Etiket: kendimden feragat

  • beş sekiz onüç

    beş sekiz onüç
    artık
    yazamıyorum. eskiden harikulade öyküler yazabiliyorken,, en azından kendime
    göre.. başkalarına göreyse,, hâlâ harikuladeyken.. artık anlatamıyorum..
    her
    şeyin fazlasıyla karışık olduğunu söylemiş miydim? ve artık çözmek
    istemediğimi. artık her şeyin artık
    olduğunu. artıklaştığını.. belirteç anlamında ‘artık’.. bütünüyle tutarlı
    bütünsüzler sözlüğü..
    açıklamalardan
    sıkıldım. her şeyi yanlış bile anlayamamaktan da.. anlayamıyorum. anlatamıyorum
    da. yani bu, ‘anlatsam da anlamazsın’ gibi bir şey değil moruk, anlatsanız da anlasam gibi bir şey..
    neler olduğunu bilen birine fazlasıyla ihtiyacım var. bilmediğim bir dilde de
    konuşabilir hatta, sorun değil.. konuşmasa da olur.. odanın içinde gezinecek
    birine ihtiyacım var. insan olması gerekmiyor.. sivrisinek bile olur amına
    koyyim. yakarca olmaz ama, görünmüyorlar onlar. görebileceğim bir devinime
    ihtiyaç duyuyorum. vantilatör dışında hareket eden hiçbir şey yok.. böceklerimi
    öldürdüler.. bu evde böcek bile yok amına koyim. eski evimizde vardı. eski
    evimizde bir hayat vardı. içerde ve dışarda. aşağıda ve yukarıda.
    bir
    şeylerin kötü gittiğini fark edince düzeltmeye çalışır oysa insan de mi? ters
    giden bir şeyleri yoluna sokmaya çalışır.. öyle de mi lan? yola gelmiyorum.
    kimseyi de yoldan çıkartamadım. istedim ama bunu.. hayatımı düzene sokmam için
    çabalarken birileri, düzensizliğimle bütünleşecek birileri olmadı sanki.
    bir
    sigarayı söndürürken başka bir sigarayı yakıyorum. annem kızınca ben de
    kızıyorum ama, anlamıyor o. hiç anlamadı. bazen anlarmış gibi yaptı sadece,
    anlayabilmek için çabaladı bazen.. ben hiç anlatmadım. yanlış anlatıldım daha
    çok. denedim ama. sustum. herkes aynı şeyleri söyledi. çok sigara içiyormuşum..
    evet çok sigara içiyorum derdim içimden.. her şey içimden.. çok sigara içiyormuşum..
    ölmüyorum ama.. kalbim tekliyor sadece. ama ölücem. bi gün öyle bi ölücem ki..
    a
    forest’de ne anlatır robert biliyor musunuz? robert de mi kim? bi arkadaşım.
    kendisinin arkadaşım olduğundan haberi yok ama. jori de arkadaşım, onun da
    haberi yok. benim hayatımda birileri var, ben onların hayatında değilim. bi gün
    öyle bi ölücem ki, intihar mı cinayet mi karar veremicekler, otopsi de yüksek
    dozda sigara yazıcak. olabilir mi? neden olmasın…
    benim
    herhangi bir şeye, hatta her şeye, gülümseyerek “neden olmasın” diyebilecek
    birine ihtiyacım var. geleceğe değil, bana inanan birine. kaygılardan ve
    umutsuzluktan uzak.. hiçbir şey için de umut etmeyen birine.. cin bile olabilir
    amına koyyim..  şeytanım sana söylüyorum,
    tanrım sen anla. görünen köyün kavalcıları..
    he
    şimdi birileri, gidip “balık alsana lan davar” demiştir içinden, eğer
    duyuyorsa.. (okuyorsa demedim, çünkü yazmıyorum, konuşuyorum). “gidip bi kedi
    veya köpek alsana.”
    benim
    alınmayacak ve kendimiz dışında hiçbir şeye aldırmayacak bir şeye ihtiyacım var..
    çocuk bile olur amına koyyim. ya da bi fare.. benim kendine ihtiyaç duyan
    birine ihtiyacım var. benim kendime ihtiyacım var amına koyyim. asıl mesele bu.
    güçlü
    bi tını dışında hiçbir şeyin aydınlatamayacağı bir gecedeyim. hiçbir şeyin
    aydınlanamayacağı bir günün içerisinde.. ne gece ne gündüz ne de yirmibeşinci
    saatte.. hiçbir şey aydınlanamayacak.. bu yüzden size şu soruyu sormama izin
    verin, this empty flow, the circle did close indeed’de ne anlatır bilir
    misiniz? sözleri yok lan şarkının.. hiç ses yok.. müzik sadece. ve bir isim..
    bi
    gün bi albüm yapıcam. soundproof and dumb olucak adı. kısaltmasıysa s.a.d.
    hiçbir müzik aleti kullanmıcam. sessizlik ve gürültü sadece. vantilatör sesi.
    çakmak sesi. kül tablosunun (evet tablosu, kaç kere söylücem?) yere düşme sesi..
    bir şişeden bardağa akan yokluğun sesi. şifonun sesi. çalan saatin ya da duvara
    çarpan telefonun. satar mı dersin?
    her
    şeyin fazlasıyla karışık olduğunu söyledim. ve artık çözülemeyeceğimi.. artık
    zamansal algıyı yitirdiğimi.. bütünsüzlüğünle güzelsin sen. kafan çok güzel,
    sen mi yaptın?
    bi
    porno yıldızıyla evlenicem. evlendikten sonra da bırakmasın işi, sorun değil.
    en azından haberim olur. bi kaydı bile olur lan hem, izleyecek olduğum için
    değil, salak!.. gizlemeye gerek duymaz en azından.
    melekler
    tanrının mobesesi midir? tamam zaten melekler olmasa da o görüyor her şeyi her
    zaman ama, şahit ya da delil toplamak için mi vardır onlar omzumuz da.
    korkuyorum tanrım senden, bana kendini sevdirir misin? korkum karşı gelmeme
    engel olmuyor çünkü, ya da isteklerimi gerçekleştirmene..
    tanrım,
    var mısın? bana bi kıyak yapar mısın öyleyse? Ölüyorum amına koyayım.
    5ağustos2013

  • Revalüasinasyon

    Revalüasinasyon
    her
    şey o kadar karışık ki.. karışık sadece. gizemli falan değil. karışık. karışık
    bir sandviç gibi belki. içini açsan göreceksin, gizleneni. ve sevmediğin
    şeyleri çıkarman, onu yemeni de sağlamayacak aslında, soğanlar biberler etler,
    geriye hiçbir şey de kalmayacak belki ayıklanandan sonra, ve kuru ekmeğe de
    talim edebilirsin, ama yemeyeceksin, karnın aç olmadığı için değil, sevmediğini
    bildikleri halde önüne bunu getirdikleri için. sevmediğin o kadar çok şey var
    ki..
    her
    şey o kadar karışık ki.. ve bu karışıklık içinde, aranılması gereken, yani
    çözüme ulaştıracak olan, yani bi başlangıç noktası olan, o ipin ucu da yok
    aslında, herhangi bir yerden başlayabilir ve sonunda hiçbir yere
    varamayabilirsin.. işleri iyice karıştırabilir, ve sonrasında sikerim ya deyip
    yarıda bırakabilirsin. ama başlama istencin ağır basıyor, sadece, şu sıralar,
    hepsi bu.
    bu
    bi umut. ve umutla aran hiç iyi olmadı aslında, bugüne dek, hiç iyi. umutsuz da
    değildin aslında, ama her, sana yakılan ışık, ya da senin yaktığının altına
    gelinen, ışık, umut vaatleri ile süsledi ağacın meyvelerini, köklerinin
    barındığı toprak umutsuzlukla kaplı olduğu halde. göremedin, görmek istemediğin
    içindi, bu körlük.
    ve
    şimdi, diyorum ya moruk, her şey o kadar karışık ki.. dün odamı topladım.
    topladım mı, toplarken daha da mı dağıttım bilmiyorum. topladım işte. ya da
    dağıttım. çarptım ve böldüm 31 seneyi kendi kendiyle, onun öncesinde.. ve bugün
    de bir diğer odavari unsur, bilgisayar, hardisk yani, klasörler, yığınla,
    onları toplama telaşındayken, durup, bunları yazmaya başladım, ve gerçekten her
    şey, fazlasıyla karışık görünüyor gözüme.
    bir
    şeyleri temize çekmek de değil bu. ne ben anlatabilirim, ne sen anlayabilirsin.
    anlatılamam da. anılarımdan kopartılan her düşsel görüntü için, bir ömür
    harcayabilirim ama, ama gerçekte var olan o, geçmiş zaman dilimi üzerine,
    düşünmek yorucu. ayıkla pirincin taşını. neden? taşın pirincini ayıklasak daha kolay
    olmaz mıydı? bana öyle geliyor son zamanlar da, bana hiçbir şey gelmiyor
    aslında son zamanlarda, ben de hiçbir yere gitmemeye doğru evriliyorum zamanla.
    oturup hiçbirşey yapmadan ölümü beklemek dışında yapılacak daha iyi bir şey yok
    diye fısıldıyor kulağıma zack, işe git ve eve gel diyor, dilsiz ve sağır ol
    diyor, ve öldür diyor, öldür öldür öldür, önce kendini, ruhen, sonra
    diğerlerini, fiziken, okula bomba koy diyor, fabrikayı kundakla, belediye
    binasına atom bombası at, ağaçları kes ve ay ışığını engelleyebilecek kadar
    devasa bir duvar ör dünya ile güneş arasına, yaşamı sonlandır insanlık için ve
    insanlık adına, tanrının beceremediği şu işi onun adına üstlen, deccal ve mesih
    ya da mehdi ve süfyan birleşecektir aralarındaki düşmanlığa son verip seni durdurmak
    için, tüm dünya içi boş bir koalisyona kenetlenip, karşına dizilecektir, ve
    belki o zaman anlatabilirsin, dinletirsin boşluğu, sessizliğin anlamını her
    türlü anlamsızlığın heba edebileceğini, ve ettiğini, ve yok olma korkusu
    dışında hiçbir şey, kulak verdirtemez o çığlışan ve çığlaşan kalabalığa, yok
    olmanın kabul edilir bir şey olduğu kabullenildikten sonra huzura varılacağına
    dair olan konçertonun notalarına…
    bunları
    diyor zack. fısıldayarak.. ve aynı fikirdeyim derken, geçiştirmiyorum, deniyorum
    diyorum, deniyorum moruk, bi gün anlamıcaklar, hiçbir zaman anlamıycaz,
    tanrı’nın aslında, bizi birbirimize düşman kılmak için, dünyaya yolladığına,
    kendi ağzından bunu söylediği halde, yazdığı tüm kitaplarda..
    *başlık
    revalüasyon ve halüsinasyon kelimelerinin yargısal intifa kapsamında demokratik
    koşulları aklamak için yeniden gözden geçirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır..
    17temmuz13
  • toplumiğne

    toplumiğne
    yazmak
    bir gereklilik midir, yazdığın şeyleri öyle ya da böyle, herhangi bir yerde,
    yayınlamanın, ya da başkalarına sunmanın, paylaşmanın, ardında yatan temel güdü
    nedir?  bir şeyleri yayınlayacak
    olduğumuz için mi yazarız ya da yazdığımız için mi yayınlarız, ve buna benzer
    birkaç soru üzerinde düşünürken, zihinsel sürecim, beni, bunları yazma sürecine
    itti.
    yazmak,
    bana kalırsa, bir tür, kendini var etme biçimidir.  konuştuklarımızı kayıt altında tutamayız,
    sadece konuştuğumuz kişilerin belleklerin de, o da belli kısımları ile yer
    tutarlar. oysa kayıt altına alınan her türlü eylem, düşünme, hareket, bir
    şekilde aktarılma vasfını da taşır. ister bunun bilincinde olalım, istersek
    bilincinde olmadan gerçekleştirelim, kayıt altına aldığımız her şeyimiz,
    aslında bilinçaltında gizli bir 
    ‘başkalarına sunma’ amacını taşır; bu, bir fotoğraf karesinden,
    çaldığımız gitarın sesini kayda almaya kadar geniş bir yelpazede
    değerlendirilebilir.
    o
    halde sorulması gereken soruyu, bir miktar değiştirerek, sorguladığımız amacın
    ortaya çıkış sürecini irdeleyerek işe başlayabiliriz: insan bir takım şeyleri,
    özelliklerini, vasıflarını ya da uğraşlarını kayıt altında tutmaya ne zaman
    başlamıştır? bir anını videoya çekme eğilimi, kameranın icadı ile başlamış
    olabilir, ama ondan da geriye gidersek, bir ressama aynı gereksinimlerle poz
    vermiş de olabiliriz. ama daha da gerilerinde, kafamızdaki resmi, sözel bir
    betimle ile anlatma ihtiyacı, ondan da önce, belki çok önceleri, mağara
    duvarlarına yapılan oymalarda, aynı amacın farklı yansımaları olabilir.
     
    o
    yüzden bence, insan neden yazar sorusundan daha önemli ve öncelikli olan soru,
    insan neden yazdığı bir takım şeyleri saklar ve başkalarına sunar sorusudur.
    cevap kişiden kişiye öznel farklılar seyredecek olsa bile, bir şeyleri
    yayınlama eğilimi, her koşulda, bir şeyler anlatma ihtiyacını da kapsayacaktır.
    ve biz, bu ihtiyacı, yan odada uyuyan kardeşimiz veya babamızla değil, tüm
    dünyaya açık bir hale getirerek giderileceğimizi hissettiğimiz noktada,
    zihnimizde olan biteni, herhangi bir şekilde ortaya dökmeye çabalarız. ve bu
    da, bir kağıt kalem alıp karalamaktan, bir twit atmaya kadar genişleyen bir
    kulvarda, sorgulama yapmamızı gerektirir. ancak, üzerinde durduğumuz konu,
    bunun tam tersine, yayınlama/sunma/paylaşma amacı gütmeden yapılan işlevlerin,
    izleyici odaklı yapılan işlevlerle ayrıştığı nokta üzerinde devam edicek.
    hiç
    kimsenin ilgi göstermediği bir şey için, çaba sarf etmek gerekir mi? hiç kimse
    ilgi göstermiyor olsa bile, insan, kendi için, kendi yaptığı şeylere devam
    edebilir mi? izleyici potansiyeli, yapılan işin sürekliliğine, ne derece katkı
    sağlar. bu durum kişiden kişiye değişen göreceli bir kavram mıdır ve herkes
    içinde bulunduğu koşullarda ek olarak uğraştığı, iştigal ettiği, başlangıçta
    hobi sıfatındaki uğraşı, bu izleyici ve kayıp-kazanç göstergesi sonrasında mı
    profesyonel bir uğraşa dönüştürmeyi tercih eder.
    sonuçta,
    kimse ilgi göstermiyorsa, yaşanılan an içinde, o insan öldükten sonra
    birilerine ulaşması o çalışmanın, ne gibi bir iç anlam ya da amaç
    taşıyabilirdi? dünyayı değiştirme fikrinden ve bu çabadan oldum olası uzak
    durmuşumdur. bazı insanların yaşamlarına, fikirlerine veya bilinçlerine, bilinç
    düzeylerine odaklı çeşitli uğraşlardan da haz etmemişimdir. elbette bir şey,
    bir şarkı, film, ya da bir kitap, başka bir insanın yaşamını tamamı ile
    değiştirip dönüştürebilir. ama, yapılan işin, böyle bir öncelikli ya da ikincil
    amaç taşıması, bana oldukça manasız gelmiştir. sanat, -eğer varsa öyle bir şey-
    can sıkıntısından doğar benim açımdan. insanın kendi günlük ve biteviye
    süregiden mücadelesinin yanında, hayatına değişik bir aroma katma güdüsüdür.
    burada dikkat edilmesi gereken nokta, genel olarak hayata, bütüncül olarak
    dünyaya/insanlığa değil, kendi bireysel öz yaşantısına yaptığı bir müdahale
    olarak tanımlamış olmamdır sanat olgusunu. bu anlamda, söz konusu uğraşı, bir
    kitap yazma eyleminden, günün her hangi bir saatinde, çay demlemeye, hatta
    bulaşık yıkamaya kadar gidebilir. elbette, çay yapmak, sanat dalları arasında
    herhangi bir yere konulmayabilir, ama baktığımız zaman evinde kendi kendine
    resim yapan bir insanın yaptığı tablo da, sanat camiası tarafından, onların
    kendi genel-geçer kriterlerince, kuramlarınca, onanacak kriterlere sahip
    olmayabilir. burada bence önemli olan olgu, neyin sanat olduğu sorgulamasından
    ziyade, sanat yapmanın ne gibi bir işlevinin olup olmadığıdır. ve ben bu
    işlevi, az önce de belirttiğim gibi, toplumsal anlamda bir yapı içinde
    değerlendirmektense, öznel ve içsel bir nitelik taşıyıp taşımadığı noktasında
    değerlendirmeyi anlamlı buluyorum. o yüzden, bence, yapılan iş, örneğin
    yazdığınız yazı, izleyici potansiyelini hesaba katılarak kayıt altına
    alınıyorsa, o işi “sergilenimci sanat” olarak tanımlamayı uygun buluyorum. ve
    sergilenimci sanatın belli bir aşama sonrasında, yapılan iş, getirisi
    kapsamında profesyonel sergilenimci sanat olarak bir üst evreye taşınıyor.
    buradaki getiri maddi veya manevi olarak iki anlamda ele alınabilir. işin,
    parasal bir değerinin olabileceği gibi, o insana basit bir arkadaş çevresinde
    motivasyon açısından bir geri dönüşü de olabilir. ve her ikisi de profesyonel
    sergilenimci sanatın, beğenici düzeyi odaklı bir kıstası merkeze alarak, içten
    çıkma ve can sıkıntısı merkezli oluşma evresini ortadan kaldırabilecek bir
    riski beraberinde getirecektir. bu da kişinin, sanat satan anlamında bir
    “sanatçı” hüviyetine kavuşmasına yol açarak, yaptığı işi, kendi oluş doğasından
    soyutlamasını sağlar. bu süreç, her insanda bu şekilde evrilmeyebilir ama
    günümüz verileri, çoğu “amatör” olarak nitelenen çalışmanın birkaç soluk
    sonrasında neden armatüre dönüştüğünün cevabı olarak tek bir şeyi
    söyleyecektir: sanat işe dönüşünce sanat olmaktan çıkar. ve burada armatüre
    dönüşmesi metaforu üzerinde düşününce, söz konusu durumun nedenleri, daha net
    anlaşılacaktır.
    o
    yüzden, insanlar çok çeşitli biçimlerle gruplandırıldıkları gibi, kanımca şu
    biçimde de tasnif edilebilir, tüm bu argümanlardan sonra; insanlar ikiye
    ayrılır: toplumsal insanlar, toplumun dışında yaşayan insanlar. ne var ki
    zihinsel terminolojimiz ikinci gruba “toplumdışı” yaftasını layık görecektir
    hemen. ikinci grubun toplumdışılığını da, algımız, toplumun dışına itilmiş
    olarak tanımlayacaktır. oysa ikinci grup, toplumun dışına itilmiş değildir,
    aksine etraflarındaki insanlar tarafından bir tür “topluma dahil edilme” çabası
    ile dürtüklenirler, ilk çocukluk evrelerinden ölümlerine dek. onların
    toplumdışılığı, bilinçli olarak toplumu kendi iç evrenlerine, ya da dünyalarına
    dahil etmeyiş olmalarından kaynaklanır. dışlanmış değillerdir, dışlamışlardır.
    ve benim sanat olarak betimlediğim işler, bana göre, bu tip insanlardan çıkar.
    ve bu tip insanlar, yaptıkları işler milyon dolarla ölçülebilir duruma da
    gelse, ya da multi-platinumlara da ulaşsa, sadece can sıkıntısının bir sonucu
    olarak açığa çıkan üretimleri, ölümlerine dek özü itibari ile pek fazla bir
    değişme geçirmezler. yapı olarak, içerik olarak ya da tür anlamında dönüşümler
    olsa bile, oluş halindeki o öznel olma (özgünlük anlamında değil) özelliklerini
    kaybetmezler. ve bu yüzden ben, “kendi kendine yap” (do it yourself) eyleminin,
    başka bir doğurganlık taşıdığını da söyleyebilirim: kendi ‘kendini’ yap.
    “kendini
    yap” deyimi, git kendini becer gibi bir argoya kapı açabilir. ve bu, pek tabii,
    götünü parmaklamak yerine mastürbasyon yapmak olarak da algılanabilir, kişi
    için. buradaki ifadenin seksist ya da homofofik vurgusundan çok, kişiye
    söylenen eylemin, söyleyen kişinin bakış açısından taşıdığı değer ve söylenen
    kişi bakımından kişisel bazda aldığı zevk biçimi önemlidir. “git kendini becer”
    deyimini, söyleyen kişi, “beni tatmin aracı olarak kullanma” anlamında diyor
    olabilir, ancak “kendi kendimi yapıyorum” diyen insan, işe dahil olan bir etken
    olarak izleyici potansiyeli yokken veya hiç olmasa bile, kendi kendine tatmin
    oluyordur. o, dünyayı değiştirmek isteyen bir devrimciden çok, kendi öz
    doğasını korumak isteyen bir tutucu rolündedir. ve kendi doğasını, kendi öz
    benliğini, varlığını, değerlerini korumak için aslında savunmaya bile geçmiş
    değildir. çünkü savunma, saldırı anında ortaya çıkan bir eylemdir. o, toplumun
    varlığını, yapısını, doğasını, ‘diğer’ insanları bir saldırı ya da düşman
    olarak görmez. o, vardır. öylece. olduğu gibi. neyse o olarak. ve ‘diğer’,
    ‘dış’ adlı kelimeler lügatında yoktur. kendiyle barışıktır. can sıkıntısının
    kaynağı ise, onun varlığının, durağan neşesinin, kendi başına
    olabilirliliğinin, bir tür tehdit unsuru olarak algılanıp dönüştürülme çabası
    güdüldüğü anda açığa çıkan sıkıntılardır. savunma bu noktada, bir karşı saldırı
    olarak açığa çıkar. ve can sıkıntısından doğan uğraşlar, “varım” temelli bir
    savaşa dönüşür. ve bu savaş, çoğu zaman, anlaşılamayan, anlamlandırılamayan,
    gittikçe büyüyüp çoğalan kitlelerce, içinden çıkılmaz bir hale
    dönüştürülür.  ve sonunda, kişi, ya pes
    ederek, dışarda herkes gibi, içerde kendi gibi olan  bir rol yapma oyununa başlar, ve can
    sıkıntısından doğan uğraşları “odada bir kağıt parçası” konseptli yığınlar
    halini alır, ya da  dönüştürmeye değil
    dönüşmemeye odaklı mücadelesi, onun bir idol olarak tanımlanmasına yol açar.
    her iki koşulda da, hiçbir şey kazanmamıştır. hiçbir şey kaybetmemiştir de.
    çünkü sonucu belirleyen etken, onun pes edip etmemesi değil, kendi gibi
    kalabilmesine izin veren kitlenin ve getirinin oluşup oluşmamasıdır. ve bu da,
    buraya kadar anlatılan çıkmazın sonucunda, pes eden kişi ile etmeyen kişi
    arasındaki ortak noktanın, birinin belki öldükten sonra yaldızlanmasını
    sağlayan, diğerininse anlamlandıramadığı, anlaşamadığı ve içinde boğulduğu
    olgunun aynı olduğudur.
    Toplum
    bir hapishanedir, kaçmaya çalışanı, ya kendine dönüştürür, ya deli olarak
    niteleyip yalnızlaştırır ya da ulaşılmaz efsanevi bir hayali kahraman/star
    olarak lanse eder. Ve hayali olduğunun nitelenmesi, aynı zamanda, bir tür
    delilik metaforunun da simgesel olarak dışavurumudur.

    29 kasım 2012
  • uaew3-kendimden feragat-giriş yazısı

    önsez-i
    bazen, bir şekilde, yolun sonuna
    geldiğini düşünürsün. bu, zaman zaman, her insanın içinde olabileceği, bir
    duygu durumudur. karamsarlıktan ya da, umutsuzluktan ziyade, ileriyi görmek
    istememekle ilgilidir daha çok. intiharla değil, durup beklemeyi istemekle
    ilgili belki, bi anlamda.. mola vermiş olmak da değil, konaklamak da. yerleşmek
    doğrudan, kenara. kenara çekilmek ya da çekmek de değil ama. kenarda beklemek. önünden
    geçip gidenlerin aptallığına gülerek kimi zaman.
    sen de yapmışsındır oysa aynı
    aptallıkları, ve daha yapacaksındır da. herkes, zaman zaman, aptal olabilir.
    ama herkes aptalı oynayamaz kolay kolay. zor olanın, göze kolay göründüğü durumlarda,
    kafanın içinde dönüp duranları, net sanırsın. görüş açın sisli veya bulanık
    değilmiş gibi gelir sana. görüş mesafen, onyüzbin kilometreden, kimin
    geldiğini, ya da gittiğini, görebilecekmişsin gibi, güvende hissettirir,
    kendini, sana. ta ki, burnunun ucunu dahi göremeyeceğin derecede sarhoş olduğun
    günlerin, sabahına kadar.
    ve öyle zamanlarda, bir baş
    ağrısı eşliğinde, boş duvarların üzerine masa örtüsü örtmeye çalışır gibi bir
    tuhaflıkla, saçma salak kelimeleri, birbiri ile hiç alakası olmayan cümleler
    bütünü haline dönüştürdüğün yazılara dizersin. peşi sıra, çat pat, pata küte.
    üzerinde tek saniye düşünmeden, ve noktanın veya virgülün, hangi anlamı heba
    etmiş olabileceğini iplemeden.
    anlam yoktur ortada, başın
    ağrıyordur, miden bulanıyordur, ama kusamamışsındır, su içmişsindir, sigarayla
    başlamışsındır güne, ama uyanamamışsındır hala, ayılmış olabilirsin ama
    uyanmamışsındır, zihnin uyanmamıştır ve, bilincinde değil de, bilinçaltında
    olan bitenleri, bilinçdışı bir deneyimle itekliyorsundur tuşlara basan parmak
    uçlarına.
    rüyadasın, sen değilsin o. hiçbir
    zaman olmadın. o yüzden yoruma açık olmadı, anlamlandırmak istemediğin, harala
    gürele yazıların.
    buna rağmen, birileri gelip;
    “bilinç akışı” dedi
    “he” dedin, “bilin-çakışı türünde
    yazıyorum”
    “wirginia wolf’a benziyor tarzın”
    “harbi mi? hiç okumadım, adı
    nasıl yazılıyor?”
    “bukowski çakmasısın”
    “çakmağım buk’ta  mı kalmış gece?”
    “senle röportaj yapalım”
    “ama soruları ben sorarım”
    “dergimizde yazmak ister misin?”
    “bi kopya gönderin, boş yerlerini
    karalarım”
    “bir yayınevine başvursana”,
    “sana şimdi bi kafa atarım…”
    böyle alakasız ve ucube, verilen
    cevaplar eşliğinde, geçen zaman içinde, görülen o ki, fanzin paklar bizi.
    temize çıkarmaz belki ama paklar. sonra? sonrasında bir şey olmaz yavru. sonrasında
    bir şey olmaz, çünkü; sonrasında bir şey olmasını veya bir şey olmayı planlarına
    dahil edenler içindir; harikulade sonlar, mutlu başlangıçlar.. düşsel kış
    mevsiminin akustik bahar senfonisi..
    “yazımı okudun mu” der biri, “sen
    benimkini okudun mu olm” diye cevap vermek istersin, küçük erkek çocukların
    birbirine çükünü gösterme eylemi gibi düşleyip, sanatsal her aktivitenin, bazı
    sunuluş biçimlerini. ama “okumadım” dersin, “okuyamadım, iyi değilim bu aralar,
    okurum sonra.”
    “noldu, neden iyi değilsin,
    yapabileceğim bir şey var mı?” bile demezler ve bu daha iyidir, çünkü,
    anlatamazsın, yapabilecekleri bir çok şey olsa da, söylemezsin onlara,
    zihnindeki terazinin yalpaladığını bu aralar. kelimeler boğazına düğümlenir,
    elin tutulur, nefesin sıkışır, gözlerin parıldarken gecenin ortasında.
    ve okursun sonra, ve
    yorumlamazsın, çünkü yorumlarsan, cevap hakkı doğar. ve bu hakkı onlar, senin
    onlara yaptığın gibi, kısa ve net ve içten bir “eyvallah” ile kullanmaz. ya bok
    atarlar ya göğe çıkarırlar. arada kaldığını, arasında kaldığını, her şeyin,
    hayatın boyunca, bilmeden..
    ve insanlarla aranda kalması
    gereken hiçbir şeyi, mobese kamerasının torunuymuşsun gibi nakletmeyeceğini
    bilmedikleri için, “abi bunlar gerçek mi” derler, “ben gerçek değilim ki onlar
    olsun oğlum” dersin, inanmazlar. sen de inanmazsın. tanrıya bile inanmazsın
    aslında, varlığına inanırsın, doğru söylediğine inanmazsın, doğruyu
    söylediğinde de, pis bir sırıtışla karşılaşırsın.
    ve her şeyden önce ya da her
    şeyden sonra ya da her iki boşluğun da arasında, eve sarhoş gelir, sabah rüyada
    uyanırsın. baş ağrısı, sigara ve, altın vuruşa ortak bir kahve eşliğinde,
    tuşlara basarsın, üzerinde tek saniye düşünmeden.
    ve bu bölümde, işte öyle, ulvi
    eserler mevcut, ulvi falan değiller gerçi, ama arada eserler bana,
    pelerinlerini noterde unutmuş emanetçiler. ya da daha doğru bir deyişle, orospu
    ilzam perileri. (evet ilzam bilader, yanlış yazarsam söylerim demiştim daha
    önce de mi?)
    önemi yok, hemen hemen hiçbir
    şeyin, hemen hemen hiçbir yerde, ve hemen hemen de hiç olmadı.
    şimdi, eğer okuyacaksanız, bu
    bölümdeki metinleri, cümle nerde bitti diye aramayın, cümle yok, sonu nasıl
    diye merak etmeyin, sonuca bağlanan bir olay yok, bütünlük aramayın, çünkü akış
    yok. geldiği gibi giden –gelişigüzel?- kelimelerin, bıraktığı izler, belki
    size, çıkış kapısını da gösterebilir. giriş kapısını ben tarif ederim: sağdaki
    ilk sayfadan bir arkaya dönülüyor. sonra bir yana ve bir arkaya şeklinde
    ilerleyerek, sizi leyleklerin getirdiğini ve kelebeklerin de belki bir gün
    yaşamayabileceklerini, öğrenirsiniz. belki.
    her şeyin, ‘belki’ üzerine
    kurulduğu bir dünya da, şanslar ve tesadüfler, beklentilere teğet geçer. yoksa
    siz hala kontrolünüzü yükletmediniz mi? iyi şanslar. dördüncü bölümde görüşmek
    üzere.. eyvallah.
    girdo

    12kasım2012
  • kendimden feragat 193

    Kendimden
    feragat 193

    bir videoya denk
    geldim. Kaç kez izledim bilmiyorum. İyi görünüyorlardı, görünenler.. Ama
    insanlar zaten genellikle, başkalarının yanında iyi görünürler öyle değil mi?
    Ya da kendilerini iyi hissettikleri, ya da hissedebileceklerini bildiklerini
    dönemlerde karışırlar insan arasına, eş-dost da zaten böylesi zamanlar dışında,
    bir fazlalıktan başka bir şeymiş gibi görünmez insana. En azından bana öyle
    olur. Ve beni tanıyanlar alışkındır, zaman zaman günlerce, hatta haftalarca,
    ortalıktan kayboluşlarıma. Ama galiba pek azı farkında, bir gün, yıllarca
    ortalıktan kaybolacağımın, hatta sonsuza dek.. ve günden güne, ve geceden
    geceye, o anın yaklaştığını hissetsem de, kendi içimde, bir tür mücadele
    veriyorum, pes etmek ve etmemek arasındaki hassas denge, ortasındasın, bir tahterevalli
    gibi hatta teraziden daha çok, bir o tarafa bir bu tarafa kayıp duruyorsun
    üzerinde, bir orası ağır basıyor bir burası, bazen iyisin, bazen kötü,
    genellikle kötü olduğunun bilincinde olsan da, çaktırmamaya çalışıyorsun hiç
    kimseye, elinde olsaydı, gözlerinin dışardan görünmesini engelleyen bir set
    çekerdin, gözlük de sevmiyorsun ama, siyah gözlükler, soğuk buluyorsun, ve
    bazen anlar insanlar, sadece bazen, ve sorarlar, hayırdır durgunsun diye, bir
    şey mi oldu? Ne oldu ki diye sormak istersin, bugüne kadar ne oldu ki, hiçbir
    şey olmuyor.. ama anlamazlar, ve eminim sen de şu an hiçbir şey
    anlamamışsındır. Ama yazıyorum işte, niye yazıyorsun? Bir tür tıkanma hali,
    olup biten ya da olmadan biten her şey karşısında, tüm iyi bir his barındıran
    niyetler karşısında, niyetlerin karşısında, durup kendini sorgulamana,
    sorgulatmana yol açan, insan tahayyülleri. Tuhaf olduğumu biliyorum. Hayatım
    boyunca garipsenmişimdir, kendimi garipsemediğim halde üstelik. Oysa, kendini
    başkalarının gözünden değerlendirmek, ve ona göre bir karar vermek, insanın
    yapacağı en kötü tercihtir. Kendi kararlarım, ya da kendi aynamın bana
    yansıttığı imgelerden sonra, yanılmış da olabilirim, ki yanılmışımdır da çoğu
    zaman, ama böyle bir durumda da, insanın yapacağı en akıllıca şey, kendini
    suçlamamaktır. Ben başkalarını suçlamaktan uzak oldum hep. Her şey kendi
    seçimim, o zaman birinin yüzünde bir tokat patlaması gerekiyorsa, o da kendi
    yüzüm olmalı dedim, tokadı atan el de kendi elim.. sonra durdum. Sakinleşmek
    gibi yani. Saate bakarsın ve yelkovanın hâlâ hareket halinde olduğunu görünce
    anlarsın, zamanın da hâlâ geçip gitmekte olduğunu.. geçip gitmeyen şeylerin
    üzerine, zihninin içinde, bir örtü örtmeye çabalarsın. Bu genellikle, alkol ve
    sigara ikilisi ile, yapılabiliyor sanılır, ama sabah uyandığında, ölümcül bir
    baş ağrısı, mide krampları ve öksürük ve öğürtülerle, sadece berbat bir gece
    yaşadığını ama hiçbir şeyi geride bırakamadığını anlarsın. Birikir sadece. Bir
    şeyler biriktikçe, sen eksilirsin.. eksildikçe, yeni bir şey almaz, boşalan
    yeri. Boşalırsın sadece. Giderek daha da boş bir adam olmaya başlarsın. Ama
    insanlar sever yine de, o boşluğu. Gelirler. Gelirler ve sen bir yere
    gidemezsin. Gittikçe daha çok gidememeye başlarsın. Yol alamazsın yani.
    Yelkovan döner, her bir turunda, akrebi de bir adım ileri taşır, sen de kendini
    akrebe benzetirsin saati izlerken, insanlar etrafında döner durur, iteklerler,
    sabah telefon çalar, yataktan kalkmak istemiyorsundur, seni çok seven vardiya
    amirinin yardımcısıdır arayan, işe gelmicek misin der, gitmek istemiyorsundur,
    ama gidersin, çünkü gitmek zorundasındır. Eve geldiğinde, annen yemek der,
    yemicem dersin, yersin ama, o hatırlatır, sen de yersin. Arkadaşın arar, girdo
    dışarı çıkalım. Çıkmak istemiyorsundur. Ama çıkarsın. Ve bir şeyler anlatırsın,
    gayri ihtiyari, absürt bir tiyatrodur yaşanan her şey, anlatırsın,
    trajikomiktir yaşanan, ve gülerler, ağlamak istersin. Bunun yerine bir sigara
    yakarsın. Ölüceksin derler, ölmezsin. Bi gün ünlü bir yazar olucaksın der
    hatunun teki, güler geçersin. Ay da beşyüzmilyona evden çıkmamayı kabul
    ederdim. Hiç çıkmamayı. Çalışmadan gelebilecek bir beşyüzmilyona fitim. Evde oturucam.
    İzin vermezler ama. Çalışmak zorundasındır. Ve işe gidemediğinde annenle
    tartışırsın. Salak salak şeyler yazdığında, birileri seni kutsar, ama nasıl
    olduğunu düşünmezsin, birileri sorana kadar. Napıyorsun? Hiç.. koca bir hiç.
    Düşünüyorum sadece. Düşünüyordum. Artık onu da yapmıyorum. Matah bir bok
    değilim, çünkü herkesin başına gelebilecek ve herkes de vuku bulabilecek,
    duygular, durumlar ve yaşananlar hakkında, üç beş şey zırvalıyorum sadece.
    Sonra biri geliyor ve sana seni sevdiğini söylüyor. Görmezden geliyorsun. Biri
    evine davet ediyor. Gitmiyorsun. Arkadaşın arıyor. Açmıyorsun. Yoo açıyorsun
    aslında, telefonu duvara fırlatınca içi açılıyor. Sonra üzerine kahve
    dökülüyor. tuşları bozuluyor. Ve gözleri ile görene kadar inanmıyorlar,
    telefonunun tuşlarının bozuk olduğuna ve bu yüzden mesaj yazamadığını, telefonu
    bazen açamadığını, ve bu halden hoşnut olduğunu. Sürekli çalışmaktan şikâyet
    ettiğini söylüyorlar, sanki paradan veya parasızlıktan dert yanıyormuşsun gibi
    hissediyorlar. Oysa para sikinde bile olmuyor. Daha çok param olsaydı diyorsun,
    daha kaliteli sigara içer, daha çok alkol alırdım. Hepsi bu. Değişen ne? Koca
    bir hiç. Araba almayacağım. Ev almayacağım. Benimle evlenmeyi ya da yanımda
    sonsuza dek kalmayı kabul edecek tek bir hatun bile göremiyorum. O halde
    yaşayalım diyorum. Acı tiyatrosu mu bu? Ben öyle düşünmüyorum, insanlar öyle
    zannediyor. Zaten insanlar her şeyi zannediyor, asla emin olamıyorlar. Ama
    kendilerinden eminmiş gibi davranıyorlar sürekli. Sonra da bu yüzden acı
    çekiyorlar. Ben her şeyden emin olduğum için çekmişimdir acı, çektiysem de,
    keşke hiçbir şey bilmeseydim diye bu yüzden diyorum sık sık.  Hiçbir şey bilmeseydim. Kendimi tanımasaydım.
    Salak ufacık bir afrika kabilesinde bir ilkel olsaydım mesela. Ama olmadım.
    Onun yerine, büyüdükçe daha da yabancılaştığım bir tımarhaneye kapatıldım.
    Modern hayat ve onun harikulade havai fişek gösterisi.. göz alıcı ihtişamlar. Arzulanan
    ve gerçekte var olan her zaman birbirine zıttır oysa. İçinde bulunduğumuz
    durumdan hiçbir zaman hoşnut değilizdir, farklı bir şeyler arar dururuz,
    yaşamımız boyunca. Bize, iyi hissettirecek, can sıkıntımızı geçiştirecek bir
    şey. çoğu insan, aşka, farkında olmadıkları böylesi bir duyguyla kapılırlar.
    Sonra gene canları sıkılmaya başlar ama.. kararsızlıklar bütününden başka hiçbir
    şey değiliz. Çoğu zaman, gerçekte neyi düşlediğimizin bile farkında değiliz.
    Baş döndürücü bir hızda konuşup duruyoruz sürekli, baş döndürücü bir hızda
    yaşayıp gidiyor, baş döndürücü bir hızda değişiyoruz. Biz değişince, bir şeyler
    değişecek sanıyoruz çünkü, kendimizi değiştirme, ya da geliştirme çabaları. Hayatta
    kalma mücadelesi. Daha iyi bir iş. Daha iyi bir eş. Hatta, daha iyi bir çocuk..
    girdo ne zaman evleniceksin? Sokaklanıcam ben. O ne demek lan? Benimle sokakta
    bile kalmayı göze alabilecek bir hatun bulursam demek.. ama aramıyorum. Bazen
    bulduğunu sanırsın. Hepsi bu. Ayakların yerden kesilir. Sonra boşluğa düşersin.
    Durursun öyle. Durumdan bir sonuç çıkarmadan durursun. Bir şeyleri biliyorken, bilmezden
    gelmek, inanmak istemediğin içindir, gerçekte var olana. Devam eder eder eder.
    Öyle bir noktaya kadar devam eder ki.. çalıştığın makinenin mengenesine elini
    sokup, hatta başını sokup, bilmem kaçyüz kilo basınçla beyninin ezildiğini
    düşlersin. Yataktan düşürülmüşsündür sanki bir gece yarısı. Yatak okyanusun
    ortasındadır sanki. Düştüğün yerde, imdat diye bile bağırmak içinden gelmez
    oysa. Ve zaman geçer geçer geçer. Daha da çok içine batar, derinliğini
    ölçemediğin o boşluk. Ve salak işlerine, ve salak yaşam biçimine, kaldığın
    yerden, devam edersin. Eder gibi yaparsın aslında. Sıkışırsın. Ve gitmek
    istersin ama gidebileceğin bir yer göremezsin. Her şey birbirinin aynıdır.
    Hatta her şey siyah ve siyahın tonlarından ibarettir. Seçemezsin hiçbir şeyi.
    Net değildir. Gelecek gölgelerden ibarettir. Geçmiş bir gölge oyunu gibidir. Ve
    inat edersin. Bir mücadele içindesindir. Kimse göremese de verdiğin savaşı. Kendinle
    savaşıyorsundur daha çok. durmak ve durmamak ile. Kalmak ve gitmek ile. İntihar
    değildir düşündüğün. Seni hiç kimsenin tanımadığı ve hiç kimseyi tanımadığın ve
    tanımayacağın bir yere göç etmektir. İnterneti geç, elektriğin bile olmadığı
    bir köye. Kalırsın. Dur bakalım neler olacak hissi ile değil, dur bakalım başka
    neler olmayacak diye belki. Çünkü hiçbir şey olmaz. Olan şeyler de, senin
    umurunda olmayan şeylerdir. İnsanlar iyi yazdığını söyler. Umurunda değildir.
    Fanzinler bir sürü bir sürü gider. Umurunda değildir. Bir sürü insan bir şeyler
    geveler. Duymazsın. Hatunlar sana yazılmaya çalışır, görmezsin. Tuhafsındır çünkü.
    Embesilsindir hatta. Okula yazılırsın. Hayatını bir şeyle doldurmak istediğin
    içindir bu. O boşluğu, boş boş bekleme saatlerini, boş bir uğraş, hevessiz bir
    amaç uğrunda, çarçur etmek. Sonra, biri gelip, sigarayı bırak der. Sigarayı
    bırakayım öyle mi? Ama seviyorum onu. Güzel bir ilişkimiz var kendisiyle. Lüks
    bir kancık kendisi, farkındayım, ama hiçbir şey yapmadan durup, hatta hiçbir
    şey de düşünmeden, durup, duvarlara bakarken, yakılan bir sigaranın, dumanında
    boğduğun, o kadar çok şey vardır ki.. vardır sadece.. hep vardır. Hepsi bu. Öyleyse
    bir sigara yakalım, kalp atışlarımız teklese de, her nefeste. ölümü alt
    edemeyiz sonuçta, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak, en iyisi.. her türlü korku,
    insanı sakat bırakan bir itki taşır. Ve mantık, insan zekasının çıkara dayalı
    savunma mekanizmasını işleme koymasıdır.. başka bişe değil. benim gözümde tabii
    ki.. ben duygudan yanayım. Mantığı sikip atalı, yıllar oluyor.. o halde, bir
    sigara daha.. siz de yakın bi tane.. 6.11.2012
  • uaew3-kendimden feragat-çıkış yazısı

    ě-җΐĽ-ə
    bir sonraki bölümün adı, “şiir
    değil bu” olacak. çünkü onlar şiir değilmiş abi. öyle karar verdi, yüksek
    edebiyat tahsis ve tahkik kurulu. he bazıları bunlara da fanzin, kitap vs değil
    diyor gerçi. herkes, her şeye bir şeyler söyleme derdinde zaten.. herkes,
    yapılan her şeye bir kulp takabilmenin peşinde. çünkü, pamuk prensesteki şu
    cadının aynasına sahip herkes. kendilerini görmüyorlar yani, o aynada. ayna
    ayna söyle bana, var mı benden daha iyisi bu dünyada. bir karşılaştırmadan
    ibaret her şey. sanki çan eğrisine tabiyiz hayatın içinde.. tanrı olsaydım,
    kullanılması yasak kelimeler ve hissedilmesi günah duygular şunlar olurdu: “en
    iyi”, “en çok”, “en güzel”, vs vs. ve “mükemmel” kelimesi şirke girerdi.
    ayaklarım ağrıyor. iş yüzünden
    elbette. siktiğiminin işi yüzünden. çalışmak zor. çalışmak zorundayız. zor olan
    her şeyin zorunluluk olması üzerine düşünüyorum. çoğunluğa ayak uydurmak
    zorunda bırakılmak, ve onların hız deliliği yüzünden, tempoyu tutturamayıp,
    sürekli bi yere takılmak. ve herkesin seni geçmesi. yerinde saymana bile izin
    vermezler oysa. yerinde sayamazsın, her gün yenilenmelisin. ve emeğinin
    karşılığını alamadığını düşünürken işçiler, sana göre orada verilen emeğin bile
    bir anlamı yoktur. ve karşı durulması gereken şey, hak ettiğini düşündüğün
    karşılığı alamıyor olmandan ziyade, doğrudan, hak etmek kavramıdır. bu kavramı
    aşabilen insanlar arasında olur, paylaşım denilen şeyin, en üst boyutu. ve
    toplum adlı şeyin en ilkel evresinde, yani avcı-toplayıcı dönemde vardır
    sadece, o. gerçek iş bölümü denilen şey, sadece ordadır. sonrası, rol
    bölümüdür, iş bölümü değil. işveren-işçi bölümü gibi yani. amir-operatör bölümü
    gibi. baba-çocuk gibi. abi-abla gibi. sanatçı-fan gibi. toplumsal iş bölümü
    değil, toplumsal rol bölümü. aksini mi düşünüyorsunuz? kapışak? öne süreceğiniz
    tezleriniz, kişisel çıkara dayalı olmayacak ama.. nokta. (ve girdo masadan
    hışımla kalkarak, tuvalete doğru yönelir) [27ekim2012]

  • tekomatik

    tekomatik
    duruyorum öyle. yapılacak onca
    işe rağmen, gerçek anlamda hiçbir şey yapmadan. durup düşünmüyorum bile, sadece
    duruyorum. duruyordum.. şimdi başladım düşünmeye.. aslında düşünüyor sayılmam.
    sadece şu an, durmamaya başladım. yazıyorum.. hiç olmazsa hala yazabiliyorum.
    onca zaman sonra. ama gerçekten düşünmüyorum. taramalı tüfek gibi kullanıyorum
    klavyeyi. her bir harf, ruhuma batan iğnelerin, geri çekilişi, ters açıdan.
    hala ringdeyim. bir savaş
    vermediğimin farkındayım ama. bir savaş vermiyorum. bir savaşın içine istemeden
    dahil olduğum için, düşmanımın eskimiş silahını, (çünkü sürekli ekipman
    tazeliyor pezevenkler) ona karşı kullanıyorum. kullanmak zorundayım. savaş
    karşıtı değilim. barış yanlışı hiç olmadım. ama onların kendi aralarında
    düzenledikleri, anlaşmalı maçlara karşı oldum hep.
    çünkü onlar anlaşıyorlardı, ya da
    anlaşamıyorlardı, paylaşıyor ya da paylaşamıyorlardı, ama hakem bile
    olamıyorduk. teknik direktörlüğe bile kabul edilmiyorduk, takımı sahadan
    çekeriz diye. sadece, seyirci ve oyuncuyduk, ve oyunu iyi oynamazsak, sakat
    kalmamızın hiç bir sakıncası yoktu.. sayımız, bir bölgede, tehlikeli bir
    boyutta azalıp çoğalmasın yeter.. gerçi bu sefer de, göç ettirilirdik, dengeyi
    sağlamak adına..
    ne diyorum? farkında mısın? bir
    biz’den bahsetmiyorum, bir siz’den de bahsetmiyorum. birliğin dışındayım, ama
    tekil olamıyorum, iznim yok! odamdayım şu an.. hepsi bu.. duruyorum öyle.. yani
    saatlerdir duruyordum. beni dururken pek az görürsünüz, sürekli bir
    koşuşturmaca içerisindeyimdir, odanın içinde bile. bedensel veya zihinsel
    akışlara gebe, bir dramatizasyon bu. müzikli bi draje.
    odamdaki gürültü, gün içindeki,
    zihnimi işgal eden gürültü kirliliğine karşı, bir tür filtre görevi görüyor.
    uzanıyorum. ne gündü ama. adımın sadece, “işçi” olarak tarif edildiği,
    ve altına imza atmak zorunda bırakıldığım, ve bunu ret ettiğim için, onlarca
    sorgudan geçirildiğim bir gün.
    dedim ya, istemeden dahil
    edildiği bir savaşta, kendi ruhunu koruma ve kutsama görevini, kendi kendine
    verdiği kendi görevini, kayıpsız tamamlamak dışında, başka bir dert edinmeyen,
    bir adamın, ninnilerini dinliyorsunuz şu anda..
    aslında okuyorsunuz ama dinliyor
    da olabilirdiniz, çünkü yazılarım sadece, içimden konuştuğum şeyleri, dil
    yerine parmak kullanarak, dışarı aks ettirdiğim, bir tür navigasyon. navigasyon
    mu? evet öyle! sağır mısın? ve ayrıca evet, ninniler.. hani çocuklara,
    uyumaları için, annelerinin okuduğu şeylerden.. ben uykudayım çünkü. uyanmış
    olan sizlersiniz.. sağa sola da, üzerinde “uyanın artık” yazan
    etiketler asan sizsiniz.
    söz konusu mesele, kendisinin,
    kendi varlığının, bir etiket olarak asılması noktasına gelince, ismini
    vermekten bile kaçınan.. sürekli olarak toplu hareket halinde olan. topsuz
    alanda, formasının üzerindeki numarayı bile sökebilecek kadar, tedirgin, plakasız
    araçlar gibiyiz.. işyerinde her konuda itaatkarken, barda isyan ediyoruz her
    şeye..
    dün danıştaydan aradılar beni..
    yani annem öyle dedi.. “senin ne işin var ki danıştay da” dedi. ben de geçen
    gün biraz sert gittim yazarken galiba ve birileri birileri ile kulaktan kulağa
    oynadı diye düşünüp sevindim. yanılmışım. danıştay değil danışmaymış.. iş
    görüşmesi. danışma demişler. ne alakaysa?
    annem “kim arıyordu” deyince,
    herif, işyerinde çalıştığı bölümün adını veriyor. telefona ben çıksaydım, başka
    bir yere bağlayacaktı belki.. ben de o kadar cahilim ki, biri şikayet edilirse,
    kim arar bilmiyorum.. danıştay ne ki?
    “size bir konuda danışmak
    istiyoruz, acaba kürtajı çaktırmadan nasıl yasaklayabiliriz?”
    “bi referandum yapın, porno
    sitelerinin yasal ve beleş olması gibi bir maddeyi, kürtajın yasaklanması ile
    aynı pakete dahil edin, maçın galibi sizsiniz”
    “ama o zaman imajımız sarsılır
    girdo bey”
    “ben düzerim, şey pardon,
    düzeltirim, imajınızı, yeni seçimlere ampul yerine çeşme amblemi ve başka bir
    isim altında tekrar gireriz”
    “isim önerileriniz nedir
    acaba efendim?”
    “asalet ve bandırma partisi
    olsun”
    “bandırma nedir efendim?”
    “balıkesirde bir yer,
    balıkesir bilinçaltımda derin acıların eşkenar merkezlerinden biri”
    “ülkenin güvenini
    bilinçaltınıza teslim etmemiz sizce doğru mu efendim?”
    “verdiğiniz kararları, zaten
    bilinçaltımızdakileri çözmek üzerine şekillendiriyorsunuz, sorun olmaz, işin
    içine bilinç katarsanız bitersiniz, o kelimeyi lügatınızdan silin, kimse
    hatırlamasın bile, sizin dışınızda kimsenin bilinci yerinde olmamalı”
    sonra telefonu kapattık. işe
    alınmadım kısaca.. kısaca, işe alınmıyorum, işten atılmıyorum, ve her şey
    olağan hızıyla devam ediyor. ne bir artma ne de azalma, sabit, stabil.. sonra
    işe gidiyorum, pazar günü işi ektiğim için, bu arada bizim işyerinde hafta
    pazartesi değil pazardan başlar ve hafta tatili yoktur, ve kimsenin bu konuda
    şikayet ettiği de yoktur. siz insanlara yediyüz lira maaş verirseniz, ve onlara
    “günde onaltı saat çalışır mısınız” derseniz, hemen “evet” derler, ek para kazanacaklardır,
    ve para her şeydir. para her şeyi satın alamaz, ama herkesi satabilir, açık ve
    net mi? benim saatim 2buçuk küsur lira şu an.. kol saatim değil, bir günümün
    yirmidörtte biri. kol saatimin yirmibir yıllık geçmişi vardı kolumda, ta ki..
    neyse, küfretmicem. devam edelim.
    sonra işe gidiyorum. pazar günü
    işi ektiğim için bana, cumartesi işe gitmemişim gibi, bir tutanak düzenleniyor.
    tarih cumartesiye ait. çakıyorum mevzuyu ama çaktırmıyorum.
    “ben pazar gelmedim burda tarih
    yanlış” diyorum
    “ne önemi var ya ha cumartesi ha
    pazar” diyorlar
    “olsun” diyorum, “düzelttir
    imzalarım”
    aracı eleman, “ya
    abi imzala geç, işim gücüm var daha” diyor
    “imzalamam” diyorum, yukarı
    çağrılıyorum, yukarı, yani aynı miraç gibi, geçiyorum bir bir katları, tanrı katındayız,
    soruyor:
    “senin sorunun ne?”
    bu arada, arada kaynayan mevzuyu
    çaktınız mı? hata yapmadılar, pazar çalışmıyor onlar, resmi kağıtlar üzerinde..
    çünkü haftanın yedi günü işe giden bir insana, adı batasıcalar cemiyetine mensup olan üst düzey düzenbazlar,
    yedinci gün için çift yevmiye gibi bir kıyak geçmişler, sağ olsunlar.. sağ olsunlar
    mı? yapılan hiç bir kıyak karşılıksız kalmaz! çeliştim gene.. onlar hiç
    çelişmezler, bir madde, başka bir maddenin sıvası olabilir bazen.. hepsi bu.. o
    yüzden adı anasaya olabilir. içerisinde iki olumsuz takı var, a ve na adında,
    anormal, namüsayit. a-na-yasa. kendilerini çifte korumaya almışlar, tanrı
    katında.
    neden hep tanrı katında diyorum? çünkü
    onlara göre, şöyle bir algı var; ve bu algıyı, kendi kümelerine dahil ettikleri
    bazı civcivlere de kanıksatmışlar:
    “bir işçi işten kaytarıyor
    ve ona söylenen günlük çalışma temposunu yerine getirmiyorsa, kazandığı para
    haramdır ve öte alemde sorgusu ağır olur”
    “iyi ama, ben de hak ettiğimi
    kazanmıyorum ki” dersin, derim yani, benim dışımda başka bir enayi, böyle
    bir cümle kurmazdı. bunun gibi binlerce cümlem var. “sendika gelsin
    mi” sorusuna da “evet” diyen tek tük hıyardan biri de benimdir,
    koca işyerinde. ne güzel ne güzel, devam edelim. güzel bir sokağa çıkartıcam
    sizi. sağdan düz gidip, sonra sola dönücez, az ilerden gene sağa, falan filan,
    bakıcaz ki, ne yöne dönersek dönelim, hep aynı yola çıkmışız..
    devam edelim. edelim mi? ben
    ediyorum. açmazlarınızı, kapamak zorunda kalarak üstelik. kağıdı çok iyi
    karmışlar, falım çıkmadı hiç. ama hep değişik yerde tıkandığımız algısı
    üzerine, çok güzel bir emprovize resim yutturmuşlar bize. gerçi arada resmi,
    revizyonist bir algıyla, açmazdan çıkmaza sokabilecekler de olur. olmadı değil;
    post-post-post-post anarkia. (ben ordayım, sen hala yüz yıl geride misin
    girdo?)
    onbin yıl gerideyim amına
    koyayım. ve geriden gelmiyorum. orada kalmayı seçtim. durdum yani. hala hiçbir
    şey değişmedi. din yerine demokrasiyi transfer ettik insanlık olarak, hepsi bu.
    her şey hala aynı!
    ne diyordum gonzales?
    “ben de hak ettiğimi
    kazanmıyorum”
    “ama sen anlaştın, adam sana
    maaş şu kadar dedi, kabul ettin”
    o noktada, mavi ekran veren
    zihnimi deniz zannedip hülyalara dalıyorum. sonrasında, evet sonrasında:
    saatlerdir hiçbir şey yapmadan
    duruyorum. düşünmüyorum bile. hiç düşünmedim. mantık, duygu barındırmadığı
    sürece, işinize yarar. duygularım, mantığı hesaba dahil etmediği için, işe
    yaramaz bir hale geldim. özet bu. devam edelim..
    sonrasında, tanrı katına
    çıkıyorum işte, ara basamaklarda, imzayı ret edip. ve soru, aslında bin asrın
    sorusu olup, güneşin üzerine yazılmalıydı ki, her sabah hatırlayalım dünyaca:
    “senin sorunun ne?”
    herkesin bir sorunu var. ve
    herkesin bir sorunu olduğunu, anca facebook ve twitter hayatımıza girince
    keşfettik. tek sorunumuz; “ben burdayım böyleyim ben de varım yaşıyorum
    beni fark edin halelo kız naber” demekmiş. ya da asıl sorunlarımızı
    unutmak adına suni gündemlere kapılıyoruzdur.
    ister boyalı basın, ister
    alternatif basın üretsin, gündemler sunidir çünkü hiç değişmezler. sen haber
    paylaşmak veya takip etmek ve sonra sokağa çıkıp “holale devrim özgürlük
    halole” diye bağırmak ve arada birkaç banka camı kırıp biraz gaz solumak
    yerine, gidip ağaç kesen bir makineyi sabote etseydin, işe yarar bir eylem
    yapmış olurdun. anladın mı beni devrimci sülalenin en asil biladeri. tartışmaya
    kapalı bu bir konu benim açımdan, ALF-ELF ve bilimum benden yana olan
    primitivist yapılması gerekeni yapıyordur, nokta!
    ne diyordum jessika?
    yalnız olmaktan nefret eden, yalnız
    duramayan, insan ırkı. odamızdaki sessizliğin çözümünü bulunca, rahatladık..
    ekrana bi kaç insan monte ediyoruz, işlem tamam.
    “aa ama” diyor bana,
    “ihtiyaçlar yönlendiriyor teknolojiyi, günümüz dünyasında, değişen
    dünyada, modern dünyada, nasıl ki, cep telefonu gerekliydi, şartlar bunu mecbur
    kıldı, bugün işinden evine gelen ve yalnızlaştırılmış insanların nefes alma
    dertleşme konuşma ihtiyacını gideriyor sosyal paylaşım ve…” herif,
    sürekli evinde net üzerinde birileriyle konuşunca, nefes alıyormuş.. biyolojiye,
    onlinetasyon adında bir solunum sistemi ekleyelim.
    odamdayım. hiçbir yerde
    olamıyorum. işyerinde işte değilim. evde, evde değilim. nette, nette
    değilim.  kimseyle konuşamıyorum.
    kendimle konuşuyorum. ona da kulak misafiri olan yok. bu durum, giderek,
    giderek, iç çarpımlarımının deklanşörüne
    daha seyrek basmama neden oluyor;  hiçbir
    şey görüp duymamaya, zamanla hiçbir şeyi algılayamamaya doğru gidiyorum. hani
    bazen keşfediyorsunuz ya, sizler, balta girmemiş ormanlarda ilkel topluluklar,
    ben de zihinsel devinimde ilkel sınıfına dahil edilebilirim yakında, onlar
    nasıl ki uçağa ok yolluyorsa yani.. ya da boyalı basının kamerasını anlamıyorsa
    kendi dünyalarında bir yere koyamıyorlarsa.. sa..
    anlaşılamamaktan şikayetçi
    insanlık.. anlayamamaktan şikayetçi olması gerekirken..
    sonra sen, üç yaşındaki çocuksun
    abi, elinde bir uçan balon, ve büyüyorsun ama balon hep elinde, bilmem kaç sene
    geçiyor, sana sürekli büyüdüğün hatırlatılıyor ama balon hep elinde yani,
    sımsıkı tutmuşsun, bırakmıyorsun, ama bırakıcaksın, sadece tek başına izlemek
    istemiyorsun onu uçarken, giderken, bir yerlere, gökyüzünde kaybolurken, sonra,
    sonra gelip, “a, gel beraber izleyelim” diyor biri.
    bırakıyorsun balonu. aynı anda
    patlatıyor. daha ip elindeyken. ve elinde patlamış mısır var bu sahnede
    diğerinin. elindeki patlamış uçan balondan sapan yapıyorsun sonra işte. yok
    başka yapacak bir şey.. kayışı kopardın.. intiharı aştın. seri katil olma
    yolunda ilerliyorsun.

    22.haz.2012 – 06:30
  • asistol

    asistol
    izliyorum sadece, duyuyor ve görüyorum,
    ağzımdan iplik parçaları sarkmakta. terzilerim sıkı çalışmış..
    birinin işe yetişmesi gerekiyor, bir
    diğerinin okula.. çalan telefona bakma nezaketini göstermeyen biri, iptali
    tuşlayıp cebine atıyor. bir diğerinin, balkondaki çiçekleri sulaması
    gerekmekte. biri gazete dağıtıyor motorla, bir diğeri gözlerini açmakta
    zorlanırken sigarasını ateşliyor ama kibritle, yeniliğe açık değilim onun gibi
    ben de, yaşamımızı kolaylaştıracağı söylenen her şeye karşı itkisel bir tepki
    duyuyorum bitkisel hayatta olduğum sanılsa da. bir diğeri sevgilisinin ellerini
    tutmakta, bir diğeri boşandığı eşinden arda kalan çocuğunun elini, -tanıyorum
    mahallemdeki insanları, o yüzden bu alt bilgi- birinin düşlerimi
    gerçekleştirmesi gerekiyor -bu arada, biri odamı toplayabilir mi? bir diğeri,
    “acaba sevgilim beni aldatıyor mu” diye paranoyada, “mutsuzum ben” dedi,
    “aşığım ve mutsuzum”, ona “dikeni seven gülüne katlanmaz” dedim, “o ne demek
    ki” dedi, “bilmem” dedim, “katlanır mı?”
    birkaç bin sene önceydi bu, ya da birkaç
    sene sonra. sahilde oturuyorduk, ben, zack, esçûmento ve kabil ile beraber.
    yapacağını yapmış, kardeşini öldürmüştü o sıralarda kabil, nedeni kıskançlıktı,
    ikiz kardeşine aşıktı o, ve değiş tokuşa canı sıkılmıştı, hikayeyi biliyorsunuz
    umarım, bu bilinmeyen kısmı, benden öğrenin istedim, her şeyi benden öğrenmiş
    olsaydınız cahil kalırdınız, çünkü ben, yaşanan hiçbir şeyden bir şey
    öğrenemeyecek kadar kalın kafalıyım. biri bana küçük gösteriyorsun dediğinde,
    ama sarhoşken ben, “büyük göstereceğim zamanlar da olur” diye iğrenç bir espri
    yapmıştım, romanın içinde ama, büyük roma imparatorluğu? anything, doing, was.
    birinin gerçekten servise yetişmesi gerekmekte,
    koşuyor resmen, ben oturuyorum, yetiştirilmek istendiğim halde büyümeyi
    reddettiğim için terk edildiğim salıncakta, kendi başıma. iki tane anne ayakta
    dikilmiş dedikodu yapıyor iki tane çocuk kaydırakta kayarken. yoldan geçenlere
    bakıyorum sadece, ve gördüğümü naklediyorum kağıt üzerine. olan biten her şey
    bundan ibaret olsaydı, yazmazdım, ya da olan şeylerin biteceğini biri bana
    söyleseydi, yine yazmazdım. yazıyorum, çünkü yazınca antreye çıkmış gibi
    hissediyorum. aydınlatılmaya ihtiyacım var birkaç konuda. yüzüme tuttuğunuz
    fenerin, ardınızdaki karanlığı gizleyemeyeceğini biliyor olmalıydınız. birini
    bir şeylere karşı körleştirmeye çalışmakla, ona bazı şeyleri göremezmiş sanki
    gibi muamele yapmak arasında fark var, aradaki farkın negatif olduğu durumlarda
    küçük sayı mutlu olmak için, odasındaki duvarları mutlak değer çizgileri olarak
    düşünmek zorunda, negatif durumlarda renk körü bir bukalemunmuş gibi davranmak
    zorunda hissediyorum kendimi, kimsenin göz zevkini bozmak istemem, ama, bana,
    “hiçbir derinlik yok yazılarında” diyen lavuk da eline bir mikroskop alıp,
    teleskopuma bakmaktan vazgeçmek zorunda..
    biri, ankaraya kalkan uçağa yetişmek için
    taksi çağırıyor, yirmi dakika sonra bir diğeri uçağı kaçırmak üzere olan
    flörtüne (tabir bu) mesaj atma telaşına giriyor. kimsenin beni tanımıyor
    olması, benim kimseyi tanımadığım anlamına gelmez. sizin beni görmüyor olmanız,
    benim sizi görmediğim anlamına da gelmez. mesaj atıyor, “özleyeceğim” diyor
    olabilir belki, ya da bir dakika, diğer tipine atıyor da olabilir mi?
    özlemek, çoğu zaman, kalbin asistol
    durumuna geçmesine benziyor, iki kalp atışı arasındaki boşluğun aperiyodik
    seyretmesi, sizin kardiyolojiye gitmeniz gerektiği anlamına geliyor, ama siz
    dört ya da beş ya da altı -hipnotik yemini etmiş- doktoru duymazdan gelip
    sigaranıza fondip yapmaya devam ediyorsunuz, sonra dandik bir iş için
    onsekizyüzbin tane rapor almanız isteniyor, istenen raporlar kafi gelmediği
    için, bir de böyle bir işte çalışıp çalışamayacağınıza dair bir kardiyolog izin
    vermeli deniyor, kardiyolog üzerinize kalp ritimlerinizi kaydeden bir cihaz
    bağlıyor ve 24 saat sonra görüşürüz diyor, siz o yirmi dört saat içinde yirmi
    dört değişik türde beste yapıyorsunuz alete. kalbim iyi bir müzisyen
    olabilirdi, eğer sesini duymak için kulağınızı dayasaydınız. kalpler gözlerin
    aynasıdır, diye yazıyorsunuz sonra, sigaranızın üzerine, çünkü o an meşale
    olabilecek başka bir kağıt parçası yok yanınızda, parkta oturuyorsunuz yani,
    aklınıza bu geliyor bunu yazıyorsunuz, hayır o başka bir gün, şu an kağıt var
    sigara yok, eskiden olmayan çoğu şeyin şimdi olduğu veya eskiden olan her şeyin
    hâlâ olmaya devam ettiği gibi, yığınlar, üst üste biriken tek düzelik, seni
    seviyorum, hayır sen yarattığım illüzyonu seviyorsun, sihirbazın numarası açığa
    çıkınca bilet satışları azalır. “gerçek, gerçekte olmadığı kadar can sıkıcı”
    dedi bana bir şair bozuntusu, yeni şiirinin ilk dizesiymiş bu, “devamı” dedim,
    “henüz yazmadım” dedi, “yeni başladım”, kesinlikle ruhunda ritim bozukluğu yok
    herifin, bir duyguyu, on günde, parçalar halinde düzebiliyor, ya da? her
    neyse.. susalım.. bana, “öykülerinde duygu yok” diyen herife, aynı şeyi,
    helikopter resmi göstererek de anlatabilirdim, ki benim de ruhumda bir ritim
    bozukluğu yok, üç bin yıldır aynı teraneyi farklı günlerde geveliyorum..
    biri size, “sen çok iyi bir insansın”
    dediğinde, siz de ona, “sen de çok iyi bir insansın” deyip geçin, “iyi değilim
    ya” deyip, gerçekten iyi hissetmediğinizi anlatmaya çalışmanız, ölümcül
    sonuçlar doğurabilir.. “kimse beni anlamıyor” dedi bana biri, “ben, kimsenin
    anlamadığı şeyler yazıyorum, hangisi daha kötü ki” dedim, romanın içinde ama,
    gerçekte değil, eskimiş roman imparatorluğu, kuruçay orası, izmir’de bir
    çingene gettosu, konuyu değiştirmemek için kaçındığınız kelimeler işe yaramaz,
    biri sizi dinlemek istemiyorsa istemiyordur, 
    ne kadar pis bir kum torbasıyım diye tabela taşımaktan vazgeçin.. acı,
    herkes için geçerli bir olgu. (duygu demedim) mutsuzluk, acıyı
    kanıksayamadığınız (sindirmek demedim) anlarda faaliyetine başlar. mutlu olmaya
    çalışmaktan vazgeçen biri, kendini, herkese güllük gülistanlık olarak takdim
    edebilir, evine girince g harfini k harfi ile takas eder.  aslına bakarsanız, (bakmayın) size “ben de
    iyi değilim abi” diyen birinin, yanınızda olmaya çalıştığı gerçeğini göz ardı
    edip, telefonu yüzüne kapatmak gerekir, çünkü sizi hafife alıyor ve “dışarı
    çıkıp bizim gibi hayata katılman gerekiyor” demek istiyordur, “bırak bu mavrayı
    yani, herkesin başına gelebilecek şeyler senin de başına geliyor, hiç kimseden
    bir farkın yok, mutlu olmayı öğren.” ona, kendinizi mutsuz hissetmediğinizi,
    farklı hissetmediğinizi, daha da büyüğü, demokrasiye inanmadığınızı, herkesin
    başına gelen şeyin sizin de başınıza gelebiliyor olmasının, sizin de onlar gibi
    davranmak zorunda olduğunuz anlamına gelmediğini, yani on kişiden dokuzunun
    başına düşen taşa ağlamıyor olması, sizin o taşı sahibinin kafasına çelenk
    olarak takdim etme arzunuzu bastırmaya heveslendirmeyeceğini, anlatmak, boşa
    bir çabadır. yüzüne kapatın gitsin.. neden yüzüme kapattın? şarjım bitti
    demeniz bile gerekmez bu esnada, bi daha şarj etmezsiniz olur biter.. sizi öldü
    sanıp arayıp sormazlar, olur biter. yani, her şey olup biter, bu şekilde
    yaşarsınız, olup bitmesi bir şeyin, sizin yaşama devam etmeniz için zorunlu bir
    koşul değil, koşullu bir zorunluluktur, anlatabiliyor muyum? sistol ve diyastol
    arasındaki sirkülasyonunuzu devam ettirmeniz için, “oldu ve bitti” dersiniz
    siz, sonra bu dönüp dolaşıp, her nasılsa, (bilmiyorum, biliyor olsaydım yazıyor
    olmazdım), dönüp dolaşıp, her nasılsa, ‘oldu da bitti maşallah’a döner,
    nakaratınız budur zaten daima, asistol hali görmezden gelirsiniz daima, birinin
    aniden ölüvermesi, sizin için ölüvermesi anlamına gelmeyebilir, sizin için
    ölüverebileceğini söylemiş olması bile, size, ölü görmenizi istediğiniz bir
    tanığınızın cesedini doğum gününüzde hediye olarak verebileceği şeklinde bir
    anlamı işgal edebilir, “kardiyak arrest lan bu hâl” desem, tutup o ne demek
    diye aranıp taranmazsınız da, ben salıncakta sallanır vaziyette kağıda
    harflerden ‘üçüncü dünya’ savaşının (afrikadaki açlar arasında yapılacak)
    resmini çizerken, içinizden biri gelip “bilâder, buraya aileler geliyor” der,
    haklısınızdır, “haklısın abi” denmesini bekliyorsunuzdur size, “hiç haklı
    olmadım, haklandım daha çok” demek isterim, ama zihnimin daima sonraki diyaloğu
    konuştuğunu ve “bu nerden çıktı” tepkisini alacağımı bildiğimden, susarım..
    evdeyim şimdi. balkonda. yoldan geçen
    insanları izlemeye devam ediyorum. terzilerim gerçekten sıkı çalışmış.
    konuşamıyorum. içe kapaklanan anlamlar, bilinç dışı bir senkronizasyonun
    hezeyanı sadece.. heyecanı mı demeliydim burada? bir editörüm olsaydı, buna
    cevap verirdi, hatta benim yerime baş harfleri büyük yapıp, ayrılması gereken
    da’ları ayırır, vedaları ova ve yayla gibi göstertirdi okuyucu adını takacağı
    insanlara. böylece, gelgitler sonucu gelip giden görüntü sayesinde düşen
    reyting patlamasını engellemiş olur, sonuç olarak, yerime atacağı imzalar için,
    maskemi takmak zorunda kalabilirdi, isra günlerinde.  (bkz: süre 17 ayet 1)
    evdeyim. balkonumda. kağıda, harflerden,
    asla son bulmayan dünya savaşının resmini çiziyorum. ben hepiniz, siz tek – siz
    ben, hepimiz tek. asla, doğru kelimeleri tarif etme inceliğimi kaybedemiyorum,
    soldan sağa dönüp yukarıdan aşağıya inerseniz, ve bunu durmadan tekrar
    ederseniz, kendinize açtığınız açmazda, zırvalamaya devam edebilirsiniz..
    (nasıl yazabilirim, diyen teyzeye cevaben)
    “senin gibi yazmak isterdim” dedi bana
    biri, ben de ona “ben de senin gibi yazmamak isterdim” dedim, yani o yazamıyor
    değil yazmıyordu, ben de aynen onun gibi, yazmamış olmayı istiyordum,
    söyleyecek hiçbir şeyimin olmamasını, iplikleriniz canımı yakıyor artık
    gerçekten. bazen insanlar, ağzınızdaki baklayı sakız sanabilir. bazen insanlar
    gerçekten her şeyi sadece “sanıyor” olabileceklerini unutarak, sizi, emin olduğunuz
    şeylerden şüphe etmek zorunda bırakabilir.
    bilim adamı olsaydım, sistol ve diyastol
    arasında bir mola vermeyi sağlayan cihaz icat ederdim. bilim adamı olsaydım,
    bir mühendis ya da, profesör, filozof, peygamber, uçan kaplumbağa ya da, yada
    onlar gibi bir şeyler, iğneden iplik geçirme makinesi icat ederdim, perdeleri
    otomatik takan makine, bağcığı çözülmeyen ayakkabı (bağcıksız değil), kanı
    kurumayan insan yaratırdım tanrı olsaydım, ilk darbede ölsün keratalar. tanrı
    olsaydım, hiçbir şey yaratmazdım. bazıları insan olduğu için tanrıyı
    yarattıklarını zannediyorlar, bazıları sadece zannettikleri şeyler üzerinden
    yaşıyorlar, bazıları da sadece zannettikleri şeyler yüzünden ölmekte, bazıları
    her şeyden emin olduğu halde hiçbir şey bilmiyormuş numarasına yatmayı tercih
    ediyor, bu, kendi için değil diğerlerinin huzuru kaçmasın diye, bazıları
    bazılarının bu tercihini fark edemeyip, aptal ve çakal oyununu oynamayı
    sürdürüyor, bazıları yoldan geçmeye devam etmekte, tek bir kare yüzden on
    metrekarelik fotoğraf çekiyorum zihnimde, herif önünde yürüyen hatunun
    bacaklarına bakıyor ben herifin yüzüne, beni fark edince telaşa kapılıp hatunun
    yanından geçiveriyor hızlı adımlarla, sokağın başından beri ritimleri aynıydı,
    annem çağırıyor, uyu işe gideceksin diyerek, sokakta bir çocuk bisikleti ile
    yokuş çıkıyor, bir diğer çocuk bisikleti taşıyor yokuş yukarı, bir çocuğum
    olsaydı ona çalışmak zorunda kalmayacağı bir hayat verebilmek isterdim diye
    düşünüyorum, kalp ritmim tekleme riskini elden bırakmadan melodisine devam ediyor,
    halüsinasyonetik biri de iteklemeyle çalışan bisikletini elden bırakıp düşüyor.
    saçmalıyorum sadece yok bir anlamı hiçbir şeyin her şekilde, böyle düşünmek
    herkesin ruh sağlığı için, en doğru seçim deyip, uyanıyorum. uyuyunca işe
    gider, uyanıp eve gelirim. servisten her inişinde bir karakterimin söylediği
    gibi: biraz da yaşayalım. terzilerim gerçekten ama gerçekten sıkı çalışmış.
    23.mart.2012

    asistol adlı yazıma ithafen
    bazen
    zordur
    içinizden geçeni
    dışınıza taşımak
    zordur sadece
    canınız acırdı
    söyleyebilseydiniz
    ve söylediğiniz kişinin
    canı acımasın diye
    susarsınız
    susarsınız
    susarsınız
    ta ki
    içinizdeki ormanın
    kuşları
    ağaçlarınızı
    kemirene dek
    ve çöle dönen tabloda
    gördüğünüzü söyledikleri
    seraplar
    aslında başkalarının
    gördüğü tüm hayaller içinde
    tek gerçeklerdir
    ve o gerçekler
    sizi
    paranoyada kalmaya zorlayan
    tüm dünya tarafından
    yalanlanır
    yalanlanır
    yalanlanır
    ta ki
    realitik sanrılarınızın
    karın ağrılarınıza
    deva olamayacağı
    ana dek
    ardından
    işte böyle
    asistol adlı
    yazı gibi
    asıl anlaması gerekenlerin
    “çok iyi yazmışsın “dediği
    ama aslında
    tam üzerlerine göre olan elbiseleri
    kelimeleri ya da
    terzileri
    çıplak bırakabildikleri
    vurdum duymazlıklarına
    devam edecekleri
    yazılar yazarsın
    çünkü
    gerçekte olan biteni
    olduğu gibi anlattığında da
    gördükleri kendilerini
    ürettiğin bir masal kahramanı sanıp
    hayran oldular
    yüzlerine sövüp
    haksız çıkarıldın
    kapıdan kovup
    bacayı tıkayınca
    dışarda buldun kendini
    evini çaldılar
    zihninden
    deli olduğunu söylediğinde
    iyileştirmeye çalıştılar
    iyiyim dediğindeyse
    koydukları tanı
    olanın aksineydi
    olduğun gibi göründün
    göründüğün gibi çıkmadığın söylendi
    gördüğün gibi konuştun
    hayal görüyorsun dendi
    hayallerini anlattın
    fazla idealist bulundun
    hayal kurmuyorum dedin
    depresyondasın ondandır
    bir şeyler kurmaya çalışıyorum
    kurulu olanı bozma
    bugünlük saat kurmasak olur mu?
    işe geç kalırsın
    bi iş peşindeyim
    arkandayız girdo
    arkamı dönemiyorum
    sağın solun sobe
    13aralık2012

  • kuklacı john

    kuklacı john
    hangi yıllardaydı hatırlamıyorum, ama bir zamanlar, daha iyi
    zamanlardı diyerek hatırladığım zamanlar da oldu. şimdiyse, daha iyi zamanlardı
    diye kıyaslayabileceğim bir zaman dilimi yok, içinde bulunduğum son zamanlara
    karşılık, yani her şey her zaman kötüye gitmez dostlar, bunu daha önce de
    söylediğimde, bir zamanlar bana, demişti ki, bir dostum, her şey her zaman
    iyiye de gitmez o zaman, hayır demiştim ona, gitmez ama çoğu zaman, kötüye
    gidiyormuş gibi hisseder insan, büyüdükçe kötüleştiğini.. içinden
    çıkardıkların, içine sığmayacak bir zaman sonra, çünkü sen büyürken, içindeki
    küçülür daima, ve kusarak kusarak kusarak, geceler boyu içtiğin için sabahları
    boş bir mide ile ve öğürtü ile uyanıp, kusarak kusarak kusarak içindeki
    boşluğu, geçirdiğin günlerin geride kaldığını bildiğinde, anlarsın artık,
    içinde kusulası hiçbir şeyin var olmadığını, hiçbir zaman var olmadığını, yani
    en başından beri var olmadığını ve, yazarken yaptığın şeyin, senin içine ait
    olmayan şeyleri çıkarmak için, bir çaba sarf etmekten başka bir şey
    olmadığını.. hayır anlatamazsın, bir bar taburesinde mesela, sana ne kadar
    yakın olduğunu bilirsen bil, herhangi bir insana, diyemezsin yani ona, içimde
    bir boşluk var ve onu neyin dolduracağını bilmiyorum ama daima kusuyorum diye..
    diyemezsin çünkü, o da, her ne kadar seninle aynı durumda olursa olsun, bunu
    sana diyemiyordur, iyi değilsinizdir ve iyiymiş gibi yaparak birkaç bira içer,
    sonra evlere dağılırsınız.. ve sonra sen yine, yoldan aldığın birkaç şişe ile
    eve girer, kimseye çaktırmadan çantanda ne olduğunu, odaya geçersin..
    uyuyacağım ben.. ışıklar kapalı, müzik açık.. içine soktuklarını, çıkarmak
    için, kendini zehirliyorsun.. birkaç şişe sonra sızdığında, ve sabah doğan
    güneş sana hiç de iyi şeyler hissettirmediğinde, annen soruyor, yataktan neden
    çıkmıyorsun, öğlenin ikisi, hasta mısın? sormak istiyorsun ona, bir kez olsun
    sormak, hiç benim gibi hissettiğin zamanlar olmadı mı diye sormak, bir kez
    olsun hissetmedin mi? unutmuş olamazsın.. beni anlamalısın.. anlamak zorundasın
    anne.. lütfen.. gözlerime bak ve bana beni anladığını söyle.. gene içmişsin
    diyecektir size, gene berbat kokuyorsun diyecektir, ve sen kendi içine sinen
    berbatlığı biraz daha hissedersin ama bu koku bana ait değil anne, benim kokumu
    kimse sevmiyor, bende kendimi, kendimi sevmeyeceğim bir hale sokuyorum dersin,
    çünkü kimse seni sevmediğinde, senin kendini sevmen, senin kendini daha da
    kötüye sokmandan başka bir halta yaramaz dersin, dersin ama içinden, çünkü
    dışından da söylediğin her şey, uzay boşluğunda bile asılı kalamayacak sesler
    bütününden başka bir şey değildir.. aksini düşünüyorsanız, size bunun
    söylediğim gibi olduğunu ispatlayabilirim bayım, çünkü şu an ben, içimden
    konuşuyorum, gördüğünüz gibi, buraya kadar bile gelememişsiniz..
    etrafımda bir kalabalık oluşturduğunuzu varsaydığım günlerin
    geride kalmış olmasının nedenini, hepimiz çok iyi bilmekteyiz, çünkü
    oluşturduğumuz boşluğun içine, dahil olmak isteyenlerin büyük bir bölümü, o
    boşluğu doldurmak için var olmaya çabalıyorlardı, ve sonra biz o boşluğu
    ortadan kaldırınca, kendi içlerinde de bir boşluk taşımadıklarını, yani epey
    bir dolu olduklarını düşündükleri için, ortadan kayboldular..
    düşünüyorum da, sokak edebiyatı yokken, pek az insan oluyor,
    varken yeni birileri pat diye ortaya çıkıyor, vay canına, inanılmaz bir dehaya
    sahibim, kuklacı john amca geldi aklıma.. o da mı kim? bir karakterim, kuklacı
    john amca, kendi boğazına ipi takıp, bir üst kata o ipi bağlayınca, herkesi bir
    gülme tuttu ve herif sahnede intihar ederken, onun rol yaptığını ve yaptığı
    kuklaları taklit ettiğini düşündüler, sonra herif öldü, bir kukla gibi, yani
    zaten kuklalar ölmez öyle değil mi? çünkü aslında yaşamıyorlardır da.. o halde
    meseleyi tekrar ele aldığımızda, ve sorduğumuzda sınıftaki öğrencilere, nerde
    kalmıştık diye, büyük bir sessizlik korosu ile karşılaşacağız.. çünkü olay,
    öğretmenin ders anlatması esnasında gerçekleşiyordur, öğretmen susunca çocuklar
    da susar çünkü her ne kadar öğretmenin anlattığı dersi dinlemiyor olsalar da
    duyuyorlardır, sınıfa da arkasını dönmüştür öğretmen, yazıyordur, konuşuyordur,
    anlatıyordur, büyük bir çaba sarfetmiyor olabilir, işinden nefret ediyor bile
    olabilir hatta, ama ben hayatımın hiçbir evresinde, konuşan bir öğretmene karşı
    saygısızlık etmedim, dinlememiş olabilirim, bakın bu konuda haklısınız, ama
    bana gıcık olan edebiyatçı hatunu bile tek dinleyen bendim koca sınıfta, herkes
    konuşuyordu, ve ben yanımdaki ülkücü gençlik kahramanı serkanı susturup, hocaya
    kulak veriyordum.. sonra beni sınıfta bıraktı.. o gün anladım ki, insanlar
    sizin onlara duyduğunuz saygıya göre, notunuzu belirlemezler, yerine
    getirmenizi istedikleri şeylerin kaçta kaçını ve nasıl yerine getirdiğinize
    göre, bir sonuça ulaşırsınız. yani boş bir kağıda adınızı yazıp, onu masasısın
    üzerine koymanız, belki de içiniz de ki boşluğu anlattığınız anlamına gelmemiş
    olabilir.. aslında gelmemiştir, gelmemiştir çünkü içindeki boşluğu anlatabilen
    insanın içinde boşluk yoktur, içinde istemediği doluluklar vardır, onları
    kusuyordur o, asıl içinde bir boşluk taşıyıp onu anlatamıyorsa, o insan,
    korkacaksınız.. yani ölebilir.. anlıyor musunuz ne demek istediğimi?
    eğer bana, yıllar önce bir yayınevi, çok dolu bir herifsin
    deseydi, ben bunu bir hakaret olarak algılayıp, dava açabilirdim, açabilirdim
    çünkü içimde bir doluluk oluşturan o şeyi ben içime almamıştım, aksine çıkarmak
    için çabalıyordum yıllardır, ben kusuyordum, onlar gene giriyordu, kusuyordum,
    gene.. her sabah, otobüse bindiğimde mesela, ya da okula gittiğimde, ya da eve
    gelmeden önce yolda yürürken mesela, dolmuştan inip.. sürekli sürekli sürekli
    içime enjekte edilen sıkıntının sebebini çözmeye çalışmadığımı söylediğimde,
    çözünmeye de çalışmıyorum diye eklemiştim, ve o gün bana “her şey kötüye de
    gitmez o zaman” diyen dostum, o ana kadar dostum olan, demişti ki, “zor olan
    şey, kendini anlatmak değil, sana kendini anlatanı dinleyebilmektir”. yazılar
    üzerine konuşuyorduk ve o gün anladım ki, herif hiçbir şey anlamamış, ulan ben
    kendimi anlatmıyorum denyo demeye çalıştım, ama demedim, bir bira sonra, hadi
    kaçalım artık deyip kaçtım, gerçekten kaçtım yani, çünkü siz hala benim burada
    kendimi anlatma çabası sarf ettiğim gibi bir algıya kapılıyorsanız, sizden de
    kaçardım.. yazmazdım yani, anlıyor musunuz? yazmazdım çünkü, sizi anlamadığını
    bilen biriyle konuşmak gereksizdir.. ve iki yıldır yazmıyorsa bir insan, ve
    yazmak yerine onları zihninden geçirip gitmesine neden oluyorsa, ve giderek
    sıkışıyorsa içinde, içindeki boşluğa, çıkarıp atamadıkları giderek daha güçlü
    bir baskı oluşturuyorsa, ve artık kusmanın da veya sarhoş olmanın da fayda
    etmediğini bildiği için, bunu da yapmıyorsa ve hatta her şeyi siktiredip,
    tanrı’ya dönüyorsa yüzünü, ve lütfen diyorsa ona, dua ederken lütfen gibi bir
    kelimeyi kullanıyorsa, burada biraz durup düşünmemiz gerekiyor, yalnız olmak
    bir şikayet nedeni değildir, asıl yalnız kalamamaktan şikayet etmeli bir
    insan.. günde birkaç saat mesela, odada tek başına kalmaya vakit bulamıyorsa…
    “çok yalnızsın ve ben bunu çok iyi anlıyorum”
    “kendimi yalnız hissettiğim için bir kez bile şikayet
    etmedim ben” diyorum ona, bir bar da oturuyoruz, iki hatun ve ben ve benden
    fanzinlerimi almak için, küldür bakanlığına müracat edip birkaç sigara
    almışlar, ki külünden bir deniz yapalım kendimize, tablonun içinde, ve sonra
    üzerinde sigaramızı söndürünce ölsün tüm balıklar.. evet aynen böyle yapmışlar
    ve ben de buluşmuşum, ve sonra votka kola söylenmesi gerekmiş çünkü bunlar iki
    bira içelim mi demişler, sen de olur demişsin, ve arada hiçbir duygusal veya
    cinsel ivme kazanmayacak olan bir sohbetin eşiğinde sana biri, diğeri tuvalete
    gittiğinde, demiş ki, “yazdıklarını sevdim ben”, eyvallah demişsin sen de, olur
    öyle, ben sevmiyorum, “ yalan söylüyorsun” demiş size, “yalan söyleyenleri de
    sevmiyorum” demişsin, ve sonra ardından bildiğin bir gerçeği açığa çıkarmaktan
    kaçınmışsın… ulan nasıl sevebilirsin, kitapevinden aldığını söylediğin tek
    fanzinde yer alan tek öyküm de iki sayfa eksikti, basım hatası yapmışım, ve hiç
    düzeltmeden bastım onu, bir kez olsun biri, girdo hatalı basmışsın demedi,
    nasıl okudun, bariz hata anlaşılıyor, nasıl yani? hayır böyle demedim, onun
    yerine, şöyle dedim, lita’yi sevdin mi?
    o kim dedi bana, ben de ona, lolita dedim, nabokov’un
    kitabı, hani okuduğunu söylemiştin ya, haa dedi evet severek okudum o kitabı
    ben, ulan lita senin kitapevinden aldığını söylediğin tek fanzindeki karakter,
    nasıl yani, nasıl.. sonra işte, insanlar gelip, 2 senedir, neden yazmıyorsun
    girdo diyor, hayır sormaları gereken soru şu, neden sokak edebiyatını kapattın,
    yazı göndericektim ben.. seni okumuyorum ki.. hiçbir şeyi okumuyorum sitede,
    sadece yazmak istiyorum, radyo yayınlarını hiç dinlemiyor ama ben de radyo
    yayını yapmak istiyorum..
    burada söylediklerimi üzerine alınmaması gereken ve sayıları
    sokak edebiyatının toplam harflerinden daha az olan yakınlarım için bir açıklama
    da bulunmak istiyorum: alının ve gidin be abi. ben de gideyim.. bırakalım bu
    işleri.. hiçbir şeyi çözmüyor artık dilimize bağladığımız düğümler.. ben tüm
    dünyanın ağzına sıçmak istiyorum, öyle bir jilet koymalıyım ki, zack’in diline,
    cümlelerini okuduğunuzda, beyin sarsıntısından ölün istiyorum, ölün de kurtulun
    bu adına postmodern denilen ama bana göre potporiden oluşan zaman diliminden..
    gerçekten bunu istiyorum yani.. ama istediğin şeyi yapman için, kuklacı john
    amca gibi bir seyirci kitlenin olmaması lazım.. yani anlatabiliyor muyum? yani
    olay, tamamen elim sendeye dönüşüyorsa, ve sonra birbirimizin ardından koşmaya
    başlıyorsak, bir anlamı kalmıyor bu işin.. giderek daha da dibe düşme korkusu
    taşıyorsan o yüzden, bizim elimizden tutmaya çalışma, düşersin aşağı.. biz
    aşağı da olduğumuz için değil, senin kendini düşmüş bir hayat yaşadığına iten
    düşüncelerin nedeniyle.. çünkü ben aşağı düşmek veya yukarı çıkmak arasında
    durulan bir dönme dolap olarak görmüyorum bu hayatı.. dibe düşersin düşmesine,
    hepimiz birkaç kere düştük, ama orada kalmaktan hoşnut değilsen, daha da dibe
    düşemezsin.. düştüğünü sanırsın ama, bak bu olabilir, herkes her şeyi
    sanabilir, ve bir sandalyenin gerçekliğinden gerçek anlamda emin olamıyorsanız,
    fotoğrafına bakmanız bile çözmez meseleyi, veya sözlüğe bakıp, oradaki tanıma
    uygun bir eşya aramanız evde, hiçbiri meseleyi çözmez dostlar, sandalye
    sandalyedir ve üzerinde hiç kimse oturmuyorsa bile, orada durmak zorundadır,
    tam karşımda, şu an durduğu gibi, görüyorum onu, odamda bir boş sandalye var ve
    bir kez bile oturmadım üzerinde onun, daima ayaklarımı uzatıyorum ona, pekala
    pekala, o halde bir kez daha düşünelim şimdi, kelimeler onlara kattığımız
    anlamlarla var oluyor olabilir mi? o halde bir sandalyenin anlamı herkese göre
    değişebilir değil mi? pekala meseleyi şu hale getirecek olursak: dibe vurmak
    adlı efsane konusunda; bir gemi düşünelim, ve onun çapasını denize atmak, o
    çapanın dibe vurması, geminin orada karaya yanaşınca yapılması gereken bir
    eylemdir öyle değil mi? ama denize açılırken, çaba geri çekilir.. pekala
    pekala, dibe vurmak dediğimiz şeyin, sizin için ne anlama geldiğini ben
    bilmiyorum, siz de benim kendimi kötü hissettiğimi söylediğim dizelerde, ne
    anlatmamaya çalıştığımı bilmiyorsunuz, ne anlatmamaya çalıştığımı, yani skor
    anlamlar açısından, eşit. ve dahası, şuraya tekrar dönelim: iki hatun, bar,
    fanzinler nedeni ile buluşuldu ve sonra, viski kola içiyorduk, 2007 yılındayız,
    alsancak korku parkı istasyonundayız, ve ben fazlasıyla nankör bir adam olduğum
    için, hatun bana “ben de kendimi yalnız hissediyorum” dediğin de, “ben de
    kedimi yalnız hissediyorum” dedim, “a-a dedi bir kedin mi var?” hayır işte
    dedim o yüzden yalnız hissediyorum kedimi, kedim olsaydı yalnız hissetmezdi
    kendisini.. gene bir şey anlatamadım ve sıkıldım, sonra ben kalkıyorum dedim ve
    bana “yazdıklarını seviyorum” dedi, ben de ona, yazmadıklarımı da sevseydin bir
    şansın olurdu belki dedim ve yol aldım, üstelik fanzinleri henüz vermediğim
    halde, o bunu bana hatırlatmadı, ve bir daha da aramadı.. fanzinleri unutmuşum
    ben gibi.. unutmadı, ilgilenmiyordu, yalnız olmak istemiyordu sadece, ya da
    yanında ben yürüyünce kendini yeraltı prensesi hissedicekti.. ve sorun şu ki:
    anlamlar arası karmaşaya geri dönecek olursak, ben yeraltı adlı bir şeye de
    inanmıyorum. çünkü birşeyin, altta mı üsste mi olduğunu belirlemek için, neyin
    altında veya üstünde olduğunu bilmemiz gerekiyor dostlar, ve “yer” diye temin
    edeceğimiz zemin eğer piyasa adı ile geçerli olan pamuk ipliği ise, üzerinde
    zaten duramazsınız onun, durmaya çalışırsanız o pamuğun sizi taşıyabileceği
    şeyler yazmanız gerekir, ve gereken şeyleri yazmaya devam ettiğiniz sürece
    gerekmeyen hallere bürünebilirsiniz: gazete röportajları, imza günleri ve
    birkaç farklı konsültasyon sonrası sizi iyileştireceğini düşündükleri şey sizi
    konstipasyon yapabilir..
    meseleyi kapatıcak olursak; uzun zamandır yazmayan bir
    insanın yazı yazmıyor olma nedeni, kabızlık olmayabilir ve yazı konusunda ishal
    olmaktansa kabız olmayı tercih ederim ve dahası benimle tıp oynamaktan sıkılırsanız,
    kaybedersiniz..
    pekala pekala, bu yazı, tüm kuklacı
    johnlara gelsin..
    10ocak2012

  • ekte bir yazı gönderiyorum, ne düşündüğünü merak ettim

    ekte bir yazı gönderiyorum, ne düşündüğünü merak ettim 

    pekala pekala… mikrofon kontrol… sesim geliyor mu? mikrofon kontrol. ses. se. se. lanet olsun, başka bir şekilde ulaşmam gerekiyor.  

    pekala! bu giriş, bir deneme faslıydı sadece. ama
    bu denemeyi bile, örneğin bir düğünde, yapamayacak biriyken, şimdiki
    beni düşünüyorum, ve değişen düzeni, içsel düzenin dışa yansıması ve
    dışsal düzenlerin artık içerde yıkamadığı yansısı.
    aynı şeyi söyledim aslında şu an, ama pek azınız bunun farkında, pek azınız yapmaya çalıştığım şeyin farkında. girdap napıyor? girdap napmaya çalışıyor? girdap ne yapmaya çalışıyorsun sen? tekrarlar tekrarlar tekrarlar. kendini tekrar eden bir hayatı rayından çıkarttım dostlar. artık kontrol bende. gölgelerin gücü aşkına, herkesin nesi var böyle? neden herkes her şey yolundaymış gibi davranıyor? yolunda değildi. yolumda değildi. yolunuzdaydı. ve şimdi kontrolden çıkmış bir boğadan farkım yok. kırmızı? hayır sana toslamayacağım küçük dostum. çünkü küçüksün, o yüzden kes sesini de kırmızı bayrağını sallamayı sürdür insanlara karşı. ben seni görmüyorum. ben seni hissetmiyorum bile. ve burada komünizme çattığımı düşünen budalalara bir mesaj vereceğim, ben sadece raydan çıkmış bir trenin öküzleşmesinden bahsediyordum. kırmızı bayrağınız kırmızı olarak kalmaya devam edebilir arkadaşlar, sizlerle bir sorunum yok. hiç kimseyle bir sorunum yok. benle bir sorunu olduğunu düşünenlerle bile bir sorunum yok. evet bir sorunum yokmuş hiçbirinizle gibi hissediyorum. ama var. var olması gerekenler gerektiği kadar var olur. aptal kelime oyunları mı? hiç sanmıyorum… 

    deneme deneme. şu an istanbul üzerinizdeyiz ve şehrin üzerinde bir tur atıyoruz. deneme deneme, kaptanınız konuşuyor. deneme deneme, tıkanma’yı okudum ama bu kısım palahniuk’tan arak değil çocuklar, deneme deneme.  

    bazen uzun yazabilirim. gerektiği kadar uzun yazabilirim. gerektiği kadar uzatabilirim. aynı şeyleri defalarca tekrar ederek anlamsızlaştırabilirim. bunu denemek ister misin? şimdi sesli olarak perde demeye başla. hiç durmadan yap bunu. perde, perde, perde. devam et. perde, perde. anlamsızlaşıyor olması gerekiyor. kelimeye karşı yabancılaşıyor olmalısın. bir de şunu dene, girdap girdap girdap.. bir de şunu düşün, “hey girdap, bir yazım var, okumak ister misin?”. hayır, istemem ama küstahlık etmek de istemiyorum. ne yapmam gerekiyor söyler misin? yazmayı bırakıp size kulak verebilirim. ama odamda okunmayı bekleyen otuz kitap var ve altı aydır bekliyorlar. o büyük yazarların canları sıkıldı artık beklemekten. ırvine welsh beni bekliyor. henüz hiç okumadım. pavese beni bekliyor. hala okuyamadım. burroughs beklemekte. okumak istiyorum bu allahın belası yazarları anlıyor musunuz? ne demişler merak ediyorum. şimdi günümü, siz değerli yazarlara ayırırsam, o ölmüş yazarların kalbi kırılır, diye hissediyorum. ve aranızdan herhangi biri gerçekten yayınlanmayı hak ediyorsa, onu fark edemeyebilirmişim gibi hissediyorum. o yüzden birkaç ayarlama düşünüyorum. o yüzden bazı tasarılar geliştirdim. o yüzden tasarılarımı yoluna koymak istiyorum. düşünüyordum, geliştirdim, koyacağım. nasıl gidiyor sizce yazı? böyle bir yazı yazmayı düşünmüyordum. bilinçaltı işte. naparsın. rüya görür gibiyim. ben kontrol edemiyorum. parmaklarımı ben kontrol edemiyorum. zihnimi kontrol altında tutamıyorum. buradan kalkmak istesem de kalkamıyorum. yazı beni esir aldı. ilham perisi beni asır aldı. ve uyanırsam hatırlayamayabilirim zihnimde olan biteni. o yüzden devam et diyor içimden bir ses. dünya yok olsa bile kal burada diyor. yaz. lanet olası raydan çıkmış tren zihninde yol alsın. öküzleşmek istemiyorum. ama bazen öküzleşiyorum. yazım neden onaylanmadı? çünkü henüz okumadık küçük dostum. fanzin gönderecek misin? göndermeyi ümit ediyorum dostum. ama param yok. biraz
    para gönderirsen fotokopi kağıtları olarak sana geri dönüştürüp
    gönderebilirim o değerli atanızın kafasının resmi olan kağıt
    parçalarını.
    tamam belki hak ettiğim kadar kazanmıyorum. tamam belki fotokopici de hak ettiği kadar kazanmıyor.
    hatta siz de kendi işinizde hak ettiğiniz kadar kazanmıyor olabilirsiniz. küresel bir adalet yok ortada kısaca. her şey birbirine zincirleme bağlanmış durumda kısaca. hak etmiyorsun, hak etmiyorum, hak etmiyorlar. bir şekilde döngüye bağladık işte sistemi. sürekli kendini yeniliyor. yenilemek? bir de yenilmek var arada kalan. arada kalmak istemiyorum. hiç kimsenin arasında kalmak istemem. ama aramızda kalan her şeyi yazacakmışım gibi hissediyorum bazen. başka başka şekillerde.. başka başka yüzlerde canlanan tekrarlar silsilesi. hayır, ben bunu durdurdum. evet, raydan çıktım. devrilmeden gidiyorum. döngü yok. ruhsal kısır döngü yani. yoksa yaşanan her gün, bir süre en azından, bir öncekinin tekrarından ibaret olur. işe git, eve gel. aşık ol, beri gel. falan filan falan filan. şu an başım dönüyor. ve şu an gerçekten zihnim, olan biteni aktarmakta zorluk çekiyor parmaklarıma. dönüyor zaman. dönen bir zaman icat ettik biz. saatlere bakın. dönen zaman. takvimlere bir bakın. dönen zaman. gün içindeki hayatlarınızı gözden geçirin önce. dönen zaman. dönüyor dönüyor dönüyor. durup düşmüyor ama. bir para gibi mesela. kendi etrafında dönen bir para. iki parmağının arasına sıkıştırıyor ve diğer kolundaki diğer parmağınla onu itiyorsun. güçlü bir itiş bu. öyle güçlü ki, ne zaman durabilir bilinmiyor. para dönüyor. döndükçe çoğaldığını düşündürtüyor. dönen para, bir anda, birden çokmuş izlenimi yaratıyor. ve sonra sirkülasyon. taşınan mallar. oradan oraya oradan oraya. dönen zaman. dönen günler. dönen insan. sıkışıp kalmış bir ruh hali. bazen kendimi basit bir iskambil kağıdı gibi hissediyorum. böyle uzun uzun süreçler sonrası devrilme sırası kendisine gelen, sonra birinin onu tekrar ayağa kaldırıp hizaya soktuğu bir iskambil kağıdı. her gün yaşanan şey bu aslında. uyu ve uyan ve uyu ve uyan. yatağa gir. yataktan çık. yat kalk yat kalk. dön dur. döndür bile diyemezsin bu durumda. zaten döndürüyorlar. zaten döndürüyoruz. dön baba dönelim gibi yani. işte aynen bu şekilde. bu noktada farklılaşmak mı istiyorsun sen? kendine yeni bir alan yaratmak? pekala, yarat o halde. ama lütfen lütfen lütfen, bana önce ılımlı yaklaşıp, sonra küfür etme. ya da et işte. kafana göre. evet aynen bu şekilde. seni döndürüp durdukları zamanın dışındaki alanında kafana göre. olabildiğin kadar, göre.. kadar ve göre arasında virgül var. ben koydum onu oraya. bilinçli bir seçim bu. bilinçsiz bir el silemez onu kısaca. yani silmemeli. yani sen de ben seni okumadım diye kendini değersiz hissetme. çünkü gerçekten çok fazla insan yazıyor artık dünya üzerinde. çok fazla insan resim yapıyor bu şekilde. fotoğraf makinesi almana gerek yok bile, fotoğraf çekebilen bir telefon yarayabilir işine. biri kafiyeli cümleler mi dedi? tahmini üç saat düşündüm bunun üzerinde, doğrudur. sonra baktım olmayacak, kafiyeyi bozmaya karar verdim. ilginç fikirler. ilginç fikirlerin iğrençleştiği zaman dilimleri. biri ile konuşmaya başlıyorsun. aklından, onu düzebilirim, diye geçiriyorsun. ama bunu ona söyleyemiyorsun… o halde bunu yazma da tamam mı? ben yazabiliyorum çünkü söyleyebiliyorum. bu noktada istediğin bir öneriyi sunuyorum sana, yapamayacağın hiçbir şeyi yazma. kurgusal düzeyde dahi olsa, hissettirebilmek buna bağlıdır. hissettiğin kadar hissedebilir herkes her şeyini. daha az da hissedebilir tabii. en maksimum hissetme hali, budur işte, eşdeğere yakın senin ile.. senin üzerine çıkamaz hiç kimse. sana gelip “bak şurası şöyle olsaydı ya” diyemez. diyorsa kafasına tencere fırlat. o yüzden benden yazın hakkında bir eleştiri bekleme. ve gerçekten okunmak istiyorsan, yazabildiğin kadar yaz bence. gerçekten haklıysan davanda. ve gerçekten tutarlıysan kendi içinde. tutarlı olana kadar bekle bence. daha sonra ortaya çıkıp “hey ben bir yazarım” de. ben olsam öyle yapardım. ben olsam kendi içinde tutarlı olduğum sürece düzinelerce tutarsız metin yazardım. sonra birinin gelip “eeeh aaam”larına karşı sıkı bir ok fırlatırdım. fırlatırdım ki, bir daha konuşamasın. çünkü herkes her şey hakkında bir fikir sahibi artık. çünkü herkes her şey hakkında bir şey biliyor artık. hey elimizde bir internet var anlıyor musunuz? bunun değerini bilmek gerekiyor bence. bu yüzden kanallarını seç artık. seç ve yola çık. benim bunu on yıl önce yapmış olmam lazım. elimdeki birkaç kanalı deneyip, çıkmaz olanlarını elemiş olmam gerekiyor. şimdi elimde, içinde ilerlediğim son dehlizim kaldı artık. ve bu şey hala tıkanmadı. ve şimdi ben raydan çıktım artık. sen de raydan çıksan iyi edersin artık. ya da zamanı gelince yap bunu bence. zamanı gelince kendi yolunu belirle. “felsefik bir alt metnin yok” diyor insanlar, ben de onlara “fesleğen kokulu bir çiçeğim yok, haklısınız” diyorum. anlayabiliyor musun? deneme deneme. kaptanınız konuşuyor. bu bir bant kaydı. telefonunuz borcunuzdan dolayı kapalıdır.  

    deneme deneme. kaptanınız konuşuyor. ne kadar salakça, öyle değil mi? yazmak üzerine tavsiyelerde bulunmak ne kadar da salakça. kaptanmış.. deneme deneme, kaptanınız konuşuyor. ya bu bir bant kaydıysa? hiç bunu düşündünüz mü? ben düşündüm. ilk uçağa bindiğimde, kaptanın şakacı bir tip olup böyle bir panik havası estirebileceğini düşündüm. sonra yerimden kalkmadım ve koşuşup bağrışan insanları izledim. izledim gerçekten. zihnimin içinde en iyi filmler dönüyor oğlum. her saniye yeni bir şey var vizyonumda. ve bunun için kullanmam gereken hiçbir yabancı madde barınmıyor damarlarımda. kanım temizlenmiş mi diye test etmek istiyorum bazen. ha evet, ne diyordum ben. sapıttım iyice. deneme deneme. istediğin gibi yazabilme özgürlüğünü hissedemiyor musun hala?  o halde istediğin gibi yaşama özgürlüğüne asla erişemeyeceksin. yazmak kolaydır çünkü. zor olan yaşamak kısmı bu paragrafta. sonrası kendiliğinden gelir çünkü. günün akmıyorsa, yazı akmıyordur. ve yazı akmıyorsa, bu hiç iyi olmadığının bir tür sinyalini çakar ruhuna. ruhunu kurutup asamazsın. çünkü bu çok klişe bir şeydir. ve klişe olan her şey de zaten denenmiştir. o yüzden ben denenmemiş bir ipi test etmek istiyorum işte. bir cambazım ben. test ediyorum. bir ipin kalite kontrolcüsüyüm ben. ip benim ipim. ben yaratmadım bu tarzı belki. ama bu ip benim ipim. ve düşersem düşerim. yazar olmak idealleri, paradoksal bir makinenin keskin dişli çarkları arasında can çekişmeyi gerektirir çünkü. riske gireceksin moruk. büyük, çok büyük bir riske. ortaya koyduğun şey hayatın olucak yani. okulu bitirsem deme. gerçekten inanıyorsan kendine, es geç okulu. gerçekten kendine inanıyorsan işi es geç. para siktir et gerekirse. gerçekten inanıyorsan kendine, acabaları def et hemen. alternatif bir kurtuluş şansı bırakma kendine. tüm olasılıkları sıfırla. tüm seçenekleri heba et zamanla. ben ettim. ben her şeyin içine eden bir kukuleta olmak istedim. bir yılbaşı günü, üzerine düşen havai fişek parçalarından alev alıp yanmaya başlayan bir kukuleta. kukuleta denizin üzerinde. denizin üzerine düşüp yüzen bir kukuleta üzerine düşen bir havai fişek. sahi, havai fişek yakar mı bir kukuletayı? bunu yap işte kendi içinde. tüm olasılıkları sıfırla önce zihninde. gerçekten inanıyorsan kendine. tek bir şüpheye bile izin verme. ben vermedim. ve şimdi, eğer bu son yazım olursa, geberir giderim herhalde. son yazı? intihar mektubu gibi mi yani? saçmalama salak, diyesim geliyor kendime. ama saçmalamana bile izin veren bir kitlen var olduğu sürece, gerçekten daha iyi yazabildiğin bir sürece eriyorsun kendince. ergime? evet evet ergime. oyun oynuyorum kendim ile.. sizinle oyun oynuyorum her kelimede. bir ileri bir geri. bir ileri bir geri. zihinde silinip giden olasılıklar. bu yazı, tek bir farklı seçimle on farklı şekle bölünebilir. sonra o on farklı şekil, bir farklı kelime daha seçerek, bir on farklı şekil oluşturabilir. doğru kelimeleri seçmeye çalışmak, her şeyin sonunu getirir. üzerinde çok fazla düşünme. tıkır tıkır seslerini düşünme. bir sigara yak. kanalize ol. kanalizasyonist bir akış sonrası ilüzyonist ilan edilmek de var işin içinde. lütfen ve eğer istiyorsan gerçekte; sana önemli bir kelime işte; kanalize… yani yazmaya kanalize. kurtarılmaya değil. geleceğe değil. sonrasına değil. öncesine değil. o ana kanalize. ve inan kendine. herkes, boktan bu, diyebilir. girdap yazdığını önemseyemeyebilir. girdap kendini çok beğenmiş olabilir. girdap burnu tepede, kıçı klozetin üzerindeyken, sıçtığı bokları bile altın sanabilir ama, lütfen lütfen lütfen, onu bile önemseme. öneri için yazı gönderme. eleştiri için yazı gönderme. o yorumlamaya değil hissetmeye kanalize. ve iyi bir özeleştiri için bile, yeterli donanım ve yetiye sahip değilken, haybeye, seni harcamak istememekte. anlıyor olmalısın.. tüm bu kafiye düzeni, yalan dolan düzeni üzerine kurulmuş zorlama bir itkinin, çıkmasını gerektiren süreden, milyonda bir daha az zaman harcanarak üretildi. eğer bana inanıyorsan, son söyleyeceğimin bu olduğunu bil. ve şimdi, evet tamam, tam zamanı, evet şimdi, kaptanınız konuşuyor, deneme deneme, uçağım zihnimin iliklerinden, çıkıp gitmediği sürece, yazmaya devam edebilirim kendi halimde. ama sen lütfen. kaptanınız konuşuyor, deneme deneme. sesim geliyor mu?  

    kendini büyük görmek, budalalara mahsustur. 

    kendinden emin halde yürümek, dahilerin işi. 

    kendinden emin halde yürüyen, deliler gördüm ben, 

    ve onlara kim niçin  

    deli dedi bilemiyorum ama 

    toplumun değersiz yargılarından 

    uzaklaştığınız sürece 

    özgürleştirilmiş bir zihinle 

    evet ancak bu şekilde 

    mümkün olabilir bence 

    iyi bir yazı 

    iyi bir zihin kazısı, 

    resim veya müzik veya sinema. veya 

    veya veya veya. 

    genel olarak yaşam 

    özel olarak sanat 

    ve içsel algıların 

    dış yansılarla bütünleşerek 

    sanatı yaşatmasından 

    daha önemli hale gelir, 

    yaşama sanatı! 

    iyi bir çay demlemeyi 

    iyi bir yazıya tercih edemem 

    ama bir yazıyı yazarken 

    iyi bir çay içmek isteyebilirim ben 

    ve param yoksa 

    ve evim yoksa 

    ve kalemim 

    ve kağıt 

    ve zaman 

    yazamayabilirim 

    o yüzden lütfen sen 

    kendinden emin olmadığın sürece 

    tek alternatifin bu gibiymişçesine 

    yazmaya kenetlenme 

    ve bir gün 

    on iki veya 

    yirmi yaşına geldiğinde 

    tamam diyebildiğin yerde 

    geriye kalan tüm olasılıkları linç edip 

    bir daha geriye dönme, 

    durma yani asla, 

    gerçekten asla durma. 

     

    deneme deneme. 

    şu an kabin basıncımız düşüyor ve 

    sizi terk etmiş olan bir 

    kaptanınız konuşuyor 

    bu bir bant kaydıdır 

    telefonunuz bağlanacaktır 

    ancak en yakın zamanda 

    yeni kontör yüklemeniz gerekmektedir. 

    deneme deneme