Etiket: kendimden feragat

  • between us and the light

    between
    us and the light

    evden
    çıkmama konusunda kendi kendine yemin etmişti adeta. insanlarla
    görüşmemek konusunda da. balkona dahi çıkmıyor, camdan bile
    bakmıyordu. güneşi görmeyeli, havanın kapalı mı yoksa açık
    mı olduğunu bilmeyeli, yaklaşık 786 gün olmuştu.
    bu
    hale nasıl geldiğini bilmiyoruz karakterimizin, bize kalırsa
    kendisi de bilmiyordu. bu, aniden oldu. en son eve girdiğinde, bir
    daha çıkmayacağım gibi bir karar ile girmiş değildi, böyle bir
    karar vermiş de sayılmaz aslında, yani ortada kendi kendine
    verilen bir söz, istem, and içme, ya da bu tip bir şey söz konusu
    değil.
    sadece,
    günlerden bir gün, öncesinde olan ekstrem bir şeyin olmadığı
    günlerden bir gün, eve girdi ve bir daha dışarı çıkmadı.
    bakkal için bile. odasından dahi sadece tuvalet ihtiyacı için
    çıkıyordu ki o da odanın kapısının bir metre kadar çaprazında
    idi ve evin ortasındaki ışık almaz güneş görmez holdeydi.
    kendi odasının panjurlarını da hiç açmıyor, annesi açmak
    isteyince de engel oluyor, hatta odasının florasanını bile anca
    odada kaybettiği ya da telefonunun fenerininin ışığının
    yetmediği zamanlarda açıyordu. telefonunu da açmıyordu gerçi,
    yaklaşık 300 gündür, daha doğrusu uçuş modundan çıkarmıyor,
    uçuş modundayken de sadece wifi açık kalıyordu. insanlarla
    iletişim sağlayan tüm uygulamaları da yaklaşık 300 gün kadar
    önce silmişti.
    bak
    o gün bir karar aldığını söyleyebiliriz işte. telefonunu bir
    daha açmamaya karar verdiği gün yani. aslında kesin bir karar da
    sayılmazdı bu ama, yine de, önce tüm sosyal medya uygulamalarını
    silmiş sonrasında da whatsup, e-posta ve benzeri, insanların
    kendisi ile iletişim kurmasını sağlayacak uygulamaları,
    siteleri, her şeyi hem de her şeyi def etmişti hayatından.
    neden
    yaptığını sorarsanız ben de bilmiyorum, yani henüz.. çünkü o
    güne daha gelmedik. ama gelecek kaçınılmaz olarak, bu hissiyat ve
    arzuyu, her geçen gün baskın kılıyor.
    peki
    napıyorum evde, pardon yanlış yazdım. peki napıyor karakterimiz
    evde diye soracak olursanız yine koca bir hiç ile karşılaşabiliriz.
    kitap okuyorum diyordu başlangıçta, yine evden çıkmadığı
    ancak insanlarla iletişim kurmaya devam ettiği dönemlerde ama tüm
    kitaplarını, tümünü, hepsini, tamamını, sahaf olan yakın bir
    dostuna, istanbula, kadıköye, göndermişti, gelecek olan parayı
    dahi düşünmeden üstelik. film mi izliyor? pek sayılmaz. izlediği
    oluyor ama hissiyatsiz ve donuk bir halde hikayeden çok, mimikleri,
    yüz ifadelerini, ses tonlarını yani duyguyu anlamaya çalışarak.
    hissetmeye değil anlamaya. burası önemli. bunu porno izlerken de
    yapıyor. elini aletine hiç götürmeden izliyor, insanların
    sikişmesini, siki kalkmadan. klipler izliyor sonra. yine duyguyu
    anlamaya çalışarak. bakın burada hissetmeye de çalışarak
    diyebiliriz, çünkü son zamanlarda, epey epey uzun bir “son
    zamanlarda” söz konusu burada, hiçbir şey hissetmiyorum. pardon
    yine yanlış yazdım, hissetmiyor kahramanımız.
    kahraman
    mı? kahraman demeyelim, yanlış anlayanlar olabilir. her konuyu
    bilinçli olarak, yani kasten, yanlış anlamaya meyilli insanlar,
    çoğunlukta. ya da anlamazdan, duymazdan gelmeye meyilli, diyelim.
    bu ikincileri daha çok gibi sanki. ki kendisi de buna zorluyor bir
    süredir kendisini. hiçbir şey hissetmiyor olabilir ama anlamıyor
    deyil. anlam ve his birbirinden bağımsız olmamasa bile iki ayrı
    kutuptur. his önce gelirdi onun için, anlam ve mantığı sikip
    atmıştı, çocukluğunda. sonra hissettiği şeyler zihnini sikip
    atınca, psikolojik enfermasyonu bir hayli karıştı ve
    halüsinasyonlar görmeye başladı, hala görüyor. hah işte bakın,
    aslında yalnız da sayılmaz kendisi. odasının içinde ki ölü
    insanlarla yaşıyor. ölüler ve hayaletler ile. bir de hiç
    yaşamamış, bu dünyaya doğarak gelmemiş desek daha doğru olacak
    burada, kişilerle. bir de anne abla ve yeğen ile.
    2022
    yılı şubat ayındayız. iş aramayı bırakalı çok oldu
    elemanın. tamı tamına 23 ocak 2018 yılından beri işsiz. tam
    olarak da 17 nisan 2019’dan beri iş aramıyor. engelli raporu alıp
    son şansını engellilerin iştirak edebildiği kpss’de denemişti
    ama o da fos çıkınca, evde pinekleme oyununu iyice uzattı. rutin
    olarak gözüktüğü psikiyatri servisine de gitmiyor artık.
    öyküler
    yazıp duruyor kafasından. kafasından evet. kelimelere dökmeye de
    ihtiyaç duymuyor artık. karşı duvarında ona bakan bir pac ve bir
    matilda posterinin az sağ ve az üst tarafında ki akrebi izlerken,
    yelkovan değil akrep, müzik dinliyor. kulaklıktan. son ses. hep
    aynı şeyleri dinlediği de söyleyenebilir ama galiba uzun uzun bir
    zamandır sadece müzik piyasasını takip ediyor kendisi, bir de
    porno sektörünü. tamı tamına 3 senedir, yani eve kapanmadan çok
    çok öncesinden beri de mastürbasyon yapmadı ama. sadece gözlere
    bakıyor, yüz ifadelerine, ses tonlarına, ve senaryolu filmlerden,
    porno olmayan senaryolu filmlerden söz ediyoruz, daha gerçek
    buluyor o spontane gonzo filmlerinde ki duygu ve ruh halini. gerçeği
    aradığını da söyleyebiliriz ve burada siz hep bir ağızdan
    “yanlış yerde arıyor denyo” da diyebilirsiniz. ancak hemen
    karşı koltukta oturup büyük bir öfke ile gözlerini
    kahramanımıza dikmiş olan halüsinasyondan seçil, bir siktir
    çekmesine neden olur elemanın size. gerçek nedir, ne ile beslenir
    sorusunun cevabını, bi gram acid kullanmamış, burnundan
    yanlışlıkla halüsinojen bir şey kaçmamış, bir insan, idrak
    edemez, diye düşünüyor. düşünüyordu.. artık pek fazla
    düşünmüyor da. düşünmemeye doğru evriliyor zihni. yavaş
    yavaş. önce hissiyat kayboldu. şimdi de yavaş yavaş, düşünceler,
    fikirler, kelimeler ve anlamlar kayboluyor.
    annesi
    için üzülüyordu bir zamanlar, daha doğrusu onun bu haline annesi
    üzüldüğü için üzülüyordu, artık bu durumu da siklemiyor.
    bütün gün 23 inçlik koca ekrandan 23 inçlik penisleri emen
    hatunların göz bebeklerine bakıyor. bir de, müzik dinliyor.
    demiştim ya. bir de, filmler diziler izliyor, daha çok orta doğu,
    balkanlar, uzak doğu, slav ve kuzeyli kardeşlere ait filmleri.
    amerikan sinemasından da dizilerinden de nefret ediyor. onları da
    izliyor arada tabii de, canı yeşil perdeli vizörler ile bol
    efektlerle ve saçma sapan senaryolarla milyar dolarlar nasıl ziyan
    ediliyor görmek isterse canı.
    intihar?
    bir zamanlar yazdığı tüm öykülerin sonu intihar ile biterdi.
    yarattığı karakterlerin yüzde doksanı intihar etmiştir.
    bekliyor. hepsi bu. şimdilik… sadece.. bekliyor. beklemeye devam
    edip etmeyeceği belirsiz. bunu biliyor sadece. her şey belirsiz
    tanrısını satayım. her şey.
    ha
    bir de, geçenlerde, yine, sadece dünyada olup biten isyanları,
    eylemleri takip etmek için bir sosyal medya hesabı açmıştı
    kendisine, fake olanlarından. evet, yıllardır yaptığı şeylerden
    biri de bu. isyan haberlerini, görüntülerini, takip etmek. biri
    istikamet verse, koşarak çıkar aslında evden. gaz bombalarının
    önüne atar kendini. sadece, inanmıyor artık. bir şeylerin,
    yaşadığı ülkede değişebileceğine.. dünyada? pek tabii. buna
    inancı katıksız hala. belki de inancı olan tek şey de bu kaldı
    ortada. hissetme duyusunun tamamen silindiği, anlamlarında birer
    birer içinden uçuverdiği bir süreçte, geçmişe bir mektup
    göndermiş oldu.
    ve
    tam bu sırada, özlem, bir sigara uzatıp, “yeter” dedi,
    “şarkıyı değiştirelim artık, abim nerde kaldı lan, torbacı
    paket mi oldu yoksa bizim, başka yerden mi alıcak malı?”
    bilmiyorum”
    dedim. şey pardon, yine yanlış yazdı. pardon, yine yanlış
    yazdım. yine yanlış yazdım diyecektim, bir önce ki, “yine
    yanlış yazdı” da..

    içe ve karmakarışık hikayelerimin, sonu.
    31
    ekim 04:30
    *başlık
    możdżer, danielsson, fresco’a ait bir albümün adıdır, bu yazı
    da dinlenen track ise “pub 700”, o albümden.

    h1 { margin-bottom: 0.21cm; }h1.western { font-family: “Liberation Serif”, serif; }h1.cjk { font-family: “Noto Sans CJK SC”; font-size: 24pt; }h1.ctl { font-family: “Lohit Devanagari”; font-size: 24pt; }p { margin-bottom: 0.25cm; line-height: 115%; }

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=6PJD-QpGxz4]

  • Entre les lignes 36: des étoiles et des paillettes

    Entre les lignes 36:  des
    étoiles et des paillettes
    bazen, sadece bazen ama, ya da çoğu pazar diyelim, bazı
    günlere, kötü başlarsın. aşağıda ve geride. bir sürü kare akar gözünün önünden,
    üçgenler beşgenler çokgenler hatta. genlerinden kaynaklanan inatçılığın
    yüzünden kaybettiğin onlarca şeyi göz ardı eder, bir sigara yakarsın. burnunun
    dibine gitmekte de üstüne de yoktur. dikine değil dibine.. tekrar her sabaha
    öksürerekle uyandığın ve sağlam bir şekilde kustuğun günlere geri dönmüş olmasının
    şerefine bir bira içmek istersin. paran yoktur. paran, bazı bedenini patronlara
    sattığın ender zamanların hariç hiç olmamıştır. o işten çıkar o işe girersin,
    üstelik artık kovulmaya da başlamışsındır. dikiş tutturmak ile çift dikiş
    gitmek arasında kalın bir çizgi vardır ve bu çizgi senin hayatında 2007’de
    çekilmiştir. sonrasında bir sinir krizi sonucu kestiğin bilekliğini saklarsın, bahsettiğim
    çizginin iki sene sonrasına tekabül eder bu. 2009’da ani bir histeri krizinin
    yol açtığı zihinsel karışıklık, karanlıkta sakladığın zihninin açığa çıkmasına
    neden olur ve bu da insanlar tarafından psikoz olarak nitelenir. çünkü
    göremediğimiz ama bu dünyada yaşayan varlıkları görüyor olman halüsinasyon,
    yaşadığın galaksi hayal gücü olarak nitelenir. ilaçlarla uyutulmak kapitalizmin
    silahlarından biridir, nokta.
    eğer modern psikiyatri ve psikanaliz yerine eski uygarlıkların
    bitkilerini ve esrarını kullanmış olsaydık, sorunumuz kalmazdı. ikisini
    karıştırmak ise, paranoyadan başka bir şey getirmez hayatınıza. ve ne yazık ki
    çoğu paranoyanızda haklı çıkmış olmanız, bunların paranoya olmadığı, altıncı
    his olduğu anlamına da gelebilir, ama diplomanız olmadığı için, kaale
    alınmazsınız. eğer bir felsefe veya sosyoloji lisansı üst lisansı dış lisansı
    doktorası konçertosu, çalmış olsaydınız, sakalınızı edinmiş olurdunuz.
    bakış açısı farkına tahammülsüzlük günümüz dünyasında var
    olan kutupların nedenidir ve bu kutuplar güney kutbu ile kuzey kutbu (eğer
    varlarsa bunlar ama yok) arasında zihnen kazdığınız tünel sayesinde attığınız
    dünya turu, mıknatanıstan yapılma uçağınız sayesinde, size her şeyi
    öğretmiştir. ama öğrenilen her bilgi, yeni bir soruna gebedir. her şeyi çözmeye
    çalışan zihninizin seri bağlanmış atmosferi sayesinde oluşan algısal
    tekinsizlik, sizin tıpsal yaftalanmalara gebe kalmanızı sağlar. o doktorların
    ağzına sıçabilme potansiyelinizi ve onların okuduğundan daha fazla şey okumuş
    olduğunuz gerçeğini gizlersiniz içinizde. çünkü biz kez yaptınız ve sizi
    kapattılar. on üç gümüş gün kaldınız orada. o yüzden transatlantik adını
    verdiğiniz geminizle yaptığınız görsel uçuşunuz, kapalı anlatımlara gebe artık.
    yerseniz. daha önce de dediğim gibi, zihinsel dondurmamla başa çıkabilecek bir
    küheylan olursa, isterse ordinaryüs olsun, kapım açık, yeterki elinde ki gücü
    kullanıp, beni kapatmasın. tek ricam ve son dileğim bu, tüm dünyadan.
    delirmeyi, uluslarası düzeyde kardeşlerim ile verdiğim
    mücadele olmasaydı, ve eşik kertmem izin verseydi, ben de isterdim.. en azından
    anılarımı tahrif edebilmeyi. nokta. 
    4 mart 2018

  • drops

    drops
    ilmeği
    boğazına geçirdi zack. taburenin üstüne çıktı. aynı anda elinde de bir silah
    vardı. az önce yüklü miktarda hap içmişti. işi şansa bırakmak istemiyordu.
    silahı ateşlediği anda taburede devrildi. sesi duyan tuncay girdi odaya, öteki
    dünyadan koşup gelmişti.
    intiharı
    bir pes ediş değildi, pek çok şeye direnmemişti çünkü bugüne kadar. bir savaş
    vermiyordu ki pes etmiş olsun. açlık grevlerini de anlayamamıştı zaten bugüne
    kadar. ister politik ister başka nedenlerle olsun, anlamsız gelmişti ona, kötü
    bir tavır gibi gelmişti. örneğin sevgilisinden ayrılan birinin açlık grevine
    girdiğini düşünelim diye düşünmüştü bir keresinde, bu sevgilimiz devlet ya da
    patron yerine koyduğumuz imgemiz. ee durum değişiyor mu? beni affet. beni işe
    al. beni geri kazan. beni serbest bırak. dileğimi yerine getir. taleplerimi
    karşıla. bana geri dön. aşkım bana geri dönene kadar açlık grevindeyim. seni
    kaale alıyorum, beni kaale al. kötü görünüyordu gözüne bu fikir. bir direniş
    gibi de gelmiyordu ona. ki direnişten ziyade saldırı olması gerekiyordu
    herhangi bir politik mücadelenin adı ona göre. çünkü baskı altındaysan,
    savunmaya geçemezsin, o yüzden sevmiyordu direniş kelimesini. zor şartlar
    altında yaşam mücadelesi veriyoruz, hayır direniyoruz. hayır bence, bir sendika
    kurup işçileri intihara teşvik etmeli. tüm işçilerin aynı anda topluca intihar
    etmesi kadar güzel hiçbir şey olamaz diye düşünüyordu. artık ipliğinizi
    kendiniz üretin. çünkü çalışmaktan vazgeçmek de intihar sayılacaktı. yaşam
    alanı bırakmayacaklardı çünkü. bırakmamışlardı. ya kurallarına uyarsın ya da
    açlıktan ölürsün. tabii bir yan gelirin ya da yaşayabileceğin bir kırsalın
    yoksa. olanları epey şanslı görünüyor gözüme. diye söylendi tuncay’a gözlerini
    açınca hastanede zack. uzun süre yoğun bakımda kalmıştı. tuncay’ın yanında
    refik, onun  yanında seçil oturuyordu.
    özlem ortada yoktu hala. gözünü açar açmaz söylenmeye başladım.
    insanlar
    seni hayatta tutmaya çalışır. “aynı gemideyiz.” evet ama gemi delik, onarmanın
    anlamı yok. batalım. çünkü asla kara görünmeyecek.
    biri
    de tutup triple oğlak olmama yorar bu karamsarlığımı, normali, ay burcususu,
    yükselenininini.. espri mi yapıyor anlayamam. zamanın birinde. espridir diye
    düşünüp gülerim, ama bir hayli ciddidir.
    hayır
    intihar iyidir. zack etmez sadece. üzerine saatlerce düşünü kurabilir. o ayrı.
    rahatlatır bir çıkış kapısının bulunması ve kapıyı asla hiç kimsenin kitleyemeyecek
    olması. bi gün çalıcaktır kapıyı. açanın özlem olduğunu umuyordur. seçil bi
    siktirip gitsindir kendi cehennemine. bunu duyunca öfkeli gözlerle belirir karşısında.
    ama hiç konuşmaz. bir süredir hiç konuşmuyordur. mimikleri kalmıştır sadece.
    bir de her bir anlamı çok net özetleyebilen gözleri.
    bu
    sessizlikte, sessizliğimde, kafayı yiyorum. sürekli içimden konuşuyorum tüm
    hafta boyunca. ama artık haftasonları da çenem düşmeyecek, biliyorum. çünkü
    seçil sustu. onun susması, benim suskunluğum. özlem’in intiharı, benim
    intiharım. tuncay’la refik’in çekip gitmesi, benim çekip gitmem. zamanı var.
    bekliyorum. bir kişi bile, umuttan ve güzel bir gelecekten bahsederse, yüzüne
    karşı annemden öğrendiğim tüm küfürleri ederim, biline. seçil bunu biliyor, o
    yüzden konuşmuyor artık. siz de bilseniz, fena olmaz sevgili dostlarım. hatta
    aptal saptal konuşmasanız kafi. çünkü bu konuşmalar bana iyi gelmiyor. işe
    yarar cümlelere ihtiyacım var oysa. bu sessizlikte kaybolucam yoksa. seçil
    kalkıp gitti. ben yazarken yanı başımda bağdaş kurmuş halıda oturuyordu. onun
    da bir çözümü kalmadı bu duruma. daha kötü ne olabilir ki? . jori’le konuşçam ben. o
    beni anlıyor. hep o konuşuyor gerçi ama anlıyor yani. yıllar önce anlamış.
    önceden almış tedbirini, anlatmış bildiğim tüm gerçekleri bana. yalan
    gerçekleri ipe diziyorum sanın siz ama kurgularımda, e mi? hafife alın. her
    şeyi hafife alın siz.
    “imdat
    diye bağırmayacağımı biliyor olmalısınız de” dedi tuncay. az önce girdi odaya.
    “sen
    bağırmadın hiç” dedim.
    “beni
    siktir et dedi, sen bağır” sonra çıkıp gitti. ne dediği belli değil pezevenkin.
    odadan
    çıkıp, bir paket sigara aldım. diğer odadan. dört saatte biter. dört saat sonra
    uyumuş olurum zaten. sonra iş. neyseki yarın bir mola vericez. iki günlük mola.
    allah demokrasi şehitlerimizden razı olsun, ekstra bir gün tatil kazandırdılar
    bana. üstelik pazarla birleşiyor. ne mutlu bana. ne mutlu.

     *başlık this empty flow’un bir şarkısının
    adıdır. 
  • zack is dead.

    zack is dead.
    annen gelir ve
    yine üst üste sigara içmişsin der
    yapma böyle
    kendini öldürmeye mi çalışıyorsun sen
    farkında değilsindir olan bitenin
    hiçbir şeyin farkında değilsindir
    kül tablosuna bakar
    kendimi öldürmeye çalışmıyorum dersin seçil’e
    sadece biraz daha hayatta kalmaya çalışıyorum
    o sana öfkeli gözlerle bakarken
    ve sigara bu konuda
    iyi bir reçete gibi geliyor bana
    ve evet yine kendimden bahsediyorum. yersen. geçenlerde, pek
    tanımadığım, sadece iki kez görüştüğüm bir yazar/şair’in, sigara üstüne
    kapıldığı öfke nöbetlerine denk geldim sosyal medyada. veryansın ediyordu
    sigaraya ve içenlerine. tek değil, aynı gün içinde birkaç post atmıştı bu
    konuda. ses çıkarmadım, takip etmeyi bıraktım sadece kendisini. sevdiğim birkaç
    paylaşımını da görmeyivereyim dedim, bazı gündeme dair politik olaylara
    eleştirel bakışı seviyor olsam da, severdim yani, ama sigaraya ve sigara içene
    düşmansa bir insan, burada saf bir düşmanlıktan bahsediyorum, değeri kalmıyor o
    kişinin gözümde ve daima sigara içen insanlarla, ama benim gibi içeninden bahsediyorum,
    bu durumdan memnun olanınından, sigarayla arasında bir savaş verenlerinden,
    bırakmaya çalışanlarından değil, olucaksa sigaradan öleyim diye düşünüp de bu
    yüzden de ölmeyeceğine inanlarla, daha iyi anlaştığım su götürmez bir gerçek,
    hiç sigara içmeyenlerle ya da bıraktıktan sonra sigarayı düşman belleyenlere
    kıyasla. düşmanım değil çünkü kendisi, sigaraya düşman olanlar düşmanım evet.
    çünkü özelinde bana düşmanlarmış gibi hissediyorum. ve senin söylediğin gibi
    bayım, mazoşist falan da değil sigara içenler, zihne bir havalandırma deliği
    açmak gibi bir şey bu, çünkü kafam bu stresi gerçekten kaldırmıyor, ve eminim
    senin ve senin gibilerin başında ben de olduğu kadar çok can sıkıntısı yok.
    yaşam mücadelesinde benimkisi gibi ciddi bir konçerto verdiğinizi de
    düşünmüyorum, “başka bir sürü eğlence unsuru da var” denmişti bir keresinde
    bana bu yüzden, o kesim tarafından ki, “ne eğlencesinden bahsediyorsun?” diye
    sormadım çünkü üzerinde konuşmaya değmezdi, üzerinde konuşmaya değmez sadece,
    karşılıklı konuşmaya yani, üzerinde yazmaya değer ama, her şey üzerinde yazmaya
    değer gibi geliyor bana, o yüzden bu kadar çok zırvalıyorum her konu hakkında,
    ama bu yetmiyor can sıkıntımı doyurmaya. açıklayalım, yeri gelmişken, soranlar
    oluyor, csns yayınları, csns, can sıkıntısı neşriyat sokağı.. canım fena
    sıkılıyor çünkü, bu yıllardır böyle, o yüzden var hayaletlerim, akıl sağlığım
    bu yüzden yerinde değil çünkü zamanında fazlasıyla zorladım zihnimi, bir çıkar
    yol ararken, sonra pes ettim bu konuda, küçüktüm o zamanlar, epey küçük demek
    istiyorum, siz trilyonlarca şey okuyup, ardından hazır bilgilerle konuşmaya
    başladınız, çok az okuyup, sonra okumayı bıraktım. şimdiler de, sadece, kişisel
    veryansınlar ilgimi çekiyor bir şeyler okuma konusunda, kişisel hezeyanlar
    diyelim, onlar daha sahici geliyor, sahici olmayanlarını da ayırt edebiliyorum
    zaten, dikkat çekme isteği ile yapılanlarını yani, içi boş horultuları, ama
    sizin “çok kişisel kaçmış” diyebileceğiniz samimi ve içten haykırışların
    hastasıyım. kimseyi ilgilendirmeyen şeylerle ilgileniyorum çünkü, o yüzden
    herkesin bildiği çoğu şeyde ıskaladım hayatım boyunca. “aa nasıl bilmezsin” en
    çok duyduğum ebegümeci oldu bu yaşıma kadar. bana da sizin this empty flow’u
    bilmiyor olmanız tuhaf geliyor ama, ama aslında bilmiyor değilsiniz, sevmiyor
    olduğunuz kategoriler kısmına giriyor o bu şu.. sonra da tabii taşak geçtiğinizi
    sanıyorsunuz bir videoda, “abi fanzin işte ya, underground anlıyor musun yeah”
    diyerek. laf sokma çabanıza hayatım boyunca güldüm.. gülmekle kalmayıp
    yayınladım onları ürettiğim işlerde. ama sigaraya geri dönecek olursak, bak
    bunu hiç kaldıramadım, kişisel aldım meseleyi, this empty flow’u kapattırdığınız
    zaman da kişisel aldım, bana kızabilecek tek kişi seçil çünkü, hayaletlerimden
    biri yani, yani yine benim. bu yüzden uyarılarınızı dikkate almıyorsam, “bak
    baban da koah’tan öldü” gibi serzenişlerinizi mesela, aslında bu, çok canımı
    sıktığınız noktada patlamak yerine sessiz kalma hakkımı kullandığım içindir ki
    sevdiklerime karşı daima sessiz kalma hakkımı kullandım. batırdıkları oklar
    karşısında ya da karşımda sevmediğim adamları ya da başkalarını haklı
    bulduğunuz durumlarda, yüzde yüz eminken kendimden ve dahası bir haklılığa
    inanmadığım halde. hiç haklı bulunmadım, haklandım daha çok demiştim eski bir
    şeyde, nedeni buydu. ve. ve sanırım hiçbirinizi dinlemeyip, hepinizden çok
    yaşayacağım. bana “çok içiyorsun, hem de kırmızı tuborg abi” deyip, erken
    sarhoş olacağımı düşünüp benden önce sızanlara da ses çıkarmıyorum, neyin
    mücadelesini veriyorsanız artık…
    başta da dediğim gibi, çok canım sıkılıyor ve bu giderek
    artmakta. bir çözüm yolu yok. daha çok sigara, daha çok alkol dışında. varsa da
    ben bilmiyorum. aramayı bırakalı çok oldu. pes etmedim, bıraktım sadece.
    bıraktım karanlıkta gülümseyen ahtapotum daha sıkı yapışsın boğazıma sekiz kolu
    ile birlikte. annemin de gidişine ne kaldı şurda. daha ne kadar yapışabilir ki?
    hayır intihardan bahsetmiyorum, daha da salıvermişlikten bahsediyorum. çünkü
    tek başıma, yapabileceğim en büyük devinim bu olucak.
    “bizi kurtaracak  bir
    kahraman aranıyor” en sevdiğim fanzin ismi. buldum da onu, iki kez, ikisinde de
    çuvalladım. kötü zamanlarımdayken çıktılar karşıma ve onlar da fazla
    üstelemedi. sadece biraz daha zamana ihtiyacım vardı işte, biraz daha zaman,
    toparlıyorum, toparlıyordum, topalladığım bir dönemde, hepsi bu, biraz daha
    zaman. bi şans daha istemek gibi değildi bu, ki nefret ederim istenen
    şanslardan. ben sadece zaman istiyordum. hayatımda en çok ihtiyacım olan şey
    zaman. şimdilerde daha çok ihtiyacım var buna. şöyle bi iki hafta fabrikadan
    uzak dursam fena olmucak mesela. ama izin vermezler buna. iki hafta her şeyden
    uzak kalsam. fabrika beni sokağa çıkmaya zorluyor haftasonları. çalışmıyor olsam
    evden çıkmayacağım bir dönemdeyim. ve çoğu zaman es geçiyorum yazmayı hatta
    yazmayı bıraktığımı bile söylemiştim sanırım, son kısa zırvamda. nedeni
    aynılıktan ziyade, fazla içerde olduğumdu. çünkü yazınca, bu çıkıyor işte. yok
    başka bir şey. ölü bir yazardan fazlası değilim. üç beş sayfa ya da üç beş
    kişiden fazlasınca okunmayan. fazla depresif ve karanlık yazıyormuşum bu havayı
    dağıtsam nasıl olurmuş. böyle bir eleştiri de aldım. ama içerde olan can
    sıkıntısı, buna gebe. napıcaz be kamil? kamil kim amına koyayım. napıcaz ve
    tuncay demeliydim, o da peşpeşe bir güzel küfürler düzmeliydi yüzüme. sana
    küfürler hazırladım. yüzüne yüzüne. ama etmiyorum. çünkü hiç kimseye kızgın
    olamıyorum.
    sigaraya geri dönücek olursak, tüm bu ebegümecinden sonra,
    bir tane daha yakacağım izninizle. tütün güzel. yağ gibi akıyor boğazından
    duman. her zaman böylesi denk gelmez. ki ben, chesterfield mavi’yi tercih
    ederdim. ya da eski kırmızı pall mall’ı, eskisini ama. yoğun dumanlısını. onun da
    ebesine atladılar. güzel olan her şeyimi elimden alıyorlar, hatun kısmısı da
    dahil buna, o yüzden tutucuyum fanzin konusunda sanırım ki o da elimizden
    çıkıyor zamanla, değişiyor, biçim değiştiriyor, algı değiştiriyor, algılanışı
    değiştiriliyor, süslenip püslendiriliyor, alsancak’ın uçalı çok oldu zaten,
    logos’tan sonra geriye pek bir şey kalmamıştı desek yerinde, bir ara ionia oldu
    tek başıma gidip içebileceğim yer, hüseyin abi ebesini sikene kadar, şimdi de
    tiryaki kedi var, tek başıma takılabileceğim tek yer. kilise sokağı dışında
    tabii ki onun da eski tadı yok. her şeyin içine edilirken, değişmeden kalıp
    eskiyoruz. eskidik. hiçbir şeye direnmedik de çünkü anlamı yoktu bunun, su akar
    yolunu bulur dedik, tepkisizlik değildi bu, değişmemeye direndik sadece, ayak
    uydurmakta zorlanacağımız her şeye ket vurduk. hepsi bu. birileri geldi
    birileri gitti. kimse pek gelmiyor artık, ama gidenler çoğalmakta. azalıyoruz.
    eski ve az. seviyorum bu tabirimi. o yüzden kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor,
    kafa dengi bir müzik keşfedince, ki çoğu ölü oluyor. biz keşfedene kadar ölmüş
    oluyor yani. bizi de keşfedene kadar birileri biz de ölmüş olucaz. ben öldüm
    zaten. spontane bir şey değildi çünkü zack is dead. hepsi bu. nokta.
    bir sigara daha yakalım. ablam bize kahve yapsın. kendine de
    yapıyor çünkü. kimseden hiçbir şey isteyemiyorum çünkü. herkes kendine ne
    yapıyorsa, bana da ondan yapsa iyi olacak aslında. ama genelde insan kendine
    reva görmediğini yapar başkasına. iyi ya da kötü anlamda. bazen kendi için asla
    yapmayacağı bir güzellikte de bulunabilir mesela. ben bulundum. ama çok
    umarsamazım bir süredir, ve bu iyi bir şey değil, kötü dönemimde olmam bahane olmuyor bu noktada, ya da aldığım
    tonlarca ilaç bir özür dilekçesi yerine geçip, zaman kazandırmıyor insana..
    geçelim.
    şimdi izninizle, jori ile başbaşa kalıcam. bir daha yazarsam
    da yayınlamam, ki sanmıyorum. uzun süre böyle. ölmüyorum. ölü taklidi yapıyorum
    sadece. çünkü buna mecburum. çünkü kafam bu stresi kaldırmıyor gerçekten.
    yastığıma sarılıp uyurum en kötü. sabah olur. sonra alarm çalar. sonra iş.
    sonra ev. sonra tekrar gece. sonra tekrar sabah. alkole gömüldüğün
    haftasonları. uçup giden zaman. uçup giden para. bazı ender olasılıklar. acı
    nakli ameliyatı. acı kardeşliği. aynen kan kardeşliği gibi. can sıkıntısı
    kardeşliği. bazı ender olasılıklar. deneme yanılmalar. denemeden yanılmalar.
    denemeden yanılmamalar. şans. zaman. her şeyin berisinde, gözlerine bana diken
    seçil. bir elinde ilmeği atılmış bir ip, diğer elinde yarım ekmek kokoreç.
    gelmeyen özlem. bitmeyen özlem. ve jori, tam şu anda, see nothing diyor, i see
    nothing. hoşçakalın. sonra görüşürüz.. umarım.

    13 temmuz 2017
  • the little famous song

    the little famous
    song
    eskiden
    yazdıklarımı okuyordum, marissa nadlerin cennetten gelen sesi ile birlikte..
    sabah işten geldim. çok az uyuyabildim. ve gece tekrar işe gideceğim. birazdan
    birkaç dostla buluşucam. bir yıldır hiçbir şey yazmıyorken, yazamıyorken,
    şimdi, iki günde iki yazı mı? neden olmasın? eskisi gibi yani.. ha? az
    uyuyarak, günde sekiz saatini satarak ve geriye kalan zamanlarda müzik
    dinlerken boş boş takılıp, boş boş yazarak geçen günler. hiç kimse okumazken,
    herkes çok iyi yazdığını söyler durur. işe yaramaz oysa bu mesela, iki yumurta,
    bir ekmek yapmaz örneğin bir şiir, bunun için işe gitmen gerekir, gidip kafayı
    yemen, aynı şeyi saatlerce tekrarlaman, pompa üretiyorum artık, yağ pompası,
    arabaların, günde ortalama 1250 tane, plastik enjeksiyonu bıraktım. sizin
    hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu bu arada? bir sene uzun zaman moruk.
    yazmadan geçen bir sene.. hiç merak etmediniz, birkaç yakın dost dışında yani..
    girdo artık yazmıyor musun ya? girdo ne zaman yazıcan oğlum. girdo yaz oğlum
    artık.. deyip durdu dostlar. ben ise, hap kullandığım dönemlerde,
    gülümseyemeyerek bile bakındım durdum aval aval, ses çıkmadı.. harflerimi yiyip
    bitirmişti, psikoz ve akıl hastanesi. 13 gümüş gün kaldım orada. gümüş kurşun
    gibi yani. kurşunları çıkarmam bir sene sürdü. hayata geri dönmem. müzikten
    tekrar zevk almaya başlamam. herkesi kahkalara boğan espriler yapabilmem.
    sigaranın kokusunun cenneten geliyor gibi hissetiğim zamanların geri dönüşü.
    bir sene. ölü taklidi yaptığım bir sene. sahi sizin hayatınızda ne gibi
    değişiklikler oldu. sıkı fanlarımdan bahsediyorum bu arada. aa evet, henüz
    best-seller olamadım ama ufak underground ünümü küçümseyemezsiniz, özellikle
    anti-girdap-timi küçümsememeli yani. gerçi onlar hala hayatta mı bilmiyorum,
    her yazdığım cümleye üç balta beş ok sekiz küfürle karşılık veren
    eleştirmenler.
    kötü
    zamanlar geride kaldı deyip durdum yıllarca, kişisel bir şeydi bu, yoksa,
    dünyanın kötüden daha kötüye ve ardından daha da kötüye gideceğini
    yadsıyamazsınız. devrim umutlarımızı çöpe atıp, birer seri katil olmamıza
    varım.. ama sizdeki umut, bendeki karanlıktan ağır basıyor. dört duvar
    arasındayken, bir süre sonra fark ediyorsun gerçeği oysa, duvarlarımı ve çatımı
    delip geçemeyecek dış güzellikleriniz diyorsun, öldüğünün bilincinde olarak, ve
    hiçbir şeyin değişmeyeceğini kanıksamış bir halde. o noktada başlıyor yazma
    serüveni zaten. kelimeleri düşünüp durmuyorsun o noktada. kendileri geliyor
    peşpeşe. fondip yazılar. hiçbir anlamı olmadığı söylenen, güçlü bir politik
    duruş içermediği söylenen veya felsefik bir altyapı barındırmadığı dile
    getirilen.. oysa ben biliyorum ne yapıp ne yapmadığımı, bu yeterli.
    ne
    diyordum?  şehit cenazelerine üzülüyor
    insanlar, gencecik canlar gidiyormuş, ben üzülmüyorum, gitmeselerdi askere, ben
    olsam gitmezdim, yani çatışma bölgesinde olsam red ederdim orada ölmeyi,
    savaşın her türlüsü kirli, farkındayım, ama ölenlerin masumiyeti katillik üniforması
    altında pek barınamıyor bence. işyerimde doğuda görev yaptıkları için övünen
    insanlar var, onlara göre benimki askerlikten sayılmıyor mesela, komanda olmayı
    kutsayanlar topluluğu yani. bu açıdan bakınca pek akıl kârı gelmiyor bana olan
    bitenlere üzülmek. hayatta kalırsan kahraman, ölürsen şehit olduğun bir
    düzenekte, muhalefetin başka bir kanala odaklanması gerekiyormuş gibi geliyor,
    toplumsal barış herkesin kardeşçe kucaklaşıp sonra salak salak işlerde, seri
    seri gereksizlikler bütünü üreterek, gerekirse binbeşyüz lira asgari ücretle
    satılığa çıkmasıyla sağlanmıyor çünkü. herkes istediği dili konuşup istediği
    tanrıya tapınca da toplumsal olarak barışmış sayılmayacağız. barıştan yana
    olmadım hiçbir zaman. ben savaştan yanayım. ama kendi aramızda yapmaktansa,
    tepemizdekilerle ve modernizmle olması gerekiyor bunun.  tüm fabrikaları havaya uçurmak gerekiyor.
    makinelerini yerle bir etmek. tüketmekten ziyade üretimden sıyrılmak. çünkü
    tüketim değil üretim toplumuyuz biz. arada bir fark yokmuş gibi geliyor kulağa
    ama var. biz tüketmiyoruz çünkü, hiçbirşeyi tükettiğimiz yok, hiçbir şey
    tükenmeden, bozulmadan, eskimeden yenisini alıveriyoruz, üreten de biziz
    sonuçta.. günde 1250 tane pompa üretiyorum mesela. ama içlerinden birinin bile
    takılı olabileceği bir araba alamıyorum. alanlar da her sene yeni bir modelle
    upgrade şansı olan adamlar. bugüne kadar ürettiğim hiçbir şeyi satın alabilecek
    kadar kazanmadım zaten. çoğumuz kazanmıyoruz da. buna rağmen asgari ücret daha
    fazla olmalı gibi saçma bi derdimiz var. ücret olmaması için mücadele etmek
    daha anlamlı geliyor bana, hiçbirşeyin ücreti olmaması için mücadele etmek, ne
    işçinin ne eşyanın. bu daha tutarlı bir slogan olurdu. ama hiçbir partinin
    parayı ortadan kaldıracağız gibi bir vaadi olduğunu görmedim. paradan para
    kazanıyorlar çünkü onlar, bu akıllıca olmaz. tanrı olsaydım kirayı haram
    kılardım. faizden ne farkı var? ama yapamaz, o da kira istiyor çünkü, kiracıyız
    ya bu dünyada, karşılığında cennet vermiyor, cennet bir ödül sadece, ibadetler
    bu dünyada verdiği nimetlerin fiyatı sadece, cehennemse borcumuza karşılık
    gelen bir icra yöntemi. gerçekte din kelimesinin kökeni borç olsa da, az önce verdiğim ‘tahrif edilmiş’ tanrı ve islam tarifini yutunca, patronu da haklı görüyorsunuz doğal olarak, o da
    verdiğinin karşılığını istiyor sizden. günde 1250 tane pompa üreticeksin deniyor.
    eskiden de 1500 tane akıllı sayaç üretiyordum, ondan önce günde 100 tane stok
    raporu girip on kadar irsaliye kesmem gerekiyordu, ondan daha önce günde 100
    ton bagaj ve kargo yüklüyordum. karşılığında yıllık izin gibi bir mükafat da
    var hem, şanslıysanız cennetin yedinci katı sandıkları tazminatı da verirler,
    ama parayı ya da daha mantıklısı olan fabrikaları ve makineleri ortadan
    kaldırma isteği yerine zam talebinde bulunmanız işlerine gelir. kimse masum
    değil yani.
    alsancaktayız.
    arkadaşım tansaştan alalım biraları diyor, daha ucuza gelir, migrostan ya da
    diye de ekliyor. kabul etmiyorum. bakkalıma gidiyorum 25 kuruş fazla vereceğimi
    bildiğim halde. o bakkal bize gezide yardım etti çünkü.. ve o bakkala ihtiyacım
    var çünkü. her gidişimde iki üç cümle sohbet ediyoruz çünkü. içten bir şekilde
    gülümsüyor da çünkü. mahalle bakkalımda öyle. onlara ihtiyacımız var. ne zaman
    kafanız alıcak bilmiyorum ama, devrim küçük parçalardan oluşur, büyük ve tonla
    şubeleri olan marketlere gitmeyi red etmekten mesela, ben gitmiyorum, seyyar
    satıcılardan ve pazar malından devam etmeye.. işçilerin daha iyi şartlar ve zam
    için grev yapacağına, patronu saf dışı bırakmak için örgütlemesine dayanır
    devrim. daha iyi şartlara sahip bir kapitalizm yok çünkü, kişisel olarak daha
    iyi şartlarda ama yine aynı kötü kapitalizmde mücadele etmek var.
    aynı
    anlama sahip cümleleri, sizin ohoo deyip duracağınız şekilde de ipe
    serebilirim, yani üst entelektüel bir ağız kullanarak, tarihsel örnekler ve
    alıntılarla şekillendirerek, ama kitlem onlar değil. onlar bana, basit ve
    derinliksiz demeye devam etsin istiyorum. çünkü onlar sadece yazarlar, dergi
    çıkartırlar hatta, büyük umutlara sahip edebiyat dergileri, büyük umutlara
    sahip kitaplar, ama normal yaşantılarında pahalı yerlerde yiyip içer, pahalı
    şeyler giyerler. solcudurlar, ama sağ kanattan gelen ortalara güzel voleler
    vurarak yaşarlar hayatlarını. gezide var oldukları halde öncesinde de
    sonrasında da avm’ye de giderler, burger king’e de. bir kez bile gitmedim.
    kapısından içeri adımımı atmadım herhangi bir avm’nin. politik olarak o kadar da
    tutarlı değilim gerçi. çok uluslu bir şirketin daha çok kazanması için
    sattığıma göre kendimi. yine de deniyorum sokaktan kazanmayı, geçimimi. henüz
    başaramadım. ama deniyorum. sokak tezgahları. fanzinler.. denemeye devam
    edicem. ama bu şuna benzeyecek. hiç konserine gitmedikleri underground bir
    grubun dağıldığında veya bol sponsorlu bir festivale çıktığında burun
    kıvırmalarına.
    kalın kafalıyım.. biliyorum. eskiciyim. ama ne kadar geçmişe dönersek o kadar iyi bence. bu yüzden bana aptalca geliyor, komünizmin makineleri işçilere verme fikri, yerine fabrikaları yıkıp tarla yapmak daha mantıklı. sonra tarlaları kendi haline bırakıp avcı toplayıcı oluruz. ne kadar geçmişe dönersek o kadar iyi derken bundan bahsediyordum. o zaman toplumsal barışa ihtiyacımız kalmayacak çünkü.. doğadaki savaş hepimizin karnını doyuracak. günde 1250 pompa üretmektense, 12 elma toplamak daha mantıklı çünkü. ya da 2 geyik avlamak.
    sahi siz naptınız bu bir sene de.. çok suskunsun okuyucu. bir yorumu bile çok görüyorsun yıllardır. ama beleş fanzin istemekte üstüne yok. aa tabii şimdi çeliştim tüm söylediklerimle. ama ayda 745bin lira kazanmadığım için, büyük fanzin anayasasına ihanet ediyorum bi lira isteyince. buna rağmen bana giren milyarları hesap etmiyorum ama. “iki üç dört lira, paran yoksa bedava” dediğimde, “olur mu öyle şey” deyip beş lira verene karşılık, yanıma geliyor kendine anarşist diyen adam, “bunlar beleş” demi diyor, he yavrum beleş, ben de leyleklerle yaşayan bir saksağanım zaten, karşılığında işe yarar bir eylem yapsa bare, içmek dışında yani.
    her neyse, sıkıldım.. ama hala ringdeyim anlaşılan. “bir yazar boksördür ve senin yumrukların cılız” demişti bir eleştirmenim. ama cılız da olsa bir sürekliliği var değil mi moruk? 20 yıldır nakavt olmadım. yerde kaldım sadece, bazen bir sene yerden kalkmadım. ama ringten inmeye niyetim yok eleştirmenim. senin de ringe girmeye niyetin olmadığı sürece, bu bahsi kapatalım artık. ölmedim
    24.8.2015

    başlık
    marissa nadler’in bir şarkısının adıdır. 
  • sonraki durak

    sonraki
    durak
    aslında bu yazıyı yazmamam gerekiyor, ya da
    senin okumaman. ama başka çaremiz yok moruk. ben yazarım, sen okursun. olay
    bundan ibaret zaten. yıllardır. tepki vermezsin. sonunu bile getiremezsin
    hatta. ama ben anlatmak zorundayım. çünkü başka bir şansım yok. anlıyor musun?
    tabii ki hayır.. nerden bilebilirsin ki. es geçelim. es geçip devam edelim,
    anlamları ve hissiyatı. yo hayır. anlamları es geçebilirim aslında. hep
    yaptığım gibi yani. ama hissiyati asla. anlamın mantığa ihtiyacı vardır çünkü.
    ama hissiyat öyle değil. onun kelimelere bile ihtiyacı yoktur. hisler saftır.
    ve kelimelere dökmeye çalıştığınız anda zorluklarla karşılaşırsınız. usta bir
    yazar dışında hiç kimse, anı kelimelerle tarif edemez. pekala, olmasam da
    deneyelim..
    karşımdaki adam tanrıdan bahsediyor. ona
    göre adı allah. bana göre var olan bir şey işte. o yani. var. adam değil.
    adamın bahsettiği şey. ve bana anlatıyor. kalpten bahsediyor. kalbin
    temizliğinden. ve şems’ten alıntılar yapıyor. birkaç dize okuyor. dünya geçici
    gençler diyor bize. ben ve ozana. diyebilir. onu tutan yok. çay ocağındaki
    garson yapıyor bunu. yapabilir. garson olduğu için onun aşağıda göremezsiniz.
    hiç kimsenin yaptığı işten ötürü zihninde dönen dolapları bilemezsiniz. adam
    donanımlı. din konusunda evet öyle. ama biz az sonra bira içicez. en azından
    ben içicem. yanımdaki arkadaşımı bilemem. o, bu din içerikli sohbet sonrası
    namaza da başlayabilir. ben başlamam. daha önce başlamıştım çünkü. ve ondan
    yani önünde eğildiğim güçten ne cennet ne de cehennem bekliyordum. saf ibadet.
    dua bile etmiyordum hatta. hiçbir şey beklemiyor, sadece ona inanıyordum. onun
    beni kurtaracağını. kurtardığını ya da. çünkü yıllar içinde verdiğim
    mücadeleden arınmıştım. islamic bir anlamda zen noktasındaydım. tek bir an, acı
    içinde kıvrandığım bir gece, ayılmama neden olan dinamatin fitilini yakmıştı.
    ona, yani tanrıya, ya da allaha, ya da taoya, ya da adı her ne ise,
    yakarmıştım, ertesi gün cevap verdi. benim için de bir eş yaratmadın mı dedim,
    gecenin yarısı, yalnızlıktan ve kıskançlıktan kıvranırken, yalnızlığın
    şikayetname olabilmesi için  biraz da
    kıskançlık gerekir çünkü, her neyse, ertesi gün bana bir sevgili gönderdi ve
    tanrının benimle alay ettiğini anlamam altı ay sürdü.  eş yerine bela gönderdiğini fark etmem yani.
    defalarca aldatılmıştım. tek dua, tek isyana dönüştü. allah ile aldatmaktan
    daha kötüsü allah tarafından aldatılmaktır. ve sonra, şu bizim çaycı,
    tanrısının sevgili kulu, tüm içtenliği ile, içtenliğinden şüphe etmiyorum, bize
    biraz din anlattı. arkadaşımla bana. olabilir. ardından biz, onca telkine
    rağmen bira içmeye gittik. çünkü her şeye karşı inancımı kaybetmiştim,
    anlatabiliyor muyum? bizim çaycı bana eskiden günde beş kere intihar etmeyi
    düşünüyordum derken, ben her gün intihar ediyor, her sabah gözlerimi ölü bir
    bedende açıyordum, hafta sonları hariç. hafta sonları iyiydi. iş yoktu çünkü.
    çünkü arkadaşlar vardı. sayıları oldukça az olan birkaç iyi dost. işyerinde hiç
    konuşmuyorken arkadaşlar arasında çenem düşüyordu. işçileri sevmiyordum. çoğu
    korkak ve ikiyüzlüydü. patrona karşı bir ayaklanmada sizi safdışı bırakırlardı
    ve bu bilgisiz ve cahil olmalarından kaynaklanmıyordu. isyan, birkaç kelime
    marx ya da bakunin okuyarak doğmaz. doğuştan gelir. musa gelmeden önce firavuna
    ya da muhammed gelmeden önce ebu lehebe baş kaldırmayı gerektirir, isyan.
    üstelik sonucunda bir cennet kazanacağınızı bile bilmeniz gerekmez. şehit olma
    umudu ile kurşunlara yatmaktan daha erdemlidir o yüzden, terörist damgası
    yiyerek ölmek. gerçi vatanı kurtarmak ile başka bir vatan kurmak arasında bir
    fark yoktur. her ikisi de aptalca.. ve tüm bunları düşünürken ben, adam, yani
    bizim çaycı, bize şemsden alıntılar yapmaya devam ediyordu. bense diğer bir
    arkadaşım gelse de bira içmeye gitsek diye düşünmeye devam ediyordum.. her
    neyse, ardından. yani çok çok sonra.. beş bira kadar sonra.. yola çıktık..
    yolda, yani izbanda. izmirin hızlı treninde, dört kız bir erkek gördüm. yanı
    başımdaydılar. ayakta. ben de ayaktaydım. ve yalnızdım. anlatabilir muyum?
    onlar ise bir arkadaş grubuydu. dört kızdan biri, tek erkeğin sevgilisi idi..
    kıskançlık mı bilmiyorum, ama herifi öldürmeyi düşündüm. yo hayır. kıskançlık
    değil. ihanetin kokusunu almıştım.. insanları iyi tanırım. tek bir kare
    yeterli. göz göze gelmek. hepsi bu. ve sonra, yani bir süre sonra, herifin,
    hatunun bir arkadaşına yavşadığını hissettim. his sadece, ve bunun için
    kelimelere gerek olmadığını söylemiştim. ardından. yani bir süre sonra,
    izbandan iniyorduk, hani şu hızlı tren, merdivende herifin arkada kalıp,
    sevgilisinden arkada demek istiyorum, az yanımda, diğer hatuna, “çimlerde
    sürekli seni kolladım, çantanı çalıcaklardı, şişe toplayanlar ya da para
    isteyen tipler” dediğini duydum. hatun, “teşekkür ederim” dedi. herif, “senin
    durağında inip, seni eve bırakayım istersen” dedi, “zaten benden bir durak
    sonra iniyorsun.” hatun, “ olmaz kendim giderim” dedi. herif “benim içinde
    sorun olmaz” dedi. sonrasını bilmiyorum ve bazı aşırı entel ve aşırı derece
    kalibrasyona ihtiyaç duyan antenlere sahip olanlar her şeyi normal
    karşılayabilir. ama ben biliyorum. gerçeğin hangi şekillerde ve kaç renk
    taşıyarak geldiğini gördüm. hem de defalarca. gökkuşağı bile yetersiz kalır bu
    anlamda. sonra aynı durağa yürüdük. sevgilisi olan hatun, önce gelen başka bir
    otobüse bindi. biz üçümüz aynı otobüse. sonra ben indim. onlardan önce yani. sonrasını
    bilmiyorum. ve yürürken, eve doğru, alkol ve bilinçaltım beni tanrım demeye
    itti. tanrım dedim.. dışımdan dedim bunu. yol boştu. dışımdan konuşa konuşa eve
    gittim. çaycı cennetlikti. öyle düşünüyordu. saf bir güzelliğe sahip olan
    hatun, sevgilisinden habersiz başka bir otobüsle evine gidiyordu. ve ben henüz
    seri katil olmama zaman olduğu için, evime gidiyordum. uyuyacak, uyanacak ve
    işe gidecektim. iş yerinde, salak muhabbetlere tahammül sınırlarımı zorlayarak
    yıllarımı tüketicek, ve aldatma lüksüne bile sahip olamayacağım hatunların beni
    başkaları ile aldatması ile hayatımı tüketecektim.. isyan etmenin anlamı yoktu.
    hiçbir şeyin anlamı yoktu. daha önce akıl hastanesine girmiştim.. ve her gün,
    keşke oradan çıkmasaydım, ve anlama, mantığa, kucak açmasaydım diye
    düşüneceğim.. çünkü halüsinasyonlar, teninizi tırmalasa da, sizden bir şeydir,
    içeriden, çok içeriden gelir, canınızı acıtmaz. insanların yüzlerini okuyarak
    ve sonunda haklı çıkarak zaman kaybetmezsiniz.. bu yüzden sevmiyorum
    dışarısını. ve param olsaydı, evden dışarı adımımı atmaz, birkaç iyi dostu da
    evimde ağırlardım. yazmasam da olur, yeterki kelimelere dökmek zorunda
    kalmayacağım hislere gebe kalmayayım.. tanrı mı? çaycı için, onu kurtaracak bir
    süper kahraman olabilir, benim için, dua limitimi aşan şakacı bir dilsiz
    sadece.  sadece kendisinin güldüğü
    şakalar yapan bir dilsiz.

    23.8.2015
  • kendimden feragat – part 911

    kendimden feragat – part 911
    uyanıyorum. ve uyanır uyanmaz bir
    sigara yakıyorum. öksürükle beraber çıkıyor ilk duman. birileri ölüceğimi
    söylerken, sigara içmemem gerektiğini bildirirken, bir doktora görünmem
    gerektiğini tavsiye ederken, ben bir aldanışa adanmayı tercih ediyorum, sigara
    dışında sarılabileceğim hiçbir şeyin kalmadığı yanılgısına.
    zihnimin gerçeklikle bağlarını
    kestiği günden beri, yani 20 yılı aşkın süredir, düşlerle yaşıyorum. karanlık
    düşlerle, hayaletlerle. karartılı, gri bulutlarla kaplı gelecek görüngüleri..
    kafamın üzerine çekiyorum
    çarşafı, çünkü sadece uyurken yalnız kalabiliyorum, uyku ruhumu teslim alınca yani…
    zor zamanlar geçirdiğimi söylüyor
    insanlar, atladıkları kısım, zamanın giderek zorlaştığı, üstelik herkes için bu böyle… geçip gitti
    sanıyorlar bazen, yenileri gelmiyormuş gibi. her gelen yeni gün, bir öncekinden daha
    can sıkıcı. karanlık günlerin geride kaldığını sanmıştık oysa, bir zamanlar, demiştik ki, zack ile beraber, aynaya bakarken, geçip gitti moruk
    demiştik, kendi kendimize. çoklu kişilik bozukluğu olabilir bende, oysa
    çoğu insanda çok kişiliksiz bir bozukluk var.
    kimseyle görüşmek istemiyor
    oluşumun nedeni bazı zamanlar, çekip gitme isteği, kendinden bile uzağa, bazen, kendi iç sesime bile tahammülümün olmayışı, br de üzerine hayaletler var, vızır vızır konuşan.

    sadece
    bazen. her şey, sadece bazen iyi olabilir. bunu unuttum, es geçtim bunu,
    gerçeği görmekten vazgeçip, bir hayale adandım.

    hiçbir şey eskisi gibi olamaz
    dediğimde, “geçicek” şeklinde vuku bulan dileklerinizi duyuyorum. “zorunda kalmadıkça içimden gelmeyen hiçbir şey yapmam dedim ona” cümlesinden, istediğim hiçbir şeye zaman ayıramayacak bir zamana gidiyorum, sadece biraz nefes alıp, biraz sigara içip, biraz müzik dinleyebilmek için. ama çoğunluk bunu çoktan çözmüş olmalı, geriye de başka bir sorunları kalmamış zaten. kafam tam ters işliyor, sondan başlayıp başa dönüyorum sürekli, ve bir bakıyorum, başladığım yere varmışım. çember?
    anılar, rengarenk bir gökkuşağı
    bombası halinde flaşlarla patlıyor zihnimde. hatırlamak istemediğim her şey,
    kendini hatırlatmakta çok ısrarcı yaklaşıyor.
    yakında ölücem ve bu konuda
    yanılmıyorum… yakında hepimiz ölücez. şu an yeni doğan biri bile, şansı yaver giderse, bir yüz yıl sonra ölücek. ama istemiyorum bu konuda şans ya da zaman. her an ölebilirim ve bu kendi adıma zerre umrumda olmaz, sevdiklerimin ölücek olması daha çok, korkutur beni ama, biraz şizofren bir itki ile inandığım öte taraf teskin ediyor ve burada bir cennet-cehennem paradoksu yaşamıyor algı kapılarım. “ya varsa” gibi bir olasılıktan bağımsızım, size belirsiz olarak görülen her konuda.

    tek isteğim, toprak yerine kara
    gömülmek, ama izmire kar yağmaz ben başka bir yere çıkamam. iki önemli sorun var burada.. biri turayla diğeri yazıyla ilgili.
    havada dönüp dolaşıyor tercihimi belirleyecek olan para, uçarak yere düşüyor,
    ve tura da yazı da aynı şıkka çıkıyor. paranın benim insityatifimin dışında biri tarafından hava atılması sonrasında, yere düşmemesi, yer çekimini
    yenip uçması halinde, içime sinen tercih çıkacak sonuç şıkkında.

    yani her şey,
    fazlasıyla zor dostlar. arzu edilen her şeyin çehresi, kara bir düşle kaplı.
    dumanlar, sisler, rüzgar, gri bulutlar, mehtaplı geceler, hava almayan ağaçlar,
    boşluğa açılan balkonlar, katledilmiş aşklar silsilesi. ‘this empty flow’un
    ismini, this empty low olarak değiştiriyorum en sonunda. müzik hiç kesilmiyor
    odada… hiç ama. dışarıdayken de hiç kesilmiyor. uyurken de. bir saniye bile. müzik susarsa, nefes alamayacakmışım gibi endişe kapılabiliyorum da üstelik yalnızken. film izlerken bile alttan çalan bir şey oluyor, sözsüz, ağırdan.

    yakında ölücem ve hiçbir şeyden
    bu kadar emin olmadım bugüne kadar. siz de emin olmazsanız iyi ederseniz. vücudum artık olan biteni sargılamak için
    kullandıklarımı kaldırmıyor. iç organlar küfür kıyamet gidiyor her sabah. üst üste
    içilen hissizlik korosu. bir artı birin sıfır ettiği zaman dilimleri. simetrik
    rakamlar ve mutlak değer çizgisinin yokluğu…
    hiçbir şey anlaşılmasın diye
    şifreli konuştuğumu söylemişti biri, haklı olabilir kendince. kehanetler üretip parayı vursaydım keşke. ya da son model bir polisikiye aşk romanı yazıp. 

    son söyleyeceğim şu,
    zihin ve beden arasındaki koordinasyonu sağlayan
    ruhun giderek rot balans ayarı bozuluyor. güç kaybı yaşanmadı. aşırı yüklenme sonrası şalter attı sadece.
    ve hiç kimse de gidip şalteri kaldırabilecek kadar şanslı değil. bilinçaltıma
    kurduğum yığınla bubi tuzağını geçip, ışıkları yakamaz kimse.

    bitiriyorum. bi gün hepimiz ölücez. bu kesin. ama var daha zamanı. telaşa mahal yok. en azından benim, biraz daha var.

    28.ağustos.2014 – 09:11
  • geriye dönemeyişler kumpanyası

    geriye dönemeyişler
    kumpanyası
    her şey, izmir sevgi yoluna eski kitap tezgahı açmaya
    gidişimle başladı. belki daha da öncedir, ama ben başlangıcı, 2000 yılı eylül
    ayı olarak alacağım.. yolumuz uzun ve belki de, 14 yılın çetelesini
    çıkartırken, 32 yılı da sığdırırım, flashbacklerle, geriye dönüşlerle.. dön
    baba dönelim gibi ya da. her neyse..
    her şey, izmir boğaziçinde, peşimden bir köpeğin koşmasıyla
    başladı. eve zor atmıştım kendimi ve o vakitler tarihin amortisi dördü
    gösteriyordu, seksendört, bindokuzyüz. 2 yaşındaydım ve napacağımı bilemeden
    koşmaya başlamıştım. eve zor attım kendimi. sonrası kekemelik. sonrası uçurum.
    atlayacak mısın? ama herkes güler dostum kekerlersen. susalım o halde.
    içimizden konuşalım, içimizden koşalım. yo hayır, bu da olmadı. çekimi başa al.
    çekim 2 sahne yedi.
    o zamanlar bir yayınevi kurmaya ve dergi ve kitap çıkarmaya
    çalışıyordum. yıl ikibin dokuz. istanbulda düzenlediğim toplantıya 33,
    ankaradakine 5 kişi gelmişti. izmirdekini hatırlamıyorum, çok diyelim. sonrası,
    peş peşe gerçekleşen ruhsal trafik kazaları sayesinde, zihnim gerçekliğin
    dışına taştı kendini korumak adına benden habersiz. yo hayır, bunu da sevmedim.
    şöyle yapalım: off, yapmayalım. bir romana nasıl başlanır ki lan? okuyup
    okumamanız veya basılıp basılmaması umrumda bile değil moruk, sadece yazmak
    istiyorum, kendime yazılmak, hepsi bu. ister inan ister inanma, yoksunuz hem
    zaten, ben gerçeğim, gözlerini kaç paraya aldın aslı? ya benimkileri? yine her
    şeyi birbirine karıştırdım. baştan alalım.
    her şey ondokuz mayıs akşamı, O’nun kapıdan içeri girmesiyle
    başladı. arkadaşımın arkadaşının, kapıdan içeri girmesiyle. ki yazmıştım ben
    bunları, daha önce, neden tekrar zorluyorum ki kendimi, kendime anlatmak için?
    biliyorum nedenini ve zorlamıyorum aslında. bu sadece, kendimi ve olan biteni
    anlamak için kendime uyguladığım bir terapi sadece. yazmak terapi. kendi
    kendimin psikoloğu olarak, ruh halini iyileştirip gülümsetemediğim kimse olmadı
    bugüne kadar, O hariç. isteseydi olurdu ama.
    “girdo çok matrak bi herifsin ha” demişti bana bi keresinde
    bi hatun, eskiden yani, sevgilim değildi, olmak istiyordu, ama ben o zamanlar
    kendimi her türlü can alıcı işveye kapamış ve yedi buçuk yıl boyunca kimseyle
    sevişememiştim. aynı yatakta yatıp sarılmaktan bahsetmiyorum burada,
    derinlemesine göz teması, sözünü ettiğim kıstas.
    neden neden neden diye sorduğumu hatırlıyorum kendime, bir
    nehrin içinden geçerken boğulmamaya çalışmadım ben yüzme bilmediğim halde. zor
    soru ha? ne dersiniz.. zack, bu duruma, “sikimde bile değilsin moruk” derdi ve
    girdo öldü zaten, cevap veremez. onun yerine mikrofonu esçûmento’ya uzatıyoruz
    ve bize ispanyolca olduğunu zannettiğimiz bir türkü tutturuyor: la kolsa
    manalida van turkiez sanaviya. ankara latincesi dedi bana, ardından. he tamam
    dedim, öyledir. seçil geldi sonra, laptopomun üzerine elindeki şarabı döküp,
    şalteri de bunun öncesinde indirip, evin şalterini benim değil, benim ki çoktan
    indi zaten, yıllar yıllar öbce, neyse, geldi seçil, baktı bana ve hey adamım
    dedi, yanlış yapıyorsun, baştan başla.. her şeye.. bununla o hayatı kast
    ediyordu, ben yazmayı kast etmesini istiyordum. peki o halde.. devam edelim..
    yazdığın hiçbir şeyi silemezsin, akış bunu gerekli kıldığı
    için değil, yaşamın içersinde de bunu yapamazsın. yazmak ve yaşamak, her ne
    kadar varoluşun iki ayrı boyutu da olsa, benim gibi biri için, birbirine
    eşlenik düzeyde olmadığı sürece, bir anlam ifade etmezler. gerçek, gerçektir,
    ve bunu değiştirmeye hiçbir dış kuvvetin gücü yetmez, sen kafayı yiyip
    gerçeklik algını kaybetmediğin ve halüsinasyonlara bulanmadığın sürece,
    gerçekte olan bitenler öyle kalır ve unutmamak için yazıyorum ben, kimisinin
    derdi hatırlamaktır, kimisi de hatırlasınlar ister, kimisi de hatırlanmak,
    benim derdim kendimle, kendi ruhsal gelgitlerimi dinginleştirmekten başka
    amacım yok. hiç olmadı. dengemi kaybettim, terazinin dengesi bozuldu ve
    düşüyorum. du bakalım.
    adım artık tuncay. hoşgeldim.

    09.temmuz.14
  • tertium non datur

    azar
    azar da olsa, kaybettiğinin bilincinde olarak, devam edersin
    oynamaya. riske girersin, az birazını saklayarak güneşinin,
    kalanını sahaya sürersin, karanlığın içine. ter içinde ve
    nefes nefese kalmışken bir sigara daha yakarsın mesela, öksürük
    krizlerinin ardı arkası kesilmez ve sen yine de, bir inatla,
    bağırırsın avazın çıktığı kadar, “ölmeyeceğim ulan”
    diye.. çoktan öldüğünü söylerken birileri, kimseyi ruhen veya
    bedenen öldürmeden verirsin mücadeleni.



    mücadele
    mi dedim? hiç sanmıyorum.. isteyerek verdiğin bir savaş değildir
    bu. içine sokulmuşsundur, çıkamıyorsundur, yapman gerekenlerin
    ne olduğunu bile bilmeden, önüne düşen toplara, amaçsızca ve
    rastgele vurursun, ve yine de, saha kenarında ki teknik adam,
    oyundan almaz seni.



    biraz
    dinlenmeye ihtiyacın vardır oysa. biraz nefes almaya. bi sigara
    daha içmeye. biraz daha sevişmeye belki, bir kediyi kucağına alıp
    okşamaya, bir köpeğin peşinden koşmaya. çöpten beslenmeye bile
    razıyken sen, çalışman gerektiğini söyler durur insanlar sana.
    avcı-toplayıcılığın ilk kelimesini çıkarıp, sadece ağaçtan
    beslenebileceğini söyleyebilirsin ama, kahkahalar denk düşer,
    kurduğun her cümlenin sonuna.



    ciddiye
    alınmazsın, hayatın boyunca ciddiye alınmamışsındır, birkaç
    kişi dışında yanında durabilecek kimse yoktur ama herkes arkanda
    olduğunu söyler durur, güvenip geriye bir adım atacak olsan ileri
    doğru itekleneceğini biliyorsundur oysa.



    bir
    adım daha atarsam düşücem, uçurumdayım” dersin, “uçmayı
    öğrenmenin zamanı geldi” derler, alaycı bir sırıtışla. ve
    ardından, geldiğin noktada, hayatında ki üç beş kişi dışında
    kimseyi siklemediğin için, bencil ve vurdumduymaz olarak
    yaftalanırsın..



    ve
    bir an gelir, sadece bir an, sağır ve kör taklidi yapmaya
    başladığın hayatınının bundan sonra ki döneminde, mottonun,
    “hiçbir şey duyma, hiç birşey görme” olacağı, o saf an,
    gelir.. konuş ve yaz. hareket halinde ol. tek kişilik bir tiyatro,
    reji de üç dört güvenilir adam.



    tek
    bir seyirci bile yoktur oysa, yıllardır. ve bir anda, belirir, o.
    sana, yıllardır aranan kanı taşımak için gelmiştir, farkında
    olmadan.. bitti, dediğin noktada reset tuşuna basman için,
    oradadır. ikinci perdeye çıkman için, sana birkaç numara
    gösterecektir.



    dediğim
    gibi, azar azar da olsa, kaybettiğinin bilincindesindir. ama riske
    girersin yine de, hayatın boyunca, kendin olarak kalabilmek için
    verdiğin mücadele, devleti bile geçip, var olduğuna bütünüyle
    -aksi ispatlanamayacak şekilde- ve tüm kalbinle ve ruhunla ve içten
    bir his ile inandığın tanrıya bile kafa tutmana yol açar.



    uzaylılar
    gelse, herkes kaçarken, sen orada elini uzatabilirsin, diğer elin
    olmayan bıçağını çekmek için belinde..



    feyk
    tehditlere aldanan insanoğlu, ölmek veya acı çekme olasılığından
    ödü kopan insanoğlu. hileli yaşamlar, hileli ruhlar, hileli
    karakterler, dolambaçlı cümlelerle örülü kendini anlatma
    çabaları, netsizlik ve belirsizliklerle örülü yüzler.



    anteninin
    ayarları ile oynama çocuk, sorun alıcılarından kaynaklanmıyor,
    görmezden gelmeye başlamalısın.. nokta.



    kötü
    gelen kağıtlar, elinde kalan fişlerinin bir miktarını daha
    ortaya koymana engel olmaz. hileli zarlar, iyi karılmamış
    iskambil, satın alınmış hakem, kazanmaya odaklı bencil
    türbülans.. beraberliği linç eden hırs.



    gidelim
    buralardan” dediğinde sen, “tamam” deyip tek başına yürümene
    neden olan karınca kostümlü ağustos böcekleri..



    ihtimaller
    tükenirken, ölümü es geçersin. bir sigara, ardından bir sigara
    daha. riske attığın şey, sadece hayatındır oysa, varlığını
    asla heba edemezsin, zihnini, benliğini, bilincini ya da.



    kaybolmamak
    için verdiğin mücadele ile toprağın altına girmek arasında ki
    keskin ayrımı görmezden gelenler, sadece bedensel sağlığın
    için endişe ederler, zihninin içindeki solucanları es geçerek..



    ikinci
    perdeye çıkarsın ardından. reji sağlam çalışıyordur ve artık
    aralarına aynı anda birkaç işi birden yapabilen bir
    multifonksiyonel kadın katılmıştır. rejin sağlamdır, ve kadro
    tamamlanmıştır, ışık-gölge-ses-mimik-motive- daha bir çok
    alanda, kadrajını ortalayacaklardır sana. doğaçlamaya hazır
    hissedersin kendini. cebindeki 1 kuruşu, daima orada tutarak, kağıt
    üzerinde yazılı borç adlı birimlerle, yasal tefeciler boğazına
    binmişken, istifanı verirsin. içindeki öfkene sadık kalmak
    dışında hiçbir planın yoktur. plan geliştirmezsin. kalan son
    fişlerini sürmüşsündür masaya. “ya hep ya hiçten” öte bir
    durumdur bu. “ya hiç, ya ben” dersin, içinden. kağıtlar
    karılır, dağıtılır, ve eline gelen kağıtlara bile bakmadan,
    rölans demeden, kavın çok çok çok altında bir miktarla dahil
    edildiğin masada, ganyota göz koyup, rest dersin.



    yoldasındır
    artık. yeniden. mola vermişken yoldan çıktığın bir noktada,
    ikinci bir yola girmişsindir, ve çift dokulu sarmal yapı,
    tamamlanmıştır artık. üçüncü yol yoktur.



    24.haz.2014
    14:30

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • kırık 1

    her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın.. bu, zamanla olur. ilk
    sevgilinden ayrıldığında ya da ilk işini kaybettiğinde değil.. ya da istediğin
    bölümü kazanamadığında.. hayır! bunlarla bir ilgisi yok, kaybediyor olduğunun
    bilincine varışının.. umut, daima varlığını sürdürmeye devam eder.. bir şeylerin
    değişeceğinin, bir şeyleri değiştirebileceğinin; yola, farklı bir rotayla da
    olsa, devam edebileceğinin yanılsamasına kapı açan o saf ışık demetleri, odana girecek
    bir delik bulur daima, zihninde ki kör karanlığa.. bu olmazsa diğeri olur, ya
    da beş yıl sonra belki, dedirten o, aptal algı.. algı bozukluğu falan değil,
    burada bir bozukluk göremiyorum ben.. eğer, referans çizgimizi, normal olana
    göre alacaksak, ve normali, çoğunluk ya da tıp, bilim, din, tarih, toplumsal
    normlar, duygusal algoritmalar veya aile bağları belirliyorsa.. burada bir
    sorun yok.. her zaman, her koşulda, yapmak isteyip başaramadığın herhangi bir
    şey için, olumsuzluğu olumlayan bir bahane ya da yeniden denemek için bir neden
    bulabilirsin.. hatta, her hâlükârda, başka bir yol olduğunu söylerler sana..
    nefes alıp verdiğini ve buna devam etmen gerektiğini ispatlamak için o kadar
    çok masal anlatırlar ki, tırlatmanın eşiğinde kurduğun cümleler, anlamını
    yitirir.. sessiz kalma hakkını kullanabilirsin pek tabii, ama hareket etmeme
    hakkını asla..
    çalışmak zorundasındır ve çalışmak istemediğini söylediğinde, kimse
    istemiyor ki denir, ama buna mecbur olduğuna inananların hakimiyetinde, -hatta
    karşı durduğun her şeyin yanlış olduğuna inananların hakimiyetinde- onlara ayak
    uydurmaya mecbur bırakılırsın.. insan toplumu, bir mecburiyetler ordusudur. bir
    arada yaşamı sürdürmek için yapmak zorunda olduğumuz mecburiyetler bütünü.. ve
    bu bütünler, tarih boyunca artarak devam edip, modernizmle beraber güçlü bir
    yalana işlenmiştir; yardımlaşma ve iş bölümü.. ve şu an ben, bu iş bölümünün,
    elektronik sayaçların dış plastik aksamını üretme görevini üstlenen plastik
    enjeksiyon mecburiyetine, iş olarak bakmadığımda, normalin dışına çıkıyorum..
    biraz daha dışına çıkarsam, bu normalinizin, sadece düşünsel bazda değil,
    yaşamsal bazda da dışına çıkarsam, yaşayabileceğim bir orman aramam gerekiyor..
    her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın ve bu zamanla olur. olan
    şey, yani kaybedilen, normallik algısıdır.. insan toplumunun algısal
    safsatasıdır diyelim.. çünkü, sol kolum kırıldığı için mutluyum, çünkü bir ay
    işe gitmicem. bir ay evden çıkmamı gerektiren pek bir şey de olmayacak.. kolum
    kırıldığı için mutluyum.. hatta sol ayağımı kaybedip iş görememezlik raporu
    alsaydım mutluluktan ölecektim..  ama ne
    var biliyor musunuz? asıl, benim gibi, tamamen, her türlü normallik algınızı
    kaybeden bi kaç tiple ormanda olsaydım, eh, o zaman işte, mutluluktan doğacaktım..
    ama dediğim gibi, bu, zamanla olur..
    tek kolla ancak bu kadar..