Etiket: şiir değil bu

  • duvarlar

    bazen
    iyidir
    bazen
    kötü
    genellikle
    kötü
    ve
    sen genellikle
    genelde
    var olanı düşünmezsin
    süregelen
    alçalmayı mesela
    irtifa
    kaybedişini günden güne
    tüm
    yumruklarının boşa gidişini
    seni
    bağlayan sicimlerin keskinliğini
    akrep
    ve yelkovanın arasındaki sefilliğini
    ruhsuz
    gidiş gelişleri
    ruhsal
    gelgitleri
    her
    şeyi görmezden gelirsin
    kötü
    olan ne varsa
    kötüye
    doğru gitmekte olan ne varsa
    ve
    biraz daha dersin
    bir
    adım daha
    bir
    gram daha
    bu
    kez olacak
    geri
    dönüş yok
    ileriye
    gidemesen de
    denersin
    en azından
    on
    bin yüz on ikinci kez başa sarışının şerefine
    dikerken
    şişeyi
    ruhunu
    fondip yapan baykuşları es geçersin
    her
    şey karanlık ve karanlığı görmek istemiyorsun
    karanlıkta
    görülebilen tek şey bu ama
    ve
    bazen iyidir işte
    sadece
    bazen
    çoğu
    zaman kötü
    bazen
    iyi
    ve
    bu da öyle anlardan biri
    bir
    odadayım
    sigaramı
    içiyorum
    müzik
    çalıyor
    sonra
    bir sigara daha yakıyorum
    sigara
    üstüne sigara
    kestiğin
    kağıtlar
    kestikleri
    dilin
    sonra
    yapıştırdığın kağıtlar
    bağladıkları
    ellerin
    sonra
    kopyaladığın kağıtlar
    salgıladıkları
    zehir
    sonra
    katlarsın kağıtları
    ve
    biri ışıklarını söndürür ardından
    zihninin
    ışıklarını
    soğuk
    gerçekten
    soğuk
    hiç
    bir şey görme
    hiç
    bir şey duyma
    sonra
    gerçekten soğuk ve
    başından
    beri var olan
    göz
    ardı etmeye çalıştığın
    kötücül
    gerçeklik
    gün
    ışığına çıkar
    ve
    neler olduğunu ya da
    neden
    tekrar iflas ettiğini
    sorup
    duran herkese
    “böyle
    iyiyim” dersin
    “böyle
    iyi
    iyi
    olmasa bile
    iyiye
    gidiyor
    iyiye
    gidecek”
    konuştukların
    ve
    inandıkların
    farklıdır oysa
    kapkara
    ve
    sadece karanlığa odaklanmış
    bir
    kafanın içinden çıkan
    tek
    başına kalıp saçmaladığı
    salak
    dizeleri dışında
    geriye
    kalan her şey
    bir
    şeylerin iyiye gittiğine dair
    havadislerden
    ibarettir
    ve
    gerçekten iyiye gidiyor olsa bile
    fanzin
    yüz bin milyon baloncuk satsa bile
    “yırttın”
    deseler bile
    ruhen
    yırtamayacağının bilincinde olarak
    göz
    ardı etmeye devam edersin
    kötü
    olan
    ve
    daima kötüye gidecek olan
    ne
    varsa…
    önemi
    yoktur çünkü
    iyi
    veya kötü
    bazen
    iyi bazen kötü
    cennette
    bir köşke yeğlerim yok olup gitmeyi
    hiçliği
    yani
    düpedüz
    hiçliği
    ama
    tanrının
    bunu
    veya herhangi başka bir şeyi
    hak
    ettiğimi düşünmeyecek kadar
    kibirli
    olduğunu biliyorum
    şeytanın
    ondan farkı olmadığını
    tüm
    insanların hiçbir farkının olmadığını
    herhangi
    bir şekilde ve hiçbir koşulda
    bir
    şeylerin fark yaratmayacağını
    üstün
    insanın var olamayacağını
    ying-yang’a
    kimsenin aldırmadığını
    ve
    övünülen her şeyin
    utanç
    duyulan her şeyden
    hiç
    bir farkının olmadığını
    ve
    buradayım işte
    ölmüyorum
    köpek
    gibi yaşarken
    köpek
    kadar sadık olmasam da kendime
    dokuz
    canlı olarak
    ölümlerden
    dönüp
    yaşama
    yüzümü dönmeden
    ve
    hiçbir şekilde
    iyiyi
    veya kötüyü bilmeyip
    her
    şeyin ötesinde
    bir
    saniye
    bir
    saniye daha
    sonra
    bir dakika
    sonra
    bir saat
    hiçbir
    şeyi bilme
    hiçbir
    şeye inanma
    hayır
    seni tanımıyorum bayım
    ben
    buralarda kralım
    bu
    üç metrekarede
    kağıt
    parçaları dolu yatağın üzerinde
    elimdeki
    uhuyu
    silah
    gibi kullanırım
    ve
    yeterli miktarda kağıt olduğu sürece
    sonsuza
    dek f tipinde de yatarım
    sorun
    değil
    pekala
    hiç bir şey sorun değil
    beyazın
    karanlığı ve siyahın aydınlığı
    pekala
    hiçbir şey sorun değil
    buradayım
    oyun
    oynuyorum
    her
    şeyi çözüp
    kendini
    çözememiş
    bir
    deli misali
    sadece
    oyun oynuyorum
    anlamını
    yitiren
    her
    şeyin canı cehenneme
    sıfır
    noktasındayım ve
    eksinin
    veya artının arasında
    herhangi
    bir fark yaratmayacak kadar kalın olan
    mutlak
    değer çizgileri var
    her
    iki yanımda
    kalın
    duvarlar
    kapkalın
    duvarlar
    her
    şey iyi de olsa
    kötü
    de olsa
    bir
    şey fark etmeyecek
    o
    duvarlar
    yok
    olmadığı sürece
    anlamanız
    gereken şey bu
    şimdi
    gidip
    cami
    duvarına işeyebilirsiniz
    benim
    için fark etmez
    duvar,
    duvar olarak kaldıktan sonra
    kimin
    yaşayıp
    kimin
    öldüğü
    20aralık08
  • kabullenmek zor

    “şiir
    mi o?”
    “bilmiyorum
    bayım,
    buradan
    öyle görünüyor”
    “daha
    çok,
    üstünkörü
    bir karalama gibi”
    “karalama
    da olabilir”
    “bir
    karar ver
    şiir
    mi değil mi?”
    “şiirin
    ne olduğu konusunda
    şüphelerim
    var”
    “şiirin
    tanımını yapamaz mısın yani?”
    “hiç
    bir şeyin bayım”
    “hiçbir
    şey ne?”
    “hiç
    bir şeyi tanımlayamam
    hiç
    bir şeyi tanımıyorum
    hiç
    bir şeyden emin değilim
    bir
    tek şey dışında”
    “ama
    şiir yazıyorsun”,
    “şiir
    olup olmadığını bilmiyorum demiştim”
    “şiire
    benziyor”
    “buradan
    bakınca da öyle göründü bana,
    demiştim”
    “buradan
    bakınca derken?”
    “benim
    açımdan bayım
    bakış
    açısı farkı”
    “bakış
    açısı diye bir şey yoktur
    doğru
    tekdir”
    “görecelik
    kavramını seviyorum”
    “göreceli
    olan tek şey zamandır”
    “bu
    dediğiniz de göreceli olabilir”
    “seninle
    anlaşamayacağız”
    “anlaşamıyor
    olmamız
    ikimizden
    birinin doğru olduğu anlamına gelmez bayım
    her
    ikimiz de
    kendimizce
    haklı olabiliriz
    ve
    bunu kabul edersek
    anlaşamıyor
    olmamız
    sorun
    yaratmaz
    otorite
    göreceliği
    dışlar
    ve
    insani duyguların
    değişkenliğini
    de
    otorite
    kesinliktir
    karşı
    gelinememezlik
    limit
    sınır
    oysa
    dünya üzerinde
    herkes
    için geçerli
    kesin
    bir doğru yoktur”
    “kesin
    olan bir şeyler yok mu hayatında”
    “bir
    hayatım olduğuna inanmıyorum bayım”
    “bir
    hayatın olduğuna inanmıyor musun?”
    “bir
    hayatın olduğuna inanıyorum
    otoriter
    toplumlarda
    tek
    bir hayat söz konusudur
    ama
    o sunulan hayatın
    benim
    hayatım olduğuna inanmıyorum
    ben
    bir kukuleta olmak isterdim”
    “yine
    de ben
    bunun
    bir şiir olduğuna inanmıyorum”
    “inanıp
    inanmamakta özgürsünüz bayım”
    “bana
    kalırsa sen de
    buna
    şiir diyemezsin,
    “şiir
    demedim bayım
    ama
    nedense gelip
    ‘şiir
    değil bu’ dediler”
    “değil
    ama”
    “olabilir
    ve
    önemli değil
    tanımların
    keskinliği yok edilirse
    zihinler
    özgür kalabilir”
    “zararlı
    düşüncelere izin veremeyiz”
    “izin
    istediğimi sanmıyorum bayım
    ben
    kafama göre takılıyorum
    hoşunuza
    gitmiyorsam
    kafesinize
    tıkabilirsiniz
    hiç
    sorun değil
    zihnimin
    içini işgal eden farelerimden
    sıkılmam
    asla
    ama
    sizden sıkıldım
    gidiyorum
    söyleyecek
    bir şeyiniz var mı?”
    “bu
    kafayla gidersen senden bi bok olmaz”
    “bir
    hiç olmayı kabullenebilmek
    en
    harikulade şeydir
    ama
    hiçbir şey olabilmek
    imkansız
    gerçekten”
    “benim
    gözümde sen bir hiçsin”
    “benim
    gözümde de ben
    benim
    için bir hiçim
    anlaştık
    galiba ha?”
    “hayır
    anlaşmadık daha”
    “e
    ebesinin…”

    19-kasım-2008
  • hangi zaman aralığında yaşıyorum

    sabaha
    karşı ve
    sarhoş
    gelirsin eve
    sırılsıklam,
    yağmurda
    tren
    yolunda
    eğitim
    fakültesinin hemen arkasında
    artık
    kullanılmayan rayların yanında
    artık
    kullanmadığın ruhunla beraber
    ıslak
    taşlara oturmuş
    ve
    içmişsindir ölümüne
    ve
    sarhoş gelirsin
    sabahın
    beşi
    biri
    sorar
    “noldu?”
    diye
    “bilmiyorum”
    dersin
    “hiç
    haberim olmuyor olan bitenden”
    “ıslanmışsın”
    der
    “ıslattılar”
    dersin
    delirdiğimi
    biliyorum
    ama
    çözüm için yeterli değil
    bu
    denklemde
    bilinenler
    ve
    bilinmeyenlerin de
    bir
    önemi kalmadı artık
    kurtarmaz
    birinin
    gelip
    kulağınıza
    cevap
    anahtarını fısıldaması
    alınan
    yanlışların
    götüreceği
    doğrular
    kalan
    soruları aşar
    nerdeydin?
    raylarda
    sonra
    bir ağaca işeyip
    eve
    geldim.
    uyuyup
    işe gittim
    uyanıp
    eve geldim.
    biyografimin
    geriye
    kalan sayfalarını
    boş
    bırakıyorum
    bu
    iki satırı
    kopyalayıp
    yapıştırın:
    uyuyup
    işe gittim.
    uyanıp
    eve geldim

    19.kasım.2008
  • her şey daha da kötüye giderken

    nereye kadar gidecek diye sordu bana
    üst üste sigara
    üst üste bira
    bilmediğimi söyledim ona
    sabah olacak
    uyanıcaz
    uyumamışken daha
    ve işe gidicez
    ve eve gelicez
    ve içicez tekrar
    ve gün boyu içicez
    bir paket
    iki paket
    üç paket
    beş şişe
    on şişe
    on beş şişe
    gitti yere kadar mı diyorsun dedi
    bu şekilde bir yere gidildiğini
    düşünmediğimi söyledim
    bir şeyden de geri kalınmıyor dedim sonra
    yaşıyoruz işte
    öyle ya da böyle
    bir şeyler daima eksik
    bir şeyler daima fazla
    ve sadece
    yanlış şeyler
    yanlış yerde duruyor
    orantısızlık yasası dengede
    birilerine yetmeyen mutluluk
    birilerine çok gelen elem
    sonra yerler değişiyor
    roller değişiyor
    ve sen yerinde durup
    her koşuldan şikayetçi olan
    insanlığa bakıyorsun
    ne istediklerini bilmiyor
    tepinip duruyorlar
    sen hiçbir şey istemeyip
    bu yüzden tepiliyorsun
    sonda
    en geride
    ve daima birileri gelip
    ruhuna yeni sondajlar inşa etme çabasında
    ama yok içinde
    bulunası değerli bir hazine
    su
    petrol
    sevgi ya da nefret
    olan bitene dair
    hiç bir şey hissetmiyor
    heyecanlanmıyorsun bile
    her gün aynı şey
    gazeteler
    televizyonlar
    insanlar
    çıkan dolar
    düşen borsa
    işsizlik
    savaş
    yoksulluk
    cinayet
    tecavüz
    süregelen aynılık
    farklı fotoğraflarla tekrarlanıyor
    ve her seferinde
    ortaya çıkan yeni biri
    kendini kurtarıcı
    diğerlerini yardımcı sanıyor
    seçimler
    hükümetler
    ordular
    on yıl önce neyse
    on yıl sonra da o
    ve değişmeyecek olan bir şey için
    mücadele etmek anlamsız
    politik değilim ben
    apolitik de değilim
    sarhoşum sadece
    hepsi bu
    sarhoşluğu savunuyorum
    sarhoşluk ve gerçekliği
    gerçek sarhoşluğu
    sarhoşlukla ortaya çıkan
    gerçek kişiliği
    sarhoştum hatırlamıyorum diye başlayan
    ve hatırlanmıyor olsa da
    gerçekten içerde var olan
    o vahşi özgürlüğü
    karısını döverken sarhoş olan adamın
    bilinçaltındaki şiddetin
    açığa çıkma nedenini
    ya da tüm ahlaksal kaygıları
    birkaç promil sonra
    hiçe sayan kadınların azgınlığını
    yani sadece
    alkolle ortaya çıkan
    gerçek arzuları
    kötü olabilir
    iyi olabilir
    ama gerçek
    hepsi bu
    o yüzden lütfen
    sarhoşken yapılan her şeyin
    ayıkken var olan kaygılardan dolayı
    içerde saklandığını
    es geçmeyin
    sarhoşluk gerçekliktir
    çıkarlar doğrultusunda şekillenen
    o açgözlü mantık ise
    beş para etmez
    ama kapitalizm ormanındaki
    erkek aslanlar
    bizden bunu istiyor
    birbirimizi yememizi
    yiyin o halde
    ben kaldığım yerden
    içmeyi sürdüreceğim
    yok başka çıkar yolum
    sizin varsa
    devam edebilirsiniz
    devrim nidalarına
    bir hiç uğruna yaşanan hayatım
    bir hiç uğruna biter

    2kasım2008
  • atlar

    ilk
    kez at yarışı oynadığımda
    henüz
    dört yaşındaydım ve
    okuma
    yazma bilmiyordum
    babam
    her gün önüme bir bülten koyar
    her
    yarıştan birkaç at işaretlememi isterdi
    defalarca
    denenip asla işe yaramayan çocuk şansı
    ilk
    başlarda zorlandığımı itiraf etmeliyim
    henüz
    yarışları ayırt edecek kadar harfleri seçemiyorken
    babam
    anlatır, ben de işaretlerdim
    kaybederdik
    daima
    benim
    bilinçsiz kuponum da
    o’nun
    saatlerini vererek hazırladığı kuponu da
    zaman
    ilerlerdi ve okuma yazma öğrendim
    artık
    atların isimlerine göre oynuyordum oyunu
    hoşuma
    giden güzel isimler:
    şahbatur,
    kasırga, rüzgâr, middle earth
    zaman
    ilerlerdi
    istatistik
    bilgilerini kavramıştım artık
    son
    yarışlar
    son
    dereceler
    kumda
    mı iyi, yoksa çimde mi?
    antrenör
    jokey
    mesafe
    hava
    şartları
    handikap
    hipodrom
    farkı
    orijin
    kilo
    yaş
    ama
    sonuç değişmiyordu
    şansına
    güvensen de
    zekânı
    denesen de
    daima
    kaybediyordun
    ve
    babam
    bu
    şekilde zengin olamayacağımızı biliyordu
    ben
    de biliyordum bunu
    kazanılanlar
    ve
    kaybedilenler
    üzerine
    hiç
    konuşmuyorduk
    ama
    o mucizevî
    bir
    dakika 24 saniye
    başbakanlık
    kupası koşusu
    iyi
    hatırlıyorum
    94
    veya 95 yılı
    bire
    otuz dört veren bir kısrak
    “olmaz”
    dedi babam
     “olur”
    dedim ben de
    “olmaz”
    “olur”
    ve
    o gün anladım
    babamla
    yollarımızın ayrılmadığını
    her
    ikimiz de farklı atı seçip
    her
    ikimiz de kazanmıştık
    at
    başı olmuştu atlar
    ikramiyeler
    değişse de
    sonuç
    aynıydı
    kazanmıştık
    kimi
    için değersiz
    bizim
    için mucizevî bir kazanç
    para
    değildi söz konusu heyecanın sebebi
    atı
    bilmiş olmaktı
    iki
    dakika sürmeyen bir koşuda
    nefesini
    tutmaktı
    ve
    şimdi,
    aradan
    geçen on üç senede
    değişen
    bir şey olmadığını görüyorum
    getirisi
    götürüsüne eşit bir oyunda
    yedi
    saatini harcayabiliyorsun
    dün
    gece mesela
    amerika
    santa
    anita hipodromu
    breeders
    cup
    ilk
    koşu da 25 kâğıt gelir
    ikinci
    koşuda beş kâğıt gider
    üçüncü
    koşuda otuz kâğıt gelir
    dördüncü
    koşuda yirmi kâğıt gider
    beşinci
    koşuda beş kâğıt gider
    altıncı
    koşuda 80 kâğıt gelir
    yedinci
    koşuda yirmi kâğıt gider
    ve
    gecenin sonunda
    artıları
    götüren eksileri hesaplar
    kazandığını
    görürsün
    ki
    yine de düşününce,
    koca
    bir entelektüel ile kıyaslanırsan sen
    “kaybetmeye
    mahkûm bir ahmak olarak” değerlendirilirsin
    o
    hayatın
    gerçek heyecanlarından ve riskten azade
    zirveye
    doğru koşmaktadır
    sen
    bulunduğun
    yerden hoşnut
    devam
    edersin
    atlara,
    maçlara, yazmaya, çalışmaya,
    ve
    bir kazanıp bir kaybetmeye

    25.ekim.2008
  • “şiir tadı yok”

    güneşe
    karşı işedim bugün
    sonra
    gidip,
    köpek
    kokoreci yedim
    bulutların
    üzerinde.
    ölmeden
    önce dedim kendi kendime
    ölmeden
    önce
    hiç
    kimsenin bir bok anlamadığı
    ama
    çok beğenip alkışladığı
    şiir
    tadında bir şeyler yazmalısın artık
    gerçek
    bir şiir
    ağdalı
    dizeler olmalı
    üzerinde
    üç gün düşünülmüş cümleler
    her
    saat başı sırasını değiştirmelisin kelimelerin
    ve
    aynada kendine baktığın gözle bakmalısın
    işin
    bittiğinde
    biraz
    jöle sürmelisin mesela başlığa
    ve
    birine gidip danışmalısın
    “siyah
    kazağımın üzerine
    yeni
    aldığım mavi eteğim uyuyor mu” diye
    hayır
    derlerse
    yeniden
    dizilmeli mısralar
    akıcı
    olmalı
    derin
    olmalı
    kafiyeli
    olmalı
    yüksek
    bir sanat barındırmalı
    kimse
    hiçbir şey anlamamalı
    bunu
    denedim bugün,
    ve
    güneşe karşı işedim,
    hafif
    melankolik bir gün batımı vardı
    aşıklar
    sırt sırta vermiş
    duruyorlardı
    nefrete karşı
    gözden
    ırak bir köşede
    şezlong
    kurmuştu bira şişesine
    ihtiyarın
    teki
    güldüm
    sonra imgelemlerime
    ve
    yemin ettim kendi kendime
    ayarını
    tutturana kadar
    bir
    daha size sunmayacağım diye
    bu
    basit ve
    yeterince
    pişmemiş satırları
    not:
    45 dakika ateşte bekletip öyle servis ediniz

    29.eylül.2008
  • “konuşacak bir hamam böceği bile bulamıyorum” – buk.

    olayların
    işleyiş tarzını
    veya
    içinde bulunduğun durumu
    bir
    alıntıyla dile getirmek
    kolaydır
    daima
    ve
    alıntılardan başka şansının kalmadığı durumlar gelir
    konuşmak
    için
    kelimelerin
    tükenmiştir çünkü
    bir
    başkasının kelimelerine ihtiyacın vardır
    konuşmaya
    bile değil hatta
    dinlemeye
    sadece
    çoğu
    zaman iyi bir vokalisti alırsın karşına
    -bu
    bir bant kaydı-
    döner
    durur
    iyi
    bir şiir de
    yola
    getirebilir insanı
    bir
    süre için…
    aynı
    aptal gecelerin yüzlercesi kapıdadır oysa
    peş
    peşe gelir günler
    ve
    başa çıkamamaya başlarsın en sonunda
    pes
    edersin
    alkolle
    övünen tiplere bakar
    bir
    köşede tek başına
    sakin
    ve sessizce şişeni yudumlarsın
    sonra
    yağmur başlar
    herkes
    dağılır bir yere
    evlere
    ya da barlara ya da cennette bir köşke
    gidecek
    bir yerin yoktur
    bakkala
    gider
    şişeni
    alır
    yerine
    dönüp ıslak çimenlere oturursun
    bira
    da ıslaktır zaten
    içini
    ıslatmış olur en azından
    ya
    da ruhunu
    ve
    bu sıkıcı
    kasvetli
    dizeler
    zihnini
    parçalayan şeye
    karşılık
    gelmez aslında
    yine
    de hemen hemen herkes
    “seni
    anlıyorum” der
    anlatmadığını
    biliyorsundur oysa
    yeteneğin
    yoktur durumunu kelimelerle açıklamak için
    doğru
    düzgün konuşmayı bile beceremiyorsundur
    yazmayı
    nasıl becerebilirsin
    sonra
    eve gelir,
    halının
    üzerindeki kitapların birini alır
    ve
    okumaya başlarsın,
    ve
    gerçekten sen de
    konuşacak
    bir hamam böceği bile bulamıyorsundur
    ve
    çevrendeki,
    durmadan
    konuşan insanlarla arandaki
    perdeyi
    indirir
    yazarsın…
    belki
    okuyacak bir hamam böceği çıkar…
    bunun
    sana yararı olmaz ama
    eline
    bir çakmak alır
    cehenneme
    hazırlık yaparsın
    parmaklarını
    yakarak
    ve
    beyaz masa örtüsüne
    sigaranla
    “allah
    belanı versin girdo
    ağzına
    sıçayım”
    yazdıktan
    sonra
    örtüyü
    kendi üzerine örter
    ve
    sızarsın
    halının
    üzerinde
    ve
    gecenin bir yarısı
    odandaki
    yakarcaların
    ya
    da hamam böceklerinin
    ya
    da görünmez insanların
    ısırıkları
    ile uyanır
    ayağını
    kaşıyıp
    yara
    yaparsın…
    ki
    işin aslı
    ruhunu
    kaşındıran her şey mevcuttur
    ve
    onlarla konuşmak zorundasındır
    küfür
    etmek hatta
    ağzına
    geleni söylemek
    yapmazsın
    ama
    bir
    fare kapanı bile kuramazsın sen
    bir
    tuzak kursan bile
    gidip
    kendin yakalanırsın ona da
    zeki
    olmak yeterli olmaz hiçbir zaman
    önemli
    olan
    insanları
    aptal yerine koyma yeteneğine sahip olmaktır
    ve
    böyle bir durumda
    karşındaki
    insan
    her
    ne kadar senden daha zeki ve
    her
    şeyin farkında da olsa,
    aptallaşır
    ve
    aptallığına öfkelenip
    intikamını
    evdeki
    masa örtüsünden alır
    20eylül2008

  • where are they now

    geçmişten
    gelen bazı sesler duyuyorum
    yıllar
    öncesinden gelen
    hayır
    sanrı değil
    hayır
    düş görmüyorum
    hayır
    delirmedim
    geçmişten
    geliyor sesler
    yetmişli
    yıllardan
    seksenli
    yıllardan
    doksanlı
    yıllardan
    kulaklığımda
    var olan gezegen
    uydusu
    olduğum gezegen
    neşeli
    hüzünlü
    coşkulu
    aşk
    dolu
    acı
    dolu
    heyecanlı
    ağlamaklı
    ve
    dahası
    dahası
    dahası
    hissedilebilecek
    ne varsa
    hepsini
    kaydetmişler notalara
    ve
    ölümsüz vokalistler
    hiçbir
    zaman susmayacaklar
    asla
    susmayacaklar
    her
    an
    dünyanın
    bir yerinde
    herhangi
    biri
    onları
    dinliyor
    ve
    hissediyor olacak
    kimileri
    çoktan ölmüş,
    kimileri
    kesmiş sesini
    kimisi
    de hâlâ
    müziğin
    peşinde
    eskilerin
    daha iyi olduğunu
    onlar
    da biliyor
    şimdi
    ölmüş olsa da bir çoğu,
    bir
    zamanlar hiç yaşamamış olsalardı eğer
    hayat
    daha sıkıcı olacaktı
    eminim
    bundan
    *
    başlık cock sparrer’in bir şarkısının adıdır

    3.eylül.2008
  • kayıp edebiyat

    ölen
    şiirler
    ölen
    öyküler
    zihinde
    yaşamına son veren kelimeler
    vardiya
    saatleri arasında
    otobüste
    serviste
    yani
    demek istediğim
    en
    olmadık yerlerde kapımı çalan
    orospu
    ilham perileri
    önemi
    yok diyorum bazen
    tıpkı
    odamdaki
    bazen
    kaybolan
    yırtılan
    ya
    da yanan
    ya
    da üzerine kül döküp
    sonra
    çöpe attığım
    kağıt
    parçaları gibi
    çıkması
    gerekiyor sadece o an
    kağıt
    üzerine olmasa da olur
    zihnimden
    akıp geçmesi yeterli
    kelimeler,
    cümleler
    ve
    öyle bir anda
    öyle
    güçlü bir peri fısıldıyor ki kulağına
    yazacağı
    en güçlü cümle bu gibi geliyor insana
    ve
    öyle bir anda
    v.i.p
    bagajları gelir
    gider
    götürürsün araçlarına
    ve
    adamlar -bir çoğu-
    ellerini
    bile sürmez
    onların
    çantalarını
    onların
    yanı başına
    güzelce
    yerleştirir
    hiç
    konuşmadan geri dönersin
    ki
    ter kokuyorsundur
    ve
    iğrendikleri bellidir yüzlerinden
    hatta
    bir şoförü
    “ter
    kokuyor bu adam” diyerek
    araçtan
    indirdikleri kayda geçilmiştir
    böyledir
    bu işler
    kimileri
    çalışarak
    sadece
    para kazanmazlar
    benim
    gibi piçler ise
    şiir
    kazanırlar daha çok
    ya
    da öykü
    ve
    kayda geçseler bile
    kaybederler
    o kağıdı da
    unutup
    odanın bir köşesinde
    zihninin
    bir köşesinde
    dünyanın
    bir köşesinde
    rafların
    en gerisinde
    ucuz
    siyah
    beyaz ve
    satın
    almaya değmeyecek kadar da beleş görünür gözüne
    yazı
    da
    baskı
    da
    ruh
    da
    kimse
    el sürmez ve
    ertesi
    ay kitapevine
    hiç
    satmayan bir yayın için
    rafta
    durma bedeli öder
    götünde
    patlayan kopyaları alır
    sokağa
    çıkar
    önüne
    geçene dağıtırsın
    senin
    yerine onlar olur
    karşılarına
    çıkan ilk çöpe atan

    29.ağustos.2008
  • 178

    geçen
    gün annem
    14
    yaşındayken karaladığım
    bir
    defteri buldu eski püsküler arasında
    ve
    şimdi ona bakıyorum da
    bu
    işin buralara nasıl geldiğini düşünüyorum
    ve
    allah bilir
    daha
    nerelere gidecek
    hiçbir
    şey yapmadan üstelik
    yazmak
    ve yayınlamak dışında
    hatta
    çoğu zaman
    yayınlamayı
    bile es geçerek
    odanın
    bir köşesine atılıp unutulan
    kağıt
    parçaları gibi
    ya
    da bilgisayarımda
    unutulup
    giden
    ve
    bir süre sonra da silinen
    metin
    dosyaları gibi
    ben
    de bir gün
    ama,
    her neyse
    ve
    düşünüyorum da şimdi
    birilerinin
    nefret edilenler listesine
    dahil
    oldum bile
    ve
    birileri de beni
    okuduğu
    yazarlar arasında sayabiliyor
    görüyorum
    ve şaşırıyorum bu işe
    nefret
    mektupları
    aşk
    mektupları
    tavsiye
    veya
    teşekkür
    için kimi zaman
    ve
    kimi zaman tehdit için yazılan
    ve
    tanışalım diyenler
    ya
    da eleştiri bekleyenler
    yazıları
    için
    öneri
    övgü tavsiye
    bilmiyorum
    diyorum onlara
    okudum
    evet
    ama
    gerçekten dostum
    ben
    bir yazar değilim
    iyi
    bir okuyucu bile sayılmam hatta
    okuyup
    bitirdiğim kitap sayısı
    sıkılıp
    yarıda bıraktıklarımın
    yüzde
    birini geçmez
    ve
    bu iş buralara gelirken
    ben
    hâlâ aynı boktan hayatın içinde
    yazmaktan
    daha önemli sorunlarla cebelleşiyorum
    “hey,
    son şiirin çok iyiydi moruk”
    faturamı
    ödeyemiyor ama son şiirim
    ve
    çoğu son şiir
    mesai
    saatlerim arasında sıkışıp kalıyor
    yitiyor
    zihinde
    oluşup
    daha
    doğmadan ölüyor
    ve
    milyarlar kaybetmekten
    daha
    üzgün hissettiriyor bana kendimi bu durum
    güneşin
    altında eriyen dizeler
    ve
    güneşim o anki üstlerim oluyor
    patronum
    şefim veya amirim
    ben
    ayı ve geceyi severim oysa
    parasının
    veya mevkisinin
    tüm
    foyalarını gizlediği
    ve
    kendini güneşim sayan adamları değil

    16.ağustos.2008