaçabileceğin bir tünel değildir bu. hem, düşünsel anlamda değil de,
    alınabilecek uyarıcı veya uyuşturcular sayesinde, istediğin zaman o tünelden
    geçip kendine farklı bir gerçeklik yaratma şansın olsa da, aynı tünelden geri
    dönüp, gerçek dünyaya gelmek zorundasındır. zaten dönemiyorsan, tımarhane
    yanıbaşındadır. ve eğer, herhangi bir maddeyle değil de, sadece bilinç dışı
    deneyimler ile, gerçeklik algını kaybedip, gerisin geriye gerçek dünyaya ve
    mantık algına dönemediysen, bu kaçışın sana bir faydası dokunmaz. konu iyice
    dağılmış olmalı. o halde, her zaman olduğu gibi, başa alalım. konuyu başa al,
    çekim iki, sahne üç;
    bir
    kaç yıl önceydi. şeytanla karşılıklı oturmuş, konuşuyorduk, kafamın içindeki
    şatoların birinde. bana, eğer başarabilirse, insan ırkını tamamen ortadan
    kaldıracağını, ve böylece tanrı’ya karşı galip geleceğini anlattı. ben de ona,
    buna çok yaklaştığını anlattım. yani burada, söz konusu mesele, şeytan denilen
    varlığın, insanın egosuna hitap etme gücüydü. ve bu sadece, bir düştü. ve bir
    düşten çıkıp, gerçek dünyaya geri döndüğünüzde, bellekte saklanan o geçmiş
    bilgiler, halüsyünasyon evresinden arta kalan anıları mantıklı bir düzene
    sokabiliyordu. söz konusu varlık, yani dünyanın içine etmeye çalışan doğa üstü
    canlı, şeytan değildi. insanın egosuydu, freud diline göre konuşacak olursak,
    bu, süper ego olarak tanımlanabilir. ama ben ne psikoloji zırvalarını bilen, ne
    de böyle tecrübe edinilmeden üretilmiş tezlere biat eden biri olarak,
    diyebilirimki, insanın içinde öyle on bin üç yüz tane iktidar odağı falan
    yoktur. iki tane vardır. siyah ve beyaz gibi. hangi rengin iyi olduğunu
    tanımlamaya gerek yok ama, yüzyıllardır süre gelen kalıba göre konuşacak
    olursak, siyah ölümdür, beyaz ise yaşam. ve kendi şeytanımla yaptığım konuşmaya
    göre, siyah olan ölüm isteği, aynı zamanda öldürme isteğine denk gelmekteymiş.
    bu, aynı zamanda, bencillik, kibir, sahip olma, kırıp dökme, kendini üstün
    görme, cimrilik ve bu gibi günümüz insanlarının çoğunun ruhsal dna’sında doğum
    anından beri baskın olan karakter özellikleriymiş. söz konusu mesele, harun ve
    karun hikayesinin de öncesine dayanmakta, dedi bana o gördüğüm ucube. insan,
    egosunu yenemediği takdirde, dünyanın içine eder ve bende bunu kullanıyorum
    çünkü her insan, ne kadar iyi olursa olsun, söz konusu kendi yaşamı olduğunda,
    bencilleşir dedi.
    bu
    noktada, balkondan caddeye baktığım o anın, gecesine dönmek istiyorum. bir
    arkadaşım, “biri bana kötü bir hakaret yaptığında görmezden gelebiliyorum
    ama yanımdaki birine yapınca es geçemiyorum” dedi.
    bu
    noktada, her iki durumu da eşleştirip intihar düşüncesine dönmek istiyorum.
    geçmişte başına gelenlerden ya da anlık bir olay sonucu kendini huzursuz ve
    öfkeli hissedip, bir insanı öldürmeyi düşünmek, siyah; intihar etmeyi düşünmek,
    beyaz. siyah rengin, ölümü çağrıştırdığından bahsetmiştik. ve dolayısı ile, az
    önce saydığım karakterize özellikler ile, ölümü birleştirince, ortaya, doğal
    yaşamı ve canlı hayatını katletmek, ve dolayısı ile günümüz sisteminin insanlar
    üzerinde oluşturduğu mantık, ve bu mantığa göre davranış biçiminin kökeni açığa
    çıkıyor. ve, başka bir noktadan, intihar etmeyi bencillik olarak düşünenleri
    de, siyah kutba dahil edebiliriz. çünkü, hiç kimse, sizin o nur yüzünüzü görmek
    ve sevinmenizi sağlamak için, yaşama katlanmak zorunda değildir. o yüzden,
    intihar etmek bencillik değil, düpedüz bireysel bir eylemdir. ve intihar,
    günümüz sisteminde, yıkıcı bir eylem değil, “kaybetmek” olarak
    tanımlanabilecek bir eylemdir. çünkü dünyayı şekillendiren über zekalı
    pezevenkler, balinaların intiharını bile doğru bir şekilde yorumlamaktan
    kaçarken, bir insanın ölümünü çok kolaylıkla “güçsüzlük” olarak
    nitelerler. ve intihar etmek, güçsüzlük değil, çaresizliktir. ve insanın,
    sadece yalnız kalınca kendini çaresiz hisseder, çünkü yalnızlık tek kutuplu bir
    dünyada yaşamaktır. yani her türlü etkiye karşı, anlamsızlık ve boşluk hissi
    nedeni ile tepkisiz kalmak. bunu aynen walkman ve pilleri gibi
    düşünebilirsiniz. eğer, çevrenizdeki insanları pil, kendinizi de walkman olarak
    düşünürseniz, sevdiğiniz insanların sesini duyamıyorsanız, sizinle konuşmak
    istemiyorlarsa, ya da konuştuklarınızı dinlemek istemiyor ya da saçmaladığınızı
    vurguluyorlarsa, ve sözcükleriniz onlar üzerinde bir etki oluşturmuyorsa, yani
    sizi duymuyorlarsa, onların yaşadıkları dünyaya ve algı düzeylerine anlam
    verememeye başladı iseniz, doğal olarak bu, iletkenlik özelliğinizi
    yitirdiğiniz anlamına gelir. ve “çevre” adlı pillerin elektriği, sizi
    şarj etmemeye başlar ve bir süre sonra, aynen pili biten bir walkmanden
    dinlenilen şarkının yavaşlaması gibi, sözcükleriniz azalır, azalır, azalır ve
    tıkanma noktasına gelirsiniz. bu noktada iki seçeneğiniz vardır, intihar ya da
    delilik. intihar ederseniz, küfür yersiniz. aptallıkla suçlanırsınız.
    delirirseniz, bu kez bir hastaneye kapatılırsınız ve o süper zekalı ve
    anlayışsız insanlar sizi tedavi etmek için, hap bağımlısına dönüştürürler.
    bunun için, daha ufak çaplı sessizlik ve göz yaşı krizlerine karşı,
    anti-depresanlar verdikleri de olur. bir üçüncü şık; uyuşturucu, dolayısıyla
    kaçıştır. uyuşturucu, her zaman bir kaçış noktası olmayabilir, çünkü  uyuşturucu almadan önceki moral ve motivasyon
    halinize göre, başka diyarlara da gidebilirsiniz. insan bilincini ve algı
    düzeyini ve dolayısıyla yaşamını şekillendiren tek şey bilinçaltı, ve
    bilinçaltının en çok veri depoladığı zaman dilimi de, çocukluk evresidir. bu
    noktada, işin içine aile ve çocukluk arkadaşları girer. ve eğer, örneğin 17
    yaşına kadar, içinde bulunduğunuz toplum tarafından red edildi iseniz, doğal
    olarak, bir çıkış noktası inşa edersiniz. bunun nedeni, sayfalardır anlatıp
    durduğum, sessizliktir. “quiet word”. ama insan zihni, düşünmeden
    duramaz. zen felsefesine dalarsam, iki uçu da harikuladeler diyarına çıkan bir
    boruya sizi sokabilirim. ama bu upuzun borunun içine girmek, havasızlıktan ve
    sessizlikten ve anlamsızlıktan ve gerçeklikten dolayı, intihar etme veya aklı
    dengeyi yitirme risklerini de beraberinde getirir. o nedenle, kendi içinize
    doğru derinlemesine ve ababildiğine karanlık bir dalışa geçmeden önce, yaşama
    geri dönmenize neden olucak bahanelerinizin var olması şarttır. yoksa, aynen
    bitkisel hayattaki bir hastanın, tüm şok tedavilerini red etmesi gibi, sizde
    gerçek dünyaya geri dönmeyi bilinçaltınızda düşlemiyor olabilirsiniz. bu
    isteği, bilinçli olarak oluşturmanız imkansızdır, çünkü az önce de sözünü
    ettiğim gibi, bellek ve algı düzeyine, dolayısıyla bu ikisinin bileşkesinden
    açığa çıkan mantığın algoritmaysına etki edebilen tek şey bilinçaltıdır. ve
    eğer hafif veya sert bir uyarıcı kullanmayı düşünüyor ya da istiyorsanız,
    öncelikle çocukluk evrenizin size ne verdiğini biliyor olmanız gerekir. çünkü,
    en basiti marihuna bile, içinizdeki birbirine zıt olan iki kutubunuzu, buna
    siyah ve beyaz, süper ego ve id, kalp ve nefis, ya da her ne derseniz deyin,
    içinizdeki birbirine zıt o iki kutbun savaşını alevlendirir. ve, bu noktada odada
    tek başına iseniz, mesela lsd sonrası bir arkadaşınıza odanızın kapısını
    kitletti iseniz, ve oda eşyasız, renksiz, kokusuz, zemini fayans ve camları
    dışardan tahtalarla kapatılmış bir oda ise, ve dışarıdan sadece ufak ışık
    dalgaları süzülüyorsa, başka bir evrene geçiş yaptınız demektir. ve gerçeğe
    dönüş evresinde ki bir risk: şizofreni. ya da çoklu kişilik bozukluğu.
    şimdi
    sahneyi tersine çevirelim. çevrenizdeki bir çoğunluk, hatta çoğunluğun
    çoğunluğu, sizi sürekli dinliyor, saygı gösteriyor, alkışlıyor, tebrik ediyor,
    övüyor, seviyor ve anlamaya çalışıyor. hatta sizin üstün zekalı ya da çok
    yetenekli biri olduğunuzu düşünüyor. bu yüzden size oy veriyor bile olabilirler
    hatta. ve hayatınız, bir albümle, bir film ile, ya da bir kaç seçim sandığı
    ile, bir anda değişiyor, yani popüler, dolayısı ile ünlü oluyorsunuz.
    bu
    noktada sahneyi biraz geriye alıp, beyaz odada sadece duvardan süzülen ışıklar
    ile lsd atomlarının temas ettiği nörönlara geri dönelim. yalnızsınız. çıkış
    kapınız kitli. tünel kazıp kaçma şansınız yok. böyle bir durumda, algı
    değişikliği yaratan herhangi bir psikotrop almamış dahi olsanız, yani bir f
    tipinde gecenin üçbuçuğunda karanlıkta kalmış dahi olsanız, zihninizde bir
    tünel kazarsınız. yani, toplumun, delirmek diye nitelediği, düşsel bir evrene
    kaçış.
    şimdi
    sahneyi tekrar ileriye alıp, şu popüler balığımıza geri dönelim. bu popüler
    balığın, gerçek bir balık olmadığı için, bir hafızası vardır. ve o balık,
    aniden gelen değişimle, ikinci bir dosya açar bellekte. çünkü, hayatı
    değişmiştir, ve dolayısı ile geçmişini ve nerden geldiğini unutur. böylece algı
    düzeyi bozulur. ama insan davranışını asıl yöneten şey bilinç düzeyinden çok
    daha derinde yatan bir şey olduğu için, farkında olmadan bir davranış bozukluğu
    yaşar. mesela bir anda, çok içten ve cana yakınken, kendini beğenmiş ve küstah
    birine dönüşebilir. buna halk dilinde, “burnu büyüdü”, argo tabirle,
    “götü kalktı” deniyor. ve iktidar güdüsü, veya medyatik olmak, veya
    popülerizm, yazının başından beri gevelip durduğum o içe doğru yolculuğa
    çıkmamış olan bir bireyi, çok çabuk ekarta edip, değiştirebilir. veya bu durum
    da karşımıza, burnu ağrı dağına temas eden, ayakları da bulutlara değen bir
    kahraman çıkartır.  ama bu kahraman, bana
    göre, baş aşağı duruyordur, ayaklar bulutlarda, baş ağrı dağında… ama o
    ayaklarının nerede olduğunu unutur ve sadece kellesinin kafasının üzerinde
    durup durmadığı ile ilgilenir: bencillik. ve olayları ve insan doğasını, tam
    tersinden yorumlar. ve artık insani duygularla değil de, zarar vermek amacıyla
    yaşıyordur. ve dahası bunun farkında bile değildir çünkü söz konusu insan tipi,
    diğer insanların gözünde tanrı seviyesine yükseldiği için, kendisini peygamber,
    ilah, kurtarıcı vs olarak görür. ve böylece daha çok konuşmaya başlar. bu
    durum, ortalama her insanda, aynı sonucu doğuracaktır, çünkü şu gördüğüm
    boynuzlu ucubenin anlattığına göre, ki o da benim kendi kendime konuşmamdan
    başka birşey değil, ve kendi kendimle halüsünasyonatik olarak konuşmalarıma
    göre; belli bir düzeyde ya da konumda, güç sahibi olmak, insan doğasına,
    tehlikeli bir biçimde etki eder. ve bu etki, walkman pillerinden söz ederken
    öngördüğüm senaryonun tersine işlemesine yol açar. yani, bu kez, siz insanlar
    üzerinde etkiyorsunuzdur. ve bu noktada insanlar, o intihar edicek konuma gelen
    yalnız insanın pozisyonuna düşer. ya size biat eder, köleniz olurlar; bkz:
    diktatörlük rejimleri veya demon-critic seçimle başımıza geçirilen kukuletalar;
    ya da size hayran olup, tapmaya başlarlar: bkz: peygamberler, ünlüler, starlar,
    büyük kardeşler, sevgililer.. vs vs.
    dolayısıyla,
    her türlü güce tapma biçimi, özgüvenle eksikliğinden kaynaklanır.
    dolayısıyla,
    her türlü güce sahip olma biçimi: aşırı ve mesnetsiz bir özgüvenle sahip
    olunulan birşeydir. ve bir insan, aşırı özgüveni kendi kendine yalnız başına
    odasında beklerken oluşturamaz. çevresinin davranış tarzı önemlidir. hatta 3
    yaşına gelene kadar, anne ve babasının ona nasıl davrandığı da çok önemlidir.
    bu
    noktada konuyu en başa döndürüp, balkona geçiyorum…
    bir
    balkondasınız, ve aşağıya bakıyorsunuz. kaçınızın aklına intihar geldi? her
    defasında demek istiyorum. daima. hayatınızın bir döneminde, dişinizin arasına
    sıkışan yemek artığı gibi sizi sürekli meşgul etmeye başlamadı ise, intihar
    düşüncesi, hala sözünü ettiğim o iki ucu harikuladeler diyarına açılan boruda
    sıkışıp kalmamışsınız demektir.
    buraya
    kadar gelmiş olanlarınız, “girdap, sen ne anlatıyon amına koyayım, kafam
    karıştı” diyebilir.
    pekala
    pekala. anlattım bile. bitti. şimdi oturup, “kimi ne için kendinden büyük
    görüyorum, kimi de ne için kendimden aşağı buluyorum” diye
    düşünebilirsiniz. bu arada önünüze gelen bir çayın bardağınla bileklerinizi
    kesmeyi, traş olurken ya da ağda yaparken, (her ne yapıyorsanız cinsiyetinize
    göre) boğazını kesmeyi, ya da altıncı kattan aşağı bakarken intihar etmeyi
    düşünün bence. kendinizi test etin. bir duyguyu, gerçekten yaşamadan önce,
    düşsel olarak hayal etmek, hatta o duyguyu derinlemesine hissetmek, yaşamda
    sonradan başınıza gelebilecek olaylarda, sizi biraz daha güçlendirebilir. hayal
    kurmak yerine, gözlerinizi kapayıp, bir hayal dünyasında yaşayın. gecenin bir
    yarısı, evdeki şalteri kapatın. tüm perdeleri açın. ve sonra sokak lambasının
    ışığı eşliğinde, sonsuza dek o evde kitli kaldığınızı hayal edin. duvarlara
    bakın. dakikalarca. ve düşünce anlamında hiç birşeye odaklanmayın. akış.
    zihinsel akış, bir süre sonra zihinsel boşluğu getirecektir. bu boşlukta, açığa
    çıkabilecek herhangi bir duygu, sonradan başınıza gelmesi muhtemel bazı
    yaşamsal değişimlere karşı sizi hazırlıklı kılar. ve üç beş kişi size alkış
    tuttu diye kendinizi kaybetmemenizi veya yoktan var olduğunuzu düşünmemenizi
    veya sahte bir alçak gönüllüğe kapılıp gitmemenize yol açar. bir duygusal
    boşluğa düşüp, kendinizi heba etmenizin önüne de geçebilirsiniz ama meselenin
    en zor kısmını da bu nokta oluşturuyor aslında..
    burada
    mutluluğun formülü falan verilmiyor. ya da huzurun anahtarını satmıyorum. çünkü
    ancak kendi içine sinebilen insan, içsel bir huzura kavuşabilir ve huzur
    aslında yalan bir kelimedir. çünkü acı dışında, hiç bir insanî duygu, sonsuza
    dek sabitlenebilir değildir. öfke veya neşe, veya keder, elem, kaygı, sevinç,
    vs vs, anlık olarak girilebilen, ve istem dışı bir şekilde terk edibilen
    odalardır. O odalarda, bir acı evine inşa edilmiştir. doğarken bile
    ağlıyorsanız, bedene girmeden önceki halinizi siz düşünün. yani aslında
    yaşamımız boyunca hissettiğimiz duygusal değişim evrelerimizde, başımıza gelen
    tek şey, acı evinde, bazı odalara girip çıkmak. ve bunu, tek başımıza,
    gözlerimizi kapatarak bile gerçekleştirebiliyoruz.
    o
    yüzden, toplumun etkisini hiçselleştiremeyen biri, sözünü ettiğim şu pil
    hikayesine göre, her iki şekilde de özünü kaybeder.
    bunca
    sayfadır zırvalayıp durduğum şey, küçük veya büyük, her türlü güç veya iktidar
    veya popüliterinin, insan doğası üzerinde yarattığı değişimin biçimleri
    aslında. ve tersi açıdan da, tamamen güçten düşüp, yalnız kalmanın,
    sessizleşmenin, içinde sıkışıp kalmanın, oluşturduğu sonuçlar.
    bir
    erkek, annesinden nefret etmediği sürece, hayatı boyunca bir kadının etkisi
    altına girme riskini taşır; opidal benlik.
    aynı
    durum kadınlar için elektra tribi ile söz konusu olabilir, bunu bilemiyorum.
    bir
    erkek, annesine aşık olmadığı sürece, hayatına giren kadınlara işkence eder.
    söz
    konusu nefret ve aşkı, ying-yang’a göre, dengeleyebiliriz.
    terazinin
    dengesi bozulunca açığa çıkan duygusal boşluk.
    dünyaya
    geldiğimiz ilk andan beri, bilinçaltımızı besleyip, bizi şekillendiren boşluk.
    ve
    kelimelerin yok olduğu evrede açığa çıkan zihinsel boşluk. sadece görüntüler ve
    sesler. hiç bir düşünce yok. bir balkonun altıncı katındasınız. aşağıya
    bakıyorsunuz. ve intihar etmeyi değil de, aşağıya doğru sonsuza dek düştüğünüzü
    hayal ediyorsunuz. yani bir zeminin olmadığını. sonsuz düşüş. bu aynı zamanda,
    yer çekiminin olmadığı bir ortamda, uçuş anlamına da gelir bu düşüş. ve düşünce
    yapınıza etki eden bir çekim noktası olmadığı sürece, zihinsel bir uçuş
    yaşarsınız: harikuladeler diyarı.
    dünyadan
    çıkış. quiet world’u, quit world, quiet world’u da, quit word yapalım. o
    balkonda bunları düşünüyordum, intiharı değil.
    en
    başa dönüp, cenin haline geldiğiniz andaki belleğinizi hayal edin. ne mucizevi
    bir şey. sonra bir tünelden geçip dünyaya geliyorsunuz. vay canına. bir hücrede
    ölene dek hapsoldunuz artık… insanlar. gittikçe daha fazla insan. daha fazla
    anı. daha fazla acı. daha fazla acı. ve gittikçe daha fazla acı. Geçmişteki
    mutlu olduğunuz anlar bile, tebessümle hatırlanılan acılar artık. acılar evi
    adı verilen bir bellek. ve bir koridor. ışıksız, kapranlık, havasız, uzun,
    sınırsız, bir koridor. yürüyorsunuz çünkü yürümek zorundasınız. başka seçim
    şansınız yok. gözleriniz kapalı ve zihninizin içinde bir yere gidiyorsunuz.
    belki çocukluğa, belki de hayalinizde yarattığınız bir dünyaya. karanlık.
    karanlık karanlık. ve birden ayağınız kayıyor, düşmeye başlıyorsunuz. düşüş.
    düşüş. düşüş. sonra bir oda. loş. hiç pencere yok. zemin cam kırıkları dolu.
    sadece cam kırığından oluşan, ve eşeleseniz sonsuza dek cam kırıkları ile aşağı
    kazılacak olan bir zemin. tavan kapkaranlık. düştüğünüz yer orası ve
    kapkaranlık. ve oradan sesler geliyor. yaklaşan sesler. gittikçe çoğalıyorlar.
    birileri sizi takip ediyor. aralarında sevdiğiniz insanların seside var ama o
    sevdiğiniz insanlar sevmediğiniz insanları da seviyor ve beraberinde onları da
    getiriyorlar. onlarda mı bu odaya düşecek? ayaklarınız hiç kesilmedi. yerler
    cam kırığı dolu ve ayaklarınız hiç kesilmedi. onların ayakları kesilicek mi
    düştüklerinde? burası kimin odası? buraya nasıl geldim. duvarlar çürük ve
    içeriye ışık hüzmeleri sızıyor. duvarların birinde: “anlatacak çok şeyim
    var. dinlemek isteyen kimse yok.” yazıyor. o duvara sert bir tekme
    atıyorsunuz ve yıkılıyor. ve koşmaya başlıyorsunuz sonra… güneş yok ama
    aydınlık. bulutsuz masmavi bir gökyüzünde, bir ovaya çıktınız. koşuyorsunuz.
    ormana doğru. son sürat. ve ağaçlar. ve bir sürü hayvan. ve bir sürü hayvan
    dolanıyor. koşuyorsunuz. sadece koşuyorsunuz, hiç bir şey düşünmeden ve neden
    ve niye kaçtığınızı bilmeden.. hepsi bu…
    işte
    yaşamda, bir noktadan sonra, çoğu insanın içine düştüğü yaşam biçimi. Hiç
    birşey düşünmeden, ve yaşanılan zaman dilimine odaklanılmadan, güzel bir
    geleceğe doğru koşup durmak… acılar evinden, dolayısı ile zihin ve bellekten,
    dolayısı ile kendinden ve geçmişinden kaçmak. Aksi takdirde, delirme veya
    intihar etme riski ile kaplanmış yalnız saatler sizi bekliyordur. Ve o yalnız
    başına geçirilen saatlerden sağlıklı bir şekilde çıkılınca,  hayat size gerçekten bir çocuk oyuncağı gibi
    gelmeye başlıyor. Anlam aramıyorsunuz artık. Tek üstesinden gelemediğiniz şey,
    duygusal boşluklar. Geriye kalan her türlü evreyi, yerleşik ve sarsılmaz bir
    özgüven sayesinde, doğru bakış açıları ile belleğe kaydediyorsunuz. Ve işte
    asıl içinden çıkılamayan acı, bu noktada başlıyor, çünkü o zaman gerçekten o en
    saf halde kendini yalnız hissetme hali kapınıza gelip dayanıyor. Ve bir çözüme
    inanmaktansa, öylesine yaşamaya ve hiçbirşeyden tad almamaya başlıyorsunuz
    böylece. Ve işte o zaman, intihar düşüncesi, gerçekten ağır basıyor ve siz bunu
    bile gerçekleştirebilecek güçten mahrum bir halde, bekliyor, bekliyor ve bekliyorsunuz.
    Olduğunuz yerde, donuk bir şekilde. Hareket etmek işe yaramaz, umut etmek işe
    yaramaz, çaba sarfetmek işe yaramaz, hafıza kaybı geçirmek veya yeniden doğmak
    dışında hiç bir şey işe yaramaz. Ve işte bu uzun bekleyiş evreleri arasında
    zaman zaman, herşeyle taşak geçip, boş kahkalar atmak dışında, yaşama devam
    etmek için yaptığınız başka hiç bir fonksiyonunuz kalmamıştır artık. Buna,
    benim literatürümde, tırlatmak denir. Ve, zaman zaman intihar etmeyi
    düşündüğünüz, zaman zaman da kahkalarla ve anlamsızca gülmeye başladığınız bir
    evreye geçersiniz o noktada. Her ikisininde bir anlamı olmadığını bilir,
    boşluğa doğru akarsınız, ve bu akış esnasında, giderek eksilir ve azalırsınız,
    ve siz azalırken, zihninizdeki acı evinin üzerine yeni katlar inşa edilir ve
    yeni katları çıkıp dolaşmak birşeyi değiştirmeyeceği için (öğrenilmiş
    çaresizlik), siz de zemine doğru kazı çalışmalarına devam edersiniz. Zihninizde
    daha derine, ve daha da derine doğru iniş… daha fazla sessizlik, ve daha
    fazla anlamsızlık ve daha fazla karanlık. hepsi bu.
    *
    başlık: katatonia’nın bir şarkısının adıdır

    16nisan2009
  • best -self- seller of underground

    best -self- seller of
    underground
    her şeyi kırıp dökmek
    geliyor içimden şu an biliyor musun? hem de her şeyi.
    dünyayı havaya uçurmak
    istiyorum. dünyanın çekirdeğine çok güçlü bir atom bombası koymak, ve tüm
    yaşamı katletmek istiyorum. ama yapmayacağım büyük ihtimalle. yapamayacağımdan
    değil, içine düştüğüm durumdan dolayı, hiç kimsenin bir suçu olmadığı için.
    “huzursuz olduğum için, dünyaya suçlu hissettiğimi söyle” diyor pac.
    bu ne demek anlayabiliyor musunuz?
    boş verelim anlamları.
    her şeyi tekrar ederek anlamsızlaştıralım. ne dersiniz? olabilir mi böyle bir
    şey? zaten bunu yapmıyor muyuz her gün. her dakika. her geçen saniye, bir
    şeyleri tekrar ediyoruz. başa alıyoruz sürekli yaşamı. ilerleme kaydetme adına
    yapılan her hareketin sonu, başlangıç noktasına varıyor. tıpkı duvar saati
    gibi. ister akrep ister yelkovan olun o düzenek içinde, sıfırdan başlayıp,
    tekrar sıfıra varırsınız. kaçınılmaz son, hiçlik.
    birileri
    söylediklerimi nietzche ile bağdaştıracak ama herifin tek bir kitabını bile
    okumadım. ne komik değil mi? komik, komik olmasına, ama ben gülmüyorum bu
    duruma. aksine öfkeleniyorum. çünkü, ortalıkta, binlerce kitap okuduktan sonra
    kitap yazabilen adamların, yazdığı kitaplar dolanıyor, ve ben yüz yıl önce
    kusulmuş bazı klasikleri bile okuyamıyorum. çünkü sıkılıyorum. çünkü bana yeni
    bir şey anlatan ya da daha doğrusu inandırıcı ve samimi gelen çok az kitap var.
    burada kendimi üstün gördüğüm falan da yok, hiçbir şey bilmiyorum çünkü hayat
    hakkında. gerçekten hiçbir şey bilmiyorum. tecrübesizim. fazlasıyla tecrübesiz.
    buna rağmen zırvalayıp duruyorum işte. ve sonra, bir başına, dört duvar
    arasında, jori ile baş başa kalıyorsun. ve ister istemez, sonucun nereye
    varacağını düşünüyorsun. daha kaç kez, sıfırı tüketip baştan başlaman lazım
    bilmiyorsun.
    yani şu, şey işte, az
    önce anlattığım duvar saati hikayesi. bazen hızlı dönersin bazen yavaş, ama
    daima sıfıra varırsın. sıfıra sıfır, elde var sıfır. neden biliyor musun? çünkü
    naparsan yap, içindekini kusamazsın. sonu gelmez kusuşunun. sürekli içine yeni
    atom bombaları atarlar çünkü. yeni infilak metotları icat edersin böylece
    kendine. psikoza girersin, sarhoş olursun, sigaraya abanırsın, nefes nefese
    kalır ve “ölmeyeceğim ulan” dersin, “ölmeyeceğim.” çoktan
    ölmüşündür halbuki. ölmüşsündür de ağlayanın yoktur. sistem karşıtı olduğunu
    söyleyen abuzerler, ceplerindeki parayı sistemin kendi etrafında bir tur daha
    atması için harcarlarken, sen büyük bir riske girip, açık el  oynarsın pokeri. elindeki tüm kağıtları
    gösterir ve “bakın bu son param” dersin önündeki hiçliğe. allah
    belanı versin küreselleşme. komik sloganlar bunlar. gerçekten çok komikler.
    çünkü hayatımızın içine eden şeyler, birbirine öylesine sıkı halkalarla
    kenetlenmiş ki, asla çözünmüyorlar. birini yıkıyorsun, karşına bir başkası
    geçiyor. bir duvar, sonra bir duvar daha. değişmez yani dünya. değiştiremezler.
    devrim bir düşten ibarettir. soğuk bir duş alıp kendimize geleceğimiz gün, o
    kadar uzak ki. ve bu yüzden bazıları o kadar riskli yollara girip kendilerini
    ele veriyor ki, yazık oluyor o güzelim insanlara. total redçilere mesela.
    gerçekten yazık oluyor. yani, kim anlıyor ki, anlamayı bırak, kim görüyor? hiç
    kimse.
    militarizm karşıtı
    olduğunu söyleyen birinin çocuğuna oyuncak silah aldığını gördüm. kendine
    anarşist diyen birinin kız arkadaşını mini etek giydi diye dövdüğünü işittim.
    sonra, 2004 bir mayısta, 70-80 kişi, “yaşasın anarşi” diye
    bağırırken, hemen bir sonraki toplantıya, toplam 10 kişi geldi. sonra, o on
    kişi de birbirini yedi. “kendi içinde anlaşamazlar ordusu” dünyayı
    değiştirmeye çalışıyor. çok komik. gerçekten çok komik. sonra bir de kendine
    solcu diyen bir  kesim var, onlar daha
    kalabalık ve daha bölünük vaziyette. bir de atatürkçü bir kesim. bunlar da yeni
    bi mesih beklemekten öteye gidemiyor diye düşünüyorum. sonra sonra, sonra bir
    de başımızda, yakında ülkeyi amerikanın mandası haline getireceği söylenen bir
    “parti-küler atık sistemi” var. tüm bunların dışında, ama her şeyin
    merkezinde, tek derdi aşk olan bir genç nüfüs var. ve her şeyin dışında, bir an
    önce ülkeyi terk etme planları yapan insanlar var. ha bir de tüm bu sistem
    karşıtı kalabalığın büyük bir çoğunluğu, fazlasıyla korkak. kendi hayatları
    ellerinden alınacak diye ödleri kopuyor. yanlarına bi polis gelince saygı
    duruşuna geçip, isyanlarını içinden konuşarak yapan gruplar. ha bir de, hayatı
    boyunca işçi olmamış, hatta hayatı boyunca bir gün bile çalışmamış olanlar,
    maddi sıkıntı çekmemiş olanlar, işçi hakları üzerine yazıp çiziyorlar. ama,
    onlar da samimi değiller, çünkü mülkiyet kavramına karşı çıkamadıkları için,
    yazıp çizdikleri her şey, yılbaşında kafama geçirebileceğim bir kukuleta kadar
    anlamsız geliyor bana.
    sonra durup
    düşünüyorsun, yetkili ilgili ve bilgili mecralar, zırvalarımdan haberdar
    olsaydı ya da kaale alabilecekleri bir çoğunluğa hitap ediyor olsaydım, şu an
    ya mezarda ya da hapiste olurdum.
    sonra aklıma, bana,
    “sen bir kapitalistsin” diyen zühtü geliyor, şimdi kıçımın kenarına
    yapışmak için etrafımda dolanıp duran. insanlar değişebilir, elbette
    değişebilir, zaten bunun için yazıp çiziyor o bazı muhterem ali cengiz köşe yazarları
    (hepsini kast etmiyorum), bir şeyler anlatarak insanlarda bir duygu uyandırmak.
    ve okuyucularının, hayata belki daha doğru bir açıdan bakmalarını sağlamak.
    oysa doğru açı yoktur, kendini iyi hissetmeni sağlayacak açılar vardır. yani
    insanlar böyle yaparlar. gerçekleri görmek yerine, aptalı oynamak. çünkü başka
    türlü, yaşama devam edemezsin. yani, crispin sartwell’in bahsettiği gerçeklik
    düzeyinde yaşamaya çalışırsan, cidden hapı yutarsın. çünkü o zaman, gördüğün bu
    pis ve kokuşmuş ilişki biçimleri, mideni bulandırır. mideni bulandırır ve
    üstelik senin kustuğun hiçbir şey midesini bulandırmaz o insanların. görmezler
    bile seni, üzerine basıp geçerler ve dönüp bakmazlar ne haldesin diye. o halde
    sorun bende lan, deyip, kendi fişini çekmeye kalkışırsın. onu da beceremezsin
    ama, çünkü yaşamak istiyorsundur sen de. her canlı mahlukat gibi önceliğini
    ölmek değil, yaşamak oluşturuyordur. sonra? sonra, tüm bu ebegümecinden
    çıkabilmek için bilinçaltın, senden habersiz bir tünel kazar zihninde. psikoz.
    halüsinasyonlar. algı düzeyinin değişimi. kontrolün yitimi. bu noktada,
    tehlikeli bir oyuna dalar ve tedaviyi ret edersin. çünkü bilirsin ki, sekiz
    sene önce, seni tımarhaneye kapatmaya çalışmışlardır. tekrar deneyebilirler.
    hayır anne dersin, delirmedim daha. bir saniye, bana bi dakka ver, bir saat
    ver, gerekirse bir ömür ver bana, lütfen inan bana. lütfen inan.
    insanlar doğarak
    çoğalır ve yalnızlaşarak ölür. sonra geride kalanlar, intihar eden kişi için,
    “aptal, salak, hayatını mahvetti” derler. düşünceleri için öldürülen
    insanları, sene de bir gün anarlar ve bu anmayı da nispet olsun diye, hatta
    gösteriş amaçlı yaparlar. sonra herkes evine dağılır. çünkü, çünkü aslında hiç
    kimse öldürülmeyi göze alamaz. çünkü aileleri vardır, çünkü sevdikleri insanlar
    vardır, çünkü mülkiyetçidirler, çünkü kariyerleri vardır, çünkü bir isme ve
    hayran kitlesine ve karizmaya ve ve ve’lere sahiptirler. çünkü insanlara umut
    vererek, neye sebep olduklarını düşünmezler. çünkü umut, hastalıklı bir
    duygudur. umutsuzluk ardından intiharı getirir, evet ama, umutta hayal
    kırıklığı riskini taşır ve her hayal kırıklığı, bir özgüven yitimi olarak
    sonuçlanır. ve özgüvenini yitirmiş her insan, ünü dağlara taşlara yazılmış her
    insana hayranlık duyup, “keşke onun gibi olsaydım” diye düş kurar. ve
    düş kuran her insan, gerçeklikten kopar. ve gerçeklikten kopan her insan da anı
    yaşayamaz. ve anı yaşayamamak, geçmiş hanesine kaybedilmiş zaman dilimlerini
    dizer. ve yıllar sonra o zaman dilimleri patlayıp, pişman bir ihtiyar meydan
    getirir. ve o pişman ihtiyar, hayatının belli bir yaşından sonra, bir çocuk
    edinip, tüm hayallerini ona empoze eder. yani olay tamamen, elim sende oyununa
    benziyor. ve girdap tamamen eli açık oynuyor. yani karşı olduğu her ne ise,
    onunla açıktan savaşıyor, ve bir uçurumun kenarında dengede durmaya çalışıyor
    hala.
    anlayabiliyor musunuz? çünkü o egoist ve kendini beğenmiş ve popüler
    kalburabastılar, sadece bir tür şans sonucu ordadırlar. ve o şansın sizin
    yüzünüze gülmesi için yapmanız gereken bir kaç şey; ya yalan söylemek, ya
    kendinden ödün vermek, ya da aileden gelen bir maddi rahatlıkla sağlıklı bir
    zihne sahip olmak. o yüzden kendine alternatif bir muska takan
    abuzittingillerin, hayranı çok olur. çünkü gençlik dediğimiz şey, hayalperest
    olmaya müsait bir doğaya sahiptir. ve hayalperestlik, ister istemez, güzel bir
    gelecek düşünü beraberinde getirir. sonra hep birden yazmaya başlarız. oysa
    hayat hakkında tek bir anafikir bile oluşturmadan yazmak, sonrasında
    yazdıklarınızı silmenize yol açar. ve sildikçe daha az yazmaya, en sonunda hiç
    yazamamaya başlarsınız. çünkü kendinden emin olmadan kurulan her cümle,
    ardından bir “pardon ya yanılmışı”mı getirir. ve yanılmak, pişmanlık
    doğurmasa bile bir özrü zorunlu kılar. oysa çoğumuzun özür dileyebilecek kadar
    alçak gönüllü olmadığı açık. çünkü özür dilemeyi, küçük düşmek olarak
    değerlendirenler türemiş durumda. ve fazlasıyla yanlış söylemlerle sistemle
    savaşmak, aslında sisteme destek vermektir. çünkü bu şekilde, aslında
    yaptığınız şey, sisteme karşı olmak değil de destek olmaktır. zaten
    kapitalizmin üzerimizde oluşturduğu yanılsamayı, ikinci bir yanılsama ile
    desteklemeye yol açar bu da.
    umutsuzluk ölümcüldür.
    umut vermek ölümcüldür. o yüzden öncelikle, yani bir şeyler yazmaya ya da
    konuşmaya başlamadan önce, insanın ölümcül bir varlık olduğunu düşünmesi
    gerekiyor. bunu düşününce, her şey çok basite inmiş oluyor bir anlamda. basite,
    yani, lan zaten ölücez işte, üç günlük dünya, neyin savaşını veriyoruz ki
    demenize. ama bunu dediğiniz taktirde de, sadece kendimizi kandırmış oluyoruz,
    çünkü asıl kandırmamız gereken kesim, yani iplerimizi elinde tutan
    bukalemunlar, ölümsüz olduklarını düşünüyorlar. yani ölümsüz olduklarını
    düşünüyor olmalılar ki, bu kadar mal mülk, servet ve iktidar aşkı için,
    hayatımızın içine ediyorlar.
    yani aslında mesele
    çok karışık. bir çözüm yolu da önermiyorum. hayatım boyunca bir çözüm yolu
    önermedim. ben kendi akıl sağlığımı ve ruhsal dengemi korumak için yazıyorum
    sadece. çözüm yok. tartışmaya kapalı bir konu bu. “napmalıyız?”.
    herkes kendi karar vermeli ne yapmak istediğine. ben naptığımı çok iyi
    biliyorum. ve ne anlattığımı da. nerden başladığımı ve nereye saptığımı da çok
    iyi biliyorum. o yüzden “yazıda bir bütünlük yok” diyecek olanlar,
    kendi alın yazılarında bir bütünlük oluştursunlar öncelikle.
    önce kendini sağlamaya
    almayı düşünen her anti-kapitalist, büyük olasılıkla bir kaç sene sonra, hatta
    okulu bittikten sonra, normal bir insana dönüşüp, topluma adapte olur. o
    nedenle, önemli olan, an itibari ile ne düşündüğümüz değil, hayat sürecimiz
    boyunca nasıl yaşadığımızdır. yani bir insanı, tek bir hareketi, tek bir şiiri,
    tek bir şarkısı, ya da tek bir cümlesi nedeni ile eleştirmek; bölünmelere,
    anlaşmazlıklara, ayrılıklara, pişmanlıklara, özürlere ve dolayısıyla
    tutarsızlığa yol açar. ve yaşam biçimi ile söylemi birbiri ile tutarsız olan
    her insan, yalan söylüyor demektir. ve yalan, samimiyetsizliği de beraberinde
    getirir. ve kapitalist bir sistemde, samimiyetsizlik, en çok satan üründür.  o yüzden artık bu bahsi kapatalım bence.
    nokta.
    16.nisan.2009

  • at a later date

    kimse
    görmüyor mu?
    ölüyor
    günden güne
    kimse
    bilmiyor mu
    aklından
    geçenleri
    kanser
    olmadığı için üzgün hissediyor
    kimseyle
    sevişmediği için aids olma riski yok
    ve
    tırnaklarını kesmeye gücü de
    bekliyor
    sadece ölümü olduğu yerde
    düşünmüyor
    artık geleceği
    ve
    geçmişte olanları unutmak istiyor
    tekrar
    uyuşturucuya mı dönsem diyor aynadakine
    ve
    kîne kapalı kalbi acı çekiyor
    uyuyamıyor
    ne gece ne gündüz
    günden
    güne kilo kaybediyor
    sakalları
    da uzadı
    ve
    gölgesinden nefret ediyor
    kimse
    görmüyor mu günden güne öldüğünü
    kimse
    o’na ihtiyacı olduğunu düşünmüyor
    işe
    yaramaz hissediyor kendini
    içine
    düştüğü bu kafesten çıkmak istiyor
    bekliyor
    azraili sigara içerek
    ve
    saflığa ulaşılamaz artık biliyor
    tekrar
    aşk – imkansız
    tekrar
    öldüğünü hissediyor
    uykusunda
    kabuslarla yüz yüze
    çığlık
    atarak uyanıyor
    ve
    biliyor bir çözümün olmadığını
    artık
    konuşmak istemiyor
    kimse
    görmüyor mu bu karanlığı
    kimse
    ışıkları yakmayacak mı
    biliyor
    geçmişin onarılamayacağını
    hafıza
    kaybı geçirmek istiyor
    eroin
    gülümsüyor hayallerinde
    ölen
    arkadaşlarını seviyor
    biliyor,
    her şey sıfırlandı
    yüksek
    bir binadan atlamak istiyor
    kimse
    görmüyor mu odada olanları
    duvarlar
    üzerine geliyor
    biliyor
    çıkış kapısı kapalı
    ve
    içerde mahsur kalmak istemiyor
    kimse
    yok burada konuşacağı
    telefon
    rehberini inceliyor
    ve
    biliyor artık sayfalar çoğaldı
    artık
    yazmak istemiyor
    kimse
    görmüyor mu yavaş intiharını
    ciğerleri
    ona dur demiyor
    ve
    biliyor azrail unuttu onu
    yeni
    bir defter almak istemiyor
    bekliyor
    karanlıkta tanrıyı
    nasıl
    dua edilir bilmiyor
    ve
    isteyebileceği bir dilek kalmadı
    artık
    sadece durup izlemek istiyor
    donuk
    gözler
    ve
    boş bakışlar
    hayır
    hayır, kimse anlamadı
    saçmalıyor
    sadece
    artık
    saçmaladığını düşünüyor
    düşüyor
    düşüyor düşüyor ve
    düşüyor
    düşüyor düşüyor
    *
    başlık, joy division’un, warsaw adı altında yayınladığı bir şarkısının adıdır

    16.nisan.2009
  • alıntı değil, kendi cümlen

    alıntı değil, kendi
    cümlen
    düşüncelerini
    sürekli
    olarak
    bir
    alıntıyla dile getiren insanlar
    aslında
    hiçbir
    şey anlatmıyorlardır
    çünkü
    öğrenilen
    bilgi
    yeni
    bir fikir oluşturmak yerine
    tekrarları
    geçerli kılmıştır
    ve
    bu durum
    annenizin
    anlattığı
    tarife
    göre
    yemek
    pişiremeyip
    misafirlerinize
    hazır
    çorba ikram etmenize
    benzer

    16.nisan.2009
  • çalarak yaşayanlara

    çalarak yaşayanlara
    bazen
    kendini
    bir
    aptal gibi hissedersin
    yaşanan
    onca şeyin karşısında
    ayakta
    durmaya çalışırken
    geri
    zekalıymışsın gibi hissedersin kendini
    boktan
    bir hisse kapılırsın
    ve
    bir hisse ararsın kendine
    olur
    olmaz her yerde
    sana
    ayrıldığı söylenecek olan
    özel
    bir bar taburesi ararsın
    özel
    olan herhangi bir şey
    bir
    kuş mesela
    hediye
    paketi yapılmış bir kuş
    havaya
    salman için
    havaya
    salarsın çünkü
    kafeslenen
    sensindir
    ve
    kimse görmez önündeki telleri
    özgür
    olduğunu düşünür herkes
    özgür
    ve umursamaz
    ve
    yine de
    onlara
    ters gelecek
    bir
    hareket yaptığında
    seni
    fevri hareket etmekle suçlarlar
    ve
    bir sonraki dizeyi düşünürsün inatla
    bir
    sonraki gün yerine
    bir
    sonraki dize
    kapana
    kısılmışsındır oysa herkes gibi
    bir
    fare gibi kapana kısılmışsındır
    ve
    inat ediyorsundur yaşamaya
    hayır!
    ben o peyniri yemeyeceğim dersin
    hayır!
    üzerime kaynar su dökemezsiniz dersin
    köşeye
    sıkıştığını bilirsin
    öfkenin
    acıya dönüştüğünü bilirsin
    en
    zor zamanlarda, en sert müzikler
    seni
    kendine getiren
    öfkeli
    adamlar
    seni
    kendine getiren
    öfkeli
    sesler korosu
    öfkelisindir
    sen de en az onlar kadar
    ve
    öfkeni içine atmaktan başka
    yapacak
    bir şey bırakmamışlardır sana
    kendimi
    bu hale getirebildiysem dersin
    sana
    neler yapardım hayal et
    ama
    yapmıyorum
    çünkü
    acıyorum sana
    ve
    kimsenin bana acımasını istemezdim
    ve
    kimsenin bir yalancı olduğumu düşünmesini de istemezdim
    ama
    her şey
    bir
    noktaya kadar gelip
    başa
    sarar daima
    ya
    da kaset sarar
    ve
    çıkarıp inatla onu yuvasından
    tamir
    etmeye çalışırsın
    aynı
    sesleri duyacağını bildiğin halde
    aynı
    yerlerde
    ve
    sonra
    aradan
    yıllar geçince
    sıkar
    artık seni bu bant kaydı
    değişime
    değil
    kendine
    gelmeye ihtiyacın vardır senin
    içindeki
    her şeyi
    bir
    tükürükle çıkarıp atmaya
    kusmak
    değil, hayır
    tükürmek
    ve
    sen hiçbir zaman
    yapmak
    zorunda olduğun işlemlerin
    içine
    sinmediği bir işte
    çalışmak
    istemezsin
    bu
    yüzden buradasındır zaten
    bu
    yüzden hala evden çıkamıyorsundur
    bu
    yüzden tek başına oturmuş
    müzik
    dinliyorsundur saatlerce
    ve
    geri zekalı olan sensindir aslında
    çelebi
    hava servisi ya da
    amcor
    packaging ya da
    elektromed
    ya da
    girip
    çıktığın daha niceleri değil
    sensindir
    aptal olan
    senin
    gibi düzinelercesidir
    düzülesi
    düzineler
    hemen
    evlenip çocuk yapan
    sonra
    kendini bağlayan düzineler
    ellerini
    bağlayan
    dilini
    bağlayan
    öfkesini
    yatıştıran
    bir
    çocuk edinen düzineler
    nedir
    ki çocuk
    dünyada
    düzinelercesi var
    düzen
    ya da düzülen tarafa geçmeyi bekleyen
    bazen
    düzen bazen düzülen düzineler
    ve
    hiçbir zaman önemsemeyen
    hangi
    tarafta olduğunu
    elim
    sende oynayan
    dünyanın
    kuralı bu diyen
    uyanık
    olmak zorundasın diyen
    kurnaz
    olmak zorundasın diyen
    takma,
    boş ver, onlarla uğraşılmaz diyen
    öfkesini
    daima
    kendilerinden
    güçsüzlere kusan düzineler
    sert
    bir duvara çarpınca
    arkasını
    dönen hemen
    zorlamayan
    hayatı
    hedefleri
    olmayan
    inancı
    olmayan
    düş
    gücü olmayan
    sürüyle
    adam
    sürüyle
    adam gelir sana
    ve
    boşuna uğraştığını söyler
    teslim
    olman gerektiğini söyler
    beyaz
    bayrağı salla der
    sırıtıyormuş
    gibi yap
    meselelerin
    üzerine fazla kafa yorma
    irdeleme
    hayatı
    dünya
    değişmez
    değiştiremezsin
    dünyayı
    uymak
    zorundasın
    onlara
    bakar ve
    acizliklerine
    acırsın
    ama
    sen de acizsindir aslında
    elinden
    gelen tek şey
    küfür
    edip, bağırıp çağırmak olur
    o
    adi, üç kağıtçı götlerin ofislerine girer
    sekreterlerinin
    dur ikazlarına karşılık vermeden kapıyı açar
    ve
    sertçe çarparak kapıyı
    gözlerine
    bakarsın patronunun
    “burada
    borcundan daha büyük hasara neden olabilirim” dersin
    “ve
    yaratacağım hasarı karşılamaz maddi durumum” dersin
    “ve
    ruhumdaki öfkeyi de yatıştırmaz bu” dersin
    korkutursun
    onu
    korkutursun
    ama
    sen
    de korkuyorsundur aslında
    üç
    buçuk atmasan bile korkuyorsundur
    kendinden
    korkuyorsundur
    öfkenden
    korkuyorsundur
    yapabileceklerinden
    adamı
    boğarak öldürmekten
    fiziken
    güçlü olmasan bile
    delirip
    üzerine yürümekten
    bunu
    yaptın daha önce
    defalarca
    yaptın bunu
    başkaları
    için yaptın
    kendin
    için yaptın
    hak
    edileni almak için yaptın
    hak
    edileni vermek için yaptın
    kavga
    etmeyi sevmesen bile
    etmek
    zorunda kaldın defalarca
    abin
    için ettin
    yeğenin
    için ettin
    dostun
    için ettin
    ama
    şimdi
    burada
    o
    lanet olası büyük büyük büyük şirketlere karşı
    oturmuş
    bir şiir yazıyorsun
    elinden
    gelen tek şey bu çünkü
    ve
    o yasal hırsızlara karşı
    söyleyebileceğin
    hiçbir şey
    durumunu
    değiştirmez
    ısrar
    edersen
    yüzsüz
    olursun
    başını
    öne eğer, susarsan
    koyun
    olursun
    ve
    çoğunluğun aptalı oynadığı bir dünyada
    ne
    kadar çok zeki olursan
    o
    kadar çok aptal yerine konulursun
    hiçbir
    şey değişmez
    ve
    seni değişmeye zorlar herkes
    sinirden
    ağlamaya başlar
    sonra
    bir sigara yakarsın
    ve
    sonra bir sigara daha
    sigara
    üstüne sigara
    kendini
    öldürmeye çalışıyormuş gibi
    kendini
    öldürmeye kadar gider yani
    buna
    kadar götürtürler adamı
    sigara
    ya da tüfek
    ne
    fark eder ki?
    ne
    önemi var ki zamanının
    emeğin
    ne önemi var
    27
    günün ne önemi var
    400
    kağıdın ne önemi var
    şiir
    var hala
    sihir
    de olmalı öyleyse
    buralarda
    bir yerlerde olacak
    bir
    hayal görüp
    kendini
    iyi hissetmen için
    biliyorsun
    diyecek sana
    geri
    alacağını biliyorsun
    kaybettiğin
    her şeyi
    senden
    çalınan her şeyi
    linç
    edilen her şeyi
    ruhunu
    korumaya devam et
    kelimelerini
    korumaya devam et
    öfkene
    sadık ol
    acına
    sadık ol
    ve
    bekle sadece
    ölmeden
    bekle
    zamanı
    gelecek
    kendini
    kandırma diyenler
    aptal
    olduğunu düşünenler
    düş
    dünyasında gezdiğini söyleyenler
    kapatıldıkları
    kafeste
    sirklerine
    devam edebilirler
    ben
    oyun oynamıyorum burada
    kurallarınızı
    da bilmiyorum
    ve
    kazanmaya da çalışmıyorum
    kendim
    olmak istiyorum sadece
    kendime
    kalmak istiyorum
    kendi
    başıma kalmaya çalışıyorum
    ve
    üzerinize içmemi istediğiniz
    bir
    bardak suda boğulduğunuz zaman
    ben
    sigaramı yakmaya
    devam
    ediyor olacağım
    aptalca
    gelebilir evet
    ama
    en baştan beri
    bir
    aptal olduğumu söylediniz zaten
    o
    halde şimdi çenenizi kapayıp
    terbiyecisini
    yutan aslanın
    filmini
    izlemeye devam edin
    14.nisan.2009

    Normal
    0

    21

    false
    false
    false

    TR
    X-NONE
    X-NONE

    /* Style Definitions */
    table.MsoNormalTable
    {mso-style-name:”Normal Tablo”;
    mso-tstyle-rowband-size:0;
    mso-tstyle-colband-size:0;
    mso-style-noshow:yes;
    mso-style-priority:99;
    mso-style-parent:””;
    mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
    mso-para-margin:0cm;
    mso-para-margin-bottom:.0001pt;
    mso-pagination:widow-orphan;
    font-size:10.0pt;
    font-family:”Times New Roman”,”serif”;}

  • iki yüzlü

    iki
    yüzlü
    1
    bulaşıkları yıkıyorum gecenin on birinde.
    23 değil yani, on bir. size göre sabah on bir, bana göre gece. çünkü
    sabahlıyorum her tao’nun gününde, sabahlıyor ve siz yaşarken uyuyorum,
    seviyorum bu hayatı, seviyorum evet. daima bu şekilde yaşayabilmem mümkün olsaydı
    şu an, ben de sevmeye devam edebilirdim sanırım… ama çalışmak zorunda
    hissediyor kendilerini insanlar, çalışmadan olmaz, diye düşünüyorlar, herkes
    böyle düşündüğü için ben de çalışmak zorunda kalıyorum, çünkü çalışarak
    ürettikleri şeyleri çalışarak kazanılan kağıt parçaları sayesinde takas
    ediyorlar. fanzinlerimi edinmek istiyorsanız, fanzin çıkarın, takas yapalım,
    olur mu? bu daha makul geliyor bana, hatta dini manada, caiz diyelim. fanzin
    dinine göre…
    2.
    bulaşıkları yıkıyorsun.. sabahın on birindeyiz,
    bize göre. bir erkek bulaşıkları yıkıyor, bir erkek evi süpürüyor, ailesi ile
    beraber yaşayan bir erkek delirmiş bir şekilde ev işi yapıyor zaman zaman.
    doğduğundan beri yapıyor bunu aslında, çünkü çocukken annesi çok hastaydı ve o
    da ev kadınlığını öğreniyordu, kadınlığı ya da bir anlamda, ama tam olarak
    öğrenememiş olsa gerek ki, sonra bir kadından da öğrenmeye çalıştı erkekliği.
    onda da ıskaladı, sen, tanrı’nın, tamamen fiyasko olan bir ürünüsün girdap,
    kabul et… bizim gibi yaşamak zor geldiği için, yaşamak istemediklerini
    yazıyorsun kimi zaman, bir anti kahraman yarattın kendine, henüz adını koymasan
    da, ve şimdi ondan bahsedeceksin bizlere, seni dinliyoruz… söz senin.
    3.
    merhaba. benim adım henüz konmadı. birkaç
    öyküde sizlerle beraber olmuştum. yalancı, üç kağıtçı, iki yüzlü, adi,
    düzenbaz… o, benim! tam üstüne bastınız, ben de zaman zaman tam üzerinize
    basıyorum, çünkü hayattan nefret ediyorum, çünkü insanlardan nefret ediyorum,
    tamamen siyahım ben, içim de tek bir nokta beyaz yok, daima kendimi düşünür
    yaşamımı ancak bu şekilde sürdürebileceğime inanırım, yani sizin tepenizde
    gezinip vır vır konuşan politikacılarınızdan hiçbir farkım yok, iş yerinize
    sahip olan patronunuzdan da farkım olduğu söylenemez, elbette tüm politikacılar
    ve patronlar böyle değildir, ama büyük bir çoğunluğunun bencil, ikiyüzlü ve
    vicdansız olduğu su götürmez bir gerçek, ben de iki yüzlüyüm, bencilim ben de,
    vicdanım sadece kendime acımama izin veriyor, hayvan sevmem, kadın ruhunu
    sevmem, pısırık erkekleri sevmem. erkeklerin sevmediği kadın türünü severim ve
    kadınların sevmediği erkek türünü. bu, ne mi demek? bu, şu demek; bir kadın
    eğer samimi, dürüst ve güçlü ise, ben onu sevmem. bir erkek güçsüz, pısırık ve
    korkak ise, ben onu da sevmem. çünkü daha önce de dediğim gibi, aşık olmak bir
    erkeği zayıflatır ve kadınlar zayıf erkeklerden hoşlanmazlar, ben hiçbirinden
    hoşlanmam aslında, erkeklerin de, kadınların da hiç birinden hoşlanmam, sadece
    kendimden hoşlanırım ve sözünü ettiğimiz politikacılar ve patronlar ne kadar
    çoksa, sizin aranızda da benim gibiler o kadar azdır, tamamen benim gibiler
    demek istedim. yoksa her insan, az biraz yalancı, az biraz bencil az biraz iki
    yüzlü ve az biraz vicdansız olur, bu oranlar yükseldikçe, hayatta da yükselmeye
    başlarsınız, değeriniz artar. sonra birden herkes, yüzünüze karşı “bey”,
    arkanızı döndüğünüzde “orospu çocuğu” der, bu işler böyle yürür ve ben de böyle
    yürütüyorum, hedefim hayatta yükselmek değil, insanların sırtından geçinmek… üç
    gün orda beş gün burada. yakışıklı değilim ama gerekli süre dolana dek kendime
    bakarım, romantik değilim ama gerekli süre dolana dek romantik davranırım, aşık
    da olmam ama gerekli süre dolana dek aşıkmışım gibi davranırım, gerekli süre ne
    demek? gerekli süre, bir ete doyma, bir serveti tüketme, ya da birini kendine
    tamamen bağımlı yapmak olabilir.  kısaca,
    çıkara doyma süresidir, gerekli süre. hayat, çıkar ilişkileri üzerine
    şekillenir, anneniz ve babanız bile bir süre sonra çıkarları ölçüsünde
    boşanmadan evli kalabilir. pekala, pekala geçelim bunları ve öykümüze başlayalım.
    4.
    o günlerde yine kadınsız, parasız ve doğal
    olarak tek başıma bırakılmıştım. bana “senden nefret ediyorum” diye bağırıyor
    bir taraftan da ağlıyordu pınar, ağlıyordu çünkü aldatmıştım, en yakın
    arkadaşının üzerinde yakalamıştı beni, böylece arkadaşlıkları bozuldu ve pınar
    ona aşık olmadığımı öğrendi, pınar’ın kardeşi ilknur’da ona aşık olmadığımı
    öğrendi, doğal olarak onlar ev arkadaşlıklarına son verdiler, bende iki
    kadından ve onların bana birbirlerini çekiştirmesinden kurtuldum. durmadan
    birbirlerine olan nefretlerini anlatıyorlardı bana, sıkılmıştım bu saçmalıktan,
    yakalanacağım kesin olan bir zaman diliminde ilknur’u kandırdım ve o’nun
    üzerindeyken üzerine geldi pınar, olayın üzerine demek istiyorum, insanları
    böyle şoke etmek hoşuma gidiyor, günahsız olduğuna beni inandırmaya çalışan
    insanları, bir iyilik meleği olduğuna beni inandırmaya çalışan insanları,
    yalansız dolansız bir hayat istediklerine dair bana taleplerde bulunan
    insanları, ne yalanı ne dolanı, direk yalanın etrafında dolanıyor ve onlara
    yalanıyordum, yalanmak yani, anladınız değil mi? başlangıçta iyi görünüyor ve
    ikinci yüzlerini keşfedecek açığı yakalamaya çalışıyordum, insanlar böyledir,
    karşılarında tamamen dürüst olduklarına inandıkları bir insan bulunca tüm yelkenlerini
    suya indirirler, sonra bir bakmışlar ki denizin ortasındalar ve rüzgar yok,
    neler olacak? her şey apaçık meydanda güzelim, en az benim kadar yalancısın,
    girdap’a bana bir isim bul artık diyorum, o da bana her öyküde seni farklı bir
    yere koyup karakterini değiştiriyorum diyor, pekala diyorum ona, pekala tanrım
    diyorum, o benim tanrım çünkü, beni o yarattı ve insanlığın gerçek yüzünü
    görmemiz için bana bir yaşam verdi, bu biraz garip bir yaşam aslında bu, her
    öyküde karakterim, huyum, ruh dünyam değişiyor, bir öyküde lita’yı henry’e
    bafiletiyor, bir başka öyküde evime gelen sevgilime porno izlettiriyorum uyuya
    kalana kadar, sonra başka bir öyküde okulda uyuşturucu satıyordum bir öğrenci
    olarak, sonra başka bir öykü de birini aldattım, o girdap’ın ilk öyküsü idi ve
    çalan bir telefonla başlıyordu, hatırladınız değil mi? adı “seni aldatıyorum”
    öykünün… sonra lavuk benden sıkılıp kendisini anlatmaya başladı, zaman zaman
    gene bana geri dönüyor ama. ha ne diyordum, evsiz kalmıştım yine, bende bir
    tatil beldesinde iş buldum, antalya, sikmediğim iki uyruk kalmıştı, uyruk
    diyorum, uyruk, anlayabiliyor musunuz? japon denedim, rus denedim, fransız
    denedim, alman, romen, macar, ingiliz, italyan, hindu, pardon lan o bir dinin
    adı, hintli diyecektim… acaba antalya’da dişi bir uzaylı var mıdır? bunu öğrenmek
    için yola çıkmadım elbette, ama sonuçta antalya’daydım, işim bir kafede garson
    olmaktı, askerlik arkadaşım sağlamıştı bana bu işi, “oğlum antalya’da süper
    bıjırlar var diyordu, öyle diyordu kadınlara, bu ne demek diye sormadım
    elbette, argoyu yalayıp yutmuş ve tükürmeye başlamıştım artık, sıkılmıştım
    argodan, herkes argo konuşuyordu zaten, hatta argoyu bir adım geçmiş jargon
    konuşur olmuştuk, yani rol kesiyorduk aslında, televizyonda izlediğimiz kahramanların
    gün içinde taklidini yapıyorduk, işe mafya kabanı ile gider olmuştu
    bazılarımız, kadınlar kendi acıları için ağlamayı bırakmış şehrazatın ucuza
    gittiğini düşünmeye başlamıştı, toplum olarak sapıtmıştık yani, sapıtmak,
    toplumsal anlamda, bende bu sapkınlıkla oyun oynuyor, onların açıklarını
    yakalıyordum, büyümüştüm artık, 27 yaşına girmiştim, ve ailemi öldürdüğüme
    inanıyordum,  ailemi öldürmüştüm, tüm
    eski sevgililerimi öldürmüştüm, tüm eski dostlarımı öldürüyordum, hayatıma giren
    herkesi öldürüyor ve defediliyordum hayatlarından, insanlar onların gerçek
    yüzünü açığa çıkardığınızda sizden hemen nefret ederlerdi, bende öyle yaptım,
    gizlim saklım yoktu nasılsa, daha doğrusu gerçek yüzümün görülmesinden korkum
    yoktu, ben herkesin gerçek yüzünü görüyordum zaten, görüyor ve gösteriyordum,
    otobüste sevgilisine sarılan kadının beni nasıl kestiğini görüp ayartıyordum.
    sonra, boom! öldürücü darbe. sevgilisini makine olarak gören erkekleri
    öldürmekten daha çok zevk alıyordum aslında, ama onları ağıma düşürmek,
    kadınları düşürmekten daha zor oluyordu, sonuçta kadınlar için bir çekiciliğim
    vardı, erkekleri ise bu çekiciliğimden faydalanıp yanımda klas görüneceklerini
    düşündürterek tavlıyordum. evet ben toplumun bir parçasıyım, evet ben de sizden
    biriyim, ama ben daha çok toplumun aynası olmaya çalışan biriyim, tamamiyle iki
    yüzlü ve çıkarcı bir yapımız var, dahası geri zekalıyız, din diye inandığımız
    şeye iki elle sarılırken bunu bile çelişkilerle yapıyoruz. bir düşünsenize,
    dindar bir adamı düşünün, dindar bir adamın, söz konusu efsanelere göre,
    (dinlerden söz ediyorum), diğer tarafta korkacağı bir şey kalmamalı, yani
    mahşer alanında, yani hepimizin tüm sırlarımız ve yalanlarımızla çırılçıplak
    kalacağımız alanda, orada onların hiçbir şeyden kaçmaması gerekiyor, çünkü
    tanrıları onların günahlarını gizleyip ayıplarını örtüyor, bu yüzden bu dünyada
    her türlü boku yiyip üzerine cuma namazından çıkarken şirin bir fotoğraf
    çektiriyor olabilirler, bende gittim cuma namazına, yeni kurbanım türbanlı bir
    kadınken, veya dini bütün bir takkeli iken gittim, sonra onu da listemden
    sildim ve yoluma devam ettim, ben tanrı rolü oynuyorum, tanrı’nın bu dünyada
    yapması gereken bir şeyi üstleniyorum, herkesin sırrını açığa çıkartmak,
    böylece gerçek yüzlerimizi gösteririz veya intihar ederiz, ne dersiniz? hadi
    bir yarışma yapalım, kim daha dürüst, bir internet sitesi kuralım ve orada herkes,
    herkes hakkında isim vererek bildiği her şeyi anlatsın., yazarım girdap
    anlatıyor zaten, ben de yapıyorum, siz de yapmalısınız bence, herkes hakkındaki
    her şeyi bilirsek yaşam kimileri için daha da kolaylaşır, çoğunluk için zorlaşacağını
    biliyorum, ama kafası paranoyalarla dolu olan aşık adamların hayatı kolaylaşır,
    sonra her an terk edilme korkusu yaşadığı için gerçekleri göremeyen genç
    kızların da hayatı kolaylaşır, ha bu arada yazarken yalan atmak dünyanın en
    kolay işi, ama on bin küsur sayfa yazıp kendinizle çelişmiyorsanız, doğru
    söylüyorsunuz demektir, doğruyu söylemek de hiç öyle sanıldığı gibi erdem falan
    değildir, ya da erdem, getirisi olan bir şey değildir, bakın ben ne kadar da
    iki yüzlüyüm ve yine de beni sevecek yeni insanlar bulabiliyorum daima, çünkü
    insanlar gerçeklerden korktukları için yalanla yaşıyorlar, ve gerçeklerden kurtulmak
    için yalandan ibaret hayatları izliyorlar, bu yüzden yalancılar iktidar oluyor
    daima, ve bu yüzden yalan söylemeye devam ediyoruz bizler de, insanların
    arkalarından konuşuyoruz, herkesi kıskanıyoruz, toplu bir dayanışma halindeyiz
    rekabet etme konusunda, herkes herkesle rekabet ediyor, çünkü kapitalizm bize
    sadece güçlünün kazanabileceğini öğretiyor, güçlü olan kazanır diyor
    kapitalizm, çalışan kazanır elması kızarır diyor, bu konuda düşünelim, orada
    gizli bir anlam olabilir, elması, hmm, doğru olabilir evet, elma ile neyi kast
    ediyorlar acaba bu dangalaklar, yarım elma gönül alma var bir de, bu da tamamen
    üç kağıda dayalı bir fiyasko, verilen her şeyin alınması gereken bir karşılığı
    olmalı diye düşünüyoruz çünkü, o yüzden minnet borcu diye bir şey üretti gerizekalı
    toplumsal yapımız, üretti çünkü manevi anlamda da maddi anlamda da bizim
    sürekli borçlu hissetmemiz gerekiyor, gerekiyor ki kendi hayatlarımızı
    unutalım, namaz borcu, vatan borcu, vergi borcu, namus borcu, faiz borcu,
    minnet borcu. ve zarafet var bir de, zarafet, düşünebiliyor musunuz? herkes zarif
    olmak zorunda, estetik görünmek zorunda yani, estetik görünmeli ki hayatta bir
    yerlere gelebilsin, hiç birimiz şişmanlığa tahammül edemiyoruz, ama elbise
    dolaplarımız şişmanlayabiliyor giysilerden dolayı, sorun değil, sorun değil,
    pekala burada sorun üretimde mi yoksa tüketimde mi? anti karakterimi bir kenara
    itiyor ve girdo olarak yazmak istiyorum, sizce sorun üretim de mi yoksa tüketim
    de mi? her ikisinde diyorsanız yanılıyorsunuz, tüketimde diyorsanız yine
    yanılıyorsunuz çünkü biz tüketim değil üretim toplumuyuz, sürekli üretiyor ve
    üretim esnasında doğal kaynakları tüketirken, ürettiklerimizin çoğunu tüketmeden
    çöpe atıyoruz, yemekler çöpe gitsin, hayvanları da toplayın sokaktan, hah
    şöyle, elbiseleri de birine vermek yerine eskilerin içine atalım, biriktirelim
    ne varsa aldığımız, evimiz hurdaya dönsün, hurdacılık da öldü zaten, büyük
    büyük büs büyük bir ev alalım kendimize, sonra o evin ufacık bir yerinde
    yaşamaya başlayalım, ekranın karşısında mesela, bilgisayar ekranı da olabilir
    bu televizyon ekranı da, onların istediği şekilde kullanıyorsak ekranlarımızı,
    ayrım yapmamak da beis görmüyorum, hard disklerimizi de çöpe çevirelim hatta,
    durmayın indirin ne varsa internetten, indirip dinlemeyin, indirip izlemeyin,
    evimiz cd yığını olsun, ha bir de onları tekrar tekrar bir yerlere yükleyin ki
    internette çöpe dönsün, sonra konuşun durmadan, konuşmadan duramayın hatta, msn
    pencereleri arasında can çekişirken saat ilerlesin, her yerde girdaplar var
    oğlum, evrenin her yerinde ve beyninin içinde, ben bu ismi boşuna almadım, kara
    deliklerde bile girdap var, samanyolu galaksisinde girdap var, gök cisimlerinin
    hareketi girdapla meydana gelir, kendimden bahsetmiyorum, evrenden
    bahsediyorum, büyük bir girdap olan evrenden, dışımızdaki evrenden, içimizdeki
    evrenden, ve bizim görmemizi engelledikleri bilimsel bilgiden, dünya güneşin
    etrafında dönüyor, ay dünyanın etrafında, güneş de sabit değil tanrısını
    satayım, her şey bir şeylerin etrafında dönerken aynı anda kendi etrafında dönüyor,
    insanlar para kazanmanın etrafında dönerken kendi etrafında dönmeyi unutuyor
    oysa, ve bu doğal olarak bir dengesizlik meydana getiriyor, çünkü kendi ekseni
    etrafında dönmeyen bir şey hiçbir şeye etki edemiyor demektir, kendi ekseni
    etrafında dönüp çevresindeki şeyleri görmeyen insan, hayatını yaşamıyor
    demektir, ve girdaplar, evet şimdi de denizlerdekinden bahsediyorum, merkezdeki
    ufak bir noktadan güç alır, sonra dönerek yayılır ve maksimum seviyede su
    yüzüne çıkar, her şeyi içine alabilecek kadar yüksektir emiş gücü o merkezin,
    ve insan kendisinin merkezi olmadığı sürece bir boka yaramaz, ve insan aslında
    tamamen hatalı bir üretimdir, olağanüstü mükemmel harikulade bir yaratılış
    değildir insan, öyle olsaydı dünya bu halde olmazdı, hayvanlara bir bakın,
    hayvanların yaşamlarına, ne kadar saf ve doğallar, ve biz onların doğallığını
    mahvediyoruz, onları kafese tıkıyor ve üzerlerinden para kazanıyoruz, onları
    öldürüyor ve yine para kazanıyoruz, bizler tüketim değil üretim toplumuyuz, her
    şeyden önce üretiyoruz biz, araba üretiyoruz, bilgisayar üretiyoruz, elbise,
    et, kağıt, sonra ya yakıyor ya da nasılsa uzayın sonsuz bir boşluğu var deyip
    oraya döküyoruz, uzay çöpleri yani… bunu bir araştırın. ölen insanların neden
    öldüklerini araştırın, intihar edenleri araştırın, okulda çocuklarınıza ne
    öğrettiklerini araştırın, hiç bir şey öğretmiyorlar aslında, tek başına nasıl
    yaşayabileceklerini öğretmiyorlar, daha çok bağlılık yemini, daha çok borç,
    evlenip çocuk yapar sonra hayatını ona satarsın, çünkü kural bu, çünkü hepimiz
    sonsuza dek yaşamak istiyoruz, bu mümkün olmadığı için, bizi öldükten sonra
    anacak bir çocuk yapıyoruz, çünkü hayatımız boyunca başarısız olduğumuz için
    hayallerimizi gerçekleştirecek bir çocuk ediniyoruz, çünkü çocukları şekillendirebiliriz,
    altı yaşına kadar şekillendirip sonra buna devletle ortaklaşa devam ederiz, ki
    topluma faydalı bir birey olsunlar, çünkü “toplum yapısı çökerse” diye başlayan
    nutuklara büyütüldük biz, “aile toplumun en küçük yapı taşı” dediler bize, “taş
    yerinde ağırdır” dediler bir de, her şey birbiri ile bağlantılı ve o bağlantıları
    kurmadan kolaj yapamazsınız, dünya da her şey parça parça görünür, gözümüz bile
    parçalar halinde alır görüntüyü ve hareketsel devinimin videosunu karanlık
    odasında montajlar, anlayabiliyor musunuz? hayır anlamıyorsunuz, dünyada bize
    bir şeyler söylemek isteyen parçalar var demek istiyorum, fotoğrafın tamamını
    görmek için onları birleştirin diyorum, kenny arkana isyan ediyor, this empty
    flow’da isyan ediyor, hepsinin derdi, tüm sanat eserlerinin derdi, kendisi
    olabilmekten geçiyor, kendisi olmaya çalışan insanların yarattığı parçaları
    toplayın, henüz kendisini kaybetmemişken hala yeraltında yaşam mücadelesi veren
    sanatçıların parçalarına bakın, hepsi tek bir ağızdan isyan etmek istiyor,
    insanlar artık isyan etmeye başladı, insanlığın tarihsel gelişimi nasıl
    şekillendi bilemiyorum ama komünal yapıdan kapitalizm’e geçen evre hayret
    verici, komünal diyorum evet, ilk insanlardan bahsediyorum yani, adem ve
    havva’dan değil, masallardan değil, gerçek ilk insanlardan, avlanarak beslenen
    ve tüketmeden üretmeyen insanlardan, sonra neler oldu? sonra birisi bu insanları
    etkisi altına almaya çalıştı, sonra birisi de etki altına girmek istemeyenleri
    kendi etkisi altında aldı, böylece iktidarlar ve muhalifler diye iki ana unsur
    çıktı ortaya, ikisinin de birbirinden farkı yoktu ve kimi zaman a grubu kimi
    zaman b grubu üstünlük sağladı bu savaşlarda, sonra c grubu ortaya çıktı, sonra
    d, gittikçe parçalara bölündük o parçalarda parçalanmaya devam etti, en sonunda
    1900’lere geldik ve birileri tüm parçaları yönetmek için adım attı, bunu daha
    kolay yaşamaları ve çocuklarının da daha kolay yaşamaları için yaptı, çünkü
    sonsuzluğa inanmak işte böyle boktan bir şey, çünkü öldükten sonra yaşayacağına
    inandırılan insan bu dünyadaki hayatını önemsemez, çünkü milli itibara inanan
    insan kendi hayatını önemsemez, çünkü topluluk olmadan var olamayan insan
    kendini ölüyormuş gibi hisseder, çünkü yalnızlık çok soğuk ve bir o kadarda
    sessiz bir şey, bu yüzden kendi düşüncemizi ortaya koymaktansa bizim yerimize
    düşünen insanları desteklemeye başladık, sonra işte vakti zamanında zeki ve
    zengin birkaç insan para fonunu ve bankaları yarattı, birileri de bankaları
    kontrol altına alarak parasına para kattı, sonra bu birkaç iyi adam hükümetleri
    esir aldı, orduları esir aldı, medyayı esir aldı, neyseki sonunda başa çıkamayacakları
    bir internet yarattık kendimize ve hala konuşabiliyoruz, artık susturamıyorlar,
    ama bu kez de, daha güçlü bir salgın olan, sosyal iletişim ağlarını devreye
    soktular, insanlığın en zayıf noktası olan yalnızlığını kullanarak tüm sosyal
    ağları kontrolleri altına almaya çalışıyorlar, şimdi siz bu yazımı, eğer, ne
    bileyim işte, facebook’ta okuyorsanız, okuduğunuz siteye bir şikayette bulunursanız,
    üyeliğim hemen silinir, hatta şikayetlerinizi kolaylaştırmak için internet’i
    abuk subuk eklentilerle donattılar, durmayın, microsoft kullanmaya devam edin,
    bende onların ürünlerini kullanıyorum, ve emin olun bilgisayar programları
    içine ufak gözetleme delikleri açmanın planlarını yapıyorlar, bunun örneklerini
    geçmişte gördük, bilgisayarınıza gizli bir kayıt cihazı koyup her hareketinizi
    kayıt altında tutmaya çalışıyorlar, bunu kısmen başardılar, geliştirmeye devam
    ediyorlar, ama onlarda şaşırmış durumdalar, çünkü insanlar artık bağımsız
    programcıların ürettikleri açık kaynak kodlu yazılımlara yöneliyorlar, çünkü
    artık bedava ulaşabilecekleri işlere para vermek istemiyorlar, bu yüzden korsan
    engellenemiyor mesela, çünkü artık insanların sevdiği şeyleri destekleyecek
    parası kalmıyor, bu da bir kısır döngü yaratıp iyi sanatçıları elemine ediyor
    gibi görünüyor, ama aslında onların sesinin -kendileri ortadan kaybolsa bile-
    sonsuza dek dağıtılması sağlanıyor, peki burada bir devrimden söz edebilir
    miyiz? hayır burada devrim değil isyandan söz etmek gerekiyor, devrim işe
    yaramıyor çünkü, ufak isyan patlamaları daha etkili oluyor, bu isyan
    patlamaları arasındaki periyod sıklaştıkça, sistemin kalbi sıkışabilir, ama
    bunu bizim embesil toplumumuz göremeyecek kadar körleştirildi, o yüzden
    sistemin içinden sisteme karşı duran bono gerzeğinin gerizekalı filmini
    izlemeye gidiyor, bir yerlerde insanlar hala isyan ediyor, isyan ediyor ve bu
    arada kendi yaşama alanlarını kurmaya çalışıyor, bolo bolo gibi yani, hiç bir
    şey kaybolmuyor artık, kitaplar, şarkılar, filmler, resimler, hiç bir şey yasaklanamıyor,
    acımızı öfkeye dönüştürmemiz gerekiyor, insanları rahatsız eden yazılar
    yazmamız gerekiyor, insanları rahatsız eden resimler, insanları rahatsız eden
    müzikler…. insanları rahatsız eden dedikodular üretelim, suni yalanlarına
    karşılık abartalım onların gerçek yüzlerini, çünkü gerçeği yumuşatmaya ve
    katlanılabilir kılmaya çalışıyorlar, karşımızda bir düşman da yok üstelik, en
    büyük düşmanımız kendimizis, kendimize düşman olup bu hayatı hak ettiğimizi
    düşünmemiz için ortaya hak etmek diye bir kavram çıkardılar, hak etmeyi
    eğitiminiz ve zeka düzeyinizle eşlenik kıldılar, ne kadar çok çalışırsanız o
    kadar çok kazanacaktınız, tembellik ayıplanan bir şey oldu, yan gelip yatmak
    hor görülüyor, peki o halde ne yapmamız gerekiyor? “çiçekçi elektrikli testere
    katliamı”nı bir kez daha piyasaya sürebiliriz mesela, yeni yeni şeyler
    sürebiliriz piyasaya, eskiden olan bitenleri yeni bir gündemmiş gibi sunup,
    aslında geçmişin bugünden daha iyi olduğunu kanıtlayabiliriz, giderek daha da
    kötüye gittiğini her şeyin, giderek daha da kötüye gideceğini, her geçen gün
    biraz daha kötüye gideceğini yaşanan hayatların, ve anti-deprasanlarla
    sinirimizi yatıştırmalarına izin vermeden yeterince ağlayarak yapmalıyız bunu,
    çünkü acı’nın son noktada öfkeye dönüşmesi muhtemeldir daima, ve sen o anda
    kendini tüm bu yaşananlardan dolayı suçlu hissediyorsan öfkeni kendine yansıtıp
    intihar edebilirsin, suçlu bir bilinç üretmek ve insanın kendi ‘kendi’sini
    suçlu hissettirtmek, sistemin en büyük kozlarından biri çünkü… intihar yerine isyan
    etmemizden korkuyorlar çünkü, kendimizin farkına varıp, kendimize değer verip,
    bize dayattıkları tüm değer yargılarını, kutsal olarak önümüze sunulan herşeyi
    linç etmemizden korkuyorlar. bu yüzden kutsal olan her öğretiyi dokunulmaz
    kılıyorlar, yasalarlar veya örf ve adetlerle, bir şekilde normalleştirilen
    fedakarlık kavramı, peki ama ne için hayatlarımızdan fedakarlık yapacağız? daha
    ne kadar fedakar olmalıyız? ölene dek sürecekse, feda edilmiş olmayacak mıyız?
    şunu unutmayın, fedakarlık süresi uzarsa, feda edilmiş olursun. birilerinin
    daha rahat yaşaması için fedai olarak mı yaşamamız gerekiyor? her şeyi, tüm
    arzu ve istekleri, adaleti ve refahı öldükten sonrasına mı bırakacağız? peki ya
    yoksa öyle bir şey? ilahı adalet denilen bir şey yoksa? neden herkes “ya tanrı
    varsa” diye düşünüp, öldükten sonraki yaşama bel bağlıyor? neden herkes “ya
    çıkarsa” kavramına tutulup şansını deniyor? ya çıkmazsa? ya tanrı yoksa? ya
    devlet hiçbir zaman ekonomik anlamda düzelmeyecekse? ya bize vaat edilen her
    şeyi, hiçbir zaman vermeyeceklerse? daha ne kadar süre kemer sıkmalıyız sizce?
    daha ne kadar sabretmemiz gerekiyor? emekli olamayacaksınız… hayır günün
    birinde anarşi de olmayacak. günün birinde sosyalist bir dünya olmayacak. günün
    birinde kapitalizm ölücek, doğru, ama ondan sonra tarih tekekkür ederek en başa
    dönmeyecek, tarih tekerrür etmiyor çünkü, tekerrür eden bir tarih yok, düz bir
    zamansal çizgi var, ve o çizginin nereye doğru akacağını insanlık belirliyor,
    kader diye bir şey yok, irade diye bir şey, eğer sizler iradenizi sınayıp idare
    etmeye devam edeceksiniz, buyurun, kimse size engel olamaz, aksine takdir
    edileceksiniz, ve benim gibi, bizim gibi düşünen, sırf kendi hayatını
    önemseyen, hatta buna rağmen kimsenin üzerinden geçinmeyen, ama devrimi sırf
    kendi öz varlığı için isteyen, bireyselliği savunan, toplumu red eden insanları
    kafese tıkmaya devam edecekler, kafese tıkamadıklarını öldürecekler, gittikçe
    daha da çok güç kazanıcak ve en sonunda george orwell’in 1984’ünden bile daha
    karanlık, keskin, kalın parmaklıklar yaratacaklar, , peki o zaman napacaksınız?
    makinelerinin çalışabilmesi için makineleştirildiğiniz zaman napacaksınız?
    tuvaletlerinize kamera yerleştirdiklerinde napacaksınız? konuştuğunuz herşey
    kayda alınırsa napıcaksınız? teknolojiyi zihninizi okuyabilecek kadar
    geliştirdiklerinde ve sizi aklınızdan geçenlerden dolayı işkence odalarına
    tıklarında napacaksınız? napmak gerekiyor? benim bir çözüm önerim yok. bana
    bıraksalar, yani elimde olsa, insanlık denen mefhumu, kendimle beraber yok
    eder, ve dünyayı hayvanlara bırakırdım. çünkü bir çözüme inanmıyorum, çünkü
    insanlığa inanmıyorum, çünkü hepiniz ölümden korkan iki yüzlü sahtekar riyakar
    bencil ahmak aptal gerizekalı ve yalancısınız… çok mu ileri gittim? o zaman
    ilgiliniz olan makamlara şikayet edin… benim başımda bir “ilgilim” yok, ben
    kendimle ilgiliyim sadece, kendim dışında hiçbir kutsal değere inanmıyorum, bir
    de “canlı” olan her varlığın yaşamaya hakkı olduğuna inanıyorum, canlılık
    barındıran her yapı taşının, bu dünyada var olan veya üretilen her şeyden bir
    pay alması gerektiğine inanıyorum… insanlar, dünyadaki yiyecek kaynakları
    bittiği için açlıktan ölmüyorlar; onları, yemek yemeyi hak edecek bir işlev
    gerçekleştirdiklerini düşünmedikleri için açlıktan ölmeye terk ediyor tanrı
    rolü oynayan şarlatanlar, arada bir de iyi görünmek için yardım yapıyorlar, ama
    çözmüyorlar hiçbir meseleyi, sadece, arada sırada, isyan etmememiz için, her
    şeyin yoluna girdiğine dair bir ilizyon yaratıyorlar, günü birlik gündemler,
    günü birlik çözüm paketleri, “huzur isyanda”[1]
    oysa, huzur kendin olabilmekte, geçmişi kendi içine sinen ve pişmanlıklar
    barındırmayan bir varlık olabilmekte yatıyor, size mutluluğun anahtarını
    vermiyorum, çünkü ben de mutlu değilim, size cennetin anahtarını da vermiyorum,
    çünkü cennet de cehennem de yaşadığımız dünyanın içinde, size ne yapmanız
    gerektiğine de söylemiyorum, çünkü bana ne yapmam gerektiği konusundaki
    önerilerinde ısrarlı davranan insanları öldürmek istemiyorum, ben değişmeye
    değil kendim olabilmeye çalışıyorum sadece, zaman döngüsel değil düz ilerler, o
    yüzden günün birinde tarihin tekerrür etmesini, ve ilkelliğe geri dönmemizi
    beklemeyin, kötüleşecek her şey, ve en sonunda, dünya kendini imha etmezse o
    güne dek, mesih yerine mad max gelecek. umut yok, çözüm yok… çünkü insan denen
    şey, bencil korkak ve ikiyüzlüdür, ve bazı insanlar, diğer insanların üzerinden
    yaşar. o diğer insanlar fırsatını bulabilse, üzerindekilerin yerine geçip,
    sistemin işlevini sürdürmeye çalışır. çözüm yok, umut yok, olabildiğince kendin
    olup, yaşama devam ederken, arada sırada böyle sivri oklar fırlatıp, deşarj
    olmak dışında…
    böyle düşünen, bunları görebilen bir
    varlığın da, insanlar arasında yaşamakta zorlandığı için, evinden çıkmamasını
    anlayışla karşılayın, evet girdap bir gün evinden hiç çıkmadan yaşayacak, ve
    siz onun saçma salak öykülerini okuyup, karşılığında ona kitap, fanzin,
    internet, müzik, ekmek, su, elektrik ve ruh vereceksiniz… para istemiyorum…
    takas yapalım istiyorum. ve burada bir emek sarf ettiğimi görmezden gelen
    ikiyüzlülere de şunu söyleyeceğim, ben inatçı, ölümsüz ve zaman zaman kör sağır
    ve dilsiz olabilen biriyim, o yüzden çenenizi kapayıp bir şeyler üretin…
    5.
    şimdi en başa dönüp, bulaşık yıkamaya devam
    etmek istiyorum, çünkü kendimi suçlu hissediyorum o kirli tabak çanak yüzünden,
    ama bu benim pisliğim, ve başkalarının pisliğini temizleyerek para kazanmak
    zorunda da değilim, ama işim bu benim, temizlik, temizlik ve hijyen, ofis de
    bunu yaptım, uçaklarda bunu yaptım, sırada otel odaları var… çünkü herkes
    çalışmayı kutsal sayıyor. yazının başına dönüp birinci bölümü tekrar okursanız,
    ne demek istediğimi anlarsınız. şimdilik hoşça kalın.
    14 nisan 2009


    [1] “Huzur isyanda” İç-mihrak
    ekibinin bir sticker çalışmasından alınmıştır.
  • stream

    stream
    sarhoşsun, ve uyuman gereken
    bir zaman diliminde oturmuş this empty flow dinleyip duvarları izliyorsun,
    zihnin çok hızlı bir şekilde boşluğa doğru akıyor. boşluğa, çünkü, akılından geçip
    yokolan ve bir daha hatırlamayacağın yüzlerce görüntü, ses, düşünce..
    bekliyorsun ve beklemekten fazlasıyla sıkılmışsın. Bir şey olsun istiyorsun.
    herhangi birşey.. biri gelip seni bu boşluktan çıkarsın istiyorsun. ve
    korkuyorsun artık bunun gerçekleşmesinden. kendini güvende hissetmekten
    korkuyorsun. herşeyden korkuyorsun anasını satayım. korkarak iletişim
    kuruyorsun insanlarla, çünkü fazlasıyla hassassın ve insanlar fazlasıyla
    bencil. arsız. bencil olmaya çalışıyorsun. bencilleşmeye. elinden, kendini değiştirmek
    için hiçbirşey gelmiyor. bekliyorsun sadece.. jori sana şarkı söylüyor, sen boşluğa
    kelimeler düzüyorsun. ve asıl ihtiyacın olanın, birinin gelip seni o boşluktan çıkarmaktansa,
    o boşlukta seninle beklemek olduğunu biliyorsun. ama o boşluğa gelen-giden
    olsun da istemiyorsun artık. kimseye dönüp bakmıyorsun. birileri geliyor..
    birileri gidiyor. birileri birşeyleri bozarken, birileri de birşeyleri tamir
    edebileceğini vaat ediyor. bak ben böyle iyiyim tamam mı diyorsun onlara. hiç
    birşeyin yerine konmasına ihtiyacım yok diyorsun. kırılabilecek birşey kaldıysa,
    sen devam et diyorsun. ben hiçbir şey hissetmiyorum artık diyorsun. bağışıklık
    kazandım artık acıya karşı diyorsun. ama koca bir yalan bu. yalnızlığı kanıksadığını
    söyleyişlerin de koca bir yalan. neyi beklediğini bilmediğini söylediğinde de,
    yalan söylüyorsun… artık gerçekleri söylemekten korkan bir uçan balonsun. tam
    bir fiyasko. bir duvar vardı eskiden. sonra yıkıldı. sonra daha sağlam bir
    duvar daha ördün. onu da yıktılar. sonra iki üç kat kalınlaştırdın. oda
    dayanmadı. sonra bir duvar daha. ve bir tane daha. ve şimdi duvar bile yok
    ortada.. herşeyimi alabilirsiniz. size verebileceğim birşey kalmadı gerçi..
    tekrarlar tekrarlar tekrarlar. tekrarların tekrarları. başa al, ve yeniden çek.
    sonuç değişmez. son aynı, ara sekanslar farklı sadece. ve sonunu baştan bildiğin
    bir filmin, başlangıcı farklı da olsa, tad vermiyor artık. o yüzden yeni birşeye
    tahammül yok diyorsun. yeni bir patlamaya mesela. ama her an kapılıp gideceğini
    biliyorsun. zayıfsın, fazlasıyla zayıf duvarların. ve geçen gece.. neyse, geçen
    geceyi boşver.. geçen günleri boşver.. hiç birşey görme hiçbirşey duyma. imlayı
    da boşver. düzeltme de. bırak nasıl yazdıysan öyle kalsın herşey. hatta nasıl
    yaşandıysa öyle kalsın, düzeltmeye çalışma. yazma da olan biteni.. hatırlamaya
    da çalışma. çözmeye de çalışma. anlayamazsın. bekle sadece. aptal bir film şeritinin,
    neden defalarca başa sardığını merak bile etme. bu senin doğanda var. özün bu.
    içinden çıkamayacaksın. ve içine de giremeyeceksin aynı zamanda. sen birşeyler
    anlatırken, kimsenin sana birşey anlatmadığını görüceksin. sonra herşeyini çözen
    o gözleri bir daha görmeyeceksin. çözünmemeye çalışmaktan da vazgeç o zaman.
    bekle işte. hiç bir şey yazma.. ve geçen geceyi de boşver. bileklerin yerine
    kestiğin o aptal bilekliğini de çöpe at bence, tamir ettireceğine.. basit bir
    sinir kriziydi sadece dedin. ve basit olmadığını biliyorsun. ve basit deyip geçiştiriyorsun
    herşeyi. hafife almak işine geliyor çünkü. hafife alırmış gibi yapmak herşeyi.
    ve ertesi gün devam etmek zorunda kaldığın bir gün var önünde. sonra bir
    sonraki gün. ve bir sonraki. film şeriti kendini yenilemeye devam ediyor. ve
    zihnin bu dünyanın çok ötesinde. otobüse biniyor ve çığlık atmak istiyorsun.
    herkesin nesi var böyle. asıl senin neyin var girdo? gördüğün şeyler
    halusyunasyonun olabilir bence.. tüm kahkaha ve gözlerin arkasında gördüğün herşey,
    senin deliliğinin bir kanıtıdır belki. delirdiğini düşünüyorsun artık ve buna
    inanmak en boktanı. herşey, her geçen gün, kendini yenileyerek devam ederken,
    herşeyi çözdüğünü nasıl iddia edebiliyorsun hala? işe yaramaz ve boş. boş ver öyleyse..
    hiç birşey görme, hiç birşey duyma.
     14 nisan 2009
  • takır tukur ne yazıyorsun gene?

    klavye
    seslerini düşünüyorum şu an
    yazarken
    çıkan sesleri
    ayak
    seslerine benzetiyorum, zaman zaman bu sesi
    birçok
    şey sırayla yürüyormuşçasına
    yani
    sıraya girmiş bir şekilde değil
    yani
    aynı anda değil
    sırayla
    adım atan
    birçok
    şey
    her
    tuşta farklı bir ses duyuyorum
    her
    harfte farklı bir nota
    ve
    yürüyormuşçasına işte
    birçok
    şey bir arada yürüyormuşçasına
    engel
    olmadan birbirine
    didişmeden
    kendi içinde
    sıra
    halinde ve
    düzen
    içinde
    ama
    aynı zamanda belirli bir düzensizlikte
    siz
    bunu anlayabiliyor musunuz bilmiyorum
    ama
    anlatmaya çalışıyorum
    yazarken
    duyduğum sesleri anlatmaya
    gördüğüm
    görüntüleri
    içimde
    olan biteni
    zihnimin
    akış halini
    önce
    sert bir tak geliyor
    ardından
    yumuşak bir tık
    sonra
    daha farklı bir tıkırdama
    zaman
    zaman hızlanan
    zaman
    zaman yavaşlayan
    bazen
    duran
    ama
    hiç mola vermeyen
    geri
    gitmeyen asla
    hedefinden
    şaşmayan
    karşısına
    çıkacak olan düşmanlardan korkmayan
    ve
    arasına katılmak isteyenlere kapısını açan
    büyük
    bir ‘şeyler’ bütünü
    “şey”
    diyorum ben bunlara
    tanımlamıyorum
    sınırlamıyorum
    yazıyorum
    sadece
    tak
    tuk tık tın
    geçip
    gidiyor zaman
    geçip
    gidiyor harfler gözümün önünden
    geçip
    gidiyor kelimeler
    cümleler
    oluşuyor
    anlamlar
    oluşuyor
    fikir
    oluşuyor
    tuk
    tak tık tın
    geriye
    dönüp bakmıyorum asla
    ne
    yazmışım lan ben diye düşünmüyorum
    çünkü
    ne yazdığımı biliyorum
    ne
    yapmaya çalıştığımı biliyorum
    kendinden
    emin
    tutarlı
    özgür
    ve
    saydam bir stil
    dolaylı
    anlatımlar yok
    art
    niyetli düşünceler yok
    çıkar
    ilişkisi yok
    kaygı
    yok
    korku
    yok
    kazanç
    yok
    kayıp
    yok
    yazı
    var sadece
    inşaata
    da benziyor yazmak
    tuğlalar
    ve çimento
    ve
    demirler
    ve
    kiremitler
    boya
    badana
    sonra
    dönüp bakıyorum oluşan yapıya
    birkaç
    hatasını düzeltiyorum
    sonra
    dayalı döşeli bir eve daha sahip oluyor
    isteyen
    herkesin gelip dolaşması için
    kapısını
    sonuna dek açıyorum
    yazmaktan
    bahsediyorum sadece
    klavye
    tuşlarına basmaktan
    ve
    çıkan seslerden
    ve
    şişen işaret parmağımdan
    evet
    şişen işaret parmağımdan
    üç
    gündür acıyor bir parmağım
    nedeni
    klavye
    düşünsenize
    bi
    ne
    kadar komik değil mi?
    10.nisan.2009

    *başlık,
    annemin bana sersenişinden çalınmıştır
  • kendimden feragat – 97-98

    Kendimden feragat-97
    Buradayım
    moruk. Karşındayım yine. Beyaz ekran. Txt. Karşındayım yine. Kimse yok. önemi
    de yok. beyaz ekran. Beyaz bir kağıda sarılmış sigara. duvarlar. Kimse yok
    dinlemek isteyen. Farkındayım. Can sıkıcı cümleler. Bir sonraki kanala geçin
    ses çıkarmadan. Ses çıkarmadan lütfen.. “çok arabesk”. Okuyan biri bunu
    diyebildikten sonra, lan niye yazayımki diyorsun. Kendinden feragat.. iki
    cennet hikayesi gibi. anlatmıştım. Tekrar anlatayım. Arkadaşlarımdan biri.
    Kolunda bir dövme var. dövmede iki cennet var. bir anlamı var o dövmenin,
    arkadaşım için. ama yaşlı bir teyze yanına yaklaşıp, “bir tanesi neyine
    yetmiyor evladım” diyor. Tüm efsane yerlebir. Aynen bunun gibi. niye yazayım.
    Yazmalısın çünkü başka çıkar yolu yok. pekala yazayım. Dursun bir köşede.
    Odanın bir köşesinde. Hardiskin bir köşesinde. Yok, durmasın. Gönder gitsin.
    Sal gelsin. Sonra biri gelip “harikasın” desin, bir diğeri, “boktan” desin.
    Konuşup dursunlar. Ama okumasınlar asla. Okumadıklarını düşün. Okumamaları daha
    iyi bile hatta.. o yüzden kanal değiştirmek yerine girdo tv’de kalmaya devam
    edicekseniz bile, ses çıkarmayın. Veya kanalın sesini kısın. Bu da bir çözüm
    şekli. İletişim kurmamamız için. zaten konuşamıyorum. Sesim çıkmıyor.. yazı.
    Evet yazı. Başla bitir gönder.
    Burada.
    bu şekilde kalmak. Eski alışkanlarım tazeleniyor. Asla kurtulamıyorum
    boşluklardan. Dolduramıyorumda. Yazıda doldurmuyor. Alkol ve sigara biraz.
    Biraz da seni bitkin düşüren işin. İdeal. Boşlukları hissetme.. doldurma da.
    Mantıksal bir süreçi es geç. Sarhoşluk sürecinde asılı kal. Hiç çıkama o
    halden. Ya yorgun ya sarhoş ya da uyuyor. Evet böyle. Evet aynen böyle. Yalnız
    değilken yalnız hissetmek boktan. Yalnızken yalnız hissetmek o kadar da boktan
    olmazdı sanırım. Başkalarının hayatlarına dair sırtına binen yükler. İntiharı
    erteleyenlerin en sık başvurdukları bahane. Benim içinde geçerli değil. Ben
    istemiyorum.. sırtımın sol tarafı ağrıyor. Böbrek yada akciğer. Yada her ikisi
    de… sigara olabilir nedeni. Yada alkol. Kendine iyi bakmayan herkesin başına gelebilecek
    basit ağrılar. Tanrı paslanmaz çelikten yaratmadı seni. Ama paslanmaz çelikten
    olan ruhlar koydu bazı insanlara. Asla eskimiyor ve değişmiyorlar. Onlara
    tapıyorum. Kendime de tapıyorum. Durağan bir haldeyim. Çocukken neysem, şimdide
    o. Asla laf anlatamazsınız. Denemeyin bile. Sizi dinlemez. Burnunun dikine
    gitmekten zevk alır. Asla pişman olmaz. Bu girdo. Başka biride böyledir. Bana
    benzeyen. Benim benzediğim. Ama onlar daha gerçekler. Benim bazı zaaflarım var.
    yazmak gibi. yazmak bir zaaf haline dönüştü. Sigara içmek gibi, ruhsal ve
    bedensel bir ihtiyaç.. çünkü konuşunca dinleyecek kimse yoksa. Yazınca
    dinleyecek kimsede yok ama duruyor orada o. Ve insanlar sorduklarında “iyi
    diyek iyi olak” diyorsun. Gülüyorlar. Neyseki gülüyorlar. İyi değilim deseydin,
    sonrası kabusa dönüşebilirdi. İlgilenirlerdi seninle. Sorununu anlamaya
    çalışırlardı. Yalancıktanda olsa yaparlardı bunu. Gerçekten ilgilenenleri de
    çıkardı. Ve boğulur kalırdın sorular altında. Hayır. Bunu istemiyorsun. Bunun
    yerine yazıyorsun. Ve biri gelip, “iyi misin” diyince, yada gecenin köründe,
    “iyi misin” yazan bir mesaj atınca. Geri arıyorsun. Çağrı. O seni arıyor,
    “noldu” diyorsun, “son yazdığını okudumda, merak ettim”, “hmm, iyiyim ya”.
    İnanıyor. İnanıyorsun. İnsanlar senin peygamber olduğuna inanınca peygamber,
    yazar olduğuna inanınca yazar, aşık olduğuna inanınca aşık oluyorsun.
    Duyguların oluşma süreci… biri psikolojimi dedi? Hiç çakmam. Kitap okumuyorum
    pek. Sevmiyorumda kitap okumayı. Havaalanında takılmayı seviyorum. Binlerce insan
    arasında takılmayı. Benim de boks arenam, yada hipodromum orası. Kendime
    geliyorum orada. Yoruluyorum. Güç alıyorum. Besleniyorum. İyileşiyorum. Eve
    gelip tekrar hastalanıyorum. Daha iyi. En azından bence. Kendi kendine
    konuşmak.. kendi kendine yazmak. Daha iyi.. daha iyi gibi. nasıl olsa kimsenin
    gerçekten de ilgisini çekmiyor. “fanzinler tükendi, daha fazla kopya
    bırakamazmısın?”, bırakırım. Ama bırakmıyorum. O bi kaç kopyayı bile zar zor
    bıraktım. İçimden gelmiyor. Oturup beklemek daha keyifli fotokopi ile
    uğraşmaktan. Bir kopya alıp kendin okuduktan sonra geri kalanın önemi yok.
    kendime fanzin hazırlıyorum. Evet ukalaca ama okuyacak bir şey bulamadığım için
    fanzin hazırlıyorum kendime. İyi yazan insanlar var. iyi yaşayan insanlar da
    var. ama iyi okuyan insan sayısı, iyi yazan insan sayısından bile az galiba.
    Kimse kimse okumuyor. Herkes yazıyor ama. bu ne hız? Bende hızlıyım, okumadan
    yazmak konusunda. Onbin sayfayı aşmış olmalıyım… ama yüzde doksanı odada bir
    kağıt parçası yada pcde bir dosya olarak kalıyor… unutuyorum. Sonra kül.. sonra
    çöp. Gazete bulamayıp, ekmeğin altına koyduğun kağıt parçaları. O kağıt
    parçaların üzerinde öykülerin. Sonra buruşturup at. Daha keyifli. En azından
    bana göre…  1.10.2008
    kendimden
    feragat – 98
    1.
    balkondayım. oturuyorum. dolunay var
    bugün.. gece. gece ve soğuk, gece ve sessiz.. benim gibi bugün sokağın hali.
    saat ikiye gelmekte.. balkondayım. kahve ve sigara içiyorum. kahve ve sigara
    içerken düşünüyorum. bana benziyor bugün sokağın hali. sessiz ve boş, boş ve
    karanlık.. karanlık ama dolunay var, karanlık ama iki sokak lambası var. ruhuma
    benziyor bu sokak. dönem dönem kapkaranlık olan ruhuma, zaman zaman dolunayı
    yakalayan ruhuma.. ve ender olarak da, aldatıcı güneşi gören ruhuma… güneş
    falan istemiyorum ben. gece güzel, gece ve dolunay.. her ne kadar ışığını
    güneşten alıyor olsa da ay, dünyanın hareketine bağlı olarak çıksa da dolunay.
    daha derinlemesine bir alegori yapabilirim ama gerek yok diye düşünüyorum.
    bekliyorum işte..
    sonra bir köpek geçiyor sokaktan. seviyorum
    köpekleri. kedileri seviyorum, köpekleri seviyorum, kendimi seviyorum, sizi
    seviyorum.. ve düşünüyorum işte bir taraftan, sigaramı içerken, başıma gelmesi
    muhtemel ihtimalleri düşünüyorum. sigara hemen bitmiyor neyse ki, dolma olunca
    bitmez. ve sert değil sigara, ama çok hafif de değil, tatlı bir tütün içiyorum,
    duman akciğerime girip, zehrini kanıma bırakırken düşünüyorum, “n’apmaya
    çalışıyorum ben” diye düşünüyorum.. sonra, dolunaya bakarken, ilham perilerim
    fısıldamaya başlıyor kulağıma.. ve içeri giriyorum. odaya. odada ışık yanıyor.
    bir floransan.. aydınlık yani oda. zaman zaman ışık açıkken oturuyorum o odada,
    zaman zaman karanlıkta. şu an aydınlık, hala aydınlık oda. oda benim içimdeki
    gizli odama benziyor. boş. boş ve tek başınayım bu odada. herkes uyumakta.
    evdeki herkes uyumakta.. mahalledeki herkes uyumakta.. şehirdeki herkes
    uyumakta.. uyumayan, benim gibi insanlar da, herkes yaşarken uyumayı seçiyor.
    “bu bir kaçış yolu olabilir mi?” diye düşünüyorum. yani geceleri yaşamak, bir
    kaçış yolu olabilir mi? ve sürdürülebilir mi bu oyun? çalışmak zorunda
    olmasaydın sürdürebilirdin moruk, diyorum kendime. şu an yazar olsaydın,
    sürdürebilirdin diyorum. ve ardından bir düş görmeye başlıyorum odamda,
    zihnimin gizli odasında;
    bir evim var. hangi şehir olduğunu
    önemsemiyorum. sadece, bir evim var diye düşünüyorum. genellikle evde takılan
    bir insansanız, evin hangi şehirde olduğu önemini yitirir bir dereceye kadar.
    bir ev.. hepsi bu. ufak bir ev. büyük bir yazar. büyük bir yazar ve şair.
    dilini, diğer dillere çevirtebilmeyi başarabilen bir yazar. herkese derdini
    anlatmayı başarabilen bir yazar. herkesin ruhunu görmesini başarabilen, başına
    gelen saçmalıkları, başına gelen saçmalıklara rağmen yaşadığını, yaşamaya devam
    ettiğini, sonra birkaç intihar deneyini, direkten dönmeyi.. falan filan.
    başım ağrıyor şu an. neyse ki this empty
    flow çalıyor… ve jori bana anlatıyor, ve beni dinliyor, ve beni kendimle
    konuşmaktan kurtarıyor…
    yazmakta zorlandığım bir yazı bu. lanet
    olsun.. zorlanıyorum, zorlanıyorum çünkü daha fazla acıya tahammül
    edebileceğimi sanmıyorum. ciğerlerim dumanıma daha ne kadar tahammül edebilir,
    bilmiyorum. biri sigara içmemi engellesin isterdim. biri bu konuda müdahale
    edebilsin istiyorum. birinin gelip, elimden şu sigarayı almasını ve bana sıkı
    bir tokat atmasını istiyorum. bu, annem olamaz. bu, babam olamaz. bu, herhangi
    bir insan olamaz. birinin, sigarayla arama girebilecek kadar cesur olmasını
    istiyorum. beni kaybetme riskini göze alıp, sigara yüzünden ölmeme engel
    olmasını istiyorum. çünkü ölmek istemiyorum artık, çünkü daha yazacaklarımı
    yazmadım, anlatmam gereken çok şey var daha, diye düşünüyorum, henüz asıl
    konuya gelmediğimi düşünüyorum. hikayenin giriş faslındayız henüz. yazılan
    onlarca öykü ve yüzlerce şiir, sadece önsözümdü diye düşünüyorum. daha
    anlatmaya başlamadım, ölmemeliyim. ama tuhaf bir şekilde, bazen ölümümü
    düşünüyorum. ağzında söylemesi gerekenlerle, ipte sallanan bir ceset.. bu bana
    kötü geliyor. kendi ölümüm bana artık kötü geliyor.
    şimdi “see nothing” çalıyor ve sana teşekkür
    ediyorum bu şarkı için jori. sana da teşekkürler, niko. ve sana da aku. jukka,
    sana da. bu şarkıyı benimle dinleyecek bir kar tanesi arıyorum, kumsaldaki kar
    tanesi, bulursam ona teşekkür edeceğim, beni kendimle konuşmaktan kurtaracağı
    için.. herkese teşekkür etme günümdeyim bugün, sevenlerime de teşekkürler,
    nefret edenlerime de..
    eski aşklarımı düşünüyorum. eskiden aşık
    olduğum kadınları. hiç biri beni anlamadı. bende onları anlamıyordum ama.
    ödeşmiş oluyorduk böylece. borçlu kalmamış oluyordum. bir alacak-verecek davam
    yok sizinle. dosya kapandı. hiç bir şey için borçlu değilsiniz bana.. ben de
    hakkımı helal edip susmak istiyorum. neden susmadığımı bilmiyorum ama.. zihnim
    bu stresi kaldırmıyor gerçekten. zihnim bu stresi kaldırmıyor ve ben de bir
    sigara yakıyorum. elime alıyorum sigarayı öncelikle. beni ne zaman öldüreceksin
    kaltak, diyorum ona, sigaraya yani.. konuşmaya başlıyor sigara da.. seni
    öldürmek istemiyorum, diyor. sana acıyorum, diyor. bana ihtiyacın olduğunu
    biliyorum ben, ama sana zararlı olduğumu da biliyorum, diyor. yine de engel
    olamıyorum kendime, diyor. ben olmasam intihar edebilirdin, diyor.. haklısın,
    diyorum ona. eski sevgililerime benziyorsun diyorum… beni ölümden kurtarıp,
    sonra ölüme iten, eski sevgililerime…
    düşününce, matah bir bok gibi gelmiyorum
    kendime. ama yine de, çevremde bir insan kalabalığı oluşuyor. ne istiyorlar
    benden, bilmiyorum.
    ilk kez bir kadınla seviştiğimde 23
    yaşındaydım. onun öncesinde bir fahişeyle sevişmek istedim. ama sonra, bunun,
    pek de doğru bir fikir olmadığını fark ettim. daha gençtim o zamanlar.. ve
    pişman olacağım şeyler yapmak istemiyordum. hayatım boyunca hiç pişman olmadım.
    ve ilk kez bir kadınla seviştiğimde, 23 yaşındaydım. aşıktım ona. aşıktım ve
    sonra onunla yatak odasında yalnız kalmıştık. ve uyumasına izin vermememi,
    söyledi. beni uyutma, dedi bana. yan yana yatıyorduk ve bana, uyumama izin
    verme, dedi. o gün öğlenden beri, öpüşüyordum onunla. ve ilk kez öpüşüyordum
    üstelik bir hatunla. o gece bana, beni uyutma, dedi. ve daha öncesinde hiç
    düşünü kurmadığım bir şeyi, yapmaya başladım. üzerindeydim. önce yanında
    yatıyor ve konuşuyordum sadece. sonra öpmeye başladım. sonra öperken aşağı
    doğru kaydım. bilmiyordum sevişmeyi, nasıl öpüşmem gerektiğini bilmiyordum.
    sonra aşağılara kaydım ve “bak bunu yapmak zorunda değiliz” dedim. onu incitmek
    istemiyordum. kimseyi incitmek istemiyordum.. bana istediğin her şeyi
    yapabilirsin, dedi. sana istemediğin hiç bir şeyi yapmam, dedim. ama duymadı.
    gözlerini kapatmıştı. “üzerindekini çıkarsana” dedi. telefonum titredi bu
    arada. “bakmak zorunda değilsin değil mi?” dedi, ittim telefonu yataktan, düştü
    telefon. sonra devam ettik. ne kadar sürdü bilmiyorum, üzerindeydim, ve
    aşağılara iniyordum, ve arada bir yukarı çıkıp, “devam etmemi istiyor musun”
    diye soruyordum. size göre bir aptal olmalıyım. ama kendimi aptal gibi
    hissetmiyorum. o’na aşıktım. ve insanlar, aşık oldukları şeylere zarar
    vermezler, diye düşünüyordum. hassas olurlar diye. sonra istediği her şeyi isteyerek
    yaptım ve boşaldı o. yalamıştım ve boşaldı. sonra kalkıp giyinmeye başladı.
    sonra yanıma gelip yattı. teşekkür ederim aşkım, dedi. şok geçiriyordum.
    n’apıyorduk biz allah aşkına? konuşmaya başladık. konuştuk. konuştuk. sonra bir
    kez daha boşalttım onu, o şekilde. sonra bir şeyler daha oldu ama ben hiç
    boşalmadan, ya da boşaltılmadan, uyumaya başladık. rahatsız olmamıştım bu
    durumdan. her şey olağan şeklinde ilerliyor sanıyordum. ve uyumaya başladık.
    falan filan falan filan… ben odipal bir ruhum.
    bunu niye anlattığımı bilmiyorum. sadece
    rahatlamaya çalışıyorum. çünkü çok fazla acı var içimde. biri acımı çekip
    çıkarmalı. biri içime şırıngasını sokmalı, ve çekip çıkarmalı ruhuma karışan
    tüm pisliği, çöpe atmalı. aynen, akrep sokan bir insanın kanını ağzınla emip,
    sonra tükürür gibi. risk..
    bir saniye, içersi çok duman altı, balkonun
    kapısını açmalıyım…
    geldim. devam ediyorum.. jori de devam
    ediyor.. “still” diyor jori… büyüleyici bir şarkı. başka bir boyuttan düşmüş
    gibi. hala kendimi iyi hissedebiliyorum, ama buraya nerden geldik bilmiyorum.
    balkondaydım, dolunay vardı, sokak ruhuma benziyordu, sonra odaya geçmiş ve
    burayı da gizli odama benzetmiştim, hatırladınız mı? yazdığım her şeyi, yazım
    aşamasında ezberliyorum, ben karıştırmam moruk yazdığım hiçbir şeyi, sen
    okurken kafan karışıyorsa, bu benim sorunum değil..
    sonra yazmaya başladım işte. balkondayken
    düşünüyordum. ama zihninden geçenleri yazmak, kolay olmaz her zaman. olmaz
    çünkü, bazen söylemek istediğin şeyleri söylemeye korkarsın. bu korkunun
    nedeni, otorite, tanrı, veya toplum olmaz hiçbir zaman. sadece bazen, karşına
    çıkan insanlara, söylemek istediğin şeyleri söylemekten korkarsın, çünkü ne onu
    incitmek istersin, ne de incinmek.. yazmakta zorlandığım zamanlar, bu tip
    durumlar…
    birine, sana aşık olmaktan korkuyorum,
    dedim.. ve yine de aşık oldum. sonra onunla çok güzel bir üç ay geçirdik. sonra
    bana, “hayatımda biri varken kendime zaman ayıramıyorum, yapmak istediğim
    şeyler var” dedi. dedi ve gitti. sanki o’nu, yapmak istediklerine engel olmak
    için hapsediyormuşum gibi. komiksiniz lan siz, hepiniz çatlaksınız, dünya
    üzerindeki tüm kadınlar, kafadan kontak gibi geliyor bana. yine de bir kadın
    düşmanı olamıyorum. hatta bir bakıma, pro-feminist bile sayılırım. ataerkil bir
    toplumda yaşamak.. bir dolu saçmalık. ama kadınların da pek temiz olduğu
    söylenemez. ben ne erkeğim, ne kadınım, toplumsal anlamda.. fizyolojik olarak
    bir erkeğim, hepsi bu.
    2.
    şimdi.. hmm.. konunun iyice dağıldığını
    biliyorum. o yüzden, yazmaya devam edip edemeyeceğimi kendi içimde
    sorguluyorum. ne yazıyordum bir düşünelim.. akış esnasında ikiye bölünen
    yolların, gidilmeyen taraflarından devam ederek, uzatabilirim bunu. şu an ne
    demek istedim bil bakalım… o kadar da derin ve karışık yazmıyorum oğlum, çok
    basit yazıyorum lan, hatta yazmıyorum bile, konuşuyorum, kendimle konuşurken
    tuşlara basıyorum sadece, hepsi bu..
    balkonda olduğumu söylemiştim. balkondaydım
    ve düşünüyordum. bir yazar olduğumu düşledim. geceleri uyumayan bir yazar.
    beraber yaşadığım bir kadın olduğunu düşledim. benim gibi kendini anlatan bir
    kadın. iki sanatçı. sanatçı mı? sanatçı kelimesi bana, yapısı itibari ile,
    itici gelmekte arkadaşlar. yazar güzel bir kelime. bunu seviyorum. bunu kabul
    edebilirim kendim için. yazar, yazı yazan insan. ama sanatçı ne boktan bir
    kelime söyler misiniz? sanatçı. sanat satan insan gibi. yani aynı börekçi gibi
    bir şey bu. boktan. dili yeniden yapılandırmalıyız. dili yeniden yapılandırmalı
    ve öyle kullanmalıyız. baştan alalım öyleyse.. çünkü sanat, yaşanan her şey
    olabilir, yaşama sanatı yani, yani herkes sanatçı olabilir, çay yapmak bile bir
    sanat olabilir…
    balkondaydım ve bir yazar olduğumu
    düşledim. yani işte, ne bileyim, kitaplar yazan, yazdığı kitaplar ile azcık
    para kazanan, kazandığı para ile kirasını ödeyebilen, faturalarını ödeyebilen,
    çayını ve ekmeğini alabilen. falan filan. su içiyorum şimdi, çünkü boğazım
    kurudu sigaradan. sigarayı da, zihnim akıştan kuruyunca içiyorum.. ne diyordum?
    bir evim var işte, ne bileyim, geceleri uyumuyorum, öyküler yazıyorum, film senaryoları,
    çizgi roman senaryoları, roman, şiir, vesaire vesaire vesaire.. kadın da
    kendince yazıyor bir şeyler, o da kendi hikayesini anlatıyor. ama onun yazım
    şekli biraz farklı. sonra, birbirimizi de kullanmıyoruz, yaşama tutunurken.
    anlatabiliyor muyum? yaşayıp gidiyoruz işte. sevgili bile değiliz belki.
    yaşıyoruz sadece. sınırlar yok, sözler yok, her an ikimizden biri, ben sıkıldım
    deyip iletişimi kesebilir ve hakkı var buna, anlatabiliyor muyum? ama
    yapmıyoruz da bunu, çünkü birbirimize rahatsızlık vermiyoruz. insanlara
    rahatsızlık veriyoruz sadece. çünkü toplum tarafından tehdit olarak
    görülüyoruz, ürettiğimiz şeylerin rahatsız edici olduğunu söylüyor insanlar,
    bizi sevenler var, bizden nefret edenler var…
    yazmakta zorlanıyorum. yazmayacağım.
    kesiyorum. kesiyor ve akış esnasında yarım kalan başka bir konuya geçiyorum…
    bunu yaparken geri dönüp yazıyı baştan okumuyorum bile. size dedim, yazarken
    ezberlerim akışı diye, ama akışı sadece, bütünüyle sözcükleri değil…
    düşününce matah bir bok gibi gelmiyorum kendime.
    ve nedense çevremde bir insan kalabalığı dolaşıyor. çocukken kimse beni
    sevmezdi. ilkokulda iken kimse beni sevmezdi. ortaokulda da kimse beni sevmedi.
    lisede de. sonra üniversite. sonra askerlik. sonra iş hayatı. sevmezdi derken,
    çok büyük bir çoğunluğu demek istiyorum.. oyunlarına almazlardı mesela,
    masalarına çağırmazlardı. erkek olanları üzerime yürümeye çalışır, kadın
    olanları iğrenerek bakardı suratıma. zamanla değişti yüzdelik dilimler. şimdi
    çoğunluk seviyor, yaptığım işe saygı gösteriyor, beni dinlemeye ve anlamaya
    çalışıyor, sorular soruyor, tanışmak istiyor, hatta erkek olanları dost, kadın
    olanları sevgili olmaya çalışıyor. arada ufak bir azınlık da, benim ergen
    bunalımları sattığımı, samimiyetsiz ve iki yüzlü davrandığımı, kadınlar için
    yazdığımı, hatta işi iyice abartıp, hiçbir şey yazamadığımı söylüyor. ben her
    iki durumdan da rahatsız değilim. ben bu dünyada bile değilim. aranızda yaşıyor
    sayılmam yani. kendi zihnimde yaşıyorum. kendi zihnimin içinde. kendime ait
    gizli bir odam var zihnimde. bir de, değişik değişik mekanlar var, işte ne
    bileyim, dehlizler, labirentler, lunaparklar, kanalizasyonlar, denizler,
    dağlar, kar, güneş, yağmur, ağaçlar, hayvanlar, insanlar… o insanların bir
    kısmını ben yarattım, yaratmaya da devam edeceğim, karakterlerimden
    bahsediyorum. zihnimin içinde yarattığım, başka bir dünyada yaşıyor ve zaman
    zaman o dünyayı size anlatıyorum. zaman zaman onu anlatıyorum, zaman zaman da
    sizin dünyanızda başıma gelen saçmalıkları. ha ne diyordum, zihnimin içindeki
    dünya. uzaylılar bile var orada, yaratıklar var, şirinler var, iskeletler, taş
    gibi hatunlar, ruhu olmayan adamlar, vs vs vs. yani yazarlık böyle bir şey. ve
    kim ne derse desin, ben bir yazarım. illa bir işi yapabilen sıfatını kazanmak
    için, o işten para kazanıyor olmak gerekmiyor. hem bir meslek değildir
    yazarlık. meslek olsaydı, bir eğitimi olurdu bu işin. ama meslek haline
    getirilmeye çalışıldığı açık. yazar okulları. yaratıcı yazarlık eğitimleri. ne
    kadar aptalca… sanat öğretilmez, demişti erdinç abim. erdinç inceman. bu yüzden
    bıraktı öğretmenliği. sanat öğretmeni olamam ben, demişti. haklıydı. halil
    turhanlı avukatlığı bıraktı, ya da onun gibi bir şey, emin değilim nereyi ama
    bıraktı işte.. ben de sevenlerimi gıcık etmek için, yazmayı bıraktım. “nasıl
    yani! bıraktın mı?”.
    şey pardon, yanlış yazmışım o kısmı,
    düzelteyim. aslında yanlış yazmadım, akışı tamamladım sadece. bıraktı, bıraktı,
    bıraktı.. kafiyeli yazılmalı bir şiir, dedi biri. bende o’na, kafiye uğruna
    anlam heba edilmez, dedim. biri daha gelip konuşur şimdi bu lafın üzerine…
    şiiri sınırlayan denyolar… her neyse..
    bende sizi gıcık etmek için yazmayı
    bırakmıyorum, diyecektim demin. o an akış ve kafiye kaygısına kurban gittik,
    şimdi diyorum bunu. bende sizi gıcık etmek için yazmayı bırakmıyorum. bok atmaya
    devam edin ki, yazmaya devam edebileyim…
    gidip soğuk bir şey alacağım kendime..
    soğuk bir şey içmem gerekiyor.. sonra da, benim gizli odamda oturuyor olacağım.
    ve oraya, hiç kimse giremez, yani girmemeli, girenler kalmak istemiyor çünkü…
    ama yine de, mütevazi bir insanım ben, bunun aksini iddia eden arkadaşları, bir
    öğleden sonra, alsancak’ta çay içmeye bekliyorum, ıoniya mekanımın adı, ya da
    onun gibi bir şey işte, adını söylemeyi başaramadım henüz mekanın, ama “gel çay
    içelim” derseniz, hiç dert değil, eğer zamanım varsa tabii, zamanım ve param…
    dert değil. size fanzin veririm.. akşamına da taş plak’a gidip, yağmurcu’yu
    dinleriz.. o’nu ve çetin’i, gitar çalarlar bize, biz de bir bardak şarap içer
    kalkarız. ama bunu her zaman yapamayacağımızı bilin. kendimi önemsiyor gibi
    görünebilirim, ve önemsiyorumdur da belki, yine de dilediğiniz gibi
    zırvalayabilirsiniz hakkımda.. sevmediğim insanlar için, sağır dilsiz ve kör
    taklidi yapıyorum ben, işime öyle geldiği zamanlarda… kendime yarattığım
    dünyamda, sokak edebiyatı’mda, kendim gibi insanlarla yaşıyorum. sizin
    dünyanız, beş para etmeyen bir plastik poşete benziyor. ve o plastik poşet
    hakkında aklımdan geçenleri yazmaktan da korkmuyorum asla.. hepsi bu.. benden
    rahatsız olan, ilgililerine haber versin.. benim başımda, ilgilim olan bir
    merci yok.. mersi girdarilla..
    not: “girdarilla”, gerilla kelimesinden
    türetilmiştir ve girdap’ın sonsuz sayıdaki isimlerinden, sadece bir tanesidir…

    10.nisan.2009