Etiket: kendimden feragat

  • on yıl önce – elli yıl sonra

    on yıl 
    önce – elli yıl sonra
    şimdi. gecenin bir yarısı. karanlık bir
    odada oturmuş, bekliyorum. ve tuşlara basıyorum sakince. aynen piyano çalar
    gibi. ritim. akış. boşluk ve hiçlik ve anlam. evet anlam. üzerinde pek fazla düşünülmemiş
    cümleler.
    ve ister
    istemez. zihnim. on sene
    öncesine geri dönüyor.
    o deli dolu zamanlar. serserilik yapman
    ın, daha kolay olduğu, ve hiçbir şeyin umursanmadığı, mucizevi geceler. bir tren yolunda,
    bucada, tek ba
    şına içilen
    ve tek ba
    şına geçirilen
    saatler.
    değişen birşey yok aslında. sadece, biraz daha bitmişsin. ruhen ve bedenen. hepsi bu.
    hâlâ düşünmüyorsun geleceği. o zamanlar da düşünmüyordun.
    hiçbir şeye inanmıyorsun hâlâ. o zamanlar da inanmıyordun.
    ve hiçbir şey hissetmemeye zorluyorsun kendini, tıpkı on sene önce olduğu gibi. ve biten her şey, geri sarıp, tekrar ediyor. tekrar tekrar patlıyor flaşlar. ve resimlere bakıyorsun da, pek değişmemiş, manevi tablo.
    aradan geçen zaman değil sadece aslında. bir çok insan ve bir çok aşk ve bir çok kum torbası var. pardon, aşk için, bir çok kelimesini kullanamayız aslında. geriye kalan ne varsa, fazlasıyla fazla. ve ağır geliyor artık, içindeki odada biriken, toz parçaları.
    bir
    sigara yak
    ıyor
    ve
    öksürüyorsun ve kalbin “dur” derken
    sana, “sen dur” diyorsun ona. dur allah
    ın belası. dur artık. durman gerekiyor. hiçbir şey hissetmemelisin. neden atıyorsun ki. neden heyecanlanıyorsun ki arada bir hâlâ. dur lütfen. lütfen dur artık. yoksa beni sevmiyor musun?
    on sene öncesini düşünüyorum. ister istemez yapıyorum bunu. ve aradan geçen, yaklaşık dörtbin gün sonunda, nereye vardığına bakıyorsun. bir direğe tırmanmak yerine, etrafında dönmeyi seçmişsin sanki. ve artık başın da dönmemeye başlamış, bu döngüden. kurulu bir düzenek gibi, git-gel konya altı saat gibi. gibi gibi gibi. herşey “gibi” zaten. aslen hiçbir şey gerçekten var değil. fotokopi anılar. birbirinin benzeri ve gittikçe de, yani tekrar ettikçe, olaylar, yıllar, hayat, tekrarların daha kötü bir kopyasını elde etmekten başka, işe yaramamış, yaşamış olman.
    “on
    sene
    önce daha
    iyiydi be” dedi bug
    ün bir dostum. harbi lan dedim ona, hakketten ha, daha iyiydi. daha
    iyi ve daha
    özverili.
    umut etmiyorduk ama
    özeniyorduk. kendimiz için özen gösterdiğimiz bir hayatımız vardı. sonra noldu? sonra hiçe sayıldığımız için hiç olmaya alıştık ve kendimizin farkına varmamaya başladık. işte aynen böyle, yaşanan hikaye…
    “girdap
    çok iyi
    yaz
    ıyorsun”.
    yok ya? valla m
    ı?
    napay
    ım yani?
    napmam gerekiyor s
    öyler
    misin? te
    şekkür mü etmeliyim bu yüzden sana? yani ederim, gerçekten teşekkür ederim ama, napmalıyım bilmiyorum. gerçekten bilmiyorum. sorun ne onu bile
    bilmiyorum tanr
    ısını satayım. ve iyi falan da yazmıyorum. deli hikayeleri, bunların hepsi..
    değer görmek mi? yani yazarlık serüveninde bir başarıya ulaşmak, bizi mutlu edicek mi? başarı? belki para? olabilir mi? neyi farklılaştırır ki, seni kaç kişinin okuduğu? yeni bir insan tanımak neyi değiştirir söyler misin? hayır seninle görüşemem, çünkü görüşmek istemiyorum. hayır dost olamayız. hayır bir sevgiliye ihtiyacım yok. hayır sevişemeyiz. hayır hayır hayır. sıkıldım artık hayırlarımdan, hayırlısı olsunlarımdan, ve daha bir çok. o kadar çok ki, yaza yaza bitiremedim yani. bitmez de
    zaten.. allah’
    ın
    inayeti sayesinde, hakk
    ından geleceğim kendimin. yakındır
    zafer
    şarkılarım. bir sigara, sonra bir sigara daha…
    “girdap
    çok matrak
    bir herifsin ha, g
    üldürüyorsun beni sürekli”. doğru, matrağım. hiçbir şeyi, ciddiye alabilecek kadar önemseyemiyorum çünkü artık. her şeyle taşak geçiyorum. başta kendimle. çünkü yok başka, yapacak birşey, eroini denemek dışında. ki bi o kaldı zaten, denenmemiş kaçış tüneli kazısı olarak. zaman, sadece zaman.
    ruhunda,
    onar
    ılması mümkün olan, hiçbir şey kalmadığında, güzel bir gelecek ve mutluluktan ve kurtuluştan söz eden, hayır cemiyetine mensup insanlar, o kadar iğrenç geliyor ki insana.
    güzel bir dünya düşü? yok öyle birşey. kendinizi boşuna kandırmayın. kapitalizm kendi başını yiyecek sonunda. sonra da çok daha kötüsü gelicek. dünya bitiyor, az kaldı
    ve daha
    daha k
    ötüsü ile de ilgilenmiyorum ben. çünkü ortalıkta, fazlasıyla aptal olan, bir taraf var. o aptal,
    benim taraf
    ım
    da olabilir ayr
    ıca.
    yani kim daha salak bilmiyorum ama, ben olabilirim.
    çünkü önünde, diğerlerine göre, çok daha fazla para, ün ve kadın, kazanma şansı ve potansiyeline sahipken, “hasiktirin
    lan ordan” deyip, burnunun dikine gidiyor ve bundan da hi
    ç şikayet etmiyorsun.
    sonra bir
    dangalak gelip, fazlas
    ıyla depresif olduğumdan dem vuruyor. ben de gülüyorum buna, çünkü saçmalık bu, çünkü bilinen öğretilerinize göre, teşhis koyamayız bu halet-i ruhiyeye. ve ben bu durumun adına, tırlatmak diyorum. bu, depresyon ya da başka bir saçma dürtüten değil, tamamen gerçek olanı görüp, kabullenip, sonrasında tüm algı mekanizmalarının iflas etmesinden kaynaklanan, bir delilik
    hali. sonra da i
    şte,
    her
    şeyle dalga
    ge
    çiyorsun,
    insanlar aras
    ındayken.
    ve g
    ülüyorsun, gülüyorlar. girdap çok komik bir adamdır. gülelim bare…
    gülmek iyidir aslında, olan biten herşeye, çünkü fazlasıyla komik bir dünyada yaşıyoruz. trajikomik. trajik.
    ölünce yakılmamızı istiyorum.
    ve küllerimin küllerine karışmasını
    bir
    kutuya konulmam
    ızı istiyorum
    ve denize
    at
    ılmamızı
    bu salak şeyi yazdığımda, on sene öncesindeydik zamanımızın. ve şimdi, buradan, dikiz aynama bakınca gördüğüm şey, geçmiş zaman tünelim, o kadar da komik ya da eğlenceli ya da süper gelmiyor bana, şu an gelmiyor, çoğu zaman gelmiyor, ve adamın biri kalkıp, “çok iyisin ya” diyor, “süpersin”. hani nerdeyse inanıcam ve kahkaha atıcam yani.
    sigara
    sigara sigara. yani aynen “figaro figaro figaro” gibi.
    kalbimin
    att
    ığını duyabiliyorum ben. hızlanıp yavaşladığını içerde. kan dolaşımını da hissedebiliyorum. giderek yavaşladığını. ve tamamen manyamış bir doktor, bunları çeşitli tahlillerle söyleyince, “ya gerek yoktu bunlara,
    sorsayd
    ın
    s
    öylerdim
    ben” demi
    ştim,
    k
    ızdı bana. haklı olabilir. herkes haklı olabilir. herkesi haklayabilirim ayrıca. o yüzden durmadan üzerime akın eden sinekler ordusuna, bir şey diyeceğim, benimle uğraşmak yerine, oturup adam gibi kendi derdinizi
    yaz
    ın. sıkıldım artık sizin bitmeyen sataşmalarınızdan. tepem atarsa, gerçekten amınıza koyabilirim, tek bir cümle ile. anlaştık mı? benimle uğraşamazsınız, bunun farkına varsanız iyi olur. farkına varsan iyi olur, bay lethe. ve bu ismi
    haketmiyorsun da bence.
    lethe
    nehrine bir gezi d
    üzenlemek
    istiyorum. ba
    şka
    bir
    şansımız kalmadı sanırım.
    ya da
    izlanda. o sonsuz beyaz bo
    şlukta, yürümek
    sonsuzlu
    ğa,
    kaybolmak, donmak, g
    ömülmek,
    ve erimek sonra. yak
    ılmaktan daha iyidir belki bu.
    soğuk, alabildiğine soğuk bir mağarada, karların altındaki bir mağarada, tek başına yaşayıp, duvarlarına, ilk insanlar gibi, resim yapmak
    istiyorum. sonrada, ma
    ğaranın
    kap
    ısına düşen bir çığ sonucu içerde mahsur kalmak. doğal karadelik bu olmalı. ki düşününce, şu an, gelinen noktadan, varılacak sonuç da, bu durumun, allegorik bir anlamda, gerçekleşiyor olduğunun, kanıtı bence.
    on sene önce. elli yıl sonra
    bir kazı çalışması. ve keşfedilen hiç
    hoşça kalın sevgili sevgililer

    3 temmuz
    2009
  • missed

    missed
    ölüm hakkında düşünüyorum şimdi. o lanet
    olası kara delik hakkında düşünüyorum. düşünebilirim öyle değil mi? sizce bir
    mahsuru yoktur umarım bunun, yani hâlâ düşünebiliyor ve yazabiliyor ve
    yayınlayabiliyor ve yaşayabiliyor olmamın… rahatsız olanlar gözlerini
    kapatabilir, kulaklarını tıkayabilir, görmezden gelebilir ve derhal çıkıp
    gidebilir. ne diyordum? ölüm. baştan alalım…
    ölüm hakkında düşünüyorum şimdi. o lanet
    olası lanet hakkında. bir bakıyorsun, öncesinde hareket edebilen ve daha da
    ötede hissedip tepki verebilen bir şey, eşyadan farksız hale gelmiş. ve orada
    öylece bıraksan, çok fazla dayanmayacak bir eşya gibi, çürüyüp gidebilecek,
    kokabilecek, kurtlanabilecek, yok olabilecek, vesaire vesaire vesaire.
    gömüyoruz, yakıyoruz, çeşitli yok etme biçimleri uygulayıp, anıtlaştırıyoruz.
    ve sonra, bazen ziyaret ediyoruz. bazen fotoğraf karelerine bakıyoruz. bazen
    videolara. bazen de, zihnimizin içine hapsolan film şeritlerine.. zihnimizin
    içindeki film şeritleri, giderek daha da silik bir hâl alıyor, bulanıklaşıyor,
    ve sonra, zamanla daha az hatırlamaya başlıyoruz geçmişte olan biten
    ebegümecini. daha çok anı depolanıyor belleğimizde, ve daha az yaşamaya
    başlıyoruz bir şekilde. daha az hatırlayarak dünü. devam ediyor. ilerliyor,
    ilerliyor, ilerliyor, ve bazen birden bire, son sürat giden bir arabanın aniden
    bir duvara çarpıp durması gibi, içimizde geri sarıp bir noktaya kilitleniyor
    zihnimiz. buna kimileri nostalji diyor. kişisel nostalji söz konusu olan.
    kişisel bellekle ilgili olan kişisel nostalji. işte, ne bileyim, evde oturmuş
    bir şeyler yaparken, bir anda, bir şey, herhangi bir şey, geçmişte olan bir
    şeye geri itiyor zihni. ve sonrası boşluk. çünkü bir zamanlar var olan bir
    şeyler artık yok. sonra? sonra geçiyor işte, bu acı ve durağanlık, yine devam
    ediyorsun. ama asla unutmuyorsun ölen insanları. anneni unutmuyorsun. babanı
    unutmuyorsun. ölen eski sevgilini. ölen eski dostlarını. belki kedini veya
    köpeğini. hatta balığını. yani kısaca, hissedebilen bir şeyleri.. artık ölmüş
    olmalarını.. meseleyi kişisel alacak olursam, 13 ya da 14 yaşımdayken ölen
    eniştemi. meseleyi kişisel alacak olursam, beynimin hard diskinde, binlerce
    yedeği alınmış, asla kaybolmayacak olan, bir sürü geçmiş zaman dilimini… hiç
    bir şeyi unutmuyor ama geri de getiremiyorsun. henüz bunu başaramadık. ama her
    an başarabilirler. şu, geri zekalı ve gereksiz işlerle çok fazla haşir neşir
    olan manyaklar, teknolojiyi çok ileriye taşıyıp, bellekte geri dönüşüm
    yolculuğuna çıkartabilirler sizi.. ve buna, kişisel bazda bir geçmişe yolculuk diyebilirler.
    hatta bakarsınız, “geleceğe dönüş” film olmaktan da çıkar bir gün. olabilir.
    her türlü acıya çare olabilir, siktiğiminin kapitalizmi. olmayı vaat ederler en
    azından. bütün siktiğiminin liderleri bir şeyler vaat ederler. tanrı da dahil
    buna. tanrınız. ne diyordum?
    ölüm hakkında düşünüyorum. ve pj harvey
    bana, tatlı bir şekilde, acı dolu bir ses ile, “missed” diyor. zamanda yolculuk
    fikri, bana kalırsa, hiç de iyi bir fikir değil. mümkün olsaydı, ben gitmezdim.
    çünkü, yaşanan her şey, yaşandığı anda gerçektir, buk.un dediği gibi, ve her ne
    kadar kendi içimizde geçmişe dönüp acı çekebiliyor da olsak zaman zaman, ölümü
    alt etme çabası, dahiyane bir şey gibi gelmiyor bana. acıyı yok etmek, hayatı
    anlamsızlaştırabilir. ki yeterince anlamsız gelebiliyor bazen her şey. ki kendi
    içinde, yeterince anlamla doldurmuşuz her şeyi. ve şimdi, bu noktada, ölen tüm
    şeylerle ilgili, bir şeyler zırvalıyorum. çünkü ölüm, birinin ölümü, gerçekten
    pis bir şey. ama söz konusu ölüm, intiharla, ya da savaşla, ya da cinayet ile,
    ya da başka bir dış etkenle vuku buluyorsa, ki buna kapitalizmin başımıza
    açtığı binlerce hastalık da dahil, dışardan etkiyen bir şeyler sonucu vuku
    buluyorsa, daha da pis bir hale dönüşebiliyor, hissedilen acı. acı ve acıyı
    tedavi yöntemleri üzerine de zırvalayabilirim. çünkü ölüm acı demektir. çünkü
    sevdiğiniz herhangi canlı bir şeyi kaybetmek, size gerçekten büyük bir acı
    verebilir. çünkü hissetmek, ve hissedilen bazı şeyleri paylaşmak, böylesine
    tehlikeli bir şey. çünkü ölüyoruz. çünkü ölmek zorundayız. çünkü başka türlü,
    hayat çok sıkıcı olurdu. o yüzden cennet, dinlerin ürettiği, en geri zekalı
    vaattir. ve insanlar kanar. kanarlar çünkü, insan denilen varlık, bu dünyanın
    en açgözlü ve en bencil varlığı olma kapasitesine erişmiştir. o noktada, dönüp
    geriye baktığımızda, ölen tüm insanlar için, hepimiz zaman zaman, bir dakikalık
    saygı duruşuna geçtiğimizi hatırlayalım. salakça bir şey saygı duruşları.
    anıtlar ve türbeler ve mezarlar, dünyanın en gereksiz yerleri. yakmak
    gerekiyor. gerçekten yakmak. kül.. sonra o külleri, rüzgara veya denize ya da
    uzay boşluğunda herhangi bir akışa bırakmak… bence en mantıklısı bu. o yüzden,
    ölünce yakılmamızı istiyorum, ve küllerimin küllerine karışmasını, bizi bir
    kutuya koymalarını istiyorum. ve denize atılmamızı. sadece sen ve ben. ben de
    mi kimim? ben de senin kim olduğunu bilmiyorum tatlım… henüz karşılaşmadık. ve
    hiçbir zaman karşılaşmayabiliriz. hiçbir zaman aşık olmayabilirim. hiçbir zaman
    aşık olmasam iyi olur. çünkü, en başa dönecek olursak, ölüm var, ve herhangi
    bir şeye dair özel bir şeyler hissetmek öylesine boktan bir şeydir ki, her
    tatlı dokunuşu, acı ile hatırlanmanı gerekli kılabilir. ve bir birlikteliğin
    sonu, terk edilme yerine ölüm ile geliyorsa, gerisini siz düşünün artık…
    burada, bir sevgililikten ziyade, genel olarak, herhangi bir şeyle yaşanan
    birlikteliği kast ediyorum. her şey olabilir bu.
    bu noktada geriye dönüp, bir sigara
    yakalım. belleğimizde geriye.. eniştem öldüğünde, 13 veya 14 yaşındaydım ve
    ölümün ne olduğu konusunda en ufak bir fikre sahip değildim. sabah. telefon
    çaldı. kuzenim. açtım. ve bana, “baba mı kaybettik” dedi. “tuvalette. ölü
    bulduk. sabah”. kaldım ben de öylece. çünkü alkolikti, çünkü gecenin bir yarısı
    uyanır ve içerdi, çünkü o gece tuvalete girdiğinde, artık bünyesi iflas
    etmişti. ve neden alkolik olduğunu, olabildiğini, ve kurtulmak istemediğini,
    istese bile kurtulamadığını, çok iyi biliyorum. çünkü yaşam, öylesine boktan
    bir hâl alabiliyor ki bazen, yani gerçeklik kavramı, ve anlaşılabilmek,
    sevilebilmek, öylesine boktan bir hâl alabiliyor ki hayat, kendinizi yalnız,
    yapayalnız hissedebiliyor ve intihar ediyorsunuz, ya da kendi zihninizi çeşitli
    şekillerde askıya alıyorsunuz. bunu ben de yaptım ama iyi bir şey değil bu.
    zihni askıya almak yani. yaşama savaşına bir son vermek yani. çünkü yaşam,
    zaman zaman hiç olmadığı kadar güzel olabildiği gibi, zaman zaman da, var olan
    ve olabilecek ne varsa içinde sıkıştırabilen bir mengeneye dönüştürebiliyor
    zihninizi. o noktada, acıdan kaçmak anlamsız geliyor bana. çünkü, daha önce de
    dediğim gibi, her zaman iyi olmak iyi bir şey değildir ama her zaman kötü olmak
    kötü bir şeydir. bu noktada, sözü, ying yang ile bağdaştırıp, size bir örnek
    vermek istiyorum. verebilirim öyle değil mi? buna hakkım var sanırım… sonuçta,
    bu benim yazım, ve sevmiyorsanız, okumayın. nokta. devam edelim, örnek şu:
    27 yaşına gelmiş bir adam, bir kaç ay önce
    bana, bir e-posta attı, ve “yazar olmak istiyorum bana yardım et” dedi.
    şaşırdım elbette. bir şeyler daha zırvalamıştı. sonra da buluştuk. mecburen buluştuk.
    çok ısrarcıydı. çok fazla. ve görüşmek zorunda kaldım:
    karşılıklı oturuyoruz. ve bana, kendini
    güçsüz hissettiğinden bahsediyor. bu adam 27 yaşında. ve benle yaşıt. ve çok
    fazla kitap okumuş. eğer bir haddi varsa bu meselenin, haddinden fazla okumuş
    diyebiliriz. ve çok fazla film izlemiş ayrıca. ve yazar olmaya çalışıyor. yani
    yazmaya. söz konusu mesele, bu işten para kazanmak falan değil. para kazanmaya
    ihtiyacı yok, çünkü ailesinin yeterince parası var. ve ailesi bir gün
    öldüğünde, ona kalıcak olanlarla, ömrünün sonuna dek idare edebilir. o derece
    yani. anlatabiliyor muyum? devam edelim. herifin paraya ihtiyacı yok ve
    hayatında bir eksilik hissediyor. kendinde bir eksiklik hissediyor ve yazar
    olmaya çalışıyor. bir kitap yazmaya. etkileyici bir roman mesela. gerçekten
    etkileyici, öyle ki, okuyan herkesin ona hayran olabileceği bir düzeyde. neler
    bildiğini kanıtlamaya çalışıyor. ve bana e-posta atıyor, zamanın birinde, bu ve
    buna benzer bir sürü saçmalıktan bahsettiği bir e-posta. okuyorum postayı. o
    zamanlar postaları okuyabiliyorum. buna gücüm ve zamanım var. ya da öyle
    demeyelim de, meseleyi hiç abartmadan ve gerçeği çarpıtmadan şöyle değiştirelim
    o kısmı: o zamanlar birilerinden gelen e-postaları okuyabiliyorum, çünkü canım
    okumak istiyor. evet, böyle dahası iyi oldu. devam edelim öyleyse. artık çalan
    telefonu bile açasım gelmiyor kimi zaman, kimin aradığına bile bakasım
    gelmiyor, ve bakabildiğim zaman, canım geri dönmek istiyorsa, arayıp, “aramışsın
    bugün beni” diyorum. veya “bir hafta önce beni aramıştın”. her e-postaya, eğer
    canım cevap vermek isterse, “geç cevap için özür dilerim ama ancak bakabildim”
    diye başlıyorum. hayır, yoğun olduğumu ifade etmeye çalışmıyorum bu noktada,
    çünkü yoğun değilim, sadece, ne bileyim mesela, yeni bir grup keşfetmişken, o
    grubun albümünün inişi esnasında, ekranda geriye doğru akan rakamları izlemek
    daha ilgi çekici geliyor bana. geriye doğru akıyor rakam. kilobyte azalıyor.
    sonra ekranda finish yazısı beliriyor ve şarkıyı açıp dinliyorum. falan filan.
    boşa zaman öldürmek böyle bir şey olsa gerek, ama seviyorum boşa zaman
    öldürmeyi. ya da tutup, aptal programlar yazıyorum. aptal ve ufak bilgisayar
    programları. kendi içinde bir süre sonra sonsuza bağlayan döngüler
    oluşturuyorum o programlarda. şayet o programı, bir websitesine koyarsam, benim
    gibi zaman öldürme meraklısı bir herifi, epey oyalayabilir. yaşını gir yazıyor
    programda, giriyorsun yaşını, sonra kaç kitap okuduğunu giriyorsun, sonra kaç
    film izlediğini yazıyorsun, ve karşına bir olasılık dilimi çıkartıyor mesela, “bence”
    diyor yazdığım program “yüzde 44 yazar olabilirsin”. böyle bir şey olabilir mi?
    bu soruyu, iki şekilde ele alabiliriz. bir: ben böyle eblek bir şeyle uğraşıyor
    olabilir miyim? iki: bir şeyin gerçekleşme olasılığı, böyle eblek bir
    matematiksel süzgeçle belirlenebilir mi? “neden olmasın” diyor karşımdaki
    herif, “bence çok kitap okumuşsundur”.
    buraya nerden geldik bilmiyorum, boşlukta
    akıyorum. o yüzden meseleyi baştan alıp, tekrar anlatmayı deneyeceğim. dinlemek
    istemeyenler için, kısa bir özet geçiyorum; mesele, yazar olmaya çalışan ve tek
    derdi bu olan bi herifin, boş işlerle uğraşıp birileri tarafından yazabildiği
    sanılan benimle arasındaki yazarlık ve hayat üzerine bir diyalogla alakalı,
    bunun yanı sıra size vaat edebileceğim, entrika dolu bir aşk hikayesi, bir
    cinayet, ya da “politik akapunktur” adında yeni bir keşif yok. hiç bir şey vaat
    etmiyorum ve hiçbir heyecanda duymuyorum şu an bu kelimeleri yazarken. ama
    anlatmak zorunda hissediyorum kendimi, çünkü fazlasıyla sıkıldım şu yazma
    işinde kendimi tekrar etmekten! kendi içimde bir değişiklik yaratmaya
    çalışıyorum. o yüzden başımdan geçeni değil de, başımdan geçmesi muhtemel bir
    şeyi kurguluyorum. belki, gelecekte başıma örülmesi muhtemel bazı kukuletaları,
    önceden tasarlayıp, anlatırsam, ve “bunun olabileceğini biliyorum bak” deyip,
    gelecekte bir takım olası şeyleri önceden tahmin edersem, ve bunu kanıtlarsam,
    belki tanrı beni şaşırtacak, hiç aklıma gelmeyen, olunca heyecan duyabileceğim,
    alternatif çoraplar örebilir başıma. senaryoları ezberledim çünkü artık. her şeyi
    baştan bilir oldum. çünkü kabuk değiştiren yılanlar gibi, her yeni yıla farklı
    bir bakış açısı ile giren insanların ve o insanların sürekli ters çevirdikleri
    kum saatlerinin, hangi tarafından asılmaya çalışırsan çalış, hep aşağı doğru
    akıyor zaman.. anlatabiliyor muyum? yokuluş. ölmekte olan her şey. bir önceki
    vaazımda bundan bahsettim size. ölmekte olan her şey. hiçlik. o halde baştan
    alalım.
    şimdi, moruk, adamın biri var, tamam mı?
    bak bu kısım gerçek ama. sallapati yok. zamanın tekinde, bana bir e-posta atıp,
    yardım isteyen bir adam var. herkes zaman zaman birilerinden yardım istiyor ve
    ben yardıma ihtiyacı olduğunu söyleyebilen insanlarla ilgilenmiyorum, çünkü
    onlar nasılsa bir yolunu bulup, işin içinden çıkıyor ya da çıkartılıyorlar.
    sokakta yaşayan köpeklerin, yardıma muhtaç insanlardan daha çok yardıma
    ihtiyacı var bence. ve onları da, veya gerçekten bazı insanların, tek
    anlaşabildikleri ve iyi veya kötü bakabildikleri bazı hayvanları, kedi ve
    köpekleri, veya başka canlıları, ölüme terk eden bazı kurumları deşifre etmek
    gerektiğine inanıyorum. bu noktada, daha da ileri gidip, sizi isim verebilirim:
    “ışık kent hayvan barınağı”.
    birileri, eğer bir takım toplumsal
    faktörlere etki edebilen işlerde çalışıyorlarsa, ve yaptıkları işten para
    kazanıyorlarsa, yani hayatlarını iyi veya kötü sürdürüyorlarsa, aldıkları
    maaştan çok daha fazlasını hak ediyor bile olsalar, o işi doğru düzgün yapmak
    zorundalar. bu noktada, kimsenin yediği ekmeğin, pislik dolu bir fırında
    pişmesi gerekmiyor. ve bu noktada, hiçbir hayvanın, insan ihmalkarlığından
    dolayı ölmesi de gerekmiyor. yani siz güvenlik görevlisi olarak, son derece
    modern bir iş hanında, modern olmayan koşullar altında çalışıyor olabilirsiniz,
    bu sizin, oraya girip gezmeye çalışan insanlara bir takım işkenceler
    uygulayarak, size uygulanan işkenceyi, elim sende oyununa veya çocukken
    oynadığımız “elektrik geçti” sirkülasyonuna döndürmenizi gerektirmez. bir
    havaalanında çalışıyorsanız, bagajların ağırlığına bir dolu küfür saydırabilirsiniz,
    ve haklı da olabilirsiniz ve bunu anlaya-da-bilirim, çünkü o işi ben de yaptım,
    ama intikamınızı, o bavulları tekmeleyerek alamazsınız. isyan ettiğiniz
    hayatınızı dönüştürmenin şekli, işinizde bir kademe yükselmekten de geçmez.
    isyan ettiğiniz hayatınızı dönüştürmenin şekli, kendinizi hayvanlardan üstün
    görmekten de geçmez çünkü gerçekten hayvanlar, insanlardan daha üstündür. bir
    defa daha hassaslar ve daha duyarlılar. insanlardan bin kat daha duyarlılar. o
    halde duyarlı olan bir şeye, yani hissedebilen ve acıdan kıvrandığı her
    halinden belli olan bir şeye, bu şeyin ne veya kimden olduğuna bakmaksızın,
    yardım etmek gerekir. toplumsal dönüşüm projesi denilen geyikler, ya da abuk
    subuk kalkınma projelerinin, bir sonuç vermemesinin nedenlerinden biri, kutuplaşma
    psikolojisidir. ve o kutuplaşma anında, bir amipe dönüşüp kendi içinde de
    bölünen ve bölünmeye alışkın olan insan doğası, en sonunda kendi içindeki
    yalnızlığı tamamlama noktasında evrilmeye başlayıp, herhangi bir şeye
    aitleşiyor. kendi içinde bütün olmayıp, kendi içinde bütün olmayan bir
    topluluğa katılmak.. ve bir takım sorunlarda, öne sürülen bir takım çözüm
    yolları ile ilgili, bir takım çalışmalar yürüten, bir takım lider insanların da
    zaafı, kendi içlerindeki yalnızlığı, o şey vasıtası ile çözme çabası gibime
    geliyor. o nedenle bir lideri olan bir sivil toplum örgütünün, bir lideri olan
    herhangi bir tarikattan farkı yokmuş gibime geliyor. çünkü, bireyselliğini
    yitiren ya da bir toplulukla bütünleşip kendi yalnızlık evresini es geçen, her
    insan, en sonunda, farkında olmadan, bir takım heyecanlar duyup, aynı
    amfetaminin yarattığı o sahte mutluluk hissini tatmaya başlıyor. ve hepimizin,
    sahte veya gerçek, zaman zaman, bir takım mutluluklar hissetmeye ihtiyacımız var.
    bu, orgazm sonrası tadılan, tamamen fiziksel yolla elle edilen bir mutlulukta
    olabilir, ya da, bizim yazar olmaya çalışan arkadaşımızın, ilk kitabı
    yayınlandığında tadacağı mutluluk gibi tamamen konunun dışında bir eylemden de
    kaynaklanabilir. bu arada, söz konusu yazar arkadaşımıza tekrar geri
    döneceğimizi belirtmek istiyorum. bu arada asıl meselemiz olan ölüme de tekrar
    geri döneceğiz… yeri gelmişken, şunu da belirteyim, aslında bizim asıl
    meselemiz, acının öfkeye dönüşmesi sonrasında patlayan isyanı kime
    yönelttiğimizle ilgili, ölümle ilgili değil, öldürmekle ilgili, cinayet veya
    intihar… zırvalamaya son verip, yazara geri dönüyorum;
    adam karşıma geçip, benim çok iyi yazdığımı
    ve benim gibi yazmak istediğini söyledi. çok iyi yazdığım falan da yok aslında,
    resmen sıçıp batırıyorum ve kimse okuyamıyor bu zihin karışıklığımdan doğan
    karmaşık cümle yapımı…
    ona şöyle bir teklifte bulundum, geyiğine:
    “bana mirasını ver, anneni ve babanı kandır, mirasını bana ver, ben de yazdığım
    her şeyi sana göndereyim, altına imzanı koyup yayınla, ne dersin?” gülüyordum
    bunu derken ve herif acı çekiyordu gerçekten. çünkü söz konusu sorun,
    yazarlıktan değil, anlaşılmaktan geçiyordu. kendini anlatmaktan. bir hatun
    vardı işin içinde, aşık olduğu bir hatun, onsuz yaşayamayacağını dile
    getiriyordu. yaşayamayabilirdi de. ben tüm eski aşklarımın zihnimde kalan
    imgelerinin kalplerini bantlayıp belleğimdeki bir gizli dolaba sakladım.
    anahtarı da denize atmak istiyorum. henüz atmadım. zihnimin odalarına açılan
    kapıların anahtarları. ne diyordum? adam sonra işi açığa çıkardı, “bir roman
    yazacağım ve beni anlayacak” dedi. “sonra” dedim. “hepsi bu” dedi. “sonra,
    isterse, hala nefret etmeye devam etsin”. bu, bana kötü geldi, her ne kadar
    eleman, kendi mantık evresini ve iradesini, hatunun istem dışı çalışan
    kaslarının arasına kaptırmış olsa da, yani tamamen aptalca bir nedenden ötürü
    bir roman yazmak istiyor olsa da, bu bana kötü geldi. ve ona sadece, şunu
    söyledim. “ben pek kitap okumadım, pek film izlemedim, ve senin bildiğin milyonlarca
    teknik ve teorik bilgiden bi haberim moruk. ve gerçekten, senin gibi bir
    insanın, bence yazabileceği milyarlarca şey olmalı, ama zihninin kafeslerine
    takılıp kaldığın sürece, yazamayacaksın”. “çünkü” dedim ona, “gerçekten,
    kişisel olan her şey politiktir, ve politik olmayan tek şey aşk olabilir”.
    “o halde?”
    “o halde, özel olmayı özelinde tut. ve
    kendin için yazmayı dene”. anlamadı ama. ağlamaya başladı. abuk subuk bir
    şeydi. gerçekten abuk subuk bir şey. gerçekten. napacağımı bilemedim. çünkü bi
    çok durumda napacağını bilemeyen biriyim. aradan aylar geçti. bu arada, bir
    şeyler kurgulamaktan vazgeçtim, aynen döküyorum olan biteni. aradan aylar geçti
    ve herif değişti. bir e-posta daha. artık yazamıyordum. eskiden çok daha iyi
    yazarken, artık yazamıyordum. artık, kendimi tekrar ediyordum. ve sıkılmıştı.
    okumuyordu beni. ama yazmaya başlamıştı. nihayet, yazabiliyordu. gönderdi.
    baktım. okudum. hiçbişi anlamadım. “özür dilerim ama benim kapasitem elvermiyor
    bunları anlamaya” dedim. ve bunu söylerken, gerçekten samimiydim. anlamıyordum.
    ama o da anlatamıyor olabilirdi. buna, entelektüel düzeyde doğru biçimde
    gelişme göstermiş biri, daha doğru karar verebilirdi. her neyse sonra, şuna
    karar verdim. kendini ne kadar çok önemser, şişirir, pohpohlar, bir bok zanneder,
    övünür, varolduğunu zanneder, varolma savaşını kazandığını zanneder ve ölümü
    düşünmezsen, es geçersen ölümü; o kadar az şey hissedebilir ve böylece o kadar
    az acı çekebilirsin. bunun tam tersi olarak da, kendini hiçe sayıp, bir başkası
    için yaşamaya çalışırsan, ve kendini hiç olarak var edip, bir başkasının
    bütününde erimeye kafayı takarsan, acının şekli ve boyutu giderek artar. ve
    kendin olmaktan vazgeçer, iradeni sıfırlarsın.
    size bu uzun örneği anlatmaya başlamadan
    önce, ying yang ile ilgili bir örnek vereceğimi söylemiştim. verdim. tamamen
    siyah veya tamamen beyaz olmak, doğru bir açı sağlamaz. siyah ve beyazı
    birbirine karıştırıp, gri adında bir şey elde etmek ise, midemin bulanmasına
    neden olur. çünkü, gri iğrençtir. o yüzden var ying yang. ve bana oldukça
    anlamlı gelmekte. ki yinede, yani en ufacık olasılığı bile göz ardı etmeden,
    -ama olasılıklara takılıp kalmadan- ve böylece hiç bir şeyden emin olmadan,
    yaşamak, güzel. ki yine de bazen, tamamen siyahlara bürünüp, tamamen acı içinde
    kıvranabiliyoruz. bu da güzel bence. ki yine de, bazen bembeyaz olup,
    mutluluktan gebere-de-biliyoruz. bu da güzel. ki o yüzden, yaşamın rengi beyaz,
    ölümün rengi siyahtır. ve bu noktada, hissedebilen veya hiçbir hissi olmadığı
    halde, yani cansız olduğu halde, size bir şeyler hissettirebilen bir şeyi, bir
    şekilde kaybetmek, ölüm veya başka bir şey, kaybetmek, acı demektir. ve acı,
    öfkeye dönüşebilen bir şeydir. ve acınızın öfkeye dönüştüğü noktada, jiletinizi
    kendinize tutuyorsanız, bu gerçekten, sizin, çok hassas bir insan olduğunuz
    anlamına gelebilir. kendinizi, yaşanan her şeyden, suçlu bile olmasanız, suçlu
    hissediyorsanız, bu sizin, çok hassas bir ruha sahip olduğunuz anlamına gelir.
    o yüzden, “huzursuz olduğum için suçlu hissettiğimi söyle” der 2pac. ve o
    yüzden, tepemizde gezinip vır vır konuşan ve hayatımızın içine eden insanlar,
    bize “sakin olun” derler. “sakin olun, kemerleri biraz daha sıkalım, her şey
    düzelecek”. ne zaman düzelecek amına koyayım?
    amına koyayım? evet, seksist bir küfür bu,
    ve hiç sevmiyorum, ama başka türlü bir kelime icat edene kadar, bunu kullanmak
    zorundayım. sikeyim, yerine, sokayım diyorum artık. bu, daha az seksist
    çağrışımı olan bir kelime. ve anasını satayım yerine tanrısını satayım diyorum.
    bu da daha iyi. ama amına koyayım demek zorundayım, çünkü gerçekten, acı
    çekmemize neden olanların amına koymak zorunda hissediyorum kendimi. çünkü
    artık, öfkeye dönüşen acıdan, içimde, kendime hasar verebileceğim bir parçam
    kalmadı benim. ve yazar bozuntusuna bunu söylemiştim o gün. “acın, öfkeye dönüşücek”
    dedim ona. “özgüvenin yeniden yerine geldiğinde” dedim “o hatundan nefret
    etmeye başlayabilirsin. o gün öfkeni mantıklı bir şekilde kullanmalısın bence,
    çünkü o hatunun nefret edilecek bir şey yaptığını da düşünmüyorum, seni ret
    etmekle”. aradan aylar geçti ve kusa kusa bana kustu öfkesini. ağzıma sıçtı
    resmen: “artık kendini tekrar ediyorsun girdap”.
    sokmuşum girdapın kendini tekrar eden
    sarmal dokusundaki kıvılcıma yol açan çapraz bağına…
    ölüme dönelim tekrar. ve acıya. ve öfkeye.
    ve isyana.
    size şu kadarını diyeceğim: ian curtis için
    acı çekiyorum. cobain için acı çekiyorum. tupac amaru shakur için acı
    çekiyorum. layne staley için acı çekiyorum. alex için ve adını hatırlayamadığım
    veya bilmediğim veya sayamayacağım, intihar eden veya öldürülen veya ölmeye
    terk edilen tüm hassas ruhlar için acı çekiyorum. gerçekten.
    ve intihar eden ya da ölüme terk edilen tüm
    dostlarım için de
    bir arkadaşımın köpeği öldü. öldürüldü de
    diyebiliriz açıkça. çünkü bu noktada, konu biraz özele inip, hassas bir hal
    alıyor. ve yukarıda bir yerlerde dediğim gibi, sizler, bizler, tüm insanlar,
    her ne kadar kötü şartlarda düşük bir maaşa ve haddinden çok sürece çalışmak
    zorunda bırakılsak da; yaptığımız iş, eğer, 
    hayati tehlikelere yol açabilecek veya birilerinin acı çekmesine neden
    olabilecek bir içeriğe sahipse, doktorsak mesela, veya hastabakıcı, veya
    hemşire, veya dadı veya öğretmen veya bir uçak ambarında hamal, veya bir hayvan
    bakım evinde güvenlik görevlisi, veya veteriner veya başbakan, veya komutan,
    veya köşe yazarı, veya mütahit her ne olursak olalım, kapitalizm ağzımıza
    istediği kadar sıçsın, o işi doğru düzgün yapmak zorundayız. sağlam malzeme ile
    bina yapmak gibi. arabanın vidalarını iyi sıkmak gibi. tam yapamıyorsak, hiç
    yapmayalım. anlatabiliyor muyum? direk isyan edip çaışmayalım ve ekonomi direk
    toplu grev ile yerle bir olsun… ki en doğrusu bu! yoksa, gerçekten ama
    gerçekten, birileri öfkesini, doğru ya da yanlış bir bakış açısı ile
    sentezleyip, intihar yerine cinayetlerle sonuçlandırmaya başlayabilir. bu
    yüzden ölür insanlar zamanından önce. acı, öfkeye dönüşür çünkü. daima dönüşür.
    kaçınılmaz bir süreçtir bu. intihar eder ya da bir cinayet işlersin.
    cinnet?  geçelim…
    7 sayfa oldu ve sigara üzerine sigara.
    içimdeki cenin ölmek bilmiyor. doğmuyor da. sanırım bir bebek taşıyorum
    karnımda. birileri beni hamile bıraktı. ruhuma tecavüz ettiler. bir sürü insan,
    peşpeşe. ve acı. ve öfke. peş peşe, tekrar tekrar dönüşen evreler. bi kendine
    bi onlara. bıçak üstüne bıçak. çizik üzerine çizik. 7 sayfa doldu ve meselenin
    özüne geldik…
    ölüm, bu dünyada var olması en gerekli,
    gerçeklik. çünkü diğer türlü, düşünsenize, ne kadar aptalca olurdu. ölümsüz
    olup, yapmak istediğim her şeyi erteler, ve kordonda çimlerin üzerine sırtüstü
    yatarak, beklerdim sonsuza dek. bi güneş, bi ay. beklerdim. hiçbir şey
    yapmadan. sanırım cennete gitseydim, bunu yapardım. sokmuşum tanrının vaat
    ettiği hurilere. ölüm anlamlı. sorun olan, öldürülmek. intihar ya da cinayet,
    ya da ölüme terk edilmek, aralarında hiçbir fark göremiyorum. bu noktada, o yok
    olan şeyi yok eden veya yok olmasına neden olan şeylere karşı öfke
    duyuyorsunuz. ve size yardımcı olabilecek hiç kimse yok. çünkü yargı
    sistemindeki görevli insanlar işini yapmıyor. çünkü yardım kuruluşları
    söylediklerini yapmıyor. çünkü bir şeyleri korumak adına kurulan dernekler
    söylediklerini yapmıyor. yalnızsınız. yapayalnız. dünyaya karşı ben. “me
    against the world”. ve sonra hakkınızı aradığınız için suçlanıyor ya da aptal
    yerine konuyorsunuz. şu bizim kafasına çuval geçirilen askerler geldi aklıma.
    adamlar ölmedi diye yargılandı. ne salak bir dünyada yaşıyoruz.
    “muhakkak insan ziyandadır, velhasıl huzur
    isyandadır!” mütrüp fanzin.
    acının öfkeye dönüştüğü noktada, intihar
    yerine isyan etmek. ve gerçekten ama gerçekten, ölmesi gerekenleri
    öldürebilmek. temizlik. faşizm? yo hayır, şaka yapıyorum. kimseyi öldürmüyoruz.
    ama ölmüyoruz da. yaşıyor da sayılmayız bu arada. zaman geçiyor, ve sen,
    gerçekten, geçen zamana aldırış etmeksizin, hayatta kalmaya devam ediyorsun.
    yaşıyor da sayılmazsın bu evrede. ama ölmüyorsun da. bitkisin belki. bitki
    doğru tanım. ama dikenlerin var. ve o dikenleri, eğer istersen, istediğin zaman
    batırabilirsin. zaman zaman yapraklarını dökebilir, zaman zaman tekrardan
    yeşerebilirsin. ve dikenlerin var. genellikle kıçına batan dikenlerin. ama
    bazen de, fazlasıyla acımasız olup, ışıkkent hayvan barınağını, havaya
    uçurabilmeyi, aklından geçirebilirsin, hayvanları dışarı çıkarıp. işe yaramaz
    ama. çünkü, dünya da, havaya uçurulması gereken o kadar çok yapı ve o yapılar içinde
    o kadar çok insan var ki, hepsine öldürmeye zamanın yetmez. enselenirsin. ya da
    unabomber gibi sıkılıp “ben buradayım” dersin… anlatmayı denesen, konuşmayı ya
    da yazmayı ya da müzik yapmayı ya da film çekmeyi ya da herhangi bir -sanatsal
    olarak lanse edilen- ifade şeklini seçsen ve anlatmayı denesen, anlamalarını ve
    dönüşmelerini, ve daha yaşanabilir bir dünyaya dönüştürmeyi, yaşamı
    dönüştürmeyi. gene işe yaramaz, çünkü bu kez de ya sansürlenir ya da
    öldürülürsün. çözüm yok. ve ölüm her daim kapıda. ve aslında yaşamıyoruz da.
    bizler makineyiz. insan olma evresini geçtik. insanlar evrim geçirdi ve makine
    oldu. programlanıyoruz. okula gidiyoruz. işe gidiyoruz. evleniyoruz. çocuk
    yapıyoruz. falan filan. tao yok. wu wei yok. makine var. işe git-eve gel. acı çek
    ama öfkelenme. sakin ol. her şey olacağına varır yavrum. hiçbir şey değişmez.
    sisteme adapte olup yaşamın tadını, sana ayrılan sürede, tadabileceğin kadar
    tatmaya çalış. söylenen bu bize. o halde siz, bunu yapmaya devam edin. ben
    yapmıyorum. ben müzik dinliyorum. hepsi bu. arada bir zırvalıyorum bir de. ve
    öleceğim. ve herkes ölücek. ama ölmeden önce, acıyla karışık öfke sotemi, sos
    haline getirip, birilerinin başından aşağı dökmekten başka bir şey istemiyorum.
    sonra da “özür dilerim, kazayla oldu” diyeceğim. hani üzerinize yanlışlıkla
    elindeki tepsiyi deviren bir garson gibi. ya da üzerime bilerek devirdikleri
    bir sürü saçmalıktan sonra özür dileyip farkında olmadıklarını söyleyen ve hala
    farkına varmamış olan… lala lala la.. burada kesiyorum…
    hiç bir şey değişmez… değişmeyecek. ve
    yunanistan’da, alex’in katledilişi sonucu patlak veren isyanlar gibi isyanların
    tekrarları arasındaki periyot kısalıp, tehlikeli bir virüs gibi her yere
    yayılana kadar da, öfkemiz dinmeyecek.
    ölen her şey için, öldürülen her şey için,
    ölüme terk edilen her şey için, tüm yalnız insanlar için, ve tüm hayvanlar
    için, ayrım gözetmeksizin tüm o harikulade varlıklar için, tüm hayvanlar –
    insan hariç!
    bir kez daha.. burada. öfkemizi kendimize
    yöneltmememiz gerektiğini vurgulamak istiyorum. intihar etmeyin. acıdan da
    gebermeyin. bekleyin ve öfkeniz açığa çıktığında, sakinleşmeden, yapmanız
    gerekeni yapın. benim çelebi holding adlı hırsızlardan bir alacağım var. sizin
    de bir çok hırsızdan bir çok alacağınız vardır. o halde, ya alın, ya da
    bağırın. avazınız çıktığı kadar bağırın. çığlık. acı bir çığlık. çok acı. pj
    harvey, çok acı bağırıyor. hala bağırıyor. missed. hala bağırıyor. sakince
    bağırıyor. ama acı dolu bir bağırış. kişisel olan her şey politiktir. ve punk;
    insanın, kendine yakışanı giymesi değil, isyan etmesidir. ve saçlarımızı sıfıra
    kazıyıp, ayağımıza geçireceğimiz postallarımızı kafanızda patlatınca, o zaman
    anlayacaksınız kimin daha çok acı çektiğini. ölüm, yaşamın tek gerçek
    anlamıdır. yani, harikulade hiçlik. harikulade bir kara deliktir ölüm. cennet
    yok. cehennem yok. tanrı yok. başka bir hayat yok. başka bir dünya yok. bize
    vaat ettikleri hiç bir şeyi de gerçekleştirmeyecekler.  ve hiçbir şey değişmeyecek. o yüzden devrim
    yok. sadece isyan var. bireysel veya toplumsal. hiç fark etmez. isyan,
    isyandır… çünkü, tekrar ediyorum, kişisel olan her şey politiktir.
    * başlık, pj harvey’in bir şarkısının
    adıdır.

    1 haziran 2009 – 06:00
  • to wish impossible things

    to wish impossible things
    şimdi ben burada, yaşayan ve
    ölmekte olan her şey için, yas tutmayı kesiyorum. yani sadece ölmüş olanlar
    için değil, günden güne ölmekte olan her şey için de. giderek daha da azalan
    varlığım için, yas tutmayı kesiyorum. ve giderek daha da azalacak, herkesin
    varlığı. insanlar üremeye devam ederken, büyümeye devam ederken sürekli insan
    türü. en tehlikeli virüsten bile daha tehlikeli bir şekilde, ve akıl almaz bir
    evreyle çoğalan insan türü.
    ben. bir şey olmak için
    çabalamayan ben. bir şeyleri günden güne içinde eriyen ben. günden güne her
    şeyi kaplamaya devam eden insanlık, insanlıktan uzaklaşan ben. her gördüğü şeyi
    yok eden insanlık, kendi kendini yok etmekten bile aciz ben. her şeyi bir
    çırpıda silebilen insanlık, silinen hiçbir şeyi unutmayan ben. her şeyi bir
    anda dönüştürebilen insanlık, kendini bir türlü dönüştürmeyen ben. kendi içinde
    çok hızlı bir şekilde evrim geçirebilen insanlık, insan denilen türün derhal
    yok olmasını arzu eden ben… zırvalamaya devam ediyorum. kendimi susturmayı
    başaramıyorum. hiçbir şeyi susturmayı başaramıyorum.
    hareket etmek anlamsız geliyor,
    ama hareket ediyorsun işte. düşünmek anlamsız geliyor ve düşünüyorsun. yürümek
    fazlasıyla anlamsız, yürüyorsun ama. sokağa çıkıyor, insanlarla karşılaşıyor, ve
    asla anlatamayacağın, anlatmaktan korktuğun görüntülerden dolayı, bir kez daha
    psikoza girip akıl hastanesine kapatılma tedirginliğini çaktırmamaya veya
    kulakları sağır edebilecek bir çığlık atıp kimseyi rahatsız etmemeye
    çalışıyorsun.
    otobüse biniyorsun. en arkada
    ayaktasın. ve kulağında bir kulaklık, elinde bir kitap, duruyorsun öylece.
    kimsenin gözlerine bakmıyorsun, çünkü bıkmışsın artık gözlerden. bir lavabonun
    deliğinden aşağı dönerek inen su geliyor aklına, o lavabonun merkezindeki
    delikten, bir girdaba tutulmuşçasına emilen su… ve tüm enerjini bir anda çekip
    yok eden içindeki karadelik, dışındaki karadeliklere karşı var olma savaşı
    veriyor, hangisinin çekim gücü daha ağır basıcak? ve kulaklığımdaki ses, beni
    boşluğuma doğru iterken, kitabı açıyor, okumaya başlıyorum.
    “aptal lan bu” dediğinizi duyar
    gibiyim. içinizden geçen her şeyi biliyorum. gözlerinizin gerisindeki,
    renginizi çok çabuk değiştirmenize neden olan o mantıksal süzgecinizi de
    görebiliyorum. ve evet, “önyargı bu” diyor biri. sanane bile demiyorum ona.
    çünkü anlamsız geliyor. çünkü gerçekten anlamsız bu. çünkü yazmak bile anlamsız
    aslında ama yazıyorsun işte. yazmaya ve yayınlamaya devam ediyorsun. ne
    anlattığını unuturak ama unutmayarak da aynı zamanda. zırvalıyorsun…
    boşlukta slalom yaparken,
    bariyerlerinize çarpıp duran zihnim akmaya devam ediyor. ve bu bana gerçekten
    anlamsız geliyor. devam ediyorsun zihninden geçenleri takip etmeye. kitap
    önünde ama, gözlerin içine dönük. ve arkaya üç hatun geliyor. biri hemen
    yanında ayakta, kolundaki bilekliğe bakıyor -bilekliğimin üzerinde beş adet yin
    yang var- bakıyorlar, hissediyorsun bunu, fark ediyorsun, ve yanındaki hatuna
    dönüp gülüyor. ve sonra bir gülüşme faslı, ve sonra oynayan kaşlar, ve sonra
    dönüp bakmadan hiçbir şeye ve her şeye, kitabı okumaya devam ediyorsun. adamın
    biri bir şeyler zırvalamış. yine, zen üzerine yazılan bir kitap. daha önce de
    açıkladım ama tekrar açıklıyorum; kitap zen üzerine değil, zerre alakası yok
    zen ile, sadece, zen üzerine yazılmış. 
    hepsi bu. bir şey anladınız mı?
    sonra zaman geçiyor, otobüs
    ilerliyor, yollar geriliyor, zihnindeki sinirler geriliyor, zihnindeki lastiğe
    sıkışan top fırlayıp birine çarpmasın diye kendini tutuyorsun, ve miden
    bulanıyor bu esnada yine. gerçekten miden bulanıyor yani. gerçekten. sonra,
    kitabı okumaya devam ederken sen, iyice doluyor otobüs ve bu esnada duraktaki
    bir manyak, hatunlara kaş göz işareti yapıyor, hatunlar gülüyor. adam aşağıda,
    telefon işareti yapıyor, “numaran ne” der gibi, görüyorsun onu da, ve
    yargılamıyorsun asla, ne iğreniyor ne de gülüyorsun, hislerini yitirmişsin. ama
    hatunlar hoşnut beğenilmekten. hatunlar metal dinliyor sanırım. yani öyle
    görünüyorlar. ve my dying bride üzerine bir geyiğe dalıyorlar. geyik.
    vokalistin adını hatırlamadığını söylüyor esmer olanı-benhatırlıyorum-çok
    etkileyici bir sesi var diyor. otobüs hareket ediyor ve arkalarına dönüp bakıyorlar
    hatunlar, herif hala durakta, eli kulağında, telefon numarası istemekle meşgul.
    ve otobüs doluyor. ve tenine
    değen insanlar. ve ruhuna yapışan o aptal enjeksiyon makinesi. bekliyorsun ve
    yol bitmiyor. kulaklık, müzik, kitap, otobüs, insanlar, duraklar, yollarda
    yürüyen bir sürü şey, gerileyen yol, gerilen zihin kasların. ve sonra bir baş
    dönmesi. gerçek bir baş dönmesi ve kararan dünya. neyse ki alsancak cami
    durağına geliyoruz ve herkes iniyor, sen de bir çığlık atarak veya kusarak,
    veya yere yığılıp kalarak, cami duvarına işemiş olmaktan kurtuluyor, arka
    koltuğa oturuyorsun. çünkü garda inecek, iki durak sonra inecek ve dişçiye
    gidiceksin. yani hikaye bu. sonra doktor, benim dişlerimi temizledi ve çıkıp
    eve döndüm. ve şimdi de size bunu anlattım.
    size de oluyor mu böyle şeyler,
    bilmek isterdim. çünkü artık delirdiğimi düşünmeye başladım ve eğer çoğunluğun
    gözünde, normal sayılmayan davranışlar içinde bulunursanız, çoğunluğa göre
    normal olmayan bir takım konuşmalar yaparsanız, çoğunluğa göre hiç de normal
    olarak addedilmeyen yazılar yazıyor ve o yazılarda, içinizdeki dönme dolabın
    çok fazla hızlandığını, ve parmaklarınızın bu hıza yetişemediğini söyleyip,
    aslında sandıklarından çok daha fazla anormalleştiğinizi itiraf ederseniz,
    dahası tüm bunlar ve daha fazlası, size bir sinir krizi geçirtip, bir ekmek
    bıçağını bileğinize dayamanıza, ve sonra es geçip bir kez daha ölümü,
    bilekliğinizi kesip çıkarmanıza neden oluyorsa, ve otobüsteki hatunlar da sizin
    için çok önemli olan bilekliğinizi salak bir şekilde tekrar yapıştırdığınız
    için gülüyorsa ve tüm bu hengame arasında sırtınıza sırtı dayanan bir adam sizi
    daha çok itmeye başlamışsa, ve sokaktaki bir kediye tekme attığını görüyorsanız
    bu esnada bir adamın, otobüsün camından baktığınızda, ve hızla yol almaya devam
    edip sallanan otobüs yüzünden önünüzdeki kitabı okumakta ve kendi
    karadeliğinize sinmekte zorlanıyorsanız, her an bir çığlık atabilirsiniz, ya da
    düşüp kalabilirsiniz oracıkta basit bir baş dönmesi sonucu.
    sonra sizi hastaneye kaldırırlar
    ve doktor “tansiyon” der sadece. gerçekten sadece bunu der yani. ve sizi oraya
    götüren her kimse artık, ya da sonradan gelebilen yakınlarınız her kimlerse,
    size, kendinize dikkat etmeniz konusunda telkinlerde bulunurlar ve biraz da
    şefkat çabası işte.
    bana şefkat gösterme, sevme de
    beni, dilersen nefret et, iğren hatta, dalga geç istersen, ama neyi neden
    yaptığına dair bir nedenin olsun kendi içinde, yani bil. sevdiğin şeyi niye
    sevdiğini bil. ya da niye sevmediğini. yani, her ne yapıyor ya da hissediyorsa
    insanoğlu, bunu açıklayabilmeli de bence. ben öyle yapabiliyorum. o yüzden
    delirdim aslında. kendimi tamamen çözümleyebildiğim için, delirdim. arayış yok.
    yeni bir keşif şansını da yitirdik sanki. bekliyoruz işte, gelmeyeni. “the
    circle did close indeed.” ve dönen dönen dönen girdaplar, hiçliğe doğru
    akıcaklar.
    ve doktor size, basit bir
    tansiyon diyecek, bu kahrolası baş dönmesi için. aileniz ile beraber eve
    gönderilip, birkaç hap içmek zorunda kalıcaksınız. ve elinize aldığınız minicik
    bir hap bile, midenizin bulanması için yeterli olucak, çünkü koskoca altı
    ayınızı, binlerce hapı kendi içinizde birbirine sentezleyerek geçirmişsiniz.
    artık kaldırmıyor bünyeniz. ve sonra bir kusuş. sonra zihninizin pusuya yatması
    günlerce. hareket etmeyen tek bir karınca bile olmayışı. yani şu
    televizyonların karıncalanmasına benzeyen bir görüntü sunan zihninizin vizyonunda.
    kendi içinizdeki vizyon. göz kapaklarınızda gizlenen dünya. onun karıncalanması.
    alıcılarınızın ayarları ile oynayan koca bir dünya insan. ve sonra da sizin bir
    deli olduğunuza kanaat getirip tımarhaneye kapatıcaklar mesela. olası. olası
    olan her şey için, kadehimi boşluğa kaldırıyorum. şerefe jori. yoo hayır, bunu
    sevmedim. şerefe değil. boşluğa. boşluğa yazılan her şey gibi, bir çırpıda
    silinip gitmeyen varoluş. ve o varoluşun yarattığı, boşlukta hissetme hali. ve
    o boşlukta uçuşan kelimeler. ve o kelimelerin, algı dünyandaki nesneleri var etmesi.
    ve o nesneleri ve olayları ve olup biten –ya da bitmeyen- şeyleri, bi tek ben
    mi görebiliyorum acaba diye şüpheye düşmen. bu noktada doğan paranoya ve
    paranoya ile birlikte gelen yalnızlık hissi.
    soğuk, olabildiğine ve
    alabildiğine soğuk ve karanlık bir koridorda, zemine basmadan öylece beklemen.
    karanlık ve karanlığın tonları. ve ancak elinle hissedebildiğin iki duvar, iki
    yanında. bir koridor burası evet. hissedebiliyor ama derinliğini ölçemiyorsun.
    tünel de olabilir. ya da kuyu. ya da benzeri bir girdap. ve ayakların yere
    basmıyor ama sabitsin orada. bastığın bir şey var gibi, ama aynı zamanda
    boşlukta duruyor gibisin, çünkü zemin görünmüyor. ordasın işte. saatlerce.
    günlerce. haftalarca. orda duruyorsun. ve orası alabildiğine soğuk. çok soğuk
    yani, anlatabiliyor muyum? üşüyorsun ama donmuyorsun. ordayken, birileri
    geliyor, konuşuyor, birileri bir yerlere davet ediyor, birileri bir şeyler
    fısıldıyor telefonun ahizesinden, birileri ekranına harflerini yerleştiriyor,
    ve kimsenin hiçbir şey görmesini istemiyorsun. çünkü delisin sen. delisin ve
    deli olduğuna bile kendi kendine kanaat getirip kendini teşhis edebilecek kadar
    da biliyorsun kendini. ve nasıl tedavi edebileceğini de biliyor ama korkuyorsun
    artık. zihnin normal insan algısının çok ötesinde -veya gerisinde- bir yerlerde
    geziniyor. gerizekalı olabilirsin. ama olmadığını biliyorsun.
    bir şarkı çalıyor şimdi ve resmen
    ruhuna elektrik verilmiş gibi titriyorsun. pj bu. verir mi verir diyorsun kendi
    kendine gülümseyip. pj harvey, missed’i söylerken, 7 trilyon voltluk bir
    elektriğe kapılmış gibi titriyor ve aynı zamanda kimsesizliğin getirdiği
    soğuktan dolayı titriyor ve kendine sarılıyorsun. ellerini, kendine sarmışsın.
    ve tırnakların batıyor sırtına, kısa oldukları halde. gerçekten batıyor ama.
    eridiğini hissediyorsun ama fiziksel anlamda erimediğini de görebiliyorsun.
    gözlerin açık. zihnin kapalı ya da karıncalanmış ya da sekiz sene önce aldığın
    bir dolu maddenin kalıntısını hala atamadığı için, uçuşta. ve vizyonunda
    beliren binlerce kelebek. halüsinasyon diyor bazıları. onlardan. binlerce ama.
    uçmuyorlar. kanat çırpmıyorlar. renkleri bi çok. rengarenk diyorsunuz siz buna.
    bi çok renkte kelebek. sabit duruyor. havada sabitler. havada ölüp yere
    düşmemiş olabilirler. siz ayaktasınız. müzik çalıyor. müzik değişiyor. gecenin
    bir yarısı, lacrimas başlıyor, without diyor lacrimas profundere, ve siz
    oradaki o’suzun, ney olduğunu bile bilmiyorsunuz. she, he, it? her şey olabilir:
    kadın erkek, transseksüel, kedi,
    köpek, bukalemun, sinek, monitöre konan yavru bir sinek, bristol, berlin,
    alsancak, rotterdam, aşk, votka, yazı, şiir, akciğer, yeşil bir halı, ağızdan
    aldığın amfetamin, damarına bastığın metamfetamin, lsd, sonra tekrar alsancak,
    ardeşen, bağırıp tokat atan bir yüzbaşı, izmir, tren yolu, ankara, sonra tekrar
    istanbul, sonra tekrar izmir, sonra tekrar istanbul, sonra tekrar ankara, sonra
    izmir, sonra tekrar izmir ve sonra tekrar izmir…
    binlerce görüntü akıyor
    zihninizin vizyonunda, ve gözleriniz açıkken oluyor bu, bazıları halüsinasyon
    diyor, ben gerçekliğim diyorum, ve akmaya devam ediyor görüntüler. kelebekler
    sabit hala. sonra bir anda ışıklar patlıyor, bir sürü ufak ışık, çok hızlı
    şekilde patlayıp sönüyorlar. kanadığını görüyorum elimin, sağ elimdeki bir
    parmağımın sızladığını hissediyordum, şok etkisi yaratan fiziksel acı ve
    dünyaya geri dönüş.
    ve sonra şarkı değişiyor,
    katatonia – quiet world. kelebekler yok. hiç bir şey yok. herkesin görebildiği
    gerçekliğe eşitleniyor zihnin vizyonu. karıncalanma sonrası, bir merhaba. sonra
    dur. öylece. hareketsiz.
    otobüsteyiz tekrar. kendime
    gelmişim hastanede. eve geri dönüyoruz. tansiyondan diyen doktor. kendine
    dikkat et diyen yakın. o kadar uzak hissediyorsun ki kendini her şeye o an. o
    kadar uzaktaki herkes. sen o kadar uzaktasın ki. konuşmaktan bile vazgeçiceksin
    nerdeyse, çünkü bağırman gerekiyor, sesini duyurabilmen için, çığlık atman. o
    derece kaybolmuşsun. ve korkuyorsun, kapatılmaktan. yasaklanmaktan da
    korkuyorsun. üzerine çarpı konulmasından korkuyorsun. kafeslenmekten
    korkuyorsun. sansürlenmekten korkuyorsun. sesinin kısılmasından korkuyorsun.
    sağır olmaktan korkuyorsun çünkü müziğe ihtiyacın var. kör olmaktan
    korkmuyorsun bir tek, çünkü bu dünyadaki her şeyin çok ötesine geçmiş durumda
    zihnindeki gözler. ve algı düzeyin kaymış durumda gerçekten. delisin. inkar
    etmiyorsun bunu. sadece, “bir kaç deli daha yok mu?” diyorsun. hey, orada beni
    duyan bir deli var mı? gidip kendimize, bi ülke kuralım. bu dahi insanlar,
    dahiyane fikirleri ile, kendilerine ördükleri kafeste, yaşaya koysunlar. arada
    bir gelir ziyaret ederiz. olabilir belki. belki de hiçlik. her şeyin en
    doğrusu, her şeyin yanlış olduğunu kabullenmektir. kendini yanlış olarak
    tanımlar ve bu şekilde hareket edip, kendini düzeltmeye ve onaylatmaya
    kalkarsan, iyileşiyorsundur. oysa, benim deliliğim, deliliğimin doğru olduğunu
    savunuyor. delirmenin. delirmiş olabilmenin. delirebilineceğinin. böyle bir dünyada,
    ve böyle dahi insanlar arasında, mantığının iflas etmesi sonucu, tüm algı
    mekanizmalarının, normalden farklı bir düzeyde tepki verebilmesi.
    ne diyordum? çoğunluğa göre
    normal olmayan her şey… sonra müzik tekrar değişiyor, the cure- to wish
    impossible things. dönüp duruyor artık. saatlerce ve günlerce aynı şarkı dönüp
    duruyor. hiç bitmiyor ve başa döndüğünü anlamıyorsun. dönmüyor başa. akıp
    gidiyor. sen de akıp gidiyorsun kendi içindeki karadeliğe. hangisinin daha
    güçlü bir çekimi var? dıştaki mi içteki mi? kendinden emin olmadığın zaman, ve
    kendindeki tuhaflığı ele vermek istemediğin zaman, susmayı seçersin. hayır
    susmuyorum ama bu epey anlamsız gelicek. bunu biliyorum. epey kafayı yemiş
    diyecekler. bunu da biliyorum. ve bir de şu, neydi adı, anımsayamadım, hah,
    depresyon. sikmişim depresyon ve bunalım ve tüm mutsuzluk ya da mutluluk
    tanımlamalarınızı.
    beş duyumu da aldırmak istiyorum
    şimdi. hatta altı. evet ne kadar duyu organım varsa, alın bence. hatta tüm
    organlarımı alın. akciğerim bana kalsın, sigara içiyorum o lazım. karaciğer de
    olumlu doktor bey. mide? yok, mide iyi durumda. ama dilersen, göz kapaklarımı
    kesebilirsin. işe yaramıyorlar.
    ve, “gör” dedi adam, “her şey
    ölmekte.”
    “öyleyse neyin savaşını veriyoruz
    söyler misin?” dedi.
    kendimle konuşup kendimi
    yanıtlamamaya devam ettim, çünkü tüm yanıtlarımı daha önce vermiştim. ve
    yanıtlarım, normal algı düzeyine göre, yanlış olduğu için, deli olduğumu
    söylediler. ve ben de, deli olduğumu kabul edip, tedaviyi ret ettim. ama zaman
    zaman, dışarıdaki, o normal algı düzeyinin karadeliğinden salgılanan çekim gücü
    ağır bastığı için, yazmaktan ve yaşamaktan ve konuşmaktan ve hareket etmekten
    ve var olmaktan vazgeçiyorum. hepsi bu. ama şimdi, kendi karadeliğimin
    derininde bir yerdeyken, altına imzamı basıp, duvarıma asıyorum diplomamı.
    onaylayan: girdap. onaylanan: girdap. siz bunu okuyup, düşünmeye ya da
    sorgulamaya ya da konuşmaya ya da beğenmeye ya da kutlamaya ya da çamur atmaya
    ya da ya da ya dalara devam edebilirsiniz. umursuyor değilim. umursamıyor da
    değilim. her iki şekilde de, ve her türlü olasılıkta, ölmekte her şey günden
    güne. içimdeki ölü makine, bi gram paslanmadan varlığını sürdürüp, ışıl ışıl
    parlıyor hala. ve klas bir şekilde sigaramı yakıp, bir nefes alıyorum,
    zihnimdeki boşluğu dumana boğmak için. zack ve girdap, kendi arasında dumanla
    haberleşiyor da diyebiliriz ve buna çoklu kişilik bozukluğu ve çoklu kişilik
    bozukluğunun farkında olan birine de, kararsız diyebiliriz. kendi içinde
    kararlı atomlar… bu nerden çıktı şimdi?
    üç sene önce, askeriyenin
    psikiyatri servisinde, kayda geçilmeyen o konuşmada, rütbesini bilemediğim bir
    adam bana “rol yapmıyorsun de mi?” dedi.
    “bence herkes rol yapıyor ve bu
    yüzden acı çekiyor” dedim. güldü. elindeki tutanağı yırttı ve “unutalım,
    gidebilirsin” dedi.
    emre itaatsizlikten yırtmak,
    sonraki yaşantınızda emirlere itaat etmek zorunda kalmayacağınız anlamına
    gelmez. ve yaşamınızı ve deliliğinizi sürdürmekte kararlıysanız, zaman zaman
    bilek yerine bilekliğinizi kesiyor olsanız da, devam ediyorsanız, bir şekilde,
    deliliğinizi gizlemeniz gereken yerlerde bulunmak zorunda kalırsınız. mesela
    otobüs. mesela havaalanı. mesela bir ofis. mesela bir devlet dairesi. mesela
    bir bar. mesela kıbrıs şehitleri. mesela, aile içinde. ama sonra, gerçekten ama
    gerçekten, sıkılırsınız tüm bu ebegümeci ve masallardan ve masallarınızı gerçek
    olarak algılamayıp size deli gözü ile bakan insan topluluğundan. gerçekten
    sıkılırsınız ama. gerçekten. ve, bir bant kaydı size, aradığınız hiçbir
    numarayı artık asla bulamayacağınızı söylediği anda, zihninizin çeperlerindeki
    o hassas doku patlar: herkes numara yapıyordur. bu şekilde üstesinden
    gelebiliyorlardır, delirmeden ve isyan etmeden yaşama devam etmenin. her gün
    işe gitmenin mesela. sabahın köründe kalkabilmenin. konuşabilmenin ve
    konuştuklarını unutabilmenin. falan filan. zihninizin çeperlerindeki o hassas
    doku patlar ve sonrası renksiz sınırsız saydam ve aynı zamanda karanlık bir
    koridorda, yapayalnız kalıp soğukta titremenizle devam eder. sonra zaman zaman,
    o sonsuz boşluğunuza ve o boşluktaki gizli odanıza, birileri girmeye çalışır,
    gelmek ister ve gelmesine izin verirseniz, her şeyi tüm çıplaklığı ile görür ve
    giderler. ve o noktadan sonra, tekrar kendi kendinize kendi kendinizle baş başa
    kalıp özgüveninizi yitireceğiniz için, doğru kişiyi beklersiniz hayatınız
    boyunca, sağa çekip beklersiniz. ileriye doğru devam ederseniz, bariyerlere
    veya önünüzdeki bir nesneye, arabaya, ağaca, herhangi bir şeye çarpabilirsiniz.
    geriye dönme şansınız yoktur, çünkü yaşam, geçtiği yolları belleğinize kaydedip
    fiziksel anlamda silinerek ilerler. sağa çeker ve beklersiniz durağan bir
    şekilde. birkaç şarkı çalarsınız. konuşmaktan vazgeçmişsinizdir. ve yaşamaktan.
    kısa bir mola. çünkü emin olamazsınız kendinizden ve hiçbir şeyden. deliliğinizden
    şüphe duymaya başlar, ve çoğunluğa göre normal olanla içinizdeki normallik algısı
    arasındaki sürtüşmenin çıkardığı kıvılcımların belleğinizde ve zihninizde
    kalıcı bir hasara yol açmaması için düşünmemeye çalışırsınız.
    ama insanlar sürekli bir şey
    istiyordur. görüşmek. konuşmak. birlikte bir şeyler yapmak. sizin de onlar veya
    kendiniz için bir şeyler yapmanızı isteyebilirler… vs. vs vs.. hayat tüm
    hızıyla devam ediyordur dışarıda, siz tüm alıcılarınızı kapatıp, evinizde
    oturuyorsunuzdur. kimse size ulaşamaz. siz kimseye ulaşmazsınız. sonra, biraz,
    kendine geri dönüş. kendi etrafınızda birkaç tur dönüş. dönüşler. dönüşümler.
    geriye dönüşler. ve ölü kelebekler. havada asılı kalan. tansiyon yüzünden
    olduğu söylenen baş dönmesi. içinizde olanca hızıyla dönmekte olan bir dönme
    dolap. ve uzun bir konuşma faslı. biraz iletişim deneyi. bir merhaba. sonra
    birkaç cümle. ve tekrar buradasınız. aramızda. hoş geldiniz. bir deli olarak,
    bu dahiyane fikirlerle ortalıkta fink atan insan türüne karşı, hala
    hayattasınız. ve konuşuyorsunuz. yazıyorsunuz. yemek yiyor, su içiyor, ve sokağa
    çıkıyorsunuz. her şey olanca hızıyla, dönmeye devam ediyor. ve tabii siz de
    öyle. ve zihninizdeki harikulade hiçlikte…
    * başlık, the cure’ün, bir
    şarkısının adıdır.

    31.05.2009 – 07:30
  • mad world

    MAD
    WORLD
    1.
    uyandı. gecenin bir yarısında uyandı ve kendini kötü hissediyordu hâlâ. gözünü açtığında, her ne yöne doğru bakarsa baksın dikkat çekecek şekilde tasarlanmış bir afiş asılıydı odasında, odanın tavanında. ve yan duvarlarda, ok işaretleri ile gösteriliyordu tavan, tavana bakması isteniyordu. öyle afili bir şekilde de parlamıyordu oklar ve afiş. ama kim olursa olsun, odasına giren, okları takip eder ve kafasını tavana dikerdi. “üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı yeğlerim” yazıyordu tavanda. hepsi bu. sadece bu. bu, bir
    ka
    ç yıl önceydi, zannediyorum. iki yıl olabilir. ya da üç. bir sürü koli, bir sürü ama, irili ufaklı bir sürü koli getirmişti çalıştığı depodan zack. eve getirmiş, ve annesine, odasını güzelleştireceğini anlatmıştı. “olmaz” demişti annesi, “misafirler nerde yatıcak?”
    “odamda
    yatarlar yine, problem de
    ğil bu.”
    “ama
    kolilerden masa ve raf yapaca
    ğını söylüyorsun, ayıp olur.”
    “başka şansım var mı?”
    “biraz
    sabret,
    şu
    ev bi sat
    ılsın”
    “o
    ev
    çoktan satılmış zaten” dedi zack sert bir şekilde, arkasını döndü “ve bu oda satılık değil”
    sadece kızgınken, net bir hal alıyordu tavrı. diğer zamanlar, hep iki arada bir derede dolanıp duruyordu hayatının merkezinde. hiç olmazsa hâlâ kendi hayatının merkezindeydi, ama bu merkezin etrafında o kadar çok insan dönüyordu ki, dengede durmakta zorluyordu bu
    durum onu bazen. kimseyi incitmemeye
    çalıştığı için, bazen karasızlıklar içinde, kendi hayatından ve arzu ve isteklerinden taviz
    verebiliyordu. bir noktaya kadar, ve o nokta gelip
    çattığında, film kopmuştu zaten. insanlarla beraber yaşamak saçmalıktı. biriyle birlikte bir düşe dalmak, aptallığın daniskasıydı. insanlar bencildi, insanlar açgözlüydü, herşeye sahip olmak istiyor ve etraflarında olup biteni görmüyorlardı. kör sağır ve dilsizdiler ama inatla herşeyi bildiklerini, anladıklarını iddia edip, durmadan konuşuyorlardı. zack pek fazla konuşmuyordu artık. yılmıştı. aptal bir inat uğruna, kendi içinde debelenip durulan yıllar… pes etmemişti aslında, sadece bir bigbang yaşamış, ve çevresinde ne varsa dağıtmıştı. bu da bir sene önce yaşanmış olmalı. ya da iki. ve sonrası, dağılıp giden zaman dilimleri. parçalanan ve eriyen ve sonrasında hatırlanılmayan anlar. sarhoş aşk geceleri yerine, ayık nefret saatlerini yeğlerim yazdı zack, yanı başındaki deftere o günlerin birinde. sonra da defteri, camdan aşağı attı. kim bulursa artık. o an önemini yitirmişti her şey. koskoca 150 sayfa el yazısı, çizim ve anı barındıran defter, sokağın ortasında duruyordu. ve zack camdan sokağa bakıyordu. 2007 nisan olmalıydı bu. onun gibi birşey. zack sokağa bakıyordu, ve insanlara. işlek bir caddeydi. insanlar geçiyordu. arabalar geçiyordu. ve kimse deftere, göz ucuyla bile bakmadı. bekledi zack. neler olacağını bekledi. bir ara içeri girip, müzik açtı. Lacrimas Profundere, without diyecekti.
    seviyordu bu
    şarkıyı. artık sevmeye başlamıştı. son üç aydır, ne zaman alsancak’a inse, bir tür koruma sağlıyordu bu şarkı ona, akıl sağlığını yerinde tutması için, acıyı dengelemeye çalışıyordu. ve şarkı başladı, ve ondan bir sonra çalması için de, joy division’dan, “Love Will
    Tear Us Apart”
    ı
    se
    çti. 
    ve
    beklemeye ba
    şladı. defterin kapağına, bir a4 yapıştırmıştı. ve o a4’e kolajlar yapmıştı. bekliyordu. acaba defteri kim alıcak. bir kahkaha attı kendi kendine. “kitapevlerine bıraktığım fanzinlere benziyor lan bu durum”
    dedi. “amma komikmi
    ş ha.”
    kendi
    kendine konu
    şmayı seviyordu zack. kendi kendisinin sırdaşıydı, dostuydu, sevgilisiydi. başka seçeneği kalmamıştı. kendi kendine konuşamayan insan, başka bir insana ne anlatabilirdi ki?
    bekliyordu, ve tam bu s
    ırada, şarkının son dizesinde, “But love is nothing
    at all Cant you” denirken, bir araba ge
    çti defterin üzerinden. ağlamadım bile, dedi zack kendi kendine camdan
    bakarken. zihni ba
    şka
    bir boyutta geziyordu o s
    ırada, defterin üzerinden bir arabanın geçtiğini, sonra başka bir arabanın geçtiğini, sonra rüzgarda sayfaların uçuştuğunu görmüş ama aldırış etmemişti. aşık olduğu kadının, en yakın dostlarından biriyle seviştiğini biliyordu o sırada, tam da o sırada, aynı anda, evrenin başka bir yerinde, dünyanın başka bir yerinde, ülkenin başka bir yerinde, tatillerinde, eski
    sevgilisi, ve h
    âlâ aşık olduğu kadın, yakın dostlarından biriyle sevişiyor olabilirdi, ve ama her neyse işte dedi zack kendi kendine, onlar sevişiyorlardı, birbirlerini seviyorlardı, bu iyi birşey miydi kötü birşey miydi, bunu bilmiyordu zack, düşünmüyordu da, o kendine düşmüştü, odasının bir anlamı yoktu. eğer özel olarak hazırladığınız bir şeye, kimse değer vermiyorsa, bir noktaya kadar bir anlamı olabilir dedi zack, bunu da kayda geçmedi, kayda geçmiyordu artık, son üç aydır yazdığı ya da yaptığı hiç birşeyi kayda geçmemişti, bekliyordu. bu bir hastalıktı. gelgitli ve bol dalgalı bir denizin merkezinde, sadece kendi içindeki bir boşluğa doğru dönen bir girdapım ben dedi, boşluğa doğru, boşluk, akıyor akıyor akıyor ve sonu gelmiyor.
    sonra
    odan
    ın kapısını kitledi. sonra içerdeki herşeyi yerle bir etti. bir anda. on beş dakika sürdü. bir bıçakla ve bir makasla, ve bir kibritle. ve kırılan kilit. bir dakika bir dakika, hayır, bunu yapmadı. bunu yapmayı düşledi sadece. daha önce yapmıştı bunu. bir kaç yıl önce yapmış ve pek anlamlı bulmamıştı bu yok etme deneyini. işe yaramadığını görmüştü. kendini yok edemediğin sürece, dış dünyanı katletmenin bir yararı olmazdı. birini öldürmeyi düşledi sonra, kendini öldürmüyordu, o halde intihar etmek isteyen birini öldürebilirdi. ilan verirdi gazeteye. neden
    olmas
    ındıki. şansını denerdi. sonra gerçekten, doktorların istediği delili vermiş olurdu: “delisin sen”.
    deli
    falan de
    ğildi
    zack, aksine gayet mant
    ıklı,
    a
    şırı mantıklı olduğu için bu durumdaydı. ve canının istediği zaman, canının istediği kişi olabilecek kadar da yetenekliydi. tek kişilik bir tiyatro sergiliyordu yiğenine bazen. hayali senaryolar üretiyor ve oynuyordu. yiğeni onu izliyor ve kahkahaya boğuluyordu. bu kadarı yeter dedi, zack, gidip içmeliyim.
    gidip içmedi ama, çünkü para yoktu, çünkü işi yoktu, çünkü iş görüşmeleri tam bir fiyaskoydu. ve zaman geçti. ve bir iş bulup oradan da defedildi. dokuz ay sürdü defedilmesi, çünkü sözleşmeyle alınmıştı. hayat sözleşmelerden ibaretti, ve kimse sözünde durmuyordu. zack de kimseye bir söz vermiyordu. anı yaşamak, hayat felsefesi olmuştu ve yaşanan an içinde barınan acının rengi koyulaşıp, yoğunluğu artınca, öfkeye dönüşüyordu. intihar mı cinayet mi intihar mı cinayet mi.
    annesinin
    bah
    çede yetiştirdiği çiçeklerden birini koparmış, ve seviyor sevmiyor yerine, intihar mı cinayet mi yapmaya başlamıştı. hayır birini öldürmeyi düşünmüyordu. kimseyi öldürmeyi düşünmüyordu. içine düştüğü durum ve hayatının aldığı şekil için açıyordu bu falı. intihar mıydı cinayet miydi? kendi kendine mi bu durumu
    yaratm
    ıştı, yoksa birileri onu tuzağa mı düşürmüştü? sorumlu kimdi? bir sorumlu var mıydı?
    sürekli olarak insanlar ona hatalı olduğunu söylüyordu. dik başlı olmak hatalı olmaktı. burnunun dikine gitmek hatalı olmaktı. sahip olduğun şeyler için savaşmak hatalı olmaktı. durumu düzeltmek için ne yapması gerektiğini bilmiyor, dahası hiç birşey yapmak istemiyordu. bu da, bir açıdan, hayatı ekarte etmek anlamına geliyordu.
    ve zaman
    ge
    çti işte. ışık hızıyla. arada bir kaç atom bombası daha yuttu zack. birine, tüm çıblaklığı ve yalınlığı ile, herşeyini anlattı, ve sonra pişman oldu bundan, çünkü, çünkü anlamamıştı karşısındaki. nasıl anlatabilirdi kendini. kendini anlatmaktan
    s
    ıkılmıştı. insanlarla kendisi hakkında, veya konuştuğu kişinin kendisi hakkında konuşmaktan sıkılmıştı. “özel problemlerinizi kendinize saklayın” diye bağırmak istiyordu. ama sesi kısılmıştı sanki. herkes yardım bekliyordu. herkes, tüm problemlerini, zack’in çözebileceğini sanıyordu. sorunlarını anlatıyorlardı durmadan. bir dur demesi gerekiyordu
    zack’in bu i
    şe.
    ve dedi. sonunda. i
    çine
    at
    ılan atom
    bombalar
    ından
    kalan par
    çacıklar senkronize bir şekilde birleşip, büyük bir isyanı oluşturdu: “topunuzun amına koyayım”
    sonra
    kendi i
    çine
    d
    önüp, sadece kendisi için, kendisine ait, bir dünya yarattı kendi zihninde. sonra da onu dışarıya aksettirdi. önce odasını tekrar düzenledi. hâlâ parası ve bir işi yoktu. ve üzerinde çalıştığı işlerin de bir getirisi olmuyordu. zihnindeki
    koridorlar
    ı süpürdü, zihninin duvarlarını boyadı, zihninin tavanını onardı ve zihnindeki odalarında yer edinen tüm ölü böceklere, güzel bir toplu mezarlık hazırlayıp, mezarlığın kapısını sürgüledi. gizli odasının önüne de, “dikkat, köpek yok” yazdı. ve zihninin içinden çıkıp, somut dünya içinde de bir takım düzenlemelere daldı. sonra, sonra, sonra, bir anda, tekrar,
    yine, her
    şeyin
    infilak etmemesi i
    çin,
    bir tak
    ım önlemler aldı. ve bu esnada, uyandı işte.
    2.
    uyandı.
    gecenin bir yarısında uyandı ve kendini kötü hissediyordu hâlâ. gerçekten kötü.
    üzgün. kirli. saflığını yitirmiş bir iyilik perisi, tüm kötücül gerçeklik altında,
    boğulup ölmüştü. öksürükler, mide bulantıları ve baş ağrıları içinde, uyandı ve
    tavana baktı tekrar. hiç birşey yazmıyordu tavanda. eski odasını düşündü. özenle
    hazırladığı, ve kimsenin gelip bakmak istemediği odasını. kimse için hazırlamamıştı
    elbette, ama bir sergiye benziyordu oda. yani bir sergide, gösterime açılabilecek
    kadar olağanüstü yaratıcı buluyordu, bu işi. sevmişti. güzel lan, demişti.
    yaratıcı bir şey oldu. güldü kendi kendine. kendi kendine gülüyordu durmadan, gülüyor
    ve ağlıyor ve sonra tekrar gülüp tekrar ağlıyordu. delilik.  gülerken ağlamak, ağlarken düşünmek, düşünürken
    tekrar gülmek. belki de.. delilik..
    sonra,
    bir zamanlar, onu
    çok
    y
    ükseklere çıkartan bir kaç insanı düşündü. her yaptığı şeyi beğeniyordu insanlar, waoow.. okuyor, takip
    ediyor, hatta
    öneriler
    sunup yard
    ımcı olmaya çalışıyorlardı. sonra, ortada somut hiç bir neden yokken, bir sihirbazlık gösterisinde yok olan biri gibi, görünmez oluyorlardı. sihirbaz kimdi? “ben değilim” dedi zack.
    gene
    kendi kendime konu
    şmaya
    ba
    şladım, lanet olsun. zack, orda mısın?
    şimdi
    bir deneme ger
    çekleştiricez sevgili izleyiciler. sağ elimize bir bıçak alıp, amuda kalkıcaz ve bu esnada, tam doksan derece dik
    konumdayken, sa
    ğ
    elimizdeki b
    ıçakla sol bilemizi kesmeye çalışacağız. amacımız, tam bu esnada bozulan dengemiz sonucu,
    elimizdeki b
    ıçağın neremize girebileceğini ya da bir yerimizi kesip kesmeyeceğini saptamak, neden olmasın ki..
    dünya kafayı yemiş. tanrılar ölü. ve melekler, tanrıları olmadan, şeytanlara karşı savaşamaz. dünya gerçekten kafayı yemiş.
    zack,
    gecenin bir yar
    ısı uyandı. ve yataktan çıkmak yerine, tavanı izledi uzun bir süre. sonra mı? sonra, tavana bir tekme atabilseydim keşke dedi, müfettiş gadget gibi uzabilseydi keşke ayaklarım dedi. ya da street figthter’daki dhalsim
    gibi. neden olmas
    ın
    ki..
    gerçekleşebilme imkanı nerdeyse imkansız olan her türlü hayal ve olasılığa, “neden olmasın ki” diyordu zack gülümseyerek. bunun umutla falan bir alakası yoktu. umut etmek istemiyordu artık. gerçekçi ve yaşamsal ve gerçekleşme ihtimali az da olsa var olan hiç bir konuda umut etmek istemiyordu. yeteri
    kadar hayal k
    ırıklığı yaşamıştı, o yüzden gerçekleşme ihtimali fantastik edebiyata, bilimkurgu
    sinemas
    ına
    veya
    çizgiroman
    senaristlerine ba
    ğlı olan düşler üzerine hayal kurmak, sonra da “neden
    olmas
    ın
    ki” demek, e
    ğlenceli
    geliyordu ona..
    keşke dedi sonra, keşke bunları paylaşabileceğim biri daha olsaydı. sokayım, kendi kendime konuşmaktan sıkıldım ve bir başkası ile konuşup susturulmaktan bıktım. yanlış anlaşılmaktan bıktım. dedi zack.
    Donnie
    Darko ger
    çek
    mi?
    her şeyin hissizleşmesi ve hiçliğin her şeyleşmesi üzerine, automaniagraphic bir roman yazmak
    istiyorum.
    hey bakın, kendi kendime ürettiğim özel bazı sözcükler var ve bana ne anlama geldiğini soranlara, dolunay çıkınca saldırabilirim. anladınız mı? soru sormayı bırakın artık. soru sormak, ve sorgulamak. ben geçtim o evreleri. ve size yardımcı da olamam. herkesin takip etmesi gereken doğru bir yol yoktur çünkü. herkesin hayatında kendine ait öznel ve bireysel bir yolu vardır. kimse kimseyle ortak bir yolda yürüyemez. hatta iki sevgili, hatta karı koca bile, aynı yol üzerinde yürüyemez. yakın olabilir yollar, bazen kesişebilir, bazen parelelleşebilir, ama kimse kimse ile, hayatının sonuna dek ortak bir yolda yürüyemez. hayatın sonuna dek yollar çoğu zaman kesişebilir, ama tamamen ortak bir yolda yürünemez. bunu kabullenemediğimiz için çıkıyor çatışmalar. çünkü herkes, ya birini kendine benzetmek, ya da
    birine benzemek, ya da ba
    şka birinin izinden gitmek istiyor. saçmalığın daniskası.
    daniska
    ne demek? ve danimarka ger
    çek mi?  hiç gitmedim de..
    zack
    bazen, resmini g
    ördüğü bazı yerlerin, gerçek olup olmadığından şüphe ediyor. mesela prag. mesela bristol.
    mesela izlanda. mesela turku. mesela 77 londra’s
    ı.
    zack
    bazen, tarihin ger
    çek
    olup olmad
    ığından şüphe ediyor. ve bu yüzden, hayali bir insanlık tarihi üretebiliyor kendi kafasında. sonra hayali bir gelecek senaryosu. bu
    kurgular
    ın
    tamam
    ı,
    bilimsel bir veriye veya tarihsel bir belgeye g
    öre, safsata olabilir, ki öyledir de muhtemelen, ama muhtemelen bunun
    bir
    önemi yok
    zack i
    çin..
    zack,
    orda m
    ısın moruk?
    zack
    uyand
    ı ve
    mickey mouse ile Mickey Rourke ayn
    ı filmde dövüşseydi ne olurdu ki dedi. aniden geldi bu aklına. sonra mortal kombat 2’deki kitana ile
    sevi
    ştiğini hayal etti. hayır mastürbasyon yapmak için değil. eğlenmek için bir düş bu. gerçekte var olmayan bir kadına aşık olmak, her koşulda daha az tehlikelidir. en fazla aklını kaybedebilirsin böyle bir durumda. ki bu risk, normal şartlar altında, zaten olası. o halde, yaratılan hayal dünyasında yaşamak ya da bir kaç sanrıya inanıp, somut gerçekliği ret etmenin, yaşanan sahte gerçeklerden dolayı acı çekmekten daha mantıklı olduğu söylenebilir.
    Donnie
    Darko, orda m
    ısın moruk?
    hayal ürünü bir kaç karakter yaratıp, onlarla birlikte yaşamak, neden kaynaklanır?
    doktora
    bunu sormu
    ştum
    bir ka
    ç sene önce. konuşmanın şekli bu noktaya gelmişti ama ben taşak geçiyordum, doktor beni ciddiye alıyordu..
    bi insanı, ne kadar çok ciddiye alırsanız, sizin ağzınıza sıçma ihtimali de o kadar artar
    bir insanı ne kadar çok ciddiye alırsanız, o da size karşı o kadar çok cüretkarlaşır
    o nedenle
    ben, kendim d
    ışında, ve bir kaç anti-biyomedikal deli dışında, kimseyi ciddiye almıyorum.
    beni çok kırdın girdap
    banane
    bu kadar
    a
    çık ve net
    mesele.
    banane
    çünkü, çünkü zack diyor ki: “artık tahammül gücüm kalmadı moruk” diyor, “sıkıldım” diyor, “ölüyorum” diyor, “ölmek üzereyim” diyor, “yoruldum”
    diyor, “bittim” diyor, “yeter art
    ık” diyor…
    zack uyanıyor ve bir sigara yakıyor. zack uyanıyor ve bir sigara daha yakıyor. aslında hiç uyumuyor zack. nerdeyse hiç. uzanıyor sadece, dinlenmek için. ama uykuya daldığı, ya da eskisi gibi deliksiz bir şekilde uyuduğu söylenemez. yatıyor işte sadece, öylesine. hepsi bu.
    zack uyanıyor ve düşler dünyasına dalıyor. gördüğü her somut cismi, kullanım amacının dışında bir nesne ile eşleştiriyor. iki çay bardağı bir gözlük, veya uzaktan kumanda bir cep telefonu
    olabilir. tasarl
    ıyor
    da bunlar
    ı
    somut bir
    şekilde.
    ama bieanal yok. sergi yok. kitap yok. dergi yok. hi
    ç birşey yok. bunlara sahip olanları izliyor sonra zack. “son kitabını yayınlayan alternatif yaşamların yazarı, hack’n eyed bad day ile, çok tartılaşacak bir röportaj gerçekleştirdik”
    okumuyor
    bile zack, de
    ğil
    ki tart
    ışsın.
    “kendine
    de
    ğer
    vermelisin” diyor biri ona. zack de g
    ülüyor buna, deli bir gülüş, “tamam öyle yaparım” diyor sonra da.
    biri
    gelip, her
    şeyin
    yoluna girece
    ğini
    ve
    çok mutlu
    olaca
    ğını söylüyor zack’e, “bir kadınla tanışıcak ve aşık olacaksın” diyor
    “ne
    o lan uzayl
    ılar
    beni mi se
    çmiş yoksa” diyor zack.
    “nası yani” diyor herşeyin yoluna gireceğini söyleyen kahin,
    “yani,
    ya
    şanan dünya üzerinde, söylediğin şey biraz imkansız geliyordu da bana” gülüyor sonra da…
    noi
    albinoi ger
    çek
    mi?
    zack,
    eline bir lastik al
    ıp,
    ar
    ı avlar.
    biliyor musunuz? nedeni, o ar
    ılardan birinin, öfkelenip, kendisine sokmasını sağlamak. oyun oynuyor yani aslında ve hiç bir arıyı da öldürmüyor bu oyun esnasında. yakınlarına hedef alıyor gerdiği lastiği. ve arılar da, her ne hikmetse, sokmuyor onu.
    hayvanlara aras
    ı
    iyi zack’in. bah
    çesine
    gelen bir s
    ürü kedisi ve köpeği vardır. yolda köpekler peşine takılır mesela. bir kaç gün önce sabahın yedisinde, evine doğru yürürken peşinde üç sokak köpeği vardı ve yaşlı bir kadın:
    “oğlum, bu köpekler ısırmasın” dedi,
    “insanlar
    daha
    ısırgandır teyze” dedi zack de,
    kadın “töbe töbe” deyip yoluna devam etti..
    girdap,
    bu anlatt
    ıkların gerçek mi?
    “saçma sapan sorular sorma” dedi zack, üç gün önce kendisi ile röportaj yapmaya çalışan bir bulaşık reterjanına. bir dergide yazıyormuşmuş, falan filan. ilk soru: “neden yazıyorsun?”, ikinci soru: “türkiye’deki edebiyat sahnesi içinde, yerinizin nerde olduğunu düşünüyorsunuz?”, üçüncü soru: “sizce iyi bir yazarın yerine getirmesi gereken en önemli görev nedir”, dördüncü soru: “türk edebiyatı‘nın bugüne kadar yarım bıraktıkları ödevleri hakkında ne düşünüyorsunuz?”
    sonra
    zack’in ilk d
    ört
    soruya verdi
    ği
    cevaplar, “neden
    ölmüyorsun?”,
    “ben evde oturuyorum, edebiyat misafirim olmad
    ı hiç“, “görevimiz tehlike, mesajlar beş saniye”, “türk edebiyatının öğretmeni kim?”
    sonra,
    sonra.. komik. ilk d
    ört cevabımı
    be
    ğenmedi
    eleman, bende sorular
    ı beğenmemiştim zaten, röportaj gerçekleşmedi. güzel.. güzel olmayan çok şey var halbuki hayatta.. bekliyoruz.
    aerodinamik zihnimizle, pn
    ömatik bedenimiz ve statik acımız arasında, tehlikeli bir oyuna dalıyoruz.
    Gary
    Jules ger
    çek
    mi?
    zack
    uyand
    ı ve
    tavana bakt
    ı.
    bo
    şluk. ve sürekli boşalarak yoluna devam eden bir akışa karşı durup, talihi ters döndürmeye çalışmanın, faydası yok, dedi. buradayız, böyleyiz, ve devam ediyoruz bu şekilde. bu dokuz metrekare dışında, yaşanabilecek her şey, sizin olabilir. umrumda bile değil, tadılabilecek tüm mutluluklar veya sahip olunabilecek varlıklar. bana sönmeyen bir sigara ve kağıt kalem ve kesintisiz müzik verin. sonra geriye kalan dünyanın içine etmeye devam edebilirsiniz. sorun değil gerçekten…
    ha bu
    arada, Robert Smith ger
    çek mi?
    * başlık, Gary Jules’ın bir şarkısının adıdır

  • the river

    the river
    doktora gittim bugün. kardiyoloji. bana,
    sigara içmeye devam ettiğim sürece, kısa süre sonra ölebileceğimi söyledi. “ne
    güzel” dedim bende. herif suratıma aptal aptal baktı ve “lütfen çıkar mısın,
    hayatta kalmak isteyenlerle ilgilenmek istiyorum” dedi. tamam dedim.
    arkamı dönüp çıkıyordum ki, “bir saniye bakar mısın” dedi, dönüp baktım, “sana
    bir psikiyatrist önersem hemen şimdi gider miydin” dedi. “şey, aslında, şu an
    yapacak bir işim yok” dedim “gidebilirim, severim psikiyatristleri, eğlenceli oluyorlar”.
    kağıda bir şeyler yazıp uzattı, “ben şimdi arıyorum, benim gönderdiğimi
    söylersin” dedi. “tamam” dedim “hemen şimdi gideyim mi yani?”
    ve gittim. sabahın on biri. öğlenin on biri.
    gecenin on biri. zamansal algımı kaybettim. zamanın biri işte. gittim. girişte
    duran ve bir hayli hoş olan hatuna, “beni doktor apostalakis gönderdi” dedim, “iletir
    misiniz?”
    “tamam iletiyorum” dedi o da bana.. ve biraz
    beklemem gerektiğini söyledi, bekledim bende.. bir köşeye geçip oturdum.
    yanımda her zaman bir kitap taşımaya çalışıyorum. ve bir de ipod. o günde bu
    ikisi birleşip bana bir karadelik inşa ettiler.
    kulağımda river, pj harvey, önümde zen
    üzerine yazılmış bir kitap, oturup beklemeye başladım. insanlar tuhaf bakıyordu
    bana. yani o muayenede sırada bekleyen insanlar demek istiyorum. tuhaf
    bakıyorlardı. ben tuhaf değildim oysa. hayatım boyunca, tuhaf biri olduğumu
    düşünmedim. içimden geldiğince yaşamaya çalıştım daima. ama insanlar,
    içlerinden gelen doğal afete, bir set çekip, maskeler edinirler. aslında bende,
    şöyle seksen üç bin dört yüz yetmiş beş tane maske alsam fena olmaz, ancak
    yeter bana. o kadar çok insan tanıyorum ki, kendimi unuttum..
    doktor bey, hastası çıkınca, hastası ile
    beraber kapıya çıktı ve sekreteri olan hoş bayana, “kim” dedi, bayan gösterdi
    beni, deşifre edildim, ve bana dönüp, “randevusu olan hastalarım var beyfendi,
    zamanınız varsa, onlardan sonra alacağım sizi” dedi,
    “zaman problemim yok” dedim ona, “beklerim”
    kendimde, ilginç bir değişiklik fark ettim o
    sırada, artık kekelemiyordum, yani hemen hemen hiç kekelemiyor, kendimden emin bir
    şekilde ve sakince konuşuyordum. Bu, iyi bir şeydi, böylece ağzıma gelen
    şeyleri, çocukken yaptığım gibi, başkalarını kekemeliğimle meşgul etmemek için,
    yutmak zorunda kalmayacaktım.
    bu yüzden yazdığımı düşünüyordum eskiden,
    yani kekeme bir çocukluğun getirdiği, kendini bir şekilde anlatma isteği,
    içinden geçenleri, yolda başına gelenleri, söylemen gerekip de söyleyemediğin
    şeyleri. ama hayır, yani tamam belki, başlangıçta bu şekilde başlamış olabilir,
    ama artık bu şekilde gitmiyor. çünkü artık, nerede ve hangi konumda olursam
    olayım, söylemek istediklerimi söyleyebiliyor, buna rağmen hala yazıyorum. ha
    sahi, hala yazmaya devam etmeli miyim sizce? yoksa artık tedavi oldum mu?
    yazmak bir hastalık benim için, bir tür bağımlılık, yazamadığım zaman, kendimi
    çok rahatsız ve işe yaramaz hissediyorum. yazdıklarımın bir işe yaradığı
    söylenemez gerçi, en azından benim bir işime yaramıyor, yani genel toplum
    algısına göre demek istiyorum… toplumun büyük bir kesiminin, yazdığımı
    öğrendikten sonra, sordukları klasik sorulara göre, elle tutulur hiç bir artısı
    yok yazmamın;
    para kazandırıyor mu?
    hayır
    peki ya hatun düşürüyor musun?
    hatunlardan dolayı düşüyorum
    o ne demek lan?
    evrenin iki bilinmeyenli ve çözümsüz olan tek
    denklemi. kadın ve erkek.
    aşk, sahip olmaktan, ve sahip olunulmaktan
    başka bir şey değil gördüğüm kadarıyla. ve ortada, herkesçe sahip olunulmaya
    çalışılan bir erkek varsa, kadınlar ona aşık olur, elde etmeye çalışır. elde
    ettikleri takdirde de, aşkları biter. nokta.
    burada bir kadın düşmanlığı gütmüyorum. kadın
    düşmanı değilim ben. aksine, profeminist bile sayıldım bir dönem. ama inandığım
    bir şey var ki: aramızda fizyolojik farklardan çok daha öte bir şey var.
    kromozomlar. xx ve xy. bunu araştırmam gerekiyor aslında, yani o “y” farkının,
    hayatımıza kattığı karmaşayı. fark var, ama herhangi bir üstünlük yok. eşitlik
    de yok. bir denklemde, birbirine eşit olmayan ama birbirinden üstün de
    olamayan, iki değerin, birbirine göre olan konumunu, nasıl ifade edebiliriz?
    denklik desem doğru demiş olur muyum? bingo. doğru cevap. bir adet elma
    kazandınız sayın girdap unthatow. afiyetle yiyip, çöpünü çöpe atınız. hayır
    hayır, yarısını bir kız arkadaşınıza vermeniz gerekmiyor, hepsi sizin. evet
    hepsi benim… kendimi seviyor, kendimden iğreniyorum…
    bu düşüncelere dalmış kitabı okurken, ipodun
    pilleri bitti ve sigara krizim geldi. sigara içmeden duramıyorum. bağımlıyım
    sigaraya. seviyorum. aşığım. n’apabilirim? hayatınızın iki yılını, yüksek dozda
    ve her türden uyuşturucu maddeleri alarak geçirmiş ve en sonunda boktan bir
    psikoza girip kafayı yemişseniz, sonrasında kendinize bir oyuncak edinmek
    zorunda kalıyorsunuz. benim oyuncağım da tütün. beni öldüreceğini söylüyor
    herkes, ben de biliyorum sigaranın beni öldüreceğini, farkındayım, istiyorum da
    bunu, evet, doğru, sigara beni öldürecek, ama istediğim şekilde yaşayamıyorum
    ki zaten, madem istediğim şekilde yaşamama izin vermiyorsunuz, o halde bırakın da
    istediğim şekilde ölebileyim. ha? ne dersiniz? buna hakkım olmalı, öyle değil
    mi?
    “seni çok seviyoruz.” hayır beni
    sevmiyorsunuz, yazdıklarımı seviyorsunuz, ve yazdıklarım, ben değilim, beni
    görünce kaçacak delik arıyorsunuz, sıkılıyorsunuz çünkü benden, sararmış
    dişlerimden iğreniyorsunuz, duyulmayan sesimden bıkıyorsunuz, bir idiota
    benzeyen tipimden utanıyorsunuz, ve hemen uzaklaşıyorsunuz… iş bitti yapı
    paydos. bu nerden çıktı lan?
    bazen zihin, kendi kendine, anlamsız ifadeler
    üretebiliyor, ben onları da yazıyorum, hiç durmadan, düşünmeden, yaz babam yaz,
    bakalım sonu nereye varacak…
    zack, nerdesin moruk, gel kurtar beni, bu
    ebegümecinden. insanlardan kurtar beni, aşktan kurtar, yazmaktan kurtar,
    yayınlamaktan kurtar, annemden kurtar, kadınlardan kurtar, arkadaşlardan,
    dostlardan, yabadabadu’culardan, herkesden ve herşeyden kurtar. bir odaya kapat
    beni. ve aynı Emily Dickinson gibi, ölmeyi bekleyelim… fosillerimiz bile
    kalmasın geriye. amin.
    ne diyordum? gidip bir sigara yaktım işte
    sonra. pil alamadım hayır, çünkü param yok, çünkü paramız yok, siz parasızlığın
    ne olduğunu bilir misiniz? ben unutmak istiyorum bu şeyi, öğrendiğim herşeyi
    unutmak istiyorum, hafıza kaybı geçirmek, kafamı bi taşa çarpmak, hatta yeniden
    amfetaminle öpüşüp, psikoza girmek, sonrasında da bir tımarhaneye kapatılmak
    istiyorum. gerçekten istiyorum yani bunu, çünkü sizin iki yüzlü, adi, çıkarcı,
    yavşak dünyanıza, daha fazla tahammül edemiyorum. ben de iki yüzlü adi çıkarcı
    ve yavşak bir herifim ama ben bunu inkar etmiyorum, benim inkar ettiğim tek
    gerçeklik girdap zack unthatow, kısaca gzu, ona da siz inandığınız için,
    anlaşamıyoruz… anlaşamamak kötü bir şey aslında, yani gerçekten kötü bir şey,
    aynı evi paylaştığınız insanlarla anlaşamadan yaşamak zorunda kalmak kötü bir şey,
    anlaşamadığınız insanlarla bir fanzin çıkarmaya çalışmak da kötü bir şey. biri
    diyor, adı öyle olsun, biri diyor, yok şöyle olsun, e iyi de bilader, bunu
    neden bana söylüyorsun, ve neden bunu şimdi söylüyorsun?
    genelden sorduğum sorulara daima geç ve özel
    cevap alıyorum. o yüzden, az önce, bilgisayarıma bir format attım ve, msn,
    skype, gtalk, ve bilimum anında iletişim ve biletişim programlarını defettim
    başımdan. bir de üzerine, kendimi kapattım diye ilan verecektim, ama vazgeçtim
    bu ilanı vermekten, çünkü sonra soruların ardı arkası kesilmeyecek. kesilmeyecek
    candan umut çıkmazmış… o da ne demekse.. saçmalıyorum. yo hayır, alt
    metinlerle derdimi anlatmaya çalışıyorum. yok daha neler, yazdıklarımı,
    yazdığım şekilde anlayabilen birini buldum da sanki, bir de alt metinlerle
    donatıcam, bu gereksiz, eblek, basit, boş, anlamsız cümlelerimi… geçiniz. bir
    sonraki paragraf lütfen…
    aslına bakarsanız, hayat gerçekten boş ve bu
    boş hayatı anlamlı kılabilen tek şey, aşk gibime geliyor. daha doğrusu ve daha
    geneli: hissettiğimiz duygular. sevgi ve dostluk gibi. korku ve sevinç gibi.
    öfke ve şefkat gibi. ve daha bir sürü heyecan. ben yine ve yeniden heyecanımı
    kaybettim. hiç bir şey hissetmiyorum artık. ölüyorum ve yaşıyorum. ölerek
    yaşıyorum. ölmeye de çalışmıyorum aslında. yani sigara içerek ölmeye
    çalışmıyorum ben, hayatta kalmaya çalışıyorum. gerçekten. inanmıyor musunuz?
    öyleyse anneme sorun. bu sabah nefes nefese uyandım ve kalbim feci halde
    çarpıyordu. bu arada bende bir ritim bozukluğu var ve kan dolaşımım normal bir
    insanınkine göre, bir kaç kat yavaş. gittikçe yavaşlıyor, eski bir doktor, öyle
    söyledi. tüm doktorlara selam gönderiyorum buradan. beni karantinaya alıp,
    insanlık tarihinde adı sanı duyulmamış bir takım hastalıklar keşfedebilirsiniz.
    mesela burgu. burgu, dünya üzerinde sadece bende görülen, ve teşhisini benim
    koyduğum, fizyolojik bir rahatsızlık. alkol alınca burnum akıyor. komik bir
    hastalık lan bu. tekel bayiine gidiyor, ve iki bira bi paket selpak diyorum.
    sizce de komik değil mi? gene başladı anasını satayım, ne güzel geçmişti.
    pardon ya, ben bir şey anlatıyordum de mi?
    laf karıştı gene… sabah uyandım ve anneme, bir daha sigara içmeyeceğim, sakın
    verme dedim. aradan iki saat kadar geçti, normale döndüm, ve tam olarak bir
    saat, evde büyük bir kavga çıkartıp, sigarama kavuştum. gerçekten büyük bir
    kavga. ailevi. şiddet dozu yüksek, bol gerilimli bir aksiyon: girdo-mammy.
    yakında sinemalarda….
    kendimle dalga geçiyorum. tanrısını satayım,
    vallahi kendimle dalga geçiyorum sadece, yok imalarmış, yok bir insandan nefret
    etmelermiş, kin tutmalarmış, intikam planlarıymış. yok bende öyle şeyler.
    hayatımın içine eden herkesi hayatımın içinde tutmaya devam ediyor, üstelik
    hala onların iyiliği için savaşıyorum…
    peki ya kendi iyiliğin girdap? aynaya hiç
    baktın mı?
    ayna ayna söyle bana, benden daha kibirli
    biri var mı bu dünyada…
    cevap yok. aynalar bile benimle ilgilenmiyor,
    tanrısını satayım. bakıma muhtaç bir fareden farkım yok. ehaha. sakat bir
    fareyim ben. ha bu arada aklıma gelmişken, lsd kullandığım zamanların birinde,
    mor bir fare görmüştüm, o kadar güzeldi ki, çizgi filmlerdeki gibiydi lan, mor
    bir fare.
    mor fare, beni ele verme.
    ne diyordum? diyordum ki, yine hiçbir şey
    hissetmemeye başladım. geçenlerde bir dostum, bana bir psikolojik test yapıp,
    sonunda da, “senin huzurunu ve eğlenceni öldürmüşler abi” dedi, haklısın dedim,
    haklıydı çünkü. ölmüştü eğlencem. huzurlu değildim. yastığa sarılıp uyur,
    uyanınca da bir sigara yakardım batan güneşe karşı. güneş batmalı bence. hep
    gece olmalı. Amiraller de batmalı. ve gerçek su yüzüne çıkmalı artık: insan;
    hatalı bir seri üretimdir.
    ne diyorduk? açıkçası ne yazdığımı
    hatırlamıyor ve geriye de dönüp bakmıyorum asla. gidiyor işte, gittiği yere
    kadar gider. ben giderim adım kalır. gölgem beni hatırlasın..
    insanın, gölgesine bakması, tuhaf bir duygu
    aslında. yani siz evde otuyorsunuz, arka balkonda, ve batmaya yakın olan
    güneşten dolayı toprağın üzerinde bir gölge oluşuyor. bakıyorsunuz ona. ve “bu,
    ben miyim” diyorsunuz. ben bugün bunu dedim. sonra dönüp, acaba gölgesine aşık
    olduğum bir kadını var edebilir miyim dedim… çünkü daha önce, böyle bir şey
    geldi başıma. bostanlı sahilinde otururken, sabahın dördüne doğru, karanlığın
    içinde, belli belirsiz bir kadın silueti gördük. sonra güneş doğdu, ve siluet
    öldü. bu kadar. nokta.
    öksürüyorum. durmadan öksürüyor ve kendimi
    acındırmaya falan da çalışmıyorum. iğreniyorum kendini acındıran insanlardan.
    ay çok hastayım diyenlerden mesela. lan ben ölüyorum, sen bana nezleyim
    diyorsun, bana ne. ben sana, içimde titreşime alınmış ve sürekli çalıp duran
    ağrılarımdan bahsediyor muyum? kendi kendime, kendi kendimle, kendi ‘kendi’me!
    ne diyordum? en son sigara içmek için ofisten
    çıkmıştım, hani ipodun da pili bitmişti. hatırladınız mı? hastane, doktor,
    kardiyoloji, sonra bir psiki-aktrist.
    külliyen olmasa bile, yalan söylüyordum.
    kardiyoloji kısmı doğru, meraktan gittim, insanın başına ne gelirse ya meraktan
    ya da aşktan gelirmiş. nokta.
    sonra işte, bu kardiyoloji bölümündeki
    doktor, bana “sırtını aç ve derin derin nefes al” dedi. ben de öyle yaptım.
    sonra “daha derin” dedi. bende daha derin aldım. sonra “biraz daha derin al”
    dedi. ben de biraz daha derin aldım. sonra “kardeşim nefes alsana” dedi. “alıyorum
    ya” dedim. “anlaşıldı bir röntgen çekmemiz lazım, ve bir de kalp ve damar
    bilmem nesi” dedi. zack’le beraber, oradan oraya koşturuverdik. hastaları
    gördük. ve korkmadık ama yine de. çünkü biliyoruz ki, o duruma gelmeden intihar
    ederdik. hiçbir şey hissetmiyorum. bitkiden farkım kalmadı. arada bir yazıyorum
    işte, hepsi bu. ha bir de, maddi ihtiyaçlarımı sağlamak için, bazı web sitesi
    kodları yazmaya çalışıyorum. sonra? sonrası yok.. sonrası hiç bir zaman olmadı.
    sonrasını hiçbir zaman düşünmedik. zack ve girdap. aynen bonnie ve clyde gibi.
    aynen, Mickey ve Mallory gibi. natural born killers. hatırladınız mı?
    sonra işte sonuçlar geldi, sonrası sansürlü.
    sonra dişlerimi temize çektirdim. sonra da bir sigara daha yakıp otobüsü
    beklemeye başladım. sonra? sonra eve geldim. bilgisayarımı açtım. ve bu
    saçmalığı karalamaya başladım. karalamaya da devam ediyorum. düşünecek olursak,
    yani kendi adımıza, hayatımızın bize ne getirdiği, ve bizden neleri götürdüğünü
    düşünecek olursak, yani ben bunu düşününce, artık bir sonuç elde edemiyorum.
    heyecan duymaktan bahsediyorum size. herhangi bir heyecandan. müzik dışında
    hiçbir şey heyecanlandırmıyor artık beni. ve artık gerçekten hiçbir şey
    hissetmiyorum. bitkiden farkım yok. bekliyorum. beklerken yazıyorum. her
    şekilde yazıyorum, hem bu saçmalıkları, hem de bilgisayar programlarını,
    beklerken fanzin çıkartıyorum, beklerken sigara içiyorum, beklerken yaşama
    devam ediyor ve niye beklediğimi de gerçekten bilmiyorum. hayır, bir mesihe
    inanmıyorum. inancımı yitirdim. düşlerimi yitirdim. sadece kendim için bir şeyler
    yapıyorum artık. kendim için dişlerime iyi bakıyor ve kendim için ingilizce
    öğreniyorum. kendim için programcılık bilgimi geliştirip, maddi olarak da
    hayatta kalmaya çalışıyorum. ama artık hiçbir şey için umut etmiyorum. kimseyle
    konuşmuyorum. kimseye açıklama yapmıyorum. kendimle konuşuyorum sadece. bir de,
    bana bir web sitesi siparişi veren insanlarla konuşuyorum. yani artık öyle
    yapacağım. yani artık yeni kararlar aldım. yani artık ben yarı zack yarı girdap
    olacağım. ara evredeyim. ara evrede kalmak istiyorum. ortada bir yerde. zack
    gibi, kimseyle sevişmeden beklemek, girdap gibi, başına gelen herşeyi yazmak
    istiyorum. başına gelmeyen şeyleri de tabii, “farklı kaydet” gibi..
    ve yazacağım, ve yazıp, sonra hepinize kayacağım. kayan bir yıldızım ben. bir
    kara deliğe doğru kayıyorum. hala gökyüzüne bakınca görülebiliyorum ama, o
    halde bir dilek tutun. belki gerçek olur dilekleriniz. umarım gerçek olur.
    umarım hayattan tüm beklentilerinize, bütün arzu ve isteklerinize kavuşursunuz.
    umarım istediğiniz herşey gerçek olur. umarım hayatınız boyunca hayal kırıklığı
    yaşamazsınız. umarım hayatınız boyunca asla canınız yanmaz. umarım hayatınız
    boyunca acı çekmezsiniz. umarım. gerçekten. iyi dilekler. hepimizin iyi bir
    dileğe ve şansa ve yalnız kalmaya ihtiyacı var bence.
    ne diyordum? başım ağrıyor. çünkü doğru
    düzgün uyuyamıyorum artık. umarım güzel düşler görürsünüz rüyalarınızda.. ben
    artık düş görmüyorum. görmemeyi umuyorum yani. umarım görmem. umarım bir rüya
    görüp, uyanınca, kendimi aptal gibi hissetmem. rüyalar aldatıcıdır. ve sizi,
    aslında gerçek olmayan bir acıya gark edebilirler, ya da sevince. hayat sevince
    güzel demiş atalarımız. atalarımız mı? evet atalarımız… ne var bunda?
    şimdi gidip uyuyacağım. uyandığımda hepinizi
    burada görmek istiyorum. daha söyleyeceklerim bitmedi…
    zack & girdap
    ying yang’ın ikiyüzü
    14.mayıs.09 – 18:45
    * başlık, pj harvey’in bir şarkısının adıdır.

  • quiet world

    quiet
    world
    mesafeyi
    ölçtüm. beş bina yüksekliği. iki gün önceydi bu. aşağıya baktım. ve çok
    yaklaştım gerçekten. gerçekten çok yaklaştım. bir duyguyu test ettim sadece.
    intihar. her an ölebilecekmiş gibi yaşamak, yani bunu kabullenmek, ve şu
    bilindik geyikte sözü edildiği gibi, yarın ölücekmiş gibi yaşamak, o kadar da
    etkili bir yöntem değildir, benim gibi tanrı tanımazlar için. tanrı tanımazlık
    ile ateizm’i değil, bir yaratıcaya inanıp, tüm dinlere veya inanış biçimlerine
    göre koyduğu kurallara riayet etmemeyi kast ediyorum. cehenneme gidecek olmayı
    kabullenmeyi ve bunu göze alıp, hayatını kendi kurallarına göre yaşamayı. çünkü
    biliyorum ki, var bir cehennem – şayet tanrı varsa. olmalı yani. öldükten sonra
    yaşam falan. bunca üstün zekalı anti-lop türünü bi gün ölüp yokolsunlar diye
    başımıza musallat etmiş olamaz yani. ve varsa şayet, bir ölümsüzlük, ki olması
    gerekiyor, olmamasını tercih ediyor olsam da, bir ilahi adalet de söz konusu olmalı
    ve o o adalet sistemine göre de, biz boku yiyen taraf olucakmışız gibi
    hissediyorum. o yüzden iyidir intihar düşüncesi, zihni dinç tutar.
    ve
    her neyse işte, balkondaydım ve altıncı kat olmalı, caddeye bakıyorum. uykuzum,
    sabaha kadar uyumamışım, içmişim, bir evde misafirim, balkondayım, ve aşağıya
    bakıyorum, o sırada kulaklığımda katatonia-quiet world çalıyor. ben bunu
    “quiet word” olarak düşlüyorum bir an, ve huzurlu hissediyorum
    kendimi, zihinsel anlamda kelimelerin duruşu, belleğine kayıtlı tüm harfleri
    unutmak, sessizlik, boşluk, dinginlik. arınma. her şeyden arınıp, hiçliğe doğru
    kayma. ve aşağıya bakıyorum o sırada. zannediyorum, altı değil, altı yüz altmış
    altıncı kattayım, şeytanla oturmuş karşılıklı bir yemek yiyoruz. ona, sonunun
    nereye varacağını soruyorum,  çünkü
    benden korkuyor. çünkü psikoz evrelerimde, insanlar üzerinde oluşturduğu büyüyü
    ve kurguladığı senaryonun ilk varoluştan beri işlediğini anlattığını biliyor.
    ve gerçekten korkuyor. ve gerçekten ben de korkuyorum. kadına benziyor silüeti,
    ama tam olarak kadın değil, iki at kuyruğu yapmış kafasının iki yanından, ama
    cinsiyetsiz bir varlık… gözleri alev gibi parlıyor ve burnu yok. ağzının
    olduğu yerde, içeriye doğru derinlemesine bir kanal var sadece, açılıp
    kapanıyor konuştukça, derinliği ölçülemiyor. ve sonsuz bir karanlık uzanıyor
    içine doğru. kulaklarının olması gereken yerden çıkan iki adet boynuzu var ama
    boynuzları zemine paralel olarak ve kendi içinde kıvrılarak uzuyor. aşağı
    yukarı otuz santim uzunluğunda iki boynuz. hiç kıl yok yüzünde. rengi turuncu
    ile kırmızı arası. terimsi birşeyler boşanıyor her yerinden ama bunlar daha
    çok, bir yanardağın ağzından süzülen lavlara benziyor. kendi kendine yanıyor
    gibi, ama kıvılcım yok, ateş yok, lav halindeki bir çamura benziyor daha çok.
    konuşuyoruz. bu olay bir kaç sene önce gerçekleşiyor bu arada. ve biliyorum
    aslında onun ne şeytan ne de gerçekte var olan herhangi görünür veya görünmez
    bir varlık olmadığını. bilinçaltı sadece. çocukken bilinçaltında kayda geçilen
    bir kaç filmin, bir anda vizyonumda hortlak olarak görünmesi. yani
    halüsyünasyon. yani halüsyünasyon denen şeyin, realitik sanrı kısmına giren
    olayı. oysa ben heotoskopi yaşamak istiyorum. heotoskopi yaşamadan ölmek
    istemiyorum. düşsel sanrılar. sadece düşsel ama. düşünsel bile değil yani.
    düşüş bile değil hatta. olduğun yerde sabit dururken, çevrende var olan tüm
    gerçekliğin bir anda şekil değiştirmesi. bu, daha çok, astral seyahat olarak
    bilinir. oysa, eğer kişi yaşadığı gerçekliği değiştirmek, ve başka bir gezene
    yolculuk etmek istiyorsa, bunu her istediği zaman yapması için, zannediyorum
    çok daha üstün bir manevi güç elde etmesi gerekir. yani şu, role playing türü
    bilgisayar oyunlarındaki “mana” deposunu fullemek gibi bir şey. oysa
    kişi, gerçekten zihninin duvarlarını yıkabilirse, kendi içinde sonsuz bir
    yolculuğa çıkabilir. başka bir ülkeye, ya da başka bir gezegene uçmaya gerek
    yok. gerçeğe gerek yok. gerçekleri görmeye gerek yok. rüyalar, kimi zaman,
    gerçek hayattan daha tatmin edicidir. ve kişi, gerçek dünyadan fazlasıyla
    sıkılmış veya kendini tamamiyle sıkışıp kalmış gibi hissederse, zihnindeki
    zindalarından birinde, bir tünel kazabilir. ve bu, ancak istemdışı bir itki ile
    yapılabilir. yani öyle, her canın istediğinde, dünya adlı zindandan
    kaçabileceğin bir tünel değildir bu. hem, düşünsel anlamda değil de,
    alınabilecek uyarıcı veya uyuşturcular sayesinde, istediğin zaman o tünelden
    geçip kendine farklı bir gerçeklik yaratma şansın olsa da, aynı tünelden geri
    dönüp, gerçek dünyaya gelmek zorundasındır. zaten dönemiyorsan, tımarhane
    yanıbaşındadır. ve eğer, herhangi bir maddeyle değil de, sadece bilinç dışı
    deneyimler ile, gerçeklik algını kaybedip, gerisin geriye gerçek dünyaya ve
    mantık algına dönemediysen, bu kaçışın sana bir faydası dokunmaz. konu iyice
    dağılmış olmalı. o halde, her zaman olduğu gibi, başa alalım. konuyu başa al,
    çekim iki, sahne üç;
    bir
    kaç yıl önceydi. şeytanla karşılıklı oturmuş, konuşuyorduk, kafamın içindeki
    şatoların birinde. bana, eğer başarabilirse, insan ırkını tamamen ortadan
    kaldıracağını, ve böylece tanrı’ya karşı galip geleceğini anlattı. ben de ona,
    buna çok yaklaştığını anlattım. yani burada, söz konusu mesele, şeytan denilen
    varlığın, insanın egosuna hitap etme gücüydü. ve bu sadece, bir düştü. ve bir
    düşten çıkıp, gerçek dünyaya geri döndüğünüzde, bellekte saklanan o geçmiş
    bilgiler, halüsyünasyon evresinden arta kalan anıları mantıklı bir düzene
    sokabiliyordu. söz konusu varlık, yani dünyanın içine etmeye çalışan doğa üstü
    canlı, şeytan değildi. insanın egosuydu, freud diline göre konuşacak olursak,
    bu, süper ego olarak tanımlanabilir. ama ben ne psikoloji zırvalarını bilen, ne
    de böyle tecrübe edinilmeden üretilmiş tezlere biat eden biri olarak,
    diyebilirimki, insanın içinde öyle on bin üç yüz tane iktidar odağı falan
    yoktur. iki tane vardır. siyah ve beyaz gibi. hangi rengin iyi olduğunu
    tanımlamaya gerek yok ama, yüzyıllardır süre gelen kalıba göre konuşacak
    olursak, siyah ölümdür, beyaz ise yaşam. ve kendi şeytanımla yaptığım konuşmaya
    göre, siyah olan ölüm isteği, aynı zamanda öldürme isteğine denk gelmekteymiş.
    bu, aynı zamanda, bencillik, kibir, sahip olma, kırıp dökme, kendini üstün
    görme, cimrilik ve bu gibi günümüz insanlarının çoğunun ruhsal dna’sında doğum
    anından beri baskın olan karakter özellikleriymiş. söz konusu mesele, harun ve
    karun hikayesinin de öncesine dayanmakta, dedi bana o gördüğüm ucube. insan,
    egosunu yenemediği takdirde, dünyanın içine eder ve bende bunu kullanıyorum
    çünkü her insan, ne kadar iyi olursa olsun, söz konusu kendi yaşamı olduğunda,
    bencilleşir dedi.
    bu
    noktada, balkondan caddeye baktığım o anın, gecesine dönmek istiyorum. bir
    arkadaşım, “biri bana kötü bir hakaret yaptığında görmezden gelebiliyorum
    ama yanımdaki birine yapınca es geçemiyorum” dedi.
    bu
    noktada, her iki durumu da eşleştirip intihar düşüncesine dönmek istiyorum.
    geçmişte başına gelenlerden ya da anlık bir olay sonucu kendini huzursuz ve
    öfkeli hissedip, bir insanı öldürmeyi düşünmek, siyah; intihar etmeyi düşünmek,
    beyaz. siyah rengin, ölümü çağrıştırdığından bahsetmiştik. ve dolayısı ile, az
    önce saydığım karakterize özellikler ile, ölümü birleştirince, ortaya, doğal
    yaşamı ve canlı hayatını katletmek, ve dolayısı ile günümüz sisteminin insanlar
    üzerinde oluşturduğu mantık, ve bu mantığa göre davranış biçiminin kökeni açığa
    çıkıyor. ve, başka bir noktadan, intihar etmeyi bencillik olarak düşünenleri
    de, siyah kutba dahil edebiliriz. çünkü, hiç kimse, sizin o nur yüzünüzü görmek
    ve sevinmenizi sağlamak için, yaşama katlanmak zorunda değildir. o yüzden,
    intihar etmek bencillik değil, düpedüz bireysel bir eylemdir. ve intihar,
    günümüz sisteminde, yıkıcı bir eylem değil, “kaybetmek” olarak
    tanımlanabilecek bir eylemdir. çünkü dünyayı şekillendiren über zekalı
    pezevenkler, balinaların intiharını bile doğru bir şekilde yorumlamaktan
    kaçarken, bir insanın ölümünü çok kolaylıkla “güçsüzlük” olarak
    nitelerler. ve intihar etmek, güçsüzlük değil, çaresizliktir. ve insanın,
    sadece yalnız kalınca kendini çaresiz hisseder, çünkü yalnızlık tek kutuplu bir
    dünyada yaşamaktır. yani her türlü etkiye karşı, anlamsızlık ve boşluk hissi
    nedeni ile tepkisiz kalmak. bunu aynen walkman ve pilleri gibi
    düşünebilirsiniz. eğer, çevrenizdeki insanları pil, kendinizi de walkman olarak
    düşünürseniz, sevdiğiniz insanların sesini duyamıyorsanız, sizinle konuşmak
    istemiyorlarsa, ya da konuştuklarınızı dinlemek istemiyor ya da saçmaladığınızı
    vurguluyorlarsa, ve sözcükleriniz onlar üzerinde bir etki oluşturmuyorsa, yani
    sizi duymuyorlarsa, onların yaşadıkları dünyaya ve algı düzeylerine anlam
    verememeye başladı iseniz, doğal olarak bu, iletkenlik özelliğinizi
    yitirdiğiniz anlamına gelir. ve “çevre” adlı pillerin elektriği, sizi
    şarj etmemeye başlar ve bir süre sonra, aynen pili biten bir walkmanden
    dinlenilen şarkının yavaşlaması gibi, sözcükleriniz azalır, azalır, azalır ve
    tıkanma noktasına gelirsiniz. bu noktada iki seçeneğiniz vardır, intihar ya da
    delilik. intihar ederseniz, küfür yersiniz. aptallıkla suçlanırsınız.
    delirirseniz, bu kez bir hastaneye kapatılırsınız ve o süper zekalı ve
    anlayışsız insanlar sizi tedavi etmek için, hap bağımlısına dönüştürürler.
    bunun için, daha ufak çaplı sessizlik ve göz yaşı krizlerine karşı,
    anti-depresanlar verdikleri de olur. bir üçüncü şık; uyuşturucu, dolayısıyla
    kaçıştır. uyuşturucu, her zaman bir kaçış noktası olmayabilir, çünkü  uyuşturucu almadan önceki moral ve motivasyon
    halinize göre, başka diyarlara da gidebilirsiniz. insan bilincini ve algı
    düzeyini ve dolayısıyla yaşamını şekillendiren tek şey bilinçaltı, ve
    bilinçaltının en çok veri depoladığı zaman dilimi de, çocukluk evresidir. bu
    noktada, işin içine aile ve çocukluk arkadaşları girer. ve eğer, örneğin 17
    yaşına kadar, içinde bulunduğunuz toplum tarafından red edildi iseniz, doğal
    olarak, bir çıkış noktası inşa edersiniz. bunun nedeni, sayfalardır anlatıp
    durduğum, sessizliktir. “quiet word”. ama insan zihni, düşünmeden
    duramaz. zen felsefesine dalarsam, iki uçu da harikuladeler diyarına çıkan bir
    boruya sizi sokabilirim. ama bu upuzun borunun içine girmek, havasızlıktan ve
    sessizlikten ve anlamsızlıktan ve gerçeklikten dolayı, intihar etme veya aklı
    dengeyi yitirme risklerini de beraberinde getirir. o nedenle, kendi içinize
    doğru derinlemesine ve ababildiğine karanlık bir dalışa geçmeden önce, yaşama
    geri dönmenize neden olucak bahanelerinizin var olması şarttır. yoksa, aynen
    bitkisel hayattaki bir hastanın, tüm şok tedavilerini red etmesi gibi, sizde
    gerçek dünyaya geri dönmeyi bilinçaltınızda düşlemiyor olabilirsiniz. bu
    isteği, bilinçli olarak oluşturmanız imkansızdır, çünkü az önce de sözünü
    ettiğim gibi, bellek ve algı düzeyine, dolayısıyla bu ikisinin bileşkesinden
    açığa çıkan mantığın algoritmaysına etki edebilen tek şey bilinçaltıdır. ve
    eğer hafif veya sert bir uyarıcı kullanmayı düşünüyor ya da istiyorsanız,
    öncelikle çocukluk evrenizin size ne verdiğini biliyor olmanız gerekir. çünkü,
    en basiti marihuna bile, içinizdeki birbirine zıt olan iki kutubunuzu, buna
    siyah ve beyaz, süper ego ve id, kalp ve nefis, ya da her ne derseniz deyin,
    içinizdeki birbirine zıt o iki kutbun savaşını alevlendirir. ve, bu noktada odada
    tek başına iseniz, mesela lsd sonrası bir arkadaşınıza odanızın kapısını
    kitletti iseniz, ve oda eşyasız, renksiz, kokusuz, zemini fayans ve camları
    dışardan tahtalarla kapatılmış bir oda ise, ve dışarıdan sadece ufak ışık
    dalgaları süzülüyorsa, başka bir evrene geçiş yaptınız demektir. ve gerçeğe
    dönüş evresinde ki bir risk: şizofreni. ya da çoklu kişilik bozukluğu.
    şimdi
    sahneyi tersine çevirelim. çevrenizdeki bir çoğunluk, hatta çoğunluğun
    çoğunluğu, sizi sürekli dinliyor, saygı gösteriyor, alkışlıyor, tebrik ediyor,
    övüyor, seviyor ve anlamaya çalışıyor. hatta sizin üstün zekalı ya da çok
    yetenekli biri olduğunuzu düşünüyor. bu yüzden size oy veriyor bile olabilirler
    hatta. ve hayatınız, bir albümle, bir film ile, ya da bir kaç seçim sandığı
    ile, bir anda değişiyor, yani popüler, dolayısı ile ünlü oluyorsunuz.
    bu
    noktada sahneyi biraz geriye alıp, beyaz odada sadece duvardan süzülen ışıklar
    ile lsd atomlarının temas ettiği nörönlara geri dönelim. yalnızsınız. çıkış
    kapınız kitli. tünel kazıp kaçma şansınız yok. böyle bir durumda, algı
    değişikliği yaratan herhangi bir psikotrop almamış dahi olsanız, yani bir f
    tipinde gecenin üçbuçuğunda karanlıkta kalmış dahi olsanız, zihninizde bir
    tünel kazarsınız. yani, toplumun, delirmek diye nitelediği, düşsel bir evrene
    kaçış.
    şimdi
    sahneyi tekrar ileriye alıp, şu popüler balığımıza geri dönelim. bu popüler
    balığın, gerçek bir balık olmadığı için, bir hafızası vardır. ve o balık,
    aniden gelen değişimle, ikinci bir dosya açar bellekte. çünkü, hayatı
    değişmiştir, ve dolayısı ile geçmişini ve nerden geldiğini unutur. böylece algı
    düzeyi bozulur. ama insan davranışını asıl yöneten şey bilinç düzeyinden çok
    daha derinde yatan bir şey olduğu için, farkında olmadan bir davranış bozukluğu
    yaşar. mesela bir anda, çok içten ve cana yakınken, kendini beğenmiş ve küstah
    birine dönüşebilir. buna halk dilinde, “burnu büyüdü”, argo tabirle,
    “götü kalktı” deniyor. ve iktidar güdüsü, veya medyatik olmak, veya
    popülerizm, yazının başından beri gevelip durduğum o içe doğru yolculuğa
    çıkmamış olan bir bireyi, çok çabuk ekarta edip, değiştirebilir. veya bu durum
    da karşımıza, burnu ağrı dağına temas eden, ayakları da bulutlara değen bir
    kahraman çıkartır.  ama bu kahraman, bana
    göre, baş aşağı duruyordur, ayaklar bulutlarda, baş ağrı dağında… ama o
    ayaklarının nerede olduğunu unutur ve sadece kellesinin kafasının üzerinde
    durup durmadığı ile ilgilenir: bencillik. ve olayları ve insan doğasını, tam
    tersinden yorumlar. ve artık insani duygularla değil de, zarar vermek amacıyla
    yaşıyordur. ve dahası bunun farkında bile değildir çünkü söz konusu insan tipi,
    diğer insanların gözünde tanrı seviyesine yükseldiği için, kendisini peygamber,
    ilah, kurtarıcı vs olarak görür. ve böylece daha çok konuşmaya başlar. bu
    durum, ortalama her insanda, aynı sonucu doğuracaktır, çünkü şu gördüğüm
    boynuzlu ucubenin anlattığına göre, ki o da benim kendi kendime konuşmamdan
    başka birşey değil, ve kendi kendimle halüsünasyonatik olarak konuşmalarıma
    göre; belli bir düzeyde ya da konumda, güç sahibi olmak, insan doğasına,
    tehlikeli bir biçimde etki eder. ve bu etki, walkman pillerinden söz ederken
    öngördüğüm senaryonun tersine işlemesine yol açar. yani, bu kez, siz insanlar
    üzerinde etkiyorsunuzdur. ve bu noktada insanlar, o intihar edicek konuma gelen
    yalnız insanın pozisyonuna düşer. ya size biat eder, köleniz olurlar; bkz:
    diktatörlük rejimleri veya demon-critic seçimle başımıza geçirilen kukuletalar;
    ya da size hayran olup, tapmaya başlarlar: bkz: peygamberler, ünlüler, starlar,
    büyük kardeşler, sevgililer.. vs vs.
    dolayısıyla,
    her türlü güce tapma biçimi, özgüvenle eksikliğinden kaynaklanır.
    dolayısıyla,
    her türlü güce sahip olma biçimi: aşırı ve mesnetsiz bir özgüvenle sahip
    olunulan birşeydir. ve bir insan, aşırı özgüveni kendi kendine yalnız başına
    odasında beklerken oluşturamaz. çevresinin davranış tarzı önemlidir. hatta 3
    yaşına gelene kadar, anne ve babasının ona nasıl davrandığı da çok önemlidir.
    bu
    noktada konuyu en başa döndürüp, balkona geçiyorum…
    bir
    balkondasınız, ve aşağıya bakıyorsunuz. kaçınızın aklına intihar geldi? her
    defasında demek istiyorum. daima. hayatınızın bir döneminde, dişinizin arasına
    sıkışan yemek artığı gibi sizi sürekli meşgul etmeye başlamadı ise, intihar
    düşüncesi, hala sözünü ettiğim o iki ucu harikuladeler diyarına açılan boruda
    sıkışıp kalmamışsınız demektir.
    buraya
    kadar gelmiş olanlarınız, “girdap, sen ne anlatıyon amına koyayım, kafam
    karıştı” diyebilir.
    pekala
    pekala. anlattım bile. bitti. şimdi oturup, “kimi ne için kendinden büyük
    görüyorum, kimi de ne için kendimden aşağı buluyorum” diye
    düşünebilirsiniz. bu arada önünüze gelen bir çayın bardağınla bileklerinizi
    kesmeyi, traş olurken ya da ağda yaparken, (her ne yapıyorsanız cinsiyetinize
    göre) boğazını kesmeyi, ya da altıncı kattan aşağı bakarken intihar etmeyi
    düşünün bence. kendinizi test etin. bir duyguyu, gerçekten yaşamadan önce,
    düşsel olarak hayal etmek, hatta o duyguyu derinlemesine hissetmek, yaşamda
    sonradan başınıza gelebilecek olaylarda, sizi biraz daha güçlendirebilir. hayal
    kurmak yerine, gözlerinizi kapayıp, bir hayal dünyasında yaşayın. gecenin bir
    yarısı, evdeki şalteri kapatın. tüm perdeleri açın. ve sonra sokak lambasının
    ışığı eşliğinde, sonsuza dek o evde kitli kaldığınızı hayal edin. duvarlara
    bakın. dakikalarca. ve düşünce anlamında hiç birşeye odaklanmayın. akış.
    zihinsel akış, bir süre sonra zihinsel boşluğu getirecektir. bu boşlukta, açığa
    çıkabilecek herhangi bir duygu, sonradan başınıza gelmesi muhtemel bazı
    yaşamsal değişimlere karşı sizi hazırlıklı kılar. ve üç beş kişi size alkış
    tuttu diye kendinizi kaybetmemenizi veya yoktan var olduğunuzu düşünmemenizi
    veya sahte bir alçak gönüllüğe kapılıp gitmemenize yol açar. bir duygusal
    boşluğa düşüp, kendinizi heba etmenizin önüne de geçebilirsiniz ama meselenin
    en zor kısmını da bu nokta oluşturuyor aslında..
    burada
    mutluluğun formülü falan verilmiyor. ya da huzurun anahtarını satmıyorum. çünkü
    ancak kendi içine sinebilen insan, içsel bir huzura kavuşabilir ve huzur
    aslında yalan bir kelimedir. çünkü acı dışında, hiç bir insanî duygu, sonsuza
    dek sabitlenebilir değildir. öfke veya neşe, veya keder, elem, kaygı, sevinç,
    vs vs, anlık olarak girilebilen, ve istem dışı bir şekilde terk edibilen
    odalardır. O odalarda, bir acı evine inşa edilmiştir. doğarken bile
    ağlıyorsanız, bedene girmeden önceki halinizi siz düşünün. yani aslında
    yaşamımız boyunca hissettiğimiz duygusal değişim evrelerimizde, başımıza gelen
    tek şey, acı evinde, bazı odalara girip çıkmak. ve bunu, tek başımıza,
    gözlerimizi kapatarak bile gerçekleştirebiliyoruz.
    o
    yüzden, toplumun etkisini hiçselleştiremeyen biri, sözünü ettiğim şu pil
    hikayesine göre, her iki şekilde de özünü kaybeder.
    bunca
    sayfadır zırvalayıp durduğum şey, küçük veya büyük, her türlü güç veya iktidar
    veya popüliterinin, insan doğası üzerinde yarattığı değişimin biçimleri
    aslında. ve tersi açıdan da, tamamen güçten düşüp, yalnız kalmanın,
    sessizleşmenin, içinde sıkışıp kalmanın, oluşturduğu sonuçlar.
    bir
    erkek, annesinden nefret etmediği sürece, hayatı boyunca bir kadının etkisi
    altına girme riskini taşır; opidal benlik.
    aynı
    durum kadınlar için elektra tribi ile söz konusu olabilir, bunu bilemiyorum.
    bir
    erkek, annesine aşık olmadığı sürece, hayatına giren kadınlara işkence eder.
    söz
    konusu nefret ve aşkı, ying-yang’a göre, dengeleyebiliriz.
    terazinin
    dengesi bozulunca açığa çıkan duygusal boşluk.
    dünyaya
    geldiğimiz ilk andan beri, bilinçaltımızı besleyip, bizi şekillendiren boşluk.
    ve
    kelimelerin yok olduğu evrede açığa çıkan zihinsel boşluk. sadece görüntüler ve
    sesler. hiç bir düşünce yok. bir balkonun altıncı katındasınız. aşağıya
    bakıyorsunuz. ve intihar etmeyi değil de, aşağıya doğru sonsuza dek düştüğünüzü
    hayal ediyorsunuz. yani bir zeminin olmadığını. sonsuz düşüş. bu aynı zamanda,
    yer çekiminin olmadığı bir ortamda, uçuş anlamına da gelir bu düşüş. ve düşünce
    yapınıza etki eden bir çekim noktası olmadığı sürece, zihinsel bir uçuş
    yaşarsınız: harikuladeler diyarı.
    dünyadan
    çıkış. quiet world’u, quit world, quiet world’u da, quit word yapalım. o
    balkonda bunları düşünüyordum, intiharı değil.
    en
    başa dönüp, cenin haline geldiğiniz andaki belleğinizi hayal edin. ne mucizevi
    bir şey. sonra bir tünelden geçip dünyaya geliyorsunuz. vay canına. bir hücrede
    ölene dek hapsoldunuz artık… insanlar. gittikçe daha fazla insan. daha fazla
    anı. daha fazla acı. daha fazla acı. ve gittikçe daha fazla acı. Geçmişteki
    mutlu olduğunuz anlar bile, tebessümle hatırlanılan acılar artık. acılar evi
    adı verilen bir bellek. ve bir koridor. ışıksız, kapranlık, havasız, uzun,
    sınırsız, bir koridor. yürüyorsunuz çünkü yürümek zorundasınız. başka seçim
    şansınız yok. gözleriniz kapalı ve zihninizin içinde bir yere gidiyorsunuz.
    belki çocukluğa, belki de hayalinizde yarattığınız bir dünyaya. karanlık.
    karanlık karanlık. ve birden ayağınız kayıyor, düşmeye başlıyorsunuz. düşüş.
    düşüş. düşüş. sonra bir oda. loş. hiç pencere yok. zemin cam kırıkları dolu.
    sadece cam kırığından oluşan, ve eşeleseniz sonsuza dek cam kırıkları ile aşağı
    kazılacak olan bir zemin. tavan kapkaranlık. düştüğünüz yer orası ve
    kapkaranlık. ve oradan sesler geliyor. yaklaşan sesler. gittikçe çoğalıyorlar.
    birileri sizi takip ediyor. aralarında sevdiğiniz insanların seside var ama o
    sevdiğiniz insanlar sevmediğiniz insanları da seviyor ve beraberinde onları da
    getiriyorlar. onlarda mı bu odaya düşecek? ayaklarınız hiç kesilmedi. yerler
    cam kırığı dolu ve ayaklarınız hiç kesilmedi. onların ayakları kesilicek mi
    düştüklerinde? burası kimin odası? buraya nasıl geldim. duvarlar çürük ve
    içeriye ışık hüzmeleri sızıyor. duvarların birinde: “anlatacak çok şeyim
    var. dinlemek isteyen kimse yok.” yazıyor. o duvara sert bir tekme
    atıyorsunuz ve yıkılıyor. ve koşmaya başlıyorsunuz sonra… güneş yok ama
    aydınlık. bulutsuz masmavi bir gökyüzünde, bir ovaya çıktınız. koşuyorsunuz.
    ormana doğru. son sürat. ve ağaçlar. ve bir sürü hayvan. ve bir sürü hayvan
    dolanıyor. koşuyorsunuz. sadece koşuyorsunuz, hiç bir şey düşünmeden ve neden
    ve niye kaçtığınızı bilmeden.. hepsi bu…
    işte
    yaşamda, bir noktadan sonra, çoğu insanın içine düştüğü yaşam biçimi. Hiç
    birşey düşünmeden, ve yaşanılan zaman dilimine odaklanılmadan, güzel bir
    geleceğe doğru koşup durmak… acılar evinden, dolayısı ile zihin ve bellekten,
    dolayısı ile kendinden ve geçmişinden kaçmak. Aksi takdirde, delirme veya
    intihar etme riski ile kaplanmış yalnız saatler sizi bekliyordur. Ve o yalnız
    başına geçirilen saatlerden sağlıklı bir şekilde çıkılınca,  hayat size gerçekten bir çocuk oyuncağı gibi
    gelmeye başlıyor. Anlam aramıyorsunuz artık. Tek üstesinden gelemediğiniz şey,
    duygusal boşluklar. Geriye kalan her türlü evreyi, yerleşik ve sarsılmaz bir
    özgüven sayesinde, doğru bakış açıları ile belleğe kaydediyorsunuz. Ve işte
    asıl içinden çıkılamayan acı, bu noktada başlıyor, çünkü o zaman gerçekten o en
    saf halde kendini yalnız hissetme hali kapınıza gelip dayanıyor. Ve bir çözüme
    inanmaktansa, öylesine yaşamaya ve hiçbirşeyden tad almamaya başlıyorsunuz
    böylece. Ve işte o zaman, intihar düşüncesi, gerçekten ağır basıyor ve siz bunu
    bile gerçekleştirebilecek güçten mahrum bir halde, bekliyor, bekliyor ve bekliyorsunuz.
    Olduğunuz yerde, donuk bir şekilde. Hareket etmek işe yaramaz, umut etmek işe
    yaramaz, çaba sarfetmek işe yaramaz, hafıza kaybı geçirmek veya yeniden doğmak
    dışında hiç bir şey işe yaramaz. Ve işte bu uzun bekleyiş evreleri arasında
    zaman zaman, herşeyle taşak geçip, boş kahkalar atmak dışında, yaşama devam
    etmek için yaptığınız başka hiç bir fonksiyonunuz kalmamıştır artık. Buna,
    benim literatürümde, tırlatmak denir. Ve, zaman zaman intihar etmeyi
    düşündüğünüz, zaman zaman da kahkalarla ve anlamsızca gülmeye başladığınız bir
    evreye geçersiniz o noktada. Her ikisininde bir anlamı olmadığını bilir,
    boşluğa doğru akarsınız, ve bu akış esnasında, giderek eksilir ve azalırsınız,
    ve siz azalırken, zihninizdeki acı evinin üzerine yeni katlar inşa edilir ve
    yeni katları çıkıp dolaşmak birşeyi değiştirmeyeceği için (öğrenilmiş
    çaresizlik), siz de zemine doğru kazı çalışmalarına devam edersiniz. Zihninizde
    daha derine, ve daha da derine doğru iniş… daha fazla sessizlik, ve daha
    fazla anlamsızlık ve daha fazla karanlık. hepsi bu.
    *
    başlık: katatonia’nın bir şarkısının adıdır

    16nisan2009
  • best -self- seller of underground

    best -self- seller of
    underground
    her şeyi kırıp dökmek
    geliyor içimden şu an biliyor musun? hem de her şeyi.
    dünyayı havaya uçurmak
    istiyorum. dünyanın çekirdeğine çok güçlü bir atom bombası koymak, ve tüm
    yaşamı katletmek istiyorum. ama yapmayacağım büyük ihtimalle. yapamayacağımdan
    değil, içine düştüğüm durumdan dolayı, hiç kimsenin bir suçu olmadığı için.
    “huzursuz olduğum için, dünyaya suçlu hissettiğimi söyle” diyor pac.
    bu ne demek anlayabiliyor musunuz?
    boş verelim anlamları.
    her şeyi tekrar ederek anlamsızlaştıralım. ne dersiniz? olabilir mi böyle bir
    şey? zaten bunu yapmıyor muyuz her gün. her dakika. her geçen saniye, bir
    şeyleri tekrar ediyoruz. başa alıyoruz sürekli yaşamı. ilerleme kaydetme adına
    yapılan her hareketin sonu, başlangıç noktasına varıyor. tıpkı duvar saati
    gibi. ister akrep ister yelkovan olun o düzenek içinde, sıfırdan başlayıp,
    tekrar sıfıra varırsınız. kaçınılmaz son, hiçlik.
    birileri
    söylediklerimi nietzche ile bağdaştıracak ama herifin tek bir kitabını bile
    okumadım. ne komik değil mi? komik, komik olmasına, ama ben gülmüyorum bu
    duruma. aksine öfkeleniyorum. çünkü, ortalıkta, binlerce kitap okuduktan sonra
    kitap yazabilen adamların, yazdığı kitaplar dolanıyor, ve ben yüz yıl önce
    kusulmuş bazı klasikleri bile okuyamıyorum. çünkü sıkılıyorum. çünkü bana yeni
    bir şey anlatan ya da daha doğrusu inandırıcı ve samimi gelen çok az kitap var.
    burada kendimi üstün gördüğüm falan da yok, hiçbir şey bilmiyorum çünkü hayat
    hakkında. gerçekten hiçbir şey bilmiyorum. tecrübesizim. fazlasıyla tecrübesiz.
    buna rağmen zırvalayıp duruyorum işte. ve sonra, bir başına, dört duvar
    arasında, jori ile baş başa kalıyorsun. ve ister istemez, sonucun nereye
    varacağını düşünüyorsun. daha kaç kez, sıfırı tüketip baştan başlaman lazım
    bilmiyorsun.
    yani şu, şey işte, az
    önce anlattığım duvar saati hikayesi. bazen hızlı dönersin bazen yavaş, ama
    daima sıfıra varırsın. sıfıra sıfır, elde var sıfır. neden biliyor musun? çünkü
    naparsan yap, içindekini kusamazsın. sonu gelmez kusuşunun. sürekli içine yeni
    atom bombaları atarlar çünkü. yeni infilak metotları icat edersin böylece
    kendine. psikoza girersin, sarhoş olursun, sigaraya abanırsın, nefes nefese
    kalır ve “ölmeyeceğim ulan” dersin, “ölmeyeceğim.” çoktan
    ölmüşündür halbuki. ölmüşsündür de ağlayanın yoktur. sistem karşıtı olduğunu
    söyleyen abuzerler, ceplerindeki parayı sistemin kendi etrafında bir tur daha
    atması için harcarlarken, sen büyük bir riske girip, açık el  oynarsın pokeri. elindeki tüm kağıtları
    gösterir ve “bakın bu son param” dersin önündeki hiçliğe. allah
    belanı versin küreselleşme. komik sloganlar bunlar. gerçekten çok komikler.
    çünkü hayatımızın içine eden şeyler, birbirine öylesine sıkı halkalarla
    kenetlenmiş ki, asla çözünmüyorlar. birini yıkıyorsun, karşına bir başkası
    geçiyor. bir duvar, sonra bir duvar daha. değişmez yani dünya. değiştiremezler.
    devrim bir düşten ibarettir. soğuk bir duş alıp kendimize geleceğimiz gün, o
    kadar uzak ki. ve bu yüzden bazıları o kadar riskli yollara girip kendilerini
    ele veriyor ki, yazık oluyor o güzelim insanlara. total redçilere mesela.
    gerçekten yazık oluyor. yani, kim anlıyor ki, anlamayı bırak, kim görüyor? hiç
    kimse.
    militarizm karşıtı
    olduğunu söyleyen birinin çocuğuna oyuncak silah aldığını gördüm. kendine
    anarşist diyen birinin kız arkadaşını mini etek giydi diye dövdüğünü işittim.
    sonra, 2004 bir mayısta, 70-80 kişi, “yaşasın anarşi” diye
    bağırırken, hemen bir sonraki toplantıya, toplam 10 kişi geldi. sonra, o on
    kişi de birbirini yedi. “kendi içinde anlaşamazlar ordusu” dünyayı
    değiştirmeye çalışıyor. çok komik. gerçekten çok komik. sonra bir de kendine
    solcu diyen bir  kesim var, onlar daha
    kalabalık ve daha bölünük vaziyette. bir de atatürkçü bir kesim. bunlar da yeni
    bi mesih beklemekten öteye gidemiyor diye düşünüyorum. sonra sonra, sonra bir
    de başımızda, yakında ülkeyi amerikanın mandası haline getireceği söylenen bir
    “parti-küler atık sistemi” var. tüm bunların dışında, ama her şeyin
    merkezinde, tek derdi aşk olan bir genç nüfüs var. ve her şeyin dışında, bir an
    önce ülkeyi terk etme planları yapan insanlar var. ha bir de tüm bu sistem
    karşıtı kalabalığın büyük bir çoğunluğu, fazlasıyla korkak. kendi hayatları
    ellerinden alınacak diye ödleri kopuyor. yanlarına bi polis gelince saygı
    duruşuna geçip, isyanlarını içinden konuşarak yapan gruplar. ha bir de, hayatı
    boyunca işçi olmamış, hatta hayatı boyunca bir gün bile çalışmamış olanlar,
    maddi sıkıntı çekmemiş olanlar, işçi hakları üzerine yazıp çiziyorlar. ama,
    onlar da samimi değiller, çünkü mülkiyet kavramına karşı çıkamadıkları için,
    yazıp çizdikleri her şey, yılbaşında kafama geçirebileceğim bir kukuleta kadar
    anlamsız geliyor bana.
    sonra durup
    düşünüyorsun, yetkili ilgili ve bilgili mecralar, zırvalarımdan haberdar
    olsaydı ya da kaale alabilecekleri bir çoğunluğa hitap ediyor olsaydım, şu an
    ya mezarda ya da hapiste olurdum.
    sonra aklıma, bana,
    “sen bir kapitalistsin” diyen zühtü geliyor, şimdi kıçımın kenarına
    yapışmak için etrafımda dolanıp duran. insanlar değişebilir, elbette
    değişebilir, zaten bunun için yazıp çiziyor o bazı muhterem ali cengiz köşe yazarları
    (hepsini kast etmiyorum), bir şeyler anlatarak insanlarda bir duygu uyandırmak.
    ve okuyucularının, hayata belki daha doğru bir açıdan bakmalarını sağlamak.
    oysa doğru açı yoktur, kendini iyi hissetmeni sağlayacak açılar vardır. yani
    insanlar böyle yaparlar. gerçekleri görmek yerine, aptalı oynamak. çünkü başka
    türlü, yaşama devam edemezsin. yani, crispin sartwell’in bahsettiği gerçeklik
    düzeyinde yaşamaya çalışırsan, cidden hapı yutarsın. çünkü o zaman, gördüğün bu
    pis ve kokuşmuş ilişki biçimleri, mideni bulandırır. mideni bulandırır ve
    üstelik senin kustuğun hiçbir şey midesini bulandırmaz o insanların. görmezler
    bile seni, üzerine basıp geçerler ve dönüp bakmazlar ne haldesin diye. o halde
    sorun bende lan, deyip, kendi fişini çekmeye kalkışırsın. onu da beceremezsin
    ama, çünkü yaşamak istiyorsundur sen de. her canlı mahlukat gibi önceliğini
    ölmek değil, yaşamak oluşturuyordur. sonra? sonra, tüm bu ebegümecinden
    çıkabilmek için bilinçaltın, senden habersiz bir tünel kazar zihninde. psikoz.
    halüsinasyonlar. algı düzeyinin değişimi. kontrolün yitimi. bu noktada,
    tehlikeli bir oyuna dalar ve tedaviyi ret edersin. çünkü bilirsin ki, sekiz
    sene önce, seni tımarhaneye kapatmaya çalışmışlardır. tekrar deneyebilirler.
    hayır anne dersin, delirmedim daha. bir saniye, bana bi dakka ver, bir saat
    ver, gerekirse bir ömür ver bana, lütfen inan bana. lütfen inan.
    insanlar doğarak
    çoğalır ve yalnızlaşarak ölür. sonra geride kalanlar, intihar eden kişi için,
    “aptal, salak, hayatını mahvetti” derler. düşünceleri için öldürülen
    insanları, sene de bir gün anarlar ve bu anmayı da nispet olsun diye, hatta
    gösteriş amaçlı yaparlar. sonra herkes evine dağılır. çünkü, çünkü aslında hiç
    kimse öldürülmeyi göze alamaz. çünkü aileleri vardır, çünkü sevdikleri insanlar
    vardır, çünkü mülkiyetçidirler, çünkü kariyerleri vardır, çünkü bir isme ve
    hayran kitlesine ve karizmaya ve ve ve’lere sahiptirler. çünkü insanlara umut
    vererek, neye sebep olduklarını düşünmezler. çünkü umut, hastalıklı bir
    duygudur. umutsuzluk ardından intiharı getirir, evet ama, umutta hayal
    kırıklığı riskini taşır ve her hayal kırıklığı, bir özgüven yitimi olarak
    sonuçlanır. ve özgüvenini yitirmiş her insan, ünü dağlara taşlara yazılmış her
    insana hayranlık duyup, “keşke onun gibi olsaydım” diye düş kurar. ve
    düş kuran her insan, gerçeklikten kopar. ve gerçeklikten kopan her insan da anı
    yaşayamaz. ve anı yaşayamamak, geçmiş hanesine kaybedilmiş zaman dilimlerini
    dizer. ve yıllar sonra o zaman dilimleri patlayıp, pişman bir ihtiyar meydan
    getirir. ve o pişman ihtiyar, hayatının belli bir yaşından sonra, bir çocuk
    edinip, tüm hayallerini ona empoze eder. yani olay tamamen, elim sende oyununa
    benziyor. ve girdap tamamen eli açık oynuyor. yani karşı olduğu her ne ise,
    onunla açıktan savaşıyor, ve bir uçurumun kenarında dengede durmaya çalışıyor
    hala.
    anlayabiliyor musunuz? çünkü o egoist ve kendini beğenmiş ve popüler
    kalburabastılar, sadece bir tür şans sonucu ordadırlar. ve o şansın sizin
    yüzünüze gülmesi için yapmanız gereken bir kaç şey; ya yalan söylemek, ya
    kendinden ödün vermek, ya da aileden gelen bir maddi rahatlıkla sağlıklı bir
    zihne sahip olmak. o yüzden kendine alternatif bir muska takan
    abuzittingillerin, hayranı çok olur. çünkü gençlik dediğimiz şey, hayalperest
    olmaya müsait bir doğaya sahiptir. ve hayalperestlik, ister istemez, güzel bir
    gelecek düşünü beraberinde getirir. sonra hep birden yazmaya başlarız. oysa
    hayat hakkında tek bir anafikir bile oluşturmadan yazmak, sonrasında
    yazdıklarınızı silmenize yol açar. ve sildikçe daha az yazmaya, en sonunda hiç
    yazamamaya başlarsınız. çünkü kendinden emin olmadan kurulan her cümle,
    ardından bir “pardon ya yanılmışı”mı getirir. ve yanılmak, pişmanlık
    doğurmasa bile bir özrü zorunlu kılar. oysa çoğumuzun özür dileyebilecek kadar
    alçak gönüllü olmadığı açık. çünkü özür dilemeyi, küçük düşmek olarak
    değerlendirenler türemiş durumda. ve fazlasıyla yanlış söylemlerle sistemle
    savaşmak, aslında sisteme destek vermektir. çünkü bu şekilde, aslında
    yaptığınız şey, sisteme karşı olmak değil de destek olmaktır. zaten
    kapitalizmin üzerimizde oluşturduğu yanılsamayı, ikinci bir yanılsama ile
    desteklemeye yol açar bu da.
    umutsuzluk ölümcüldür.
    umut vermek ölümcüldür. o yüzden öncelikle, yani bir şeyler yazmaya ya da
    konuşmaya başlamadan önce, insanın ölümcül bir varlık olduğunu düşünmesi
    gerekiyor. bunu düşününce, her şey çok basite inmiş oluyor bir anlamda. basite,
    yani, lan zaten ölücez işte, üç günlük dünya, neyin savaşını veriyoruz ki
    demenize. ama bunu dediğiniz taktirde de, sadece kendimizi kandırmış oluyoruz,
    çünkü asıl kandırmamız gereken kesim, yani iplerimizi elinde tutan
    bukalemunlar, ölümsüz olduklarını düşünüyorlar. yani ölümsüz olduklarını
    düşünüyor olmalılar ki, bu kadar mal mülk, servet ve iktidar aşkı için,
    hayatımızın içine ediyorlar.
    yani aslında mesele
    çok karışık. bir çözüm yolu da önermiyorum. hayatım boyunca bir çözüm yolu
    önermedim. ben kendi akıl sağlığımı ve ruhsal dengemi korumak için yazıyorum
    sadece. çözüm yok. tartışmaya kapalı bir konu bu. “napmalıyız?”.
    herkes kendi karar vermeli ne yapmak istediğine. ben naptığımı çok iyi
    biliyorum. ve ne anlattığımı da. nerden başladığımı ve nereye saptığımı da çok
    iyi biliyorum. o yüzden “yazıda bir bütünlük yok” diyecek olanlar,
    kendi alın yazılarında bir bütünlük oluştursunlar öncelikle.
    önce kendini sağlamaya
    almayı düşünen her anti-kapitalist, büyük olasılıkla bir kaç sene sonra, hatta
    okulu bittikten sonra, normal bir insana dönüşüp, topluma adapte olur. o
    nedenle, önemli olan, an itibari ile ne düşündüğümüz değil, hayat sürecimiz
    boyunca nasıl yaşadığımızdır. yani bir insanı, tek bir hareketi, tek bir şiiri,
    tek bir şarkısı, ya da tek bir cümlesi nedeni ile eleştirmek; bölünmelere,
    anlaşmazlıklara, ayrılıklara, pişmanlıklara, özürlere ve dolayısıyla
    tutarsızlığa yol açar. ve yaşam biçimi ile söylemi birbiri ile tutarsız olan
    her insan, yalan söylüyor demektir. ve yalan, samimiyetsizliği de beraberinde
    getirir. ve kapitalist bir sistemde, samimiyetsizlik, en çok satan üründür.  o yüzden artık bu bahsi kapatalım bence.
    nokta.
    16.nisan.2009

  • stream

    stream
    sarhoşsun, ve uyuman gereken
    bir zaman diliminde oturmuş this empty flow dinleyip duvarları izliyorsun,
    zihnin çok hızlı bir şekilde boşluğa doğru akıyor. boşluğa, çünkü, akılından geçip
    yokolan ve bir daha hatırlamayacağın yüzlerce görüntü, ses, düşünce..
    bekliyorsun ve beklemekten fazlasıyla sıkılmışsın. Bir şey olsun istiyorsun.
    herhangi birşey.. biri gelip seni bu boşluktan çıkarsın istiyorsun. ve
    korkuyorsun artık bunun gerçekleşmesinden. kendini güvende hissetmekten
    korkuyorsun. herşeyden korkuyorsun anasını satayım. korkarak iletişim
    kuruyorsun insanlarla, çünkü fazlasıyla hassassın ve insanlar fazlasıyla
    bencil. arsız. bencil olmaya çalışıyorsun. bencilleşmeye. elinden, kendini değiştirmek
    için hiçbirşey gelmiyor. bekliyorsun sadece.. jori sana şarkı söylüyor, sen boşluğa
    kelimeler düzüyorsun. ve asıl ihtiyacın olanın, birinin gelip seni o boşluktan çıkarmaktansa,
    o boşlukta seninle beklemek olduğunu biliyorsun. ama o boşluğa gelen-giden
    olsun da istemiyorsun artık. kimseye dönüp bakmıyorsun. birileri geliyor..
    birileri gidiyor. birileri birşeyleri bozarken, birileri de birşeyleri tamir
    edebileceğini vaat ediyor. bak ben böyle iyiyim tamam mı diyorsun onlara. hiç
    birşeyin yerine konmasına ihtiyacım yok diyorsun. kırılabilecek birşey kaldıysa,
    sen devam et diyorsun. ben hiçbir şey hissetmiyorum artık diyorsun. bağışıklık
    kazandım artık acıya karşı diyorsun. ama koca bir yalan bu. yalnızlığı kanıksadığını
    söyleyişlerin de koca bir yalan. neyi beklediğini bilmediğini söylediğinde de,
    yalan söylüyorsun… artık gerçekleri söylemekten korkan bir uçan balonsun. tam
    bir fiyasko. bir duvar vardı eskiden. sonra yıkıldı. sonra daha sağlam bir
    duvar daha ördün. onu da yıktılar. sonra iki üç kat kalınlaştırdın. oda
    dayanmadı. sonra bir duvar daha. ve bir tane daha. ve şimdi duvar bile yok
    ortada.. herşeyimi alabilirsiniz. size verebileceğim birşey kalmadı gerçi..
    tekrarlar tekrarlar tekrarlar. tekrarların tekrarları. başa al, ve yeniden çek.
    sonuç değişmez. son aynı, ara sekanslar farklı sadece. ve sonunu baştan bildiğin
    bir filmin, başlangıcı farklı da olsa, tad vermiyor artık. o yüzden yeni birşeye
    tahammül yok diyorsun. yeni bir patlamaya mesela. ama her an kapılıp gideceğini
    biliyorsun. zayıfsın, fazlasıyla zayıf duvarların. ve geçen gece.. neyse, geçen
    geceyi boşver.. geçen günleri boşver.. hiç birşey görme hiçbirşey duyma. imlayı
    da boşver. düzeltme de. bırak nasıl yazdıysan öyle kalsın herşey. hatta nasıl
    yaşandıysa öyle kalsın, düzeltmeye çalışma. yazma da olan biteni.. hatırlamaya
    da çalışma. çözmeye de çalışma. anlayamazsın. bekle sadece. aptal bir film şeritinin,
    neden defalarca başa sardığını merak bile etme. bu senin doğanda var. özün bu.
    içinden çıkamayacaksın. ve içine de giremeyeceksin aynı zamanda. sen birşeyler
    anlatırken, kimsenin sana birşey anlatmadığını görüceksin. sonra herşeyini çözen
    o gözleri bir daha görmeyeceksin. çözünmemeye çalışmaktan da vazgeç o zaman.
    bekle işte. hiç bir şey yazma.. ve geçen geceyi de boşver. bileklerin yerine
    kestiğin o aptal bilekliğini de çöpe at bence, tamir ettireceğine.. basit bir
    sinir kriziydi sadece dedin. ve basit olmadığını biliyorsun. ve basit deyip geçiştiriyorsun
    herşeyi. hafife almak işine geliyor çünkü. hafife alırmış gibi yapmak herşeyi.
    ve ertesi gün devam etmek zorunda kaldığın bir gün var önünde. sonra bir
    sonraki gün. ve bir sonraki. film şeriti kendini yenilemeye devam ediyor. ve
    zihnin bu dünyanın çok ötesinde. otobüse biniyor ve çığlık atmak istiyorsun.
    herkesin nesi var böyle. asıl senin neyin var girdo? gördüğün şeyler
    halusyunasyonun olabilir bence.. tüm kahkaha ve gözlerin arkasında gördüğün herşey,
    senin deliliğinin bir kanıtıdır belki. delirdiğini düşünüyorsun artık ve buna
    inanmak en boktanı. herşey, her geçen gün, kendini yenileyerek devam ederken,
    herşeyi çözdüğünü nasıl iddia edebiliyorsun hala? işe yaramaz ve boş. boş ver öyleyse..
    hiç birşey görme, hiç birşey duyma.
     14 nisan 2009
  • kendimden feragat – 97-98

    Kendimden feragat-97
    Buradayım
    moruk. Karşındayım yine. Beyaz ekran. Txt. Karşındayım yine. Kimse yok. önemi
    de yok. beyaz ekran. Beyaz bir kağıda sarılmış sigara. duvarlar. Kimse yok
    dinlemek isteyen. Farkındayım. Can sıkıcı cümleler. Bir sonraki kanala geçin
    ses çıkarmadan. Ses çıkarmadan lütfen.. “çok arabesk”. Okuyan biri bunu
    diyebildikten sonra, lan niye yazayımki diyorsun. Kendinden feragat.. iki
    cennet hikayesi gibi. anlatmıştım. Tekrar anlatayım. Arkadaşlarımdan biri.
    Kolunda bir dövme var. dövmede iki cennet var. bir anlamı var o dövmenin,
    arkadaşım için. ama yaşlı bir teyze yanına yaklaşıp, “bir tanesi neyine
    yetmiyor evladım” diyor. Tüm efsane yerlebir. Aynen bunun gibi. niye yazayım.
    Yazmalısın çünkü başka çıkar yolu yok. pekala yazayım. Dursun bir köşede.
    Odanın bir köşesinde. Hardiskin bir köşesinde. Yok, durmasın. Gönder gitsin.
    Sal gelsin. Sonra biri gelip “harikasın” desin, bir diğeri, “boktan” desin.
    Konuşup dursunlar. Ama okumasınlar asla. Okumadıklarını düşün. Okumamaları daha
    iyi bile hatta.. o yüzden kanal değiştirmek yerine girdo tv’de kalmaya devam
    edicekseniz bile, ses çıkarmayın. Veya kanalın sesini kısın. Bu da bir çözüm
    şekli. İletişim kurmamamız için. zaten konuşamıyorum. Sesim çıkmıyor.. yazı.
    Evet yazı. Başla bitir gönder.
    Burada.
    bu şekilde kalmak. Eski alışkanlarım tazeleniyor. Asla kurtulamıyorum
    boşluklardan. Dolduramıyorumda. Yazıda doldurmuyor. Alkol ve sigara biraz.
    Biraz da seni bitkin düşüren işin. İdeal. Boşlukları hissetme.. doldurma da.
    Mantıksal bir süreçi es geç. Sarhoşluk sürecinde asılı kal. Hiç çıkama o
    halden. Ya yorgun ya sarhoş ya da uyuyor. Evet böyle. Evet aynen böyle. Yalnız
    değilken yalnız hissetmek boktan. Yalnızken yalnız hissetmek o kadar da boktan
    olmazdı sanırım. Başkalarının hayatlarına dair sırtına binen yükler. İntiharı
    erteleyenlerin en sık başvurdukları bahane. Benim içinde geçerli değil. Ben
    istemiyorum.. sırtımın sol tarafı ağrıyor. Böbrek yada akciğer. Yada her ikisi
    de… sigara olabilir nedeni. Yada alkol. Kendine iyi bakmayan herkesin başına gelebilecek
    basit ağrılar. Tanrı paslanmaz çelikten yaratmadı seni. Ama paslanmaz çelikten
    olan ruhlar koydu bazı insanlara. Asla eskimiyor ve değişmiyorlar. Onlara
    tapıyorum. Kendime de tapıyorum. Durağan bir haldeyim. Çocukken neysem, şimdide
    o. Asla laf anlatamazsınız. Denemeyin bile. Sizi dinlemez. Burnunun dikine
    gitmekten zevk alır. Asla pişman olmaz. Bu girdo. Başka biride böyledir. Bana
    benzeyen. Benim benzediğim. Ama onlar daha gerçekler. Benim bazı zaaflarım var.
    yazmak gibi. yazmak bir zaaf haline dönüştü. Sigara içmek gibi, ruhsal ve
    bedensel bir ihtiyaç.. çünkü konuşunca dinleyecek kimse yoksa. Yazınca
    dinleyecek kimsede yok ama duruyor orada o. Ve insanlar sorduklarında “iyi
    diyek iyi olak” diyorsun. Gülüyorlar. Neyseki gülüyorlar. İyi değilim deseydin,
    sonrası kabusa dönüşebilirdi. İlgilenirlerdi seninle. Sorununu anlamaya
    çalışırlardı. Yalancıktanda olsa yaparlardı bunu. Gerçekten ilgilenenleri de
    çıkardı. Ve boğulur kalırdın sorular altında. Hayır. Bunu istemiyorsun. Bunun
    yerine yazıyorsun. Ve biri gelip, “iyi misin” diyince, yada gecenin köründe,
    “iyi misin” yazan bir mesaj atınca. Geri arıyorsun. Çağrı. O seni arıyor,
    “noldu” diyorsun, “son yazdığını okudumda, merak ettim”, “hmm, iyiyim ya”.
    İnanıyor. İnanıyorsun. İnsanlar senin peygamber olduğuna inanınca peygamber,
    yazar olduğuna inanınca yazar, aşık olduğuna inanınca aşık oluyorsun.
    Duyguların oluşma süreci… biri psikolojimi dedi? Hiç çakmam. Kitap okumuyorum
    pek. Sevmiyorumda kitap okumayı. Havaalanında takılmayı seviyorum. Binlerce insan
    arasında takılmayı. Benim de boks arenam, yada hipodromum orası. Kendime
    geliyorum orada. Yoruluyorum. Güç alıyorum. Besleniyorum. İyileşiyorum. Eve
    gelip tekrar hastalanıyorum. Daha iyi. En azından bence. Kendi kendine
    konuşmak.. kendi kendine yazmak. Daha iyi.. daha iyi gibi. nasıl olsa kimsenin
    gerçekten de ilgisini çekmiyor. “fanzinler tükendi, daha fazla kopya
    bırakamazmısın?”, bırakırım. Ama bırakmıyorum. O bi kaç kopyayı bile zar zor
    bıraktım. İçimden gelmiyor. Oturup beklemek daha keyifli fotokopi ile
    uğraşmaktan. Bir kopya alıp kendin okuduktan sonra geri kalanın önemi yok.
    kendime fanzin hazırlıyorum. Evet ukalaca ama okuyacak bir şey bulamadığım için
    fanzin hazırlıyorum kendime. İyi yazan insanlar var. iyi yaşayan insanlar da
    var. ama iyi okuyan insan sayısı, iyi yazan insan sayısından bile az galiba.
    Kimse kimse okumuyor. Herkes yazıyor ama. bu ne hız? Bende hızlıyım, okumadan
    yazmak konusunda. Onbin sayfayı aşmış olmalıyım… ama yüzde doksanı odada bir
    kağıt parçası yada pcde bir dosya olarak kalıyor… unutuyorum. Sonra kül.. sonra
    çöp. Gazete bulamayıp, ekmeğin altına koyduğun kağıt parçaları. O kağıt
    parçaların üzerinde öykülerin. Sonra buruşturup at. Daha keyifli. En azından
    bana göre…  1.10.2008
    kendimden
    feragat – 98
    1.
    balkondayım. oturuyorum. dolunay var
    bugün.. gece. gece ve soğuk, gece ve sessiz.. benim gibi bugün sokağın hali.
    saat ikiye gelmekte.. balkondayım. kahve ve sigara içiyorum. kahve ve sigara
    içerken düşünüyorum. bana benziyor bugün sokağın hali. sessiz ve boş, boş ve
    karanlık.. karanlık ama dolunay var, karanlık ama iki sokak lambası var. ruhuma
    benziyor bu sokak. dönem dönem kapkaranlık olan ruhuma, zaman zaman dolunayı
    yakalayan ruhuma.. ve ender olarak da, aldatıcı güneşi gören ruhuma… güneş
    falan istemiyorum ben. gece güzel, gece ve dolunay.. her ne kadar ışığını
    güneşten alıyor olsa da ay, dünyanın hareketine bağlı olarak çıksa da dolunay.
    daha derinlemesine bir alegori yapabilirim ama gerek yok diye düşünüyorum.
    bekliyorum işte..
    sonra bir köpek geçiyor sokaktan. seviyorum
    köpekleri. kedileri seviyorum, köpekleri seviyorum, kendimi seviyorum, sizi
    seviyorum.. ve düşünüyorum işte bir taraftan, sigaramı içerken, başıma gelmesi
    muhtemel ihtimalleri düşünüyorum. sigara hemen bitmiyor neyse ki, dolma olunca
    bitmez. ve sert değil sigara, ama çok hafif de değil, tatlı bir tütün içiyorum,
    duman akciğerime girip, zehrini kanıma bırakırken düşünüyorum, “n’apmaya
    çalışıyorum ben” diye düşünüyorum.. sonra, dolunaya bakarken, ilham perilerim
    fısıldamaya başlıyor kulağıma.. ve içeri giriyorum. odaya. odada ışık yanıyor.
    bir floransan.. aydınlık yani oda. zaman zaman ışık açıkken oturuyorum o odada,
    zaman zaman karanlıkta. şu an aydınlık, hala aydınlık oda. oda benim içimdeki
    gizli odama benziyor. boş. boş ve tek başınayım bu odada. herkes uyumakta.
    evdeki herkes uyumakta.. mahalledeki herkes uyumakta.. şehirdeki herkes
    uyumakta.. uyumayan, benim gibi insanlar da, herkes yaşarken uyumayı seçiyor.
    “bu bir kaçış yolu olabilir mi?” diye düşünüyorum. yani geceleri yaşamak, bir
    kaçış yolu olabilir mi? ve sürdürülebilir mi bu oyun? çalışmak zorunda
    olmasaydın sürdürebilirdin moruk, diyorum kendime. şu an yazar olsaydın,
    sürdürebilirdin diyorum. ve ardından bir düş görmeye başlıyorum odamda,
    zihnimin gizli odasında;
    bir evim var. hangi şehir olduğunu
    önemsemiyorum. sadece, bir evim var diye düşünüyorum. genellikle evde takılan
    bir insansanız, evin hangi şehirde olduğu önemini yitirir bir dereceye kadar.
    bir ev.. hepsi bu. ufak bir ev. büyük bir yazar. büyük bir yazar ve şair.
    dilini, diğer dillere çevirtebilmeyi başarabilen bir yazar. herkese derdini
    anlatmayı başarabilen bir yazar. herkesin ruhunu görmesini başarabilen, başına
    gelen saçmalıkları, başına gelen saçmalıklara rağmen yaşadığını, yaşamaya devam
    ettiğini, sonra birkaç intihar deneyini, direkten dönmeyi.. falan filan.
    başım ağrıyor şu an. neyse ki this empty
    flow çalıyor… ve jori bana anlatıyor, ve beni dinliyor, ve beni kendimle
    konuşmaktan kurtarıyor…
    yazmakta zorlandığım bir yazı bu. lanet
    olsun.. zorlanıyorum, zorlanıyorum çünkü daha fazla acıya tahammül
    edebileceğimi sanmıyorum. ciğerlerim dumanıma daha ne kadar tahammül edebilir,
    bilmiyorum. biri sigara içmemi engellesin isterdim. biri bu konuda müdahale
    edebilsin istiyorum. birinin gelip, elimden şu sigarayı almasını ve bana sıkı
    bir tokat atmasını istiyorum. bu, annem olamaz. bu, babam olamaz. bu, herhangi
    bir insan olamaz. birinin, sigarayla arama girebilecek kadar cesur olmasını
    istiyorum. beni kaybetme riskini göze alıp, sigara yüzünden ölmeme engel
    olmasını istiyorum. çünkü ölmek istemiyorum artık, çünkü daha yazacaklarımı
    yazmadım, anlatmam gereken çok şey var daha, diye düşünüyorum, henüz asıl
    konuya gelmediğimi düşünüyorum. hikayenin giriş faslındayız henüz. yazılan
    onlarca öykü ve yüzlerce şiir, sadece önsözümdü diye düşünüyorum. daha
    anlatmaya başlamadım, ölmemeliyim. ama tuhaf bir şekilde, bazen ölümümü
    düşünüyorum. ağzında söylemesi gerekenlerle, ipte sallanan bir ceset.. bu bana
    kötü geliyor. kendi ölümüm bana artık kötü geliyor.
    şimdi “see nothing” çalıyor ve sana teşekkür
    ediyorum bu şarkı için jori. sana da teşekkürler, niko. ve sana da aku. jukka,
    sana da. bu şarkıyı benimle dinleyecek bir kar tanesi arıyorum, kumsaldaki kar
    tanesi, bulursam ona teşekkür edeceğim, beni kendimle konuşmaktan kurtaracağı
    için.. herkese teşekkür etme günümdeyim bugün, sevenlerime de teşekkürler,
    nefret edenlerime de..
    eski aşklarımı düşünüyorum. eskiden aşık
    olduğum kadınları. hiç biri beni anlamadı. bende onları anlamıyordum ama.
    ödeşmiş oluyorduk böylece. borçlu kalmamış oluyordum. bir alacak-verecek davam
    yok sizinle. dosya kapandı. hiç bir şey için borçlu değilsiniz bana.. ben de
    hakkımı helal edip susmak istiyorum. neden susmadığımı bilmiyorum ama.. zihnim
    bu stresi kaldırmıyor gerçekten. zihnim bu stresi kaldırmıyor ve ben de bir
    sigara yakıyorum. elime alıyorum sigarayı öncelikle. beni ne zaman öldüreceksin
    kaltak, diyorum ona, sigaraya yani.. konuşmaya başlıyor sigara da.. seni
    öldürmek istemiyorum, diyor. sana acıyorum, diyor. bana ihtiyacın olduğunu
    biliyorum ben, ama sana zararlı olduğumu da biliyorum, diyor. yine de engel
    olamıyorum kendime, diyor. ben olmasam intihar edebilirdin, diyor.. haklısın,
    diyorum ona. eski sevgililerime benziyorsun diyorum… beni ölümden kurtarıp,
    sonra ölüme iten, eski sevgililerime…
    düşününce, matah bir bok gibi gelmiyorum
    kendime. ama yine de, çevremde bir insan kalabalığı oluşuyor. ne istiyorlar
    benden, bilmiyorum.
    ilk kez bir kadınla seviştiğimde 23
    yaşındaydım. onun öncesinde bir fahişeyle sevişmek istedim. ama sonra, bunun,
    pek de doğru bir fikir olmadığını fark ettim. daha gençtim o zamanlar.. ve
    pişman olacağım şeyler yapmak istemiyordum. hayatım boyunca hiç pişman olmadım.
    ve ilk kez bir kadınla seviştiğimde, 23 yaşındaydım. aşıktım ona. aşıktım ve
    sonra onunla yatak odasında yalnız kalmıştık. ve uyumasına izin vermememi,
    söyledi. beni uyutma, dedi bana. yan yana yatıyorduk ve bana, uyumama izin
    verme, dedi. o gün öğlenden beri, öpüşüyordum onunla. ve ilk kez öpüşüyordum
    üstelik bir hatunla. o gece bana, beni uyutma, dedi. ve daha öncesinde hiç
    düşünü kurmadığım bir şeyi, yapmaya başladım. üzerindeydim. önce yanında
    yatıyor ve konuşuyordum sadece. sonra öpmeye başladım. sonra öperken aşağı
    doğru kaydım. bilmiyordum sevişmeyi, nasıl öpüşmem gerektiğini bilmiyordum.
    sonra aşağılara kaydım ve “bak bunu yapmak zorunda değiliz” dedim. onu incitmek
    istemiyordum. kimseyi incitmek istemiyordum.. bana istediğin her şeyi
    yapabilirsin, dedi. sana istemediğin hiç bir şeyi yapmam, dedim. ama duymadı.
    gözlerini kapatmıştı. “üzerindekini çıkarsana” dedi. telefonum titredi bu
    arada. “bakmak zorunda değilsin değil mi?” dedi, ittim telefonu yataktan, düştü
    telefon. sonra devam ettik. ne kadar sürdü bilmiyorum, üzerindeydim, ve
    aşağılara iniyordum, ve arada bir yukarı çıkıp, “devam etmemi istiyor musun”
    diye soruyordum. size göre bir aptal olmalıyım. ama kendimi aptal gibi
    hissetmiyorum. o’na aşıktım. ve insanlar, aşık oldukları şeylere zarar
    vermezler, diye düşünüyordum. hassas olurlar diye. sonra istediği her şeyi isteyerek
    yaptım ve boşaldı o. yalamıştım ve boşaldı. sonra kalkıp giyinmeye başladı.
    sonra yanıma gelip yattı. teşekkür ederim aşkım, dedi. şok geçiriyordum.
    n’apıyorduk biz allah aşkına? konuşmaya başladık. konuştuk. konuştuk. sonra bir
    kez daha boşalttım onu, o şekilde. sonra bir şeyler daha oldu ama ben hiç
    boşalmadan, ya da boşaltılmadan, uyumaya başladık. rahatsız olmamıştım bu
    durumdan. her şey olağan şeklinde ilerliyor sanıyordum. ve uyumaya başladık.
    falan filan falan filan… ben odipal bir ruhum.
    bunu niye anlattığımı bilmiyorum. sadece
    rahatlamaya çalışıyorum. çünkü çok fazla acı var içimde. biri acımı çekip
    çıkarmalı. biri içime şırıngasını sokmalı, ve çekip çıkarmalı ruhuma karışan
    tüm pisliği, çöpe atmalı. aynen, akrep sokan bir insanın kanını ağzınla emip,
    sonra tükürür gibi. risk..
    bir saniye, içersi çok duman altı, balkonun
    kapısını açmalıyım…
    geldim. devam ediyorum.. jori de devam
    ediyor.. “still” diyor jori… büyüleyici bir şarkı. başka bir boyuttan düşmüş
    gibi. hala kendimi iyi hissedebiliyorum, ama buraya nerden geldik bilmiyorum.
    balkondaydım, dolunay vardı, sokak ruhuma benziyordu, sonra odaya geçmiş ve
    burayı da gizli odama benzetmiştim, hatırladınız mı? yazdığım her şeyi, yazım
    aşamasında ezberliyorum, ben karıştırmam moruk yazdığım hiçbir şeyi, sen
    okurken kafan karışıyorsa, bu benim sorunum değil..
    sonra yazmaya başladım işte. balkondayken
    düşünüyordum. ama zihninden geçenleri yazmak, kolay olmaz her zaman. olmaz
    çünkü, bazen söylemek istediğin şeyleri söylemeye korkarsın. bu korkunun
    nedeni, otorite, tanrı, veya toplum olmaz hiçbir zaman. sadece bazen, karşına
    çıkan insanlara, söylemek istediğin şeyleri söylemekten korkarsın, çünkü ne onu
    incitmek istersin, ne de incinmek.. yazmakta zorlandığım zamanlar, bu tip
    durumlar…
    birine, sana aşık olmaktan korkuyorum,
    dedim.. ve yine de aşık oldum. sonra onunla çok güzel bir üç ay geçirdik. sonra
    bana, “hayatımda biri varken kendime zaman ayıramıyorum, yapmak istediğim
    şeyler var” dedi. dedi ve gitti. sanki o’nu, yapmak istediklerine engel olmak
    için hapsediyormuşum gibi. komiksiniz lan siz, hepiniz çatlaksınız, dünya
    üzerindeki tüm kadınlar, kafadan kontak gibi geliyor bana. yine de bir kadın
    düşmanı olamıyorum. hatta bir bakıma, pro-feminist bile sayılırım. ataerkil bir
    toplumda yaşamak.. bir dolu saçmalık. ama kadınların da pek temiz olduğu
    söylenemez. ben ne erkeğim, ne kadınım, toplumsal anlamda.. fizyolojik olarak
    bir erkeğim, hepsi bu.
    2.
    şimdi.. hmm.. konunun iyice dağıldığını
    biliyorum. o yüzden, yazmaya devam edip edemeyeceğimi kendi içimde
    sorguluyorum. ne yazıyordum bir düşünelim.. akış esnasında ikiye bölünen
    yolların, gidilmeyen taraflarından devam ederek, uzatabilirim bunu. şu an ne
    demek istedim bil bakalım… o kadar da derin ve karışık yazmıyorum oğlum, çok
    basit yazıyorum lan, hatta yazmıyorum bile, konuşuyorum, kendimle konuşurken
    tuşlara basıyorum sadece, hepsi bu..
    balkonda olduğumu söylemiştim. balkondaydım
    ve düşünüyordum. bir yazar olduğumu düşledim. geceleri uyumayan bir yazar.
    beraber yaşadığım bir kadın olduğunu düşledim. benim gibi kendini anlatan bir
    kadın. iki sanatçı. sanatçı mı? sanatçı kelimesi bana, yapısı itibari ile,
    itici gelmekte arkadaşlar. yazar güzel bir kelime. bunu seviyorum. bunu kabul
    edebilirim kendim için. yazar, yazı yazan insan. ama sanatçı ne boktan bir
    kelime söyler misiniz? sanatçı. sanat satan insan gibi. yani aynı börekçi gibi
    bir şey bu. boktan. dili yeniden yapılandırmalıyız. dili yeniden yapılandırmalı
    ve öyle kullanmalıyız. baştan alalım öyleyse.. çünkü sanat, yaşanan her şey
    olabilir, yaşama sanatı yani, yani herkes sanatçı olabilir, çay yapmak bile bir
    sanat olabilir…
    balkondaydım ve bir yazar olduğumu
    düşledim. yani işte, ne bileyim, kitaplar yazan, yazdığı kitaplar ile azcık
    para kazanan, kazandığı para ile kirasını ödeyebilen, faturalarını ödeyebilen,
    çayını ve ekmeğini alabilen. falan filan. su içiyorum şimdi, çünkü boğazım
    kurudu sigaradan. sigarayı da, zihnim akıştan kuruyunca içiyorum.. ne diyordum?
    bir evim var işte, ne bileyim, geceleri uyumuyorum, öyküler yazıyorum, film senaryoları,
    çizgi roman senaryoları, roman, şiir, vesaire vesaire vesaire.. kadın da
    kendince yazıyor bir şeyler, o da kendi hikayesini anlatıyor. ama onun yazım
    şekli biraz farklı. sonra, birbirimizi de kullanmıyoruz, yaşama tutunurken.
    anlatabiliyor muyum? yaşayıp gidiyoruz işte. sevgili bile değiliz belki.
    yaşıyoruz sadece. sınırlar yok, sözler yok, her an ikimizden biri, ben sıkıldım
    deyip iletişimi kesebilir ve hakkı var buna, anlatabiliyor muyum? ama
    yapmıyoruz da bunu, çünkü birbirimize rahatsızlık vermiyoruz. insanlara
    rahatsızlık veriyoruz sadece. çünkü toplum tarafından tehdit olarak
    görülüyoruz, ürettiğimiz şeylerin rahatsız edici olduğunu söylüyor insanlar,
    bizi sevenler var, bizden nefret edenler var…
    yazmakta zorlanıyorum. yazmayacağım.
    kesiyorum. kesiyor ve akış esnasında yarım kalan başka bir konuya geçiyorum…
    bunu yaparken geri dönüp yazıyı baştan okumuyorum bile. size dedim, yazarken
    ezberlerim akışı diye, ama akışı sadece, bütünüyle sözcükleri değil…
    düşününce matah bir bok gibi gelmiyorum kendime.
    ve nedense çevremde bir insan kalabalığı dolaşıyor. çocukken kimse beni
    sevmezdi. ilkokulda iken kimse beni sevmezdi. ortaokulda da kimse beni sevmedi.
    lisede de. sonra üniversite. sonra askerlik. sonra iş hayatı. sevmezdi derken,
    çok büyük bir çoğunluğu demek istiyorum.. oyunlarına almazlardı mesela,
    masalarına çağırmazlardı. erkek olanları üzerime yürümeye çalışır, kadın
    olanları iğrenerek bakardı suratıma. zamanla değişti yüzdelik dilimler. şimdi
    çoğunluk seviyor, yaptığım işe saygı gösteriyor, beni dinlemeye ve anlamaya
    çalışıyor, sorular soruyor, tanışmak istiyor, hatta erkek olanları dost, kadın
    olanları sevgili olmaya çalışıyor. arada ufak bir azınlık da, benim ergen
    bunalımları sattığımı, samimiyetsiz ve iki yüzlü davrandığımı, kadınlar için
    yazdığımı, hatta işi iyice abartıp, hiçbir şey yazamadığımı söylüyor. ben her
    iki durumdan da rahatsız değilim. ben bu dünyada bile değilim. aranızda yaşıyor
    sayılmam yani. kendi zihnimde yaşıyorum. kendi zihnimin içinde. kendime ait
    gizli bir odam var zihnimde. bir de, değişik değişik mekanlar var, işte ne
    bileyim, dehlizler, labirentler, lunaparklar, kanalizasyonlar, denizler,
    dağlar, kar, güneş, yağmur, ağaçlar, hayvanlar, insanlar… o insanların bir
    kısmını ben yarattım, yaratmaya da devam edeceğim, karakterlerimden
    bahsediyorum. zihnimin içinde yarattığım, başka bir dünyada yaşıyor ve zaman
    zaman o dünyayı size anlatıyorum. zaman zaman onu anlatıyorum, zaman zaman da
    sizin dünyanızda başıma gelen saçmalıkları. ha ne diyordum, zihnimin içindeki
    dünya. uzaylılar bile var orada, yaratıklar var, şirinler var, iskeletler, taş
    gibi hatunlar, ruhu olmayan adamlar, vs vs vs. yani yazarlık böyle bir şey. ve
    kim ne derse desin, ben bir yazarım. illa bir işi yapabilen sıfatını kazanmak
    için, o işten para kazanıyor olmak gerekmiyor. hem bir meslek değildir
    yazarlık. meslek olsaydı, bir eğitimi olurdu bu işin. ama meslek haline
    getirilmeye çalışıldığı açık. yazar okulları. yaratıcı yazarlık eğitimleri. ne
    kadar aptalca… sanat öğretilmez, demişti erdinç abim. erdinç inceman. bu yüzden
    bıraktı öğretmenliği. sanat öğretmeni olamam ben, demişti. haklıydı. halil
    turhanlı avukatlığı bıraktı, ya da onun gibi bir şey, emin değilim nereyi ama
    bıraktı işte.. ben de sevenlerimi gıcık etmek için, yazmayı bıraktım. “nasıl
    yani! bıraktın mı?”.
    şey pardon, yanlış yazmışım o kısmı,
    düzelteyim. aslında yanlış yazmadım, akışı tamamladım sadece. bıraktı, bıraktı,
    bıraktı.. kafiyeli yazılmalı bir şiir, dedi biri. bende o’na, kafiye uğruna
    anlam heba edilmez, dedim. biri daha gelip konuşur şimdi bu lafın üzerine…
    şiiri sınırlayan denyolar… her neyse..
    bende sizi gıcık etmek için yazmayı
    bırakmıyorum, diyecektim demin. o an akış ve kafiye kaygısına kurban gittik,
    şimdi diyorum bunu. bende sizi gıcık etmek için yazmayı bırakmıyorum. bok atmaya
    devam edin ki, yazmaya devam edebileyim…
    gidip soğuk bir şey alacağım kendime..
    soğuk bir şey içmem gerekiyor.. sonra da, benim gizli odamda oturuyor olacağım.
    ve oraya, hiç kimse giremez, yani girmemeli, girenler kalmak istemiyor çünkü…
    ama yine de, mütevazi bir insanım ben, bunun aksini iddia eden arkadaşları, bir
    öğleden sonra, alsancak’ta çay içmeye bekliyorum, ıoniya mekanımın adı, ya da
    onun gibi bir şey işte, adını söylemeyi başaramadım henüz mekanın, ama “gel çay
    içelim” derseniz, hiç dert değil, eğer zamanım varsa tabii, zamanım ve param…
    dert değil. size fanzin veririm.. akşamına da taş plak’a gidip, yağmurcu’yu
    dinleriz.. o’nu ve çetin’i, gitar çalarlar bize, biz de bir bardak şarap içer
    kalkarız. ama bunu her zaman yapamayacağımızı bilin. kendimi önemsiyor gibi
    görünebilirim, ve önemsiyorumdur da belki, yine de dilediğiniz gibi
    zırvalayabilirsiniz hakkımda.. sevmediğim insanlar için, sağır dilsiz ve kör
    taklidi yapıyorum ben, işime öyle geldiği zamanlarda… kendime yarattığım
    dünyamda, sokak edebiyatı’mda, kendim gibi insanlarla yaşıyorum. sizin
    dünyanız, beş para etmeyen bir plastik poşete benziyor. ve o plastik poşet
    hakkında aklımdan geçenleri yazmaktan da korkmuyorum asla.. hepsi bu.. benden
    rahatsız olan, ilgililerine haber versin.. benim başımda, ilgilim olan bir
    merci yok.. mersi girdarilla..
    not: “girdarilla”, gerilla kelimesinden
    türetilmiştir ve girdap’ın sonsuz sayıdaki isimlerinden, sadece bir tanesidir…

    10.nisan.2009
  • tutarsız ve paramparça ve yarım yamalak bir deneme…

    tutarsız ve paramparça ve yarım yamalak bir deneme…

    1.
    tanıştık
    birileriyle
    bir şekilde
    ve sonra başka bir şekilde,
    benim yazdığımı
    ve fanzinler çıkardığımı öğrendiler
    ve dediler ki;
    “hey ben de yazıyorum”,
    “benim bir arkadaşım var
    o da senin gibi yazıyor”,
    “senin gibi yazmak istiyorum”,
    “yazımı okudun mu?”
    “tavsiyelerine ihtiyacım var”,
    “seninle tanışmak istiyorum”,
    “seni tanımak istiyorum”,
    “seni tanıdığıma sevindim”,
    “görüşebilir miyiz?”,
    “dergimizde yazmak ister misin?”,
    “yazım hakkında ne düşünüyorsun”,

    ve ben de onlara,
    çok kaba davranmak zorunda kaldım,
    gerçekten çok kaba,
    onlara dedim ki;

    “herkes yazıyor”, dedim,
    “hey ben de yazıyorum”, diyene,

    “benim gibi yazmak marifet değil” dedim,
    “benim bir arkadaşım var
    o da senin gibi yazıyor” denildiğinde,

    nasıl yazdığımı bilmediğimi söyledim,
    “senin gibi yazmak istiyorum”, dediklerinde,

    ve “yazımı okudun mu?” dediklerinde
    okuyamamıştım henüz
    ve belki de hiç okuyamayacaktım ama
    “okuyacağım” dedim yine de,
    çünkü okumak istiyordum
    ama okuyamıyordum,

    ve “tavsiyelerine ihtiyacım var” dedi biri,
    “tavsiyelere hep ihtiyacım olmuştur” dedim ben de ona,

    “seni tanımak istiyorum” dedi,
    “kendimi tanımak istiyorum” dedim,
    “kim olduğumu bile bilmiyorum moruk”.

    böyle alakasız, ucube, yetersiz, kaba,
    kimine göre kendini beğenmiş,
    ama bence ironik ve tutarlı
    cevaplar da verdim yani,

    ve sonra bana,
    “seninle tanışmak istiyorum” dediklerinde,
    susup kaldım çünkü,
    çünkü bir anlamı yok bunun,
    tanışmanın,
    arkadaş olmanın,
    hayatında yeni insanların var olmasının,
    falan filan falan filan,

    “seni tanıdığıma sevindim” dedi,
    “nerde görüştük hatırlayamadım” dedim,
    “hayır yani yazılarından”
    “duvarlarımı aşamazsın” dedim ona,

    “görüşebilir miyiz?”,
    “hava sisli görünüyor”

    “dergimizde yazmak ister misin?”,
    “nerde satılıyor, alayım bi’ ara, boş taraflarını karalarım kurşun kalemle”,

    “yazım hakkında ne düşünüyorsun?”,
    “yazlar sıcak ve kurak geçer burada”,

    “seni seviyorum”
    “eyvallah”.

    ## yayınlanmayan kısım şu ##


    2.
    sonra
    zaman geçti, hep vermek istediğim cevapları içimde tutarak geçti zaman,
    incelikli davranmak gerekmiyordu belki de, ama ben de incelikli
    davranmaya çalışmıyordum zaten, incelikleri olan bir heriftim ben, öyle
    demişlerdi, yalan söylüyorlardı, yalan söylüyorlardı çünkü her zaman
    için son söylenen kelime kayda değerdi, hayatınızı kimsesiz çocuklara
    adamış olabilirdiniz, ve ölmeden birkaç gün önce 8 yaşındaki bir kıza
    tecavüz edip, imajınızı yerle bir edebilirdiniz, kesintisiz bir düzeyde
    mükemmel kalmak imkansızdı, tutarsızlıkları vardı insanların,
    kararsızdılar, her konuda kararsızdılar ve kendilerini düşünmek dışında
    da bir şey yapmıyorlardı, daima kendileri, aynen benim gibi, kendi
    üzerine yazmak gibi, yaşamı kendi üzerine kurmak gibi, kendi hayatın
    üzerinden yola çıkarak düşüncelerini anlatmak gibi, devam ettim ben de,
    ettim ve gelen okları yanıtlamaya çalıştım, kibarca, sabit kalıp sussam
    ıskalamış olacaklardı, yapmadım ama, yıllarca bunu yapmadım ve
    kaybettim, daha fazla insan geldi, daha fazla insan, daha fazla baskı,
    çünkü insanların ortak zaafı, karşılarında susup dinleyen birini bulunca
    kesintisiz konuşmak, konuş dur amına koyayım, kim tutar seni, “dün
    başıma şu geldi Aysu”, “geçen yıl Tunç diye bi herifle beraberdim”,
    falan filan falan filan, kendi duvarlarınız aşınmaya başladıkça da
    zihninizin önünde başka bir duvar inşa edilmeye başlanıyordu, “çok
    saygısız bir kişilik girdo”, “çok küstahsın girdo”, “girdo burnun çok
    havada”, evet evet evet, hayır hayır hayır, bir saniye, n’oluyoruz,
    karar vermekte zorlanıyor muyum? karar verme anımda etki altında mı
    kalıyorum? kimseyi kırmamak? incitmeyeceğim seni güzelim, kapım hep açık
    sana, herkese kapım açık anasını satayım, kapım bile yok hatta, sonra,
    daha sonra, odada tek başına, odada tek başına… yok gelen giden, kendi
    kendini becer girdo..

    sonra,
    sonra zamanla kendine değer vermeye başlar insan. insan sosyal bir
    varlıktır derler, ben kısmen asosyal bir herifim, kısmen aseksüel oluşum
    gibi yani, ve kısmen anormal.. her şey kısmen var olmakta. olabilmekte
    ya da. dengede demek daha doğru aslında, kısmen yerine dengede. denge
    hali. iyi ve kötünün arasında. tao. yin yang. akış. zihinsel akışa
    kapılıp giden yaşamsal akış. sonra?

    sonra
    insanlar gelmeye devam etti. ve ben bir karar aldım. hayatımı
    sıfırlamaya bakacağım. kendim olmaya. kendin olmak, olabilmek, hiçbir
    toplumsal ve duygusal baskı altında kalmadan doğruyu, sadece doğruyu
    söyleyeceğinize dair yemin eder misiniz? kim edebilir? ben etmek
    istiyorum tanrısını satayım? n’apıcaz şimdi? bilmem… bilemem yani. hiç
    bir şeyi bilemem.. öğrenmek istemediğim şeyler de var bunun yanı sıra.
    mesela araba. araba nasıl çalışır? ne bileyim nasıl çalışır oğlum.
    otobüs şoförü bilsin onu. sonra? mesela post-modernite ne demek? ne
    bileyim ne demek? ama öğrenmek isterdim lan bunu. öğretilmek değil,
    öğrenmek.. kitap? evet, evet kitap.. ideal bir öğrenme şeklidir, insanın
    öğrenmek istediklerini kendi kendine öğrenebilmesi. geçelim efendim..
    ne diyorduk? şunu;

    incelikli
    davranmaya çalışmak, hayatınızı cehenneme çeviren bir fiyasko ile
    sonuçlanabilir, daha sonra bir boy aynasına baktığınızda arkanızda büyük
    bir topluluk görürsünüz, pençelerini size geçirmiş insan kalabalığı, ve
    hışımla arkanızı dönüp bir bakarsınız ki, hiç kimse yok, bu kez aynada
    sırtınız görünüyordur aynaya sırt çevirdiğiniz için, ama siz görmezsiniz
    onu, bir adım geri atar, aynaya yaslanırsınız, kendi sırtınıza
    yaslanırsınız bir anlamda, ve dersiniz ki; “hepimiz aslında berbat yazan
    tipleriz, bırakalım bu mesele üzerinde atıp tutmayı”.

    ordan biri çıkıp der ki; “harikulade yazıyorsun moruk”,

    “eyvallah”
    dersin ona, hoşuna gider çünkü bu, insanın hoşuna gider beğenilmek,
    kimsenin bu konuda bir itirazı olmasın, sol tarafımda yarı otomatiğe
    alınmış, şarjör ağzı bozuk bir mp5 var, onu kullanmayı zorla öğrettiler
    bana ve çok iyi kullanabilirim gerekirse, ne diyordum?

    şiddet
    kullanmak zorunda kalabilir insanlar. pasifist değilim ben. anarşist de
    değilim, ama olsaydım eğer aktivistlerin tarafında yer alırdım. çok
    saçma bir şey iyilik meleği isa’nın “sol yanağını çevir” demesi.
    çevirebilirsin de aslında zaman zaman, ama bu kime-niçin-neden
    çevirdiğine göre değişebilir, yiğenim ağzıma sıçsa, “al tuvalet kağıdı”
    der uzatırım ona mesela, ama bunu sen yapamazsın bana mesela.
    anlatabiliyor muyum? ne diyordum?

    bir hatun der ki; “yazılarına bayıldım adamım”,
    “eyvallah”
    dersin ona, çünkü hoşuna giden bir şeydir bu. herkesin hoşuna gider. ve
    aradan geçen birkaç gün sonrasında, sorular beğenilen yazılardan sana
    yazılmaya kayar. duralım burada bir beş dakika.. ben bir sigara yakayım.
    siz kafanızı toparlayın..

    evet, ne diyorduk? sıkıldım ben bu yazıdan..

    “sokak edebiyatı nasıl bir isim lan?”

    “maskeli bar taburesi” gibi bir isim işte, ne önemi var…

    kendi ile dalga geçebilen insanları sinirlendirmek zormuş gibime gelmekte bu arada..

    “susam
    sokağı.. sokak edebiyatı… sokam edebiyatı.. sokam edebiyata.. susam
    edebiyatı.. sokam susamı.. sokam susama.. sokam sus ama!” 7 eylül 2002 –
    girdolap.

    eleştirilecek
    adamı iyi tanımak, eleştiriyi kabul edilir bir forma sokabilir. ve
    ayrıca açık verdiği noktaların farkında olan biri de, kendisiyle dalga
    geçip, bazı şeyleri ekarte edebilir.. bilmem anlatabildim mi? aynen
    devam, ama son bir hatırlatma, kafam atarsa, çok sert bir oku kınımdan
    çekebilirim, ve o zaman hakkımda yazdıklarınızın hayatta kalma şansı
    sıfırın altına düşer.. herkes kendi dalgasına baksa iyi olur kısaca… ha
    bu arada, aranızda ode to joy’u gören var mı?
    22 mart 2009