Etiket: kendimden feragat

  • the circle did close indeed

    the circle did close indeed
    saat gecenin ikisi. bir pazar
    gecesi. pazarı, pazartesiye bağlayan bir gecenin ikisi. bir sendrom yaşamıyorum
    ama. bir pazartesi sendromu mesela. ya da onun gibi bir şey. yaşamıyorum. kimileri
    için haftanın başıyken pazartesi, benim haftam ne zaman başlıyor, bilmiyorum.
    iyi bir şey haftaları bilmemek. günleri saymamak iyi bir şey. haftasal anlamda
    aperiyoduk ama sekizde birlik bir periyodla akan vardiyaya ayak uydurmak iyi
    bir şey.
    iyi olan çok az şey kaldı hayatımda.
    tuncay’ın takı tezgahı öldü ve retro öldü ve logos öldü. ve aslında şu an bunu
    dizeler halinde yazabilirim ama yapmayacağım galiba. çünkü, öyle şiir
    olmuyormuş. bu kez de, “böyle yazı olmuyor” diyecekler ama. ama önemi yok bunun.
    bunun ve daha başka bir çok şeyin. sen’in önemin yok mesela. hafta
    başlangıçlarını es geçmek güzel ama. sekiz günde sadece iki kez altıda kalkmak
    zorunda olmak güzel. diğer günler sabahlamak güzel. işte veya evde. ama
    sabahlamak güzel. herkes uyurken uyumamak ve herkes yaşarken uyumak güzel.
    ve güzel olan her şey ölür
    zamanla. çirkin olan her şey de ölür ama, çirkinler daha hızlı üremekte bu dünyada.
    her şey gittikçe kötüleşmekte ve ben de gittikçe kötüleşiyorum aslında. bir
    çözüm önermiyor kimse ama. ben de çözüm olmayan önerileri önemsiyorum galiba.
    çözümü de önemsemiyorum. kafiyeyi de önemsemiyorum. gelişigüzel akıyor yazı.
    gelişigüzel akıyor her şey.
    ama şimdi gelip biri, diyecek ki
    bana, “amma çok kasmışsın kafiyeli cümleler için” diyecek, “seni kafiyeli bir
    şekilde düzebilirim” diyeceğim ona, ama demeyeceğim, yapmayacağım yani, muhatap
    olmayacağım, bir çok şeyle muhatap olmadığım gibi, tartışmadığım gibi
    insanlarla, benle aksi düşünen herkesi “sen haklısın bilader” deyip başımdan
    savdığım gibi..
    bir hakka inanmadan geçen günler.
    hak edilmişliğe inanmadan tükenen günler. tükenen aşklar ve daha az insana
    inanarak geçen her zaman diliminde, bir dilim daha tükendiğini düşünmek. günler
    tükenmeden peşi sıra diziliyken önünde. “bir daha asla” demesi gibi jori’nin,
    “bir daha asla” ile başlayan cümleler kurmak. hiç bir şey görme hiç bir şey duyma. yaptığınla övünme. yapılanlara
    değer biçme. öylece yaşa gitsin işte. yaşıyorum de. ölüyorum de. ölü taklidi
    yapsan bile değerin değişmez kimsenin gözünde. ne düşersin ne çıkarsın. sabitlenmiş
    bir hayat akışı. sabitlenmeyen derinlik. gittikçe daha az alınan nefes ve daha
    çok içilen sigara.
    hey! biri bana “sigarayı
    bırakmalısın” dedi bugün. dün de demişti aynı şeyi. kendisi fosur fosur sigara
    içerken dedi bana bunu. “kaç senedir içiyorsun” dedi, “on bir” dedim. “kaç
    yaşındasın” dedi. “yirmiyedi” dedim. “bırakmalısın” dedi. “bırakmak istemiyor
    canım” dedim. “ben bırakmadığım sürece beni terk etmeyecek tek o kaldı elimde”
    dedim. anlamadı ama. aptal aptal yüzüme bakıp valizleri dizmeye devam etti. ben
    salladım o dizdi. ams yazıyordu bagajlarda. “bu uçak da amsterdam’a çakılır mı?”
    diye düşündüm. “ambarı üzerime kapattırsam ölür müyüm?” diye düşündüm. ölmezdim
    muhtemelen. üzerime gök taşı bile düşse ölmezdim. o yüzden önemsemiyordum
    nikotinin içimdeki etkisini. alkolün zararları mı? çalışmak daha zararlı bana
    kalırsa. ki hiç bir şey kalmaz bana. ki çok basit bir tarzda yazıyorum aslında.
    neden insanların hoşuna gidiyor bilmiyorum bu. bu ve yazdığım her şey.
    kustuğum geceleri tercih ediyorum
    ben yazmaktansa. yeşil bir halıya kustuğum o boktan lanet geceyi mesela.. ve
    şimdi yeni biri daha bana aşık olmuşken bana, ben kafamı uzağa yöneltiyorum
    karşısında. olacağını ümit ederken o. hiçbir şey ümit etmek istemiyorum. hiç
    bir şey hissetmiyorum da. sasha grey’i hissediyorum sadece, o burnuna kokain
    çeker gibi spermleri çekerken mesela. bir filmde gördüm bunu ben. aynen böyle
    yapıyordu sasha. ve ona bir şiir yazdım sonra. ve sonra bana kimsenin bir şiir
    yazmadığını fark ettim. ve hayatım boyunca kendi üzerime yazıyorum dedim. kendi
    üzerime yazılıyorum dedim. ruh dövmecisi sayılabilirim dedim. ruhumun
    dövmelerini kazıyorum kağıt üzerine dedim.
    ve yine de hiçbir şey değişmiyor
    moruk. her şey hala yerli yerinde olanca hızıyla dönüyor. herkes uykusundan
    feragat etsin istiyorum bugün. koca bir davul çalıp herkesi uyandırmak
    istiyorum. sonra adımı israfil koyucam. ve kıyamet koptu deyip olan biteni
    izlicem. kıyak olurdu aslında bu. bir tür illüzyon. koca bir elektronik ses
    sistemi. dünyanın her yerine dağılmış görünmez megafonlar. tek bir kanala
    bağlanmış hoparlörler. ve tüm dünyayı içine alabilecek bir deklanşör istiyorum.
    tek bir kare almam yeter tüm gerçeği görmeme. o yüzden ilk görüşte aşka inanıyorum
    zaten. ilk görüşte nefrete de inancım tam hala. ama ilk görüşte seks bana göre
    değil bence. para karşılığı seks bana göre değil. çocuk karşılığı seks bana
    göre değil. seks yok hayatımda.
    ve bir kez daha, “nevermore”
    derken jori, bir kez daha tekrar edeceğini biliyorum her şeyin. sonra bir kez
    daha sar başa. sonra bir kez daha.. gecenin bir yarısı yapılan sarhoş telefon
    görüşmeleri. gecenin bir yarısı yakılan sigaralar ve gecenin bir yarısı bir
    kafede tek başına. üzerinde bir mont. altında sandalyelerden bozma divan. az
    ilerde birkaç bira şişesi. iki tek sigara. birini sabah içerim diyerek
    yakıyorum diğerini. ve işe gitmek zorundasın diyorum kendime. siktiğiminin
    işine sikik bir halde de olsan gitmek zorundasın. kartı basınca ruhunu
    değiştir. sonra çıkışa bas kartı ve geri al ruhunu. evet aynen böyle küçük dostum.
    her ruh ölümü tadar. her ruh
    boktan mesai saatlerini tatmaz ama.  ben de
    tadıyor sayılmam aslında. yani artık tat almıyorum. durmadan konuşan bir
    ufaklığa, “tamam sen alsancak çocuğusun” diyorum, o öyle olduğunu iddia ettiği
    için diyorum bunu ona. çünkü tartışmak istemiyorum.
    ama bana “taş içtin mi sen hiç”
    diyor, “peki ya şeker?”
    “ha ha, öhöhö” deyip bir sigara
    uzatıyorum
    “dolma mı” diyor, “hayır”
    diyorum, “tütün bitti, bakkala yazdırdım”
    “içerim o zaman” diyor ve başka
    birine salça oluyor bu kez. tamam kurtuldum derken şair geliyor yanıma: “şöyle
    yapıcaz kanka, böyle yapıcaz kanka”
    hiç bi bok yapmıcaz oysa. en
    azından ben yapmıcam. ben burda oturup eblekvari bir şekilde düşlere dalıcam.
    sedasyon halinde görülebilecek en güzel rüyayım diyicem kendi kendime. oysa en
    güzel rüya bile yaşamdan daha bok geliyor bana. biten her güzellik sonsuz kötülükten
    daha bok geliyor. kesintilerden sıkıldım diyorum. kesik kesik akan yaşamdan.
    gıdım gıdım yükselen ve genzimi yakan ısıdan sıkıldım. telaşa mahal yok. bu bir
    albüm adı. benim albümüm, değişik suratların aynı pozları ile dolu nedense.
    sürekli sırıtan pezevenklerin sağanak etkisi: “hey moruk, sence bu karı bana
    verir mi?”
    tıkandığımı hissediyorum artık
    sık sık. ve zihnimi açmak için bir sigara içiyorum nefesim tıkanırken. sonra
    öksürük geliyor ve sonra da adamın biri “sigarayı bırak” diyor. sonra sonra
    sonra. ev telefonum kesik ve cep telefonum işlemez, o yüzden gecenin bu
    saatinde saçmaladıklarım ile kafanızı ütüledi isem, bu cümleden sonrasını es
    geçin bence.. bilinç akışı bu mu bilmiyorum. ama tarzımı önemsemiyorum.
    yazıyorum sadece. ve uzun süredir yazmıyorum.
    sedirin üzerinde uzanmıştım en
    son. sızdım ve sabah oldu ve uyandım. logosun kapısını bir daha açmamak üzere
    kapatıp kilise sokağına baktım. bomboş. keşke hep boş olsaydı diye geçirdim
    içimden. orada gördüğüm hayaletlere dokunabilseydim dedim. geçmiş zamana
    götüren bir makineye tutuldu zihnim bir anda. sabahın yedisindeydik ve orada
    yarım saat oturup ağladım. birileri geçti yoldan. birileri baktı bana ama ben
    ayaklarını gördüm sadece. sonra yoldan birileri daha geçti ama benim içimden
    geçenler geri dönmedi asla. geri dönüşüm kutusu diye bir şey yok. dönüşüm diye
    bir şey yok zaten. dönüş yok. geri yok. geri zekâlı olduğum su götürmez bir
    gerçek sadece. hepsi bu. hepsi bu ve “ayağa kalkıp işe gitmen gerek” dedim
    kendime. kalktım. yürüdüm. hepsi bu.
    sonra iş başı. sonra şu “alsancak
    çocuğuyum” diyen tipin, uyuşturucusal artislikte patanaj yapması. sonra şair
    tipin yakarışları. sonra başka başka şeyler. sonra akşam. sonra sabah. sonra
    tekrar akşam. sonra tekrar sabah.
    ve hala “nevermore” derken jori. “haklısın”
    demek istiyorum ona. “no more…” sonuna ne eklerseniz ekleyin bunun.
    ölü taklidi yapmak istiyorum, ya
    da suni bir sura üflemek. gerçekleri duymak kapı arkasına saklanınca mümkün
    oldu artık. dünya böyle bir hal aldı. ya da başından beri böyleydi ve belli bir
    yaştan sonra bunu idrak edip kapılarını kitlemeye başlıyorsun kendi üzerine..
    kaç kat içerde olduğumu bilmiyorum. ama bana ulaşman için elimi tutman ve
    gözlerime bakman kurtarmaz.. bana ulaşman için bacaklarını açman kurtarmaz. ne
    kurtarır bunu da bilmiyorum. ben kurtulmak isteyebileceğim bir duruma düştüğümü
    de düşünmüyorum. hayır! böyle iyi işte. ne var bunda. boktan saltanat
    mücadeleniz için bir oy sandığı gibi hissediyorum kendimi ve bundan yeterince
    sıkıldım kızlar.. kötü görünüyorum. yani gerçekten kötü görünüyorum. anlıyor
    musunuz? yakışıklı değilim, yapılı değilim, konuşmayı bilmem, sevişmeyi bilmem,
    sarılmayı bilmem. hatta bir insan gecenin kaçından sonra aranmamalı bunu bile
    bilmiyorum. sadece, ozan telefonu uzatıyor ve ben ona “yarın günlerden ne”
    diyorum. “cumartesi” diyor bana. “tatil o zaman moruk arayabilirim” diyorum. ve
    saat onikiyi beş geçe içeri dönüp telefonu ozana veriyor ve “uyuyor” diyorum.
    sonra önümdeki birayı bitiriyor
    ve bir hatunu gideceği yere bırakıp dönüyorum. sonra birkaç kişi gideceği yere
    gidip geri dönüyor. vapuru kaçırmışlar. otobüsü de kaçırmamak için biraz erken
    kaçıp durağa gidiyorlar. erdinç abim karşımda. ben onun karşısında. gözlerime
    bakıyor. gözlerine bakıyorum. ve tık yok. olması da gerekmiyor. “abi sokayım
    böyle hayata” diyicem. diyemiyorum. çünkü sokamıyorum. anlıyor musunuz?
    yapamayacağım hiçbir şeyi de diyemiyorum. ve yapabileceğim hiçbir şeyi de
    yapmıyorum. öylece bekliyorum, “boşuna deneme” diyişi çınlarken kulaklarımda
    birinin. sürekli burnunu çeken birinin. “boşuna deneme”
    bir doların altında yaşamlar bin
    doların üzerinde emek harcar her gün. ve hayatı boyunca bir gün bile işçi
    olmayanlar “işçi hakkı” der durur gazetelerde. ve, pezevengin biri de “durmak
    yok” der, “durmak yok yola devam”. durmak yok evet, yoldan çıkmaya ve çıkarmaya
    devam.
    herkes sigara içsin. herkes
    alkolik olsun. uyuşturucu kullansın herkes. evlilik dışı çocuk yapsın.
    çalışamayacak duruma getirsin kendini herkes. sakat kalsın. intihar etsin.
    bırakalım bu boktan hayatı, arzu edenler hak ettiği gibi yaşasın. bizi hak
    ettiğimiz gibi yaşadığımıza inandırdılar nasıl olsa. isyan bile etmiyoruz
    artık. hatta alkışlıyoruz artık. birileri bıçağı boğazımıza dayamış, bir şarkı
    söylerken “faiz de faiz” diye, biz gelen paranın nereye gittiğini bile bilmeden
    Allah’ın belası faizleri için vergi veriyoruz..
    o yüzden işte, sadece o yüzden
    bana, zamanın birinde, “boşuna deneme” demişti biri, “yaklaş ve burnuna çek.”
    ben de öyle yaptım. sonra yaklaştık ve yaladım. hayır lan, amcık değil, acidden
    söz ediyorum. sonra birkaç hap attım işte. sonra da delirdim ve deli olarak
    kalmama bile izin vermediler. boktan psikolojik zırvalılıklar.
    şimdilerde ilkokul çocuklarına
    tek tip olmayı öğretiyorlar. ve çok iyi başarıyor bunu milli embesil bakanlığı.
    çok iyi başarıyor alsancağı o gençlerle donatmayı. bize düşman olmalarını çok iyi
    sağlıyor. her şeyi bilmeden öğrenmelerini çok iyi sağlıyor. önce türklüğünle
    övün. sonra da çalış ve güven. oy ver ve güven.
    biri gelip diğerinin açıklarını
    açıklar. sonra bir diğeri bir diğerinin. sen de bu arada “sabah cumartesi”
    dersin. sabah cumartesi. değil belki de. belki de yanılıyorsun. belki de
    fedakarlık edilen şeylerle edilmesi gereken şeyler mutlak değerlere bağlıdır.
    belki de her “sana aşığım” diyen hatunu yatağa atıp, ertesi gün unutman
    gerekiyordur. belki de yazmaman gerekiyordur artık. belki de erdinç abi gibi
    olmak iyi bir şey değildir. emin abi gibi olmak, cem abi gibi olmak, esat abi
    gibi olmak, tolga abi gibi olmak. iyi bir şey değildir belki. belki iç huzur o
    kadar da önemli değildir. huzursuz olsan da, iç huzurunu korumak için yapmak
    zorunda olduğun şeyleri elinin tersiyle itip burnunun dikine gitmek iyi bir şey
    değildir. ölünce unutulur her şey nasıl olsa. daha ölümünü beklemeden unutanlar
    da oldu nasıl olsa. ne dersin girdo? bu boş akış, iyi bir şey değildir belki.
    belki okulu bırakmamalıydın. belki iki sene içinde mezun olup, ameriKKKaya
    burslu giden o üçlü içinde yer almalıydın.. geri dönmezdin sonra belki. sonra
    belki birkaç milyon dolara bir ev alır ve dayanım hesaplarına kafa patlatıp makine
    parçaları çizmeliydin.
    burnun kalkık girdo. hayır o
    anlamda değil. fiziki anlamda kalkık. ve sen burnunun tersine gidiyorsun
    aslında. aşağı doğru yani. ve bunun farkına varsan da, “bu şekilde kendimi
    huzurlu” hissediyorum deyip boktan bir ölümsüzlüğe inanıyorsun her üç ciğerinde
    kan kusarken. hayır hayır, bir açıklama yapmaya ihtiyacın yok senin. özür
    dilemeye inanmıyorsun. her şeyi çarçabuk unutup yeni tuzaklara takılıyorsun..
    hafızan balıklardan beter. “tuzaklara dikkat et” dediler sana.. “oyunu,
    kuralına göre oyna” dediler. sen, “kazanmak istemiyorum” deyip üstüne
    kaybetmediğini iddia edip durdun. “bu oyunda yokum” dedim. ama bu oyun var. ve
    sen oynasan da, oynamasan da, sahadan çıkamıyorsun. birileri sürekli topu atıp
    duruyor sana, fırsatları elinin tersiyle itip, “siktirip gidin” diyorsun
    herkese. “ben sizden değilim” diyorsun ama kendinde de değilsin.. “imlama
    dokunamazsın, kelimeme dokunamazsın.” çok da umrunda sanki onların, senin ne
    bok yediğin. insanlar artık yazar olmak için üste para veriyor.. sen, yazar
    olmamak için direniyorsun adeta. basit bir oyun bu moruk. jori daha seksen yıl
    “see nothing” diyebilir sana. ama bazen, gözlerini açman ve sert bir bakış fırlatman
    gerekebilir. her şeye “tamam” dememelisin. herkese “sen haklısın” deyip geri
    çekilmemelisin.. çekilebileceğin bir alan kalmadı artık zaten.. duvara dayandı
    sırtın. ve biraz daha zorlasan duvar çatlayacak. arkası boşluk. ve birinin
    gelip de elini uzatacağını da sanma sakın. kimseye el uzatmadılar bugüne dek.
    herkes iflas edip köşesine çekildi. sıra sana geliyor. belki bir on yıl daha
    dayanırsın. bu gidişle onu da başaramayacaksın. ve sonra kendi ufak malikende,
    aptal fanzinleri hamamböceklerine yedirirken, elektrik faturasını ödeyemediğin
    için müziğin de kesilicek. aynen şimdi telefonunun kesildiği gibi olucak bu. ve
    zor zamanlarda, kimseye ulaşamadığın gibi, müziğe de ulaşamayacaksın. bunu
    yaşayanları gördün. insandan uzak bir alanda pil alıp müzik dinlediniz emin
    abiyle. ve onun da yanında biri olmadı hiçbir zaman. hiç kimsenin yanında biri olmadı.
    senin de yanında olmayacak.. tercih senin moruk, ama beni korkutuyor bu
    gelgitlerin. yirmiyedi beni korkutuyor.. ve bu çift kişilikli yazdığın şey, bi
    boka yaramaz.. bilinçli olarak yapmadın bunu çünkü. hiçbir şeyi bilinçli olarak
    yapmıyorsun.. mantığı sikip atmışsın bir kenara. duygularına güveniyorsun.
    kimse duygularına güvenmiyor oysa. o halde. o halde ne? o halde hiç.. hiç bir şey görme, hiç bir şey duyma..
    yirmibirindeyken sen, bir halüsinasyonunun,
    kilise sokağında sana söylediklerini unutma sadece. “bir gün seni de avlayacaklar
    adamım” demişti sana, “bir gün herkesi avlayacaklar” demişti, “ama biz
    evcilleştirelemeyen bir türüz” dedi, “o yüzden bizi kafese kapatmak yerine deli
    damgasını vuruyorlar alnımıza. sonra kimseyi inandıramıyoruz. kimseyi
    güvendiremiyoruz. öyle eblek bir şekilde, bizim gibi üç beş deli daha bulup,
    yağ satarım bal satarım oynuyoruz sadece.”
    bunları dedi. dedi ve öldü. bir
    psikolog gelip halüsinasyonlarını kısmen öldürdü. bir çok insan da öldü. bir
    çok insan öldü ve bir çok insan da öldürüldü. bir çok insan intihar etti. ve
    hala kendini özel hissediyorsan, oyunun dışında kalmayı sürdür. koşmak hiç bir
    şey kazandırmayacak sana. hangi yöne koşarsan koş, hiç bir şey
    kazandırmayacak.. yürüme bile. sadece, olduğun yerde kal ve ayakta dur. yapman
    gereken tek şey bu. hiç bir şey görme hiç
    bir şey duyma.
    hiç bir şey kazanmayacaksın. ama kaybetmeyeceksin de. ve
    kimse gelmeyecek de, boşuna bekleme. öyle ya da böyle..
    sigaraya inan sen. alkole inan.
    uykuya inan. yazıya inan. kendine inan. ve kapat gözlerini. hiç bir şey görme hiçbir şey duyma.
    bırak insanlık tarihi ne hali varsa görsün.. bulaşma onlara. “hıhı” deyip
    geçiştirir. “evet haklısın” de. “bravo sana” de. tartışma bile. aksini iddia
    etme. uyarma. kurtarma da. seni de kimse uyarmadı bugüne kadar. “bak arkanda
    bir karanlık var ve senden daha hızlı hareket ediyor” demedi. “güneş yok. güneş
    hiç olmadı” demedi.. sen biliyordun ama bunu. ve inat ettin. azimli değildin
    ama inat ettin yine de.. boktan bir hayatı sürdürmeyi göze aldın. ve senle bu
    boktanlığı paylaşmadı kimse. bunu göze almadı. o halde şimdi, gelecek bi kaç ay
    içinde, ufak bir evde kendi kendine yaşama hazırlan. zack olmaya hazırlan
    moruk. başka şansın kalmadı.
    onlar ayak direyecek mutlaka. “bırak
    bu işleri” diyecekler. “gel dergimizde yaz” diyecekler. “gel kitabını basalım”
    diyecekler. “oo senaryo mu, ben yönetmenim” diyecekler. sik at hepsini.. bir
    fotokopi makinesi yeter hepsine meydan okuman için. kendi kendini dağıtır
    kopya. uğraşmana bile değmez. “bir kopya yeter” demişlerdi. 1976. bir kopya
    yeter. adını hatırlayamıyorum tam olarak. ama isimlerin bir önemi yok. sayfa
    numaralarının bir önemi yok. her şey yüzeysel diğerleri için. sen dünyayı
    köpekler gibi gör. siyah ve beyaz. yin ve yang. da ve da.. bu kadarı yeterli.
    çaba sarf etmen gerekmiyor. bir
    kadına aşık olman gerekmiyor. sana aşık olan yeterince kadın var zaten. ve
    hiçbir önemi yok kadınların. erkeklerin hiçbir önemi yok.. herkes yalnızdır ne de
    olsa. insanlar doğarak çoğalır ve yalnızlaşarak ölür.
    kitap okumuyorum ve film izlemiyorum,
    tamam mı? müzik dinliyorum sadece. ve hep aynı şeyleri dinliyorum. her şey
    öldü. yeni olan her şey eskinin bir tekrarı. her şey hala aynı. yeni diye bir
    şey yok. tarih sona erdi. adem’in kendini lilith’den üstün gördüğü gün tarih
    sona erdi. o gün başladı iktidar savaşı. ondan önce başladı. şeytan ve tanrı
    arasında. belki daha da önce. ama hiç sona ermedi. ve ermeyecek. tekrar etmeye
    devam edicek. her şey tekrar etmeye devam edicek. ve sen olduğun yerde kaldığın
    sürece, tekrar etmiyor olucaksın.

    ve neden bahsettiğimi
    anlayamıyorsanız, sizden daha derin yazıyorum demektir. şimdi gidip bir üç bin
    kitap daha okuyun. ben yaşamaya devam edicem.. yirmiyedi geçicek.. yirmisekiz
    geçicek. sonra otuz. sonra kırk.. bundan sonra, geriye kalan her ne varsa, her gün
    ters döndürülen bir kum saatinden farksız olucak.. ama siz, farklı bir şey
    aramayı sürdürün. işe git eve gel.. başka bir şey yok… olması da gerekmiyor
    artık.. olmak isteseydi, olurdu zaten.. ben istemesem de olurdu.. o yüzden
    şimdi koltuğa uzan ve ayaklarını uzat.. tavan. hep aynı tavan. boyamak
    gerekiyor. ama saçını bile tarayamıyorsun sen.. çember kapandı. the circle did
    close indeed. çember kapandı. karanlık karanlık karanlık.. başka hiç bir şey
    yok görebileceğin. o yüzden kapat gözlerini, ve bodoslama dal hayatın tüm
    virajlarına. bırak ölen ölsün. sen çoktan öldün nasıl olsa. şimdi sakın bir
    şeyler için umut edip de, ölü taklidi yapmaktan vazgeçeyim deme..                  * başlık this empty flow’un
    bir şarkısının adıdır  – 2 mart 2009
  • köpek

    köpek 

     

    yasak elmanın yarattığı fırtınadan ardakalan ganimeti topladığımızı söyledim ona. bir çözümün olmadığını. ama inatla çözmeye çalıştığımızı bu gizemi. “tanrı var” desen de, “yok” desen de, her iki durumda da boka battığımızı. bizi kurtarıcak bir kahramanın olmadığını. varsa bile kurtuluş aramadığımızı. inanmadığımızı da bir kurtuluşa.  

     

    ne sendenim ne onlardan” gibi, klişe. “ama kendimin de değilim” dedim. kendimde de değilim çoğu zaman. kaptırmışım. gidiyorum. istemediğim bir geleceğe, ve istemeden, ama istediğim şekilde. kaos. anlam karmaşası. 

     

    yazmak, sarhoşluk hali ile açığa çıkan bunalımımım tüccarı sadece. bekliyorum. balkondayım ve bir köpekle konuşuyorum. köpek, sokak köpeği. ben ev insanıyım. ev birinci kat. balkon caddenin hizasında. sabahın beşi.  

     

    çıkışı gecenin ikisinde, buca eski tren istasyonuna gidip içiyor, sonra eve gelip yatıyorum. dönen oda. dönen duvarlar. dönen yatak. kalkıyor ve balkona çıkıyorum. ezan okunuyor. ve bir köpek duruyor yolun ortasında. geçip giderken aniden durup bana bakıyor. yaklaşıyor.  

     

    naber evlat” diyorum, “nasıl gidiyor hayat?” 

    cevap vermiyor bana. havlamıyor. başını bile sallamıyor. dili de içerde. bakıyor sadece.  

    nasıl gidiyor hayat?”  

     

    gitmediğini biliyorum. iyi veya kötü, hiçbir şekilde gitmiyor. bi gram ilerlemiyor. gerilemiyor. yerinde bile saymıyor. takılıp kalmış. donup kalmış.  

     

    ben donup kalmıyorum ama. donup kalan hayat. süreklilik evresi, değişkenlik evresi, donup kalan bu. bu donukluk içinde tekrarları tekrarlayan ben.  

     

    köpekle konuşmaya başlıyorum işte sonra. ve sonra bir sigara yakıp paketi ona uzatıyorum. içmediğini biliyorum. içmiyor elbette, köpek o! köpek olmak istiyorum. sokak köpeği ama. sokakta yaşayan. sürü halinde veya tekil. önemi yok. köpek sadece. değilim ama. hiçbir şey değilim. hiç kimse hiçbirşey değil. sadece farkında değiliz bunun.  

     

    alkol insanı savunmasız bırakır. o yüzden iyi bir şeydir. fiziken
    ya da zihnen senden daha güçlü olmasalar bile, sana o an her şeyi
    yapabilecek fırsata sahip olan insanların gerçekliğini ölçmüş olursun
    alkollüyken.
    alkol insanı ‘gerçekten’ savunmasız bırakır ve aynı zamanda başka bir açıdan saldırganlaştırır da. kişiden kişiye değişir. her şey kişiden kişiye değişir ve yine de toplumsal kurallarla çevrelenmişizdir. normaliteler. standartlar. içimdeki hissizliği giderek arttıran insanlar. gençken direnmeye çalışırsın. değiştirmeye ya da kaçmaya. dünyayı değiştirmek isteyen yeni nesil. dünya değişmez. sen değişirsin. ve yaşlandığın zaman, eğer hala ideallerinden vazgeçemedi isen, eylem yerine yazmayı seçersin. konuşur durursun ya da kahve köşelerinde.  

     

    bu işler böyledir ve hiç bir şey değişmez dedikten sonra, sen de başlarsın değişmemeye. umut ettikçe, dünya seni içine alır, kendine benzetir, başkalaştırır.. ne kadar çok değiştirmeye çalışırsan o kadar çok değişirsin. çünkü sistem aşırı esnektir ve karşısında esnemekten başka çözüm yolu bırakmaz sana.  her iki anlamda da esnemekten bahsediyorum.  

     

    köpekler iyidir ama. köpekler ve kediler. sokakta yaşayan türleri söz konusu. çöpten beslenenleri mesela. insanlar içinde aynı şey geçerli. çöpten beslenen insanlar. şarapçılar ya da.  

     

    kordonda ne zaman otursam yanıma gelip bir sigara ya da para isteyen şarapçılar. belki beleşe yaşıyorlardır ama yaşamıyorlardır aslında. bize göre yaşamıyorlardır. kendilerine göre de yaşamıyorlardır. biz de kendimize göre yaşamıyoruzdur. bizden kat kat iyi yaşadığını söylediğimiz insanlar da kendilerine göre yaşamıyorlardır. istediği her şeyi elde ederek ölen insan yoktur çünkü, sürekli yeni bir şeye gebe insan vardır. o yüzden icat edilmiştir cennet düşleri. ve o yüzden, açgözlülük nedeni ile kovulduğumuz cenneti isteriz, başka bir açgözlülükle. çünkü kısa gelir, ortalama yaşama ömrü. ve o ortalama sürede elde edilen her şey. ve o yüzden iyidir hiçliği düşünmek, kanımca. ölümden sonra hiçbir şeyin var olmadığını düşünmek. 

     

    cennetten kopan elma. cennetten atılan havva. ademle üstünlük veya eşitlik kavgası sonucu düşman olan lilith veya iblis. fark eden bir şey yok. her şey, tüm hızıyla ve bi gram değişmeden devam ediyor. tekrarlar silsilesi.  

     

    köpek. balkon. sigara ve votka. konuşuyorum ve izliyor köpek. sonra susuyorum. sonra gidiyor. ben de peşinden gidiyorum balkonun demirinden atlayıp. eşofmanlar, terlik, sigara, votka, köpek, girdo. izliyorum onu. köpeğin neyi izlediğini bilmiyorum. yürüyoruz. o önde ben arkada. nereye gittiğini bilmiyorum. nereye kadar gideceğimi bilmiyorum. ezan bitiyor. hava aydınlanıyor. ve biz yürümeye devam ediyoruz. sokak köpeği ve ben. bazen bazı çöpleri kurcalıyor köpek. bazı sokaklarda duraksıyor, sağa sola bakıyor. heykelden, mevlanaya doğru yürüyoruz. muhitlerin isimleri bunlar. buca’ya ait muhitler. buca izmir’e ait bir ilçe. ben o köpeğe ait başka bir köpeğim o an.  

     

    ne kadar sürdü bilmiyorum. insanlar işe gitmeye başladı. dükkanlar açılmaya başladı. otobüs ve dolmuşlar işlemeye. yollar dolmaya. sonra bıraktım köpeği. bir sokaktan ayrı yönlere döndük. ben hiçliğimin ruhsuzluğunu izledim sonra. kendimi. eve geldim. uyudum. uyandım ve işe gittim akşam beşte.  

     

    başta sözünü ettiğim fırtınadan geriye kimseye hiçbir şey kalmayacağının bilincinde olarak. ve istemeyerek hiçbir şey, içinde bulunduğum anı, kendimce tüketmek dışında. ve
    üçte biri uykuda geçen bu saçmalığın, üçte birini satarak
    kazanabilirdin, geriye kalan üçte birini, aynen hafta içlerini satarak
    hafta sonunu kazanmak gibi.
     

     

    benim için böyleydi en azından. çoğumuz için de öyle olmalı. o, bana “liberal bir kapitalistsin sen” diyen lavuk için de böyle olmalı. kapitalist değilim ama. sadece bir kapitalist gibi yaşıyorum. herkes öyle yaşıyor artık. kaçacak delik yok çünkü, sokaklardan başka. ve sokaklarda yaşayabilecek kadar kimsesiz değilim hâlâ. öyle olsaydım yaşardım. çoğumuz başkaları için çalışıyor ve yaşıyoruz. ben de öyle yapıyorum. evdeki beş kişinin elektriğe ve suya sahip olup, iyi veya kötü iki veya üç öğün yemek yemesi için mesela.  

     

    çok umarsamazsın, uçlarda yaşıyor ve yazıyorsun” diyor şıllığın teki. umarsamaz olabilecek kadar yalnız değilim diyorum. ama uçta olduğum doğru. ve seni o uçurumdan aşağı atabilirim, yaklaşma diyorum. anlamıyor ama. diğer lavukta anlamayıp yorumlarına devam ediyor. ben de hiç kimseyi anlamayıp yazmaya devam ediyorum. nalan herşeyin farkında ama. işyerindeki üç erkeğe kendini siktirten nalan’dan bahsediyorum. kaba mı oldu uslüp? fabrika dili bu abi. yersen.  

     

    gelip anlatıyorlar. “şöyle bir orospu var, elli kağıda dört saat kadar veriyor.” sonra diğeri telefonunu istiyor. sonra bir diğeri arıyor nalan’ı. ben en kral pembe diziye taş çıkartan işyerimde, olan biteni ve insanları izliyorum. sabahın beşinde düseldorfa giden insanları mesela. ya da sabahın yedisinde vandan peyniri ile beraber gelen insanları. hacca giderken valizinde taş götüren insanları. şaka yapmıyorum. ben yükledim. ve geçiş noktası olan havaalanında, ışınlanmayı düşlüyorum. ancak ışınlanma icat olursa, ölücek olan işimi. ve köpeği bir de. son iki gecedir sokağımdan geçen köpeği. eskiden her sabah balkonun altına gelip yiyecek bekleyen sokak kedisine benzeyecek bu da. sokak edebiyatı bi boka benzemiyor ama, itiraz etmiyoruz, tekrar edip durmayın bunu sürekli. yine de, aynen sizin gibi, tersten anlıyoruz her şeyi.  

     

    bi boka benzemiyor lan bu” 

    yaa, benzersiz demek, süper bişi 

     

    .sonra bi bara gittim. hatunun teki bana bir porno yıldızı olmak istediğini ve bu yüzden amerikaya gitmek istediğini söyledi. ben de bir karadelik olmak istediğimi söyledim, bu yüzden izlandaya gidicem dedim.. babasının ona güler halde “ananı sikeyim senin” dediğini söyledi. “bi kardeşin daha olucak desene” dedim. sarhoştu. sarhoş değildim. sıkılıyordum ama. onun sıkıldığını sanmıyorum. fanzinlerimi verip “gitmem gerek köpeğimi kaçırıcam” dedim. “ne köpeği” dedi. anlattım durumu. tuhafsın dedi. benim dışımda herkes tuhaf, ben gayet doğalım dedim ve eve gelip köpeğimin yoldan geçmesini beklemeye başladım. zack koydum adını köpeğin. giderek zack’e benzeyen bendim oysa. geçen öyküdeki zack’e… böyle.  

     

    12 kasım 2008

  • iyi bayramlar

    iyi bayramlar…
    içiyordum dün gece.
    evdeyim şimdi. nasıl geldim bilmiyorum. hâlâ içiyorum. iki saatte bir paket
    pall mall. başka bir sigara olsa, bu kadar ileri gitmezdim, seviyorum bu içime
    kolayca girip çıkan kancığı, o da beni seviyor, öldürmekten çekinmiyor, sonra
    bira, sonra votka, sonra şarap, karışabilecek ne varsa sıralıyorum üst üste,
    paramın yettiği ne varsa, bakkalın deftere yazmayı kabul ettiği ne varsa…
    dün eski bir
    dostumlaydım, şimdi eski bir bunalımımlayım. içmeye ara verip sızıyorum ve sabahın
    altısında kendime gelip, tekrar içmeye başlıyorum. şimdi sabahın yedisi, odada
    volta atıyorum, bir aşağı bir yukarı, bir yukarı bir aşağı. düşününce, matah
    bir bok gibi gelmiyor bana, kendi ölümünün üzerine yavaş yavaş sürmek, ama
    yapacak daha iyi bir şeyim olsaydı, yaşama devam etmek için, gerçekten
    yapardım. bilmiyorum, bağcıklarımı bile bağlayamıyorum, “bağcıkların çözülmüş”
    diyor biri, “biliyorum” diyorum, “bağlasana” diyor, “üzerine basar ve
    düşersin”. onu da biliyorum ama “yalama olmuş” diyorum “bağcıklarım, tekrar
    çözülüyor, uğraşmak istemiyorum.”
    tüm
    yeteneksizliğini, tüm başarısızlığını, başka birine yıkmak kolay, kızmak,
    öfkelenmek, bağırıp çağırmak, telefonu televizyona ve bira şişesini kapının
    camına fırlatmak kolay, evdekileri bu seslerle ve hıçkırıklarınla uyandırıp
    “tamam sakin olun, iyiyim ben, geçti” demek kolay, bayram sabahı çalışmak
    zorunda olmak kolay, sarhoş olmak kolay, yazmak kolay, bir kadınla beraber
    olmak, içine girmek, dışına çıkmak, üzerinde ve ruhunda gezinmek kolay. zor olan?
    tıkandığımı hissediyorum. evet, zor olan mı? sabah dört sayıklamaları, sabah
    altı sayıklamaları, hem ezberlemiş olmalısınız artık. ama yazacak yeni bir
    şeyim kalmadı. pas geçin beni. yıllar önce yaptığınız gibi. üst üste sigara,
    üst üste acı, kendime sert bir kahve yapıcam muhtemelen, işe gitmeden önce,
    sonra bir sakız alıp, ağzı alkol ve ruhu ekşi kokmayan biri olmaya çalışıcam,
    çünkü çalışmak zorundayım, işe gitmek, eve gelmek, bu oyunu sürdürmek, falan
    filan… hep aynı şeyler.. döner durur… jori yalnızlık üzerine bir şarkı söyler,
    sen de yalnız kalmaya çalıştığını söylersin. kalamazsın ama. hayatın boyunca
    yalnız kalamazsın. bırakmazlar. her yerde bir şey. her şeyde bir yer. aptal
    kelime oyunları. güçlü başlangıçlar. güçlü sonlar. bana yararı yok yazmamın. ya
    size? size olmalı. olduğunu söylediniz. “kendimi iyi hissediyorum okuyunca“
    dediniz. öyleyse okumaya devam edin sıkılana kadar. benim sıkılsam da devam
    edeceğim aşikâr. ki sıkıldım da artık.
    barda bir hatun
    vardı. içiyorduk. klasik giriş cümleleri. zihinsel sallapatiler. o kelimenin
    anlamı ne? ben ne bileyim. sallapati işte. asla ilk hamleyi yapamayan biri
    olarak, üzerime çıkan kadınlardan sıkıldım. bir erkekle, tükürük bezleri
    arasında fark görmeyen kadınlardan sıkıldım. “şiir tadında değil bunlar” diyen
    kadınlardan. erkeklerden. ne kadar sıkı içtiğini test edenlerden de sıkıldım.
    bununla övünenlerden de. cebindeki cüzdan bir hayli şişkinken, sırf fakirliğe
    özendiği için, her yoldan geçene “abi yüz bin lira var mı?” diyenlerden.
    parasızlığa neden özenir ki bir insan? düşmüş bir hayata? acı çekmeye? yerin
    dibine girmeye. dipte bir hayat sürmeye. öyleymiş gibi davranmaya? güzel şeyler
    değil bunlar. güzel bir şey olsaydı, bana denk gelmezdi. başım ağrıyor.
    ciğerlerim ağrıyor. mide, böbrek, kalp, ruh. ruhen de, fiziken de bitmiş
    durumdayım. övünmüyorum bu durumla. siz neden övünüyorsunuz onu da bilmiyorum.
    yeraltı? sokmuşum yeraltına! sokmuşum sarhoş olmaya. sıkı içmeye. acı çekmeye.
    intihara. uyuşturucuya. sekse. hepsine sokmuşum. gidip kendinize daha güzel bir
    eğlence bulun bence. bana hiç eğlenceli gelmiyor sokak edebiyatı. işe yarar bir
    şey gibi de gelmiyor. bizi kurtaracak bir fırsat gibi de görünmüyor gözüme.
    öyle olsaydı, dediğim gibi, bize denk gelmezdi. ya da elimizden kaçırırdık,
    başka biri daha atik davranır ve bizden önce kapardı. aynen pazarda olduğu
    gibi. yılda bir kez, sevdiğin bir t-shirt görürsün, nasıl sevmişsindir o da
    muamma ve yaşlı bir teyze senden önce elini atar. başka yoktur. on yılda bir
    kez sevebileceğin bir hatun görürsün, senden önce başka bir herif el atar, ha
    ha.
    muhteşem taşaklarımı
    sergiliyorum bugün de, “senin gibi yazmak istiyorum, tavsiyelerine ihtiyacım
    var”. yazma benim gibi. benim gibi de yaşama. tavsiye etmiyorum. işe yarar bir
    şey değil bu.
    “resmin var mı?”.
    “zayıfım, kamburum,
    arada bir kekelerim, dişlerim bitik durumda, saçlarım dökülüyor”.
    “ama senden
    hoşlanıyorum”.
    “hayır
    hoşlanmıyorsun. bir sihir bu. sahte sanatın yarattığı çekicilik”.
     oturduğum yerden, yoldan geçen insanları
    görebiliyorum. bayram namazı. ibadet mi yoksa toplumsal davranış tarzımı
    çözemiyorum. toplumsal? toplum, anarşi ve devrim. komik geliyor bana devrim
    fikri. toplumu kurtaracak olan insanlar. hangi toplumu? ne kadar iyi
    tanıyorsunuz? neden değiştirmek istiyorsunuz? nasıl değiştireceksiniz?
    telefonum çalıyor,
    “nükleere karşı bir eylem için bornova’da toplanıyoruz, gelmek isteyeceğini
    düşündüm”. nükleere karşı değilim. taraftar da değilim. ilgilenmiyorum. çünkü
    işe yaramayacağını biliyorum. sizin de işe yaramayacağınızı biliyorum. ben de
    işe yaramıyorum. değişen bir şey olmayacak. siz birkaç yıl içinde, çevrenin
    içine eden bir şirkette işe gireceksiniz, ben de birkaç yıl içinde öleceğim.
    çocuklarımız için güzel bir dünya bırakalım? çocuk sahibi olmamak daha kolay
    bir çözüm bence, ne dersiniz? ürememek? sorunları çözmeye çalışmaz sistem,
    insanların ürettiği ölüm ve uyuşma biçimlerini yasaklar sadece, alkol gibi,
    sigara gibi, uyuşturucu gibi, porno gibi, çünkü üremek zorundayız. iş gücü.
    emek. abur cubur. üç çocuk yapmak yerine seri katil olmayı tercih eden bir
    kadın yok mu? her kadın üç erkek öldürsün. kadın hakları? ilgilenmiyorum
    kadınlarla. insan hakları? insanlardan nefret ederim. demokrasi? çoğunluğun
    azınlığı ve kendilerini düzdürme biçimidir. komünizm? devlet yeteri kadar
    güçlü, daha da güçlenmesini istemiyorum. anarşizm? insanların olmadığı bir
    dünyada can bulabilir belki. hayvanlar için anarşi. hayvan hakları? bir ineği
    mezbahada kesmek yerine avlayarak yiyebilirdim, ama vahşi bir ilkel değilim.
    olmak isterdim sadece. konuşmayı bilmeyen, ateş yakmayı bilmeyen bir ilkel.
    çözüm mü arıyorsunuz? ben aramıyorum. ben içiyorum. bu yüzden kendimi suçlu
    hissetmem gerekiyor. ülke elden giderken, ben sigara içme yasağına karşı
    duruyorum sadece. “spermleri öldürüyor ama sigara”, doğru, öldürüyor, sağlıklı
    bir nesil istiyorlar, iliği bitene kadar çalışan insanlar istiyorlar. zeki ve
    donanımlı ya da güçlü ve dinamik. ya zihnen ya da bedenen satılık insanlar. ben
    her ikisini de sattım dönem dönem. şimdi de satıyorum. umursamaz takılmak? çok
    zor geliyor size bu yaşam biçimi, bunu da marifet sayıyorsunuz, bu da çekici
    bir etken. ama yeteri kadar umursamaz değilim artık. işimi kaybetmek
    istemiyorum. çünkü dört duvarımı, içince rahat rahat işeyebileceğim tuvaletimi,
    sigaramı ve müziğimi kaybetmek istemiyorum. “bu ifadelerinizden yaşamayı
    sevdiğiniz sonucunu çıkartabilir miyiz?”. hayır çıkartamazsınız. bu şekilde
    yaşamayı sevmiyorum. ama başka bir şekilde de yaşayamıyorum. tesadüflere ve
    şansa inanıyorum ben. başıma gelenleri kabullenemiyorum ama isyan edemeyecek
    veya karşı duramayacak kadar güçsüzüm. yeteri kadar zeki değilim. bir kadının
    sonsuza dek bana bağlı kalmasını sağlayamam. şiir yazamam. öykü yazamam. roman
    yazamam. içiyor ve getiriyorum bir şekilde ertesi günü. huzur dört duvarın
    arasında. umursuyorum dört duvarı. yaşama bağlı değilim, kendime bağlıyım.
    “yeterli bir cevap değil bu”. biliyorum yeterli olmadığını. kopuk olduğunu.
    kıçı ve başının farklı olduğunu. tutarsız olduğunu. güçlü bir felsefik
    altyapısının olmadığını. öykü tadında olmadığını. şiir tadında olmadığını.
    güçlü bir politik görüş içermediğini. yeni bir şey içermediğini. benim dışımda
    kimseyi ilgilendirmediğini. ama yazı bu. kabul edersiniz ya da etmezsiniz.
    orası sizi ilgilendirir. bir sigara daha yakıyorum. isteyen var mı?
    hadi bayramlaşalım.
    pekâlâ. bayramın kutlu olsun anne. bayramın kutlu olsun baba. yazımın içine
    ettiğinizi biliyor musunuz? “bugün bayram”. biliyorum bugün bayram. üç gün
    bayram. ama kapıya bahşiş için gelen davulcuya, “ben oruç tutmuyorum” dediği
    gibi tezer’in, “benim için bayram değil” diyebilirim insanlara. ama demeyeceğim
    muhtemelen. işe gidicem ve karınca sürüsü halinde o şehirden o şehire, o
    ülkeden o ülkeye hareket eden insanların bagajları ile ilgilenicem. bugün.
    yarın. öbür gün. günde on üç saat. akşam sekiz sabah dokuz arası. insanlar
    bayramın kutlu olsun diyecek. “senin de” diyeceğim onlara. “sizin de”.
    “hepinizin bayramı kutlu olsun.” allah belânı versin girdo, âmin.
    bu sırada bir
    kırkayak görüp irkiliyorum. masanın üzerinde yürüyor, kalkıp ışığı açıyorum.
    tokaymış o. yürüyordu ama. yürüdüğünü gördüm. kıvrıldığını, dolaştığını oradan
    oraya, iki dakika yürüdü, ışığı yaktım, toka halini aldı. yemin edebilirim.
    halüsinasyonlarımdan da sıkıldım. daha eğlenceli görüntüler istiyorum. “biraz
    lsd almaz mısınız?”. yedi yıl önceydi o. bir süre daha akli dengemi korumak
    istiyorum bayım ya da yavaş yavaş delirmeye devam etmeyi. bir anda delirmek
    istemiyorum. bir anda olmasını istediğim tek şey ölüm.
    insanlara bakıyorum.
    alsancak’ta bir bardayım. karşımda, gerçekten bana benzeyen bir adam var. adı
    ‘toza sor’ o adamın. tuvalete gidiyor ve ben insanlara bakıyorum. sonra masaya
    doğru yürüyor. aynen benim gibi yürüyor. benim gibi düşünüyor. benim gibi
    yazıyor. benim gibi yaşıyor. bu yüzden kızamam ona. beni taklit ettiğini
    düşünmüyorum. bende onu taklit etmiyorum. bir şeyi taklit edemeyecek kadar
    yeteneksizim. ama sahte olabiliriz yine de, ikimizden biri ya da her ikimiz.
    bakıyorum yüzüne. sigarayı yakıyorum. votkayı yudumluyorum. konuşuyor.
    konuşuyorum. insanlar konuşuyor. hemen arka masadaki kısa boylu hatuna
    bakıyorum. o gece düzebilirim o hatunu. çok basit. hatun götürmek çok basit ve
    bu da bir marifet değil. istemiyorum ama, gerçekten istemiyorum. yeniden âşık
    olmak istemiyorum. yeniden iş aramak istemiyorum. yeniden parasız kalmak
    istemiyorum. yeniden kavga etmek istemiyorum, farklı şeyler yazmak istemiyorum,
    sevişmek istemiyorum, konuşmak istemiyorum, ölmek istemiyorum, yaşamak
    istemiyorum.
    “çok umursamaz
    görünüyorsun, etkilendim”,
    “yeteri kadar
    sorunum var julia, ne umursamazlığı? umursamaz olabilecek kadar yalnız
    değilim”. yalnız bırakmıyorlar. biri gidip diğeri geliyor. ailem ölmüyor. ben
    ölmüyorum. aksine üredikçe ürüyoruz. yeni yeğenler, yeni damatlar, yeni
    çocuklar. başım ağrıyor. bir sigara içmeliyim.
    alsancak’ta bir
    bardayım. karşımda bir adam var. konuşuyoruz. kadınlar. yazılar. vardiyalar.
    hayat. hak etmediğimiz sözler. aptallıklarımız. gelip geçici kızgınlıklar.
    gelip geçici hırslar. kötü dönem. iyi dönem, daha fazlası ve daima daha azı.
    “ileride ünlü bir
    yazar olacaksın” diyor bir hatun, saçımı okşuyor, hatırlıyorum bunu evet. ama
    inanmıyorum. hak etmiyorum. “hak etmediğin şeyler gelmiş başına” diyor başka
    bir hatun. “hayır, hak ettim” diyorum ona. burada bu şekilde yaşamayı. bu
    şekilde çalışmayı. bu şekilde yazmayı. üçü de hak ederek kazandığım şeyler. bu
    kadar kötü olmak zorunda değildi her üçü de, farkındayım, ama elimden gelen bu
    kadarı. daha iyisini istiyorsanız, beni pas geçin. çaba sarf etmek istemiyorum
    daha iyi yazmak için, daha iyi bir iş için, daha iyi bir yaşam için, kabul
    edilmeyi beklemek için. kendimi başkalarına sunmak istemiyorum. başkalarının
    onayına. yayınevlerine. dergilere. işverenlere. kadınlara.
    top patlıyor, bayram
    topları deniyor adına. herkes mutlu ve neşe saçıyor şimdi. ben de mutluyum,
    neşe saçmıyor olsam da, mutluyum çünkü işe gidicem. sikik bayramda evde olmamak
    iyi. telefonun kapalı olması iyi. zihnimi kapatıp ellerimi çalıştırmalıyım.
    boşalt yükle. üzerinde düşünecek bir şey yok. sayıyı iyi tut yeter. sun express
    erzurum taşta. pozisyon 2 numara. 124 yolcu. kontuar 88 parçayla kapandı.
    basit. bir, iki, üç. on beş, on altı, on yedi. yirmi otuz kırk. seksen beş,
    seksen altı, seksen yedi. bir parça eksik. gate’den gelecek. pekâlâ. körüğe
    çık. erzurum yolcularına bak. bebek arabasını bekle.
    “sonraki uçağımız
    nedir moruk?”,
    “amsterdam.”,
    “321 mi uçak?”,
    “evet, full gelip
    gidiyor”.
    “hay amına koyayım
    ya”.
    airbus 321.
    hollanda. full. operation gelir ve yüklemeyi verir.
    “öne 75 parça artı
    kargo, arkaya 210 parça”.
    “ebesinin amı” der
    yanındaki tip.
    “umarım
    sığdırabiliriz” dersin yanındaki tipe.
    “başka şansımız yok”
    der.
    üst üste dizersin.
    düzgünce. kapının ağzına kadar gelirsin dize dize. aşağıda bir araba bagaj
    kalmıştır, 25 parça eder bu. ter. soğuk. sigara ihtiyacı. nefes alma ihtiyacı.
    “on dakika kaldı kalkışa”. bant hızlanır. sen hızlanırsın. güç belâ sığar o son
    25 parça. aşağı inersin. dubaları alır, takozu alır ve bir kuytuya geçip,
    kalkışı izlerken sigara içmeye çalışırsın yakalanmadan. “evet” dersin eve geldiğinde.
    işimi seviyorum. düşünmeme fırsat vermeden uyumamı sağlıyor. her şeyi
    ertelersin. sarhoş olmanın başka bir şeklidir bitkin düşmek ve izin gününde,
    orospu bir peri kulağına birkaç cümle fısıldar, yazarsın. çünkü düşünürsün.
    anlatmaktan başka şansın yoktur. stand-up gösterisinde gibi hissedersin
    kendini. komik değilsindir ama. insanlar güler yine de. komik değilsindir ama
    aptalsındır ve yazarken tüm foyan meydana çıkar. sigara. öksürük. yanan boğaz.
    ağrıyan baş. bunlar da matah şeyler değil, anlatıp durmayın artık lütfen ne
    kadar dipte gezdiğinizi. yazabiliyorsanız yazın bunu ama bana anlatmayın.
    “senden daha
    dipteyim ben”. iyi ol. banane bundan.
    “gerçekten
    yeraltında olan benim, sen değilsin” der bir diğeri de…
    ben hiçbir zaman
    “yeraltındayım” demedim ki. öyleysem bile bunu sevdiğimi söyleyemem. nereden
    çıkıyor tüm bunlar bilmiyorum. alt kültür mü? sokmuşum alt kültüre.
    yukarıdakiler ve aşağıdakiler arasında bir karbon kâğıdı vardır. hadi devrim
    yapalım. evinde yemek yapmaya bile gücün yoktur oysa ve tamam, iyice dağıldı
    her şey.
    “yazınızda bir
    bütünlük göremedim” diyecek şimdi de başka biri. bütünlük yok zaten yavrum,
    sallapati var. hoşuna gitmiyorsa, gidip ağır entelektüel ve akademik metinlere
    göz at. yazması günler süren metinlere. yazı savaşlarına. benden uzak dur. ben
    sarhoşum. hepsi bu. anarşist değilim. komünist değilim. liberal değilim.
    milliyete inanmıyorum. halka inanmıyorum. kapitalizme inanmıyorum. demokrasiye
    inanmıyorum. neyin doğru olduğunu bile bilmeyen biriyim ben. sarhoşum sadece.
    herkes sarhoş oluyor artık. başımızdaki denyolar onu da yasaklayacak yakında.
    sistemin işine yaramayacak bir hale gelmen yasak. makinelerine iyi bakmak
    zorundalar. belki de isyan etmemeleri için kendilerini biraz uyuşturabilirler.
    dinle ilgili olduğunu düşünmüyorum. daha çok parayla ilgili bir mesele bu. ben
    de parayla ilgileniyorum. çünkü dört duvara ihtiyacım var. hepsi bu. şimdi
    gidip bayramlaşabilirsiniz, ben de öyle yapıcam muhtemelen. şarkılar için
    teşekkürler jori.

    05.10.2008 – 12:30
  • isimsiz 9

    isimsiz 9
    gözlerini açtığında
    karanlık, sadece karanlığı görebildiğin, ve odadaki her şeyin siyah ve siyahın
    tonları halinde dizildiği, gece yarısı uyanışlarında, farkına varırsın, pek de
    yolunda gitmediğini işlerin… yalnızsın çünkü, koskoca odanın ufacık bir yerine
    kapaklanmış, sızıp kalmışsın bir vakit, akşamüstü, ya da akşam, içmiş içmiş
    içmiş, ve kontrolsüz bir şekilde kalmışsın halının üzerinde, müzik açık kalmış,
    belki ocak da, ya da soba, cam, kapı, belki birini arıyordun ve telefonu o
    açmadan sızıp kaldın, kim bilir, kimseyi arayamayacağını biliyorsundur oysa, ve
    kimsenin de seni aramayacağını, yine de gözlerini açtığında, o lanet karanlıkta
    telefona erişir ve bir göz atarsın, ve saat belirir karşında, gecenin üçüdür,
    ya da dördü, ve lanet olsun dersin içinden, kalkar bir sigara yakmaya
    çalışırsın karanlıkta, ışığı açmak aklına gelmez, ve bir siktir daha çekersin
    içinden çünkü evde alkol kalmamıştır, ve oturduğun muhitte 24 saat açık büfe
    vari bir yer cehennemin dibi kadar uzaktır sana, hatta cehennem sana her şeyden
    daha yakın görünür o an, es geçersin bi kez daha ölümü, beklersin ışığı
    yakmadan, karanlıkta beklersin ve ağlamak gelir içinden, sigara dumanı, külü
    nereye attığını görmezsin bile, müzik açık kalmıştır ve dönmeye devam ediyordur,
    ve düşünüp durursun, bir yere varamayacağını bilsen de düşünerek, hiçbir
    şekilde bir yere varamazsın aslında, kafesteki kuştan farkın yoktur, tek fark
    seni kafesleyen telleri göremiyor oluşundur belki, sigara biter, izmariti
    halıya atarsın, umrunda değildir hiçbir şey, ve yakarsın bitane daha, hasiktir
    dersin, ve bu hâl, siktiğimin güneşi doğana kadar devam eder, doğarsa tabii,
    ezandan sonra, hava gri değilse belki, ve bazen güneş de fayda etmez ruhuna,
    odadaki cisimler belirir, içine etmişsindir her şeyin, kapı kitlidir ve
    evdekiler pes etmiştir artık, uyuyorlardır, anımsamaya başlarsın kapıyı aç bi
    konuşalım dediklerini, fayda etmeyeceğini bilirsin, belki de doğru bildiğin tek
    şeydir bu ve kapısı kitli bi odada alkol seni intiharın elinden kurtarana dek
    içersin… ve böyle başlarsın kendine gelmeye, biraz kaybolarak..
    nedenini bilmiyorum,
    değişen, şekil değiştiren, cisim değiştiren duygular, bunu yazmak isteyip
    istemediği de bilmiyorum, ama dedim ya, aniden oluveriyor her şey, belki de bu,
    hıza ayak uyduramadığım içindir, nedenini bilmiyorum, ve savunamıyorum da hiçbir
    şeyi, öylece ağzı bantlanmış kurban gibi kalıyorsun ortada, beyni bantlanmış,
    düş gücü bantlanmış, her şeyin karanlık olduğunu düşünüyor ve yolun sonu bu
    diyorsun, bir mantık hatası sadece, yorgunluktan kaynaklanan bilinç yitimi, ve her
    şeyden pes edip, öylece bekliyorsun, ve başta da dediğim gibi, gecenin bi
    yarısı karanlık bir odaya uyanınca farkına varıyorsun her şeyin kendi yolunu
    seçtiğinin, sonra doğan güneş, güneş iyi geliyor insana, hiç bir şeyin yolunda
    gitmiyor oluşuna rağmen kalmayı seçiyorsun. ve acı, biri acı mı dedi, kendi kendime
    konuşmaya başlıyorum, soru cevap şeklini alıyor yazılar, gerizekalı karakterler
    üretip, onlara maceralar yaşatıyorsun, sonra günün birinde işten gerçekten
    ruhun ve iliğin emilmiş halde eve gelip hatunun tekine, aslında hiç tanımadığın
    ve belki de tanımak istemediğin hatunun tekine derdini anlatıyorsun, aniden
    gelişiyor her şey, ve radarda baş dönmesi vari bir hıza kapılıp aşık oluyorsun,
    biliyorum son cümlem biraz eblek oldu, ama önemi yok, sabaha kadar konuşuyor,
    üç gün üst üste sabahlıyor ve bu kez kurtarılır sanıyorsun bir şeyleri, oysa
    koca bir yalan bu, ve hatun kendini bi bok sanmana yol açıp seni kutsuyor, bu
    değil doğru olan, belki de, ama öyle bir tufan esiyor ki üzerinde, her şeyi
    yitirdiğini fark etsen de aldırmıyorsun, tuhaf bir güç, dünyaya meydan okuyabilicek
    kadar abuk işlere girişebileceğin bir güç, ama aldatıcı, tek atımda vurulabilicek
    kadar savunmasız ve bir ortalık malısın, hey kendimden bahsediyorum burada,
    kimse üzerine alınmasın, sataşmaya niyetim yok, sataşıcak halim de yok, ki
    kimseye direkt sataşmadım bugüne kadar, gönderilen oklara karşılık verdim
    sadece, ve eğlenceliydi zaman zaman, şimdi o kadar eğlenmiyorum, eğleniyormuşum
    gibi yaptığım zamanları es geçersek tabii, oyuna kapılmak, boktan oyuna, herkes
    gibi davranmak, bazen kolay bazen imkansız, ve şimdi durmuş burada sarhoş
    bünyemle abuk subuk methiyeler düzüyorum, gizli bir odada kitli kaldığım
    günleri anımsıyorum.
    siz acıdan ölürken,
    aşık olduğunuz hatunla birlikte gülebilen biri hakkında ne hissedersiniz? üstelik
    bu kişi, sizin en yakın dostlarınızdan biriyse…
    ben hiç bir şey
    hissetmiyorum artık, hiçbir konuda hiç bir şey hissetmiyorum ve bunun bana iyi
    geldiğini söyleyebilirim, yalan söylüyorumdur muhtemelen, ve kolay fark edilir
    çoğunlukla bu, ama, pekala, herkesin yaptığını yapmayacağım, pekala, pekala,
    burada kesebilirim, kendimi de kesebilirim, bi öncekin de yazıyı kastetmiştim.
    ölesiye sarhoş
    olunan bir gece hatırlıyorum, hayır hatırlamak istemiyorum, ama hatırlıyorum,
    her şeyi hatırlıyorum, anı anına, ama yazmayacağım, bir daha bu konuda tek satır
    yazmayacağım, nokta…
    15.haziran.2008

  • hiç

    kimseyi kendine çekip umut veremezsin,
    herhangi bir şeye çağıramazsın, herhangi bir hayat öneremezsin, herhangi bir şey
    teklif edemezsin, kimse de seni teselli etmekle zaman kaybetmez, kimse dinlemez
    bile, anlamaz da, anlatamazsın da, içinde patlayan balonları yakalamaya
    çalışırken düşersin kendi üzerine, ve kendi kendini avutur durursun,
    “bekle adamım, düzelicek” der durursun kendine, düzeleceği falan da
    yoktur oysa, her şey geldiği kadar gider, para da, aşkta, acı da. “güzel
    olucak” dersin ve ölümünü geciktirmekten başka bir halta da yaramaz
    bekleyişlerin.

    12.ocak.2008
  • başlıksız1876

    başlıksız1876
    1.
    eskisi gibi yazamıyorum artık. daha az acı
    çekiyorum. daha az hissediyorum. bir şeyler hissetmeye bile zaman bulamıyorum.
    kitap okumaya. müzik dinlemeye. insanlarla konuşmaya -her ne kadar bu sonuncusu
    gereksiz bir aktivite olsa da.
    beynimin içinin çürüdüğünü hissediyorum
    çoğu zaman. gözlerimin çürüdüğünü. midemin. akciğerimin. çürüklük hissi.
    “iş göremez” raporu almalıyım. “bozuk” raporu. “tamiri
    mümkün değil” raporu. iade etmeliler beni. geldiğim yere. her nereden
    geldiysem. bunu da bilmiyorum. ama üretim yerime iade edilmeli ve parçalanmalıyım
    bana sorarsanız. işe yarar bir parçam kaldığını sanmıyorum içimde, ama yedek
    parça olarak kullanılabilir belki, eğer varsa sağlam tarafım. geri kalan
    kısımlarım çöpe gitmeli. hurdacılar bu işi görebilir. insan hurdacısı var mı
    aranızda?
    evet evet, saçmaladığımı düşünüyorsunuz.
    itiraz etmeyeceğim. hareket edicek gücü bulamıyorum kendimde. tepki vericek
    gücü. donuğum artık. insanlar sorular soruyor. aptal aptal suratlarına bakıyorum.
    deli olduğumu düşünüyor olabilirler. tam bir geri zekâlı. idiot.
    ve şu ofisten
    çıkınca, hemen kapının önünde biri üzerime silahı doğrultsa, refleks vari bir
    tepki bile veremeyecek kadar yorgunum artık. “heey deprem oluyor”
    dese biri. “bomba var kaçın” dese. b52’ler geziyor tepemizde dese.
    içimden hiçbir şey gelmiyor yaşama devam etmek için. rutine bağladım her şeyi.
    otomatik pilot. talimatı verdim ona. o kim? bir program. ikinci ruh. adına
    girdap diyor olabilirler. ya da girdap benimdir. o ise girdapoz. girdapalas da
    olabilir. girdapır da fena fikir değil. ki bana kalırsa ve mademki g harfi ile
    başlıyor sıfatlarım, göt diyebiliriz. tam bir göt gibi davranıyorum çoğu zaman.
    bencilce. ama bunu bir tek ben söylüyorum. herkes ne kadar harikulade olduğumu
    söylüyor. değilim diyorum. ottan boktan bir adamım ben. ve salağım. ikinci bi
    kişi var sadece içimde. hırslı, azimli, kararlı, dünyayı sikicek yakında. ama o
    bir otomatik pilot. sürekli kapışıyorum onunla. şu an kendisinden habersiz
    yazıyorum bu yazıyı, kontrolü ele geçirirse, yazıyı silip çöp kutusuna
    gönderebilir. çünkü mükemmel yazmak istiyor. ve bu boktan bir yazı. eğer o fark
    etmeden bu yazıyı bitirir de birine gönderebilirsem okuyabilirsiniz. ancak yine
    silicektir. utanır çünkü. aptalca gelicektir. ve o haklı olmalı. bana da
    aptalca geliyor.
    şizofreni tanısı..
    hayır demiştim, abartıyorsunuz. “yanlış anladınız” dediler, “bu haplara devam
    edip, bu kadar az uyursanız sonucu oraya varıcak” dediler. iki tane psikolog
    dedi bunları. bir psikoz geçirdiğim söylendi. o günlerde de, başka bir şeye
    dalmıştım. başka bir proje. ve sonra insanlar delirdiğimi söyledi.
    inandıramadım kimseyi deli olmadığıma. sonra gerçekten delirdim. çünkü dayanamıyordum.
    tek bir kişi göremiyordum çevremde.. kimse yanımda değildi. kimse arkamda değildi.
    ve umudum tükeniyordu. okula gitmiyordum. işe gitmiyordum. içiyor ve
    yazıyordum. içiyor ve planlıyordum. amına koyucaktım dünyanın.. düzenini
    değiştiricektim. yeni bir yaşam formu icat ettim. yeni bir dünya.. 506 sayfa
    sürdü yazı. sonra ona şekiller yaptım. el çizimleri. krokiler. sonra birkaç
    kısa tarihsel analiz yaptım. niçin bu durumda olduğumuzla ilgili. yakın çevrem
    bunu fark ettiğinde beni denetim altında tuttu. delirdiğim söylendi.
    kimse bana
    inanmıyordu. ben kimseye inanmıyordum. sıkılmıştım. ya istediğim gibi yaşayacak
    ya da intihar edicektim. çalışmak istemiyordum. askere gitmek istemiyordum.
    “pejmürde” yazıldı sonra. çok sevdim onu. neyse, başaramadım. kafa
    tutamadım sisteme. tek başımaydım. ve yaşamak için ödenmesi gereken bedelleri
    ödemezseniz, açlıktan ölürdünüz. ya da sizi deli diye kapatırlardı bir hücreye.
    ve eve geri döndüm. ekonomik olarak aileme bağımlı değildim tam olarak, ama
    kalıcak yer, ısınma, barınma ve gıda. bunları ailem karşılıyordu. ve onlardan
    para istemiyordum, bilirsiniz, harçlık türevi, çocuğa verilen. onlarda da yoktu
    çünkü. babam günde 13 saat çalışıyordu, pazar dahil, ve hastaydı. 64 yaşındaydı,
    çalışıyordu. 21 yaşındaydım, ölmek istiyordum.
    sonra, dediğim gibi,
    daha fazla alkol aldım. bir tür geçiştirme süreciydi bu. acıyı geçiştirme.
    hayatta kalma. yaşam savaşı. ayık olunca intihar etme güdüsü bastırıyordu. ben
    de ölmemek için sarhoş kalıyordum. bira-votka. şarap. bu esnada okula gidip
    geliyor ama derse girmiyordum. kitap okumuyor, televizyon izlemiyor, dünya ile ilgilenmiyordum.
    müzik dinliyordum sürekli. bana ilham veren güçlü sesler. dünya ile alakamı
    kesmiştim. ben bir şeye inanıyordum. ve kimse bana inanmıyordu.
    aptalca bir yaşam
    tarzı edinmişti insanlar. çalışmak. boktan işler. sigortalı olmak. emeklilik.
    bankalar. okullar. devletler. oy vermek. demokrasi. ekonomi. silahlar. aşk.
    evlilik. çocuk. din. boktandı hepsi. yalandı. birilerinin bizi düdüklemek için
    kurdukları bir mekanizmaydı. biz de gözleri bağlı kölelerdik. hayır demiştim.
    ve hayatta kalmaya çalıştım. sonra noldu bilmiyorum. uyuşturucu maddeler bir
    şekilde beni delirtti. ve bir psikoza girdim. ciddi bir psikolojik hastalık
    geçirdim. ne olduğunu bilmiyorum. merak da etmiyorum. ama iyileştirdiler beni.
    hapla ve muskayla. bir ay sürede ayıldım. sanrılar azaldı. zihin açıldı. ve
    okula başladım. ve kitap okumaya. ve tv izlemeye. ve insanlarla gezip tozmaya.
    içimden bir şeyi
    çıkardıklarını düşünüyordum. şeytanı olabilir. ya da tanrıyı. bir şeyi
    çıkardılar. ve ben normal oldum. okulu bitiricek, işe giricek, askere gidicektim.
    2.
    özür dilerim. patronumun kızına yemek
    hazırlamak için yazıya ara vermek zorunda kaldım. ve şimdi nerde kalmıştım ne
    anlatıyordum hatırlamıyorum. her şey karıştı. ve toparlayamayacağım, üzgünüm.
    şu an bu yazıyı yazdığım yer bir iş yeri. evden bozma bir ofis. iki oda bir
    salon bir mutfak. hemen karşımızda ise bir depo var. ve evet, kötü müzik. akıp
    duruyor. bitti

    5.eylül.2007
  • yeni metin belgesi

    yeni metin belgesi
    buradayım. bu odanın içinde.
    günlerdir sokağa çıkmadım sayılır, gerçek anlamda çıkmadım. bekliyorum.
    başım ağrıyor şu an.
    dayanılabilecek bir ağrı değil, ama seviyorum başımın ağrımasını, düşünmemi
    engelliyor. ya da ruhuma batan şeyleri hissetmemi. mide ağrım da aynı şekilde.
    ve bitmek bilmeyen akciğer ağrılarım. tat aldığım söylenemez, ama seviyorum.
    mazoşist değilim yani, böyle bi zevk alma içgüdüsüyle sevmiyorum kendime
    yaşattığım fiziksel acıları. ama bu da bir tür uyuşturucu işte, tıpkı bir
    zamanlar sizlere bahsettiğim jilet gibi.
    hiç bi yerimi kesmedim bugüne
    kadar. ama sol kolu baştan aşağı jilet izi olan bi hatun gördüm, nerdeyse.
    “nerdeyse” derken, nerede olduğunu sormuyorum, nerdeyse gördüm sayılır demeye
    çalışıyorum. ama türkçem zayıf, ifade etme yeteneğim zayıf, ve ben de zayıfım.
    öksürüyorum durmadan. insanlar çok fazla sigara içmememi, alkol kullanmamamı,
    ve yaşama biraz daha asılmamı falan söyleyip duruyorlar. istemiyorum yaşama
    asılmak falan, her öksürdüğümde sızlayan sol akciğerimi seviyorum ben, onunla
    birlikte yaşamaya alıştım, ve o benden nefret ediyor olmalı. günde 3 paket
    sigara içen her insandan, sahip olduğu akciğeri nefret ediyor olmalı yani.
    aslına bakarsanız, sigara yerine
    alkolü deneyerek midemin de ağzına sıçabilirim, ve karaciğerimin, ya da hem
    cigara hem hap alarak, eskiden olduğu gibi toplu katliam gerçekleştirebilirim
    bedenim de, eskiden olduğu gibi bu sigara alkol cigara hap dörtlüsüne toz
    amfetamini de katarak, daha çabuk ölmeye çalışabilirim. ama ölmeye çalışmıyorum
    ben, hayatta kalmaya çalışıyorum, anlayabiliyor musunuz? karışık geliyor
    olabilir, ‘bu saydığın şeyler insanı hayatta tutmaz, öldürür’ gibi bi düşünceye
    sahip olmalısınız siz, o yüzden gidip kendinize aynı fikirde olduğunuz bi yazar
    seçin lütfen. ben kimseyle aynı fikirde değilim, kendimle bile aynı fikirde
    değilim ben, karışığım, her bir zerrem başka bi yöne çekiştirip duruyor beni
    durmadan. biri, “hadi kalk oğlum iş ara” diyor, bir diğeri, “otur oturduğun
    yerde bu odadan dışarı çıkmak yasak sana” diyor. biri, “şu hatunun teklifini
    kabul edip eskişehir’e gitmelisin” diyor, bir diğeri “lan oğlum ısparta’ya
    gitsene, hazır iş veriyor işte sana tip” diyor. biri intihar etmemi söylüyor
    durmadan, bir diğeri bir diğeri bir diğeri…
    çelişkiliyim, öykülerim
    çelişkili, yazdıklarım çelişkili, ama bu konuda yapıcak bir şeyimiz yok.
    ayrıca, beni kurtarmaya falan da çalışmayın artık, kesin bu saçmalığı. sizin,
    benim için yapabileceğiniz bişi yok, hatta benim bile kendim için yapabileceğim
    bişi yok, hatta ve hatta tanrının bile benim için yapabileceği bişi olduğunu
    sanmıyorum. evet, ondan da umudu kestim artık. zaten, yukardan bizi izleyip
    arada bi peygamber gönderip kitap yazmaktan başka bişi yaptığı yok onun da, ki
    onu da yapmayacakmış artık, bırakmış bu zırvalığı, “bu size gönderdiğim son
    peygamber, bu da yazdığım son kitap, ne haliniz varsa görün, ister bana
    uyarsınız isterseniz uymazsınız, benden günah gitti” deyip çekip gitmiş. nereye
    gittiği bilinmiyor ama bi gün gelip kıyameti koparacak galiba. öyle demiş
    yazdığı son kitapta, ben onun sıkı bi okuyucusuydum oysa, yazdığı tüm kitapları
    okudum, çok seviyorum onu, ama henüz pek bişi anlamadım. bi gün anlarım umarım.
    ha bu arada, sizi bi konuda daha
    uyarmak istiyorum, ben gelişigüzel yazıyorum, anlattığım herhangi bişi yok
    yani, takılıyorum öylesine, içten geldiği gibi, ne şekilde gelirse. canım fena
    sıkkın bu aralar, bir de baş ağrısı eklendi her şeyin üzerine, arada bi
    ağrıyor. o da benden sıkılmış olmalı, bedenim bile ruhumdan sıkıldı artık,
    sürekli bi sorun çıkarıyor, ağrılar ağrılar ağrılar.
    bu arada, manik depresif olan
    hatunlar konusunda bi kitap yazmayı düşünüyorum, epey tecrübeliyim bu konuda.
    bi milyar tane manik depresif hatun gördüm, hayır rüyamda değil, gerçekten
    gördüm, sırayla. size hiç, bi hatun telefon açıp “sana deli gibi aşığım adamım”
    dedi mi, ve bu hatunu hiç tanımadığınızı varsayalım, sizi bi yerden keşfediyor,
    yazılarınızı falan okuyor, sonra sizin telefon numaranızı bi şekilde bulup,
    size bunu söylüyor, sonra tanışmak istiyor falan, siz bunun hiç de iyi bi fikir
    olmadığını söylemeye çalışırken; o, sizi duymuyormuş gibi, nerde olduğunuzu
    sorup, sonra ağlamaya başlıyor. bugüne kadar tam bi milyar tane ağlayan hatun
    gördüm, içim paramparça onlar ağlarken. yine de onlara güvenmiyorum, sizi çok
    çabuk tuzağa düşürüp, ertesi gün çekip gidebilirler, ve yaparlar bunu, emin
    olun yaparlar, erkekler de bunu yapar. arada bir fark yok ve seksist değilim ve
    ben hiç manik depresif erkek görmemiş olsam da, en azından şimdiye kadar,
    onlara da güvenmiyorum.
    hayır, manik depresiflikle güven
    arasında bi koordinasyon oluşturmuyoruz burada tatlım. sadece, size tavsiyem,
    lütfen benden uzak durun, ben sizi zaten tanımıyorum, sizin de beni tanımak
    isteme fikriniz çok itici geliyor bana, defolup gidin, anlatabiliyor muyum? tam
    olarak bu! sıkıldım artık.
    e-posta adresim yok, msn’im yok,
    telefon mu, o da ne demek? ha evet, bende var bi tane, numaramı söyler miyim
    sana? söylerim tabii, ama kapalı o alet, neden mi kapalı? bilmiyorum, manik depresif
    bi telefona sahibim, yani ilk aldığımda böyle değildi elbet, ama uzun bi
    süredir böyle, kendi kendine kapanıyor, ve ben de fark edemiyorum kapandığını,
    onun başında nöbet tutamam ya. bu terörist devlet için on sekiz bin sekiz yüz
    seksen altı saat nöbet tuttum zaten boktan bi cezaevinde. ayrıca beni
    aradığında muhtemelen telefonum yüzüne kapanacaktır, hayır ben neden böyle bişi
    yapayım güzelim, o kendi kendine kapanıyor ben biriyle konuşurken daima. biraz
    kıskanç bi telefonum var, ben biriyle konuşurken pat kapanıyor, kimseyle
    görüşmemi istemiyor benim. ne? tamir mi ettirmeliyim? hayır, seviyorum
    telefonumu, tüm eşyalarımı seviyorum, örneğin şu an üzerimde olan ve üzerindeki
    sigara yanıkları ile beni epey sevimli gösterdiğini düşündüğüm kazağımı da seviyorum.
    annem, sürekli olarak bana “yeni
    bi kazak alalım sana” diyor, ben de “bu var ya diyorum, bu var, diğeri var,
    yetiyor bana, ne kazağı?” kızıyor ve sonra diğer odaya gidip ağlıyor, iki
    dakika sonra hemen gülmeye başlıyor ama, hemen onu güldürmeyi başarıyorum. çok
    kırılgan bir annem var ve çok hassas davranıyorum bu yüzden ona karşı, -evet
    annem de manik depresif, doğru bildiniz, ama ona ölümüne güveniyorum işte.
    sonra sonra, bi gün amanda
    palmer’in benimle bi gece geçireceğini, sonra bana aşık olup o baterist
    heriften ayrılacağını, dresden dolls’u da imha edip, benimle bi grup yapacağını
    hayal ediyorum. grup seks falan değil yahu, ne alakası var, grup kuracağını
    demek istedim. ben alkışla tempo tutarım, o da piyano çalıp şarkı söyler. zaten
    alkış dışında çalabildiğim başka bir müzik aleti yok, ha bi de kendi aletim
    var, haklısın julia, aşk yokken hiçbir halta yaramıyor ama o, defolup gider
    misin lütfen? alkış, bir müzik aleti değil mi? iyi de sana ne bundan, ben
    seninle konuşmuyorum bile. bir saniye, telefonum çalıyor, uyanmalıyım, daha
    sonra gene rüyama girer misin julia, pekala teşekkür ederim. telefon çalıyor,
    uyanıp telefonuma bakmam gerekiyor, çünkü çok ısrarla çalıyor telefon. hemen
    gelicem, telefonla konuşup uyumaya devam edicem hemen, seni bekliyorum, lütfen
    rüyama gene gir.
    beni aradığında ve
    telefon zangır zangır
    titrediğinde uyuyordum güzelim
    hayır yalan söylemiyorum
    sana neden yalan söyleyecekmişim
    ki?
    hem sana ne zaman yalan
    söylemişim ki şimdi söyleyeyim?
    hem ben nerden bilebilirim ki
    senin aradığını?
    hem neden sen arıyorsun diye
    açmamazlık yapayım söyler misin?
    evet numara gözüküyordu da ev
    numaran ben de yok ki
    bristol’un telefon kodunu ben
    nerden bileyim?
    sen olduğunu nasıl tahmin etmiş
    olabilirim?
    yine kafan kıyak
    evet kıyak ve
    etrafında sataşabileceğin
    senin mırın gırınlarını
    dinleyecek
    kimsen yok öyle değil mi?
    hayır çaldığında uyuyordum dedim
    sana
    hem neden sürekli sabahları
    arıyorsun beni söyler misin?
    uyandırana kadar çaldırmak
    zorunda mısın?
    sabahları sinirli olduğumu
    biliyorsun
    bu benim sorunum haklısın
    ama şu var ki
    sen de benim bi sorunumsun
    ama sadece sen benim bi
    sorunumsun
    senin sorunların benim sorunum
    değil
    dinlemek istemiyorum artık
    yoruldum evet
    beraber yaşamak mı?
    benim ne işim var orada söyler
    misin?
    nasıl yaşayabilirim orada
    senin paranı istemiyorum
    bir daha olmaz
    bak bunu daha da
    dramatikleştirmeyelim olur mu?
    ve bu da diğer her şey gibi can
    sıkıcı gerçeklerimizden biri
    bi sigara yakmalıyım bekle bi
    saniye
    ağlamayı kes artık canım acıyor
    lütfen bak ben acıya
    dayanamıyorum tamam mı?
    ve bunu çok iyi biliyor olmalısın
    hayır sen beni dinle
    numara yapmadığını ben de
    biliyorum
    sen ağlarken neler yapıyordum
    hatırlasana
    evet o jilet numarası mesela
    seni güldürmüştüm ama ciddiydim
    ben
    kesicektim evet, ne kadar deli
    olduğumu biliyor olmalısın
    evet sadece kötüyken beni
    arıyorsun derken ciddiydim
    bu konuda da ciddiyim
    kulpçu dükkanıyım ya ben.
    ve telefon yüzüme kapanır.
    benimse, rüyamdaki julia tamamen çıkar aklımdan. ama bakın, size daha önce de
    söyledim ben, bir müptelanın gücünü hafife almamanız gerekiyor, az kaldı. çok
    az. neden mi bahsediyorum? yine aynı konu işte, gidip neden bahsettiğini
    anladığınız biriyle takılın. benden uzak durun, uzak uzak uzak. olabildiğince
    uzak… çünkü hiçbirinize güvenmiyorum! tam olarak mesele bu, ve sizin o
    harikulade emiş gücünüzle falan da ilgili değilim. eğer canım birini becermek isterse, bunun için üstüne para
    bile alabilirim, merak etmeyin, ki becermek değil sevişmek derim bunun adına
    üstelik. hayır, sevgili olmak falan da istemiyorum. tamam size fanzin
    verebilirim, ama hepsi bu, anlıyor musunuz, size verebileceğim her şey bu
    kadar, sınırlı. küstahım evet, ama seviyorum bunu. sizi de seviyorum. evet.
    öyle olmalı. telefon? “telefon teminki konuşmanda neden kapanmadı” demek
    istiyorsunuz değil mi? yalancının tekiyim, telefonum hakkında da size yalan
    söylüyor olmalıyım. yo hayır, bu kez yalan söylemek istemiyor canım, o alet
    gerçekten kapanması gereken konuşmalarda kapanmaz.
    başım ağrıyor evet, gitmeliyim,
    bu boka sonra devam ederiz.  bi sigara
    falan için siz de, kullanmıyorsanız da hemen başlayın bence. çok ciddiyim,
    alkole de başlayın, hemen, derhal, benim gibi okuldan atılın, ekonomiyi
    işsizlik sayısını arttırarak baltalayabileceğinizi düşünün benim gibi, ve büyük
    hayaller kurmayın, hatta hayal bile kurmayın, siktir edin hayal kurmayı, hayatı
    yaşayın yeter. para biriktirmeyin gelecek için, gelecek için plan da yapmayın,
    aynen benim yaptığımı yapın, her konu da. belki bu sizi kurtarır, bu şekilde
    aradığınız huzur ve mutluluğa erersiniz belki. bu arada söylemeyi unuttum,
    lütfen bir daha bana “seni kurtarabilirim” gibi bir cümle kurmayın,
    “yayınlanmana yardımcı olabilirim” gibi bir cümle de kurmayın, bu gerçek,
    gerçekten yayınlanmak için taviz vermeyeceğim. şimdi defolup gidin hadi. yapmam
    gereken işler var. bi saniye, size ev ödevi veriyorum, sigaraya başlayın,  bir sonraki vaazımda hepinizi sigara içerken
    görmek istiyorum, ben bırakamıyorum çünkü… dağılabilirsiniz.
    13nisan2007
  • enkaz

    enkaz
    10 şubat 2005
    şu an, burada
    oturmuş, bir öykünün beni ziyaret etmesini bekliyorum tatlım.. gelmiyor uzun
    süredir, sanırım iki buçuk ay oldu.. küsmüş olabilir, bir daha asla gelmeyecek
    olabilir. ve o kadar da kötü bir kayıp sayılmaz bu.. ama şu an önemli..
    geçenlerde, bir arkadaşım, dağıtım iznine gelmeme az bir zaman kala, “yazarsın
    askerlik günlerini” demişti, ve ben de öyle umuyordum, ama çıkmıyor bir türlü..
    yoğunluktan olabilir belki.. karışıklık.. ve sıkıntı.. yeniden aynı şeylere, ve
    üstelik de çok daha uzun bir süre maruz kalacağını biliyor olmanın sıkıntısı..
    ne yapabilirim? yapılabilecek hiç bir şey yok.. ki çoğu zaman, yapılabilecek
    bir şey olsa bile, ben olmadığını düşünür, veya söylerim. bu yüzden hala yerimde
    sayıyorum, sanırım hayatımın en büyük devinimi istanbul’a yerleşmeye çalışmamdı,
    ki o da pek akıllıca bişi değildi zaten, en azından sonrasında olanları
    düşününce, işe yaramadığını anlıyorum. yapılabilecek hiçbir şeyin olmaması ve
    olduğu zamanlarda bile yapmamaktan bahsediyorum, evet, şu an roads çalıyor, her
    zamanki gibi, şarap, kırmızı, ve her şey olması gerektiği gibi, ayarında, duvarlar,
    olması gerektiği şekilde ilerliyor hayat, 24, ve gerçekten yapabileceğim hiçbir
    şey yok.. “dene” diyor, “hayır” diyorum, “ve sen de boşuna deneme”. sonrasında
    bırakıyor kendini bana, öpüyorum, öpüyor, tat almıyorum ama, sadece öpüşüyoruz
    işte, aşk yok, hiçbir şey yok.. iyi yazdığımı söyleyip duruyor öncesinde, aylar
    öncesinde, sonra bir gün, dağıtım iznine geldiğim bir sırada, çıkıp geliyor,
    içiyoruz, sürekli burnunu çekiyor, ve kendiliğinden gelişiyor her şey, dediğim
    gibi, hiç bir şey yapmıyorum, tek bir şey hariç hayatım boyunca hiç bir şey
    yapmadım, o şeyin ney olduğunu da az önce söyledim zaten..  aptalca.. hiçbir şey yapmamak iyi, en azından
    olaylar sonuçlandığında üzülmüyorsun, çünkü hiç bir şey yapmamışsın, kazanmak
    için, ya da değiştirmek.. bazıları, aslında, çaba sarf etseydim, şu an olduğum
    konumdan çok daha iyi bir yerde olacağımı söyler durur, sanmıyorum.. hayır,
    kadercilikle ilişkin bir şey de değil bu, sadece.. hmm, hey bak bunun neyle
    ilgili olduğunu da bilmiyorum, hatta hiç bir şey bilmiyorum, ama hayır, bi
    saniye, bir şeyler biliyorum galiba, yani, en azından, ‘bir cümle içinde birden
    fazla ‘ve’ kullanılmaz diyen o lavuğa “evet biliyorum ama önemli değil”
    demiştim, ve aynı zamanda ‘ve’den önce virgül kullanılmayacağını da biliyorum,
    ve bir cümlenin ‘ve’ kelimesi ile başlayamayacağını da, tüm gereksiz imla
    kurallarını biliyorum, ve önemsemiyorum, sadece imla kurallarını değil, her
    şeyi biliyorum, ve bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyorum, ve sadece ben değil, hiç
    kimse bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyor, tüm eski sevgililerim de dahil buna, ve
    yenileri de eskilerine dahil nasıl olsa.. 
    hiçbir şey sonsuza dek sürmez, insanın canını acıtan, kolay unutulabiliyor
    olmak, bazen kendimi bir yarışmanın en zor sorusuymuşum gibi hissediyorum,,
    herkes pas diyor bir süre sonra, ki
    ne önemi var, ki, bu kadarı yeterli sanırım, en azından bu konuda.. buradayım,
    ve bazen iyi diyorum bazen kötü, genellikle kötü. ve boş. ve aptallık.. ve
    belki de.. ya da neyse..
    ve gerçekten şu an,
    kendimi yalnız hissediyorum.. bir süredir bu böyle.. aslına bakarsan uzun bir
    süredir böyle.. ve intihar yanı başımda bekliyor, elinde bıçakla, boğazıma
    yapışmaya hazır.. yapmıyorum.. yapamayacağımdan değil.. bir tercih meselesi
    sadece bu. ve bazılarının tercihi ölüm olduğu halde buna cesaret edemezler..
    ben edebilirim.. ettim de daha önce.. ama şu an, her ne kadar en doğru şeyin bu
    olduğunu düşünsem de, daima en doğru şeyin bu olduğunu düşünsem de,
    bekliyorum.. her zaman doğru olanı seçmeyiz öyle değil mi? ki bir şeyin doğru
    olup olmadığını da asla bilemeyiz sanırım.. olaylar sonuçlandığında açığa çıkar
    her şey.. ve henüz her şey belirsizliğini koruyor.. napıcam.. napabilirim..
    napmalıyım? bilmiyorum ve açıkçası pek düşünmem de napabilirim diye.. çünkü
    biliyorum,  yapmayacağım.. ölüyor olsam
    doktora gitmem mesela.. ya da yemek yemem muntazaman.. zorunlu olmadıkça hiç
    bir şey yapmam, ve bu zorunluluk, kendim için değil, başkalarından kaynaklanan
    zorunluluklar… günün birinde açlıktan öleceğimi düşünüyorum.. şimdilik değil,
    telaş etmeyin.. ama bir gün olabilir bu.. sigarasızlıktan ölebilirim, bu daha
    mantıklı bir ihtimal, en azından bana göre.. o kadar üşengecimki.. ve evet,
    gerçekten kendimi kötü hissediyorum. o yüzden bu kadar kötü yazıyor
    olabilirim.  kimbilir.. sizi sıktıysam
    özür dilerim, ama durum bundan ibaret, şu an için.. bekle.. beklemeye devam..
    bekle ve gör. cioran’ı anımsadım bi an.. adamım.. “son savaştan beri yapılan her
    şeye karşısınız” derler, o da cevap verir, “son savaştan beri değil, ademden
    beri yapılan her şeye karşıyım”.
    intihar daima geç
    kalınmış bir eylemdir..
    inancını yitirmiş
    birine söylenebilecek en iyi söz nedir.. hala şansın var denilebilir mi? ya da
    gerçekten var mı? hala..  evet. kısalıyor
    gittikçe..
    this empty flow
    çalıyor.. daima çalması gereken tek şey onlar belki de.. birlikte içtiğim
    insanları düşünüyorum, ve şu an, tek başına içmek dışında, yapılası hiçbir şey
    yok.. olsa yapardım.. inanın yapardım.. aylak olduğum söylenir.. ya da
    vurdumduymaz.. ki kabul edebilirim de bunu, çoğu zaman, işime geldiği zaman.
    ama şu an, sadece çıkmak istiyorum.. iyileşmek.. ya da devam edebilmek.. ama
    biliyorum, gittikçe güç kazanıyor içimdeki o şey.. işimi bitirmeye hazır,
    zamanını bekliyor sadece.. uygun anını bulur bulmaz yapışıcak boğazıma.. ve ben
    o zaman, işi şansa bırakmayacağım, daha öncekiler gibi.. gabba gabba hey..
    24 nisan 2008
    yaşamak için, arada
    sırada bulunduğun kabın şeklini alman gerekiyordu, bunu ne kadar iyi yaparsan o
    kadar başarılı oluyordun, ve ben 26 yılda o kadar katılaşmıştım ki, hiçbir
    kalıba uymuyordum, hayatı kavrayış şeklim farklıydı, hatta, doğruyu söylemek
    gerekirse kavrayış yeteneğinden yoksundum, aptalın tekiydim, ama yine de, ve
    tamamen çuvallamış olsam da, bir şey beni ertesi güne taşımaya yardım ediyordu,
    kendime ufak aptal bahaneler yaratarak 26 yılı tüketmiştim, tamam, kabul
    ediyorum, 26 yılın tümünü de bu şekilde tüketmiş olamam, ama en azından, ve
    muhtemelen bir 10 yılın böyle geçtiğini itiraf etmeliyim, hiçbir amaç edinmeden,
    ve günü kurtarmaya dahi çalışmadan zamanı tüketmek, intihar edicek cesaretten
    yoksun olmamak değildi sorun, sorun yoktu, her şey tam ayarında gidiyordu,
    ayarında gitmeyen bendim, ya da hiçbir yere gidemeyen, bir zamanlar kendimi tüm
    taşları yenmiş ve sadece şah taşı ile savunma yapıp hala mat edilemeyen bir
    satranç oyuncusuna benzetmiştim, aptallıktı, kendini kandırma provaları,
    hayatın hipnozuna kapılmamak için dikkat dağıtma denemeleri, savunma yapmama
    gerek yoktu çünkü kimse saldırmıyordu, benim dışımda, kendime karşı kendimi
    savunmam gerekiyordu, asıl sorun bir şeyler yapmaya zorunlu kalmaktı,
    insanların seni bir şeyler yapmak zorunda bırakmasıydı, insanların kendi
    kendilerini bir şeyler yapmak zorunda bıraktığı ve bunu da periyodiksel bir
    zaman dilimine yayarak hayatlarını tükettikleri aptal yaşam formuydu,
    kabullenemiyordum, bir şekilde yırtmam gerekiyordu, ama çaba sarf edemiyordum,
    eder gibi yapıyordum, her konuda hem de istinasız her konuda “gibi” yapıyordum,
    ayak uydurma çabaları, ki buna “çaba” demek bile yersiz, bir dakika,
    tıkandığımı hissediyorum, uzun süredir yazamayan biri olarak şu an bu kadar
    yazmış olmak bile kafi aslında, yaşama devam edebilmem için iyi bir neden bu,
    çok iyi bir neden, muhteşem, muhteşem taşaklar, bu kadar yazmış olmak,
    yazabiliyor olmak, yazar olmak için gerekli bilgi deneyim ve yetenekten yoksun
    bir halde, bana en uygun olan yaşam şeklinin, yazarak kazanmak olduğunu
    düşünmek aptallıktı, kabul ediyorum, bugün tüm aptallıklarımı kabul etme
    günümdeyim, ve dahası, size bir sır daha vereyim, bugün günümdeyim, sabaha dek
    sırtüstü uzanıp gözlerimi kırpmadan tavanı izleyip odanın aydınlanmasını ve
    eşyaların ve duvarların yeniden görünmesini bekledim, birkaç sigara,
    olasılıklar, tüm olasılıkları tükettiğimin bilincinde olarak yataktan kalkmak
    için hiçbir bahane üretemedim, bir süre sonra, sadece bedensel bir ihtiyacın
    benim günün ilk hareketini gerçekleştirmeme neden olacağını fark etim, ve bu
    durum çok uzun bir süredir böyle dostlarım, yatağa yapışmış durumdayım, hareket
    edemiyorum, isteyemiyor ve yapamıyorum, boşlukta olmaktan çok öte bir şey söz
    konusu, ve bu söz konusu durum dahilinde geleceğe dair olasılıkları düşünmek,
    pek akıl karı olmamalı, izlanda müziği dinleyerek gelecek güzel günlerin düşünü
    kurmak fayda etmez, beklemek gerek her zaman olduğu gibi, ve neyi beklediğini
    soranlara “bilmiyorum” demek, epey mantıklı geliyor bana, mantıksız olan her
    şey mantıklı geliyor, iş görüşmeleri, siktiriboktan iş görüşmeleri, çalışmak
    istemiyor ve iş arıyorum, trajikomik, hepimiz trajikomiğimiz, ve ben trajikomik
    ne demek tam olarak bilmiyorum, ve başta da söylediğim gibi kavrayış
    yeteneğinden yoksunum, donuğum, donuk, ve katılaşmış, üzülemiyor, sevinemiyor,
    sadece derin bir acı hissediyorum, ama unuttum, acının kaynağını yani, başlangıcı,
    ama sonunun başlangıç noktası ile bitişik olduğunu biliyorum, bu yüzden hiç
    bitmiyor, anlamayacaksınız, hiç kimse anlamayacak ve ben de “zaten bir şey
    anlatmıyordum ki” diyeceğim “her neyse”.. geçersiz, önemsiz, ve kaydadeğer
    değil, ve susacağım, ve daha neler neler..
    bunları niye
    yazdığımı bilmiyorum, en azından bu konuda anlaşalım, tamam mı? yani en azından
    bu konuda…
    bu, kötü yaşanmış
    bir hayatın bir o kadarda kötü yazılmış öyküsü olabilir… ve anlatmaya nerden
    başlayacağımı bilemediğim için lafı eveleyip geveliyor olabilirim… anlatmaya
    başlayıp başlamayacağımdan emin olmadığım için de aynı zamanda.. bir diğer
    sorun, her şeyin ne zaman başladığını kestiremiyor oluşumdan kaynaklanıyor
    olabilir, yani ipin ucunu kaçırdığım ve yakalamaya zahmet etmediğim o anın..
    psikolog olsaydım çocukluğuma inmeyi deneyebilirdim, ama bir seçim şansım
    olsaydı, bir seçim şansımın olmamasını seçerdim, ya da hiç olmamayı, salt
    olarak olmamaktan bahsediyorum, var olmamaktan, varsa yoksa can sıkıntısı.. can
    sıkıntısı neşriyat sokağı.. o günü hatırlıyorum.. yayınevi kurmak konusunda
    anlaşmıştık, ve işe underground olarak başlayacaktık, ve canımız çok
    sıkılıyordu ve underground yayınevimizin adını can sıkıntısı neşriyat sokağı
    koymuştuk, işimiz gücümüz absürt şeylerle uğraşmaktı, ve bir amacımız yoktu, ve
    yıl ikinbindi, ve “battal niyazi” adında bir fanzin yaptık tuncay ve refikle,
    hayaletlerimle beraber, ama fanzinin kapağına ismi yazarken “battal” yazmayı
    unutmuştuk, gazeteden kestiğimiz harfleri yapıştırırken niyazi’yi oluşturan her
    harfi öyle bir yapıştırmıştık ki, öyle kalmak zorunda oldu ismi, ve fotokopiciye
    gitmeye üşendik, gerçekten üşendik, refik ortada, ben sağda, tuncay solda,
    oturup sayfa sayfa okuduk fanzini, dışımızdan, takı tezgahında, amfetamin esiri
    beyinlerimizde yankılanan kahkahalarımız, sonra noldu bilmiyorum, evin bi köşesinde
    kaybolup gitti fanzin, ürettiğimiz her şey evin ya da tezgah açtığımız sokakların
    bi köşesinde kaybolup gidiyor ya da unutuluyordu, hala bu durum devam ediyor,
    her şey uçuyor elimden, bu yüzden neşriyat sokağı demiştim yayınevi demek
    yerine ve gerçekten canım çok sıkılıyor, sıkıntıdan ödüm bokuma karışıyordu,
    yalnızca alkollü ya da haplı iken iyiydik, diğer zamanlar uzaydan bu dünyaya
    fırlatılmış bir meteordan farkımız yoktu, aslında daima bir meteordan farkımız
    olmuyordu, sırf zarar ziyan, ama alkollü iken en azından kendimiz bunu
    önemsemeyerek daha esnek davranabiliyorduk ve başlangıçta da dediğim gibi esnek
    davranmak gerekiyordu, başka türlü hayatta kalamıyordun.. ve şimdi, aradan
    geçen sekiz seneyi düşününce, bi sekiz senem daha olmadığını görebiliyorum,
    doktor da bunu gördü geçen hafta, ve yasaklar yasaklar yasaklar, ve devam
    ediyor, her şey.. her şey olanca hızıyla ve tüm şiddetiyle dönmeye devam
    ediyor, benim dışımda.. kırmızı kart gördüğü halde sahayı terk etmeyi reddeden
    bir aptaldan farkım yok, ve geçen hafta beşinci arkadaşımı kaybettim,
    uyuşturucudan, beşi de uyuşturucudan demek istiyorum, gecenin bi yarısı telefon
    çalar, kendini yalnız hissettiğini söyler telefondaki ses, ve siz evden çıkmaya
    para bulamazken, o ölmesine yeticek kadar tozu almıştır bile, ölüme çeyrek
    kala… ve sen kaç kişi kaldığını düşünürsün ister istemez, gerçekten senin gibi
    olduğunu bildiğin kaç kişinin kaldığını, yeraltından bahsederler kitaplarda,
    iyi bir işi olan ve gelecek kaygısı taşımayan yazarlar bahseder yeraltından,
    bulundukları konumdan net görüyor olmalılar, ve sen ister istemez, her ölümün
    ardından kaç kişi kaldığını düşünürsün, hamam böcekleri, sinekler, ve fareler
    dışında konuşabileceğin kimsenin kalmayacağı o güne kaç kişi kaldığını, ve yine
    de, ve hala, daha çok vakit var, beklemek için, hiçbir şeyin değişmeyeceğini
    bilerek, ve umut etmeyerek, beklemek için.. hiçliğin köpekleri.. dört.. üç..
    iki.. bir..