Blog

  • “sen çok iyi bir insansın”

    kendimi
    özel hissetmek istiyordum
    biri
    için özel olmak istiyordum
    dünya
    umurumda değildi, anlıyomusun?
    yani
    düpedüz aptallıktı
    şimdi
    sigaraya daha sıkı abanıyorum
    nefes
    almama izin vermesin diye
    evet
    bu daha mantıklı
    kendim
    için yaptığım her şey daha mantıklı
    kimse
    için en özel değilsin
    kimse
    için hayatının aşkı değilsin
    kimse
    için hayatının anlamı değilsin
    ama
    senin için de bir anlamı yok hayatın
    senin
    bir anlamın yok
    kimsenin
    bir anlamı yok
    fazlasıyla
    tutarsız herkes
    buna
    rağmen fazlasıyla mantıklı
    duygu
    yok, his yok
    süreklilik
    yok
    sadece
    bir oyun oynuyoruz
    ve
    ben bu oyundan sıkılıyorum
    gelişi
    güzel vuruyorum önüme düşen toplara
    nereye
    gittiğini önemsemiyorum
    nereye
    gittiğimi önemsemiyorum
    kendi
    kaleme gol atıyorum sürekli
    çünkü
    rüzgar bana karşı esiyor
    her
    şey bana karşı esiyor
    ve
    ben, hiçbir şeye karşı gelemiyorum
    kabul
    ediyorum her şeyi en baştan
    sert
    bir bakış bile fırlatmıyorum
    beni
    uçurumdan aşağı süreklerken birileri
    bunu
    istiyorum belki de
    hayır
    bunu istemiyorum
    ama
    karşı gelemiyorum
    sıkıldım
    karşı duruşlardan
    isyan
    etmekten sıkıldım
    mücadeleden
    sıkıldım
    bir
    şeylerin peşinden koşmaktan
    ve
    “hadi başarabiliriz” diyenlerin
    arkamdan
    izleyip beklemesinden sıkıldım
    fazlasıyla
    sıkıcı bir şiir bu
    fazlasıyla
    sıkıcı biriyim ben de
    espri
    yapamam
    esprilere
    gülemem
    soğuğum
    ve
    içimde
    buz tutmuş olan bir kütleyi
    eritebileceğini
    söyleyen kimseye güvenmiyorum
    sürekli
    yanımda kalacağını söyleyen kimseye güvenmiyorum
    paranoyakça
    yaklaşıyorum olaylarla
    paranoyakça
    yaklaşıyorum insanlara
    inancımı
    tamamiyle yitirdiğimi düşünüyorum
    ve
    herhangi bir şeyin doğruluğundan emin olamıyorum
    doktorlar
    bunun psikolojik olduğunu söylüyorlar
    doktorlar
    bunun aldığım haplarla ilgili olduğunu söylüyorlar
    doktorlar
    karaciğerimin bitmek üzere olduğunu
    akciğerimin
    çürüdüğünü
    ve
    kesinlikle sigara içmemem gerektiğini söylüyorlar
    öleceksin
    diyorlar bana
    ölmüyorum
    ama
    gerçekten
    ölmüyorum
    ve
    gerçekten özel olduğumu hissetmiyorum
    o
    yüzden kovuyorum başımdan herkesi
    tüm
    övgüleri çöpe atıyorum
    tüm
    insanlara kulak tıkıyorum
    tüm
    kadınlara gözümü kapatıyorum
    odamdayım
    tek
    başıma odamdayken iyiyim sadece
    insanlar
    yokken iyiyim
    09.nisan.2009

  • kendini yakmaya bir son versen artık

    işte
    yine başladı…
    düşüşün
    hızlandırılışı karşısında
    son
    kanat çırpış
    başa
    sardık hayatı
    galiba
    yeniden
    başlıyoruz
    yine
    yenilmiş olarak
    ve
    önemsemeyerek bunu
    hükmen
    mağlup sayılmak
    oyunun
    kurallarını ret ettiğin için
    veya
    gördüğün
    hilelere alet olmamak için
    hiçbir
    yere tutunamamak…
    uçmak
    istemiyorum moruk
    tek
    derdim ayakta durabilmek
    ya
    da
    durabilmek
    sadece
    yerin
    yedi kat dibinde olsa da olur
    durabilmek
    sadece
    az
    önce elimi yaktım ve bunun hiç kimsenin umurunda olmadığını biliyorum, şayet
    siz de bana ölüyorum yardım et deseydiniz az önce, hiç düşünmez telefonu
    yüzünüze kapardım.. yardım isteyenlerin, gerçekten yardıma ihtiyaçları olduğunu
    düşünmüyorum, dikkat çekmeye çalışıyorlar sadece… hepsi bu.. yardım isteyemeyenlerin,
    yani en son noktada, mutfakta yemek arasında bıçağı boğazına dayayabilme
    ihtimalini düşünürken, ve boğazına kadar borca batmışken, yaşama devam
    edebilmek için yeni borçlara ihtiyaç duyup, bunu dahi isteyemeyenlerin,
    isterken bile sözcükleri boğazına düğümlenebilenlerin, safındayım galiba….
    sözcükler.. ah evet tabi, Jori’de benim safım da olmalı.. ve beklerken,
    beklerken, beklerken…
    işte
    yine başladı dedim size
    daha
    önce de bahsettim
    biliyorum
    evet
    kendini
    tekrar eden işe yaramaz bir yazarım ben
    ve
    bir üstteki satırı da tekrar etmiş olmalıyım
    başka
    bir çok öyküde
    ve
    bu şiirin ya da öykünün yada tanrının bir lütfunün,
    lutfünün,
    lütfünün, hay aksi, nasıl yazılır bu kelime?
    yani
    demek istediğim
    kısaca
    bu
    bokun ilk üç satırını da kullandım daha önce
    başka
    birçok öyküde
    evet
    tekrarlar…
    tekrarları
    yaşıyorum… (bu da bir tekrar ifade)
    aslında
    hepimiz, bir tekrarın içine hapsolmuş durumdayız
    sorun
    neyi hatırlayıp hatırlamadığımız noktasında kitli kalıyor
    sorun
    neyi hatırlatıp hatırlatmadığımız noktasında kitli kalıyor
    düzeltiyorum
    efendim
    sorun
    falan yok… kitli kalan benim…
    saçmaladığımı
    düşüneceksiniz
    biliyorum
    böyle
    şiir mi olur, diyenleriniz de olacak aranızda
    ama
    size söyleyebileceğim tek şey
    kocaman
    ve büyük harfli DA veDA…
    tekrarlar..
    dada..
    tekrarlar..
    da
    da da..
    lanet
    olsun
    kekeliyorum
    sanıyorsunuz bu seferde
    “dur
    kalem kağıt vereyim, istersen yaz” diyecek gibi bakıyorsunuz
    bana
    ilkokulumu hatırlatmayın lütfen
    hatta
    mümkünse bana
    yapmam
    gereken hiçbir şeyi hatırlatmayın
    ve
    kategorize etmeyin lütfen
    beni
    seni
    onu
    tüm
    izm’leri reddederek yaşamak gerekiyor gibime gelmekte
    fazlasıyla…
    fazlasıyla
    ne?
    hiç
    gerçekten
    ama gerçekten
    yine
    başladı
    düşüş..
    üşüşen
    karıncalar
    karıncalar
    sürüsü etrafımda
    ruhumu
    kemiren karıncalar
    ruhumu
    kemiren arı kovanları
    ruhumu
    kemiren yelkovanlar
    bak
    bu sefer olmaz
    tamam
    mı?
    yeter
    artık…
    gerçekten
    ama gerçekten yeter
    yeterli…
    ya
    sona ermeli bu döngü
    ya
    da kendi dışına akacak bir delik inşa etmeli kendine
    bir
    dakika, yanlış ifade etmiş olmalıyım
    delik
    ?
    ve
    inşa?
    bir
    çelişki var gibi
    var
    olmak
    gerçekten
    var olmak istiyor musunuz?
    ben
    istemiyorum
    hatta
    istememek bile istemiyorum
    ki
    biliyorum
    orospu
    çocuğu nietzche açtı tüm sorunları başımıza
    ve
    bir ihtimal
    astı
    astarı olmayan asılsız bir iddia
    bence
    tanrı
    yani
    sadece bence
    şeytanın
    ta kendisi
    ve
    bir oyun oynuyor bizimle
    iyinin
    içinde kötü
    kötünün
    içinde iyi
    her
    şeyi kapsayan ve hiçbir şey olan
    bugün
    kafam karışık bir sandviçe benziyor
    ve
    tekrar söylüyorum
    tekrar
    başlıyor
    biri
    şu çakmağı elimden almalı artık….
    kendini
    takmaya bir son versen?
    evet
    takmaya
    ya
    da gerçekten taksa seni biri
    yerin
    yedi katın dibinde bir askıya
    ve
    kimse dokunamasa
    ve
    yansa
    yansan
    yansam
    sonsuza
    dek
    9
    nisan 2009

  • sunulan hayatlardan muaf olmak

    sunulan hayatlardan muaf olmak
    1.
    şimdi. düşününce.
    ortada bir sorun yokmuş gibi geliyor insana. işte, ne bileyim, oturuyorsun
    evinde, güzel, sigaran var, pekala, paran da gelecek yakında, son iş yerinden
    alacağın son maaşın da olsa bu, ona da eyvallah, ve her ne kadar kesintiye
    uğrayacak da olsa bu süreç, düşününce üzerinde, güzel gibi geliyor, içinde
    bulunduğun zaman dilimi. güzel zamanlar. yo hayır, elbette hayatımın en güzel
    dönemi diyemem ama, şimdilik idare eder. kendini yenileyebilecek bir düzeyde akan,
    aylaklık hali. sabahlamak. istemediğin hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmamak.
    yaptığın her şeyi, isteyerek yapıyor oluşun. falan filan falan filan. buraya
    kadar her şey normal akışında seyrediyor, yani her şey normalmiş gibi geliyor
    sana. hep böyle gidebilirmiş de, gidemeyecekmiş gibi. çünkü sonuç olarak,
    insanların yaşaması için paraya ihtiyacı var. çünkü, paran yoksa, mesela, ne
    bileyim, örneğin karnın acıktığında, hatta günlerce yemek yiyemediğinde, evin
    içinde açlıktan ölebilirsin. dilenemezsin yani sen. anlayabiliyor musun? o
    yüzden dostum, çalışman gerekiyor. yani bir iş buldun sonuçta. gerçeği kabullen
    ve anın tadını çıkar bir süre. ne bileyim işte, geleceğe yatırım olarak harcama
    mesela, içinde bulunduğun anı! bırak aksın. düşünme bile 23 gün sonra neler
    olacağını. ne olabilir ki? insan kalabalığı sadece. daha fazla insan
    kalabalığı. sana hayatın hakkında soru sormadıkları, veya “sen neden hiç
    konuşmuyorsun” demedikleri sürece, bir problem oluşturmayan insan kalabalığı.
    deniz, kum, güneş. turist, tatil, sıcak. Boş ver yani. Boş vermek zorundasın
    bir defa. çünkü çalışmazsan yazamazsın ve yazamazsan yaşayamazsın. anlaştık mı
    girdo? olasılıkları siktir et, daha kötü ne gelebilir ki başına, hâlâ
    hayattasın, ve her şey hâlâ aynı. can sıkıcı hâlâ her şey ve yine de hiçbir
    şeyi ciddiye almayıp gülebiliyorsun sonuçta, o halde boş ver, siktir et tamam
    mı? tüm olasılıkları siktir et, en alt basamaktasın ve daha kötüsünü bile
    görsen yılmayacaksın, öğrendin artık bunu, kendini öğreniyorsun sonuçta, o
    halde pes etme bir daha, gerekirse sıkı bir yumruk at aynaya ama kimseye de
    kapılma, biliyorsun sonuçta olan biteni, öğrenmiş olman gerekiyor artık yani,
    salak değilsin, salak olma, klas bir adamsın sen, kendine gül ve kendi kendine
    ağla…
    ***
    ha pardon geldiniz
    mi, ben de siz gelene kadar kendi kendime telkinlerde bulunuyordum
    (okuyucularımla konuşuyordum da sayın redaktörüm, aradan çekilir misin?
    biliyorum “da” ayrı). bugün sizlere bir öykü yazacağım, çünkü saygıdeğer ve
    (gerçekten saygıya değer!) beni seven redaktörüm, benden bir öykü yazmamı
    istedi. bana dedi ki; “uzun zamandır öykü yazmıyorsun”, ben de ona dedim ki;
    “sana ne bundan, sen otur boya kalemlerinle oyna”. yok hayır, böyle demedim
    tabii ki, yazarım bir gün dedim. ve galiba, o gün, bu gün. pekala pekala, öykü
    şu:
    2.
    evde oturuyordu.
    evde tek başına. oturuyordu. adının bir önemi yok ama, karakterlerime isim
    vermezsem içim rahat etmiyor. resimlerine isim vermezse içi rahat etmiyordu!
    bir düşünelim, stelya desek? “yok beğenmedim”. angelika? “onu daha önce kullanmıştın!”.
    mary? “onu da kullandın”. hmm, bak şimdi buraya takılıp kalırsak öykü
    akmayacak. “bana bir isim ver lanet olası”. pekala pekala. biraz daha
    düşünelim. gerçek ismini kullanabilir miyim? “ahaha, hayır asla!”. hmm, tamam
    öyleyse, “son cinsel deneyimini ne zaman yaşadın sen?” hmm, bir dakika benden
    değil senden bahsedeceğiz öyküde. “iyi işte, sen ismimi bulana kadar senden
    bahsedelim”. neden merak ediyorsun? “senin hakkında bir magazin programı
    yapacağım”. ben de senin hakkında bir fanzin yayınlarım. “benim hakkımda hiçbir
    şey bilmiyorsun ama”. anlat o zaman. “ne anlatayım sana, sor söyleyeyim.”
    hiçbir şey merak etmiyorum ki ben, ne önemi var geçmişte olan biten
    ebegümecinin, yaşadığın an içinde varsındır, nokta. “sen ismime karar verdin
    mi?”. seni tanımlamakta güçlük çekiyorum. “beni ne kadar iyi tanıyorsun?”.
    tanımaya inanmıyorum. kimse kimseyi tanıyamaz. anlattığın kadarını biliyor,
    bildiğim kadarını seviyorum. sesim geliyor mu? “bi’ saniye, ben geleceğim.”
    pekala.
    ***
    çakmak-çakmak-çakmak…
    hayatım çakmak aramakla geçti sevgili okuyucularım. ne kadar itici bir kelime
    bu, okuyucu! ne demek gerekiyor bilmiyorum. bu, hesap etmediğim bir şeydi.
    başlangıçta yazılar yazıyordum. ilk yazımı eniştem ölünce yazdım. 12 yaşında
    olmalıyım. ya da on üç. eniştem öldü ve ben bir öykü yazdım onun hakkında.
    sonra da sobaya attım öyküyü ve o’na söylemek istediğim her şeyi de yakmış
    oldum böylece. ona söylemek istediklerimi yazmıştım çünkü öyküde. ama, o öldü.
    o halde, öykü de ölsün dedim. aynen bu şekilde başladı hikaye. alkolikti
    eniştem. ve kamyon şoförüydü aynı zamanda. teyzemin kocası. bi’ sabah telefon
    geldi, benim gibi kekeme olan kuzenim arıyordu ve “babam” dedi, “babamı
    kaybettik, tuvalette ölüsünü bulduk”. şoke oldum o an. ilk kez bir insanın ölüm
    haberini telefonda alıyordum, hatta ilk kez tanıdığım bir insanın ölümü ile
    karşılaşıyordum ve üstelik on iki yaşında olmalıyım. ya da 13. sonra? sonra ona
    söylemem gerekenleri yazdım ve yaktım. ve sonra, bu yazıp yakma süreci devam
    etti zaman içinde. yazdım ve yaktım. yaktım ve yazdım. ilk aşamada yakıp yazmak
    var aslında. sonra yazdığımı yakıyorum. bu ne demek? bu, şu demek: öncelikle
    hayatımda ve ruhumda bazı yanıklar meydana geliyor, sonra ben bunları
    yazıyorum. sonra zaman içinde bu yanıklar beni ölesiye güldürecek kadar komik
    bir forma dönüştüğü için, bu konuda yazdıklarımı yakıyorum. bir nevi iç boşalma
    o zamanki yazı serüveni. çünkü konuşabileceğim bir tao’nun parçası, şey pardon
    allah’ın kulu görünmüyor etrafta. insanların gözlerine bakıyorum sık sık. gözlerinden
    içeriye. ve hiçbir şey göremiyorum biliyor musunuz? beni dinleyebileceklerini
    hissettirebilen hiçbir şey göremiyorum. konuşmaya başladığım zaman kekeliyorum
    ve sonra, ya susuyorum ya da “istersen yaz” istemi ardından, yazmaya
    başlıyorum. ve dediğim gibi, konuşamıyorum. konuşamıyorum, çünkü kekemeyim.
    çünkü 2 yaşındayken peşimden bir köpek koştu. ben de korktum. ve sonra dilim
    tutuldu. sonra ben, on iki yaşımda eniştemi kaybettim. ve devam ettim
    kaybetmeye insanları. başlangıçta önemsiyordum bu durumu. insanları yani,
    seviyordum lan ben seni ey insan ırkı! sonra? sonra nefret etmeye başladım.
    kendime olan nefretimi onlara yöneltip, onlara olan sevgimi içime hapsettim. ve
    bir de baktım ki, benden nefret eden herkes, beni sevmeye başlamış. neler oluyor
    böyle? pekala pekala. yazarlık serüveni böyle başladı yani. geçenlerde sormuştu
    biri, ben de, belki başkaları da sorabilir bir gün diye, yazı içinde cevap
    verdim o arkadaşa.
    ***
    “geldim”. hoş
    geldin. “n’apıyorsun sen?”. hiç. “gene kendinden bahsediyorsun değil mi?”.
    sıkılıyorsan susabilirim. “bozulma hemen”. bu bozulmak lafından nefret
    ediyorum, ama zamanla öğreneceksin beni neyin sinir edebileceğini. “sahi ne
    sinir eder seni?”. sigarama karışılması mesela. “başka?”. odamdaki eşyalarımın
    içine karışan yabancı maddeler. “yani?”. yani odamdaki herhangi bir şeyin yeri
    değişirse veya benim dışarıdan çekip sokmadığım bir şeyi odamda bulursam, ya da
    benim haberim olmadan odamdan bir şey dışarı çıkarsa, kızarım! “vaow, kızarsın.
    kızdığın zamanlarda nasıl davranıyorsun?”. hey bak, burada yazar olan benim,
    tamam mı? senin hakkında bir öykü yazmaya çalışıyorum, susar mısın biraz!
    “hayır efendim, tanıdığım girdap kendisi dışında kimseye başrolü kaptırmaz bir
    öyküsünde, o yüzden benim üzerimden kendini anlatman yerine, sorularımı
    cevaplamaya devam et. çünkü biliyorum ki yine kendinden bahsedeceksin”. pekala
    sor o halde. “kızdığın zamanlar n’aparsın?”. bir drakulaya dönüşüp seni
    ısırırım. “bunun gerçek olmadığını biliyoruz oğlum, kıvırma.” pekala. kızdığım
    zamanlar öfkelenmem. “nasıl yani?”. yani delirmem, agresifleşmem, sadece olayı
    anlamaya çalışırım. beni kızdıran şeyi ve bunun bir tekerrür olup olmadığını.
    “tekerrür derken?”. yani bir kişinin, bana yapmasını istemediğim bir şeyi,
    ikinci kez yapıp yapmadığı durumu. “hmm, tekerrür ediyor diyelim ki”. o halde,
    bu durumun farkında olunarak meydana gelen bir eylem olup olmadığına bakarım.
    “hmm, anlıyorum, devam et”. sıkıldıysan kesebilirim. “seni ben bi’ keserim
    şimdi, anlat işte oğlum, dinliyoruz, sıkılırsak söyleriz herhalde”. pekala,
    eğer bilerek ve kızıp kızmayacağım önemsenmeyerek yapılıyorsa, gerçekten o
    zaman patlarım, çünkü benim yaşama alanım içinde hiç kimse hiçbir şeyime
    karışamaz. “büyük konuşuyorsun”. son işimi bırakmamın tek bir nedeni var. o da,
    sorumlu bir herifin ‘geleceksin işe-izin yok’ demesi.. üstelik, izinli olmam
    gereken bir günde bana mesai yazıldığından dolayı, izinli günüme izin istediğim
    için. “bu kadar ani kararlar almamak gerekiyor bence.” ben ani kararlar almam,
    kızma evresindeki olayı değerlendirme sürecimi baştan anlatmamı ister misin? bu
    sürecin de, zihnimde hızlı bir şekilde sonuçlandığını ekleyeyim ayrıca. “tamam
    tamam, anladım, bir saniye geliyorum ben.” pekala.. gelince dürtersin.
    ***
    öhöm. var olmayan
    bir karakteri yaratmak kolaydır sevgili okuyucularım. bu arada size “okuyucu”
    diyorum diye kızıyor musunuz? ama “okuyucu” yerine, daha güzel bir kelime
    bulamadım henüz ve ben de örneğin geppetto’nun sıkı bir okuyucusuyum, o da
    benim sıkı bir okuyucum. bu beni rahatsız etmiyor, ama rahatsız olan varsa, ya
    şimdi konuşsun ya da ömrünün sonuna dek sussun. geçmişe dair sonradan dile
    getirilen rahatsızlıklar çok can sıkıcı olabiliyor çünkü. ne diyordum? var
    olmayan bir karakteri yaratmak kolaydır. saçının rengini belirlersin, işte ne
    bileyim, ağzına bir sigara koyarsın, kepçeydi dersin, falan filan falan filan.
    sorun olan şey, gerçek bir karakteri, öyküde kullanmak. mesela henry’yi ele
    alalım. henry isimli karakterimi. onu kurgulamak kolay oldu. sünepe, çekingen
    ama bencil bir herif. herkesin nefret edebileceği kadar bencil, ama aynı
    zamanda acıyabileceği kadar da zavallı. gerçek hayatta, çevremde böyle bir
    herif olsaydı, onu da yazardım elbette, ama sonra o kişi ile aramdaki ilişki ne
    yöne doğru kayardı bilmiyorum, yani o insan, öyküdeki kendisini okuduktan
    sonraki evrede demek istiyorum. ki bu şekilde kaybettiğim insanlar da oldu.
    yeliz mesela. gerçek adı gonca. yok lan gonca değil şaka yapıyorum, gerçek
    adını siktir edin bence. yeliz diyelim biz. yeliz bir gün telefon açtı ve
    “siteye eklediğin öykümü okudum” dedi, öykümü dedi yani, o’nunmuş gibi, ağzıma
    sıçtı ve hayatımdan çıktı. ben de rahat bir nefes aldım böylece, çünkü yapışkan
    insanlardan hazmetmiyorum, onları nasıl kovabileceğimi de bilmiyorum. yazıyorum
    haklarında üç beş gerçek boyası, kendileri çıkıp gidiyorlar. yazı, güçlü bir
    silah yani. özellikle sıkı bir hayran kitleniz ve şizofren bir ruhunuz varsa,
    göründüğünden çok daha güçlü etkiler doğurabilir yazı. mesela ambjörnsen, hakkınızda,
    ne kadar adi ve şerefsiz bir iki yüzlü olduğunuzu anlatan bir roman yazsa,
    haliniz n’olur? yani yakın çevrenizde yaşayan bir yazar, yine yakın çevrenizde
    yaşayan bir insanla ilgili yaşadığı aşk hikayesini, gerçekçi bir dil ile
    anlatsa, neler olur… dil ve yazı dünyanın en güçlü silahıdır. ama şimdilik kapitalizm,
    uçaklarla ve medyayla ve ekonomiyle saldıra dursun. yakın gelecekte, dipten çok
    güçlü ve organize bir isyan doğmayacak olsa bile, partikül halinde meydana
    gelen isyan dalgaları, doğru yolda olduğumuzu gösteriyor bize. palahniuk için,
    “iyi ama o çok popüler” diyorlar. lan yarak kafalılar, adam daha çok kişiye
    derdini anlatabiliyor işte, daha ne istiyorsunuz? ha bunun sonucunda biraz daha
    fazla para mı kazanıyor, biraz daha rahat bir yaşam mı sürüyor? size ne bundan,
    hala zihinleri değiştirebilecek cümleler kurabiliyor mu? hissettirebiliyor mu yaşadığımız
    topluma olan öfkesini? siz ona bakın. çünkü öfkeyi hissettirebilmek önemli.
    dünyanın içinde bulunduğu durumdan rahatsız olduğumuzu dile getiren öfkeyi.
    öfke önemli. öfkelenmezsek, kapitalizm bizi öldürmeye devam edecek. belki bu
    savaşı kazamayacağız, ama bize önerdikleri gibi diğer yanağımızı da çevirmiş
    olmayacağız. çünkü cennet diye bir yer yok. çünkü tanrı diye bir şey yok. çünkü
    sadece insan denen bir varlık var ve mantık denilen olgu, eğer bencillik ve açgözlülükten
    arındırılmazsa, hayatta kalma şansımız gittikçe azalacak. azalacak, azalacak,
    ve bir gün, öncelikle hayvanların nesli tükendiği için, sonra bizim de neslimiz
    tükenecek. peki çok mu önemli, diyebilirsiniz bana, insan soyunun devamı? bunu
    bilmiyorum dostlarım. bu kapitalist düzenekte devam edeceksek daima, ben bir
    uzaylı istilasına razıyım. çünkü sonuçta bu şekilde devam ederek kendi
    dünyamızı istila etmekten başka bir bok yemiyoruz. sonuç olarak, evet, insan
    denilen olgu önemli, asl olan insan, ama bu soru, “nasıl bir insan” ön takısı
    ile sorulunca anlamlı olabilir. ütopya, dediğinizi duyar gibiyim. ama
    düşününce, bu şekilde yaşıyor olmaktan da hoşnut değilim. çalışmak, çalışmak,
    boktan işlerde hayatını harcamak, boktan insanlarla muhatap olmak zorunda
    kalmak, merhaba demek, nasılsın demek, cevap alamamak, otobüste bir tipin ter
    kokusu ile burun buruna gelip bağıramamak, her gördüğü kediye taş atan bir
    çocuğa karışamamak, karıştığın anda camdan kafasını sarkıtan annesinden azar
    işiten taraf olmak, sonra bir ineğin makineleştirilmesi mesela, seri üretim
    halinde hayvan imal etmek, sonra onları seri bir tüketim bile yapmadan pişirip
    çöpe atmak, sonra mesela, örneğin bir kaplanın derisini soğuktan korunmak için
    değil de gösteriş için harcamak, sonra bir kuşu odanda ötüp dursun diye
    yakalamak, vesaire, vesaire, vesaire.. örnekler çoğaltılabilir, anlattığım
    şeylerden dolayı bir gün bana dava da açılabilir. ya da beyaz bereli bir denyo
    beni sırtımdan vurabilir. ama bu kadar basit değil diye düşünüyorum hâlâ, bu
    kadar basit değil hiçbir şey.. hrant dink bizi izleyip ağlamamalı diyorum
    mesela, gittiği tarafta, o taraf denen şey de eğer varsa, diğer taraf yani..
    var mı acaba? bu neyi değiştirir söyler misiniz? diğer taraf? ölüm sonrası?
    neyi değiştirir? diyelim ki size bir kral, “80 sene götümü yalayacaksın, sonra
    sana sonsuz ve harikulade bir hayat vereceğim” diyor, eee? yalayacak mısınız
    yani? ben yalamazdım! görünmez kahramanlar ürettiler bize daima. günün birinde
    gelecek olan kurtarıcılara inanmamızı istediler. mesih gibi mesela. ama yok
    öyle bir şey. yok, çünkü ben biliyorum olmadığını tamam mı? burada anlaşalım!
    öncelikle bu noktada anlaşmamız lazım, bir kurtarıcının gelmeyeceği konusunda.
    1900’lerin başlarında şekillenen yeni sistemi, tek bir kurtarıcının alt etmesi
    mümkün görünmüyor. o halde n’apalım? kendimiz olmakla başlayabiliyoruz olaya.
    kendimiz olmak, bize başkalarının da kendisi gibi olma hakkını tanımamıza yol
    açar bir defa, ütopya olarak nitelenen özgürlüğün temeli de bu noktada başlar
    zaten. ben çok fazla kitap okumadım, teoriyi konuşmuyorum size, yaşamsal
    deneyimlerimden yola çıkıyorum, hepsi bu, ve terimsel veyahut ansiklopedik
    bilgiler konusunda tamamen çuvallayabilirim ama, gerçeğim gerçek olarak kalmaya
    devam eder daima, 12 yaşındaydım sigortam yandığında! anlamıyor musunuz hala?
    on iki yaşında bir çocuk neyi nasıl bilebilir ki? ama sigortam yandı işte.
    sonra da ben yazıp yakmaya, sonra da yakmayıp yayınlamaya başladım. sonra
    başkaları yakmaya çalışır, ne de olsa, dedim. dedim ve şimdi bir sigara
    yakacağım. siz de içebilirsiniz eğer isterseniz, sigara kapitalizmin “bug” olan
    tüketim nesnelerinden biri. yani bizi çalışamaz duruma getirdiği ve onlara
    maliyet anlamında, göründüğünden daha pahalıya patladığı için, diyorlar ki;
    sigara içmek öldürür. hayır efendim! kapitalizm öldürür. nokta!
    ***
    “hah, geldim”. hı
    hı.. “nerde kalmıştık?”. ben de. “ne diyordun en son”. ne bileyim yahu. “ben
    bi’ sigara içip sonra film izleyeceğim girdap”. nasıl istersen. “tamam. ismimi
    buldun mu bu arada?”. yok hayır, düşünmekteyim hâlâ. “düşün bakalım”. buldum
    lan, büyücü diyeceğim sana. “tamam, bu olur, ben bi’ film izleyeceğim, sen yaz,
    okurum sonra”. keyifli izlemeler sana. “sana da kolay gelsin, hoşça kal”.
    görüşürüz sonra, hoşça kal..
    ***
    nerde kalmıştık pek
    sevgili okuyucularım? geyik yapıyorum, ciddiye almayın, ben de yazar değilim
    aslına bakarsanız, yazıyorum sadece, aklıma ne eserse. siz de okuyorsunuz. siz
    yazıyor olsaydınız, ben de okurdum sanırım. ama biraz problemlerim var
    internetten bir şeyler okumak konusunda. özürlüyüm yani. benim gibi monitörden
    okuma özürlüler için de fanzin yapıyorum işte. sonra n’oluyor? hiç. hiçbir şey olduğu
    yok, her şey aynı sıradanlığında, hatta gittikçe sıkıcılaşan, sıkan
    sıradanlığında sürüyor. değişmeyen tek şey değişimin kendisiymiş. değişim
    denilen olgunun nasıl bir şey olduğu konusunda bazı fikirlerim var, ama onu da
    sonra anlatırım. karakterimizin adını bulduğumuza göre, dilerseniz, söz
    verdiğim gibi, öykümüze başlayalım.
    3.
    büyücü adında bir
    kadın. insanlarla konuşmuyor. adı büyücü ve insanlarla konuşmuyor. ağzı dikili.
    kimin diktiğini bilmiyoruz. sadece dikili olduğu bilgisi geçilmiş kayıtlara.
    dikmek zorunda da kalmış olabilir birileri, zorla dikmiş de olabilir. ilk kısım
    daha doğru gibi geliyor bana. küsmüş olmak belki. yo hayır, küsmemiş ama
    korkmuş. kendini ele vermekten korkmuş. ve dikmiş ağzını. konuşmuyor.
    insanlarla konuşmuyor. sadece hayvanlar. sadece hayvanların o’nu
    anlayabildiğine inanıyor. zack’in dişi versiyonu bir nevi. zack kim mi?
    post-girdap, zack olabilir. umarım olmaz ama. neyse, biz girdap’ı siktir edip
    büyücümüze geri dönelim. büyücü bir kadın. ama öyle sihirli iksirleri falan yok
    bu kadının. kafasında kukuletası da yok, cadılar gibi. son derece sade giyinen
    ve pek fazla makyaj yapmayan bir büyücümüz var. “sade giyinen” kısmını, değişik
    varyasyonlarda algılayabilir zihnimiz. sadece giyinen diyelim biz. sevdiği
    şekilde giyinen, sevdiği şekilde davranan, sadece sevdiği insanlarla konuşan,
    evinden zorunlu olmadıkça çıkmayan ve genellikle kedilerle konuşan bir büyücü
    söz konusu. ama aslında büyü yaptığı falan yok. yapıyorsa da farkında olmadan
    büyülüyor insanları. beni büyüledi mesela. büyüttü de hatta. sihirleri var yani
    kendisinin. ama bunun farkında değilmiş gibi davranıyor, yani son derece mütevazı
    bir büyücümüz var elimizde. ama büyücü olduğu da su götürmez bir gerçek. sonra
    bu büyücü, internet üzerinden, çalışmalarına değer verdiği bir sürü insanın,
    kendisi tarafından takdir edildiğini fark etmesi için, birkaç tuşa basıyor
    bazen. hatta arada sırada, konuşmadan, iç dünyasını gösteriyor bazı alanlarda.
    sonra o insanlardan bazıları, bu büyücüye, çalışmaları ile ilgili geri bildirim
    mesajları atıyor. bu mesajların bazılarını cevaplıyor büyücümüz, bazılarına da
    zamanı kalmadığı için yetişemiyor. sonra sonra, bu büyücümüz evde tek başına
    yaşıyor. başka bir insan yok evde. arada bir gelip giden iki üç insan dışında,
    evine kimse giremiyor, çünkü sevmiyor insanları. sevmemekte haklı da aynı
    zamanda, çünkü insanlar çok düşüncesiz ve sorumsuz olabiliyor. çünkü insanlar
    pis olabiliyor, çünkü insanlar başka insanların evlerinde, kendi yaşama
    alanındaymışçasına sapıtabiliyor ve bazı insanlar gerçekten ölmeli. hepsi
    değil, ama çoğu ölse veya kısırlaştırılsa iyi olur. hayvanlar yerine insanlar
    kısırlaştırılmalı bana kalırsa. yani kendime tutuyorum mikrofonu şu anda,
    girdapoza, girdapolog diyor ki: “insanlar iki türdür ve birinci tür çoğaldığı için
    kapitalizm hüküm sürüyor.” sonra bir tane denyo diyor ki: “girdap sen faşist
    misin?”, ne alakası var lan. başka bir denyo, “girdap kapitalist bir
    pezevenksin” diyor. pezevenk olduğum doğru ve her ne kadar orospu olmasa da
    zihin akışım, ben onu satıyorum insanlara, başka satacak bir şeyim de yok
    aslında ama… bir de zamanımı pazarlayıp çalışmak zorunda olduğum için diyorsan
    kapitalistsin diye, eyvallah diyor ve büyücüme geri dönmek istiyorum ben.
    hakkımda yalan yanlış yorumlar yapan insanlara, ne düşündüğümü özel
    diyaloglarla açıklama taraftarı değilim çünkü. on bin küsur sayfa şey yazdım
    bugüne dek, bir de üzerine bire bir diyalog kurup laf satamayacağım. üzgünüm.
    büyücü demiştik. büyücümüz aynı zamanda bir hayvansever, ateist ve aynı zamanda
    sosyalist. yani tam da bu toplumun nefret edip, üzerine basmak istediği insan
    türlerinden. o yüzden evden dışarı çıkmıyor olmalı? yok hayır, nedeni bu değil.
    korkmuyor yani düşüncelerini açığa vurmaktan aynı zamanda da. cesur bir
    büyücümüz var elimizde. cesur ve güzel.
    devam edelim.
    büyücümüz geceleri yaşayıp gündüzleri uyuyor ve…
    ***
    “girdap orda
    mısın?”, hı hı, yazı yazıyorum, film bitti mi? “tamam yaz sen, bitti evet”. ara
    verdim şimdi yazıya. sonra devam edeceğim. “hmm, devam edebilecek misin?”. bu
    kez devam ederim, parça parça yazıyorum, sorun olmaz yani. “yalan söylüyorsun,
    ama neyse”. kurduğum cümleler için yalan söylediğimin düşünülmesi beni üzen bir
    şey. “sahi, seni ne üzer bu hayatta?”. türümü düzen her şey üzer. “türünü mü?
    ben insan değilim, unuttun mu? türüm ne ise, o’nu, o türe özdeş tüm canlıları
    yani. tüm hayvanlar ve insanların çok az bir kısmı bu türü kapsıyor. “vaow,
    güzelmiş bu”. güzelimdir, evet. “kendini çok önemsiyorsun değil mi?”. bu nerden
    çıktı şimdi? “sürekli kendinden bahsediyorsun”. kendimle oyun oynuyorum ben,
    kendi zihnimin içinde bir lunapark var, ve o lunaparkta dolaşmak beleş olsa da,
    herkes eğlenemiyor. “hı hı”. çünkü herkes arzularına kapılıp gitmiş bir durumda
    ve menfaatleri dışında bir şeyi önemsemiyorlar. “insanlar gerizekalı abi ya”.
    evet haklısın, gerizekalılar. körler de aynı zamanda. gerçek olan her şeyden
    korkuyor insanlar. düşünsene, ben öykümde mastürbasyon yapışımı anlatıyorum
    diye, “midem bulandı okuyunca” diyor bir herif, bu ne lan, sen hiç aletini
    eline alıp sıvazlamıyor musun? bunun neresi mide bulandırıcı, gerçek bu, iç
    organlar gerçek, iskeletler gerçek, kafadan vurulup öldürülmüş insan cesetleri
    gerçek, kolu bir bombanın etkisi ile koptuğu için sakat kalmış insanlar gerçek,
    çocukken amcası tarafından tecavüze uğradığı için intihar eden kızlar gerçek,
    konuşabileceği bir fare bile bulamadığı için intihar mektubu yazıp dördüncü
    kattan atlayanlar gerçek, gaz odaları gerçek, idamlar gerçek, savaşlar gerçek,
    asgari ücret gerçek, homoseksüeller gerçek, transeksüeller gerçek, fahişeler
    gerçek, hırsızlar ve katiller gerçek, tecavüz gerçek, ensest gerçek, çocuk
    tacizi gerçek, kadın düşmanlığı gerçek, hayvan katliamları gerçek, insan
    katliamları gerçek, küfür etmek gerçek. öfkelenmek, kızıp bağırmak, ağlamak,
    duvarları tekmelemek, bir odada tek başına saatlerce ağlayıp sonra da sızıp
    kalmak gerçek, neyinden rahatsız oluyorsunuz gerçek olan şeylerin? gerçek
    olabilecek her şeye neden “ütopya” deyip pes ediyorsunuz? kurgusal gerçeklik mi
    mutlu olmak için tercih ettiğiniz şey? bu durum sizi tatmin ediyor mu
    gerçekten?
    televizyon, evet.
    orası, bize sattıkları kurgusal gerçekliğin bir parçasını oluşturuyor.
    televizyonda gerçekler olamaz, mesela çocukların ruh sağlığı açısından küfür
    edilemez televizyonda, ama stadyuma 18 yaşından küçükler girebiliyor. çok güzel
    kandırılıyoruz ve bunu hak ediyoruz biliyor musun? çünkü aptalız. aptalız
    çünkü, düzülmeye doymadığımız için gidip aynı manyaklara bir daha oy veriyoruz.
    umut etmek, düş görme süresini uzatır. bu kadar basit. o yüzden, gerçek olan
    her şeyi yazıyorum ben. çünkü bir defa, ben gerçeğim. “neden sürekli başına
    gelenleri yazıyorsun girdap” diyor bir denyo. çünkü başıma gelen her şey
    gerçek. anlıyor musun? gerçekleri yazıyorum ben. ah evet, çok klişe bir slogan
    oldu bu. ama slogan falan değil o bebeğim. sloganlara ihtiyacımız yok. sokak
    edebiyatı’nın bir slogana ihtiyacı yok. sokak edebiyatı’nın, gerçek ve samimiyet
    dışında hiçbir şeye ihtiyacı yok. layne gidip, bok içinde kültürlenebilir! ama
    girdap, onu hapsettikleri zihinsel tünellerinden çıkıp, bildiği her şeyi anlatacağına
    dair yemin etti. o yüzden, sokak edebiyatı popüler olursa mutlu olacak girdap.
    çünkü popüler olabilen işlerin, arada sırada alt kültürlerden yükselmesi
    gerekiyor. ama, bu popülerleşme esnasında, sistemin kancalarına takılıp, kendini
    pazarlamaması gerekiyor. anlayamadığınız şey bu sizin! daha bi’ seksen bin
    sayfa da yazsam anlamayacaksınız. o yüzden gidip, simitçi hurşit’e turşunuzu
    satmaya çalışın. ama bu esnada, benim işime de burnunuzu sokmayın! çünkü,
    burada her ne kadar zihinsel bir akış da olsa, aynı zamanda zihinsel bir bütünlük
    de var! ve o bütünlük, bütün olarak suratınıza patlarsa, kalıcı etkilere neden
    olabilir. hatta bu etkiler, çevrenizdekiler tarafından fark edilebilir de
    olabilir. hatta, hayatınız boyunca onaramayacağınız şekilde, özgüveniniz yok
    olabilir. o yüzden gidip bir şey üretmeye çalışın önce, sonra dilerseniz gelip
    küfür etmeye, ardından da pişman olup götümüzü yalamaya devam edebilirsiniz.
    sorun değil, ben gerektiği zamanlarda sağır, dilsiz ve kör taklidi
    yapabiliyorum, ve böyle zamanlarda duvara konuşuyor olmanız mümkün. çünkü
    girdap dilerse, duvar gibi bir yüz ile donuklaşıp, saatlerce susabilir. kusura
    bakma ya büyücü, kaptırıp gittim ben, orda mısın?, “dinliyordum ben, devam et”.
    bitti. “söylediklerinde çok haklısın”. haklanmalıyım öyleyse.. “ehaha”. neden
    gülüyorsun bakayım? “sana ne oğlum”. peki, tamam bana ne. “ehah, hemen de
    küsüyorsun.” Küsme huyum yok benim.. “ben yatacağım girdap”. ben de yatacağım.
    var mı diyeceğin bir şey? “yok ya, bi’ sigara daha içip yatıyorum”. ben de bir
    sigara içip yatayım, zaten başka bir şey yapmıyoruz, çay-sigara-çay-sigara.
    mide kanserinden ölen insan sayısı kaç acaba? “kendine dikkat etmelisin”. artık
    ediyorum biliyor musun? “hı hım. güzel”. evet güzel. “hadi yatalım artık, sabah
    oldu”. oldu evet, öyleyse görüşürüz sonra. iyi uykular sana büyücü. “sana da
    iyi uykular girdap, hoşça kal”. hoşça kal…
    ***
    ne diyordum?
    kısaca.. yani kısaca.. demek istediğim, kısaca… hayatınızın içine edebilirler,
    sizi ölümle tehdit edebilirler ve bunu yapmaya hakları olmasa bile, hak
    anlayışını bile tersine çevirebilecek kadar güçlüler. websiteleriniz engellenebilir.
    Kitaplarınız toplatılabilir. Ne giyeceğinizi ne yiyeceğinizi ne zaman kiminle
    ne kadar süreliğine görüşebileceğinize karışılabilir. günün birinde yaşamanızı
    bile engelleyebilirler. ama düşününce, yaşanılmasına izin verdikleri alanın,
    yaşam olarak görülemeyeceği de ortada. üniversiteye giderken, bir sınavda,
    hocasına tilt olduğum bir dersin sınavında, test kağıdına “seçmek istediğim
    cevap, hiçbir zaman şıklar arasında olmadı. ben de hiçbir zaman bana sunulan
    şıklar arasından bir şey seçip, buna da şükür demedim.” yazıp çıktım. inanmıyorsanız
    okul arşivine veya hocanın evine baskın düzenleyebilirsiniz. duruyor mudur o kağıt
    parçaları hâlâ? hiç kimse için değerli olmayan bir şey, yine de size değerli
    geliyorsa, peşinden gitmek gerek sanırım o değerin. o yüzden müzik yapmaya,
    resim yapmaya, yazı yazmaya, veya bütünüyle yaşamaya, çıkar gözetmeksizin devam
    etmek gerekiyor bence. sadece bence böyle bu.. kimseye öğüt verecek değilim.
    ben böyle yapıyorum, “bence böyle” diyorum. size gerizekalı gibi görünüyorsam,
    gülüp geçiyorum. sonuçta ben de size gerizekalı diyorum, siz de gülüp
    geçiyorsunuz.. anlatabildim mi? şimdi gidip uyuyalım.. ama önce bir sigara
    içmeliyim, zihnim bu stresi başka türlü kaldırmıyor. umarım akciğerlerim
    dumanımı daha 40 yıl kaldırır. eyvallah!
    8 nisan 2009
    not:
    başlık, “farazi&kayra” isimli rap grubunun, “şevket hamdi tan” isimli şarkısından
    türetilmiştir… şarkıdaki şu kısımdan: “
    inanmadım, mümkünatı yok inanmadım,
    hayatlarıyla geldiler de yine de bıkmadım, çünkü ben, nemli bir tavan
    dikizledikçe, hayattan hep muaftım!”
  • nerde kalmıştık

    nerde
    kalmıştık
    annenizle günün 24 saati sigara saklama
    oyunu oynadığınız bir ev düşünün. aynı evi, henüz 16 yaşındaki yiğeninizle
    paylaşıyorsunuz. ve bugüne kadar tam dört intihar teşebbüsünde bulunarak sizden
    bir adım önde bu konuda, skor dört üç…. bir babanız var, 71 yaşında, 69 yaşına
    kadar çalışmış olmanın yarattığı iş alışkanlığından henüz kurtulamamış
    olduğundan dolayı, can sıkıntısını gün boyu annenizle tartışarak gideriyor,
    annenizin de yapıcak birşeyi yok, tartışıp duruyorlar akşama kadar, ufak aptal
    nedenler, size bulaşmadıkları sürece sorun yok ama arada sırada siz her
    ikisininde basın sözcüsü olmak durumundasınız, “babana söyle….”, “annene
    söyle….” tarzı kelimelerle başlayan bir yığın aptal cümle, muhatabına iletmeniz
    için üzerinize fırlatılıyor bi kaç günde bir, ve siz dinlediğiniz şarkının en
    güzel yerinde kulaklığınızı çıkarıp tekerleme oynamak zorunda kalıyorsunuz,
    aynı evde yaşayan son kişi, ablanız, yüzünü günde 3 saat kadar görüyorsunuz;
    eğer uyumuyorsanız tabii, çünkü günde en az 12, ortalama 15 saat mesai yapıyor
    ve geri kalan zamanının çok az miktarını bilgisayar veya tv başında geçirip
    uyuyor, aranız fena değil….
    İnsanlar size ilgi alanlarınızı sorduğunda,
    “hiçbir şeye ilgi duymuyorum” demekten sıkıldığınız için, kendinize yeni
    oyunlar edinmişsiniz, “ilgi alanımı, hmm, bir düşüneyim, uyku, evet uyku, uyku
    üzerine mastar yapıyorum, uyumak üzerine”. İnsanlar size gülerek ve birazda
    hayranlıkla bakıyorlar, oysa hapı yutmuş durumdasınız, sağlam bir iş
    bulacağınıza dair inancınız sıfır, ama endişe etmiyorsunuz, “serserilik yapmaya
    herkesin maddi gücü yeter” diyor ambjornsen, ona inanıyorsunuz, gelmiş geçmiş,
    yaşayan ya da mezarında çürümekte olan tüm büyük yazarlara inancınız tam, günde
    bir kitap okumaya başladınız artık, ve bu esnada kapı çaldığı için öyküye kısa
    bir araveriyor ve kapıya bakıyorsunuz, gelen bir diğer ablanız, evli olanı,
    sabah altı akşam sekiz çalışan bir diğer ablanız, evinizdeki fotokopi makinesi
    ile nüfüs cüzdanının fotokopisini çektirmeye gelmiş, şu anki günde 14 saatlik
    boktan işinden kısa bir süre azad edip bir iş başvurusunda bulunmak için… ama
    işe yaramaz, hiçbiri işe yaramaz, tanrı tarafından acı çekmek için üzerine
    çarpı işareti atılmış bir soyun ürünüyüz biz, kabil ile habil’e kadar dayanıyor
    mesele, hatta adem ve lilith arasındaki, yoo yoo hayır, şeytan ve tanrı
    arasındaki uzlaşmazlığa kadar uzanıyor hatta, işaretlenmiş olmak, lanetlenmek,
    metafiziksel bir lanetten bahsetmiyorum size, “boyun eğmez yaşıyorum, sebep
    istersen, bir tanrı var” böyle diyor pac, şu an dinlediğim şarkıda, evet, boyun
    eğmez yaşıyorsanız, bu er yada geç çuvallayacağınız anlamını taşıyor, çünkü
    tanrı bile itaatsizleri sevmez, ve eğer en ufak bir zorlamada dayanamayıp
    patlayan bir yapıya sahipseniz, hiçbir iş, hiçbir okul, hiçbir hayatı presleme
    makinası işe yaramıyor, daha sonra evinizde kös kös oturup, hatta uyuyup, sizi
    bilmem nerede içmeye çağıran en yakın dostlarınıza, “yol param yok, yayan
    gelebileceğim bir yer söyle, ve biralar senden” deme cüretini göstermek zorunda
    kalabiliyorsunuz, çok ısrar ettikleri takdirde.
    Annenizle, günün 24 saati sigara saklama
    oyunu oynadığınız bir ev düşünün, gerçekten düşünün bir kere, o sizden çalıp,
    evdeki seksen beşbin dört yüz on sekiz zulasından birine tıkıyor ve siz gecenin
    bir yarısı o zulayı patlatıp rahat bir nefes alıyorsunuz, pardon 11 mg zifir,
    0,9 mg nikotin, 10 mg karbon monoksitle karışık bir nefes, pall mall,
    sigaraların en asili…
    Etrafınızda, iyi veya kötü bir takım
    işlerde çalışan yakınlarınız var, ellerinde bir firmanın kataloğu, “bu ay şunu
    alıcam” deyip size birşeyler gösteriyorlar, “taksitle, çok ucuz, enfes bir
    şey”, halı, koltuk takımı, son model cep telefonu, beşartıbir, dijital kamera,
    sınırsız adsl, “sınırsız adsl benim için sınırsız porno demek” diyor herifin
    biri size, hoşunuza gidebileceğini düşünüyor, “ilgilenmiyorum” diyorsunuz,
    “cinsellik, içinde maddi bir çıkar güdülerek bedenlerin kullanıma açılmasını
    izlemek değildir” diyorsunuz, o bunu anlamayıp yüzünüze aptal aptal bakarak
    birasından bir yudum alıyor, bu esnada telefonunuz çalıyor, mesaj, şu kadar
    kontur yüklerseniz, bilmemneyin çekilişine kazanmaya hak kazanıcaksınız
    yazıyor, ufak hileler, her yerde var bunlardan, sizin bir ayda kazandığınızın
    ufak bir memlasını emerek size on yılda kazanamayacağınız bir vaad sunan,
    aklıma gelmişken, çevrenizde hiç milli piyangodan babayı alan bir yakınınız
    varmıydı Benim yok… hiç olmadı. Hiçbir zaman olmayacak… çekilişler. kuralar.
    kampanyalar. Hadi verin. Ufak bir miktar. Ve bekleyin. Ve hayal kurun.
    İşletmelerde de dönüyor aynı numara, ayın elemanı, “ayın en çok çalışan elemanı
    seçildim, beni ödüllendirdiler”,
    “ya tabii” diyorum, “diğerlerinden birkaç
    damla daha fazla ter akıttığın için, fazladan bir ödül, fena değil, her ay
    birine, sonra bir diğeri, ve bir diğeri.”
    “neden herşeye muhafeletsin” diyor eleman,
    “muhafelet” değilim” diyorum, “ne
    düşündüğümü söylüyorum sadece, muhafelet edenlerin de bir iktidar oluşturduğunu
    biliyor muydun”
    “saçmalıklar” deyip, elini sigara paketime
    doğru uzatıyor, “alabilirmiyim”,
    “lafı bile olmaz” diyorum, “al iç elbette”
    “seninle politika konuşmak hoşuma gitmiyor”
    “politika değil, dünyanın genel gidişatı
    diyelim, dünya hali, kuş, börtü, böcek, genel gidişat, yol, ve bu da politika
    demek zaten, herşey politiktir bu dünyada, apolitik olanlar bile, sorun
    siyasete atılıp atılmama meselesi, iktidar unsuru oluşturup oluşturmama,
    birilerine ne düşünmesi, ne yapması, nerede ve nasıl oturup kalkmasını söyleyip
    söylememe meselesi”
    “yine aynı konuya geri dönmeyelim olur mu”
    diyor, herif devrimci bir yasadışı sol örgüte üye, bu esnada öykümüzü okuyan
    biri, “öyküsünde hata var” diye düşünüyor, “sol örgütten bir devrimci sınırsız
    interneti porno ile eşleştiremez”
    örgütün ilk toplantısında bu dangalağa
    üzerinde hangi tür müzikleri dinleyebileceğine, hangi mekanlara gidebileceğine
    kadar uzanan geniş kapsamlı bir kurallar bütününün yazdığı bir kağıt parçasını
    vermişler, bir metin, ve o da kabul etmiş, çünkü kurtuluşun bu olduğunu
    zannediyor, çünkü devrim yaparak özgürleşeceğini daha doğrusu
    özgürleştireceğini düşünüyor, hepsinin, tüm özgürlük iddiasındaki devrimcilerin
    atladığı ufak bir nokta var oysa, ani ve köklü bir değişiklik o köklü
    değişikliğin getirdiği yeni sistemi kafa olarak kabullenmese bile mecburen ayak
    uydurmak zorunda kalıcak bir çok insanıda peşinden sürükleyecektir, ve en ufak
    bir mecburiyetin olduğu bir düzenekte özgürlükten söz edilemez, “o halde napalım”
    diye soruyor bana adam, “hiçbir şey” diyorum, benim gibi “sağa sola laf
    yetiştir”, üzerine basıyorum “sağa” ve “sola” kelimelerinin, ve farkında, ne
    soldan yanayım, ne sağdan, ortadan bile gitmiyorum, dışındayım tüm bu ebe
    gümecinin, toplumsal bir kurtulaşa inanmıyorum, bireysel afrodizyaktan yanayım
    ben, kulaktan kulağa yayılan ve köşeye sıkıştığı anda güçlü hasarlarlar meydana
    getiricek küçük patlamalar yaratabilen bir isyanlar silsilesinden yanayım,
    kişisel isyan, devrim değil… herşeyi kişiselleştirmek lazım bana kalırsa,
    bireysel almak. birey olmak. Falan filan falan filan…
    “seninle bu konularda konuşmak istemiyorum”
    diyor.
    “Pekala“ diyorum. Sorun değil, sen açtın,
    sen kapa…” ve kapatıyorum bahsi. kendi kişisel zırvalarıma dönmek istiyorum,
    izninizle. Hatunlar, alkol, sigara, ve benim beş para etmez deneysel ruhum….
    Deneysel yaşamım. Deneysel tarzım. Uçuşan deha. Uçuşan bok parçası… uçuşan ve
    konucak bir yere bulamadığı için yere çakılan planlarım…

    Kendime bir çay alıyor, evdeki tahmini
    sondan bir önceki (bu tahmini çalınan sigaralarımdan geriye ne kadar kaldığına
    göre yapıyorum) dolu zulayı patlatıp, bir sigara yakıyor, ve tekrar yazının
    başının oturuyorum. Kalkmak zorunda kalmıştım. Telefon çalmıştı. Bakkala
    gitmiştim. Bugünkü maçları ıskalamamak için, bülteni incelemiş ama işe yarar
    bir maç bulamayıp harcanmaktan vazgeçmiştim, ve işte burada, bugünün 10 yıl
    sonrasında yeni romanının izlandada başına gelenleri anlattığına dair bir
    röportaj vereceğini düşleyen, hayalperest yazarınız, evindeki sinek kadar
    kendini değerli hissetmeyen yazarınız. en azından sinekleri öldürmek için
    birileri çeşit çeşit ilaçlar icad edip para kazanıyor, ya beni öldürmek
    isteyenler, beni, tozasor’u, ersoy’u, kendilerini çırılçıplak düşleyen
    hatunları umursamadan ufak kafesini inşa eden ve oradan bile defedilmeye
    çalışılan münzevi bir hayat peşindeki onlarca deliyi öldürmek isteyenler,
    “anlamı yok” diyor adamın biri yayınevi projesi için, “boşver uğraşma yahu ben
    40 senedir uğraşıyorum olmuyor siktiğim memleketinde..3 kere de terk ettiğim
    halde be memleketi..yaz sitene neyin varsa..ne demiş buk ..iyi yazar kötü yazar
    yoktur.şanslı yazar vardır..sende şansını bekleyeceksin.”, ona “sikmişim seni
    de bukowski’kide” diyesim geliyor, ama bir lafa karşılık üç laf attığı için
    cevap vermiyorum, ve üç gün sonra her zaman olduğu gibi “benide aranıza alın”
    diye yalvarıyor şizofren zatturi, 8 ytl’lik yeraltı edebiyatı dergileri
    dolaşıyor piyasada, kandırılmaya devam ediyoruz, çevirmenine üç kuruş ödenmiş
    olan kitaplar silsilesi de önümde duruyor, ve ben hergün birini okumaya zorunlu
    hissediyorum kendimi, çünkü dediğim gibi, bütün büyük yazarlara inancım sonsuz,
    tam olarak özgürleşemeyeceğiz belki ama dilediğimiz dünyada keyfimizce fink
    atabildiğimiz öyküleri yayınlama hakkını kazanacağız en sonunda, 12 saatlik
    mesailerde ödümüz bokumuza karışana kadar çalıştırılsak bile, bizim için
    kendimizi iyi hissedebileceğimiz bir neden olucak bu, devrim gerçekleşmeyecek,
    hiçbir şey değişmeyecek, sigara saklambaçı devam ederken, ben “iş aramamak” ile
    “iş aramak ve buluncada ruhum iflas edene kadar sürdürmek” adlı iki hayat
    döngüm arasında güç bela dönüp dolaşırken, yiğenim intihar edip direkten
    dönerken ve boktan öykülerimi aptal sokak satıcılarının sesleri işgal ederken,
    günün birinde, şu büyük yazarın dediği şanş kapıyı çalıcak, ama dediğim gibi
    değişen hiç bir şey olmayacak, içsel değişimden söz ediyorum tabiyki, asla
    olmadı. birileri değişim ve birileride özgürlük vaadinde bulunurken, ben kendi
    ufak isyan bayrağımı açıp yakarak, ateşinde ısınmaya devam edeceğim, hepsi bu…
    kişisel olabilir, ama en azından daimi bir yürüyüş, ölene dek sürecek olan
    daimi bir yürüyüş, asla sağa sola sapmayan, ve bir hedefi bile olmayan, kendi
    halinde, çıkarsız ve dolaysız. hepsi bu. Bir sonraki öykümde görüşmek üzere.
    şimdilik hoşçakalın. 8nisan2009
  • yaşlı ve pişman bir bok parçası

    bazen
    tam
    olarak kendini değil ama
    içinde
    var olan bir şeyi öldürmek ister insan
    bir
    düşünceyi belki
    bir
    anıyı
    bir
    davranışını ya da
    bu
    tip bir şeyleri aldırmayı
    kesip
    atmayı
    unutmayı
    ve
    başarılı olunulsa bile
    böyle
    bir durumdan sonra
    geriye
    kalan yapı da
    pek
    bir işe yaramaz
    *
    başlık palaniuk’in “günce” isimli kitabındaki bir betimlemedir

    5
    nisan 2009
  • diş ve aşk arasında

    sen
    yanında değilken
    kendini
    eksik ve
    mutsuz
    hisseden bir insanla
    bir
    ilişkiyi sürdürmek
    nerdeyse
    imkânsızdır
    sürekli
    telefon açarlar size
    nerede
    olduğunuzu sorarlar
    yanınızda
    kimlerin olduğunu
    “özledim
    seni” diyerek de bitirirler sözü
    her
    şeyleri sizsinizdir ve
    onu
    terk edememenin baskısı
    hayatınızı
    karartır
    giderseniz
    öleceğini söylerler
    ve
    yaparlar da bunu
    denemişlerdir
    daha önce
    ve
    kıskançlıklarından değil de
    kaybetme
    korkusundan meydana gelir
    sizi
    merak edişleri
    aşk
    acımaya dönüşmüş
    ve
    bir tiksinti halini almıştır
    bu
    tarz bir kadınla
    hiç
    beraber olmadım ama
    tanıdığım
    bir herifle
    tanıdığım
    bir hatun
    benzer
    durumlardan mustarip
    biri
    sürekli arayıp soran bir hatunla
    bir
    diğeri intihara hazırlanan bir adamla
    bana
    meseleyi anlatıp yardım istemediler elbette
    isteselerdi
    de edemezdim
    konu
    hakkında yazabilirim sadece
    ve
    yazıyorum da
    her
    konu hakkında yazıyorum
    ne
    görürsem
    ne
    hissedersem
    ben
    bir kara kutuyum
    hayatınızın
    kara kutusu
    rahatsız
    oluyorsanız
    uzak
    durun
    ne
    diyordum angelika?
    terkedilmeye
    mahkûm insanlar
    acı
    çekmeye mahkûm insanlar
    kötü
    değiller
    iyi
    değiller
    yanlış
    bir gözlük takıyorlar sadece
    ve
    bu yanlış gözlük
    kendi
    varoluşlarını
    yalnız
    olduklarında görünmez adam yapıyor
    kendileri
    için görünmez
    herkes
    görüyor onlar dışında gerçeği
    hiç
    kimse kendini feda etmeye değmez
    hayat;
    yaşamaya
    değer bir ürün olmadığı gibi,
    uğrunda
    ölmeyi hak edecek bir ürün de içermez
    insanlar
    tanrının icat ettiği ürünlerdir
    hepimizin
    farklı bir barkodu vardır ve
    herkes
    herkes için
    mutlak
    değer içine alınmadığı sürece
    başkalarının
    hareket tarzından dolayı
    acı
    çekmeye mahkûmuz
    acıyı
    dışlamıyorum
    dışardan
    bakan insanlara
    komik
    görünen acıları dışlıyorum
    acı
    gibi görünmeyen acıları
    “o
    olmadan yaşayamam”ları mesela
    yaşarsınız
    herkes
    herkessiz yaşar
    kimsesiz
    kalmaktan daha kötüdür
    kimseyi
    konuşmaya değer bulamamak
    diş
    ağrısı
    aşk
    ağrısına beş basar ve
    yine
    de çözümü intihar değil
    alkol
    ya da
    dişçi
    olur
    ve
    dişimiz
    sevgiliden
    daha önemli olabilir çünkü
    yerine
    yenisi çıkmaz
    ne
    dersiniz?
    çocukça
    şeyler yazıyorsun girdo

    4.nisan.2009
  • bilinçaltı

    yüzlerce farklı
    giriş, yazılıp, silinen, sonra tekrar yazılıp tekrar silinen kelimeler, seni terk
    edip giden sihir, ölen ruh, başlarda yaşamsal bir ihtiyaç halini alıp sonrasında
    önemini yitiren yazma isteği, ve yazmaktan çok daha önemli olduğunu fark ediş,
    başka karın ağrılarının, bırakış, terk ediş, zorunlu ya da değil, ama farkında
    olunulmadan gerçekleştirilmiş bir eylem, yazmayı bırakıyorum, yo hayır
    bırakmıyorum, gerçekten bırakıyorum, bırakmıyorsun, bırakıyorsun, artık o
    kadarda iyi yazmıyorsun, artık o kadarda iyi yazamıyorum, son zamanlarda hiç, bir
    şey yazdın mı, yazdıklarımı kaydetmiyorum, yo hayır yazmıyorum, bir saniye,
    kafam karıştı, çayımı karıştırır mısın, virginia wolf’a benziyor tarzın, hiç
    okumadım, seninle sevişmek istiyorum, eva angelina’yı bana ayarlar mısın, o da
    kim, bir porno yıldızı, porno izler misin, hayır ama eva angelina’yı bi filmde
    gördüm, hayır şarkı söylüyordu, evet sevişiyordu, benimle sevişir misin, vazgeçtim,
    tavan arası, bar, sokak, kampüs, kışla, bir jandarma karakolu, istanbul, hayır
    izmir, önce ankara, pekala izlanda olsun, telefon çaldı, evet çoğu öyküm çalan
    bir telefonla başlıyor, biraz nakite ihtiyacım var, dergi çalışmaları nasıl
    gidiyor, gitmiyor, gitmiyor mu, istifa ettim, iş arıyorum, kırmızı kart, buraya
    kadar, saçmalık, düpedüz saçmalık, sarı loş ışıkla aydınlatılan ve fonda portishead
    çalan kasvetli bir oda, kasvetli sözcüğü oraya fazla geldi bence çıkarmalısın,
    benimle çıkar mısın, hayır seninle sevişmek istiyorum, pekala baştan alalım,
    şiiri başa al, çekim iki sahne beş, her şeyi hatırlıyorum, bir saniye sadece
    gelişigüzel, gelişigüzel yazıyorum, çoğu zaman olduğu gibi, zihnimin bana oynadığı
    oyunlar gibi, bekle geliyor galiba, bu seferki daha kötü olacak, kaydedicek misin,
    yalan söylüyordum, utandığın için mi, utanıyor olsam biriyle tuvalette sevişmezdim,
    tuvalette mi, o öyküyü hatırlıyorum, yok bu seferki kadınlar tuvaleti ve kavga
    yok, hiç bir şey yok, kolum yoruldu, ama yazmaya devam etmek zorundaymışım gibi
    hissediyorum kendimi, bir rüya gibi, biliç altı, boşlukta akan kelimeler, buraya
    kadar dediğini anımsıyorum, ama, bi saniye…

    3nisan2009
  • stabil olana zıt yönde stabil ruhlar

    içimde
    bir boşluk var
    ben
    sığamıyorum ama onun içine
    çok
    klişe biliyorum
    ben
    de çok klişe yazıyorum
    derine
    diyorum sadece
    daha
    derine
    kaçıp
    saklanma ihtiyacı
    hiç
    bir şeye saplanıp kalmadan
    aptalca
    olduğunu biliyorum
    ama
    iyi değilken sen
    komik
    olan her şey aptalca gelir sana
    güldüğün
    her şey aptalcadır aslında
    ve
    bunun farkına varıp
    hâlâ
    izlemeyi sürdürürsen
    kendinden
    nefret edebilirsin
    ben
    ederim en azından
    ve
    en azından her şeye “bence” diyebilirim
    sizin
    fikirleriniz
    veya
    değer yargılarınız
    benim
    için “hiç”
    bunu
    söylemiş olmam gerekiyor
    her
    şeyi anlatmış olmam gerekiyor size
    o
    halde sorulan tüm bu sorular
    daha
    önce gözden geçirilmemiş
    yanıtlar
    bütününün
    bir
    tekrarını gerekli kılabilir
    ve
    ben artık tekrarlardan sıkılmış biriyim
    konuşmak
    bile istemiyorum çoğu zaman
    kendimi
    zorluyorum yine de
    buna
    ihtiyacım olduğunu düşünüyorum
    yo
    hayır!
    buna
    ihtiyacım olduğunu biliyorum
    ertesi
    günü getirmek için sadece
    bazen
    kendini itekler insan
    itekler
    çünkü
    her
    geçen gün
    birbirinin
    aynı olsa da
    araya
    sıkışan
    ufak
    tefek farklar
    sürprizler
    ve
    gülümsemeler
    veya
    hıçkırıklar
    bir
    anlam taşıyabilir
    boşluğu
    genişletebilir
    ve
    bu genişleyen boşlukta
    sen
    de genişlersin
    büyürsün
    bir anlamda
    büyürsün
    büyürsün
    büyürsün
    ölene
    dek büyürsün
    yani
    ölene kadar sürebilir bu
    bu
    durum
    sen
    ölene kadar sürebilir
    hiçbir
    şey değişmez aslında
    sen
    de değişmezsin
    hayatta
    kalma olasılığın
    gittikçe
    azalırken
    zihnindeki
    derinliğin
    içindeki
    boşluğun
    ve
    övünmeden sevebildiğin geçmiş hanesinin
    kendi
    geçmiş hanenin
    giderek
    doldurulduğunu bilirsin
    doldurduğunu
    ya da
    senin
    ve başkalarının
    sen
    dahil herkesin
    sana
    ve her şeye bir anlam yüklediğini bilirsin
    ve
    algı sistemin
    tüm
    bu anlamlar bütününü
    taşıyamayacak
    duruma geldiğinde
    tamam
    dersin
    yeni
    bir şeye ihtiyacım yok
    yeni
    bir sürprize mesela
    değişikliğe
    ani
    virajlara
    geriye
    dönüşlere
    sağa
    ve sola sapmalara
    gerek
    yok dersin
    yolum
    yola benzemiyor sizce ama
    ben
    yolumdayım yine de
    rota
    yok
    istikamet
    yok
    uzay
    boşluğuna bırakılmış bir kuş tüyünün
    her
    şeye rağmen
    aşağı
    düşmeme çabası gibi aynen
    yaşama
    devam etme süreci
    ve
    birde yaşama devam ettirme süreci var aslında
    başkalarının
    başka
    başka insanların
    varlıkların
    şeylerin
    hep
    birlikte kol kola verip
    kol
    kola girip hatta
    önüne
    çıkmaları
    “burası
    çıkmaz sokak beyefendi” demeleri
    hayır,
    dersin
    görmüş
    olduğunuz duvarları
    ben
    göremiyorum
    ikaz
    ve uyarı sistemleriniz de fayda etmiyor
    o
    yüzden bırakın geçeyim
    geçersin
    de biliyor musun?
    yani
    engel olamazlar sana
    isteseler
    bile bunu başaramazlar
    ve
    sürdürürsün yürümeyi
    yarı
    aç yarı yok belki
    yarı
    aç yarı yok!
    belki
    gerçekten sefil denilebilecek bir halde
    sefilleşmiş
    bir ruh hali ile
    zihnindeki
    yolculuğa ve
    her
    şeye karşı yabancılaştığın evrenine
    derinlemesine
    inmeyi seversin
    kimse
    seni anlamaz
    kurulan
    cümleler ve
    karşılıklı
    konuşmalar
    boş
    beyaz bir kağıt parçasına dönüşür
    rüzgar
    çıkar
    uçar
    o sözcükler
    hatırlamazsın
    kimle neyi ne zaman konuştuğunu
    çünkü
    tüm bu süreç
    senin
    sıkıldığın
    sürekli
    “hı hı” demekten yorulup
    bir
    süre sonra sadece kafanı salladığın
    bir
    süre sonra sadece gözlerini kapatıp açtığın
    bir
    hale dönüşür
    sonra
    sonra
    bu süreç
    senin
    teslim olmuş bir ruh olarak algılanmana yol açar
    savaşı
    kaybetmiş bir ceset torbası
    ceset
    bile değil yani
    içinde
    capcanlı
    heyecanlar
    barındıran
    gülüp
    ağlayabilen
    ama
    bunu kimseye çaktırmamak için
    ruhuna
    giydirdiğin
    bir
    ceset torbasına dönüşür etin
    kelimeleri
    duvarların olur
    gözlerini
    kaparsın
    git
    dersin ona
    git,
    çünkü seninle konuşmak istemiyorum
    git
    çünkü, konuştuğum zaman dinlemiyorsun bile
    sadece
    git…
    daha
    sonra
    zihnin
    ayılır
    ve
    söylediğin her şeyin
    sadece,
    içinden kurduğun cümleler olduğunu anlarsın
    ve
    karşındakinin
    senin
    onu anladığını düşünüp
    konuşmaya
    devam ettiğini
    anlarsın
    anlamasına
    anlıyorsundur
    yani
    ama
    bu konuda
    söyleyebileceğin
    hiçbir
    şey yoktur
    hiçbir
    konuda söyleyebileceğin
    hiçbir
    şey yokmuş gibi hissedersin kendini
    ve
    her konuda söyleyebileceğin her şeyin
    daha
    önce
    bir
    başkası tarafından da söylenmiş olabileceğini
    ve
    bir film izler
    ben
    bunu biliyordum dersin
    bir
    kitap okuyup – ben bunu biliyordum
    ben
    her şeyi biliyordum aslında
    unutmuşum
    hatırlıyorum
    zamanla
    kendime
    geliyorum
    ayılıyorum
    27
    yıldır
    komadan
    çıkmaya çalışan
    bir
    adam gibiyim
    ve
    çıktığımı hissedebiliyorum
    yani
    üzerime geçirdiğim
    ceset
    torbasını yırttığımı
    hâlâ
    bazı plastik parçaları duruyor
    eriyorlar
    yavaş yavaş
    eriyip
    yok oluyorlar
    ruhumun
    sıcak bir lavdan farkı yok
    ve
    en başından beri
    şiirin
    en başından beri
    süregelen
    akan
    aşağı
    doğru inen bu şey
    bu
    ruh hali
    aslında
    bir anlamda
    kesik
    kesik gibi görünse de
    belli
    bir bütünlüğü taşıyor
    kesilip
    koparılmış ve
    sonra
    düzenli bir şekilde dikilmiş
    elbiseye
    benziyor
    yaması
    olmayan eski bir elbise
    sadece
    kesilmiş olan yerlerine
    içerden
    dikiş atılmış
    ben
    görüyorum o izleri sadece
    ve
    daha sonra alışıyorum
    ve
    daha sonra sıcaklık artıyor
    ceset
    torbası ergimeye devam ediyor
    ruhum
    ısınıyor
    ruhum
    yaşamayı öğreniyor
    konuşmayı
    öğreniyor
    dinlemeyi
    öğreniyor
    yazmayı
    sonra
    veya
    okumayı
    ve
    yürümeyi belki
    ve
    bir yerden bir yere gitmeyi
    ama
    sakat kalmış bir savaş gazisi gibi
    yıllarca
    çarpışmış olmanın
    etkisiyle
    birlikte
    ardından
    olan bitene öfke duyuyor
    “ben
    bunlar olsun diye savaşmadım ki”
    hayır
    ben savaşmadım
    ben
    kendimi savundum sadece
    savunurken
    arada bazı kesikler oluştu
    ve
    sonra bunları diktim
    ve
    dikiş yerleri belli olmasın diye
    içeriye
    açılan iki kapıyı
    gözümü
    ve ağzımı
    kapalı
    tutmayı seçtim
    ve
    zaman geçti
    yeni
    kesikler ve
    kesikler
    sonrası ortaya çıkan
    içime
    doğru dönen sarmal yollar
    uzun
    çok
    uzun yollar
    o
    kadar uzunki
    sıkılıp
    yarıda kesebilirsin
    o
    kadar uzun ki
    sıkılıp
    geri dönebilirsin
    ve
    hatta geri dönmeye çalışıp
    içerden
    çıkamayabilirsin
    o
    yüzden devam et
    sonunda
    iyi
    bir son için
    vaat
    edebileceğim
    hiçbir
    şey olmasa da
    devam
    et
    kendini
    çözümlemeye başladın artık
    çözülmeden
    yapıyorsun üstelik bunu
    çözünmeden
    hatta
    ve
    aptal kelime oyunları gibi görünen her şey
    aslında
    birer anlamı olan
    figüran
    gibi görünüyor sana
    tek
    karelik bir sahne
    üç
    saniyelik bir yüz ifadesi
    ya
    da bir fotoğraf
    her
    şeyi anlamana yeter
    eğer
    anlayabilirsen
    ve
    sadece
    benzer
    duyguları
    kendi
    ceset torbanın içinde
    saklayabiliyorsan
    yapabilirsin bunu
    ben
    açıklayamam
    ama
    sen açabilirsin
    kendi
    içini
    kendi
    içine
    birinin
    yolu
    sana
    tarif etmesini bekleme
    bilmediğini
    biliyorum
    ve
    anlamlandıramadığını da
    ama
    hissediyor olmalısın
    başarı
    yok
    kazanç
    yok
    umut
    yok
    zarafet
    var sadece
    ve
    akış
    ve
    hiçliğe gidiyor olduğunun
    bilincinde
    olarak
    bunu
    önemsemeden
    devam
    etme arzusu
    yapman
    gerekeni değil
    yapmak
    istediğini yapmak
    yapabildiğin
    kadarıyla
    ya
    da evden çıkmamak söz gelimi
    içindeki
    boşluğu
    tüm
    dünyayı yutabilecek kadar
    boşaltmak
    bir
    sonraki dizeyi düşünme
    bir
    sonraki notayı düşünme
    bir
    sonraki çizgiyi
    bir
    sonraki rengini
    boya
    kalemleri senin olabilir
    yüzünü
    boyamadığın sürece
    problem
    olacağını sanmıyorum bunun
    seni
    rahat bırakmaları için
    yazmanı
    söylediklerini yazmadığın sürece
    ruhundaki
    hava deliklerinden sızabileceklerini sanmıyorum
    rahatsız
    olmaya devam etmelisin
    rahatsız
    olduğun için rahatsız ediyorsun
    ve
    o yüzden anlayamıyorsun
    mutlu
    ferah ve isyan barındırmayan
    tüm
    o suratları
    halinden
    memnun yaşamlar
    sunulana
    razı edilen insanlar
    ortadaki
    her şey yanlışken
    tek
    yanlış gibi görünmekten korkma
    devam
    et
    devam
    etmelisin
    hiç
    bir şey değişmeyecek
    ama
    hiç olmazsa
    ben
    de değişmedim, diyeceksin
    sonra
    sonra
    ölüp yok olduğunda
    insanlar
    methiyeler sıralayacak arkandan
    merhumu
    nasıl bilirdiniz?
    konuşabilsen
    hiç
    bir şey bilmiyorsunuz, diyebilirdin belki o an
    hiç
    bir şey bilmediniz
    dinlemediniz
    çünkü
    söylemedim
    odamda
    odamda
    ve tek başımayken
    hayır,
    söylememeye devam edeceğim
    ve
    bu sır perdesi
    bir
    artistik patinaj için çekilmedi
    çekindiğim
    zamanlar
    çekinmeyi
    bilselerdi
    ortada
    rahatsızlık verecek
    bir
    rüzgar esmeyecekti
    ama
    var olan ruhların
    oluşturduğu
    basınç farkları
    gerçekten
    ama gerçekten
    beni
    eve hapsetti
    şimdi
    durup düşününce
    dışarıdaki
    rüzgar
    bu
    rüzgara karşı savunması olmayan ruhuma
    ağır
    geliyor
    o
    yüzden
    pencereler
    açık olsa da
    perdeler
    çekili
    ışıklar
    sönük
    öğlenin
    birinde
    loş
    bir odada oturmuş
    müzik
    dinliyorum
    ne
    dediğini anlamadığım insanların
    söylediği
    şarkılar
    size
    anlatamayacağım kadar
    sihirli
    geliyor bana
    sihirli
    resimler
    sihirli
    fotokopi kağıtları
    ve
    sihirli insanlar
    dünyanın
    aslında, hiç de iyi bir yer olmadığını ama
    bi
    tek benim böyle düşünmediğimi anlatıyorlar
    beraber
    hareket etsek bile
    kıramayacağımız
    kadar kalın zincirler var
    birbirimizin
    üzerine çıksak bile
    en
    üstümüzdeki aşamaz, onların duvarlarını
    o
    yüzden yazıyoruz
    o
    yüzden müzik yapıyoruz
    o
    yüzden film
    resim
    de o yüzden
    ve
    şimdi
    her
    şeyin defalarca başa sardığı bir noktada
    hiçbir
    ilerleme kaydedemeden
    ama
    gerilemeye sebep verecek bir değişim de geçirmeden
    bekliyorum…
    bekliyoruz…
    beklentisiz
    bir şekilde
    kendi
    halimizde
    bir
    şeyler yapmayı

    sürdürürken
    1nisan2009
  • kum saati

    seçimi
    kazanan partilerden bahsediyorlar televizyonda
    “hepsi
    kazanmadı mı aslında?” demek istiyorum
    sistem
    kazanmadı mı yani aslında?
    insanlar
    yine gidip oy verdiler yani!
    ve
    yine verdikleri oyun
    bir
    işe yaramadığını gördüler
    sonucun
    değişmediğini
    üstün
    zekalı bir grup adamın
    bize
    bir süre daha hükmedeceğini
    insanlar
    oylarını verdiler
    evlerine
    geldiler
    ve
    televizyonlarındaki rakamlar
    onları
    aslında sinir etti
    yani
    birazını sinir etti demek istiyorum
    o
    insanları anlatıyorum ben şiirimde
    ve
    evet lan şiir bu, var mı itirazı olan?
    düelloya
    tutuşabiliriz
    kim
    daha hızlı bir dize yazabiliyor ölçebiliriz
    ama
    şiir kişiseldir ve
    ne
    kadar çok kişiye hitap ettiğin ile
    ölçülmez
    kalitesi
    hiç
    bir şeyin kalitesi ölçülmez aslında bu şekilde
    çünkü
    karşımızda
    üstün
    zekalı bir halk var
    şanlı
    bir tarihi olan
    düşmanı
    denizden atan bir halk
    ve
    sen de anormal olarak
    her
    an vatan haini ilan edilebileceğin bir konumda
    denize
    yakın oturuyorken
    hiç
    mırın gırın etme girdap
    haritayı
    gördün
    geliyorlar
    yavaş yavaş
    yavaş
    yavaş geliyorlar
    az
    kaldı sıfırlanmanıza
    ve
    biraz da pis bir kumar var işin içinde
    sen
    hayatında hiç oy vermemişsin
    ve
    aptal bir korkuya kapılıp
    diğerlerinden
    hiçbir farkı olmayan
    ama
    hani yine de daha az korkunç olan bir filme
    zorunlu
    bir figüran olabilmek adına
    seneti
    imzalayanlar sarmış çevreni
    katılmışlar
    yani demokrasi savaşına
    ve
    senin gibi insanları
    düşman
    ilan ettikten sonra
    kafalarını
    kesmeseler bile
    denize
    döker gibi
    ülkeden
    gitmeye zorlayacaklar
    hayır
    “git” demeyecekler sana
    asla
    resmi bir işlem gerçekleştirmeyecekler
    sadece
    ve sadece
    boktan
    bir inat uğruna
    hâlâ
    vatan demediğin sürece
    gideceksin
    bu ülkeden
    kendini
    gitmek zorunda hissedeceksin
    gitmek
    zorunda hissettirecekler
    yaşanmaz
    hale gelecek çünkü içine doğduğun sınırlar
    yaşanmaz
    hale gelecek dünya
    ama
    sen yine de
    en
    azından ölene dek
    hâlâ
    yaşanabilir bir kara parçası kaldı mı diye
    merak
    edenlerle birlikte
    kendini
    tıktığın kafeste esir alınmamak için…
    için
    ne amına koyim?
    niye
    yazıyorum ki?
    her
    şey boşa akıyor nasılsa
    bu
    bir kum saati ve
    tersine
    çevrilmesi için
    aşağı
    düşmesi gereken tane
    biz
    ölene dek sona ermeyecek
    30.mart.2009

  • kedi kız tekmeledi

    bazen
    böyle
    bir
    şeyler anlatırken
    ortalık
    yere içini kusarken
    acaba
    dinleyen var mı diyorsun
    birilerinin
    de midesi bulanıyor mudur acaba diyorsun
    yaşanan
    her şeyden!
    çünkü
    benim midem bulanıyor
    “hey
    orda biri var mı” bile diyemiyorsun oysa
    haykıramıyorsun
    yazıyorsun
    sadece
    konuşuyorsun
    hatta
    kimi zaman içinden konuşuyorsun
    müzik
    yapıyorsun
    film
    çekiyorsun
    çeşitli
    boşluklar üretiyorsun kendine
    ve
    sonra bir gün
    ansızın
    senin
    gibi düşünen
    senin
    gibi yazıp çizdiğine inandığın
    birini
    keşfediyor
    ve
    “bi tek ben değilmişim lan” deyip
    “bi
    tek sen” olarak kalmaya devam ediyorsun
    yalnızlık
    kimi zaman iyi bir şey aslında
    kimi
    zamansa
    aniden
    ölüvermemek için
    her
    şeyini sigaraya verdiğin
    bir
    bekleme süreci
    boş
    oda
    boş
    duvarlar
    boş
    şişe
    dolu
    kül tablosu
    ve
    dondurulmuş bir çift göz
    dondurulmuş
    bir hayat
    dondurulmuş
    bir beden
    hiçbir
    şey görme
    hiç
    bir şey duyma
    *
    başlık özver yılmaz’ın bir şarkısından alınmıştır

    30.mart.2009